25 Mart 2016 Cuma

Kolektif - Cthulhu Mitosu Öyküleri 4

10 senedir denk gelmeyi beklediğim kitaba nihayet geçen hafta rastladım. 2001 basımı bu müstesna eserin ikinci baskısı yapılmadı, şimdi üçüncü kitabı bulmam lazım. Bu sefer 10 sene beklemeye veya 50-60 TL vermeye hiç niyetim yok. Yakın bir zamanda elime geçecek. İsteyen hediye de edebilir, eheh.

Üçüncü ve dördüncü kitabı 12-13 sene evvel almıştım, sonra dershaneden Cansu nam arkadaşa verdim, o da bana Ölümüne Sadakat'i verdi. Onun kitabının tekrar baskısı yapıldı, benimkilerin yapılmadı. Süper. O zamanlar aklı beş karış havada bir lise öğrencisiydim ve havada yüzen aklımı almıştı öyküler, çevirip çevirip tekrar okuyordum. Tabii her şeyin başı Lovecraft; bu adamdan önce de bir şeyler okuyordum ama kitap kovalamaya, bulduğum her -her- boş anda bir şeyler okumaya bu adamla başladım. Farklı çevirmenlerden tekrar tekrar okudum falan, Saygım çok büyük. Şöyle: Büyük Saygı

Lovecraft'in öykülerinin önemli bir kısmında bu mitosa dair öğeler yer alıyor. Balık adamlar, renkler, rüyalar, bilmem ne. Bilmeyenler için mevzuyu açayım biraz, Yüce Eskiler adlı tanrılar varmış bir zamanlar, bunlardan Cthulhu olanı R'yleh adlı bir şehirde düş görerek beklemektedir ve yıldızlar doğru konuma geldiğinde gücü artar, insanları etkisi altına alır ve özgür bırakılmak için bu insanları kullanır falan. Bu tanrıların hikâyesi Deliliğin Dağlarında adlı eserde mevcuttur, bakabilirsiniz. Robert E. Howard'ın sözünden apararak söylüyorum, dünya oldukça yaşlı ve biz çok genciz, bizim ortaya çıkışımız belki onuncu döngüdür, belki yüzüncü. Dünya'nın ne gizemler sakladığıyla ilgili hiçbir fikrimiz yok, doğa yapısına uymayan her şeyi öğütüp yok ediyor. Bu yüzden yok olan tanrıları, inançları düşününce bu mitos canlanıveriyor. Sanki Cthulhu gerçekten varmış gibi. Bu düşünce üzerinde temellendirilmiş öyküler de var, hemen anlatıyorum. Anlatmaya geçmeden önce şunu da söyleyeyim ki üçüncü kitaptaki öyküleri hatırlıyorum, üçüncü kitap daha güzel. Evet. 

Derinlerden Gelen Dehşet: Kaliforniya'nın tepelerinde yaşayan bir çekirdek aile, baba duvarcı falan. Güzel bir ev yapıyor, evin bodrumuna bir kapak koyuyor, Düşler Kapısı. Denizi çağrıştıran desenler oyuyor bir güzel. Evin çocuğu sanatçı ruhlu, hassas. Onun el yazmasından okuyoruz öyküyü. Babanın gizemli arkadaşları falan var, bir işler döneceği belli. Nitekim ölüyor, çocuk düşler görmeye başlıyor falan, psikolojisi bozuluyor. Sonra Arkham'daki Miskatonic Üniversitesi'ne gidiyor ki bu meşhur bir sıkmaca üniversitedir, üniversitedeki fantastik hocaların maceralarını çeşitli Loveraft öykülerinde bulabilirsiniz. Neyse, sağlık durumundan ötürü eve dönüyor ve şiir yazıyor, kitabı basılıyor falan. O sırada annesi ölüyor ve üniversiteden bir hocası, şiirlerindeki bazı kelimelerin üzerinde duruyor. Rulay mesela. R'yleh. Çocuğun gördüğü düşler bir dadanma ürünü. Sonrasında hoca çocuğu ziyaret ediyor, solucanlar evin altını kaza kaza çökertiyorlar falan. Güzel. Pickman da geçiyor öyküde, o da güzel bir ayrıntı.

Surtsey'le Yükseliş: Burada anlatıcının kardeşine dadanıyorlar. Julian'ın Necronomicon'la haşır neşir olması, giderek kafayı sıyırması ve vücuduna başka bir varlığın el koyması hadisesi hep bu Yüce Eskiler'in musallat olmasıyla alakalı. Sonrasında anlatıcı, kardeşini haklıyor ve intihar ediyor. Az daha tanrılar geri dönecekken. Bir ada ortaya çıkıyor bu olaylar olurken, R'yleh'in belirmesi gibi. Öykünün bir yerinde Kara Taş'tan bahsediliyor, o da güzel bir ayrıntı. Heyecan dozu yüksek bir öykü, başarılı.

Soğuk Baskı: Ramsey Campbell'ın dört öyküsünü biliyorum çeşitli kitaplardan. Clive Barker bir yana, bu adam gerçekten sıkıntılı durumlar yaratabiliyor, okur için de. Köşeye sıkışan okurmuş gibi. 

Sıkıntılı bir adam, sevdiği tür kitaplar ararken serseriye benzer bir adamın yönlendirmesiyle ilginç bir kitapçıya girer ve kitapçıyla bir iki kelam ettikten sonra elinde kırmızı, ıslak ağızlar açılmış bir şekilde ruhunu teslim eder. Bundan öncesi önemli gerçi, kitapçının -aslında tanrılara hizmet eden bir büyücü, gibi bir şey işte- soğukkanlılığı ve adamımızın gelişmemiş sosyal yetenekleri sonucu yaşadığı panik, çaresizlik hissi vs. kıskıvrak yakalar, çok uzaklardaymış gibi görünen çıkış kapısına koşup ulaşmak isteriz ama mümkün olmaz. 

