13 Eylül 2016 Salı

Francesco Alberoni - Aşık Olma ve Aşk

Aşık olma nedir, nerelerde bulunur, bulununca ne olur, işin ideolojik yanı nedir, doğası gereği devrimci olan aşk sayesinde/yüzünden yıkıcı/yapıcı hangi eylemler ortaya çıkar, bunlar hakkında iyi bir kitap. Aşkı tanımlara sığıştırmaya çalışmak yerine açımlayıcı bir anlatım var, bu iyi. Aşk büyük büyük laflara gelmez, burada büyük laflar yok, bu da iyi. İyi yani.

Barnes'ın meşhur dünya tarihinde buçukluk bölüm aşka ayrılmıştır, aşkın bölücülüğü ve birleştiriciliği, tarihi pek çok mevzuda irdelenir. Bomba bir kitaptır o, bu da benzer bir bakış açısıyla olaya yaklaşır. Aşk bir devrimdir, yıktığının yerine yenisini koyar. Alberoni, aşkı İslamiyet, Reform, öğrenci eylemleri gibi kolektif işlerle bir tutarak temellendirir ve bu bağlamda inceler.

Cinsellik açısından bakıldığında insanın biyolojik olarak cinsel olduğu bir dönem yoktur, mevzu içkindir ve her an orada bir yerdedir. Bunu devrimci kılan yan, sadece aşkla olağanüstü bir özellik kazanması. "Yeme, içme gibi doğal cinsellik, saatin düzenli işleyişi gibi sürüp giden, sıradan, tek düze yaşamımız sırasında bize eşlik eder. Olağanüstü cinsellik ise yaşam çizgisinin yeni ve değişik yollar aradığı zamanlarda ortaya çıkar." (s. 13) Burası önemli. Zaman ve enerji kaybı olacağını düşündüğünüz için sevişme teşebbüsünü bertaraf ettiğiniz oldu mu? Yoğun, tutkulu bir seks olmayacaksa bunu yapmak makuldür. "Cinsellik arzuya, zekaya, fantaziye ve tutkuya bağlıdır ve onların bir karışımıdır. Ama kendisinden önce var olan bağları yıkmak, kesmek, doğasının bir özelliğidir." (s. 13) Böyle bir tecrübe yaşanmayacaksa, eh, "Ben almayayım ya," denir. Başka bir amaç varsa denmez tabii, kimi seksle muktedir olmak ister, kimi özgürlüğünü bu yolla sağladığını düşünür. İnsan çeşit çeşit aziz dostum.

Başka, yıkıcılık. Davut, Mevlana, Dante, Neruda, Quasimodo, hepsinde kurumları biçimlendiren, yeni biçimler oluşturan bir aşk anlayışı vardır. Bu aşkın doğması Alberoni'ye göre mevcut kurumlar aşıkların bir araya gelmesini engellediği içindir. Beatrice ölür, düşman ailelerin aşık çocukları ayrı dünyalara hapsolur, ortada yıkılması gereken bir engel belirir. Bizde kavuşamayınca aşk olmasıyla aynı durum. Doğuş evresidir bu, Koruyucu -tanrı, baba vs.- terk edilir, bendini çiğneyip aşan bir varlık ortaya çıkar. Hayırlı olsun, aşıksınız. Boku yediniz.

Aşk her şeyi siler, yeni bir başlangıçtır. Arkada kalanlar için yıkımdan başka bir şey yoktur bunda, oysa aşık olan için yanan gemilerin küllerinden kurtulma çabasıdır. Tercihtir nihayetinde, bir anda ortaya çıksa dahi kişi farkına varmadan kendini aşık olmaya hazırlamış olabilir, tam tersini düşünüyor olsa bile. "Aşık olmanın tarihi, seçmeyi reddetme ve seçmeyi öğrenme tarihi olacaktır." (s. 23) Yaşam durur, gündelik hayatın sıradanlığı yıkım anlarında hiçlik gibi gelir. Betona gömülmüş, havasız kalan acılı ruha sorun, nasıl güvendiğini, hiç düşünmeden kendini bıraktığını kişisel tarihi içinde, sanki kayda değer başka hiçbir şey yokmuş gibi anlatacaktır. Aşık olduğu kişinin biricikliği bir zamanlar kendi biricikliğiydi, şimdi kendini dahi yitirdi ve nerede bulacağını bilemiyor. Tehlikelerle ve mutlulukla dolu bir yolculuktaydı, şimdi başkaları için yaşıyor.

İki insana aynı anda aşık olunamayacağını söylüyor Alberoni, birinin diğerine duyulan aşkı yıkmadan ortaya çıkamayacağını belirtiyor. Tartışmaya açık bir hale geldiğini düşünüyorum, gelecekte duygusal ilişkilerin bürüneceği biçimler bildiğimizden çok daha çeşitli olabilir. Hormonlarımız, salgı sistemimiz, sinir sistemimiz değiştirilmeye hazır, insanoğlunun her şeye açık olması gerekiyor. Neyse, artık "ben" yerine "biz" varsa, problemlerin birlikte çözülebileceği inancı yerleşmişse aşk budur. "Problemlerini çözmeden gelme" mantığı varsa o aşk değil. Bence makul bir yaklaşım, kendini verdikten sonra kim kendini düşünebilir ki? Büyük bir kopma lazım.

Alberoni, maddi ve manevi koşullarından tamamen hoşnut olan insanların aşık olmasının çok zor, hatta imkansız olduğunu söylüyor. Aşk, gündelik yaşamın zorluklarından doğuyor, yukarıdaki ayrı dünyaları hatırlayın. Yitirecek bir şeyi olmayanlar aşık olabilir, varlığını zenginleştirmeye çabalayanlar değil. Daha iyi yenilmek, dibe batmak lazım.

Teoloji ve dinler tarihiyle kurulan bağlantılar, biyolojik yaklaşım vs. gibi pek çok farklı pencereden güzel bir aşk değerlendirmesi. Lazım.

Philip Roth - Sokaktaki Adam

Neden? Yirmili yaşlarımın başından beri en büyük korkum, yaşadığım son anın büyük bir pişmanlıktan ibaret olması. Bundan kurtulmamın tek yolu o son anı yaşamak. O zamana kadar aynı kaygıyı hayatımın her yerine yaymak zorunda mıyım? Anlık bir parıltı halinde gelen mutluluk bu düşünceyle gölgelenmek zorunda mı?

