31 Temmuz 2015 Cuma

Charles Nodier - Infernaliana

"ya da Hortlaklar, Hayaletler, İblisler ve Vampirler Üzerine Anekdotlar, Küçük Romanlar, Öyküler, Masallar" şeklinde alt başlık şey edilen bir öcü derlemesi. Gerçeküstücülüğün dayılarından olan Nodier, fantastik canavarlarını ortalığa dökerken okuru uyarmaktan geri kalmıyor.

"Sağduyulu insanların, uzun süre, ölülerin geceleyin yaşayanların kanını emmek için mezarlarından çıktıklarına ve aynı ölülerin daha sonra tabutlarına geri döndüklerine inanabilmesi çok şaşırtıcıdır. Bununla birlikte insanların onlara inandığını ve otoritenin kendisinin de benzer gariplikleri yaymaya yaradığını doğrulayabiliriz. Okurlarımıza, bu öykülere olduğu kadar, sözde hortlak, büyücü, şeytan vb. öykülerine de inanmamalarını öğütlüyoruz. Bu konu üzerine söylenebilecek ve yazılabilecek her şeyin hiçbir gerçekliği yoktur ve inanmaya değmez." (s. 9)

Freud, Totem ve Tabu'da anlatıyordu galiba, insanlar anlamadıkları şeyleri rasyonalize ederken koca bir çöp yığını da elekten geçip insanların zihninde yer ediyor. Cinler, umacılar, bizdeki Çarşamba Karısı falan, alayı memorattır. Aklın anlamlandırma çabasının ürünü. Ben mesela kendi kendine hareket eden bir tişört gördüm, odamda yaşlı bir kadının bana bakıp bir anda kaybolduğunu gördüm, ortalıkta olmayan kağıtlardan hışırtı geldiğini duydum. Bu nedir? Bu beynin verisizlikten ötürü Occam'ın Usturası'nı sallamaması demektir. Gerçekten tişörtün kaydığını gördüm mü? Evet, gözümün önünde gerçekleşti. Bu gerçek bir şey mi? Bilemiyorum. Bilip bilmemek önemli mi, değil. Düşünmeyi bıraktım. Algılarımızla yaşıyoruz, yanılabiliriz. Umacı diye bir şey yoktur, yine de dolabın kapağını kapatmadan rahat edemeyiz. İnsanın güvenlik ihtiyacının bir ürünü. Sonuçta şu an adını hatırlamadığım bir kuruluş, bir tek paranormal olay gösteren kişiye milyon dolarlık ödül vermeyi vaat ediyor. Ödülü alabilen kimse yok şimdiye kadar, yine de tırnaklarımızı camdan aşağı atmayız, gece vakti tırnak kesmeyiz. Büyü yapılabilir, dinde büyünün yeri vardır. Ulan çok karmaşık iş ya. Mesela ilkokulda aşık olduğumuz kızın aşık olduğu çocuk için büyü yapmıştık birkaç arkadaşla. Anneannemden kalan bir kitapta Arapça, Türkçe büyüler var. Birini yaptık, çocuk taşındı mesela bir ay sonra. Hadi bakalım.

Canavarlara inanmak bir ihtiyaç olabilir, belki bundan inanıyoruz. Yaşadığımızdan çok daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyorsak bunlar da aradan sızıp gelir. Nasip. Gerçi bana kafayı kırdırtan biraz da Casper oldu. Bir gazete veriyordu dergisini, 20 sene evvel. Orada "Gerçek Değil ama Garip" diye bir bölüm vardı. Gerçekle karıştırılmış kurmaca -umarım- olaylar anlatılırdı, mesela Glamis Şatosu'nu hâlâ hatırlarım. Hortlaklar gezermiş o şatoda. Böyle şeyler. Yedi yaşındaydım. Her hikâyeye inandım, şimdi de inanmaya meyilliyim.

Infernaliana'da intikamcı ruhlar var, hortlayıp dehşet saçıyorlar ve dini sembollerle çıktıkları yere geri gönderiliyorlar. Vampirler kazıklarla öldürülüyor, hayvanların içine giren kötü ruhlar insanların ödlerini patlatıyor. Kara masallar var, sonu pek iyi bitmeyen. Hacca giden hayaletlerin öbür taraftan verdikleri haberler hayal gücünü iyi bir çorbaya çeviriyor. Doğanın ruhu avcılara musallat oluyor sık sık. Bu kitaptaki olaylar Avrupa halk inanışlarından derlendiği için doğadan bağımsız olması düşünülemez elbette, hele ormanlardan. Cermen diyarları, Nordik mekanları orman yönünden oldukça zengindir. Vampirlere tahta sokulmasını buna bağlıyorum. Eh, ormanların ruhundan korkmak için yeterli hikâye var kitapta. Hem öcüler için, hem bizim için.

Mevzuya ilgi duyanlar için on numara kitap. İki kaynağa daha rastladım, bunları da öneririm:

Özkul Çobanoğlu - Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları
Fuzuli Bayat - Türk Şaman Metinleri - (Efsaneler ve Memoratlar)

W. B Crow - Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi de mevzuyla alakalı bir diğer kaynak.

Kolay gelsin.

28 Temmuz 2015 Salı

John Fante - 1933 Berbat Bir Yıldı

Haftaya askere gidiyorum, yazacak onlarca kitap vardı ama kafa ayarı da lazımdı. Ege, Akdeniz ve Karadeniz'e yardırıp çok az şey yazdım.

