13 Ekim 2016 Perşembe

Saul Bellow - Boşlukta Sallanan Adam

Bu, askerden dönene kadar son yazı. Orada okurum ama yazamam sanıyorum. Beni AŞTİ'den Mamak'a götürebilecek birileri var mı? Şimdiden teşekkürler.

Hazırlıklar yapıldı. Kitapları dizdim, hangi sırayla yollanacaklarını belirledim. Okumadıklarım, yeniden okuyacaklarım falan. Çamaşırhane çavuşu veya kazan dairesi şeyi olmak lazımmış bol zaman için. Yazıcılık da iyi. Spordan vakit bulabilirsek. Kıbrıs oğlum, Rum sınırı. Her an savaş çıkabilecekmiş gibi hazır bir tugay. Kısmet.


Bir yıl sonra: Geçen sene eylülün dördü olması lazım, yukarıdakileri yazmışım. Söylenecek pek bir şey yok, derin bir nefes alıyorum ve halıya bastığıma şükrediyorum. Kıbrıs'ın cehennem sıcağı, güneşin alnında kazılan çukurlar, kurulan çadırlar, nöbette atılan voltalar, Türkiye'ye giden uçaklar, Girne'nin sahilleri, Lefkoşa'nın ıssız sokakları... Bitti gitti ulan işte, gece gece icat çıkarmaya lüzum yok.

Bu kitapların hepsini yanıma aldım sonradan. Bir bavulda asker malzemeleri vardı, diğer ikisinde kitap. Beni karşılayan bölük komutanı, "Bu ne lan, tatile mi geldin?" dediğinde, "Kitap gomtanım," çekmiştim, adam garip garip bakmıştı. Vay be. Sonra bunları dolaba dizdim, koğuş kontrolünde üsteğmenden, "Kütüphane mi ulan burası, kaldır şunları depoya!" diye papara yedim falan. Garip garip işler.

Kitap, evet.

Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

Bellow'un adamı askere gitmeyi beklerken herhangi bir sorumluluk altında değildir. İşsizlik, adamın tek sıkıntısı işsizlik ve düşünmek. Çiçeklerin açması, yaprakların dökülmesi ve diğer doğa olayları, yaşamın ana dürtüleri olduğu için zevk vermesi gereken şeyler olarak ele alınıyor ama düşen yapraklar yenmez, çiçeklerden ev yapılmaz, çimen verip yemek alınmaz, aynı çayırda iki kez otlanılmaz. Dolayısıyla bu iç sıkıntısını geçirmek için bazı tedbirler, can sıkıcı tedbirler almak lazım gelmektedir. Adamımız eşinin zoruyla abisinden para istemeye gider, kayınpederinin hastalığıyla canını sıkmak zorunda kalır ve insanoğlunun yaşam deneyimi üzerine birtakım atıp tutmalara girişir. İnsanların sahip oldukları eşyaların kılığına bürünmeleri, ön yargılar, ailenin yıkıcılığı, tatminsiz bir eş, umursamayan insanlar, işsizlik ve benzeri pek çok hadise, adamımızın üstünden silindir gibi geçer.

Adam,, boşlukta kendini ağaca asmış gibi sallanır.

Düzensiz, boğucu saatlerin çaresi nedir? Askerlik! Adam bütün o sıkıntıları yaşarken askere gitmeyi bekler ve sevinçten çıldırmış bir şekilde askerliği överken roman biter. Düzenli saatler, amaçlı bir yaşam, boşluğun dolmasıyla belirir ama bu dolgu gerçekten rahatlatır mı? Sanmam, adamımız üstlerinden papara yerken işlerin düşündüğü gibi gitmediğini anlayıp tekrar isyan etmiş olabilir. Her neyse.

Eh, bu yazı da kısa olsun. Tavsiye ediyorum, rezil anlattım ama kitap süper.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Robert A. Heinlein - Yaban Diyarlardaki Yabancı

İlla bir şeyler eksik kalacak ama girişiyorum.