Lloigor'ların Dönüşü: Bu işte, girift kurgusuyla fark yaratan bir öykü. Yetmişlerinde bir profesör, Voynich elyazmasının -Stephen Bax bu yazmanın sırrını çözene kadar içeriği sadece tahmin ediliyordu- sırrını tesadüfen çözer ve Necronomicon kitabın aslında Necronomicon olduğunu anlar. Bu kitabı araştırır, Arthur Machen'in öykülerini inceler ve o öykülerden de Galler'deki bir bölgeye ulaşır. Galler'e gider, orada Urquart adlı bir albaya ulaşır. Albay anlattığı şeyler açısından kafayı yemiş gibidir; kayıp kıta Mu, Atlantis, denizler altındaki büyük imparatorluk, düşler... Bizimkini anlattıklarına inandırır. İş burada felsefeye kayıyor; dünyada iki ırk varmış bir zamanlar. İnsanların ataları ve Lloigorlar. İkincisi, birinciyi ayak işlerini yapmak için kullanıyormuş, sebebi de doğanın kendilerini yok etmek istemesi. Bu Lloigorlar pesimistmiş, sönmek bilmeyen bir kara güneşle yaşıyorlarmış, bu yüzden de doğa bunları yok etmek istiyormuş. İnsanları yok etmek istemiyormuş çünkü ne olursa olsun unutma, katlanma ve umut etme kapasitemiz sınırsızmış, sınırlı olanlar intihar yoluyla ayıklanıyormuş. Güzel bir bağlantı.

Neyse, bu varlıklar iki kafadar için hayati tehlike oluşturacak saldırılar düzenlemeye başlayınca delilleri toplayıp bütün dünyaya yaymak için harekete geçiyorlar, bir toplantı düzenliyorlar ve uçağa atlayıp ABD'ye doğru havalanıyorlar. Uçaktan bir daha haber alınamıyor. Kabaca bu.

Bir de bu Yüce Eskiler'i yazarların nasıl bildiği mevzusu açılmış, birkaç öyküde daha temellendirilmiş bu durum. Lovecraft'ın Long Island gezileri sırasında bu mitostan haberdar olduğu, düşler gördüğü ve öykülerini bu yolla yazdığı söyleniyor. Bu da güzel bir bağlantı.

Kayığım: İki çocuk, bir siyahi kız. Kız sayısız çağ görmüş, kadim bir varlık. Oğlanlardan biri kıza kapılıp gidiyor, diğeri yıllar sonra oğlanı görünce her şeyi hatırlıyor. Oğlan yirmi yıl önceki halinde, bir yaş bile büyümemiş. Hoş.

Çubuklar: Öf, bu da oldukça gerici. Leverett adlı ressamımız II. Dünya Savaşı'na katılmadan önce New York civarındaki ormanlarda son bir yürüyüşe çıkıyor, metruk bir yapıya ve çeşitli geometrik şekillerde birçok çubuğa denk geliyor. Yapının bodrumunda sunak benzeri bir cismi incelerken çürümüş bir el fırlayıp bileğinden yakalıyor, bizimki kafayı kırarak kaçıyor. Savaşa gidiyor, geliyor falan, unutmuş mevzuyu ama rüyalarında hep o çubukları görüyor. Sonradan anlaşılıyor ki orada eski bir külte tapan şeytani bir topluluk varmış, o bileği tutup kafasına tava yiyen adam o topluluğun başıymış, bilmem ne. Çok başarılı, gerginlikten zıplatan bir öykü.

Kudüs'ün Kaderi: Stephen King. Muhteşem bir öykü. Filmi de vardı ama alakasız bir mevzudaydı yanlış hatırlamıyorsam.

Ghooric Bölgenin Keşfi: Hiçbir BK öyküsünden bu öyküden aldığım keyfi alamadım. Plüton civarını keşfe çıkan üç cyborg, Lovecraft'in betimlediği Yuggoth'a ulaşırlar ve geri dönüşlerle büyük yazarı anarlar. Bir yandan dünyanın gelecekteki hali insani zevklerin değişiminden yönetim biçimlerinin, ülkelerin doğuşuna kadar çeşitli yönlerden anlatılır. Muazzam yahu.

Bulabilirseniz alın. Tabii korkudan ve Cthulhu Mitosu'ndan da hoşlanıyorsanız.

22 Mart 2016 Salı

Eugène Guillevic - Öklidgiller

Düzken eğriyi, parçalıyken tamı, asla olunamayanı arayan. Biçimin dışında kalan için acı. Doğaya boyun eğse de ateşi çalmayı deneyen tüm yaratılara.

Guillevic, 30 yaşında tanınmaya başlıyor. Gerçeküstücü, somutçu. Köşeli dünyanın zarif bir anlatıcısı. Cemal Süreya'nın çevirdiği, Grup Yorum'un söylediği. Bu kitapçığı Erdal Alova çevirmiş, şairi şairden başkası çeviremez kuralı. İyi Şeyler Yayıncılık, uzun bir süredir yok. Genel yayın yönetmeni Cevat Çapan. Kitaplarını internette astronomik fiyatlara bulabiliyorsunuz ancak. Ben bunu yine bir sahaf kazısında bulup aldım, başka türlü denk gelmek zor. Ne diyordum, Eluard ve Aragon'un silah arkadaşı. Nesnelere göre insan nedir, tersi ve daha pek çok konuda inceliği şiir kadardır.


