Cessie öne çektirdi de okudum, yoksa bekleyecekti ve kendime yazık edecektim. Baharın bir iki kafayı uzattığı günlerde ortalık yeşil-pembeye kesti. Ağzımın tadı yerine geldi. Hassas bir dengeye sahip olan benÖLÜM'e ağır gelmek mümkün değil, düş görür gibi yaşayanların aralarına kaynayıverin.
"Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -'hatam için üzgünüm,' dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın. İşte benim adım o." (s. 10)
Balık, bu alıntı da benim için.
Anlatıcının isminin bir önemi yok, bu kasaba Sedat Demir'in öksüren meskenine benzese de işin içine karışan alabalıklar, karpuz şekeri ve diğer karpuzî meseleler ayrı bir ince işe çıkıyor. Kasabanın adı benÖLÜM, balıklar, karpuzlar ve sakin insanlar için çok güzel bir memleket. Sakin insanlar, hayatlarını basitleştirip karmaşadan uzaklaşanlar. Ne kadar basit olurlarsa olsunlar, ne kadar mutlu olmak isterlerse istesinler mutsuz olmaya, intihar etmeye bir mani yok. Yaşam basitleştikçe trajediler de basitleşiyor, yok olmuyor. Bildiğiniz gibi yaşam paket halde geliyor, içinde her şey var. Zaten mutsuzluğun olmadığı bir yer ütopyadan çok distopya olurdu sanıyorum.
Okulda iyi kompozisyonlar yazan anlatıcı, kitap yazmakla uğraşırken evine uzanan köprünün gıcırdayan tahtasıyla Margaret'ın geldiğini anlıyor ve kızın gelmesini istemiyor, onun yerine Pauline'in gelmesini tercih ediyor. Trajediye yol açacak bir tercih, sonlara doğru.
benÖLÜM'de yaşayanlar, Bill, Charley ve diğerleri, tek bir işle meşgul insanlar. Birbirlerini sıklıkla görürler, yemek yenirken mesela. Kızarmış havuç, sürekli. Bu sürreal dünyada güneş her gün farklı bir renkte parıldar, oysa yiyecekler pek farklı değildir. İnsana dair alışkanlıkları hiçbir karpuz değiştiremez.
Anlatıcının olayları özetlediği bir bölüm var, fihrist gibi. Oradan olacakları öğrenirsiniz. Maddeler konsantre bölümler gibidir, basitliğin sakinleştirdiği kelimelerde başka bir anlam, bir hırçınlık göremezsiniz. Arka planda daha büyük işler dönüyor gibi görünüyor, onu da sona atayım.
Unutulmuş İşletmeler, unutmayanlar tarafından etrafında dolanılan bir yer. içtenKAYNAYAN ve arkadaşları civarda birkaç baraka kuruyor, içerideki nesnelerden viski yapıp içiyorlar ve benÖLÜM'ün değiştiğini, kasabada yaşayan aptalların her şeyi rezil ettiğini söylüyorlar, özellikle Charley'nin kardeşi içtenKAYNAYAN bayağı bir haşlıyor milleti. Kaplanların öldürülmesi de önemli tabii. Zamanında memlekette birçok kaplan varmış, hatta içlerinden biri anlatıcının matematik problemlerine yardım eden cinsten. Ne yazık ki çocuğun annesiyle babasını yiyorlar, büyük talihsizlik. Çoğu insanı yiyorlar aslında, ortadan kaldırılmaları bu yüzden ama içtenKAYNAYAN için onların varlığı olmazsa olmaz. Margaret da bu tayfaya ilgi duyup onların meskenine sık sık gidiyor, anlatıcıyı Pauline'e kaydıran bu da olabilir.
içtenKAYNAYAN ve adamları parmaklarını, burunlarını kesip kan kaybından ölüyor, aşkına karşılık bulamayan Margaret intihar ediyor ve parlayan çiçeklerle gömülüyor. Ardından bir şenlik, ölüyü uğurlamak için en güzel yol. Bir anlatının bitmesi için de.
Kapitalist dünyadan kurtulmuş bir kasaba, işletme kapatılmış, işletmeden arta kalanlar içtenKAYNAYAN gibi tüketim insanlarına sürekli viski sağlıyor ve onların ölümüne yol açıyor. Kaplanlar insanlara yardımcı olabilir, görünüşte. Yaşayanların zamanlarını, emeklerini yiyorlar. Yapay doğanın bir parçası, onlardan kaçılmaz, yok edilmedikleri sürece. Soyları tükenince insanın kendine ayıracak zamanı, başka mücadeleler için enerjisi kalıyor geriye. Bir de karpuzlar, karpuz fenerleri, karpuz çiçekleri, karpuz güneşi. Yaz geliyor!
İstanbulin bir fes, bir kıyafet ve Orhan Duru'nun denemelerinden oluşan bir kitap. Orhan Duru bilmediğiniz gibi Demir Özlü, Ferit Edgü gibi diğer pek bilinmeyenlerle birlikte aynı ortamların havasını solumuş, "bilim kurgu" adına kavuşmamızı sağlamış ve öyküleriyle üniversite yıllarıma damga vurmuş merhum yazardır. Sezer Duru'nun eşidir, birlikte yazdıkları O Pera'daki Hayalet'te Hayalet Oğuz'u ne güzel anlatmışlardır. İyidir yani.