ABD'de uzunca bir süre yasaklanmış bu kitap, tanrılığa soyunmuş bir Marslının ele alındığı tek bildungsroman olabilir. Tabii adam bize gelişmiş olarak geliyor ama biz bu gelişkinliğe henüz hazır olmadığımız için insanoğlunun gelişim romanı da olabilir. Sonuçta mevzuya çok uzak olmadığımız kesin; Marstan Gelen Adam Valentine Smith'in insanlara öğretmeye çalıştığı şey, insanların zaten yakın bir zamana kadar sahip olduğu erdemden başka bir şey değil. Sevgiyle, fedakarlıkla kurulmuş toplumsal düzen, "modern" insanların yakın bir zamanda keşfedip kuruttuğu Polinezya'da mevcut. Steve Taylor ve Yuval Noah Harari'nin kitaplarında okuyabilirsiniz; buralardaki topluluklardan bazılarında aile kavramı bütün bir kabileyi kapsar, mülkiyet yoktur ve çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar herkese aittir, dolayısıyla bir erkek herkesin kocasıdır, bir kadın herkesin karısıdır, bir çocuk herkesin çocuğudur. Paylaşmayan insanlar ayıplanır ve dışlanır. Bizim için çok garip ama adamlar bu şekilde yüzlerce yıl yaşamış ve umarım yaşamaya devam ediyorlardır. Araştırmalara göre suç oranı medeni toplumlardakine göre yok denecek kadar az. Öz denetimleri sayesinde nüfus problemi yaşamıyorlar, savaş yok, ne güzel memleket.

Smith kardeşimiz, Fremenlere ilham kaynağı olacak şekilde su verme/paylaşma kutsallığıyla, groklama hadisesiyle, kendine özgü gariplikleriyle bir anda ortaya çıkıp Dünyalıların beynini yakıp bahsettiğim bu düzeni kurmak için uğraşıyor ve sonlara doğru başarıyor da; küçük bir topluluğu Polinezyalılar gibi yaşatıyor ve en sonunda Romalılar gelip evini yakıyor, gerisi malum. Çok sayıda dini göndermenin yanında Smith'in İsa'ya benzerliği gözden kaçmaması gereken bir hadise. Luka'da insanların İsa'nın çarmıha gerilmesi için bağırmasıyla ilgili babın benzeri kitapta olduğu gibi mevcuttur. Lakin Smith babasına kendisini neden terk ettiğini sormaz, çünkü inancına göre herkes tanrıdır, herkesin sorumlulukları vardır ve bu sorumluluklardan ilki, insanların kendi varlığıyla ne yapacağına dair sorumluluktur. Smith, kendini kalabalığa bırakır ve onları çok sevdiğini söyler. İnsanların ruhlarını kurtarmak için kendini feda eder, umarım değmiştir.


Kapağı ara ara baktığım Rekürsif Düşünce'den aldım. Sıkı blog, tavsiye ederim.

Baştan almam lazım, böyle olmayacak.

Kitap sansürlü haliyle de basılmış. Türkçeye çevrilen tam versiyon, 751 sayfa.

Mars'a ilk insanlı keşif gezisi için dört çift seçiliyor, hepsinin birden çok uzmanlık alanı var. Elemanlar iniş yapıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor. İkinci keşif takımı ilk takımdaki herkesin öldüğünü belirtiyor, sonra mesajı düzelterek ekipten bir kişinin sağ kurtulduğunu söylüyor. Bu sağ kurtulan arkadaşımız Smith. Dünyaya getiriliyor ve bir hastaneye kapatılıyor, yer çekimine alışması ve o andan sonra ne olacağıyla ilgili plan yapılması için zaman geçmesi gerekiyor.

Bundan sonrası için ek bir bilgi vermem lazım, Heinlein gerek mentorlukta bir dünya markası olan Jubal adlı karakteri vasıtasıyla, gerek Smith'le insanoğluna dair pek çok problemi ele alıyor. İletişim, demokrasi, sadakat, batıl inançlar, akla ne gelirse. Kurguyu sekteye uğratma pahasını yapıyor bunu, insanlığın portresini etraflıca çiziyor. Olayların ortasında siyasete dair bir nutukla karşılaşmak okuru o dünyadan çıkarabiliyor, kötü bir şey.