Dünya ağrılarını bir kendimde duyarım ama başkalarının da aynı şeyleri düşündüğüne adım gibi eminim. Edebiyat, müzik, ne olursa takip etmem bundan: İnsan bir kendi yaşasa da milyarlarca yaşıyor. Bunu görebilmek için kendime ayırmadığım her anı başkalarına, kitaplara ve şarkılara ayırıyorum. Sokaktaki Adam, ne yaşayabileceğime dair aşağı yukarı bir yol gösterdiği için severek okuduğum bir kitap oldu.

Roth, yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Seksenlerinde, ömrü yeterse Nobel'in en büyük adaylarından. Hayalet Yazar'ını okumuştum ama askerdeydim. Okumuş sayılmıyorum, tekrar okumam gerekecek. Askerdeyken beyin normal işlevlerini yerine getirmemeye programlanıyor, o yüzden.

Hikâyeyle anının ayrıldığı bir nokta yok, geçmişle şimdi arasında gidilecek bir zaman kalmayınca, mezardayken her şey aynı zamanda yer alıyor. Kahramanımız mezarında yatarken abi, çocuklar, herkes orada ve adamın arkasından söylenecek birkaç söz var. Kötü bir baba, daha kötü bir eş, duyarsız bir kardeş, bir sürü şey ama her şey yaşamın içinde erir, kaybolur. Adamımız istediği hayatı yaşamıştır ve sorumluluğu sadece kendine aittir, başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. Bu yüzden bütün duyguları kendinedir, duygularını başkasıyla paylaşmak zorunda değildir, paylaşmaz da. Kızı konuşurken gerçekliğin yeniden yaratılamayacağını, her şeyin olduğu gibi kabul edileceğini söyler ve bir avuç toprağı mezara atar. Kızından babasına son bir armağan, babanın kırık bir hayattan daha fazlasını vermeyişine yıllanmış, yekten bir cevap.

Howie, abi. Babalarının mücevher dükkanında çalışan küçük çocuğu hatırlıyor. Küçük kardeş baba için güvenilirdir, ötesi bilinmez. Babanın cenazesinde şahsi eşyaların kefene doğru düzgün konması dışında küçük kardeşin başka bir duyarlığını görmeyiz, babanın düzenden başka bir anlamı yoktur.

Sıradan bir cenaze törenidir, adamımıza özel hiçbir şey yoktur. Bir hayat sona erdi, başka bir yerde başladığı zaman potansiyel vadediyordu. Burjuvanın tam kalbinde bir Yahudi aile, sevgi yoksunluğu biraz sıkıntı yaratabilir ama yine de ödünleme yoluyla üstesinden gelinebilecek bir problem. Adamımız ameliyat olmak için hastanede yatarken yanda yatan çocuğun ölümüne şahit olur, ölümle tanıştığı andır bu. Babasından ameliyat konusunda cesaretlendirici bir şey duymaz, "Oğullarımın ikisi de müthiş!" gibi bir cümle dışında. Babanın oğluna en yakın olduğu an, yetersiz bir cümle. Ardından gelecek yakın an, babanın mezarda toprağa boğulduğu andır. Adamımız, babasının canlı olduğunu ve gözlerine, ağzına toprak dolduğunu hayal eder, sanki gömme işlemi sonsuza kadar sürecekmiş gibi.

Oğlan büyür, ödüllü bir sanat yönetmeni olur ve başarısız bir evlilik yapar. Aradığı şeyi bilmeyen bir adamdan mükemmel bir hata. İkinci eşi Phoebe hayatının en büyük şansıdır, tabii bunu da yerle bir eder ve kendisine kin güden iki erkek çocuğu da ardında bırakarak acil bir durumda adeta kendisi bir risk teşkil eden genç ve ahmak bir kadınla evlenir, üçüncü ve son kez. Üçüncü yüzük, babasının pırlanta dolu geçmişiyle bağdaşınca oldukça anlamlıdır. Baba, işçilere krediyle yüzük satar ve ödemesini yapmayanların peşinde koşmaz, onun için ölümlü insanların dünyanın yok olmayacak bir parçasına sahip olmaları, heyecansız bir yaşamın daima süreceğine dair en kuvvetli inançtır. Geri ödenip ödenmemesi mühim değildir, ödenenler zararını çokça karşılamaktadır. Bizim adamımıza gelince, her bir yüzükle dünyada yerini bir parça daha sağlamlaştırdığını düşünür ama kârı zararından azdır; yaşamı her geçen gün sona yaklaşır ve elinden kayıp gidenler bir türlü geri gelmez.

Sağlık sorunları baş gösterir; stent takılır, anjiyo falan derken hastane seferleri başlar. "Üç defa evlenmişti, metresleri, çocukları ve başarıya ulaştığı ilginç bir işi olmuştu ama şimdi ölümden kurtulmak hayatının ana meşgalesi, vücudunun çöküşü de bütün öyküsü haline gelmiş gibiydi artık." (s. 45) 11 Eylül faciasından sonra Florida civarlarına taşınır, yaşlılar sitesi diyebileceğimiz bir yere. Resim kursu açar, insanların sanat uğraşı altında dertlerini dinlediği bu işle uğraşır. Gerçekten yetenekli bir öğrencisi olur, yaşlı kadın bir müddet sonra aldığı ilaçların doğurduğu sefilliğe dayanamaz ve intihar eder. Bütün bunlar olurken "tek zamana bağlı" olaylar ortaya çıkar, kızı Nancy'nin kalça kemiğini incittiği zaman yaşanır. Kızın cenazede kendisi için söylediklerinin aynını söyler: Gerçeği olduğu gibi kabul etmek gerek. Aldatan bir babadan kötü bir hayat dersi. Bir de eski iş arkadaşları var, parlak günleri çok gerilerde kalan bu insanlar ölür veya intihar eder. Adamımız ölüm tarafından kuşatılmaktadır ve buna hiç hazır değildir.

Ölümün yaklaşmasıyla birlikte gerçeğin katılığı başarısızlık olarak görünmeye başlar, böylece etrafındaki insanlara kin güder. Abisinin sağlıklı olması büyük problemdir, çocuklarının görüşmek istememesi de öyle. Kendine bir sürü soru sorar ve hepsini cevaplar: Tanıdığı hiçbir insana kötülük yapmamış, gerektiğinde onların yanında olmuştur. "Kimse herkese yetecek kadar mutsuzluk olmadığını veya kendi hayatının hikâyesini korumaya kalkıştığı bu sorular fügünü harekete geçirmeye yetecek derecede büyük bir pişmanlık duymadığını söyleyemezdi." (s. 58) Kimse söyleyemez, kendinden başka. Yüzleşmesi gereken kendidir, ölmeden bir an öncesine kadar vakti vardır ve bu vakte güvenmektedir. Ölümün aşamaları birer birer atlatılmaktadır, öfke safhası sona erdiğinde kabullenme kendini gösterir ama yüzleşilecek daha çok şey vardır, Phoebe'yle olan rüya evliliğinin sona ermesi belki de en büyük hesaplaşma olacaktır.