İki bölümlü kitapçığımızın ilk bölümünde Öklid'in yarattıkları/buldukları arasında şöyle bir taş atımlığı kadarlık şiirle karşı karşıyayız. Örnekte görüldüğü üzere bir daire ve bir doğru var ve aslında birbirine dokunmuş gibi dursalar da atomik fasılada hiçbir şey birbirine dokunamaz. Evrenin özünde her ne kadar çekmece de olsa itmece şampiyondur ve bu ikisi hiçbir zaman bir araya gelemezler. İkisinin doğasını bilmek için şiirlerini ayrı ayrı okuyup bir üçüncüye evrilmelerini takip etmek gerekecek, her geometrik şekil bir diğerini, her şiir bir başka şiiri doğuracak. Kare için dört doğru, eşkenar üçgen dengeli olmaktan sıkıntılı. Paraleller, ah. Bugünkü altıncı ahım paralellere geldi. Aynı doğrultuda iki aynı, kavuşmamacasına.

"Gidiyorlar, uzay geniş,
karşı-be-karşı,
konuşmak istiyorlar.

Ama birinin diyeceğini
öbürü biliyor zaten.

Bulanık, unutulmuş
başlangıçlarından beri
hep aynı hikâye.

Rüyalarında karşılaşıyorlar kendileriyle,
ve kendilerini seviyorlar.

Biri ne öbüründen
uzağa gidiyor, ne kendinden."

İkinci bölüm nehirler, güneşler ve evler üzerine. Bir güneşin kendini karanlık görmesi yine kendi ışığındansa, evler bir gün konuşmak için ırmaklarla birlikte birkaç yüzyıl bekleyecekse çıkmazlarını bir insan görür, bunun için bize minnettarlar. Guillevic'e daha çok.


Aynı yere dönmek dairenin işi. Yarım daire diğer yarısını arıyor. Ben arıyorum. Yarım daire şarkısı.

"does anybody feel this way
does anybody feel like I do
...
I can not find the other half"

Eski şarkılara sardım bir de. Bu.

20 Mart 2016 Pazar

Sedat Demir - Küçük Paris Fena Öksürüyor

Kitabın düzeltisini yapan arkadaşım Baran'la tanışlığımız yedi sekiz yılı buluyor, birkaç Dedalus kitabı getirdi de yeni bir şeylere maruz kalabildim. Öbür türlü gerçekten çok sıkılmıştım, yarıda kalıp bitirilmeyi bekleyen yedi kitap var ve hiçbirini elime alasım yok. Şiir okuyorum bolca, mesela Akgün Akova, mesela Veysel Çolak, mesela Eugene Guillevic. Bir de öksürük, şehir hasta oluyor. Ciğerleri patladığı için olabilir, sokaklar bomboş. İnsanlar sağa sola fırlamak istemiyor, parça parça.


Onu öncelikle Küçük Paris yapsın, denizin ılımanlaştırıcı/masallaştırıcı etkisi oralarda daha belirgin. Hele kışın. Metnin bir yerinde -sayfaların da bir önemi yok, isimlerin önemsizliği gibi- delikanlı/anlatıcının personası, yaşlı kadının yüzüne bakar, okur tam o satırı okurken ve hâlâ okurken ve mevsim yazken. Metnin yazı mı, okurun kışı mı? Üşüyorsam ve elimdeki kitap mevsimin yaz olduğunu söylüyorsa bir yerlerde bir terslik var demektir ya da bir oyuna dahil edilmişizdir.

Paris öksürdüğü zaman Simon-Crubellier Sokağı peyda oluyor ve bu sokaktaki binalardan biri 99 bölümlük bir tamamsıza malzeme ediliyor. Bütün katları, bütün çöpleri, bütün eşyaları, otuz iki kısım tekmili birden tuğla ebatında bir kitabın içinde. Hastalık sezonu kapanıyor, insanlar sokağı arıyor ama pek bir şey bulamıyorlar. Parisliler, hayali de olsa şehrinizdeki sokağı nasıl bilmezsiniz?


Samatya gerçekten var olan bir yerdir, bir ucundan bir ucuna ortadan kaybolmadan, bug olarak damgalanıp cızırtılarla silinmeden yürüyebilirsiniz ama Demir'in anlattığı başka bir yer, orayı sadece Demir biliyor ve küçük bir kroki çizerek yerini bildirmeye dahi çalışıyor. Bulamayız ama olsun. Küçük Paris'in öksürüğünü yakalarsanız... Belki.

Dört bölümlü bir anlatı, kuşlardan vakit kalırsa. "O kadar yalnızım ki kumruya dönüşen hikâyeleri merhem diye göğsüme sürerim." (s. 10) Kuşlardan Samatya'ya yumuşak bir iniş, ortalıkta dolaşan bir triportör, batanların bir daha onmadığı şirin bir bataklık, balkon, Sadberk, Mevlüt, türkü diye az daha kandırılacağımız bir Müslüm Gürses şarkısı, şarkı söyleyebilse hiçbir şey anlatmayacak bir anlatıcı -ki yalnızlığı 110 sayfa civarındadır. Sayfa sayısının önemsiz olması, anlatıcı yalnızlığı mevzu bahis olduğunda geçersizdir- içeren bu müstesna eserde metin kendi varlığının farkındadır, sıkıcı noktalama işaretlerinden şöyle bir silkinip kurtulmak istediği gibi dipnotlarla okuruna göz kırpabilecek bir erginliğe ulaşmıştır. Kendini tanımak isteyip istemediği meçhul, o yüzden okura güvenmediği bir noktada kalp kırıcı olduğunu söylemekte fayda var; -dukş!- bir ara başlık başka bir yerde ikinci kez kullanıldıysa bunu hatırlarız. Ona göre. Aynı zaman kiplerinden şikayet edip yirmilerinden sonra ve dahi ölümüne kadar onlardan kurtulamaman senin suçun değil, o tamam. Kuşlarına da tamam.