Smith, Dünyalı genlerine sahip bir Marslı. Marslılarca yetiştiriliyor, farklı bir düşünce sistemiyle Dünya'ya geldiği için insanın düşünme şekline alışması zaman alıyor. Düşünce sistemi farklı olduğu için dili de farklı, Dr. Mahmud adlı filolog yardımıyla iletişim kurabiliyor. Adamın dünyasında ölenler aslında ölmüyor, biçim değiştirip ruh benzeri bir varlığa dönüşüyorlar. Ermiş benzeri bir konum. Yaşayanlara kendi doğalarını aktarmaya devam ediyorlar. Tasavvuf muadili bir öğretiden kopup gelen Smith, insanların çorak dünyasına başka meziyetlerle de geliyor. Orada olmasını istemediği bir varlığı ortadan kaldırabiliyor. Tam bir açıklaması yok, nesneler hiçliğe gömülüyor, belki geldikleri yere gidiyorlardır. Groklamak var, varlığın bir olayı her zerresiyle anlaması benzeri bir iş. İşin metafizik boyutu derin, tatmin edici açıklamalar mevcut.

Smith hastaneye kapatılıyor, kimseye gösterilmiyor ve yerine dublörü basın karşısına çıkartılıyor falan. Sebebi, adamın deli bir servete konmuş olması. Dört çift gitmişti, evli olmayan iki astronotun meyvesi Smith. Onların mirasına konduğu gibi dönemin uzay yasaları gereği Mars'ın, koca bir gezegenin de sahibi konumunda. Çıkar ilişkileri büyük, devletlerin birleşerek oluşturduğu federasyonun başındaki adamlar mesele çözüme kavuşana kadar Smith'i gözlerden uzakta tutuyor ama işe burnunu sokanlar var. Başta gelenlerden ikisi, romanın önemli karakterleri haline gelecek.

Jill, vamp bir kadın. Smith'in kaldığı hastanede hemşire olarak çalışıyor ve adamın cinsellikten nasibini almadığını öğrenince işi merak ediyor, yanına gidip görüyor ki sonsuz bir sevginin dışında adamın sunacağı bir şey yok.

Ben, gazeteci. Smith'e ulaşmak için Jill'i kullanıyor ve dublör olayını keşfediyor. Federasyonun adamları tarafından kaçırılmadan önce Jill'i Smith'i kaçırması için ikna ediyor, sonra ortadan kayboluyor. Jill, Marslı dostumuzu Jubal'ın yanına getiriyor.

Jubal, dediğim gibi tam bir mentor. Her şey hakkında bilgisi, bilgisi yoksa fikri var. Tam bir hukuk adamı, servetini bu yoldan ve yazdığı eserlerden edinmiş. Çok yaşlı bir adam, hayatının son macerasına atılıp Smith'i evinde saklıyor. Federasyonun adamları evi basıyor, Smith'in birkaçını yok etmesinin yanında hukuk bilgisiyle adamları eve sokmuyor, bir sürü olay. En sonunda kovalamacanın bitmesi için federasyonun genel sekreteri olan Douglas'la iletişime geçip Smith'in servetinin yönetimini federasyona bırakıyor, Smith'in hamisi oluyor.

Tanrı rolü bir açıdan uygun; Jubal, Smith'i dünyaya hazırlıyor. İnsanlığa dair hemen her şeyi öğrettikten sonra çocuğunu salıveriyor, zira denetim altındayken tam bir uyum sağlanamayacağını görüyor. Final bölümünde çocuğunun nefret dolu insanların arasına doğru yürüdüğünü görünce içi sızlıyor. Babanın üzüntüsü, çocuğunun fedasını engellemeyecek olmasından kaynaklanıyor. Morpheus'un dediği gibi; kapıyı Jubal gösteriyor ve oradan girecek olan Smith.

Neyse, bir süre sonra Smith Jill'le birlikte evden ayrılıyor, birkaç ufak tefek işin ardından kendi komününü kuruyor. Başta bahsettiğim sosyal düzen. Finalde de bu düzene, barışa, mutluluğa hazır olmayan insanlar tarafından katlediliyor. Durum kabaca bu.