Orhan Duru'nun İstanbul izlenimleri seksen farklı zamana ve mekana açılıyor. Yılların değiştire değiştire, çoğalta çoğalta doyamadığı kaosun zaman zaman peydah olan anlaşılır manzaralarına bakınca farklı şehirler gibi algılanan megapolün kiri, pası, nostaljisi, güzelliği, her şeyi ortaya çıkıyor. Çöp dağlarının bombatik etkisinden sokak isimlerine, pek çok mevzuda Duru'nun oynattığı kalem için teşekkürü borç bildim. Birçok İstanbul'u birçok kılık içinde bulacaksınız, nefis olmuş. Bunların arasında zaman zaman Ferit Edgü'yle Taksim gezintisi, sanatçı dostların masa başı halleri belirebilir, ilgiyle okunuyor ama ilk deneme en mühimlerinden biri, şehirde yaşamak ve edebiyatla ilgili. Bir konferans metni, konferans tartışmalar yüzünden gerçekleşememiş.
Duru, bir şehir insanı olduğunu ve doğayı ne kadar özlerse özlesin en fazla on gün boyunca ağaçlara, denize ve temiz havaya katlanabildiğini söylüyor, sonrasında kente dönüyormuş. Kaosa ve insanlara dönüyordur aslında. Doğanın evlere dek dallanıp budaklandığı yerlerde kendi sesinden başka bir sesi arayabilir insan ama kendine katlanabildiği ölçüde aramaz, başkalarına şiddetli bir ihtiyaç duymaz bir süre. İki farklı yedi günlük süreç hatırlıyorum, birinde kar tatilinden ötürü evden çıkmadım, kimseyle konuşmadım. Beldenin birazcık dışında, gelenin gidenin olmadığı bir yerde yaşıyordum. Önümde deniz, arkamda orman vardı. Delirecektim. Diğerinde yine bir tatil, bu kez aradan bir sene geçmiş, hayatımın en dolu bir haftası olabilir. Kendi sesime alıştığımdandır. On gün şehrin bağlarından kurtulmaya yetmeyecek bir süre. Kurtuldum diyebilirim, sonra düş kurdum, önünü alamadım ve tekrar İstanbul. Ne güzel diyor Duru; "Düş kuramayanlar ve çılgın amaçlar peşinde koşmayanlar kentlerde yaşamasın daha iyi." (s. 10)
Edebiyat olayı da yine Duru'nun bir saptaması. Türkiye'de edebiyatın sadece kentliler için olduğunu söylüyor. Okuyan tayfanın kentlere yığıldığı malum. Gerek kültürel gelişmeleri yerinden takip etmek ve bu işlere bir yerinden dahil olmak, gerek köyün, kasabanın yoğun yalnızlık duygusundansa şehirdeki seyreltilmiş yalnızlığı yaşamak cezbediyor. Köy edebiyatı da kentliler için. Kentlilerin edebiyatı kendine.
karanlık city başlıklı denemeyle birlikte şehrin sokaklarına iniyoruz. Köpekler, çöpler, sağdan soldan yükselen dumanlar, travestiler, insanın üstüne üstüne eğilen binalar. Bildiğimiz Dark City olmuş burası. Değişmiş, hiçbir adın eski anlamı yok. Mesela istanbul'un düş kırıklıkları adlı bölüm.
"Sıraselviler'de selvi yok. Sıracevizler'de ceviz yok. Topağacında ağaç yok. Söğütlü Çeşme'de söğüt yok. Bostancı'da bostan yok." (s. 14)
Daha da gidiyor. Küçükyalı'da yalı yok, İdealtepe'de Platon yok?
cangilistaniye/cangilislambol: Sanayi kuruluşları, kat karşılığı köşk, kara dumanlar, Gemlik'te beton göreceksiniz, sakın şaşırmayın. Erenköy'ün son köşklerini şu aralar görebilirsiniz, numunelik kaldı bir iki tane.
Tarih olmuş dükkanlar, tarih olmuş sokaklar, tatlar, esnaf lokantaları, insanlar, hepsinin tarihçesini tutuyor Duru. İstanbul Ansiklopedisi'ni açıp birazcık kurcalamak nelerin yok olduğunu görmek için iyi, hayıflanmanınsa çaresi yok. Kuru bir anlatı beklemeyin, Duru'nun mizahını seversiniz. Nostaljisini de.
Bir MonoKL güzelliği daha. Yayıma hazırladıkları arasında Kavgam II var, tek kitapla hastası olduğum Kobo Abe -Abe Kobo?- var, Papini basacaklar derken aldı başını gitti maaş. Hadi bakalım. Başka Dünyalar serisine ara vermiş gibi gözüküyorlar, bu olmadı. Keşke devam etseler.
Robert E. Howard, Conan gibi, Kull gibi adamları yaratarak kılıçlı, büyülü maceraları da yaratmış oldu. İlginçtir, Kılıç ve Büyü Öyküleri adlı kitabın baskısı bitmemiş, edinebilirsiniz bu türü seviyorsanız. İthaki bunun ilk cildini basmış, sonra yarım bırakmış. Clark Ashton Smith'in öykülerinde yaptığı gibi. Devamını getirmemişler, herhalde yayınevi zarar ediyor diye. Yayın hakkı onlarda değildir umarım, başka yayınevleri bassa keşke. Neyse, Howard'ın bu tür dışındaki öyküleri de çok güzel, birkaçını İngilizce olarak okudum. Korkunç gerçekten. Karanlıkta 33 Yazar seçkisinde Cehennem Güvercinleri vardı, şahane bir öykü o. Daha ilk cümlelerde yaratılan bir dehşet atmosferi, okuru ne olduğunu anlamadan çarpıyor. Tekinsizlik yaratmada üstüne olmayan bir adam Howard.
Almuric bir kılıçlı vurdulu kırdı türünden güzel bir roman. Esau Cairn'ın maceralarını, kestiği kafaları ve kırdığı kemikleri takip ederek nihayete varmadan önce farklı dünyaları, farklı ırkları ve bütün bunların arasında mücadeleden vazgeçmeyen iki Arzlı'yı -en azından birinin ruhu Arzlı- tanıyacağız.