İstikamet önce Ankara, sonra Kıbrıs. Ulan şimdiden şafak tıkandı, dsfd.

Son zamanlarda sallama iş yapıyordum, şimdi biraz daha abartıp kitapların canına okuyacağım.

Bu hikâyeyi başka bir Fante kitabından hatırlıyorum ama hangi kitap, onu hatırlamıyorum. Bu biraz şey gibi olmuş, Silmarillion'dan alınıp ayrı bir kitap olarak basılan Húrin'in Çocukları gibi. Yine de alın, bulunsun. Yeni baskısı var. Bir daha basılmaz falan, lazım.

1933 gerçekten berbat bir yıldı çünkü ekonomik bunalım yıllarının en civcivlisiydi. Gangsterler içki kaçakçılığından parayı kırarken banka soygunları tam gaz sürüyordu. John Dillinger henüz öldürülmemişti, diğer gangsterler istedikleri gibi at koşturuyorlardı. Bir de ergenliğinin altın çağlarında bir genç, meşhur bir beyzbol oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin maddi durumu çok kötüydü, duvar ustası olan babası uzun süredir işsizdi, dindar annenin yapabileceği pek bir şey yoktu. Çocuk büyümenin sancılarıyla parasızlığın muhteşem karışımında bunalıyordu. Fante'nin diğer kitaplarındaki ortam. Uç uca ekleyebilirsiniz.

Bandini yok, Dominic Molise var bu kez. 1.60 boyunda, Kol olarak adlandırdığı koluyla paraya para demeyecek. İyi atıcı, kaç kişiyi oyun dışı bırakmış bir aslan parçası. Bunun dışında sosyal zekası umut vaat etse de pek gelişmemiş. Acayip işler yaparken buluyor kendini. Biyolojik duvarın farkında, babası ölene kadar bir şeyler yapabilir. Bu da ne garip ölçüdür, neyse.

Amerikan Rüyası'nı yerin dibine sokan babaanne pek eğlenceli. Oldschool İtalyan, ABD'ye uyum sağlayamamış bir göçmen. Oğluna, gelinine ve torununa sokuşturuveren bir ninemiz.

"'Nedir okuduğun benim bilge ve zeki torunum? Açlığa ve sokaklarda dolanan işsiz adamlara dair bir kitap mı? Babanın yedi aydır işsiz olduğuna dair bir kitap mı, yoksa altın Amerika'nın zengin vaatleri mi? Amerika, eşitlik ve kardeşlik ülkesi, veba gibi kokan harikulade Amerika.'" (s. 13)

Dsfd.

Ken ve Dorothy var, bizimkinin şapa oturmasına yol açan zengin çocuklar. Ken ve Dominic iyi arkadaşlar. Ken'in babası Dominic'e pek iyi bakmasa da sallamıyor pek, Dominic beyzbolcu olmak için kaçmaya karar verdiğinde babasının harç makinesini çalmaya karar verene dek. Ken kendi payına düşen parayı bulur ama Dominic babasının makinesini çalmakta bulur çözümü, üstelik taşıma için Ken'in babasının şirketine ait olan bir kamyoneti ödünç alana kadar. Babanın haberi yok tabii, öğrendiğinde Dominic'i iyi bir silkeler ve oğluyla görüşmesini yasaklar. Bu bir, ikincisi Dominic eve döndüğünde babasıyla yüzleşir. Adam beyzboldan para kazanılamayacağını söylese de oğlunun tutkusuna daha fazla direnemez, makinesini kendi satar. Kitap burada bitiyor, çocuk gitmekten vazgeçmişti ama babasının fedakarlığına şahit olunca gitmekten başka çaresinin olmadığını düşünür.

Dorothy olayı. Dominic kız için kafayı yer. Ali Desidero olayı, ne eksik ne fazla. Bizimki kızın kalçalarına sarılır, diz çöker bir yerde. Utançtan yerin dibine geçer ama yapacak başka bir şeyi yoktur. Çok duygusal bir genç. Ersin Karabulut'un köşesinde yazdığı aptallıkları hatırlıyorum, özdeşleştiriyorum biraz ikisini.

Fante işte, saf yaşam. Mis.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Cengiz Aytmatov - Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Kapakta bir adet köpek var ama öykünün köpekle pek bir alakası yok -demiştim ki kapak bendeki baskının kapağı değil, olsun-. Metafor olarak belki. Sahibini bekleyen vefalı hayvan, belki. Aytmatov'un doğaya karışmış insanlarının da köpeği bekledikleri söylenebilir. Kozmogonik mevzularda hayvan doğumludur her şey. Dişi ördek Lura, konacak bir yer bulamayınca karayı yaratmıştır. Ağaçlar, toprak, her şey Lura'ya borçludur varlığını. İnsan da. Evin bütün yeryüzü olduğu bir coğrafyada deniz göğüs gerilecek ve dalgalı bir gurbettir. Yılmak yok, ikinci evdir ve keşfedilmelidir. Ala Köpek Dağı'ndan iki kavak boyu -iki mızrak boyu değil, doğanın şanına bakın- yükselen güneş, denize misafirlerini ağırlamasını söyler. Orhan Ata başta, Emrayin ve yeğeni Mılgın kürekleri çekiyor. Emrayin'in oğlu Kirisk, erinlik töreninin gereklerini yerine getirmek için yola çıkarken küçücük yaşının coşkun duygularıyla kıyıya bakıyor. Korku, heyecan, bir çocuğun hissetmesi gereken her şey var. Diğer topluluklardaki törenlerde olduğu gibi doğada tek başına birkaç gün geçirmesi, bir canlıyı öldürmesi gerekmiyor. Atasının sözünden çıkmayacak -atanın sözünden çıkılmaz, avı en iyi o bilir- ve av avlayacak.