Bir iki bölümde Samatya'nın bileşenlerini -bolca kanatla- inceledikten sonra hikâye faslı. Gölgenin kadınları ki en acılı hikâyeler onlardadır, istediğiniz kadarını burada bulursunuz. Bir tanesi başkalarının dayattığı hayatı yaşayıp filmlerde teselli bulur, bulmaz, orası hikâyenin başında çatıya teşne olup sonunda pır giden anlatıcıya kalmış. Bir diğerinin kalbi beş bin yerinden kırık. Acısız olmuyor bu işler herhalde. Bir yerde geçer: "Televizyondaki yerli dizilerle şekillendirirdim olup biteni hemen (...)" (s. 70) Butor'nun yapabildiğini istiyorum, kuşların duygusuz uçuşlarını. Burada duygulular. Trenlerin hissiz geçişlerini, buradan tren geçmiyor. Yanlış metinden yanlış şeyi istiyorum ve Sedat Demir daha çok yazsın istiyorum. Belkıs, Şifahi Efendi, belki birkaç karakter daha. Metin fazla karakter istemese de belki işler karışırsa daha şen bir mevzu doğar. Nasip.

Bizde salt anlatan, oynayan pek yok, o yüzden Küçük Paris'in bu zamanı işinize yarar, bir şey yaparsınız.


Ek: Yalnız olmadığımı görmek güzel.

Tuncer Erdem - Denizlerimizde Rüzgâr

Tuncer Erdem, birçok yayın organında birçok eseriyle yer almış çok yönlü bir kişi. Mesela Gırgır'dan ayrılıp Limon'u kuranlar arasında. Mesela ressam, çizer, karikatürist, yazar. Bu üçüncü öykü kitabı. Günümüzde neler oluyor, neler yazılıyor diye merak ediyorum ama dergileri takip edemiyorum. Aslında bunu yapmak gerekir, asıl güncel mevzular orada ama kitaplardan olmuyor. Öyküleri kitaplaşanları ancak. Eh. Tuncer Erdem'i de takibe alıyorum.

Bir Geri Dönüşüm Hikâyesi: Poşete tutulan kamera. Neydi o filmin adı, American Beauty'de miydi şu oradan oraya süzülen poşet? Evet, bir dönüşüm hikâyesi; kameranın arkasında görülenler lüks raflar, orta sınıf bir ailenin direği, yoksulluk, kent ve yalnız insanlar. Bir poşet bu kadar acı çekebilirdi.

Denizlerimizde Rüzgâr: Kıble, keşişleme, rüzgârlı deniz kıyısında -dedim ve bu yazının şarkısını bulmuş oldum- yaşlıca bir adamın rüzgâr haberlerini dinleyip karısından, evinden saklanması bilmem ne anlatır? Denize birkaç adım, karısıyla polisler hemen yanından geçiyor, kadın ağlıyor. Misafirleri vardı, gelemeyecekler. Yemek yapılmayacak. Ortalık dağınık kalacak, ev işleri aksıyor. İşe uykusuz gidecek çünkü geciken işler geriye kalan günün büyük bir bölümünü çalacak. Adam... O sadece rüzgârın peşinde. Rüzgârın ve kaybolmanın.

Yol Kenarı: Kameralar kargada bu kez. Arkada yine şehir, insanlar, bilmem ne. Karganın bir yamuğunu göremesek de her şey gördüğümüzden ibaret değil, spot ışıklarını üzerinde hisseden çocuk, balıklarını bıraktığı yerde bulamadığında karganın katakullisini anlarız. Her şey görünmediği gibidir. Biraz.

Koku: Merhaba Keret.

Adamımız memur, yorulu zamanını geride bırakmak üzere minibüse biniyor ama çantası mantası, günü atlatmayı engelleyen her şey yanında. Duvardaki deliği görene dek. Dolmuştan iniyor, delikten geçiyor ve manzarada kaybolmak için deliği kapıyor. Bu adamın kaybolduğunu söyleyemeyiz, yaşamadığını söyleyemeyiz, bir manzarada yitip gidenler için zaferdir bu öykü.

Dünyanın Muhteviyatı: İçinde bir parçacık incelik kalan herkesin öyküsü bu, incelikler yabancı dünyaları birleştirdiği ölçüde büyüyor ve dünya kocaman bir orman. Umarım.

Yorgun bir işçi sınıfı neferi, eve döndüğünde karısını ve çocuklarını beklerken kestirmeye karar veriyor ama o da ne, kapı çalıyor. Yan komşu mu, alt komşu mu, şimdi hatırlamıyorum, ressam bir kardeşimiz geliyor ve işçi sınıfı neferinden kendisine modellik etmesini istiyor. Adamımız da gidiyor, modellik yapıyor, konuşuyorlar, normalde hiç söylenmeyecek sözcükler söyleniyor, cümleler kuruluyor ve iki ağaç orada sarmaş dolaş. Belki orman çoktan kesili ama ağaçların soyu tükenmeyecek.

Bir bu kadar daha öykü var, benden tavsiye. Tek beğenmediğim şey aşırı hesaplılık oldu. Erdem, öykülerini düşünerek yazıyor sanırım, her şey yerli yerinde çünkü. Ev olduğu gibi, sokaklar olduğu gibi, insanlar hep oldukları gibi. Belli bir zamanda başlayıp biten öyküler, durumlar üzerinden giden bir anlatı. Daha çok renk daha güzel bir şey çıkartırdı ortaya sanıyorum. Her neyse, hoşunuza gidecek.