Başta profesöre benzer bir adamın anlatımıyla mevzuya aşina oluyoruz. Bu Esau Cairn arkadaşımız katıksız gücüyle çevresinde ucube olarak görülen biri. Düşünce yapısı oldukça basit ve kasları oldukça sıkı, bu yüzden bir ucube gibi muamele görüyor. Üniversiteden atılıyor, acı gücünün yüzünden boksörlük lisansı elinden alınıyor. En sonunda karanlık işlere bulaşıp profesörün evine kaçıyor. Profesör, bu arkadaşımızı "kendi çağına uydurulan ve kendi olmaktan vazgeçmeyerek dışlanan" şeklinde niteler. Gerçekten de doğduğu yer, ABD'nin cangıl bölgesidir ve bir Spartalı gibi yetiştirilen Cairn, toplumda yeri olmadığı ortaya çıkınca başka bir güneş sistemindeki Almuric adlı gezegene yollanıyor ve oradaki maceralarını profesörün anlatmaya yanaşmadığı bir şekilde Dünya'ya ulaştırıyor. Anlatı bu maceralar üzerine kurulu.
Cairn kendini hiç bilmediği bir dünyada bulur, Crusoe'nun bir nevi çeşitlemesi. Bulunduğu ortama ayak uydurmaya çalışır, farklı mekaniklere sahip doğanın yardımıyla daha da güçlenir, hızlanır falan. Öbür türlü o dünyanın yaratıklarına karşı hayatta kalma şansı yoktur. "Hayatta kalmak katılaşmaya bağlı olduğundan katılaştım." (s. 31) Kıllı, koca koca yaratıklara karşı savaşır, bir de insana benzer bir canlıyla dövüşür, herifi tokatlar ve onun bıçağını alır ama ağır yaralanır ama çevresine ayak uydurduğu ölçüde yaşamı kolaylaşır. "Soğuk suyla yıkanmak dışında tedavi görmeyen yaralarım kendiliğinden iyileşmişti, zira Doğa kendisine yakın yaşayanların acılarını dindirmeye eğilimlidir." (s. 32)
Sonrasında bir şehrin surlarının önüne çıkar ve şehir sakinleri bunu tutsak alır. Onlardan biri olabilmek için gergedan kuvvetinde bir adamla dövüşür, saatler boyunca süren dövüşten sağ çıkar ve kabileye katılır. Ha, bu arada aynı dili konuşurlar ama anlatıcı bunun nasıl mümkün olduğunu es geçer. Meeh. Bir de bıçağı gören şehir sakinleri şaşırır, zira bu bıçak düşman kabilenin başındaki adama, diyelim ki Yenilmez Hilmi'ye aittir. Sonra bu herifle de karşılaşacaklar. Çok heyecanlı.
Cairn durmadan gözlemler ve Almuric'i hemen her yönüyle betimler. Mavi bir kuşağın ötesinde ne gibi varlıklar olduğu bilinmemektedir, kimse oraları keşfe çıkmaz. Bilinen dünyanın sonu. Ötesinde dipsiz bir uçurum olduğu sanılır. Bu savaşçı şehirdekiler Vikingler gibi vandallık yaparlar, günlerini gün ederler falan. Birkaç kabile sürekli savaş halindedir, kadınları kaçırıp dururlar. Bir de Yagalar var, bunlar Cairn gelmeden önce bir efsaneden ibaret olan şehirlerinden sürüler halinde gelip terör estiren kanatlı varlıklar. Kraliçelerini tanrıça olarak görüyorlar, sadece kendi bedenlerine ve zevklerine tapıyorlar. Herhangi bir ahlak anlayışları yok, yarattıkları dehşetin de sınırı yok haliyle.
Cairn ve katıldığı kabilenin reisinin kızı olan Altha arasında bir haller olur. Altha yaşadığı dünyayı beğenmez, bir Arzlı gibi düşünmektedir ve kaçma hayalleri kurmaktadır. Bizimkinin aklı gider elbet, kız Yagalar tarafından kaçırılana kadar tereddütlü hallerden beyni bozar ama ondan önce düşman kabilenin ikisini birden ele geçirmesi var. Hapsedildikleri günün gecesinde Yaga saldırısı yaşanır, Yagalar ikisini birden götürürler. Cairn kraliçeyle konuşur ve şehirleri hakkındaki çoğu bilgiyi edinir, bir şekilde kaçar ve kendi kabilesiyle düşman kabilenin savaşmak üzere olduğu bir zamanda aralarını bulur, Yaga memleketine doğru yola çıkarlar. Gerisi bildiğimiz hikâye.
İlgimi çeken nokta, Yagaların Akka adlı bir köle ırkına sahip olması. Doğa dedik, uyum sağlayamayanı yok eder. Tam oturmamış bir düzen var Almuric'te; bu Yagalar çağlardır varlığını sürdüren bir ırk kraliçenin anlattığına göre. Diğer türlerin yaratılmasıyla bir şekilde ilgileri var, hele Akkaları gütmeleri ve onları işkence aracı olarak kullanmamaları ilginç. Başka ırklara musallat olup pis işlerini yapanlara dokunmuyorlar ama bir ahlak anlayışları yok demiştik. Belki Howard, Almuric'le ilgili başka metinler de üretmiştir, bilemiyorum. Bu nokta düşünmeye değer. Sonuçta Cairn bu organizmaya bir virüs olarak dadanıyor ve doğal işleyişi bozuyor. Gerçi henüz oturmamış bir düzen var ama zamanla stabil hale gelebilecek bir dünya Almuric; çok büyük ve bilinen nüfusu çok az. Cairn kardeşimiz nüfusun yarısını kırıp geçirmeseydi iyiydi.