Elli yaşına kadar uslu durmuş olan adamımız, yolun sonunun gelmekte olduğunu fark ettiği zaman maceraya atılır, ajansta tanıştığı güzel bir kadınla Paris'e gider ve Phoebe'ye yakalanır. Phoebe'nin bir tiradı var ki yalan söylemekle ilgili okuduğum en güzel tirat olabilir. Öfke patlaması, pişmanlık, üzüntü, bir dünyanın dağılması. Kısaca birinin bir başkası üzerinde yalan yoluyla egemenlik kurmasıyla ilgili, bir hiç uğruna.

Sonlara doğru hesaplar kapatılır, özür dilenecek insanlardan özür dilenir, tabii cüret edildiği kadar. "Yaşlılık bir savaş değildir; yaşlılık bir katliamdır." (s. 93) Son yenilgisinden önce aile mezarlığına gider, mezarları kazan adamla konuşur. Hüzünlü bir an. Adama yüklüce bir miktar para verir ve bir sonraki çukurun iyi kazılmasını ister. Kabullenme tamamlanmıştır.

Adamımız son ameliyatı sırasında korktuğu gibi, ne olduğunu anlamadan hiçliğe sürüklenir. Bir an, bir göz kırpması. Toprağa verilişinden ölünceye kadar yaşamıştır, bir karıncanın adımı kadar.

İyi yazardan iyi kitap.

İyi gruptan iyi şarkı.

Jean-Dominique Brierre & Jacques Vassal - Leonard Cohen

Leonard Cohen Kendi Ağzından. Çeviride problem var, dizgi sıkıntılı, hatası çok. Yine de yayınevine çok teşekkürler.

Cohen'ın iki hayranının yıllar boyunca yaptıkları görüşmeler, araştırmalar sonucunda bu kitap ortaya çıkmış. Kendi ağzından kısmı doğru değil, röportajlardan ve birebir görüşmelerden sıkça yararlanmışlarsa da kurgulanmış bir hikâye anlatılıyor. Yarı otobiyografik denebilir. Kitabı Cohen'la birlikte yazmak mümkün olmamış, adam çok yaşlı.

Bölümlere ayrılmış modüler bir anlatı. Sarmal bir yapı; Montreal'e tekrar tekrar dönüp şehri farklı anlamlarıyla görürsünüz. Hydra'daki yıllar Cohen'ın romanları ve şarkılarına farklı biçimlerde yansır.

Önsözde iki kafadarın Cohen tecrübeleri var. Aynı dönemde Columbia'dan çıkan Dylan veya Simon&Garfunkel'dan çok daha farklı bir sesle karşılaştıklarını söylüyorlar, tanrısal bir anlatının yalvacı. Kendisine basılı olmayan bir kitap gönderilmiş olabilir zira insanlığın kolektif bilincini dile getirir. Eski Ahit'in ozanıdır, şu siteyi bulmadan önce adamın ruhani altyapısını çözebilmek için kafayı yiyordum, siteden sonra kitabı da okudum, her şey yerine oturdu.  

Montrealli: Cohen huzursuzluğu diye bir şey varsa kaynağı Montreal'dir. Cohen'a göre Fransızlar, İngilizler, Yahudiler, kaç topluluk varsa hepsi mülteci gibi hissediyor Kanada'da. Herkes kanından, kökeninden endişe ediyor, ister istemez suçluluk duyuyor. Kar, fırtına ve Winter Lady. Başka hiçbir yerde hissetmediği kadar evinde Cohen, her zaman sırılsıklam ve kabullenilmiş bir melankoliyle birlikte huzurlu. Tanıdık acılar tanınmayanlara göre daha mutluluk verici. 

Yahudiler birbirine bağlı, küçük bir topluluk. Cohen çocukken İbranice kursu alıyor ve üniversiteye kadar İbrani okuluna devam ediyor. McGill Üniversitesi'ne gittiği zaman yaşadığı kapalı ortamdan kurtuluyor ve her gencin yaptığını yapıp kız peşinde koşuyor. İki romanında da şehir ve gençlik yılları sıkça kendini gösteriyor. 

Beautiful LosersGüzel Tutunamayanlar diye çeviren çevirmen, n'aber?

Bülent Somay da Montreal'e gittiği zaman Suzanne'in izini sürer, Şarkı Okuma Kitabı'nda bulabilirsiniz. 

Yahudi: 2009'daki Tel-Aviv konserinden: "Mevcut tek zafer, kalbin intikama, umutsuzluğa ve nefrete karşı kazandığı zaferdir." (s. 31) Cohen seyircilere Sayılar Kitabı'ndan bir bölüm okur, seyirci Cohen'ı kutsar ve konser sona erer.

Yom Kippur Savaşı sırasında Cohen İsrail'dedir, yaralı askerlere şarkı söyler. İlerleyen bölümlerde kötü giden ilişkisini bir nebze unutabilmek için bu yolculuğa çıktığını söylese de savaşın orta yerine gitmesinin sebebi kardeşlerine saldırılırken sorumluluk hissetmesidir. Lover, Lover, Lover böyle ortaya çıkar. Filistinli gruplar sanatçıdan İsrail'in politikasına destek vermemesini ister ama Cohen, sanatın birleştirici olduğunu, Filistinlileri çok iyi anladığını ama iki cemaat arasındaki diyaloğu teşvik edecek temel etkinliklere ödenek sağlamak üzere yaratılan fonu desteklemek için konser vereceğini söyler. Sonraki röportajlarından birinde, mevzuya bir dünya vatandaşı olarak baktığını ve savaşın sona ermesinin herkesin sorumluluğunda olduğunu belirtir. 

İşin politik yanı bir yana, Cohen'ın esin kaynağının büyük bir kısmı Yahudilikten gelmekte. Dünyayı tamamen kapsayan bir inanç, sanatçının karakterinin bir parçası. Olmak istediğim şeyin formu şiirdir diyor Cohen, inancının şiirselliğiyle bütünleştiği söylenebilir. Edip Cansever geliyor aklıma, Selçuk Baran'a kutsal kitapları mutlaka okuması gerektiğini söylemişti. Tanrı kelamı şiire en yakın form olabilir.

