20 Mart 2016 Pazar

Tuncer Erdem - Denizlerimizde Rüzgâr

Tuncer Erdem, birçok yayın organında birçok eseriyle yer almış çok yönlü bir kişi. Mesela Gırgır'dan ayrılıp Limon'u kuranlar arasında. Mesela ressam, çizer, karikatürist, yazar. Bu üçüncü öykü kitabı. Günümüzde neler oluyor, neler yazılıyor diye merak ediyorum ama dergileri takip edemiyorum. Aslında bunu yapmak gerekir, asıl güncel mevzular orada ama kitaplardan olmuyor. Öyküleri kitaplaşanları ancak. Eh. Tuncer Erdem'i de takibe alıyorum.

Bir Geri Dönüşüm Hikâyesi: Poşete tutulan kamera. Neydi o filmin adı, American Beauty'de miydi şu oradan oraya süzülen poşet? Evet, bir dönüşüm hikâyesi; kameranın arkasında görülenler lüks raflar, orta sınıf bir ailenin direği, yoksulluk, kent ve yalnız insanlar. Bir poşet bu kadar acı çekebilirdi.

Denizlerimizde Rüzgâr: Kıble, keşişleme, rüzgârlı deniz kıyısında -dedim ve bu yazının şarkısını bulmuş oldum- yaşlıca bir adamın rüzgâr haberlerini dinleyip karısından, evinden saklanması bilmem ne anlatır? Denize birkaç adım, karısıyla polisler hemen yanından geçiyor, kadın ağlıyor. Misafirleri vardı, gelemeyecekler. Yemek yapılmayacak. Ortalık dağınık kalacak, ev işleri aksıyor. İşe uykusuz gidecek çünkü geciken işler geriye kalan günün büyük bir bölümünü çalacak. Adam... O sadece rüzgârın peşinde. Rüzgârın ve kaybolmanın.

Yol Kenarı: Kameralar kargada bu kez. Arkada yine şehir, insanlar, bilmem ne. Karganın bir yamuğunu göremesek de her şey gördüğümüzden ibaret değil, spot ışıklarını üzerinde hisseden çocuk, balıklarını bıraktığı yerde bulamadığında karganın katakullisini anlarız. Her şey görünmediği gibidir. Biraz.

Koku: Merhaba Keret.

Adamımız memur, yorulu zamanını geride bırakmak üzere minibüse biniyor ama çantası mantası, günü atlatmayı engelleyen her şey yanında. Duvardaki deliği görene dek. Dolmuştan iniyor, delikten geçiyor ve manzarada kaybolmak için deliği kapıyor. Bu adamın kaybolduğunu söyleyemeyiz, yaşamadığını söyleyemeyiz, bir manzarada yitip gidenler için zaferdir bu öykü.

Dünyanın Muhteviyatı: İçinde bir parçacık incelik kalan herkesin öyküsü bu, incelikler yabancı dünyaları birleştirdiği ölçüde büyüyor ve dünya kocaman bir orman. Umarım.

Yorgun bir işçi sınıfı neferi, eve döndüğünde karısını ve çocuklarını beklerken kestirmeye karar veriyor ama o da ne, kapı çalıyor. Yan komşu mu, alt komşu mu, şimdi hatırlamıyorum, ressam bir kardeşimiz geliyor ve işçi sınıfı neferinden kendisine modellik etmesini istiyor. Adamımız da gidiyor, modellik yapıyor, konuşuyorlar, normalde hiç söylenmeyecek sözcükler söyleniyor, cümleler kuruluyor ve iki ağaç orada sarmaş dolaş. Belki orman çoktan kesili ama ağaçların soyu tükenmeyecek.

Bir bu kadar daha öykü var, benden tavsiye. Tek beğenmediğim şey aşırı hesaplılık oldu. Erdem, öykülerini düşünerek yazıyor sanırım, her şey yerli yerinde çünkü. Ev olduğu gibi, sokaklar olduğu gibi, insanlar hep oldukları gibi. Belli bir zamanda başlayıp biten öyküler, durumlar üzerinden giden bir anlatı. Daha çok renk daha güzel bir şey çıkartırdı ortaya sanıyorum. Her neyse, hoşunuza gidecek.


Şarkıdan hikâyeye yol. Lise zamanlarımdan beri normal kahramanım Cenk Taner'in bu şarkısını her dinlediğimde aklıma Ece gelir. Ece aşık olduğum ilk şahıs/kurum/kuruluştur ve korkarak zannederim ki tüm ilişkilerim kendisiyle yaşadığım eğlenceli ve acılı mevzunun bir nevi türevidir, çeşitlemesidir. Umarım öyle değildir ama veriler tersini gösteriyor. Her neyse, uzunca bir süre görüşmedikten sonra geçende toplandık. ABD'den Volkan da geldi, lisenin büyük bir bölümü oradaydı.



Şarkı nasıl başlıyor işte, şöyle:

"büyüdüğümüz yer rüzgarlı deniz kıyısı.
orada kaldı ilk aşkın tadı.
yalnız mıdır, evli mi?
aslında ne fark eder ki şimdi?"

Şimdi bunu öğrenmek fark etmez, eğer uzaktaysa. Stalker değilseniz öğrenemezsiniz de. Şahsen ben bu yolu tercih ediyorum; çok önemli bir neden olmadıkça iletişim kurmuyorum ki böyle bir neden genellikle olmuyor. Herhangi bir mecrada takip etmiyorum, ortak arkadaşlar varsa durumu anlatıyorum falan. Acı çekiliyor, özümseniyor ve yola devam ediliyor, öbür türlü hep geri hep geri, insan donup kalıyor geçmişinde. Sevmiyorum bunu, Ece'de yaşadım ve atlatmak yıllar aldı. Bir daha kendime yapamam böyle bir şey.