Sonuçta Altha ile mutlu mesut yaşıyorlar, muhtemelen keşif gezilerine çıkıp keşfedilen dünyaya akınlar yapmışlardır sonrasında.
1994'te Gotik Öyküler adıyla Mitos'tan çıkmış ilk, bu halini Taksim'deki Sahaflar Çarşısı'nda gördüm ve alamadım, oldukça pahalıya satılıyordu. İthaki'den çıkan baskısını da çok sevdiğim bir abim vermişti, hikâyesi Cthulhu Mitosu Öyküleri 4 adlı yazıda mevcuttur, onu da Cansu'ya verdim ve geri gelmedi sanırım. Bir tanesine daha beş sene evvel rastladım, az daha evleneceğim kıza hediye ettim ve dedim ki, "Bak kız, bu kitap benim için çok özeldir." Biz ayrıldıktan birkaç ay sonra hoşlandığı bir adama hediye etmiş o da. Süper olay. Neyse, alakasız olaylar.
Mustafa Küpüşoğlu adlı zatın direktörlüğünde Alfa basıyor şimdi, ki bu adamın çıkmasına vesile olduğu her kitabı alırım. Çevirmen de Hasan Fehmi Nemli, bana göre en iyi Poe -üzgünüm Tomris Uyar- ve Lovecraft çevirmeni. Yine de kendisine olan minnet borcumdan ötürü Dost Körpe'ye saygılarımı sunarım.
Kapaktaki resim Bosch'un veya Bruegel'in, kitapta kaynak belirtilmemesi güzel bir ayrıntı tabii. Bu uçan şahsın mitosla ilgisi pek yok, tekinsiz havayı yansıtması açısındansa başarılı.
Kitapta sekiz adet öykü ve bir adet çevirmenin önsözü mevcut. Dost Körpe, Lovecraft'i ve mitosunu gayet güzel anlatıyor. Öğreniyoruz ki Herbert West'in maceralarını okumamızı Giovanni Scognamillo sağlamış, ellerinden öperim.
Randolph Carter'ın Hikâyesi: Randolph Carter, bir antikacı ve Miskatonic Üniversitesi öğrencisi olarak Lovecraft'ın birkaç öyküsünde karşımıza çıkıyor. Adlandırılamayan, Bilinmeyen Kadath'a Düş Yolculuğu gibi öykülerde bu adamın maceraları akıl alır, hele Kadath'a çıkılan yolculuk bence Lovecraft'in zirve noktalarından biridir. Şahsen Celephais'e yapılan yolculuğun kahramanı da Carter'mış gibi düşünürüm, öyle olmasa bile.
Burada Carter ve arkadaşı Warren, Warren'ın okült çalışmalarının etkisiyle unutulmuş bir mezarlığa giderler. Warren muhtemelen Necronomicon'la haşır neşirdir ve arkadaşını da bu işlere teşne edip kafayı kırayazmasına yol açar. Neyse, mezarlıkta çok eski bir kapak bulurlar, bu kapağı açtıklarında cehennemin yedi kat dibinden gelen kokulara maruz kaldıkları gibi Warren adlı cesur arkadaşımız, bir tür telli telsiz aparatıyla birlikte derinlere iner. Konuşurlar, Warren gördüklerini tarif edemez, gerilim adım adım artar. En sonunda Warren kurtuluşun olmadığını haykırır ve Carter'a kaçmasını söyler. Carter feryat figan eder, telin öbür ucundan şöyle bir ses gelir: "Seni aptal, Warren öldü!" On dört yaşımın haliyle nasıl korktuğumu anlatamam, şimdi bile tüylerim ürperiyor.
Erich Zann'ın Müziği: Auseil Sokağı ortada yok, hiçbir haritada yok, sanki hiç var olmamış gibi. Peki neler oldu da sokak ortadan kalktı?
Anlatıcı, üst katında oturan Erich Zann adlı yaşlı kemancıyla arkadaş olana kadar akla karayı seçer. Üst kattan acayip sesler gelir, bizimki mevzuyu iyice merak edip adama musallat olur ve bir gün kendini adamın evinde bulur. Adamın kemanından çıkan notalar bir süre sonra deliliğe ve hiçliğe dönüşür, anlatıcı pencereden dışarı baktığı zaman kapkara bir boşluktan başka bir şey görmez. Dehşet içinde oradan kaçar, sokağı da bir daha bulamaz. Yine bir gerim gerim geren öykü.
Herbert West - Diriltici: Filmleri çok başarılı değil, B movie diyebileceğimiz tarzda. Tekrar çekileceğine dair bir şeyler okumuştum ama kesin bir bilgim yok.
Öykü olarak yine Lovecraft'in mitos dışındaki muazzam işlerinden. Birden çok parçadan oluşuyor, her birinde farklı canlandırma denemeleri var. Bazıları savaş ortamında, bazıları West ve yardımcısının kendi kurduğu laboratuvarda. Mevzu şu ki bu Herbert West, insan yaşamının bir dizi kimyasal tepkimeden ibaret olduğunu düşünür ve hazırladığı karışımlarla beyin hasarının ortaya çıkmadığı ölçüdeki taze ölüleri diriltmeye çalışır. Olayları yardımcısı anlatır, onun ağzından dinleriz. Deneyler yıllar boyunca sürer, West'in geçirdiği dönüşümü adım adım takip ederiz. Nihayetinde kaçmaz West, sonuyla yüzleşir. Yaptığı deneyler onu parça parça çürütmüştür, devam etmek istemez ve kendini bırakır.
Pickman'in Modeli: Ressam Pickman'e Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde de rastlayabilirsiniz.