Şarkıdan hikâyeye yol. Lise zamanlarımdan beri normal kahramanım Cenk Taner'in bu şarkısını her dinlediğimde aklıma Ece gelir. Ece aşık olduğum ilk şahıs/kurum/kuruluştur ve korkarak zannederim ki tüm ilişkilerim kendisiyle yaşadığım eğlenceli ve acılı mevzunun bir nevi türevidir, çeşitlemesidir. Umarım öyle değildir ama veriler tersini gösteriyor. Her neyse, uzunca bir süre görüşmedikten sonra geçende toplandık. ABD'den Volkan da geldi, lisenin büyük bir bölümü oradaydı.



Şarkı nasıl başlıyor işte, şöyle:

"büyüdüğümüz yer rüzgarlı deniz kıyısı.
orada kaldı ilk aşkın tadı.
yalnız mıdır, evli mi?
aslında ne fark eder ki şimdi?"

Şimdi bunu öğrenmek fark etmez, eğer uzaktaysa. Stalker değilseniz öğrenemezsiniz de. Şahsen ben bu yolu tercih ediyorum; çok önemli bir neden olmadıkça iletişim kurmuyorum ki böyle bir neden genellikle olmuyor. Herhangi bir mecrada takip etmiyorum, ortak arkadaşlar varsa durumu anlatıyorum falan. Acı çekiliyor, özümseniyor ve yola devam ediliyor, öbür türlü hep geri hep geri, insan donup kalıyor geçmişinde. Sevmiyorum bunu, Ece'de yaşadım ve atlatmak yıllar aldı. Bir daha kendime yapamam böyle bir şey.

Aşık olalı 14 yıl oldu, şarkıyı ilk kez dinleyeli 12 yıl. 10 yıl falan hep bu ilk dört dizeyi düşündüm, bazı bazı gülümsedim, bazen üzüldüm ama kopamadım şarkıdan bir türlü. Sonra iki gece önce konuştuk, Ece için güzel şeyler yakın. Mutlu oldum, bu bir yük değil, ağırlığı yok. Yani fark eder, etmeli. Yıllar sonra olsa bile. Her ne yaşanmış olursa olsun. O bağ bir kez kurulmuşsa, acıdan başka bir şey kalmışsa geriye.

7 Mart 2016 Pazartesi

Stephen Grosz - İncelenen Hayatlar: Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz


Ehehe, bu kadardı, bitti. Teşekkürler. Yok yok, başlıyorum.

Stephen Grosz, yıllar boyunca biriktirdiği hikâyeleri kitaplaştırıyor ve insanın anlam arayışına psikanaliz penceresinden bakarak insanların içlerinde -bir anlamda- koca bir çöplükle birlikte yaşadığını gösteriyor. Çocukluğumuzda iz bırakmış küçük bir olay, yıllar boyunca kurtulamadığımız yalnızlığımızın sebebi olabilir. Yalan söyleriz, bunun sebebi babamızın sadece başarı hikâyelerimizi dinlemek istemesi olabilir. Çok, çok başarılı insanlar değilsek o noktada sıkıntı var. Yalnız değiliz; binlerce saatlik seanstan seçilen birkaçı karşımızda. Her insanın bir hikâyesi var ve her insan dinlenmek ister. Dinlediği en ilginç hikâyeleri anlatıyor Grosz, belki bize de yardımı dokunur.

Şu da var ki uzun zamandır aklımı kurcalıyor, araştırmadım da. Anlamak çözmeye yetmez muhabbeti. Ruhsal bir neşterle deşildik, hikâyemiz açığa çıktı, sıkıntılı davranışımızın sebebini çözdük. Nasıl kurtulacağız? Yani sorunu bulduk diye çözebilecek miyiz, ya da daha kötüsü; çözmek isteyecek miyiz? Şimdi hatırlayamıyorum ama galiba Ben ve Biz: Postmodern İnsanın Psikanalizi'nde geçiyordu; nevrotik davranışlarımız sahip olduğumuz her şeyse? Yani yaratıcılığımızı, güçlü kalmamızı tetikliyorsa? House'un Valium'u, ağrısı, bastonu olmasa olur muydu? İnsanın bilinçli bir şekilde sırf mutsuz olacağı bir şeyi yapmayacağını düşünüyorum; ne kadar mantıksız olursa olsun bir şey yapılıyorsa, sonunda mutsuzluk varsa eğer, diğer yandan daha büyük bir mutluluğun geleceği beklentisiyle yapılmış olabilir mi? Bir arkadaşım şimdiyi ve geleceği bir an önce geçmişe tıkmak ister ki nostaljisiyle öyküler üretebilsin. Buradan şuna uzanıyorum ki öncelik tercihi var, her yaşam en büyük sanat eseri. Yani yaşamlarımızı ne kadar doyurucu, ne kadar coşkun yaşarsak o kadar iyi sanatçıyız. Bunun yanında şiir, fotoğraf vs. araç olarak kalıyor. Anlarız ama çözmeyiz belki, bu da bir kendini yitiriş mi? Psikanalizin ne ölçüde işe yaradığıyla ilgili Ayrıntı'dan çıkan bir kitap gördüm bugün ama alamadım, onun yerine yine Enis Batur ve Yekta Kopan aldım. Alan olmazsa iki gün sonra ele geçirip okurum, yazarım buraya.

Otuz beş hikâyenin arasında beni en çok etkileyenleri ele alacağım.

Dile Getirilemeyen Öyküler Bizi Nasıl Ele Geçirebilir: Hikâyelerini anlatamadığı için kendi yarattığı hikâyeyi yaşayan bir adam, mutsuzluk döngüsünden bir türlü çıkamıyor ve hikâyenin kendi davranışlarını etkilemesine izin veriyor. Grosz'un şoke olduğu bir vakaymış bu.