Jewish Telegraph adlı bir gazete, Cohen'ın dini bilgisini ölçmek için sanatçıyla röportaj yapar ve her soruyu kutsal metinlerden alınan cümleler takip eder. Her şey Cohen'ın hafızasındadır, o iyi bir Yahudidir ve onun için iyi Yahudilik, evrenin mükemmelliğini keşfetmekten geçer. Keşfinde bütün kutsal metaforları öğrenir ve şarkılarında bunları kullanır. The Stranger Song'tan şiirlerine, eserlerinde pek çok kutsal mevzu mevcuttur. Dance Me to the End of Love'daki yanan keman/viyolin olayını açıklıyor mesela, çok etkileyici. Şarkıyı önce Berlin şehri için yazmış, kötülüğün kökleri için ama sonrasında fark etmiş ki şarkı aslında aşk ve evlilik üzerineymiş. Almanlar Yahudileri katlederken yaylı sazlar dörtlüsüne konser verdirtirmiş, olay bununla alakalıymış falan. Hallelujah'taki Davud meselesi de kendi hikâyesiyle dini hikâyelerin kesişiminde önemli bir rol oynamış.

Oğul: Unutkanlığım zirve yaptı, az önce okudum ama nerede okuduğumu hatırlamıyorum. İnsan, babasına benzediğini anlayınca yaşlanmaya başlarmış. Ortada benzeyecek bir baba olmadığı zaman? Cohen, enerjisini ve hüznünü büyük ölçüde babasızlığından alıyor. Annesini sever ama onu terk etmek ister, amcalarına babasına karşı vefasız oldukları için dargındır, pek çok röportajında oğulluğuna dair açıklamalar yapar. Yalnız bir çocuktur ve yalnızlığını her gittiği yere götürecektir.

Şair: Dünyayı sözle oluşturma yeteneği Cohen'ı çok etkilemiş. Yalnız çocukluğunu göz önüne alırsak kitaplara sığınması doğal. Lorca'ya hayran olur, sözcüklerdeki yaşam enerjisi onun için çok anlamlıdır, öyle ki kızına Lorca adını koyacaktır. Yeats, Kavafis, Pound ve Eliot gibi şairlerin yanında Yahudi şairleri de ayrı bir yere koyar. Bu şairlerin söyledikleri artık bütün dünyayı ilgilendirmektedir, zira günümüzde yok oluşun kıyısında olan sadece Yahudiler değil, bütün dünyadır. Bütün dünya, Yahudilerin acısını -nihayet- anlayabilecek durumdadır. 

Şairliği hakkında söylediği bir şey var, bunu şiirle ilgilenen herkesin mihenk taşı ilan etme cüretini gösteriyorum: "Sizi etkileyen her şiir, cevap gerektiren bir çağrı gibidir. İnsan kendi hikâyesiyle cevap vermek ister." (s. 75) Cevap verir ama sadece ustalarına. Onlar için yazdı, popüler kültürün kıyısından geçemedi ve bu yüzden şarkıya yöneldi. Ailesinin maddi durumu oldukça iyiydi, akrabaları ve cemaati ondan da iyi para kazanmasını bekledi ama maddi bir kaygısı yoktu, istediği gibi yazdı. Montreal'de küçük bir sanatçı grubuyla birlikte çalışmalarına başladı ve Beat Kuşağı şairlerini pek tutmadı. "Biz taşralı radikaller onların bu özgür-doğaçlama tarzlarıyla doğru yolda olmadıklarını ve bizim geleneklerimizi onurlandırmadıklarını düşünüyorduk!" (s. 80)

Cesareti olsaydı birçok kitabını atacaktı, olmadı. Artshop'tan şiirlerinin bir derlemesi çıktı, dilerseniz edinebilirsiniz.

Müzisyen: Gençliğinde flamenkocu bir İspanyoldan iki veya üç ders alır, bir sonraki dersi beklerken adamın intihar ettiğini öğrenir. Muhteşem bir başlangıç.

Woody Guthrie ve Pete Seeger gibi babalardan, bir de çağdaşlarından etkilenmiştir. Roy Smeck metoduyla ukulele çalmayı öğrenmek ister, country ve folk sever, Yunanistan'da yaşadığı dönemlerde rebetikoyu sever, dini müziklerle zaten haşır neşirdir, çok iyi bir gitarist olamayacağını anladığında elindekiyle yetinir. Gitarının akordu da ilginç: ilk iki tel kalın mi, son iki tel ince mi.

Albümlerinin kayıt aşamaları, çalıştığı sanatçılar falan bu bölümde.

Sevgili: Hah, burası mühim.

Cohen iyi bir aşık, kötü bir eş ve baba. Çoğu şarkısında maceraları yer alıyor, teker teker vermeyeyim, kitapta çoğu incelenmiş. Joni Mitchell'la kısa bir ilişki, meşhur Chelsea Hotel'da Janis Joplin'le unutamayacağı bir macera, evlilikler, ayrılıklar. Neler neler.

Hasta: Kendi hastalığının yanında diğer hastaları da sever Cohen, onların yanında rahat olduğunu söyler. Şarkılarının doğuşunda yaşadığı süreçle hastalık arasında bağ kurar, sanki aynı kaynaktan doğmaktadırlar. Annesinin rahatsızlığı yüzünden daha çocukluğunda tanışır hastalıkla, kendine bir duruş geliştirir ve bunu üretim için kullanır. Kendisi de spleen şairidir; uyuşturucu, kadınlar, alkol ve anti-depresanlardan sonra Zen'i keşfeder ama bunların hiçbiri onun için bir çözüm olmadığı için durmadan yazar, tek tedavi yazmaktır. Her zaman daha derine inmeye çalışır, depresyonun taşa çeviren sertliğini ancak bu yolla yumuşatabilir.

Gezgin: Montreal, New York, Hydra, İsrail, dünyayı içinde taşıyan bir adam. Yükü ağır ve her zaman yabancı

Savaşçı: Konserlerine kamuflaj benzeri giysilerle çıktığı olmuştur ve savaşı büyük bir olay olarak görür, insanın elinden geleni yaptığı tek yer savaş alanıdır onun için. Metafor olarak da değerlendirebilirsiniz bunu ama gerçek bir yanı olduğunu unutmadan.

Romancı, Avcı, Söz Yazarı gibi pek çok başlık var, Cohen'ı birçok yönüyle tanıyorsunuz. Sevenleri mutlaka okumalı.