Bu adamın çizdiği resimler grotesk manzaralardan, acayip mahluklardan ibarettir ama bu mahluklardan biri son derece gerçekçidir, sanki gerçekten varmış gibi. Dehşet manzaraları da aslından kopya edilmiş gibidir ki gerçekten de öyle olduğu öykünün sonunda ortaya çıkar.
Duvarlardaki Fareler: Anaerkil dönem tanrıçasının intikamı. Dost Körpe'nin söylediğine göre Lovecraft annesinden ötürü kadın düşmanıymış ama bu öyküde Kibele'nin zaferini görebilirsiniz, tabii nasıl bir zaferse bu. Pagan inançların dehşetine çıkılan bir yolculuk bu da.
De La Poer -son kelime hariç tersten okuyun, bir şey çağrışacak- ailesinin son üyelerinden biri, atalarına ait bir evi restore eder ve buraya taşınır. Evin tarihçesini öğrendikçe, bir de duvarlarda koşuşturan fareler ortaya çıkınca mahzenden aşağılara doğru bir keşif gezisine çıkar, bir dostuyla birlikte. Aşağıda uçsuz bucaksız bir şehir bulurlar. Roma, Kelt ve daha öncesinde hüküm süren uygarlıkların izlerinin yanında kemiklerle dolu birçok çukur vardır. Tam bir ölüm şehri. Adamımız ailesinin lanetine uğrar ve en iyi dostunu yerken bulur kendini.
Adamın kedisinin adının Nigger-Man olması da Lovecraft'in ırkçılığına bir örnek.
Cthulhu'nun Çağrısı ve Innsmouth Üzerindeki Gölge'ye girmiyorum, Cthulhu Mitosu'nun temel öyküleridir. İlkinde dünyanın farklı uçlarında Cthulhu'nun etkisindeki insanların yaptıkları var, bir de tabii keşif gezisinde R'lyeh'ın yükselişi, Cthulhu'nun ortaya çıkışı, öklid dışı geometrilerin insanları yutması, neler neler. Doğa gerçekten kendine yabancı olan unsurları bir şekilde yeniyor, belki de Dünya'nın bağışıklık sistemi budur.
İkinci öyküde Marshlar, yaptıkları şeytani anlaşma ve ailesinin köklerini araştıran bir adamın dehşet dolu kaçış hikâyesi var, bu kaçış gerçekten gerilim açısından takdire şayan, unutulmayacak bir kaçıştır, efsanedir. Gerçi adam ne kadar kaçarsa kaçsın, aile mirasını üstleniyor, yapacak pek de bir şey yok. Mitos öykülerinin bulunduğu kitapta Lovecraft'in Long Island'ta yaptığı gezilerde bu şehri ziyaret ettiği, hatta yaşlı bir Marsh'la gerçekten konuştuğu ve öyküyü bu araştırmalar sonucu yazdığı söylenir.
Yabancı: Bombayı sona bıraktım. Mitosu, diğer öyküleri geçtim, benim için Lovecraft'in en muazzam öyküsü budur. 8-10 sayfacık. Nerede doğduğunu, kim olduğunu bilmeyen bir çocuk, yalnız yaşadığı şatoyla sınırlı dünyasını korku ve acı dışında bir duyguyla anlamlandıramaz. Şatodan uzaklaşmaya çalıştığında karanlık ormanların bilinmeyen dünyasıyla karşılaşır, öteye gidemez. Okuduğu kitaplardan başka bir avuntusu yokken bir gün her şeye rağmen bu dünyadan kurtulmaya karar verir ve şatonun çatısındaki kapakları kaldırmaya çalışır, başarılı olur ve bildiği küçük dünyaya şatonun tepesinden bakmak için döndüğünde toprak zeminden başka bir şey göremez. Yeryüzüne çıkar, yürür, penceresinden sarı sıcak ışıkların yayıldığı bir hana girer, handaki herkesi korkudan altına işetir ne olduğunu anlamaya çalışırken odanın öbür ucunda korkunç bir yaratık görür. İnceler, yaklaşır ve yaratığın aynadan yansıyan kendi olduğunu anlar. En sonunda şatoya geri döner.
Lovecraft'in çocukluğu, evet. Bariz bir şekilde ortada.
Beni etkileyen kısmı, belki de ilk kez kim olduğumu düşünmeye başlamamı sağlamış olmasıdır. Topluma göre ben kimim, kendime göre kimim, nerelerden kurtulamıyorum, nerede saklanıyorum. Kimim ulan ben? Evet.
Ne desem, ne anlatsam yetmez. Başucu kitabım; başka hiçbir kitabı ikinci kez okumamışken bunu belki yirmi defa okumuşumdur. 28 yaşındayım, ömrümün yarısında hep yanımdaydı.
10 senedir denk gelmeyi beklediğim kitaba nihayet geçen hafta rastladım. 2001 basımı bu müstesna eserin ikinci baskısı yapılmadı, şimdi üçüncü kitabı bulmam lazım. Bu sefer 10 sene beklemeye veya 50-60 TL vermeye hiç niyetim yok. Yakın bir zamanda elime geçecek. İsteyen hediye de edebilir, eheh.