Aşık olalı 14 yıl oldu, şarkıyı ilk kez dinleyeli 12 yıl. 10 yıl falan hep bu ilk dört dizeyi düşündüm, bazı bazı gülümsedim, bazen üzüldüm ama kopamadım şarkıdan bir türlü. Sonra iki gece önce konuştuk, Ece için güzel şeyler yakın. Mutlu oldum, bu bir yük değil, ağırlığı yok. Yani fark eder, etmeli. Yıllar sonra olsa bile. Her ne yaşanmış olursa olsun. O bağ bir kez kurulmuşsa, acıdan başka bir şey kalmışsa geriye.

7 Mart 2016 Pazartesi

Stephen Grosz - İncelenen Hayatlar: Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz


Ehehe, bu kadardı, bitti. Teşekkürler. Yok yok, başlıyorum.

Stephen Grosz, yıllar boyunca biriktirdiği hikâyeleri kitaplaştırıyor ve insanın anlam arayışına psikanaliz penceresinden bakarak insanların içlerinde -bir anlamda- koca bir çöplükle birlikte yaşadığını gösteriyor. Çocukluğumuzda iz bırakmış küçük bir olay, yıllar boyunca kurtulamadığımız yalnızlığımızın sebebi olabilir. Yalan söyleriz, bunun sebebi babamızın sadece başarı hikâyelerimizi dinlemek istemesi olabilir. Çok, çok başarılı insanlar değilsek o noktada sıkıntı var. Yalnız değiliz; binlerce saatlik seanstan seçilen birkaçı karşımızda. Her insanın bir hikâyesi var ve her insan dinlenmek ister. Dinlediği en ilginç hikâyeleri anlatıyor Grosz, belki bize de yardımı dokunur.

Şu da var ki uzun zamandır aklımı kurcalıyor, araştırmadım da. Anlamak çözmeye yetmez muhabbeti. Ruhsal bir neşterle deşildik, hikâyemiz açığa çıktı, sıkıntılı davranışımızın sebebini çözdük. Nasıl kurtulacağız? Yani sorunu bulduk diye çözebilecek miyiz, ya da daha kötüsü; çözmek isteyecek miyiz? Şimdi hatırlayamıyorum ama galiba Ben ve Biz: Postmodern İnsanın Psikanalizi'nde geçiyordu; nevrotik davranışlarımız sahip olduğumuz her şeyse? Yani yaratıcılığımızı, güçlü kalmamızı tetikliyorsa? House'un Valium'u, ağrısı, bastonu olmasa olur muydu? İnsanın bilinçli bir şekilde sırf mutsuz olacağı bir şeyi yapmayacağını düşünüyorum; ne kadar mantıksız olursa olsun bir şey yapılıyorsa, sonunda mutsuzluk varsa eğer, diğer yandan daha büyük bir mutluluğun geleceği beklentisiyle yapılmış olabilir mi? Bir arkadaşım şimdiyi ve geleceği bir an önce geçmişe tıkmak ister ki nostaljisiyle öyküler üretebilsin. Buradan şuna uzanıyorum ki öncelik tercihi var, her yaşam en büyük sanat eseri. Yani yaşamlarımızı ne kadar doyurucu, ne kadar coşkun yaşarsak o kadar iyi sanatçıyız. Bunun yanında şiir, fotoğraf vs. araç olarak kalıyor. Anlarız ama çözmeyiz belki, bu da bir kendini yitiriş mi? Psikanalizin ne ölçüde işe yaradığıyla ilgili Ayrıntı'dan çıkan bir kitap gördüm bugün ama alamadım, onun yerine yine Enis Batur ve Yekta Kopan aldım. Alan olmazsa iki gün sonra ele geçirip okurum, yazarım buraya.

Otuz beş hikâyenin arasında beni en çok etkileyenleri ele alacağım.

Dile Getirilemeyen Öyküler Bizi Nasıl Ele Geçirebilir: Hikâyelerini anlatamadığı için kendi yarattığı hikâyeyi yaşayan bir adam, mutsuzluk döngüsünden bir türlü çıkamıyor ve hikâyenin kendi davranışlarını etkilemesine izin veriyor. Grosz'un şoke olduğu bir vakaymış bu.

Övgü Özgüveni Nasıl Yıkabilir: Pedagojik olarak güzel bir öykü. "Çocukları çok övmeyelim, onları daha iyisini yapma hırsından mahrum bırakmayalım, yoksa yerlerinde sayan aptallara dönerler" temalı küçük bir bölüm.

Acı Armağanı: Bu da beni geçici olarak felç eden bir hikâye. Matt, evlatlık verildiği ailesiyle bir sıkıntısı olmamasına rağmen önceki süreçte yaşadıkları yüzünden ruhsal bir dumura uğrar, hiçbir şey hissetmez. Duygularının farkında değildir. Burası da kendimde bulduğum bir nevrozun açıklaması: "İşin aslı şu: Hepimizin içinde bir Matt var. Şu ya da bu şekilde hepimiz acı veren duygularımızı susturmaya çalışırız. Oysa hiçbir şey hissetmemeyi başardığımız zaman, canımızı yakanın ne olduğunu ve niçin acı çektiğimizi anlamanın tek yolunu yitirmiş oluruz." (s. 36) Bam! Suratıma bir yumruk yemiş gibi oldum. Aynı acılar geçen zamanla birlikte daha dayanılmaz hale geliyor. Belki budur mevzu, belki de değildir. Bu galiba ya. Unutmaya devam.

İlişkide Olmamak Üzerine: ...