Nivih folkloru tanıdık; şamanizm izleri var. Kötü ruhlardan pek korkulur, doğaya boyun eğilir ve adetler bu yöndedir. Kirisk'in annesi, çocuğunu uğurlarken ormanda ağaç keserken dikkat etmesi gerektiğini söyler mesela. Kötü ruhlar hedefi şaşsın diye. Bir arkadaş demişti, bizde de bazı yörelerde tabut sokak sokak dolaştırılırmış ki kötü ruhların oyunbazlığına kanıp evine dönmeye çalışmasın ruh, yolunu kaybetsin. Orhan Ata'nın Deniz Kızı inanışı, Kirisk'in Ala Köpek Dağı'nın gücünü biraz da ruhani bir biçimde anlaması bu bağlamda değerlendirilebilir. Özellikle Kirisk'in kara gözden kaybolurken hissettiği umutsuzluk önemli, çocuklar böyle şeylerin farkına daha çabuk varır. Çocukken hayalet falan görmediniz mi hiç, ya da paranormal bir olay? İnancın sonsuzluğundan bir damlacık olsun yutmamışsınız demektir. Neyse, kayıktakilerin düşünceleri Aytmatov'un mistik doğasını kurar. Ata'nın düşündüğü: "Kayıktaki insan, evrenin sonsuzluğu karşısında bir hiç olduğunu çok iyi anlıyordu ama insan düşünürdü; düşüncesiyle denizin ve göğün yüceliğine erişirdi ve yüce düşüncelerinde, doğa güçleriyle evrenin derinliği ve yüksekliğiyle bir tutardı kendini. İşte bu yüzden insan, yaşadıkça; deniz kadar, gökyüzünün sonsuzluğu kadar yüce ve güçlü olacaktır çünkü düşünceler sonsuzdur. O öldüğü zaman, bir başka insan onun düşüncelerini daha ileriye, sonra bir başkası ondan da ileriye götürecek ve bu, sonsuza kadar böyle sürüp gidecektir..." (s. 27) Ekmeğini doğadan çıkaran insanın doğaya kafa tutabileceğini düşünemiyorum.

Avlanırlar ve yolculuğa devam ederlerken sise girerler, doğanın kudretini gösteren bir başka olay. Suları azdır, umutsuzluğa düşerler ve günlerce süren bekleyişin ardından kendilerini suya bırakırlar. Önce Orhan Ata gider, gençler belki kurtulur diye. Mılgın gider, susuzluğu belki diner diye. Emrayin'in gidişi en zorudur, oğlunu kayıkta bırakmayı hiç istemez ve benim için en vurucu kısım, baba olmanın dünyanın en güzel duygusu olduğundan, oğlunu kayıkta bırakıp gitmenin zorluğundan bahsedilen bölüm. Çok ince bir mevzu babalık benim için, gözlerim doldu.

Kirisk bir başına kalır. Suyun son damlaları. Annesinin öğrettiği bir şarkı, hasta olup suya hasret kaldığı zamanlardan. Kurumuş dudaklarında. Ataları topraktan denize. Bir kuş, yakınlardaki karanın en küçük damlası. Rüzgâr çıkar, kurtuluş. Kirisk rüzgârın adını bilmez, yine de ona seslenir. Adın gücü elinde olmasa da sesini duyurur, kurtulur. Denizden karaya. Yaşamın doğallığı ölümü aşıyor, her şeyin iç içe geçtiği inanışlarda törenlerle dile getirilir bütün duygular, törenler de toprağındır, dilindir, insanındır.

Yıldırım Sesli Manasçı: Savaşa giden erkeklerin yokluğunda, ata hastayken yapılanlara dairdir. Eleman savaşa giden akrabalarından bir haber bekler, günler boyunca merak eder. Ne olacağını, nereye gideceğini düşünür. Kuşlar bilir. Eleman bir Manasçı olacağını, dizeler haykıracağını bilmez. Öldürüleceğini bilmez, sesinin ölümlü bedeninden ölümsüz zamana yayılacağını bilmez. Kuşlar bilir. Onların dilinden dinleriz, anlatıcı kuşlar olur. Eleman'ın başının üstünden geçerler, bir müddet sonra savaş meydanına varırlar. Ölüler kuşlardan özür diler, olmaması gereken bir şeyi görmek zorunda kaldıkları için.

Kuşlar hâlâ görüyor.

"Bizi affedin göçmen kuşlar! Yaptıklarımız için bizi affedin! Yaapacaklarımız için de affedin bizi. İnsanların niçin böyle yaratıldıklarını ben size anlatamam ve siz de anlayamazsınız. Yeryüzünde nice nice insanların niçin öldürüldüğünü, daha nicelerinin niçin öldürüleceğini anlayamazsınız...

Siz, saf, tertemiz gökyüzünde, yoluna devam eden kuşlar, Allah aşkına affedin bizi, affedin..." (s. 125)

Aytmatov pek bilinmeyen, belki önemsenmeyen insanların, tabiatın derleyicisidir. Müthiş.


