17 Ocak 2016 Pazar

Vüs'at O. Bener - Kurmacasız Bir Yaşam

Hakkında sustuğum bir adam Vüs'at O. Bener. Beyaz zemin üzerine kara şekiller. Yaşadığını haykırır, fazlasını değil. Korkarım ki daha çoğunu ararım, belki memuriyetin yazgısındaki benzer kilometre taşlarında. Bir odada kapalı kalmanın memurcası söylenmiştir, kadim bir dildir ve anlayanı azdır. Ben henüz rastlamadım, belki okur olarak metinlerini benim gibi çoğaltanına henüz rastlamadığım için. Bener'in noktaları üstten yarımdır, kelimeler bir sonraki cümleye akabilir. Cümleleri kendi kendini anlar, Semih Gümüş gibi çözümlemeye de kalkmayın, kara anlatı dediğimiz an asıl karanlığı dışarıda bırakırız. Bener bir yoktur, öylesi düşülür. Daha neler de, ben bir kez daha o sayfaları açmak istemiyorum, askerden dönmüş bir adamım, bünye kaldırmaz. Askeriye terktir Bener, biraz gecikmiş olsa da hürgeneraldir. Kurtulamaması, işte o noktada mevzuya biz dahil oluyoruz. Oyunları, öyküleri, romanları, her şeyi bir uçurum. Belki uçmayı öğrenmemizin zamanı gelmiştir. Yayıncının Sunuşu adlı bölümde çok güzel bir tasvir var, Ayşegül Yüksel'in: "İnsan Vüs'at O. Bener'e Tepeden Bakan Yazar Vüs'at O. Bener" yok bu kitapta. Kurmacasız Bir Yaşam demeleri ondan.

1995'te Erhan Bener'le söyleşiyorlar da öyle ortaya çıkıyor bu kitap. İki kardeşin kesişen hikâyelerini bilenler için müthiş bir iz, adamların yazdıkları metinlerden yola çıkarak neyin ne zaman yaşandığını kestirebilirsiniz. Ben Erhan Bener'in ilk romanlarını Vüs'at O. Bener'in çizgisine oturtmaya meyilliyim, bakışımlı -bir daha buna benzer bir terim kullanırsam kafama bir tane sıkın, teşekkürler- okunursa kimin neyi yazdığı -anlatım biçimlerini görmezden gelirsek- bilinmeyecektir. An paylaşımı mıdır, nedir bunun hikmeti? Birlikte çok yükü sırtlanmışlar, odur.

Kurtuluş Savaşı'nın son günlerinde Samsun bombalanırken doğum. Ebced hesabına göre isim. Asker babanın peşinde kök salamamış bir çocukluk. Kıbrıs'a yolculuk, Havva'nın izleri. Sivas'ta Reşat Nuri müfettişken sınıfları geziyor ve anne Mediha Bener, Anadolu Notları üzerine sohbet ediyor yazarla. Baba kıskanıyor. Cahit Külebi de orada, beş yaş büyük olduğu için aralarında bir iletişim doğmuyor.

Askeri okula girdiği zaman başlıyor her şey; edebi merakın doruğu, aşklar, yalnızlıklar ve dünyanın yükü. Erhan Bener'i kışlaya sokuyor Vüs'at O. Bener, başka gidecek yeri yok kardeşinin. O sırada savaş patlıyor, işler çok ağır. Bir yandan gizli gizli okumalar yapılıyor, Nazım'ın yasak olduğu yıllar. Yönlendirilmiş aşklar yaşanıyor, yerli ahalinin kızları beğendiriliyor da o şekilde oluyor ancak. VOB, çoğu zaman bu ilişkilere sürüklendiğini söylüyor, isteğiyle başlayıp biten sevdalar yok. Sürüklenme duygusu, bunu not alıyorum. Sonra genç yaşta kaybedilen hamile eş, Gazale. Çocuğu da kaybediyorlar.

"Dayanmak meseleydi." (s. 91)

Anadolu'nun küçücük kasabalarında nereye tutunacaksınız? Yalnızlar ve Buzul Çağının Virüsü bunları anlatıyor.

Ankara günleri daha yerleşik, biriktirilenler yazılmaya hazır. Sevgi Soysal, Bilge Karasu ve pek çok dost. İstanbul tarafında Cevat Çapan, Uyarlar, Edip Cansever ve pek çok dost. Oğuz Atay'ın hastalığı, Adalet Ağaoğlu'nun tiyatro metinlerinin ilk okuru olması, çok şeyler. Şimdi tekrardan açabilirim kitapları, Vüs'at O. Bener'e başka bir zamandan bakmanın duygusu.