Övgü Özgüveni Nasıl Yıkabilir: Pedagojik olarak güzel bir öykü. "Çocukları çok övmeyelim, onları daha iyisini yapma hırsından mahrum bırakmayalım, yoksa yerlerinde sayan aptallara dönerler" temalı küçük bir bölüm.

Acı Armağanı: Bu da beni geçici olarak felç eden bir hikâye. Matt, evlatlık verildiği ailesiyle bir sıkıntısı olmamasına rağmen önceki süreçte yaşadıkları yüzünden ruhsal bir dumura uğrar, hiçbir şey hissetmez. Duygularının farkında değildir. Burası da kendimde bulduğum bir nevrozun açıklaması: "İşin aslı şu: Hepimizin içinde bir Matt var. Şu ya da bu şekilde hepimiz acı veren duygularımızı susturmaya çalışırız. Oysa hiçbir şey hissetmemeyi başardığımız zaman, canımızı yakanın ne olduğunu ve niçin acı çektiğimizi anlamanın tek yolunu yitirmiş oluruz." (s. 36) Bam! Suratıma bir yumruk yemiş gibi oldum. Aynı acılar geçen zamanla birlikte daha dayanılmaz hale geliyor. Belki budur mevzu, belki de değildir. Bu galiba ya. Unutmaya devam.

İlişkide Olmamak Üzerine: ...

"'Size pek çok farklı şey anlatabilirim ama gerçek şu ki, biriyle ilişkide olduğum zaman yok oluyor, ölüyor gibi hissediyorum - aklımı yitiriyorum."

"'Sevgi benim sorunumu çözemez,' dedi Michael, 'çünkü sevgi bana tehditkâr geliyor. Düğünümden önce kriz geçirmeme neden olan buydu. Sorun sevilmek, çünkü sevilmek bir taleptir - sevildiğinizde, biri daha fazlanızı istiyor demektir.'" (s. 58)

Benden dört tanecik çalışır, gerisini kitabı edinip okuyun. Bir yerlerden size dokunacak insanlarla tanışın. Kitapta geçen, bir parçasını da internetten bulduğum can sökücü bir şiirle bitirdim gitti:

"önce sesinle unuttum seni
konuşacak olsaydın şimdi burada,
yanımda
“acaba kim?” diye sorardım
sonra adımlarında unuttuğum
bir gölge çekilse
rüzgâra etten
sen misin, değil misin, bilmem şimdi.

unuttum adını;
adındaki harfler birbirinden bağımsız,
tanımıyor birbirini
yeniden bir araya gelip otobüslerin üzerindeki reklamları oluşturuyorlar,
zarfların üzerinde başka adları biçimlendiriyorlar
bir yerlerdesin şimdi
fakat bölük börçük
parça parça
olanaksız"

Pedro Salinas, kısmen Cevat Çapan çevirisi.

Ek: Friends'le birlikte en sevdiğim duygusallı dizi olan That '70s Show'dan sahneler izliyordum, şunu paylaşmam lazım. Ah lise zamanlarım ya, çok özlüyorum.

6 Mart 2016 Pazar

Kazuo Ishiguro - Noktürnler: Müziğe ve Geceye Dair Öyküler

Esin, "Okuyun bu adamı," dediğinden beri, yedi aydır aklımda İşiguro ama kısmet. Tanizaki, Kobo, Akutagawa, Mişima, Oe derken az biraz bilgim oldu dünyanın o tarafları hakkında ama İşiguro başka bir dünya. İngiltere'de büyüyünce oranın havasından nasiplenmiş, daha da modern edebiyatın çıngarcılarından olmuş. Kitapları YKY'den çıkıyor, edinebilirsiniz.

İşiguro'nun öykülerinde müziği de bir karakter olarak değerlendirmek gerekiyor. Müzik diğerlerinin yolunu çiziyor. Daima ortada bir yerde. Üretiliyor, acısı çekiliyor, duygusu hiç kaybolmuyor. Aşkın, ayrılığın hemen yanında. Yılları birbirine bağlıyor, çoktan unutulmuş duyguları açığa çıkarıyor. Bir andaç, günlük veya. Silinmeye yüz tutan mekanları yeni baştan yaratıyor. Dönüştürüyor, karakterler bir öykü sonra erdiğinde başka bir yerde, başka bir duyguya sahip oluyorlar. Bir gülümseme, bir gözyaşı. Renklerin birbirine geçişi gibi bir dönüşüm, ağır ağır.

Aşk Şarkıcısı: Tony Gardner'ın Venedik'te, turistlerin arasında oturduğunu gören sokak gitaristi Janeck, çocukluk yıllarının plaklardan dinlediği sesinin yanına gider ve ünlü sanatçıyla tanışır. Janeck Doğu Bloku ülkelerinin birinden gelmektedir, kültürel perdenin dünyadan soyutladığı insanlardan biridir ama Gardner'ı çok iyi bilir, annesiyle birlikte en çok dinlediği sanatçıdır Gardner. Yaşlı adam bir anlamda anıların tekrar yaratılmasını sağlar ve Janeck'le durgun bir şekilde sohbet ettikten sonra isteğini dile getirir: Eşi Lindy Gardner'a yapacağı serenatta eşlik. Janeck büyük bir mutlulukla kabul eder, gondolla pencereye dayanırlar ve Tony şarkılarını söyler. Lindy ağlayarak içeri girer, Tony eşiyle boşanmak üzere olduklarını söyler. Janeck için anlaşılmaz bir şeydir bu; birbirini sevdikleri halde ayrılan insanlar. Tony, Hollywood'ta işlerin pek o şekilde yürümediğini söyler. Sevgi üne bağlıdır, ün kaybolduğunda sıra başka sevgilere gelmiş demektir. Janeck, annesinin durgun ve sıkıntılı yıllarını hatırlar. Müzik, Lindy ve Janeck'in annesini bir noktada birleştirir, Tony ve Janeck'i, sevgiyi ve ayrılığı, Doğu'yu ve Batı'yı.