"'Size pek çok farklı şey anlatabilirim ama gerçek şu ki, biriyle ilişkide olduğum zaman yok oluyor, ölüyor gibi hissediyorum - aklımı yitiriyorum."

"'Sevgi benim sorunumu çözemez,' dedi Michael, 'çünkü sevgi bana tehditkâr geliyor. Düğünümden önce kriz geçirmeme neden olan buydu. Sorun sevilmek, çünkü sevilmek bir taleptir - sevildiğinizde, biri daha fazlanızı istiyor demektir.'" (s. 58)

Benden dört tanecik çalışır, gerisini kitabı edinip okuyun. Bir yerlerden size dokunacak insanlarla tanışın. Kitapta geçen, bir parçasını da internetten bulduğum can sökücü bir şiirle bitirdim gitti:

"önce sesinle unuttum seni
konuşacak olsaydın şimdi burada,
yanımda
“acaba kim?” diye sorardım
sonra adımlarında unuttuğum
bir gölge çekilse
rüzgâra etten
sen misin, değil misin, bilmem şimdi.

unuttum adını;
adındaki harfler birbirinden bağımsız,
tanımıyor birbirini
yeniden bir araya gelip otobüslerin üzerindeki reklamları oluşturuyorlar,
zarfların üzerinde başka adları biçimlendiriyorlar
bir yerlerdesin şimdi
fakat bölük börçük
parça parça
olanaksız"

Pedro Salinas, kısmen Cevat Çapan çevirisi.

Ek: Friends'le birlikte en sevdiğim duygusallı dizi olan That '70s Show'dan sahneler izliyordum, şunu paylaşmam lazım. Ah lise zamanlarım ya, çok özlüyorum.

6 Mart 2016 Pazar

Kazuo Ishiguro - Noktürnler: Müziğe ve Geceye Dair Öyküler

Esin, "Okuyun bu adamı," dediğinden beri, yedi aydır aklımda İşiguro ama kısmet. Tanizaki, Kobo, Akutagawa, Mişima, Oe derken az biraz bilgim oldu dünyanın o tarafları hakkında ama İşiguro başka bir dünya. İngiltere'de büyüyünce oranın havasından nasiplenmiş, daha da modern edebiyatın çıngarcılarından olmuş. Kitapları YKY'den çıkıyor, edinebilirsiniz.

İşiguro'nun öykülerinde müziği de bir karakter olarak değerlendirmek gerekiyor. Müzik diğerlerinin yolunu çiziyor. Daima ortada bir yerde. Üretiliyor, acısı çekiliyor, duygusu hiç kaybolmuyor. Aşkın, ayrılığın hemen yanında. Yılları birbirine bağlıyor, çoktan unutulmuş duyguları açığa çıkarıyor. Bir andaç, günlük veya. Silinmeye yüz tutan mekanları yeni baştan yaratıyor. Dönüştürüyor, karakterler bir öykü sonra erdiğinde başka bir yerde, başka bir duyguya sahip oluyorlar. Bir gülümseme, bir gözyaşı. Renklerin birbirine geçişi gibi bir dönüşüm, ağır ağır.

Aşk Şarkıcısı: Tony Gardner'ın Venedik'te, turistlerin arasında oturduğunu gören sokak gitaristi Janeck, çocukluk yıllarının plaklardan dinlediği sesinin yanına gider ve ünlü sanatçıyla tanışır. Janeck Doğu Bloku ülkelerinin birinden gelmektedir, kültürel perdenin dünyadan soyutladığı insanlardan biridir ama Gardner'ı çok iyi bilir, annesiyle birlikte en çok dinlediği sanatçıdır Gardner. Yaşlı adam bir anlamda anıların tekrar yaratılmasını sağlar ve Janeck'le durgun bir şekilde sohbet ettikten sonra isteğini dile getirir: Eşi Lindy Gardner'a yapacağı serenatta eşlik. Janeck büyük bir mutlulukla kabul eder, gondolla pencereye dayanırlar ve Tony şarkılarını söyler. Lindy ağlayarak içeri girer, Tony eşiyle boşanmak üzere olduklarını söyler. Janeck için anlaşılmaz bir şeydir bu; birbirini sevdikleri halde ayrılan insanlar. Tony, Hollywood'ta işlerin pek o şekilde yürümediğini söyler. Sevgi üne bağlıdır, ün kaybolduğunda sıra başka sevgilere gelmiş demektir. Janeck, annesinin durgun ve sıkıntılı yıllarını hatırlar. Müzik, Lindy ve Janeck'in annesini bir noktada birleştirir, Tony ve Janeck'i, sevgiyi ve ayrılığı, Doğu'yu ve Batı'yı.

Come Rain or Come Shine: Emily, Charlie ve Ray üniversiteden arkadaş. Ray ve Emily, eski Amerikan şarkılarını çok seviyorlar, tek dinledikleri bu şarkılar. Hayat yolları ayırıyor, Ray İspanya'ya gidip öğretmenlik yapıyor, diğer ikisi evleniyor falan. Senelik ziyaretinde Ray öğreniyor ki ikisinin arası pek iyi değil, ufukta ayrılık var. Charlie'nin yardım isteğini kabul ediyor ve Charlie bir iş için geçici olarak gittiğinde Emily'ye eşlik ediyor. Görünen o ki zaman arkadaşlıklarını yıpratmış, yanlış anlamalara yol açmış ve onları birer yabancıya dönüştürmüş. Kırgınlıklar yormuş, parçalanıp dökülmeye başlamışlar ama o eski şarkılar hâlâ var, o eski dostluk anıların arasında bir yerlerde. Müziğin sesini açıyorlar, eski günlerdeki gibi. Hiçbir şey yitirilmemiş gibi.