"Ben hep kendine dayanmak isteyen bir adamım, her zaman da öyle oldu ya." (s. 117)

Emile Ajar - Onca Yoksulluk Varken

Kaç çocuk varsa işte; Pıtırcık'ın ele avuca sığmazlığı, Holden'ın büyümüş de küçülmüşlüğü, Zezé'nin umutla karışık hayal kırıklıkları falan, hepsini Momo'da bulursunuz. Büyüklerin yanında erken büyüyerek çocuk ruhuna nanik yapıyor, onun adı Momo, o bir orospu çocuğu -Vivet Kanetti'nin çevirisine can kurban- ve annesinin yerleştirdiği bir yurtta, torbacıların ve her türlü dalaverecilerin arasında büyüyor. İşin bu boyutunda belki rezil bir ortam da vardır ama anlatıcı çocuğumuzun kozmosunda bir türlü büyüyememenin sancısı var, bir de bolca yaşam bilgeliği falan.

"Bilgisizliğim üç ya da dört yaşımda son buldu, bazen bunun özlemini duyarım." (s. 7)

Romain Gary, Emile Ajar olarak yazıyor. Kendinden bıkmış biraz, o yüzden. Sonra ödül falan alınca mevzu ortaya çıkıyor, tartışmalar gırla gidiyor. Böyle acayip işler.

Momo'nun etrafında Paris'in ara sokakları cirit atıyor. Mösyö Hamil'in yaşlılık günlerini neşelendiren bir çocuk bizimki. Madam Rosa'nın solmuş güzelliği ve geçmişe özlemi de Momo'dan geçiyor. Aslında herkes Momo'da sahip olamadığı bir parçasını buluyor. Mutlu bir çocukluk, annelik, geleceğe umutla bakmak gibi. Çocuk da pek ince, pek özel. Yaşlı bir adamın ismini tekrar tekrar söylüyor ki adam isminin söylendiğini, ölümünün yaklaşmasına rağmen hatırlandığını bilsin. Babası geldiğinde kimliğini gizleyip Madam Rosa'nın yanında kalıyor, kadının yalnızlığı küçücük bir çocuk için dünyadaki en ağır yük. Bir de karşısında ağlayan biri varsa çişi geliyor veledin, öyle de çocuk. Çocuk da değil, erkenden büyümeye zorlanmış bir adam bu Momo. Komik, ironik. Fransa'nın sömürgelerinden gelen insanların dramı da dönüyor etrafında, yaşamın küçücük anlarına sıkışmış mutluluklar da. Çok karanlık bir roman bu; ırkçılığın, ayrımcılığın en berrak halini bir çocuğun aklından okursunuz. Bir o kadar da aydınlık; hâlâ umudun olduğunu, insanoğlunun tüm kartlarını oynamadığını söylüyor.

Agora basmaya başlamış diğer kitapları, bir bakmak lazım.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Etgar Keret - Kapı Birden Vuruldu

Askerden dün döndüm, sağda solda dolanıyorum boş boş. Sabahın beşinde kalkıyorum, sakalı kesmem gerektiğini düşünüyorum. Sivilde ne yaptığımı hatırlamaya çalışıyorum falan. Korkunç. Orada okuduklarımı elime almayı bıraktım, görmek dahi istemiyorum ama ucundan kıyısından girişmem lazım.

Dünyamı değiştirmek isterim diye -isabetli tahmin bu arada- Herbert götürdüm, Tolkien götürdüm, Gaiman götürdüm, bir sürü fantastik kuntastik işin yanında sevdiğim yazarlardan üç eş bir şey aldım yanıma. Bunları yazayım.

Keret kısacık işleriyle onlarca kozmos yaratıp okuru bilinmeyenin tekinsizliğine çekmeyi süper beceriyor. Komik, acıtıcı. Belki diyorum, belki bildiğimiz dünya bu öyküler gibi sayısız parçadan ibarettir. Ucundan kıyısından birbirine bağlı, bilmediğimiz gerçeklerle yüzleşmekten korkutan parçalar. Bombalar patlıyor, insanlar beş dakika daha uyuyabilmek için kahvaltı etmiyor ve biz Keret'in öykülerinde yaşamıyoruz, öyle mi? Bir yürüyün gidin pek rica ederim.