20 Temmuz 2015 Pazartesi

Zygmunt Bauman - Yaşam Sanatı

Homo economicus, homo socius vs. üstünden mutluluğa, yaşamaya dair güzel bir araştırma. Bauman, modern akışkan yaşam içinde insanın yerini bulmaya çalışıyor. Kendisi modernizm üzerinden getiriyor eleştirilerini, diğer kitaplarında da aşağı yukarı mevzu bu. Günümüzde mutluluk, bağlılık, özgürlük, aşk, sevgi hangi biçimlerde görünür ve yaşamaları için ne gerekir, bunları anlatıyor. Bir reçete sunmuyor tabii, olanları ve olabilirleri irdeliyor. 

Mutluluğun Nesi Kötü? nam giriş bölümünde ekonomik mutluluğu sorguluyor Bauman. Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır? adlı kitabındaki görüşlerin bir özeti. Zenginliğin artışı, yaşamsal gereksinimleri karşıladığı müddetçe mutluluk vericidir, ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Bu anlamsızlığı ortadan kaldırmak için tüketim toplumları yaratılır. Normalde kaliteli bir yaşamın içinde yer alan spor, beslenme gibi doğal yollarla tatmin edilecek gereksinimler ürünleştirilir. Organik, light, şekersiz ürünler. "Daha iyi" beslenebilmek için daha çok para kazanmanız gerekir, bunun için daha çok çalışmanız gerekir. Yeterli beslenme seviyesinin üstüne çıkarsanız spor salonları var, zibilyon adet aletle şişebilir, formunuzu koruyabilirsiniz. Bu aletleri üreten işletmeler iş imkanı sağlar falan derken bütün sektörler bir şekilde birbiriyle bağlantılı olduğu için tüketim toplumu müthiş bir şekilde işlemeye başlar. Marx'ın orta sınıfa atfettiği sorunlar bütün bir topluma yansımaya başlar; belirsizlikten kurtulmak için daha iyiye ulaşma çabası. Geyik var ya bir tane; asgari ücretlilerin elinde binlerce liralık telefon var diye. Bu mantık işte, asgari ücretle çalışan yoksul kesim orta sınıfa ulaşmaya çabalamıyor, en tepeye çıkmaya çalışıyor. Bu da simülakrlar yoluyla yanılsama yaratılarak sürdürülüyor. Baudrillard der bir yerde Bauman, simülasyon bağlamında değerlendirilebilecek kimliklerin insanın çaba göstererek ulaştığı bir şey olmaktan çıktığını söyler. Çabadan kasıt yaşam sanatıyla olabildiğince estetik bir şekilde uğraşmak. Para sarf edilerek alınan ürünler bir kimlik yaratmasa da günümüzde gözlere güzel bir perde indirilmiştir. Tüketmeden "biri" olamıyoruz. "Piyasalar mutluluk düşünü, yaşamın büsbütün tatmin edilmesi görüşünden, bu yaşama ulaşmakta gerekli olduğuna inanılan zenginlik arayışına çevirerek mutluluk arayışının asla bitmeyeceğini varsayar. Arayışın hedefleri inanılmaz bir hızla birbirinin yerini alır." (s. 21)

Bütün bu çer çöpün antisi olan bir insanı anlatacağım: Gülizar Abla. Zonguldak'ta çalıştım iki yıl, demiştim. Gülizar Abla ve süper ailesiyle orada tanıştım. Kendisi gayet modern bir insan, Zonguldak'ta doğup Eskişehir ve Bursa gibi illerde yıllarca yaşamış. Eşi Serdar Abi'nin iş durumundan ötürü Zonguldak'a dönmüşler, deniz kıyısında müthiş bir evde yaşıyorlar. Gülizar Abla spor salonuna ihtiyaç duymaz, günlük iki üç saatlik bahçe çalışması ona yeter. Bahçesinde fasulyeden çileğe pek çok meyve ve sebze yetiştirir, et ve süt ürünleri haricinde başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Televizyon pek izlemez, film izlemeyi çok sever. Hayatımda gördüğüm en müthiş insandır, doğayla uğraşı ruhunu dinginleştirip akil bir insan yaratmıştır. Hiç akışkan bir insan değildir, toprak ve deniz gibidir. Özgürlüğünü korumayı bilir, dolayısıyla sorumluluklarını bilir. Bu ikisini zıt kutuplara kim oturttu bilemiyorum ama birbiriyle derinden bağlantılıdır. Mutluluk Paradoksu adlı süper eserinde Ziyad Marar, özgürlük ve onaylanma ihtiyacının dengede tutulduğu bir yaşamın gerçekten on numara yaşandığını söyler. Denge; bağlılık ve özgürlük dengesi bozulmayacak. Geçmiş bütün ağırlığıyla göğüslenecek, dengenin ağırlığı göğüslenecek ve başarılarla başarısızlıkların bir noktaya tutsak etmesine izin verilmeyecek. Übermensch kafasıyla ilerlenecek. Formül bu. 