Malvern Hills: Yetenekli bir adam, İsviçre'de bir pansiyonda -pansiyon olmayabilir- çalışıyor, boş zamanlarında yeşil tepelere karşı gitar çalıyor. Bir çift adamı duyuyor, tanışıyorlar. Adamla kadın müzisyen, gezgin. Çocukları var. İstedikleri gibi yaşıyorlar, sürekli hareket halindeler. Yaşamlarını bir arada tutmaya, dağılmamaya çalışıyorlar ama zor, araları pek iyi değil. Yine bir kesişen yollar hikâyesi. Müzik bir araya getirdi, müzik ayırdı.

Noktürn: Magnum opus. Steve yetenekli bir saksafoncu ama işler yolunda gitmemiş, sevdiği Helen aşık olduğu adama gitmiş ve düşünmüşler, Steve'in yüz ameliyatının masraflarını karşılamaya karar vermişler. Bu ameliyatı Steve'in menajeri istiyor, o zaman piyasada bir şansı olabilirmiş. Steve önce kabul etmiyor, menajerinin baskısıyla bıçak altına yatıyor ve yan odadaki de kim, ilk hikâyedeki Lindy Gardner. Birlikte zaman geçiriyorlar, Steve pek sosyal bir varlık olmadığı için kadından uzak durmaya çalışıyor ama Lindy'nin çevresini kullanmak isteyen menajer tam tersini tavsiye ediyor.

Steve'in dönüşüm hikâyesi bir anlamda. Kaldıkları otelde bir ödül töreni düzenlenecek ve ödülde Steve'in tanıdığı, aslında ödülü hak etmeyen bir saksafoncu ödül alacak. Steve bunu Lindy'ye anlatıyor, Lindy ödülü çalıp Steve'e getiriyor derken maceralar. Adamımız oluruna bırakıyor her şeyi, Lindy'den yardım gelirse gelir, ameliyat işe yararsa yarar.

Çellistler: Çelloya çocukluğundan beri dokunmayan bir çello virtüözüyle diğer bir çello sanatçısı arasındaki ilişki. Biri öğreniyor, diğeri öğretiyor diyeceğim ama o da öğreniyor aslında. Müzik birinin ellerinde, birinin kafasında canlanıyor.

Yalnız karakterler, yetenekli ve yalnız. İki şeyi hatırlattı bu öyküler, biri Youth adlı şahane film. Anlatım biçimleri çok benzer ve güzel. Diğeri de şuradan bir sahne: House. 26:30'dan itibaren izleyin, iki dakikalık bir sahne. Büyük yetenek büyük yalnızlık demek, bu izleği öykülerin hepsinde buluyorsunuz.

İşiguro'ya başlamak için güzel mi bilmem, onun dışında şahane bir kitap.

David Hendy - Gürültü: Sesin Beşeri Tarihi

Robert Fulford, Anlatının Gücü nam on kaplan gücündeki kitabında Toynbee'nin tarihin yazımına getirdiği anlayışın eleştirildiği noktalar üzerinden alternatif uygulamaların belirdiğini anlatır. Belli bir dönemde yazılmış metinler üzerinden, belli bağlamlarla yapılan okumaların gerçeği daha dolaysız olarak ortaya çıkardığını söyler. İlk intihar mektubunun Antik Mısır'da ortaya çıktığı düşünülüyor, bu mektup üzerinden dönem insanının ölüm, doğa, rejim vs. hakkındaki görüşlerini bulabiliriz, benzer metinlerle karşılaştırarak okuyabiliriz ve daha bir sürü şey. Fulford, tarihin hayat kadınları, kasaplar, dilenciler vs. tarafından daha kesin bir şekilde aktarılabileceğini, bu tür araştırmaların yapılması gerektiğini söyler. Foucault'nun soykütüksel analiz nanesine benziyor.

Hendy bir anlamda bu bakışın kaydını tutuyor, sesin tarihiyle insanlığın tarihine bir pencere açıyor, Cro-Magnon dedelerimizin mağara duvarlarına bir şeyler çiziktirdiği zamanlardan günümüze kadar sesin insanoğlu açısından önemini, anlamını inceliyor. Bu tür araştırmalar oldukça ilgi çekici. En son İletişim'den mutfakla alakalı bir kitap çıktı, orada da yemek kültürüyle tarih ilişkisi irdeleniyor zannediyorum. Yani okuyalım, ilginç mevzular bunlar.


Çok acayip işlerin adamı John Cage'in dediği, gürültüyü gerçekten dinlemeye başlayana kadar rahatsız ettiği. Misal 4'33". Sonrasında büyünün altında kalıyoruz ve melodilerle, ritimlerle döşeli dünyamız genişliyor, gürültüler diğer gürültülerle birleşiyor ve kocaman bir bahçe. Gök gürültüleri, ezan, çanlar, vapurlar. İlişkileri inceliyor Hendy, iktidar-birey, korku-doğal dünya ilişkisi ve yığılı katmanlar arasında sesi cımbızla çekip tabakalar arasında kurulan bağı inceliyor.

Kronolojik bölümleme Tarihöncesi Ses İzleri ile başlıyor.