Kapı Birden Vuruldu: Silahlar dedik, biri kapıyı çaldı ve içeri girdiği gibi namluyu kafaya dayayıp yazardan bir öykü yazmasını istedi. Yazar kapıyı çaldıracak, kapı gerçekten çalacak ama eli silahlı kardeşimiz izin vermiyor buna. Yazar için kapı çalınmazsa öykü yok. Yazar -üç defa yazar- istediği dünyayı yaratır, silahların gölgesi altında. Kendini ve silahları yaratır bu arada. Şiire başvuruyorum; Melih Cevdet'in en sevdiğim şiirlerinden birinden: Ölüler mezarlıktan dönüyorlar / Kendilerini gömen imamı bulmaya / Oysa imam da ölmüş aralarında / Hangi ölüyü gömüyor 

Yalan Ülkesi: Robbie gençliğinden beri yalanlarla sıyıran bir arkadaşımız. Ben askerde çok gördüm böylesini, hatta laf bile vardır: Asker yalan söyler. Her yalanda alternatif bir gerçeklik yaratılır. Paralel evrenler hesabı. Bu evrenlerin farklı yalanlarla kesiştiğini düşünün. Bir başkasının yalanıyla Robbie'nin yalanı kesişiyor. Gerçekliği demeliydik. Belki de yalan söylemek bir mutluluk meselesidir. Kapalı da benzer bir mevzuyu işliyor; hayallerine inanan bir adam var ve kendi gerçeğinden bir türlü çıkmak istemiyor. Neyin çılgınlık olduğunu inanın söyleyemiyorum, kimse de söyleyemez. Ben, kapalı bir sistemdir.

Sağlıklı Başlangıç: Miron bir kafede oturuyor, hiç tanımadığı insanlar geliyor ve masaya sırayla oturuyorlar. Biriyle iş görüşmesi yapıyor, biriyle ilişkisini bitiriyor, biriyle kavga ediyor. Herkes yabancı, birbirlerini tanıyıp tanımamaları önemli değil. Bu sefer Hesse geliyor aklıma: Siste yürümek ne tuhaf / Yalnız olmaktır yaşamak / Kimse kimseyi tanımaz / Herkes yalnız

Ekip Çalışması: Keret babalığa da yardırmış durumda, sıkı bir izlek bu. Anneanne şiddetine maruz kalan bir çocuk, babasından anneannesini öldürmesini ister. Baba şiddete eğilimlidir ama çocuğundan mahrum kalmak istemez, şirret bir annesi vardır çocuğun. Bir katakulli ayarlar ve planı çocuğa anlatır. Anneanneyi anneye yakalatacaktır. Dalavere öğretir oğluna, ondan mahrum kalmamak için. Ebeveynlik zor iş.

Aslında Olağanüstü Ereksiyonlar Yaşadım Son Zamanlarda: Anlatıcının köpeğiyle duygusal anları, geri plandaysa yine iletişimsizlik harikası bir evlilik var. Evlilik de zor iş. Bu yaşamak aslında hepten zor iş.

Kitapta bir sürü öykü var, son olarak Tamamen Yalnız Değil'i anlatacağım. İki sayfacık bir öykü, iki sayfa. Bakın, beni tek bir kitap ağlatmıştı bu kitabı okuyana kadar. Goriot Baba ölüyordu, onu gömüyorlardı falan. Lisedeydim onu okurken. Şimdi... 28 yaşına gelmiş eşşek kadar herif, komutanının odasında duygu yoğunluklu anlar yaşıyor. Neden? Bu öykü öyle bir dokundu ki tutamadım kendimi. Öyküyü fotoğraflayıp paylaşmak istemiyorum, bunları yazmak da istemiyordum aslında ama Keret... Çok büyük sevgim var, adam rockstar oldu gözümde. Yazmadan edemedim.

Muhteşem. Sayısız parçadan oluştuğunuzu hissediyorsanız -anların sonsuzluğunda parçalarınızı sayamazsınız, ben sayamıyorum- en azından birkaçını anlayabilmek için Keret. Keret!