Come Rain or Come Shine: Emily, Charlie ve Ray üniversiteden arkadaş. Ray ve Emily, eski Amerikan şarkılarını çok seviyorlar, tek dinledikleri bu şarkılar. Hayat yolları ayırıyor, Ray İspanya'ya gidip öğretmenlik yapıyor, diğer ikisi evleniyor falan. Senelik ziyaretinde Ray öğreniyor ki ikisinin arası pek iyi değil, ufukta ayrılık var. Charlie'nin yardım isteğini kabul ediyor ve Charlie bir iş için geçici olarak gittiğinde Emily'ye eşlik ediyor. Görünen o ki zaman arkadaşlıklarını yıpratmış, yanlış anlamalara yol açmış ve onları birer yabancıya dönüştürmüş. Kırgınlıklar yormuş, parçalanıp dökülmeye başlamışlar ama o eski şarkılar hâlâ var, o eski dostluk anıların arasında bir yerlerde. Müziğin sesini açıyorlar, eski günlerdeki gibi. Hiçbir şey yitirilmemiş gibi.

Malvern Hills: Yetenekli bir adam, İsviçre'de bir pansiyonda -pansiyon olmayabilir- çalışıyor, boş zamanlarında yeşil tepelere karşı gitar çalıyor. Bir çift adamı duyuyor, tanışıyorlar. Adamla kadın müzisyen, gezgin. Çocukları var. İstedikleri gibi yaşıyorlar, sürekli hareket halindeler. Yaşamlarını bir arada tutmaya, dağılmamaya çalışıyorlar ama zor, araları pek iyi değil. Yine bir kesişen yollar hikâyesi. Müzik bir araya getirdi, müzik ayırdı.

Noktürn: Magnum opus. Steve yetenekli bir saksafoncu ama işler yolunda gitmemiş, sevdiği Helen aşık olduğu adama gitmiş ve düşünmüşler, Steve'in yüz ameliyatının masraflarını karşılamaya karar vermişler. Bu ameliyatı Steve'in menajeri istiyor, o zaman piyasada bir şansı olabilirmiş. Steve önce kabul etmiyor, menajerinin baskısıyla bıçak altına yatıyor ve yan odadaki de kim, ilk hikâyedeki Lindy Gardner. Birlikte zaman geçiriyorlar, Steve pek sosyal bir varlık olmadığı için kadından uzak durmaya çalışıyor ama Lindy'nin çevresini kullanmak isteyen menajer tam tersini tavsiye ediyor.

Steve'in dönüşüm hikâyesi bir anlamda. Kaldıkları otelde bir ödül töreni düzenlenecek ve ödülde Steve'in tanıdığı, aslında ödülü hak etmeyen bir saksafoncu ödül alacak. Steve bunu Lindy'ye anlatıyor, Lindy ödülü çalıp Steve'e getiriyor derken maceralar. Adamımız oluruna bırakıyor her şeyi, Lindy'den yardım gelirse gelir, ameliyat işe yararsa yarar.

Çellistler: Çelloya çocukluğundan beri dokunmayan bir çello virtüözüyle diğer bir çello sanatçısı arasındaki ilişki. Biri öğreniyor, diğeri öğretiyor diyeceğim ama o da öğreniyor aslında. Müzik birinin ellerinde, birinin kafasında canlanıyor.

Yalnız karakterler, yetenekli ve yalnız. İki şeyi hatırlattı bu öyküler, biri Youth adlı şahane film. Anlatım biçimleri çok benzer ve güzel. Diğeri de şuradan bir sahne: House. 26:30'dan itibaren izleyin, iki dakikalık bir sahne. Büyük yetenek büyük yalnızlık demek, bu izleği öykülerin hepsinde buluyorsunuz.

İşiguro'ya başlamak için güzel mi bilmem, onun dışında şahane bir kitap.

David Hendy - Gürültü: Sesin Beşeri Tarihi

Robert Fulford, Anlatının Gücü nam on kaplan gücündeki kitabında Toynbee'nin tarihin yazımına getirdiği anlayışın eleştirildiği noktalar üzerinden alternatif uygulamaların belirdiğini anlatır. Belli bir dönemde yazılmış metinler üzerinden, belli bağlamlarla yapılan okumaların gerçeği daha dolaysız olarak ortaya çıkardığını söyler. İlk intihar mektubunun Antik Mısır'da ortaya çıktığı düşünülüyor, bu mektup üzerinden dönem insanının ölüm, doğa, rejim vs. hakkındaki görüşlerini bulabiliriz, benzer metinlerle karşılaştırarak okuyabiliriz ve daha bir sürü şey. Fulford, tarihin hayat kadınları, kasaplar, dilenciler vs. tarafından daha kesin bir şekilde aktarılabileceğini, bu tür araştırmaların yapılması gerektiğini söyler. Foucault'nun soykütüksel analiz nanesine benziyor.

Hendy bir anlamda bu bakışın kaydını tutuyor, sesin tarihiyle insanlığın tarihine bir pencere açıyor, Cro-Magnon dedelerimizin mağara duvarlarına bir şeyler çiziktirdiği zamanlardan günümüze kadar sesin insanoğlu açısından önemini, anlamını inceliyor. Bu tür araştırmalar oldukça ilgi çekici. En son İletişim'den mutfakla alakalı bir kitap çıktı, orada da yemek kültürüyle tarih ilişkisi irdeleniyor zannediyorum. Yani okuyalım, ilginç mevzular bunlar.