Batı ve Orta Avrupa'da yer alan mağara resimleri, atalarımızın ilk çizim çalışmaları olarak ününü sürdürüyor. Bu çizimler mevzusunda Can'dan çıkan İnsanlığın En Eski Muamması'nı tavsiye ediyorum, insanın mücadele ettiği şeyi yaratması çok, çok eskilere dayanıyor. Bu resimlerde hayvanlar, insanlar, av sahneleri, yaşama dair birçok detay mevcut. Hendy'nin incelemesine göre bu resimlerin çizildiği alan, mağaranın en ilginç sesi çıkardığı nokta. Yankılar, akustiğin büyüsü yaratıcılığı artırıyor. Ses-imge ilişkisinin ilk görüldüğü yer bu mağaralar. Anlamlandırılamayan duygular insanlara sihir gibi geliyordu, bu yüzden konuşan kayalara adlar takıldı, taşlar birbirine vuruldu ve ruhani bir dünya yaratıldı. Yaratmak için sessizliği -geceyi de diyebiliriz- bekleyen insanların yanında sesin büyülü dünyasından, gürültüden, kaostan düzeni yaratanlar da ortaya çıktı. Ritimlerin yansımaları davullarda yaşamaya başlayınca haberleşme imkanı da doğmuş oldu; kalp atışı, adımların sabit ritmi gibi doğal ritimler kopyalandı ve avlanma etkinlikleri başta olmak üzere birçok mevzuda kullanıldı. İlk topluluklar oluştuğunda diğerlerini korkutmak bir savunma aracı haline geldi, topluluk kimliğinin oluşmasında önemli bir yeri oldu. Düzenin bilinen, akılcı sesleri. Bir de fremenleri hatırlayın, Dune'un emekçileri. Solucanlara yem olmamak için çölde düzensiz, kaotik adımlarla yürürler. İki türlü de yaşam var ama bizim eğilimimiz daha rasyonel olan dünyamızda düz bir çizgi halinde ilerliyor. Fremenlerin müzik gelenekleriyle ilgili bir bilgi var mıydı hatırlamıyorum, bu açıdan yapılacak bir incelemede ilginç sonuçlara ulaşırdık belki.

"Doğa ses aracılığıyla hem seyir sistemimiz, hem saatimiz, hem de takvimimizdir." (s. 40)

Kuşların ve rüzgarın sesi taklitleri doğurdu, insanlar sesleri taklit etti ve anlamlandırmaya çalıştığı dünyada, belki de ilk yapması gereken şey olarak isimlendirmeye girişti, bu taklitlerle. Sonra doğanın fiziksel yapısı taklit edildi, taştan duvarlar arasında büyüleyici bir akustik yakalandı. Stonehenge, Skara Brae gibi örnekler, insanın kavrayabildiğinin ötesindeki dünyaya erişmek için çaba gösterdiğinin kanıtı. Bu yerleri tarif eden kelimelerden biri dört anlama sahip; karanlık, saklanma yeri, sessizlik, rüya görme. Mekanların yaratımından sonra kendi sesini yarattı insan, şamanlar ortaya çıktı ve kimlik kazanan toplumun hiyerarşik yapıya kavuşmasında belirleyici oldu. Bunun yanında tanrılara da seslerle ulaşıldı ve onların da seslerle iletişime geçtiğine inanıldı.

Hitabet Çağı bölümünde hikâye anlatıcılığının insanlar üzerindeki etkisi inceleniyor, Cicero ve Obama arasında çarpıcı benzerlikler kuruluyor. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş döneminde İlyada'nın hem sözlü hem yazılı bir eser olması üzerinden antik dünyada ses-sanat ilişkisi irdeleniyor.

Kentler ortaya çıkmaya başladığında sesin yolculuğu bitmek bilmez bir hal alıyor. Eskinin sesi yöneten yapılarından sonra gelen düzensiz yerleşim ve insan nüfusunun küçük alanlarda çoğalması, bizim çok iyi bildiğimiz gürültüyü yaratıyor. Antik Roma'da bu gürültünün ortaya çıkışı ve refah düzeyi yüksek sınıfın gürültüden kaçmak için yaptıkları çok ilginç. Altta kalanlar gürültüden kurtulamıyor ama durumları bizimkinden çok daha iyiydi sanıyorum. Küçükyalı'da Minibüs Caddesi üzerinde oturuyorum, var mı ötesi?

Din, isyanlar, devrimler, Sanayi Devrimi, makineler, radyo, AVM'ler, sesin yahut gürültünün her yerde yeniden yaratılıp kullanılması insanın yol haritasını çiziyor. Sesi öğrendik, çoğalttık, inceleyip doğasını çözdük ve iktidara kaptırdık. Yine de isyanlarda, gösterilerde, karnavallarda aynı şekilde kullanılır, iktidarı korkutur ve yeri gelir, devirir.

Gürültünün binlerce yıllık yolculuğuna bir bakış. Pek sevdiğim Kolektif Kitap'tan. Bu yayınevini bir inceleyin.


27 Şubat 2016 Cumartesi

Kay Redfield Jamison - Erken Çöken Karanlık: İntiharı Anlamak

Elizabeth Wurtzel'ın Prozac Toplumu adlı anlatısında ailenin yapbozun parçalarını eksik/yanlış birleştirmesi sonucu oluşan boşlukları dolduramayan bir kızın bozulan psikolojisini adım adım izliyorduk. Anneyle olan yıkıcı-bağımlı ilişki, babanın uzaktan izlediği bir televizyon programı haline gelmiş mutsuz bir yaşam, kızı daha pek küçükken The Velvet Underground'ın kucağına atıp tarifsiz acılara sürüklüyordu. Psikologlar, ilaçlar derken acıyı geçirmek için her türlü yıkıcı deneyimin peşinde koşan bir kadına dönüşen Liz, Prozac'in nimetlerinden yararlanan ilk hastalardan oluyor ve hayatı kurtulur gibi oluyordu. En azından acıya ket vurabildi, kalbi aşındıran derin akışı dizginledi ve yaşamına daha az gri bir şekilde devam edebildi.