27 Eylül 2015 Pazar

William Golding - Kule

Kiliseyi her bir taşına kadar gördük ve zihinsel şemamıza oturttuk, işlemeli camlardan zemine düşen rengârenk ışıklara kadar. İnancın sarsılmaz kalesi. Doğanın içinde. Zaman da eski, o da doğanın içinde. İnsanlara geldiğimizde işler sarpa saracak, çünkü inançla bilim arasında bir denge var ve bu denge inanç lehine esnetilecek, insanlığın yıkımı pahasına. Günah işleme pahasına kilisenin yanında yükselen kule tamamlanacak, Başrahip Jocelin için sırtındaki meleğin verdiği güce layık olmak gerekiyor. Herkesin işi gücü bu olmalı, herkes kulenin tamamlanmasıyla uğraşmalı. İnançsız usta Roger Mason yola getirilmeli, bu uğurda iş imkanları dalaverelerle kısıtlanmalı. Kulenin dibini su basıyor mesela, Jocelin Birader teknik olarak işin imkansız olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyor ve portrede kendisiyle birlikte herkesi çirkinleştirmeye başlıyor.

Teknik yetersizliğin yanında maddi zorluklar da var, Jocelin'in hamisi olan büyük teyzesi, Lady Alison, maddi yardımda bulunuyor ama yağmur yağdığı zaman kule her seferinde pırtlıyor, dibinde su birikiyor falan ve daha farklı bir tadilat şekli gerekiyor. Roger kardeşimiz işi bırakmak istese de engelleniyor ve kafayı kırıyor, kilisenin ayak işlerini yapan adamla uğraşıyor ve adamın karısını ayartıyor. Günaha saplanıyor. Bu ayakçı kardeşimiz dilsiz miydi, kambur muydu öyle bir şey, adamla uğraşıyorlar ve adam karısını bırakıp kaçıyor. Kadın bir süre sonra ölüyor. Bir felaket havası sarıyor kilisenin etrafını, kulenin inşaatı adım adım sürerken trajediler yavaş yavaş yaşanıyor. Golding'in anlatımının sıkıcı olduğu söyleniyor ama sıkıcılık değil mevzu, mekan yaratımında insanoğlunun hataları düzensiz ve tekinsiz bir ortam oluşturuyor. Kulenin dibindeki çamura gömüldüğünüzü söyleyebilirsiniz, Jocelin'in ilahi konuşmalarına cevap veremeyen yine sizsiniz, yapıların taşları ve insanların hataları son derece elle tutulur bir şekilde kurulu. Roman bu biçimde son derece başarılı.

Kulenin yıkılıp yıkılmadığı bir yana, Tanrı'ya ulaşmak isteyen insanın yıkımı var, Golding'in meselesi daha çok bu. Babil Kulesi yükseliyor, kimileri ruhen çöküyor ve inanç bütün bunlara rağmen olduğu yerde, doğru anlaşılmayı umduğu tek yer olan kalpte bekliyor.

Ek: Özet gibi oluyor, arada tek tük yazacağım bundan sonra. Askerden dönüşte adam akıllı ele alırım. İyi günler, şimdilik bu kadar.

Ursula K. Le Guin - Yaban Kızlar

Kendine has bir kast sistemi olan ilkel toplumlardan birinde geçiyor hikâye. Yağmacı kardeşlerimiz bir başka topluluğa saldırıp milleti kılıçtan geçiriyor ve küçük bir kızı kaçırıyor. Kızın ablası da takip ediyor grubu ve kendini ele veriyor. Kardeşine bakmak zorunda, ailesinin emaneti.

Kızların sahibi ve diğer nüfuzlu aileler arasındaki mevzular toplumsal bir eleştiri ve her ne kadar distopik bir anlatı olsa da bu, günümüzde farklı şekillerde ve farklı coğrafyalarda benzerleri yaşanıyor. Nereden yaklaşırsanız bir pencere açarsınız; cinsiyetçilik, kapitalizm, dört başı mamur bir iğneleme. Yine de doğru olanı yapmak aslında çok basit, hangi sistemin zincirlerine bağlı olunursa olsun. Kötülük kolay bir edim olabilir ve fedakarlık istemez. Öbürü zor. Hayırlısı.