10 Eylül 2016 Cumartesi

Peter Handke - Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

Yer yer patafiziğe varan nesne oyuncusu bu kitap, çokça dendiği gibi Beckettvari bir uzlaşmamacılığı deniyor. Nesneler etki altında kalmadan da var olabilir, dönüşebilir ve her şeyin ortasındaki kalecinin nesneleri, dünyayı dille kurması şart değildir. Gol yememek için harekete geçebilir ama epigrafta dendiği gibi, topun yuvarlanıp çizgiyi geçişine bakacaktır. Atlayacağı köşeyi düşünen kaleci, vuruşu yapacak olan futbolcunun topu diğer köşeye atacağını düşünür ve ilk kararından cayar. Ya penaltıcı da aynı şeyi düşünüp kararını değiştirdiyse? Kalecinin penaltı anındaki endişesi, bu sürgit huzursuzluk, kitabın anlattığı şey. Gözden kaçırılansa penaltıcının, bu durumda yaşamın diyebiliriz, içkin huzursuzluğu. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı dil kurar ama görüldüğü üzere dil kaygan bir zemindedir, zaman zaman ikisine karşı dürüst olsa da kitapta kimseye dürüstlükle yaklaşmaz. Böylece topun tıngır mıngır kaleye yuvarlanışını, adamımız Bloch'un algı-dünya bağlantısını kuramayışını, kendi dünyasını oluşturan transandantal -kelimeyi kes- dile hapsoluşunu izleriz. Nesnelere bir ad, bir fiyat, bir gösterge lazım olur ama Bloch için bunların bir işlevi yoktur. Birbiriyle bağlantısız şeylerle dolu yaşamı, dış dünyayı da ele geçirir ve adamımız anlamdan yoksunlukla hareket eder, bu durum insanlarla iletişimsizlik kurmasına yol açar. Hemen Pirandello'dan çarpıyorum: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamlarınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak, kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık, oysa gerçekte birbirimizi anlamadık."

Yanlış anlamlar, bağlantısız olaylar... Neler oluyor?

"Hiçbir şey tek bir şey değildir ve eşzamanlıdır / Bir motosiklet ses çıkarır ve annem bir yerdedir. / Saat sabahın altısı ve saat sabahın üçü. / Siz eşzamanlı ne yapıyorsunuz?"

Alıntı The Complete Poem'dan. Jung'tan eşzamanlılıkla ilgili biraz daha bilgi: "Eşzamanlılık ilkesi nedensel olarak ilişkisiz olguların karşılıklı bağlantısı ya da birliği olduğunu var sayar. Böylece de varlığın bölünmez bir yönü olduğunu kabul eder. Bu yön unus mundus (bir dünya) olarak betimlenebilir. Bu ilke derinliği ölçülemeyen bir uçuruma köprü kurar. Söz konusu uçurum tini doğadan, gövdeden ayırmaktadır."

Beckett'ın Belacqua'sı kendini sandalyeye bağlayıp sallanır, o sırada Bloch ne yapar? Yürürken denk geldiği bir kavgaya karışıp dayak yer, bir kadın öldürür, ölü çocuğun yerini söylemez, bir sürü şey. Bunları yapıp yapmadığı zamanların seyrini pas geçer, seçim yapmak istememesine rağmen her hareketi, alternatiflerini de içeren bir başka seçimdir. Sosyal yaşamından bir örnek: Arkadaşıyla diyaloğunda söylediğinin yol açtığı tepkiyi ironi olarak ele alır, ona göre cevap verir ve sonrasında duyduğu her şeyi bağlamından koparıp kendi bağlamına ekler. Benmerkezci bir dünya; olabildiğince çarpık. Gözleri açıkken nesneler batar, gözlerini kapadığında nesnelerin isimleri batar, içinde durmadan kemiren bir fare sürüsü vardır adeta. Bilişsel çarpıklığı algılarıyla da oynamıştır; kaynar suyu döktüğü çay yaprakları yerine karıncalar görmüşlüğü vardır.

Bir diğer mevzu da eşzamanlılığın aşırı yorumlanmasıdır.

"Bir tarla üstünde daireler çizen bir doğan gördü. Sonra doğan olduğu yerde kanat çırpıp dalışa geçince, kuşun kanat çırpışıyla dalışını değil, tarlada kuşun inmesini söz konusu yeri gözlediğini fark etti; doğan dalışını yarıda kesmiş, yine yükselmişti." (s. 28)

Mezbaha 5'te bilişsel zaman yolculuğu sonucu, kahramanımız kişisel tarihinin her bir anına bağlantı kurup kronolojik tarihi tarumar ediyordu, bunu yaparken basit bir gözlemciden farkı yoktu. Kaleciyse peşin hükümlerinin etkisinde kalmazsa ihtimallerle birlikte logaritmik artış gösteren sonuçlardan sadece birine ulaşır ve ona göre hareket eder. Süreci izlemez, sonuca odaklanır.

Onunki sembollere indirgenmiş bir yaşamdır, son tahlile hep arka kapıdan ulaşır ve anlatının bir bölümünde görme duyusu sembolleştirilmiş bir şekilde metne aktarılır. Gözlerini açar, isimler silinir ve nesneleri biçim olarak görür/görürüz. Bisiklet yerine bisiklet sembolü kullanılır. Her şey birbirini etkiler, Bloch'un anlam problemi ampirik düzensizliğe yol açar ve basit çözümle son cümlede karşılaşır: "Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu avuçlarına gönderdi." (s. 96) Hiçbir şeyin tercihi ancak belli kuralların, belli sınırların var olduğu oyunlarda mümkündür, yaşam için bu sadece bir yanılsamadır. Oyunlarda bile yanılsamadır gerçi, topu tutmak da bir tercihtir ve her kaleci tutmayı tercih eder, şike gibi daha kazançlı -kazanca birçok farklı anlam yüklenebilir- bir mevzu olmadığı sürece.

Bir yanlış anlama sonucu işten atıldığını düşünen adamın meşrebi, annesinin ölümünden pek etkilenmeyen, bir sabah kendisini böcek olarak bulan veya böceklerle dolu bir küvete uzanan diğerlerinden ayrı değildir. Aynı çıkmazın türevi olan Bloch'a: "A man is very intense and also a complete jerk."

6 Eylül 2016 Salı

Herman Melville - Veranda Öyküleri

Bu öykülerde Thoreau'nun doğaya dair sezgisini bulmak mümkün. Biraz macera da var işin içinde; Melville yolculuklarını öyküleştirirken yaşamı olabildiğince bozmadan işler, tayfaların haykırışları, rüzgarlar falan olabildiğince gerçektir. Mevzuyla alakalı olarak In the Heart of the Sea'yi izlemenizi tavsiye ederim, kısmen Melville hakkında bir filmdir. Hikâye peşinde bir yazar olarak görürüz kendisini ama hayatının önemli bir bölümünü yolculuklara ayırmıştır, sonrasında Jack London'ın da yapacağı gibi. Esin verici bir adamdır Melville, öykülerinden yazım dersi çıkarılabilir.