İntihara içeriden bir bakış sağlar Prozac Toplumu, bireyin bütün çıkmazlarını, dayanılamayacak bütün acılarını yaşarız ve intiharı rasyonalize ederiz, eğer intiharın rasyonalizasyona ihtiyacı olduğunu düşünen biriyseniz elbet ki bence böyle bir şey yok. Belki biraz da anlam arayışıdır bu; Jankélévitch'in Ölümü Düşünmek nam über eserinde denir ki ölümün kesitleyiciliği olmadan yaşamanın bir keyfi/anlamı/(sizin için uygun olan sözcüğü düşünün) olmazdı. Erken çıkış, paydos, sonsuz bir mola. Evin bir eşyası, bir duvarı intihar. Her an kullanabilirsiniz, yıllar boyunca intihar notları düşünüp intiharınızı kurgulayabilirsiniz. Yettiği noktada yoksunuz. Huzur verici bir düşünce. Artık bitti. Bütün o anlam veremediğiniz şeyler, birikintinin gözlere çöken ağırlığı, hepsi bitti. Düşüncesi bile rahatlatıcı. Çoğu insanın intihar etmemesini sağlayan, intiharını geciktiren bu düşünce.

İşin toplumsal, medikal boyutunda Jamison olaya el atıyor. A. Alvarez'in ilham verici eserinin kan dökücü tanrısı bu kez ameliyat masasında. Durkheim'ın sosyolojik bir olgu olarak ele aldığı intiharın, Ian Craib'in yine şahane bir metni olan Hayal Kırıklığı'nda o kadar da sosyolojik olarak ele alınmaması gerektiği söylenir, metin bireysel dinamiklerin gözardı edildiğine dair eleştiriler içerir. Jamison ise kendisi de intihar teşebbüsünden sağ kurtulmuş bir akademisyen olarak bireysel hikâyelere yer verse de çoğunlukla intiharın yapısını parçalayıp her bir problemli parça için çözüm bulma yoluna gidiyor. Onun da söylediği aynı aslında; intihar toplumsal bir problemdir ve semptomların ortaya çıkmasından çok daha öncesinde çözümlenmelidir.

Öncelikle intiharın kültürel bir incelemesi var, doğumundan itibaren intihara bakışlardan oluşan kronolojik bir inceleme. İlk intihar, Kro-Magnon'ların zamanından günümüze kadar -dinler tarihi dahil olmak üzere- intihara ilişkin görüşler, kutsal kitaplardan yazanlar, toplumların intihar eden kişilere psikolojik yaklaşımı gibi maddeler, zaman içinde intihar paradigmasının değişimini özetliyor ve okura tarihsel bir panorama sunuyor. Misal, İngiltere'de belli bir döneme kadar intihar edenlerin hepsi akıl hastası olarak damgalanırmış, başka bir yerde intihar edenlerin tüm varlığına el konurmuş, intihar edenler kiliselerde ayrı bölümlere gömülürmüş, ters gömülürmüş, amuda kalkık gömülürmüş, bilmem ne.

İntihar en ince ayrıntısına kadar inceleniyor demiştik, hangi davranışın intihar olup olmadığı da buna dahil. Kurtarılacağını bilerek yirmi hapı yek seferde gömenler, motosiklet tutkunları, sigara bağımlıları ya da kurtarılma umudu taşımadan kendini asanlar... İstatistiksel veriler ışığında bu davranışlar inceleniyor ve bir intihar ölçeği geliştiriliyor, kurtarılan bireyin tedavisinde kullanılmak üzere.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan araştırmalarda cinsiyet, yaş aralığı, ekonomik durum gibi etkenlerin ışığında çıkartılan intihar verilerine bakılırsa en çok intihar vakası Çin'de. İntihar eden kadın-erkek sayıları birbirine çok yakın.

İntihar notları. Celan'ın, Pavese'nin bıraktıkları, küçük çocukların intihar notları, çok çeşitli vasiyetler. Üşendiğimden kitabını inceleyemediğim bir Japon öykücü Akutagawa'nın intihar notu favorilerimden biri oldu:

"Şu an içinde yaşadığım dünya hastalıklı sinirlerin buz gibi şeffaf evreni... Elbette ölmeyi istemem ama yaşamak ıstırap demek." (s. 106)

Woolf'un intihar notu aynı şekilde etkileyici ve ruhun sonsuz karanlığı aşağılardan bir yerden okura bakıyor. İntiharın özünü bu notlarda aramak gerek, istatistiklerin samimiyetinden emin olamayanlar karanlığın kendisini görmek istiyor. A. Alvarez'in dediği: "İntiharın mazeretleri çoğunlukla tesadüflere bağlıdır. Olsa olsa geride kalanların suçluluk hissini hafifletir, muhafazakârları yatıştırır, inandırıcı kategoriler ve kuramlar bulmak için sonsuz araştırmalar yapan sosyologları yüreklendirir. Bunlar büyük bir savaşı tetikleyen önemsiz bir sınır hadisesi gibidir. Bir insanı, hayatına son vermeye iten gerçek güdüler başka yerlerdedir; onlar iç dünyaya aittir, dolambaçlı, çelişkili, labirent gibi ve çoğunlukla gözden ırak." (s. 110) İnsan kendi karanlığını kendi görür, notlara aktaramadığı bir mesafede.

Bunların yanında edebiyata vurmuş intiharlar, hayvanlar dünyasında intihar benzeri hareketler, akıl hastalıkları, umutsuzluk, melankoli ve diğer tüm ölümcül şeyler var. Geride kalanların psikolojisine de yer verilmiş ama bunu intihar sonrası olarak düşünmek gerekiyor, pişmanlıklar intihar öncesine dahil olsa da. Çünkü ortada artık yaşamayan bir adam varsa geride kalanların, ağaçların, nehirlerin ve evrenin pek bir anlam ifade etmediğini söylemek gerek. Herkes kendi acısıyla yoğrulsun. Yok olsun.