Öykü güzel, sonrası da süper. Okurken Uyanık Kalmak diye bir makalesi var hanımın, enfes. Harry Potter serilerine hafiften bir giydiriş, kapitalin edebiyatı piç edişi ve benzeri birçok mevzuyu ele alıyor. Boğucu Kültür'le paralel çoğu noktada, haliyle. Kısaca şunu diyor: "Para babaları, elinizi çekin kitaplardan! Okuyan adam zaten az, bir de siz niteliksizleştirmeyin adamları." Bunu derken Paulo Freire'nin okuma kültürüyle ilgili görüşlerine paralel fikirler ortaya koyuyor. Eskiden okumak sadece belli bir zümrenin elindeydi, okuma-yazma olayı bir güç göstergesiydi ve bunlara sahip olan bilgiye de sahip olurdu. Bir sınıf göstergesiydi ve kadınların çoğu için hayaldi. Falan, böyle şeyler. 1850-1950 arasında ABD'nin eğitim sistemiyle birlikte altın yıllarını yaşayan nitelikli eser okuma eylemi, gücü elinde bulundurmak isteyenler tarafından pırtlatılıyor ve ilk çağlardaki sistem geri getirilmeye çalışılıyor, farklı bir biçimde. Bu sefer bilgi niteliksizleştiriliyor ve okurun bilgi edinme hakkı, edebi zevki katlediliyor. Bunun bir eleştirisi işte. Güzel okumamızı istiyor hanımımız. Güzel okuyalım kardeşler.

Bir röportaj var, hanım yine pek güzel konuşuyor. İlerlemeci değil, değişmeci olduğunu söylüyor. Bir şeyleri kırıp dökmeden, birçok kalemde sürecek bir değişimin destekçisi. Son makalesinde de kadınlar için "tevazu" kelimesinin anlamının olumsuz yönde nasıl değiştiğini irdeliyor.

Böyle. Gayet güzel.

25 Eylül 2015 Cuma

Rollo May - Yaratma Cesareti

Alper Oysal, yaratının kaynağını bütün parıltısıyla ortaya koyan bu eseri sunarken Rollo May'i ve varoluşçu psikoterapiyi iyice bir açar. Bu bölümde mevzunun özünü sezersiniz, sonrasında yaratma ve cesaret ayrı ayrı incelenir ve birleştikleri noktada tanrılar, nevrozlar, yıkımlar yer alır. Yaratma bir meydan okumadır, insanın daha iyisini yapabileceği düşüncesiyle tanrılara kafa tutmasının ardında nevroz olsun veya olmasın, bir güç gösterisine şahit oluruz. İnsan yanar da yine üretir, içten patlamalı motor olur da yine üretir ya da üretemez, duvara çarpmış gibi olur, akıl sağlığını kaybetmeye başlar, yıkıcı bir kişiliğe kavuşur ve yaratıcılığı o şekilde göstermeye kalkar. İnsanın tekliğinin ve tekliğin getirdiği derin kaygının açacağı yollarda yaratı, bir karşılaşma ve üstün gelme çabasıdır. Hayata karşı, sanatçının yarattığı -Kant'ın algı dünyasından hareket ediyor burada May- yaşama karşı bir mücadele. Nevrozlar bir silah olabilir ve bu silahın namlusu kişiye çevrilmiş olabilir ama mücadelenin özünde ciğerlerin bir karga tarafından her gün deşilme tehlikesini göğüslemek vardır. Her şeye karşı yaratı, benliği sürdürmek için.

May, kuramla içeriğin birbirini destekleyip desteklemediğini inceler öncelikle, varoluşçuluğun ve psikoterapinin etkileşimini incelerken varoluşçuluğa göre içeriğin kuramı belirlemesi gerektiğini belirtir ve yaratmayla cesareti eyicene bir açımlar. Sonrası tam bir şenlik. Cézanne'ın ağaçlarından gerçekliğin sanat formunu görürüz; sanatçı için gerçeğin benlikle yoğurulduğu noktada ve anda tam olarak ne olmaktadır, neler yaşanmaktadır? Nevrozun bu mevzudaki yeri nedir, bilinçaltı nerede dahil olur falan, May'in okuru yaratıya doğru çıkardığı yolculuğun duraklarıdır. Bu duraklarda Einstein, Shaw, Kant, Joyce ve pek çok yaratıcıyla karşılaşırız.

Çok kabaca anlattım, aynı kabalıkla bitiriyorum. "Vecd" der May. Yaratının özünde vecd vardır. Trans değil, karanlığın ardından gelen pırıltı. Yürüyüş mesela; Woolf'un yürürken tasarladığı romanlar geliyor aklıma. Herkes için farklı bir tecrübe bu. Kafada parıldayan bir lamba. Çözüm anı. İdrakın tepe noktası. Yeteneğin yanında yaratı için olmazsa olmazdır bu.