Veranda: Anlatıcımız Thoreau'nun yolundan gider, kendine bir kulübe ayarlar ve bütün zamanını gözleme ayırır. Verandasını inşa ettikten sonra müthiş bir manzaraya kapı açar, periler vadisini izler. "Gerçek bir yolculuk; ama kabul etmek gerekir ki uydurulmuş kadar ilginç..." (s. 11) Yürümeye başlar ve bireysel özgürlüğünün sınırlarında gezinir, her adımıyla birlikte periler ülkesine bir adım daha yaklaşır ve uzaklarda zorlukla seçebildiği eve yaklaşır, Marianna'yla tanışır. Marianna da anlatıcı gibidir, sihrin içinde yaşarken uzaklardaki evde oturan kişinin ne kadar şanslı olduğundan bahseder. Perileri en iyi gören yer o evin bulunduğu alandır, yaşamın en keyifli olduğu yerdir orası. Anlatıcı o evde yaşadığını söyleyerek sürpriz yapar ve uzun zamandır birbirlerinin cennette yaşadıklarını düşündükleri ortaya çıkar. Doğanın içinde, insanın kendiyle kalabildiği ve kendinden daha yüce bir şeyin varlığını hissettiği zamanlar... "Zaten büyülenmiş olanlar yemekten içmekten kesilirmiş. En azından, bilgelerin bilgesi Don Kişot böyle demiş." (s. 15)

Bartleby: Bu ayrı bir başlıkta incelenmeli. Burada şunu söyleyeyim; Everyday Rebellion'ı izledikten sonra katibin hareketlerinin kasıtlı olduğunu düşünüp büyük keyif aldım.

Benito Cereno: Hah, bu müthiş bir öykü işte. Güvenilmez anlatıcı denen nane, üçüncü tekil anlatıcı kılığındadır, hatta denebilir ki anlatıcı öylesine tarafsız bir anlatıcıdır ki olayların arka yüzünü sezdirse de gerçeği bildiği halde hiçbir ipucu vermemektedir.

Kaptan Delano, San Dominick'e rastladığında bir şeylerin ters gittiğini anlar ama olayı tam olarak çözemez. Geminin yan tarafında "liderini takip et" yazmaktadır, olayın ironisini artıran bir mevzu. Ancak öykünün sonunda çözülebilen bir bulmaca. Delano, Kaptan Benito Cereno'yla tanışır, gemisine çıkmak için izin ister ama Cereno bu konuda isteksizdir, bir an önce yoluna gitmek ister gibidir. İlginç bir şekilde oldukça yorgun ve pespaye bir haldedir, Delano neler döndüğünü anlamaya çalışır ama kaptanın konuşmaktaki isteksizliği, tayfaların suskunluğu içinden çıkılmaz bir hale gelir. Anlatıcı daha çok Delano'nun huzursuzluğuna, çıkarımlarına ve bu çıkarımların yıkılmasına dayalı bir yol izler, gerilimi adım adım yükseltir. Bir bölümde tayfalardan birinin elindeki pala, Delano'yu neredeyse sinir hastası yapar. Deli gerildim burada, pala inecek miydi? İnmedi.

Çok başarılı bir öykü, şahsen Melville'e saygılarımı sunuyorum.

Paratoner Satıcısı: Fırtınalı havalarda insanların korkularını kullanarak onlara paratoner satan adamı hacamat eden akıllı anlatıcının kısa öyküsü. Anlatıcı, satıcı tarafından kafir ilan edilir ve sonuçta paratoner almaz. Oysa satıcı hala oralardadır, insanların korkuları onları mükemmel bir alıcıya çevirir. Korkulara karşı kendini paratonere çeviren bir satıcı fikri de pazarlama açısından son derece başarılı.

Efsunlu Adalar: 10 kısa öyküden oluşan bir derleme. Çok kabaca; deniz ve insanlık halleri. Sevdiklerini kendi eliyle gömmek zorunda kalanlar, fırtınadan sağ kurtulan gemiler, bir sürü olay. Dünyayı kavramlara sığdırmaya çalışan beyaz adamın gerçekle dolu yolculuğu, ilkel dediği insanların yaşamlarına şaşkınlık dolu bir bakış.

Çan KulesiBurada iddia edildiğine göre edebiyat tarihinin ilk robotu bu öyküdeymiş. Aşırı bir yorum olduğunu düşünüyorum, Robottan kasıt yapay zekaya sahip makineyse hayır, böyle bir şey yok. Yorumlama sonucu kısmen bilinçli olduğundan bahsedilebilecek bir otomatın belli belirsiz gölgesinden bahsediliyorsa, evet; böyle bir durum var. Metafizikle pek ilgisi olmayan mimar Bannadonna, inşa ettiği kulenin çanını çalması için kendi tabiriyle bir bey üretiyor, adı Hamas. Kendisini robot konseptinden -haliyle- haberi olmayan anlatıcının güvenilmez bilgisine dayanarak yorumlamak zorundayız, kimyasal bilgi ve mekaniğin yardımıyla ortaya çıkarılan bir varlık var ama ne olduğu hakkında tam olarak bir şey söylemek mümkün değil. Yoruma son derece açık bir mevzu. Makine, Talus gibi olarak geçiyor öyküde, bu makine Frankenstein'ın canavarına konsept olarak daha yakın diye düşünüyorum.

Özü şudur ki tanrıyı oynamaya çalışan insanların başına bir musibet gelir. Evet.

Moby Dick'i yazmaya nefesim yetmiyor, en azından bu güzel öyküleri yazmış olayım. Alın bence, pişman olmazsınız.

4 Eylül 2016 Pazar

Selçuk Baran - Kış Yolculuğu

Şehirde yalnızlaşanların yanına şehirden kaçıp yalnızlığından kurtulamayanlar ekleniyor bu kez. Baran'ın sık kullandığı bir leitmotif; doyurmayan ilişkilere dayanamayıp şehri terk eden entelektüelin kendiyle hesaplaşması. Doğanın yalınlığını kendine ayna kılan karakterler için büyük bir sınav. Baran, kırılmaya yakınken bir dünyalık esneyen kabukların yazarı. Bunaltının yoğunluğu azaldıkça her şeye bulaşıyor, kolay bir çıkış yok.