Bok bu. Yaşamın bir yol haritası yoktur. Her şeyin hızla akıp gittiği bir zamanda yaşıyoruz, ihtimaller okyanusunda yolu bulmaya çalışan bir sandaldayız. Hangi yolu? Özgürlük ve bağlılık ikileminden yola çıkılabilir. İnsanlar arasında eşitliğin sağlanması -ekonomik, sosyal vs.- güzel bir adım, bir o kadar da ulaşılması zor. Birçok sebepten ötürü potansiyelini değerlendiremeyen -yetenek, duygu gösterimi vs.- insanlar hınç besler, Scheler'in aynı başlıklı kitabında dinler tarihinden başlayarak derinlemesine incelediği bu insanlık cehenneminden kurtulmak eşitlik yoluyla olur ama eşitlik özveri demektir, gücü paylaşma ve dolayısıyla güçsüzleşme demektir. Levinas'ın "sorumluluk duyma" kavramıyla Nietzsche'nin Tanrı'yı öldürmesine yol açan merhametin güçsüzlük getirdiği fikri çatışır. Üstinsanın güçsüzlüğü düşünülemez tabii. Binlerce yıldır çatışma halinde olan diğerkâmlıkla bencillik -olumsuzluğu beraberinde getiriyor ama onsuz düşünün bir- arasındaki çatışma, Eski Yunan kafasını bayağı bir kurcaladığı gibi günümüz insanının da büyük bir problemi. Bauman aşk, sevgi gibi duyguların her gün yenilenerek yaşayacağını söyler, durağanlık başladığı anda sonun da başladığını belirtir. Zannediyorum her çağ da aşkın yenilenmesi gibi yaşam sanatını bütün çıkmazlarıyla birlikte yenilemek zorunda. Güncel çözüm yolları bulunmalı, bulunuyor da. Kimi medeniyetten uzaklaşıyor, dünyada olduğu kadar ülkemizde de örnekleri mevcut. Olabildiğince kendi imkanlarıyla yaşayan insanlar. Bir arkadaşımın ikisi de makine mühendisi olan ebeveyni çiftlik evinde yaşıyor yıllardır. Bir başkası Ege kıyılarında, küçük bir köyde yaşıyor. Az insan iyidir onlara göre. Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir." (s. 58)

Mutluluk mühim, mutluluğumuzu nasıl sürdürebileceğimiz daha da mühim. Bauman bir fikir verebilir. Edininiz.

Bugün şarkı falan yok, onun yerine Suruç'ta patlayan bombanın sesini duyalım, sanki evimizin önünden duyuluyormuş gibi.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Andrey Platonov - Can

Can, ruh ve köle manasında. Asya'nın bitmez bilmez çöllerinde yaşayan bir halkın adı. Susuzluğu ve açlığı özütüp yaşamını sürdüren insanlar için gereksinimlerin bir önemi yok. Seviyorlar ve çoğalıyorlar, yapabilecekleri en kolay şey, tek şey bu. "Yine de yer yer aileler halinde de yaşıyordu insanlar; böyle durumlarda birbirlerine karşı duydukları sevgiden başka şey kalmıyordu ellerinde çünkü ne doğru düzgün yiyecekleri, ne geleceğe ilişkin umutları, ne insanı eğlendiren cinsten bir mutlulukları vardı; hem yürekleri öylesine dermansızdı ki ancak eşlere karşı duyulan sevgi ve bağlılık sığıyordu içine - en çaresiz, en fakir ve ebedi duygu." (s. 42)

Bu insanlar ne düşler, kurdukları hayaller nasıldır? Hayal kurmaya mecalleri yoktur sanıyorum.

Doğanın karşısında insanın küçüklüğünü yansıtan metinleri severim. Çoğunda doğayı yönetmenin değil, doğayla bütün olup yaşamanın doğru olduğundan, bükemedikleri bileği öpen ve bu şekilde tevazu ve güç falan kazanan insanlardan bahsedilir. Mother Russia mevzusuna bakarsak Ruslar için toprak annedir, verir yani. Yorgun düşer, aç kalır ama verir. Can verir, verebilirse su verir, yemek verir. Onların sadık yari de topraktır, karalığını bilemiyorum. Coğrafya işi aslında, Rusya'yla kalmıyor iş. Aytmatov'undan şimdi adını hatırlamadığım Çinli herife kadar pek çok yazar haliyle mevzuyu işlemiştir. Topraktır sebep; var olma mücadelesi ama tam mücadele de değil. Karşı kutup yok, doğaya uyum sağlamaya çalışan insan var. Bana göre dünyanın en onurlu, erdemli uğraşı. Var olma çabası. İnsan doğanın ötesinde, ondan yüce bir varlık değildir. Onun bir parçasıdır. Öyle olmalıdır. Birkaç yüzyıldır virüse dönüştük gerçi, olsun. Biz yeryüzünden silindikten birkaç bin yıl sonra Dünya eski haline dönecektir. Hatta bir belgesel vardı, "insanlar bir anda yok olsa Dünya ne biçim olur" temalı. Yirmi bin küsur yıl diyordu, insan aklının son izlerinin silinmesi için gereken süre. Tabii bunun kitapla ilgisini sorarsanız, çoğunlukla yok. Kısaca, doğayı sevelim. Hala ilgisi yok. Ben kitaba döneyim iyisi mi.

Anne ve baba izleğini aklınızda tutun. Baba Stalin, komünizm. Anne yaşlı doğa, insanlar dahil elbet. Kitaptaki bütün anneleri, babaları bu bağlamda değerlendirebilirsiniz.