Buna askerden sonra tekrar döneceğim, şimdilik böyle kalsın. Yaratan adam alsın okusun bunu, ilgisi olan ya da.

Stanislaw Lem - Yıldızlardan Dönüş

Hal Bregg, Prometheus nam bir uzay projesinden geri döner ama yolculuk esnasında ömründen kaybettiği 10 yıla karşılık dünya bir 120 yıl falan ilerlemiştir. Dolayısıyla bıraktığı dünyayla bulduğu dünya birbirinden oldukça farklıdır. Bayağı bir farklı aslında; bilimin uçarcasına ilerlemesiyle dünya da bayağı bir değişmiştir. Mesela şöyle; bir yerden bir yere gideceksiniz.

"2Glion'u kullanarak 54. Dorzi'ye çıkış. Pstofi'ye yolculuk 23,7 pors."

Tamam o zaman.

Kahramanımız uçaktan indikten sonra sayfalar dolusu kaybolur, çıkışı bulamaz. Kendisi gibi sıkıntı çeken astronotlarla ilgilenen bir departman var, onun elemanıyla iletişime geçmez ve kendi başına yeni dünyaya uyum sağlamaya çalışır. Solaris'te akıl alan bir okyanus tasviri vardır, okuyanlar bilir. Lem'in imge aktarma olayı zaten muhteşem, bir de buradaki ulaşımı, iletişimsizliği de diyebiliriz, öyle bir aktarır ki bir daha asla çıkışı bulamayacak gibi hisseder okuyucu. Sonra yeni dünyayı keşfe çıkarız Bregg'le birlikte.

Bir dünya yeniliğin içinde "betrize" işlemi sosyal yaşamın değişimindeki temel icat olarak gözüküyor. Bu işlemle birlikte insanların şiddet olayı sona eriyor, tatlı çocuklar olarak dolanıyorlar. Bununla birlikte tutku, ihtiras ve ucundan kıyısından şiddetle alakalı ne kadar duygu varsa güdükleşiyor. Evliliklerin dönemlik sözleşmelerle başlaması ve ortalama yedi yıl sürmesi de buna bağlı. İnsanoğlu savaşlardan bıkıp savaşların sebebini ortadan kaldırıyor ama kendi varlığını da ortadan kaldırıyor, bir denge işidir çünkü insan. Kendini dengelediği ölçüde yaşar ve yaşamaktan keyif alır. Bu işlemle birlikte sadece belli duyguları taşıyarak yaşıyor ve bu durum Bregg'e ters. Kadınlarla olan ilişkileri bu yüzden bir türlü istediği gibi şekillenmiyor. Aslında toplumun kendisini tamamen dışlamasının sebebi de bu; betrize edilmemiş bir birey ve etrafına tehlike saçabilir. Yolculuğun biyolojik etkileri sonucu boyu oldukça uzun ve kaslı bir vücut yapısı var, bir de eski kıyafetler giyiyor. Yeni yüzyılda bir hortlak, uygar insanların arasında!

Uzaya yaptığı yolculuk sırasında Einstein ayarında bir adam çıkıyor ve dünyayı değiştirecek yeni bir formülle yeni bir enerji şekli ortaya çıkarıyor, bu sayede uzay yolculukları oldukça kısalıyor, dünyanın enerji ihtiyacı büyük ölçüde çözülüyor ve uzay şövalyeleri gözden düşüyor. Unutuyorlar Bregg ve ekipteki arkadaşlarını. Birkaçı yolculukta ölmüş, birkaçı geri dönmüş ve Bregg gibi uyum sağlamaya çalışıyor. Bir araya geldiklerinde yolculuk sırasında gerçekleşen kazalar konuşuluyor ve Bregg'in toplumla uyum sağlayamamasının sebebi, bu kazalarda takındığı tavırlarla da alakalı. Hastalık derecesinde duyarlı bir insan ve topluma uyum sağlama çabaları başarısızlığa uğrayınca yeni bir uzay seyahati fırsatını kaçırmıyor, Dünya'dan uzaklaşıyor Bregg kardeşimiz.

Yani savaştan dönersiniz, askerden dönersiniz, mahrumiyet bölgesinden dönersiniz, uzaydan dönersiniz ve hiçbir şey bildiğiniz gibi değildir, siz değişmemiş olsanız bile. Uyum sağlayamazsanız basın geri. Oraya da uyum sağlayamamışsanız havaya uçun falan.