Çok acayip işlerin adamı John Cage'in dediği, gürültüyü gerçekten dinlemeye başlayana kadar rahatsız ettiği. Misal 4'33". Sonrasında büyünün altında kalıyoruz ve melodilerle, ritimlerle döşeli dünyamız genişliyor, gürültüler diğer gürültülerle birleşiyor ve kocaman bir bahçe. Gök gürültüleri, ezan, çanlar, vapurlar. İlişkileri inceliyor Hendy, iktidar-birey, korku-doğal dünya ilişkisi ve yığılı katmanlar arasında sesi cımbızla çekip tabakalar arasında kurulan bağı inceliyor.

Kronolojik bölümleme Tarihöncesi Ses İzleri ile başlıyor.

Batı ve Orta Avrupa'da yer alan mağara resimleri, atalarımızın ilk çizim çalışmaları olarak ününü sürdürüyor. Bu çizimler mevzusunda Can'dan çıkan İnsanlığın En Eski Muamması'nı tavsiye ediyorum, insanın mücadele ettiği şeyi yaratması çok, çok eskilere dayanıyor. Bu resimlerde hayvanlar, insanlar, av sahneleri, yaşama dair birçok detay mevcut. Hendy'nin incelemesine göre bu resimlerin çizildiği alan, mağaranın en ilginç sesi çıkardığı nokta. Yankılar, akustiğin büyüsü yaratıcılığı artırıyor. Ses-imge ilişkisinin ilk görüldüğü yer bu mağaralar. Anlamlandırılamayan duygular insanlara sihir gibi geliyordu, bu yüzden konuşan kayalara adlar takıldı, taşlar birbirine vuruldu ve ruhani bir dünya yaratıldı. Yaratmak için sessizliği -geceyi de diyebiliriz- bekleyen insanların yanında sesin büyülü dünyasından, gürültüden, kaostan düzeni yaratanlar da ortaya çıktı. Ritimlerin yansımaları davullarda yaşamaya başlayınca haberleşme imkanı da doğmuş oldu; kalp atışı, adımların sabit ritmi gibi doğal ritimler kopyalandı ve avlanma etkinlikleri başta olmak üzere birçok mevzuda kullanıldı. İlk topluluklar oluştuğunda diğerlerini korkutmak bir savunma aracı haline geldi, topluluk kimliğinin oluşmasında önemli bir yeri oldu. Düzenin bilinen, akılcı sesleri. Bir de fremenleri hatırlayın, Dune'un emekçileri. Solucanlara yem olmamak için çölde düzensiz, kaotik adımlarla yürürler. İki türlü de yaşam var ama bizim eğilimimiz daha rasyonel olan dünyamızda düz bir çizgi halinde ilerliyor. Fremenlerin müzik gelenekleriyle ilgili bir bilgi var mıydı hatırlamıyorum, bu açıdan yapılacak bir incelemede ilginç sonuçlara ulaşırdık belki.

"Doğa ses aracılığıyla hem seyir sistemimiz, hem saatimiz, hem de takvimimizdir." (s. 40)

Kuşların ve rüzgarın sesi taklitleri doğurdu, insanlar sesleri taklit etti ve anlamlandırmaya çalıştığı dünyada, belki de ilk yapması gereken şey olarak isimlendirmeye girişti, bu taklitlerle. Sonra doğanın fiziksel yapısı taklit edildi, taştan duvarlar arasında büyüleyici bir akustik yakalandı. Stonehenge, Skara Brae gibi örnekler, insanın kavrayabildiğinin ötesindeki dünyaya erişmek için çaba gösterdiğinin kanıtı. Bu yerleri tarif eden kelimelerden biri dört anlama sahip; karanlık, saklanma yeri, sessizlik, rüya görme. Mekanların yaratımından sonra kendi sesini yarattı insan, şamanlar ortaya çıktı ve kimlik kazanan toplumun hiyerarşik yapıya kavuşmasında belirleyici oldu. Bunun yanında tanrılara da seslerle ulaşıldı ve onların da seslerle iletişime geçtiğine inanıldı.

Hitabet Çağı bölümünde hikâye anlatıcılığının insanlar üzerindeki etkisi inceleniyor, Cicero ve Obama arasında çarpıcı benzerlikler kuruluyor. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş döneminde İlyada'nın hem sözlü hem yazılı bir eser olması üzerinden antik dünyada ses-sanat ilişkisi irdeleniyor.

Kentler ortaya çıkmaya başladığında sesin yolculuğu bitmek bilmez bir hal alıyor. Eskinin sesi yöneten yapılarından sonra gelen düzensiz yerleşim ve insan nüfusunun küçük alanlarda çoğalması, bizim çok iyi bildiğimiz gürültüyü yaratıyor. Antik Roma'da bu gürültünün ortaya çıkışı ve refah düzeyi yüksek sınıfın gürültüden kaçmak için yaptıkları çok ilginç. Altta kalanlar gürültüden kurtulamıyor ama durumları bizimkinden çok daha iyiydi sanıyorum. Küçükyalı'da Minibüs Caddesi üzerinde oturuyorum, var mı ötesi?

Din, isyanlar, devrimler, Sanayi Devrimi, makineler, radyo, AVM'ler, sesin yahut gürültünün her yerde yeniden yaratılıp kullanılması insanın yol haritasını çiziyor. Sesi öğrendik, çoğalttık, inceleyip doğasını çözdük ve iktidara kaptırdık. Yine de isyanlarda, gösterilerde, karnavallarda aynı şekilde kullanılır, iktidarı korkutur ve yeri gelir, devirir.

Gürültünün binlerce yıllık yolculuğuna bir bakış. Pek sevdiğim Kolektif Kitap'tan. Bu yayınevini bir inceleyin.