Anlamsızlığa bir anlam kapısı, keyifsizce okuyabilirsiniz. Çok çeşitli alanlardan intihara derin toplar.

"Bildiklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki gedik çoğunlukla öldürücüdür." (s. 39)

12 Şubat 2016 Cuma

Olaf Olafsson - Geceye Yürümek

Geceye yürüyünüz buyuran bir din/tanrı olsaydı en sağlam müridi olur, risaleler, nasihatnameler yazardım. Lakin öyle bir şey yok. Kullara kaldık ama içlerinden bazıları nereye yürüneceğini iyi biliyor. Siz bilemeyeceksiniz, kitabın baskısı yok. Yazarın başka bir kitabı da çevrilmemiş. Amazon'dan diğer kitaplarını alacağım çünkü pek, pek güzel.

Olaf Olafsson, bir şey mühendisi ama hatırlamıyorum, genç yaşta Sony'de çalışmaya başlıyor ve üst düzey yönetici -CEO falan- olarak maişetini temin ediyor. Bunun yanında eleştirmenlere göre, "O yazarlığı seçmedi, yazarlık onu seçti." Babadan yazar olan Olafsson, aile geleneğini sürdürmeyip edebiyat eğitimi almıyor. Belki edebiyatın eğitimle alakasının olmamasındadır. Ben şahsen harcadığım dört, yüksek lisansı da katarsak beş seneye yanıyorum da yanıyorum. Neyse. Her kurumu kokuşmuş Türkiye için böyle, adamlarda harbici eğitim vardır muhtemelen, zaman kaybı olmaz. Hah, Olafsson pozitron fiziği okumuş. Zannediyorum çok mühim bir alan.

Bu Legend diye bir film var, yeni. Tom Hardy'nin aşırı iyi oyunculuğunun yanında filmin sonunda anlatıcı kızın ettiği bir iki söz aklıma kazındı da kazındı. "Ahlak veya alçaklık diye bir şey yok. Hayatın sonlanana dek, sona dek yalnızca 'sen' ve senin kuralların var. Bir zamanlar olduğumuzu sandığımız kişilerin hayaletleri olduğumuz zamana dek." Christian Berediktsson, kendi hayaletinden Kristjan- kurtulmak için medya patronu William Randolph Hearst'ün uşağı olarak yıllar boyunca çalışırken Klara'nın soluğunu hissediyor sık sık, huzur bulamıyor ve yaklaşık 20 yıldan sonra, bir gün ansızın terk ettiği karısı Elisabet'e hiç göndermeyeceği mektuplar yazmaya başlıyor. İki farklı zaman diliminde ilerleyen hikâyenin bir bölümünü bu mektuplardan, diğerini anlatıcının gözlediklerinden takip ediyoruz.

"Görevlerimi özenle yerine getirmeye ve aklımı mümkün olduğunca küçük detaylarla meşgul etmeye çalışıyorum, böylelikle zaman daha çabuk geçiyor ve istemediğim şeyleri hatırlamama engel oluyor." (s. 27)

"Kendinden başka hiçbir şeyden korkmayan" Christian, yine de mektupları birbiri ardına diziyor ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor, belki kaçmak için enerjisi kalmadığından. Patronunun malikanesinde, el değmemiş bir doğanın hüzünlü güzelliğinde hatırladıkları; oğlu Einar ve kızı Maria, ikizler, Elisabet ve ailesini terk etmesine sebep olacak kadar aşık olduğu Klara.

Elisabet'le Kopenhag'da tanışıyor ve Reykjavik'e dönüyorlar. Eyrarbakki'de sabah yürüyüşleri, göl kenarı huzuru ve arka arkaya gelen çocuklarla pekişen bir mutluluk. Görünürde her şey kusursuz; Kristjan eşinin aile şirketini çekip çeviriyor ve evine bağlı. Oysa ailesini yavaş yavaş terk ediyor, yapabileceklerinden korkuyordu. Korktuğu tam olarak başına geldi sayılır. Şirketten önemli bir miktarda para alır ve ABD'ye gider, iş için çıktığı seyahatlerden birinde tanıştığı Klara'yla birlikte olmak için.

"Kopenhag'da olduğu zamanlar gibiydi: özgür ve bağımsız." (s. 120)

Klara'nın nişanlısı olan Bay Jones'la iş yapmaktadır Kristjan, oysa aşk iş falan dinlemiyor. Kadın bir işaret bekliyor, sadece bir söz. Kristjan, nişanlısını terk etmesini söylemiyor ve Klara'nın hamileliği ayyuka çıkana kadar Jones'un hiçbir şeyden haberi olmuyor. Olduğu zaman da son derece sakin bir şekilde Kristjan'a teşekkür ediyor, bir orospuyla evlenmekten kurtardığı için. Tabii bir daha ABD'de iş yapamayacağını, kariyerinin bittiğini de ekliyor. Nüfuzlu bir adam Jones ama son darbe en ağırı oluyor ki Klara'nın bütün hayatının bir yalandan ibaret olduğunu anlatıyor. Kadının anlattığı hiçbir şey doğru değil, kısmen bir yalana aşık olan Kristjan'ın gidecek hiçbir yeri yok. Kendisi de Elisabet'e üniversiteden mezun olduğu yalanını uydurduğundan belki de yaşattığı acının büyüklüğünü anlamıştır. Christian adını alıp patronun yanına girmesi bu olaylardan sonra.