Üçüncü ve dördüncü kitabı 12-13 sene evvel almıştım, sonra dershaneden Cansu nam arkadaşa verdim, o da bana Ölümüne Sadakat'i verdi. Onun kitabının tekrar baskısı yapıldı, benimkilerin yapılmadı. Süper. O zamanlar aklı beş karış havada bir lise öğrencisiydim ve havada yüzen aklımı almıştı öyküler, çevirip çevirip tekrar okuyordum. Tabii her şeyin başı Lovecraft; bu adamdan önce de bir şeyler okuyordum ama kitap kovalamaya, bulduğum her -her- boş anda bir şeyler okumaya bu adamla başladım. Farklı çevirmenlerden tekrar tekrar okudum falan, Saygım çok büyük. Şöyle: Büyük Saygı
Lovecraft'in öykülerinin önemli bir kısmında bu mitosa dair öğeler yer alıyor. Balık adamlar, renkler, rüyalar, bilmem ne. Bilmeyenler için mevzuyu açayım biraz, Yüce Eskiler adlı tanrılar varmış bir zamanlar, bunlardan Cthulhu olanı R'yleh adlı bir şehirde düş görerek beklemektedir ve yıldızlar doğru konuma geldiğinde gücü artar, insanları etkisi altına alır ve özgür bırakılmak için bu insanları kullanır falan. Bu tanrıların hikâyesi Deliliğin Dağlarında adlı eserde mevcuttur, bakabilirsiniz. Robert E. Howard'ın sözünden apararak söylüyorum, dünya oldukça yaşlı ve biz çok genciz, bizim ortaya çıkışımız belki onuncu döngüdür, belki yüzüncü. Dünya'nın ne gizemler sakladığıyla ilgili hiçbir fikrimiz yok, doğa yapısına uymayan her şeyi öğütüp yok ediyor. Bu yüzden yok olan tanrıları, inançları düşününce bu mitos canlanıveriyor. Sanki Cthulhu gerçekten varmış gibi. Bu düşünce üzerinde temellendirilmiş öyküler de var, hemen anlatıyorum. Anlatmaya geçmeden önce şunu da söyleyeyim ki üçüncü kitaptaki öyküleri hatırlıyorum, üçüncü kitap daha güzel. Evet.
Derinlerden Gelen Dehşet: Kaliforniya'nın tepelerinde yaşayan bir çekirdek aile, baba duvarcı falan. Güzel bir ev yapıyor, evin bodrumuna bir kapak koyuyor, Düşler Kapısı. Denizi çağrıştıran desenler oyuyor bir güzel. Evin çocuğu sanatçı ruhlu, hassas. Onun el yazmasından okuyoruz öyküyü. Babanın gizemli arkadaşları falan var, bir işler döneceği belli. Nitekim ölüyor, çocuk düşler görmeye başlıyor falan, psikolojisi bozuluyor. Sonra Arkham'daki Miskatonic Üniversitesi'ne gidiyor ki bu meşhur bir sıkmaca üniversitedir, üniversitedeki fantastik hocaların maceralarını çeşitli Loveraft öykülerinde bulabilirsiniz. Neyse, sağlık durumundan ötürü eve dönüyor ve şiir yazıyor, kitabı basılıyor falan. O sırada annesi ölüyor ve üniversiteden bir hocası, şiirlerindeki bazı kelimelerin üzerinde duruyor. Rulay mesela. R'yleh. Çocuğun gördüğü düşler bir dadanma ürünü. Sonrasında hoca çocuğu ziyaret ediyor, solucanlar evin altını kaza kaza çökertiyorlar falan. Güzel. Pickman da geçiyor öyküde, o da güzel bir ayrıntı.
Surtsey'le Yükseliş: Burada anlatıcının kardeşine dadanıyorlar. Julian'ın Necronomicon'la haşır neşir olması, giderek kafayı sıyırması ve vücuduna başka bir varlığın el koyması hadisesi hep bu Yüce Eskiler'in musallat olmasıyla alakalı. Sonrasında anlatıcı, kardeşini haklıyor ve intihar ediyor. Az daha tanrılar geri dönecekken. Bir ada ortaya çıkıyor bu olaylar olurken, R'yleh'in belirmesi gibi. Öykünün bir yerinde Kara Taş'tan bahsediliyor, o da güzel bir ayrıntı. Heyecan dozu yüksek bir öykü, başarılı.
Soğuk Baskı: Ramsey Campbell'ın dört öyküsünü biliyorum çeşitli kitaplardan. Clive Barker bir yana, bu adam gerçekten sıkıntılı durumlar yaratabiliyor, okur için de. Köşeye sıkışan okurmuş gibi.
Sıkıntılı bir adam, sevdiği tür kitaplar ararken serseriye benzer bir adamın yönlendirmesiyle ilginç bir kitapçıya girer ve kitapçıyla bir iki kelam ettikten sonra elinde kırmızı, ıslak ağızlar açılmış bir şekilde ruhunu teslim eder. Bundan öncesi önemli gerçi, kitapçının -aslında tanrılara hizmet eden bir büyücü, gibi bir şey işte- soğukkanlılığı ve adamımızın gelişmemiş sosyal yetenekleri sonucu yaşadığı panik, çaresizlik hissi vs. kıskıvrak yakalar, çok uzaklardaymış gibi görünen çıkış kapısına koşup ulaşmak isteriz ama mümkün olmaz.
Lloigor'ların Dönüşü: Bu işte, girift kurgusuyla fark yaratan bir öykü. Yetmişlerinde bir profesör, Voynich elyazmasının -Stephen Bax bu yazmanın sırrını çözene kadar içeriği sadece tahmin ediliyordu- sırrını tesadüfen çözer ve Necronomicon kitabın aslında Necronomicon olduğunu anlar. Bu kitabı araştırır, Arthur Machen'in öykülerini inceler ve o öykülerden de Galler'deki bir bölgeye ulaşır. Galler'e gider, orada Urquart adlı bir albaya ulaşır. Albay anlattığı şeyler açısından kafayı yemiş gibidir; kayıp kıta Mu, Atlantis, denizler altındaki büyük imparatorluk, düşler... Bizimkini anlattıklarına inandırır. İş burada felsefeye kayıyor; dünyada iki ırk varmış bir zamanlar. İnsanların ataları ve Lloigorlar. İkincisi, birinciyi ayak işlerini yapmak için kullanıyormuş, sebebi de doğanın kendilerini yok etmek istemesi. Bu Lloigorlar pesimistmiş, sönmek bilmeyen bir kara güneşle yaşıyorlarmış, bu yüzden de doğa bunları yok etmek istiyormuş. İnsanları yok etmek istemiyormuş çünkü ne olursa olsun unutma, katlanma ve umut etme kapasitemiz sınırsızmış, sınırlı olanlar intihar yoluyla ayıklanıyormuş. Güzel bir bağlantı.