Nazar Çağatayev, Can halkından bir kardeşimiz. Annesi onu salıyor, salmazsa açlıktan ölecek. Çocuk durumu kabullenmiş ama gidiyor sonunda. Moskova'ya gidiyor, Moskova İktisat Enstitüsü'nden mezun oluyor ve sosyalizmin yılmaz bir neferi olarak insanlarına dönmeye çalışıyor, Can'ı bulup sefaletten kurtaracak. Baba geliyor, Anne'nin hayatını geri verecek. Çağatayev'in babası bir asker, anneyi hamile bırakıp ortadan kaybolmuş. Tarih verilmiyor ama Çarlık Rusya'sının son yıllarında yaşanmıştır belki bu mevzu, belki inceden bir eleştiridir, bilemiyorum. Neyse, Çağatayev memleketine doğru yola çıkmadan önce Moskova'da Vera'yla tanışır. Vera'nın kızı vardır, Çağatayev'in zamanı gelince kızıyla evlenmesini ister. Çağatayev söz verir ve yola düşer.

Sonrası uçsuz bucaksız topraklar ve insan manzaraları. Perekati-pole denen, rüzgarda sürüklenen çalılar ilgimi çekti; şu kovboylu şerifli filmlerde rüzgarda yuvarlanan çalılar vardır hani, onlardan. Yer yer yol gösterici, yer yer besin kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Annenin mucizelerinden biri olarak görüyorum, koskoca çölde en kritik zamanlarda beliriyor. Orada olmadığını düşünsek de anne bizi gözetiyor. Çağatayev'in ağzına Eyüp'ün sözlerini yakıştırıyorum:

Eyüp 23

8   “Doğuya gitsem orada değil,
       Batıya gitsem O'nu bulamıyorum.
9     Kuzeyde iş görse O'nu seçemiyorum,
       Güneye dönse O'nu göremiyorum.
10   Ama O tuttuğum yolu biliyor,
       Beni sınadığında altın gibi çıkacağım."

Tanrı bu yaptığımdan pek hoşnut değildir sanırım. Özür dilerim.

Çağatayev halkını bulur, Nurmuhammed isimli bir rejim adamını öldürmek zorunda kalır. Gerçi ayağından vuruyordu ama çölün ortasında ayağınızdan vurulursanız... Eh. Adam bir kızı kaçıracaktı falan, o yüzden bu tabancalı olay. Sonra işte Çağatayev ölmek üzereyken kartal avlayıp zar zor hayatta kalır. Halkına sosyalizmi anlatmak ister ama anlamaktan çok uzaktırlar; doğanın en çetin olduğu yerde yaşamaya çalışan insanlara nasıl bir şey anlatabilirsiniz? Yine de bırakamaz Çağatayev onları, yemek ve su bulmak için elinden geleni yapar. Bulur da. Halk anlar; zenginlerin hükümdarlığı sona ermiştir artık ama eşitliğin o topraklara ulaştığını görecek kadar dermanları yoktur. Baba yetişene kadar öyle düşünürler, çok müşkül bir zamanda yardım gelir, iki kamyon dolusu erzak ulaşır halka. Yerleşik düzene geçerler, babanın bolluğunun ve güveninin gölgesinde yaşamaya başlarlar. Bir süre yaşarlar, sonra yola düşerler yine. Baba gelmiştir gelmesine ama annenin çağrısına karşı koyamazlar. Özgür, ıstıraba alışmış bir halk. Hiçbir şekilde dizginlenemez.

Çağatayev Moskova'ya döner, evleneceği kıza kavuşur. Güzel biter roman.

Platonov'un eserleri yasaklıydı, Stalin'in her şeyden kıl kapan bir adam olduğu söylenir çok yerde. Ayağını kaydırdığı adamların haddi hesabı yoktur. Küçücük bir eleştiri görünce damgayı vuruvermiştir sanıyorum. KGB arşivi açınca Platonov da çağımıza ulaştı çok şükür. İnandığı devrimden çok çekmiştir, yine de savunucusu olmuştur. Doğrularını anlattığı kadar yanlışlarını anlatarak da. Aksayan yanları eleştirerek. Bir entelektüelin yapması gerektiği gibi. Bedeline de katlanmıştır.

Çok güzel, bence bir alın. Yeminle pahalı değil.


Ek: Bu şarkıyı Çağatayev'in söylediğini düşünün.

Herta Müller - Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım

Geçmişi kurmak için sonsuz seçenek var, her an farklı bir şeklini oluşturabiliriz. Sahilde oturmuşuz, dalgaların düzensizliğini anıları karman çorman etmede kullanmışız. Düzensizlik, yaşamın kalıplaştırmasına bir karşı çıkış. Bilinçaltımızın en çok ihtiyaç duyduğu. Bilinenden farklı bir baba, hissedilenden bambaşka bir acı yaratabilir. Güneş batıyorsa sarıya boyanır. Ayın görünmediği bir gecenin daha karanlık olduğunu -bahsettiğim şekilde de- hissetmişsinizdir. Bilinç ve dibi çok acayip bir şey, her renge boyanabilir. Sırıtmaz. Süt içer, bomba yer, sevdiklerinizi özenle saklar.

Müller'in kadın kahramanı bir tramvay yolculuğunda. Etrafındaki insanları gözlemliyor. Ardında kalanların kendisini izlemesine dayanamayıp o da geriye bakıyor sürekli. Tramvay insanları ve bilinç akışı. Bunlar yolculuğun sonlanacağı yerin, içinde yaşanılan toplumun ve iktidarın etkisiyle karanlık, duygusuz. Duygusuzluk çokça. Anlamsız bir yolculuk, salıları, cumartesileri ve perşembeleri yapılıyor. Saat tam onda, Albay Albu'nun sorgulaması başlayacak. Öylesine sorulan sorular, omuzları süslü bir adamın mekanı daraltan bakışları. Geçmiş nasıl hatırlanabilir bu durumda? Soğuk, donuk, şimdinin sıkıntısına gömülü.