Türkân Hanımın Ölümü: Tanıyanlar Türkân Hanım'ı anlatıyor. Anlatıcı, öykünün oluşumunda birçok kişiyle görüşüldüğünü, net bir çözümleme yapılamadığını, yine de ortaya çıkan veriyi paylaştığını söylüyor ve hanımefendinin ölüm olgusuyla yüzleşip ona hayat gibi sarılmasının nedenlerini satır aralarına yerleştiriyor. 

Diş Hekimi Oğuz Karan, hanımın herkesle görüşmediğini, seçkin bir insan olduğunu belirtirken hanımefendinin evindeki eşyalarla sözcüklerinin yerini değiştiriyor, fiilinin yerini daima kapalı perdeler alıyor, evin tesirini anlatıyor. Türkân Hanım kolaylıkla anlaşılamayan, anlaşılmak gibi bir kaygısı da olmayan kadınlardan biridir. 

Safiye Günel, hanımın iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu pek de memnun olmayarak anlatıyor. Güya hanım, Günel'in eşinin ölümünü evine gelen herkese bire bin katarak anlatırmış. Olabilir, gerçeklik yoruma son derece açıktır. Yorum gerçeğe açık değildir, bu yüzden Günel'in söylediklerinin doğruluk payını bilemesek de kendisine inancımız, söz gelişi bir çiviye duyduğumuz inançla birdir. Safiye Hanım, etrafınıza kişileri toplayınız da kendi gerçeğinizi anlatınız.

Sait Coşkun, hanımın ölümle dolu hikâyelerinden bıkmış bir tanıdık. Ölse belki bu kadar bıkmayacak. Kısmet değilmiş.

Macide Köker, hanımın gençlik dönemlerini bilen bir arkadaşı. Yokluktan gelen küçük bir kızın ölümün doğurduğu hiçliğe hayran olmasını garip bulmuyor. Zaten bakınız, hanımın dediği: "İnsanları haklı çıkaran bir tek durum saptadım: ölüm. İnsanlar öldüklerine, ölüp gittiklerine göre haklı olmalıydılar. Bu yüzden ölümlerine ilgi gösterdim: Aptallıklarını, kıyıcılıklarını, adam sendeciliklerini, cimriliklerini aklayan tek özürlerine senin anlayacağın..." (s. 267) 

Altuğ'la yaşanan bir macera, hanımı evinden uzaklaştırır ve yenilmiş bir şekilde dönmesine yol açar. Gençliğini tekrar yaşamak istemiştir belki, Altuğ gibi yakışıklı ve kafası karışık bir gençte özlediği heyecanları bulmuştur. Yine de kurtuluş değildir bu; canına kıyar. Kronolojik sırayı çorba edelim; başkalarının hikâyelerine dönüştüğü için gerçekliğin peşinde koşmasının sonucu mudur ölüm? Hanım için belki.

Temmuz, Ağustos, Eylül: Baran'ın en hüzünlü öykülerinden biri, bitince ağızda toprak tadı bırakıyor.

Turhan Engin iyi bir tiyatro yazarıdır ama sanat dünyasıyla arası pek iyi değildir, kodamanlar arasında kendine yer bulamaz ve Kanlıca taraflarında küçük bir kasabada oda tutar, yerleşir. Kitaplarını yanında getirmiştir, çoğunu okumuşsa da onlardan kopamaz. "Beceremedim, diye düşündü; hiçbir şeyi beceremediğim gibi bunu da beceremeyeceğim demektir. Öyleyse gerçekten kurtulmayı istemiyorum, kim bilir?" (s. 292) Kurtulmak isteyip istemediğine karar vermeden önce sahilde bir kadınla tanışır ve hayatını değiştirmek istediğine karar verir. Kadın oldukça çekicidir, özellikle yeni bir başlangıç için. Edibe Hanım, Engin için yeni bir yaşama açılan kapıdır. Birlikte zaman geçirmeye başlarlar, kasabalı dobralığıyla kenti hesaplılığının çatışmaları da böylece ortaya çıkar ama Engin için hiçbir şeyin önemi yoktur, ne istediğini bilir.

Bilmez aslında.

Mutlulukla ilgili bir bölüm: Edibe Hanım birikimlidir, yaşam sezgisi de oldukça kuvvetlidir bir yandan. Mutlu olup olmadığını hiç düşünmediğini söyler. Kasabada büyük bir dünyayı yaşatır ve Engin'i dünyasına dahil etmeye meyillidir. Bu bir kenarda dursun, bir olay anlatacağım. Akademiden tiksinmeme yol açan olaylardan biri. Önce alıntıyı bırakayım şuraya: "Mutluluk bir yirminci yüzyıl hastalığıdır, diye ileri sürerdi bir zamanlar Turhan da. Bir batı hastalığıdır aynı zamanda. Osmanlılıkta mutluluk düşüncesi yoktur, Anadolu halkında da." (s. 299) Sonrasında Sartre'lar falan giriyor devreye, bu kadarı yeter. Şimdi bu tabii ki bilimsel bir gerçeklik değil ama bir bakış açısı. Olay da şu: Yüksek lisansta Karabibik'i inceliyoruz, şimdilerde profesör olan bir hocamız, adını hatırlayamadığım esas oğlanın toprağıyla hayvanlarıyla falan mutlu olduğunu iddia ediyor. Bir arkadaşımla birlikte karşı çıkıyoruz. Mutluluk yoktur o tür bir anlatıda. İzi bile yoktur. Ne ki derdimizi bir türlü ifade edemiyoruz, son derece takıntılı bir insan olan hocamızın lafının üstüne laf söylediğimiz için de kara koyun oluyoruz. Sınavdan düşük notlar, bilmem ne. Neyse ya, bu öykünün olayı da mutluluk değildir aslında; ters köşe son dışında her şey bellidir. Engin, izini kaybettiği mutluluğu eline geçen bir dergiyi okuduktan sonra İstanbul'da bulur. Tiyatroda Shakespeare'in bir oyunu sahnelenecektir, adamımız her şeyi bırakıp şehre döner. Tanıdığı onca insan çok normal karşılar bu durumu, şehirlilerin uçarılıklarını bilirler. Edibe Hanım'ı son sahnede görmeyiz ama ona da doğal bir şey gibi gelmiş olabilir. Koca bir kalp ağrısı da cabası.