Neyse, bu varlıklar iki kafadar için hayati tehlike oluşturacak saldırılar düzenlemeye başlayınca delilleri toplayıp bütün dünyaya yaymak için harekete geçiyorlar, bir toplantı düzenliyorlar ve uçağa atlayıp ABD'ye doğru havalanıyorlar. Uçaktan bir daha haber alınamıyor. Kabaca bu.
Bir de bu Yüce Eskiler'i yazarların nasıl bildiği mevzusu açılmış, birkaç öyküde daha temellendirilmiş bu durum. Lovecraft'ın Long Island gezileri sırasında bu mitostan haberdar olduğu, düşler gördüğü ve öykülerini bu yolla yazdığı söyleniyor. Bu da güzel bir bağlantı.
Kayığım: İki çocuk, bir siyahi kız. Kız sayısız çağ görmüş, kadim bir varlık. Oğlanlardan biri kıza kapılıp gidiyor, diğeri yıllar sonra oğlanı görünce her şeyi hatırlıyor. Oğlan yirmi yıl önceki halinde, bir yaş bile büyümemiş. Hoş.
Çubuklar: Öf, bu da oldukça gerici. Leverett adlı ressamımız II. Dünya Savaşı'na katılmadan önce New York civarındaki ormanlarda son bir yürüyüşe çıkıyor, metruk bir yapıya ve çeşitli geometrik şekillerde birçok çubuğa denk geliyor. Yapının bodrumunda sunak benzeri bir cismi incelerken çürümüş bir el fırlayıp bileğinden yakalıyor, bizimki kafayı kırarak kaçıyor. Savaşa gidiyor, geliyor falan, unutmuş mevzuyu ama rüyalarında hep o çubukları görüyor. Sonradan anlaşılıyor ki orada eski bir külte tapan şeytani bir topluluk varmış, o bileği tutup kafasına tava yiyen adam o topluluğun başıymış, bilmem ne. Çok başarılı, gerginlikten zıplatan bir öykü.
Kudüs'ün Kaderi: Stephen King. Muhteşem bir öykü. Filmi de vardı ama alakasız bir mevzudaydı yanlış hatırlamıyorsam.
Ghooric Bölgenin Keşfi: Hiçbir BK öyküsünden bu öyküden aldığım keyfi alamadım. Plüton civarını keşfe çıkan üç cyborg, Lovecraft'in betimlediği Yuggoth'a ulaşırlar ve geri dönüşlerle büyük yazarı anarlar. Bir yandan dünyanın gelecekteki hali insani zevklerin değişiminden yönetim biçimlerinin, ülkelerin doğuşuna kadar çeşitli yönlerden anlatılır. Muazzam yahu.
Bulabilirseniz alın. Tabii korkudan ve Cthulhu Mitosu'ndan da hoşlanıyorsanız.
Düzken eğriyi, parçalıyken tamı, asla olunamayanı arayan. Biçimin dışında kalan için acı. Doğaya boyun eğse de ateşi çalmayı deneyen tüm yaratılara.
Guillevic, 30 yaşında tanınmaya başlıyor. Gerçeküstücü, somutçu. Köşeli dünyanın zarif bir anlatıcısı. Cemal Süreya'nın çevirdiği, Grup Yorum'un söylediği. Bu kitapçığı Erdal Alova çevirmiş, şairi şairden başkası çeviremez kuralı. İyi Şeyler Yayıncılık, uzun bir süredir yok. Genel yayın yönetmeni Cevat Çapan. Kitaplarını internette astronomik fiyatlara bulabiliyorsunuz ancak. Ben bunu yine bir sahaf kazısında bulup aldım, başka türlü denk gelmek zor. Ne diyordum, Eluard ve Aragon'un silah arkadaşı. Nesnelere göre insan nedir, tersi ve daha pek çok konuda inceliği şiir kadardır.
İki bölümlü kitapçığımızın ilk bölümünde Öklid'in yarattıkları/buldukları arasında şöyle bir taş atımlığı kadarlık şiirle karşı karşıyayız. Örnekte görüldüğü üzere bir daire ve bir doğru var ve aslında birbirine dokunmuş gibi dursalar da atomik fasılada hiçbir şey birbirine dokunamaz. Evrenin özünde her ne kadar çekmece de olsa itmece şampiyondur ve bu ikisi hiçbir zaman bir araya gelemezler. İkisinin doğasını bilmek için şiirlerini ayrı ayrı okuyup bir üçüncüye evrilmelerini takip etmek gerekecek, her geometrik şekil bir diğerini, her şiir bir başka şiiri doğuracak. Kare için dört doğru, eşkenar üçgen dengeli olmaktan sıkıntılı. Paraleller, ah. Bugünkü altıncı ahım paralellere geldi. Aynı doğrultuda iki aynı, kavuşmamacasına.
"Gidiyorlar, uzay geniş,
karşı-be-karşı,
konuşmak istiyorlar.
Ama birinin diyeceğini
öbürü biliyor zaten.
Bulanık, unutulmuş
başlangıçlarından beri
hep aynı hikâye.
Rüyalarında karşılaşıyorlar kendileriyle,
ve kendilerini seviyorlar.