Çavuşesku'nun eşi olan hanım -şimdi adına bakmaya üşendim, şaşırtıcı değil- idam edilmek üzere götürülürken, "Ben sizin annenizim, yapmayın evlatlar!" diye bağırıyordu. Mother Russia evlatları açlıktan, soğuktan kırılırken ağlıyordu. Ağlıyor muydu? En büyük faşiklerin anneler olduğunu kim söylemişti? Babalara yol açmaları onları suçlu yapmıyor, sessiz kalmaları yapıyordur belki. Baba dehşeti varken bir şey söylemek zor. Çavuşesku'nun Romanya'sında bir tramvay hiçliğe gidiyor. Yoksulluktan hiçliğe. "Savaş her zaman olacak, diye güldü kundura tamircisi, ama burada, bizde değil. Ruslar anlaşmalarla bizi avuçlarının içine aldı, onlar gelmez. İhtiyaç duydukları her şeyi Moskova'ya yollatıp bizim tahılımızı, bizim etimizi yiyor onlar. Açlıkla kötek de bizde kalıyor. Kim işgal edecek bizi, masraftan başka bir şey değiliz. Her devlet, bizi almadığına sevinir, Ruslar bile." (s. 27) Belki de bu yüzden anlatıcının vatmanın cebindeki kruvasanlara takması. Üç kruvasan, bunları ne ara yiyor bu adam, sen bilmiyorsun anlatıcı ama merak ediyorsun, her an aklında. Sorgulanmaya gidiyorsun, gitmezsen evinden alırlar, sonrasını düşünmek bile istemiyorsun.

Anılar paramparça, zamandan zamana yolculuk ediliyor. Lilli, anlatıcının yakın arkadaşı, yaşlı bir askerle Macaristan üzerinden kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürülüyor. Yaşlılardan hoşlanıyor Lilli, gençlerin hoyratlığı onlarda yok. Üvey babasıyla ve birçok erkekle birlikte olması bu yüzden. İnsanın aşık olma kapasitesine güzel bir örnek; aşkın çabuk bitmesi ve tekrar bulunması için yaşıyor. Bitişine hayret ediyor da başlamasının güzelliğinden gözleri parlıyor. Vurulduğu sırada da parlıyordu.

Anlatıcı, çalıştığı tekstil fabrikasında pantolonların arka cebine İtalyanca "Evlen benimle!" yazıyor. İtalyan erkeklerinin zengin ve yakışıklı olduğunu duymuş, şansını deniyor ama zamanında birlikte olduğu iş arkadaşının kıskançlığı tutuyor, ihbar ediliyor. Bütün tatava bu yüzden. Albayla yüz yüze gelmesi, yolculuklar... Kafesten kaçmaya çalışırken daha küçüğüne giriyor. Yazık ki geçmişinde mutluluk yok; askere giden eşinin babası tarafından taciz edilmesi, boşanma aşaması, bir sürü dert. Peter'la tanışınca yaşamın sorumluluğunu paylaşma duygusundan, daha çok da sevilmenin tatlı uyuşukluğundan ikinci gün adamın yanına taşınıyor. Olabildiğince mutlu. Şu yolculuk da olmasa... Aklını yitirmeye yakın, iyi ihtimal. Ölüme yakınlığı daha iyi bir ihtimal ama saçmanın içinde sürdürülen yaşam mücadelesi. Onurlu bir mücadele, zevkli. Camus diyor. Gerçi intihar etseniz sizin veya Camus'nün çok da derdi mi, değil.

Faşik rejimden kaçan Herta Müller, bu dünyada yaşamaya çalışan insanların hikâyelerine dokunuyor, benzer umutsuzluklar, küçük hesaplar falan. Böyle. Kendinizle karşılaşırsınız, iyi bir şey. Bazı günler, o ağır günler, değil. O günlerden birini okuyun, alın bunu.

17 Temmuz 2015 Cuma

Jerzy Kosinki - İhtiras Oyunu

Bir başka huzursuz Jerzy Kosinski'den yıkılacak duvar arayışı. Kadınlar ve atlar birbirinden ayrılamaz, Fabian nam ellilerine merdiven dayamış karakterimiz profesyonel bir polo oyuncusudur, hayatını polo turnuvalarına katılarak kazanır. Zenginlerle iyi ilişkiler kurar, romandaki mevzular daha çok bu ilişkiler üzerinden yürür. Geri kalanı kuruyan bir sektörde tutunmaya çalışan adamın atlarla ve kadınlarla olan ilişkileridir. Atlarına bir tık fazla değer verdiğini söyleyebiliriz. Cinsel ilişkileriyle atları arasındaki ilişkiyi birbirinden ayırt etmek zordur. Adamın atlarını da taşıyabildiği otobüs boyutlarında bir karavanı var, sürekli yolda. Fabian'ın arayışının, merakının sonucudur bütün yaşadığı. Mücadele arayışı, duvar dedik ya. Genelde bire bir maçlara çıkar Fabian, takım oyununu bireysel bir oyuna dönüştürmüştür ve bu yüzden polo oyuncuları tarafından pek tutulmaz, yazdığı kitaplar da satmamaya başlar. Başarısızlığın korkusu uzaklarda bir yerde olsa da görünmüştür.