Kış Yolculuğu: Yine bir kaçış. Siyasi mahkum hapisten çıkıyor, yayınevi sahibi olduğu zamanların anılarıyla baş etmeye çalışırken ailesinin esip geçen bir rüzgardan farksız olduğunun farkına varıyor. O zaman ne yapacak? Evet, kasabasına dönecek. Ana rahmine dönmek gibi. Huzurlu, mutlu hissettiği zamanlara dönmek isteyecek ama ne o zamanı, ne de kasabayı bulabilecek. Her şey değişiyor, adamımız kasabasında kendine yeni bir kimlik yaratsa da yenilgisinden kurtulamıyor.

Nefis.

1 Eylül 2016 Perşembe

Tadeusz Borowski - Taşlaşan Dünya

Zeyyat Selimoğlu çevirisi, 1981 baskısı. Belgesel öykü diyorlar, belki kurguyu yıkmaya çalışacak kadar gerçeklikle dolu olduğu için. Borowski'nin dediği: "Evet, edebiyata tanınmış çok eski bir çareye başvurulabilir. Gerçeği söylüyorum görünümü içinde yalan da söyleyebilirdim, ne var ki buna yetecek düş gücünden yoksunum." (s. 6) Savaşın başında kamplara sürüklenmiş bir ari o, yine de işgal edilen bir ülkenin vatandaşı ve katliamın her bir aşamasını görmeye lanetli. Sanatçı duyarlılığı, dehşet dolu yılları olanca gerçekliğiyle canlandırıyor. Borowski öykülerin çoğunu yirmilerine gelmeden yazmış, sıcağı sıcağına. Vonnegut savaş anılarını yazmak için yıllar boyunca beklemişti, Borowski'nin öyle bir şansı yok. Kamptan kampa sürükleniyor, her an kafasına bir kurşun yiyebilir, böyle bir hiçliğin ortasında var olmak için yazmaktan başka şansı yok. Kuru bir anlatı da değil onunki, zengin çağrışımlı imgelerle süslü. Misal: "Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencerenin dibinde, çenesinin altında kemanıyla kederli, gençten bir adam duruyor." (s. 13) Geceden incecik bir perdeyle ayrılmış pencere, müthiş. Herta Müller'in vardır buna benzer cümleleri, keyif verir.

Maria'dan Ayrılış: Kronolojik öyküler, Polonya'nın işgalinin ilk günleriyle başlıyor. Tadek nam sanatçı kahramanımız, batmaktan beter olmuş ülke ekonomisi can çekişirken arkadaşlarıyla birlikte ipe sapa gelmez işler yaparak hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Umutsuzluk, gri üniformalı askerlerin sokaklarda boy göstermesiyle tavan yapıyor. "'Bizlere yardımcı olacak şey, sadece kendi şaşırtıcı deneyimlerimiz, düş kırıklığına uğratan, kendi serüvenlerimiz. Hiç de elverişli olmayan bir ölçü!'" (s. 12) İnsanların ortadan kaybolmaya başlamasıyla birlikte şehir huzursuzluğun başkenti oluyor, Tadek'i de yakalıyorlar. Öğreniyor ki Maria melez olduğu için gazlanmış. Sabun olmuştur çoktan, kim bilir? Ortadan kaybolanlardan bir daha haber alınamıyor, ölüm kamplarının kurulmaya başlamasına biraz daha var.

Öyle Bir Gün: Çalışma kampı, Almanların estirdiği terör son derece yalın. Kiev'in alındığı sıralar, 1941. Ruslar geri gelecek ama daha zaman var, yapılması gereken ölmemeye çalışmak. Enternasyonal'i ıslıkla çalan Tadek, ölümün eşiğinden dönüyor, babasından yadigar kalan saati almak isteyen komutana karşı çıkıyor ve saatinin parçalarını yerden toplamak zorunda kalıyor. Kampta her gün eleme yapılıyor, çalışamayacak durumda olanlar bir mermiyle bu durumlarını garantiliyorlar. Sonraları mermi zayiatı olmaması için büyük, geniş odalarda gaz banyoları yapılıyor, malum. Aklıma geldi de, bu katliamların yapılması için alınan kararlarla ilgili müthiş bir film var, izlemenizi tavsiye ederim: Conspiracy. HBO çekmiş filmi, yavrum HBO. Neyse, esir Yunanlar için üzülmemek elde değil; kampın en açları. Yemek paylaşımı esas, esirler birbirlerine yardım ediyorlar ama gözlerden uzak olmaları lazım, yoksa elenebilirler, en hafif ceza olarak tekmelenmekten kendilerinden geçerler.

"Yaşlı, saçı başı ağarmış Yunanlı, iki kolunu göğe doğru kaldırıyor: 'Ey Tanrım, ne sefil insanlarız!'
Mavi, soluk gözler göğe dikilmiş. Gök de öyle, mavi ve soluk." (s. 83)

İncil Okuyan Çocuk: Yahudilerin toplanmasına dair. Devlet kademesindeki çoğu insan hapis, kart oynuyorlar. Koğuşa küçük bir çocuk getiriliyor. Durmadan okuyor, kimseyle konuşmuyor. Kitabını ödünç vermiyor da. Kurşuna diziliyor. Sessizliği sürüyor.

Bayanlar Baylar, Buyurun Gaz Odasına!: Remarque'ın adını hatırlayamadığım bir romanı var, isimlerini yitirip numaralara dönüştürülmüş insanların gaz odalarına alınmalarından önceki süreci anlatır. Bir de neydi, bakıp geleyim, İnsanın Anlam Arayışı. Bu kitapta da gaz odalarından kurtulan Victor E. Frankl'ın yaşadıklarını görürüz. Varlığın anlamını yitirdiği noktada kendi anlamını yaratmış bir adamdır Frankl, saygı duyulasıdır ama sanıyorum en, en, en çarpıcı gaz odası maceraları bu öyküdedir. Sağlam sinir gerektiren bir öyküdür, saf kötülüğün eline düşmüş insanların yaşadıklarını anlatır.

Ulan yine kalbim sıkıştı, özet geçip bitireyim. Vagonlara ziplenmiş insanlardan boğulmayanları ve açlıktan/susuzluktan ölmeyenleri indirilir, odalara alınır. Yürüyemeyen çocukların kafaları patlatılır, ölü çocuklar annelerine fırlatılır. Odalarda öldürülen insanlar altın dişlerine kadar soyulur ve yakılır. Böylesi bir acıya karşı kurgu dinamiklerini kaybeder, anlamsızlığın içinde okur kör topal ilerlemeye çalışır. Korkunç.

Birçok öykünün yanında fragmanlar da mevcut; kısa öyküler farklı saçmaları, acıları anlatır.

II. Dünya Savaşı'na dair yazılmış en sert metinlerden biri.