İşin Elisabet boyutu çok hüzünlü. Kadın, Kristjan'ın yolunu kaybettiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüp bütün dedikodulara kulağını tıkayıp ABD'ye gidiyor, kocasını arıyor ama bulamıyor, oğlu Einar'ı bir akrabasının yanına bırakıp İzlanda'ya dönüyor ve kırık yaşamına devam ediyor. Bir annelik güdüsü var sanki, zaten Kristjan'ı uzaklaştıran biraz da bu: "Biz asla eşit olmadık, Elisabet. Seviştiğimiz zamanlarda bile. O zamanlarda bile sanki bir çocuğu avutur gibiydin." (s. 164)

Yangın arındırıyor; patronunun evini kurtaran Kristjan gazetelerde boy gösterdikten sonra Elisabet'in ABD'deki akrabasından bir mektup alıyor. "Çocuklar iyi, her şey güzel, Elisabet beş yıl önce öldü."

Malikaneden gizlice ayrılırken patrona yakalanıyor. Belki de adamın söylediklerini duymaya ihtiyacı vardı, güzel bir rastlantı. "'Hepimiz iyi bir insan olduğumuza inanmak isteriz. Ne olursa olsun, buna inanmak zorundayız. Çünkü hiç kimse masum değil, hayat gizem ve hatalarla dolu. Sen iyi bir insansın Christian.'" (s. 262) Kötünün kim için kötü, iyinin kim için iyi olduğu bu noktada belirsizdir insan için, çünkü iyi veya kötünün yaşam karşısında ne gibi bir tutunabilirliği var? Zeno Cosini'nin dediğini düşünün: "Hayat güzel ya da çirkin değildir, orijinaldir." Acısı, mutluluğu, her şeyi yenidir, kişiseldir ve kaçarsız yaşanacaktır, tercih etme özgürlüğünün bir sonucu olarak.

Suçluluk duygusu, tutkular, sevmek, yitirmek ve anımsamama özlemiyle dolu bir roman. Hoş.


4 Şubat 2016 Perşembe

Doris Lessing - Siyah Madonna

Aç kurtlar gibi saldırıp koca kıtanın iliğini kemiğini kurutan Avrupalılara bir "şş", yerlilerin dünyasına büyülü bir bakış, kısacası efendi olmak -iki anlamıyla- üzerine öyküleriyle Lessing büyük bir acının günlüğünü tutuyor. Derisi ne renk olursa olsun insan insan, üzücü olansa diğer pek çok şey gibi bunun da paranın sesi yanında duyulamayacak kadar cılızlaşması. Bir ses bu öyküler, hepsi bir arada güzel tınlıyor ve doğa-insan ilişkisini kapital düzenin leş kokusundan bir parça üfürerek sunuyor.

Siyah Madonna: Zambezi'de dünya savaşlarının ikincisi kopmuş giderken kaypak politika düşmanı dost eder, esir kampından çıkarılan İtalyan Michele, düşman bir ülkede ölümle burun burunayken özgürlüğüne kavuşur. Sanatçı kardeşimiz iyi bir ressamdır ve aynı bağlamda iyi bir ayyaştır, yalnızlıktan öldü ölecektir. Devlet kendisine tırışkadan bir kasaba kurma emri verir ki insan nasıl öldürülür tatbikatı yapılsın. Başına da bir yüzbaşı verirler. Bu ikisi yaşadıkları dünyanın ve dahi kalplerinin pek uzağında yakınlaşır, bütün kararsızlıkları, bütün kaypaklıklarıyla dost olurlar ve ressamın işini ciddiye almamasıyla tatbikatı cortlatırlar. Şöyle; Michele derme çatma kurduğu kiliseye siyah bir Meryem Ana resmi çizer, tatbikat esnasında bombalar patlarken de kendini kiliseye atar ki vurmasınlar kadını. Yüzbaşı olayı toparlamaya çalışır ama yabancı topraklardaki yabancılar, birbirlerinde alkolün de yardımıyla buldukları yakınlığı sıcağın alnında yitirirler.

Ivır Zıvır Kutusu: Maud Teyze öyle özgeci ve ketum ki onun hayatını, duygularını başkaları yaşayabilir mi? Kadıncağız ölüm döşeğindeyken onunla ilgili bütün bilinmeyen cevaplar bulunuyor, yaşamasız. Şunu diyeceğim, kimse kimseyi tam olarak tanımaz, herkes herkesi kendince uydurur. Selim Işık arkadaşlarını tanıştırmıyor, her bir insan tarafından farklı şekillerde yaratılmak istediği için. Maud Teyze'yi herkes tanıyor, aynı yaşamı herkesin yaşaması için.

Domuz: Efendisinin eline verdiği tüfekle domuz nöbeti tutan adamımız, işinden ve genç karısını gecenin bir vakti ziyaret eden adamdan bıkmıştır. Bacağa bir tane sıkabilir ama o zaman işinden vazgeçemez belki, garantiye almak için fena sıkar. Domuz, başka bir şey değil ama vuran mı, vurulan mı?

Yaşlı Şef Mshlanga: Beyazlar geldi ve özgür toprakları ele geçirdi, yerlileri göçe ve iskana zorladılar, yaşlı şefe büyük yamuk yapıldı, iki taraf arasında zorlukla kurulan dostluklar parçalandı. Safi acıyız.

Lévi-Strauss ne diyor, vahşi demeyeceksiniz hayvan herifler, farklı bir medeniyetin ürünleri diyeceksiniz. Doris Lessing zamanında o civarlarda yaşadığı için olaya içeriden bakıyor ve kanırta kanırta eleştiriyor. Ya bu kadının Nobel'i kazandığını öğrendiği zamanki tepkisini hatırlıyorum, onu paylaşıp bitireyim, ruhuna fatiha:


Bitiremiyorum. Etrafa boş boş baktığım, özlemekten karnımın ağrıdığı şu zamanlarda bu şarkıyı gönlümün efendisi ilan ediyorum.