Kadınlara karşı Kosinski'nin çok iyi gizlenmiş öfkesi, cinsel kinizm denebilecek bir bakışı vardır. Bence. Ve muktedirliğin tatmini.

"Kolay uyurdu, uykusu derindi. Cinsel dürtüleri kısa aralıklarla, sık sık uğrardı. Bu iki eylemi de bir sanat yapıtının yüceliğiyle yerine getirirdi; sanatçının kendi yaşantısından bağımsız bir biçimde. Kendisini cinsel bakımdan arzu edilir bir insan olarak görmezdi. Seks, kendisine verilmiş bir armağandı; o da bir armağana karşı armağanlar vermeye her zaman hazırdı; karavanında ya da bir lokantada bir yemek; parklarda atıyla bir gezinti, danışma ya da para gibi..." (s. 15)

Fabian'ın kopardığı bir kıl üzerinden karakterini inceleyebilir miyiz? Bilimin her şeyi sınıflandırarak açıkladığını, meseleyi böylece çözdüğünü söyler ama bütün bunlar; kuramlar falan kılın tekliğini nasıl anlatabilir? "Sanatçının kendi yaşantısından bağımsız bir şekilde" sanat ortaya konuyor, seks. Her biri eşsiz, tek bir deneyim olarak değerlendirilmeli. Sonsuz anın dizilişi bir adamdan çok daha fazlası eder. Belki etmez, yol bir adamı ne ölçüde ifade edebilir? Sayısız kadın? Hiç, insanın çok daha fazlası olması gerektiğini düşünürüz ama her şey olduğu gibi vardır. Boşa yaşanmış hayat diye bir şey yoktur. Belki. Tanrım, insan çok karmaşık bir şey.

Fabian mükemmellikten korkuyor, hata yaptığında yıkılmamak için. Bir labirent bu, amaç ve yaşam bir araya gelince çıkışı bulmanın kolaylaştığı sanılıyor ama Fabian için doğru değil bu. Başka bir yol olması gerektiği için yıllardır dolanıp duruyor. Vasat -unutmayın, belki- bir hayatın peşinden gitmesi bu yüzden. Bauman'ın "akışkan aşk" dediği zımbırtının örneği. Doyumsuzluk.

"Fabian için yarışmanın özü, başkalarının değil de insanın kendi koyduğu engellerle savaşmakta yatıyordu." (s. 42)

Fabian'ın koyduğu engeller mekan değişse de karakter aynı kaldığı için yıllardır değişmiyor. Döngü. Doğayla olan ilişkisi de bu açıdan irdelenebilir. Bildiği manzaraları görebilmek için çeşitli zamanlarda çeşitli yerlere gidiyor ve kendini buluyor. Kendi kim, Fabian. Ulan farklı bir noktaya çık bari, doğa her seferinde aynı ama sen aynı olduğun için. Neyse, sinirlenmeyeceğim. Karakterin omzuna elimi atıp, "Bak kardeş, yanlış yoldasın," diyecek halim yok. Sonuçta modern bir dünyada yaşıyoruz, modern yaşamın sıkıntıları, cinsellik, iş güç, incelikler, şöyle bir iç rahatlığıyla deniz kenarında oturamamak... Biraz canım sıkılıyor, kusura bakmayın. Gerçi bana ne lan.

Kosinski'nin yan öykücükleri elbette, bir dünya. Geri dönüşlerin içinde geri dönüşler mevcut, hikâyenin çatısı bu şekilde kuruluyor. Mesela ne olmuş, Fabian zengin bir ailenin oğluyla dost olmuş ve herifin kıskançlığı yüzünden yaptıkları bir düelloda arkadaşının suratını dağıtmış, öldürmüş adamı. Yalancı bir kadın yüzünden. Kadınla ilişkisi yıllar boyunca devam ediyor, karşılaşıyorlar. Sonra Güney Amerika'da bir diktatörün davetlisi olarak polo oynuyor, adamla dost oluyor ve siyasi bir cinayet işlenirken öldürülen adamın karısıyla birlikte oluyordu galiba. Yol kenarında reşit olmayan kızları satan bir şebekeden katalog alıp inceliyor. Kız satın alıp almadığını bilemiyoruz, orada kesiliyor. Ne oluyor, Kosinski'nin de takılmayı pek sevdiği yeraltı kulüplerine gidiyorlar bir kızla. Her şey serbest. Her şey. Seksin özgürce yaşandığı bir yer. Kitabın sonunda Fabian, kıza aşık olduğunu anlayacak ve kızın bindiği uçağa yetişebilmek için atını dörtnala koşturacak, yetişemeyecek. Boktan bir film gibi bitecek kitap.

Kıçında beyaz kıllar çıkmaya başlamış, büyük abdestini kanlı yapan bir adam. Saçını kesip kesmemeyi düşünüyor. Keserse yüzündeki çizgiler ortaya çıkabilir. Kesmezse rakibini, topun nereye gittiğini göremez. Ne yapacağını bilemiyoruz ama Fabian bir huzursuzluk çeşidi olarak akıldaki yerini alıyor. 

Kötü bir sabahtı, şimdi biraz daha iyi ama şunu bırakıp gideceğim. Emre'den kaptım. Kevin Moore.