Biri ne öbüründen
uzağa gidiyor, ne kendinden."
İkinci bölüm nehirler, güneşler ve evler üzerine. Bir güneşin kendini karanlık görmesi yine kendi ışığındansa, evler bir gün konuşmak için ırmaklarla birlikte birkaç yüzyıl bekleyecekse çıkmazlarını bir insan görür, bunun için bize minnettarlar. Guillevic'e daha çok.
Aynı yere dönmek dairenin işi. Yarım daire diğer yarısını arıyor. Ben arıyorum. Yarım daire şarkısı.
"does anybody feel this way does anybody feel like I do ... I can not find the other half"
Kitabın düzeltisini yapan arkadaşım Baran'la tanışlığımız yedi sekiz yılı buluyor, birkaç Dedalus kitabı getirdi de yeni bir şeylere maruz kalabildim. Öbür türlü gerçekten çok sıkılmıştım, yarıda kalıp bitirilmeyi bekleyen yedi kitap var ve hiçbirini elime alasım yok. Şiir okuyorum bolca, mesela Akgün Akova, mesela Veysel Çolak, mesela Eugene Guillevic. Bir de öksürük, şehir hasta oluyor. Ciğerleri patladığı için olabilir, sokaklar bomboş. İnsanlar sağa sola fırlamak istemiyor, parça parça.
Onu öncelikle Küçük Paris yapsın, denizin ılımanlaştırıcı/masallaştırıcı etkisi oralarda daha belirgin. Hele kışın. Metnin bir yerinde -sayfaların da bir önemi yok, isimlerin önemsizliği gibi- delikanlı/anlatıcının personası, yaşlı kadının yüzüne bakar, okur tam o satırı okurken ve hâlâ okurken ve mevsim yazken. Metnin yazı mı, okurun kışı mı? Üşüyorsam ve elimdeki kitap mevsimin yaz olduğunu söylüyorsa bir yerlerde bir terslik var demektir ya da bir oyuna dahil edilmişizdir.
Paris öksürdüğü zaman Simon-Crubellier Sokağı peyda oluyor ve bu sokaktaki binalardan biri 99 bölümlük bir tamamsıza malzeme ediliyor. Bütün katları, bütün çöpleri, bütün eşyaları, otuz iki kısım tekmili birden tuğla ebatında bir kitabın içinde. Hastalık sezonu kapanıyor, insanlar sokağı arıyor ama pek bir şey bulamıyorlar. Parisliler, hayali de olsa şehrinizdeki sokağı nasıl bilmezsiniz?
Samatya gerçekten var olan bir yerdir, bir ucundan bir ucuna ortadan kaybolmadan, bug olarak damgalanıp cızırtılarla silinmeden yürüyebilirsiniz ama Demir'in anlattığı başka bir yer, orayı sadece Demir biliyor ve küçük bir kroki çizerek yerini bildirmeye dahi çalışıyor. Bulamayız ama olsun. Küçük Paris'in öksürüğünü yakalarsanız... Belki.
Dört bölümlü bir anlatı, kuşlardan vakit kalırsa. "O kadar yalnızım ki kumruya dönüşen hikâyeleri merhem diye göğsüme sürerim." (s. 10) Kuşlardan Samatya'ya yumuşak bir iniş, ortalıkta dolaşan bir triportör, batanların bir daha onmadığı şirin bir bataklık, balkon, Sadberk, Mevlüt, türkü diye az daha kandırılacağımız bir Müslüm Gürses şarkısı, şarkı söyleyebilse hiçbir şey anlatmayacak bir anlatıcı -ki yalnızlığı 110 sayfa civarındadır. Sayfa sayısının önemsiz olması, anlatıcı yalnızlığı mevzu bahis olduğunda geçersizdir- içeren bu müstesna eserde metin kendi varlığının farkındadır, sıkıcı noktalama işaretlerinden şöyle bir silkinip kurtulmak istediği gibi dipnotlarla okuruna göz kırpabilecek bir erginliğe ulaşmıştır. Kendini tanımak isteyip istemediği meçhul, o yüzden okura güvenmediği bir noktada kalp kırıcı olduğunu söylemekte fayda var; -dukş!- bir ara başlık başka bir yerde ikinci kez kullanıldıysa bunu hatırlarız. Ona göre. Aynı zaman kiplerinden şikayet edip yirmilerinden sonra ve dahi ölümüne kadar onlardan kurtulamaman senin suçun değil, o tamam. Kuşlarına da tamam.
Bir iki bölümde Samatya'nın bileşenlerini -bolca kanatla- inceledikten sonra hikâye faslı. Gölgenin kadınları ki en acılı hikâyeler onlardadır, istediğiniz kadarını burada bulursunuz. Bir tanesi başkalarının dayattığı hayatı yaşayıp filmlerde teselli bulur, bulmaz, orası hikâyenin başında çatıya teşne olup sonunda pır giden anlatıcıya kalmış. Bir diğerinin kalbi beş bin yerinden kırık. Acısız olmuyor bu işler herhalde. Bir yerde geçer: "Televizyondaki yerli dizilerle şekillendirirdim olup biteni hemen (...)" (s. 70) Butor'nun yapabildiğini istiyorum, kuşların duygusuz uçuşlarını. Burada duygulular. Trenlerin hissiz geçişlerini, buradan tren geçmiyor. Yanlış metinden yanlış şeyi istiyorum ve Sedat Demir daha çok yazsın istiyorum. Belkıs, Şifahi Efendi, belki birkaç karakter daha. Metin fazla karakter istemese de belki işler karışırsa daha şen bir mevzu doğar. Nasip.
Bizde salt anlatan, oynayan pek yok, o yüzden Küçük Paris'in bu zamanı işinize yarar, bir şey yaparsınız.