İnce noktalarını maddeler halinde yazıyorum:

* Derin devlet Smith'i nasıl alamadı? Normalde olması gereken şu: Askerler evi basar, görgü tanıklarıyla birlikte mekanı da yok eder, tanık uydurur, bitti gitti. Burada Smith ve Jubal faktörü devreye giriyor. Smith kardeşimiz, evi basan askerlerle birlikte tepedeki adamlardan birini de yok ediyor, ortadan kaldırıyor. Kanıt yok ortada, adamların nereye gittiğine dair bir bilgi yok. İkinci adımda hukuk devletinin nasıl bir şey olduğunu görüyoruz, bizde malumunuzdur ki hukuku geçtim, devletin bile varlığı sorgulanır hale gelmiş durumda. Jubal gibi bir hukuk gurusu var, adamdan çekindikleri için bahçedeki çiçeklere bile ihtimam göstermek zorunda kalıyorlar. Bir de resmi görüşmeler var, tam bir hukuk ve kişilik sınavı. Devletin adamı iki makarayla hukuk dışı bir şekilde işleri halletmeye çalışsa da Jubal haklarını çok iyi bilen biri olarak adamların savunmalarını çatır çatır çökertiyor. Haklarımızı iyi bileceğiz ve gücümüzü hukuktan alacağız yani, eğer böyle bir şey varsa. Adamlardaki hukuki sistemi gördükçe içiniz gidecek.

* Smith-Mars ilişkisi üzerinden Batı kaynaklı dünya görüşüne çuvaldızdan ziyade katanalar saplanıyor. Dünyanın keşfedilmesi diye bir şeyin varlığından söz etmek, Avrupa'nın kendi penceresinden bakıldığında doğru, keşfedilen topraklarda yaşayan insanlar açısından yanlış. Kökten yanlış aslında, yirminci yüzyılın en büyük keşiflerinden biri bu olabilir. Yerliler öldürüldü, topraklar ele geçirildi ve Batı'nın zenginliği katlanarak arttı. Sömürgecilik, sonrasındaki ekonomik sömürgecilik derken dünyayı az sayıda insan, çok sayıda şirket yönetmeye başladı. Aşağı yukarı bunlar anlatılıyor. Kitabın yasaklanmasında bunların etkisi büyüktür diye düşünüyorum.

* Marslı-Dünyalı mantığının karşılaştırılması, kitabın felsefi altyapısının önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Sanat: Cinsiyet ikiliğinin yaratıcılığı körüklediğine dair bir söylem var, ilginç. Hadımların müzelerde sergilenen hiçbir eserinin olmaması bu mevzuya örnek gösteriliyor. Kastratoların varlığı tek başına değillemeye yeter mi bilemem, yine de pek doğru bir fikir gibi gelmedi bana. İkilik önemlidir ama her şey midir, düşünülmesi gerek.

Din: İsa'nın asılmasına benzer bir durum, Marslıların grokladıkları halkı yok edip özümlemeleriyle benzer bir nitelik taşıyor. İnsan, İsa'yı öldürüp onu sonsuza dek içinde taşımaya mahkum edildi, Marslılar içinse ölenle aynı bedeni paylaşmak önemli. Bu nasıl olacak, ölenin bedenini yiyerek. "'Kardeşim Jubal, çözüldüğünde her lokmada seni bağrıma basıp kutsayarak yememe izin verilmesini umuyorum... seni tamamen groklayana kadar.'" (s. 205) Jubal'ın aradaki farklılıkları insanoğlunun yüzyıllar boyunca geliştirdikleri tabulara bağlaması güzel bir çaba. İnsan eti yemiyorsak bunun sebebini çevresel koşulları göz önüne alarak düşünmemiz gerekiyor.

Polinezya ve Afrika'daki bazı kabilelerde bu inanış var, ölenin eti yenir ve onun niteliklerinin yiyene geçtiği söylenir. Sadece yemek gerekmiyor, Atlas'ta üç kuşak öncesine kadar atalarının kafataslarını kolye yapıp takan bir yerli fotoğrafı görmüştüm, aklım gitmişti.

Eski bir inanış bu, Afrika'da Felsefe adlı güzel kitapta, yanlış hatırlamıyorsam, açıklaması mevcuttur. Oğul Herbert, Dune'da Ginaz kılıçustalarında benzer bir hadise yaratır; ölen ulu savaşçıların isimlerini çömezlere verir, böylece ustaların güçleri çömezlere geçer, katlanarak büyür. Adın kutsallığıyla ataların gücü güzel bir şekilde birleştirilmiştir bana göre. Marslılar öldükten sonra ruhları var olmaya devam ediyor demiştim, fiziksel bir karşılığı var olayın. Peki Marslıların Smith vasıtasıyla bizi groklama ihtimali var mı? Anlatının başından itibaren okurun cevabını aradığı bir soru. Yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz, olmayabiliriz de. Bunu ben söyleyecek değilim, lütfen kitabı okuyun. Bu ne tembellik.

Ölüm: Onlarda çözülmek olarak geçiyor. Groklanan bir şey varlığa katılıyor, varlık eklektiktir ve ölünce her şey çözülür. Mantığı sevdim.

İnsan gülebilen hayvandır, diyor Jubal. Bütün yıkımına rağmen insan güler, Smith'in en sonunda anladığı mesele bu. Mars'tan geliyor ama bence asıl geldiği yer, kayıtlara geçmemiş kadar uzak bir geçmiş. İkilik kıyaslamasından dev bir roman doğmuş, ele alınmayan konu pek kalmamış. Güzel bir insanlık komedyası, güzel bir irdeleme. Meselesi çok, ben az bir bölümünü inceledim, gerisi sizde.


8 Ekim 2016 Cumartesi

Oliver Sacks - Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları

Bu müstesna kitap, kişisel bir Cosmos: A Spacetime Odyssey olmasının yanında güzel bir anı kitabıdır. Sacks, bilimle ilgilenen geniş bir ailenin ferdirir, seksen dayısı ve yetmiş amcasının -kuzenlerin sayısı yüzü buluyormuş, oha- her biri farklı dallarda icatlar çıkaran kişilerdir ve bu da çocuğumuzu son derece şanslı biri yapar. Anne ve baba doktor, ailenin geri kalanı bilim adamı veya amatör bilimci. Muhteşem, her ziyarette ayrı bir macera demektir bu.

 Sacks ünlü bir nörolog, bilim adamı. Neden nörolojiyi seçtiği, daha doğrusu neden kimyadan ilerlemediği kitabın bir yerlerinde gizli. Bunun dışında II. Dünya Savaşı'nın küçük bir çocukta yarattığı izlenim, sürekli birbirine dönüşen maddelerin, dumanlar çıkarıp küçük patlamalara yol açan karışımların arasında kendini gösteriyor. Çinko, bakır, tungsten, Dave Dayı, ağabey ve diğerleri; başlı başına bilimsel bir serüven. Küçük Oliver, kendi keşiflerini yaparken bu keşiflerin ortaya çıktığı ilk deneyleri, deneyleri yapan meşhur adamlarla birlikte ele alıyor ve senkronik bir şekilde kendi bilimsel yolculuğuyla bilim tarihini birleştiriyor.

Okul anıları çok önemli, olabildiğince bağımsız bir alana ihtiyaç duyan kaşif çocuklar için bu alanın pek yaratılmadığını -günümüzde de pek bir şey değişmedi- görüyoruz. Abi Michael öğretmenlerden şikayetçi, Oliver da. Poposunda dal kırılınca bir papara daha yiyor, böylesi bir sıkı disiplin. İngiliz katılığı işte. Yıl 1940 civarı, savaşın yeni başladığı zamanlar. Pencerelere kara perdeler çekiliyor, sığınaklar kazılıyor, bir sürü güvenlik önlemi. Bombalar yağmaya başlamadan önce yapılacak her şey yapılıyor. Oliver okulu o kadar sevmiyor ki bombalardan çok okula dönmekten korkuyor. Bir çocuk için büyük facia. İş öyle bir noktaya geliyor ki dayakçı öğretmenlerin atomlardan ibaret olduğunu düşünüp kendini rahatlatıyor Oliver. "'Atomdan başka bir şey değil o,' derdim; giderek 'atomdan başka bir şey olmayan' bir dünyanın özlemini çekiyordum. Zaman zaman başöğretmenden fışkıran şiddet adeta canlı doğanın tamamına bulaşır, şiddeti hayatın özü olarak görürdüm." (s. 27) Eh, çocuğun bilime sarılmasına şaşmamak lazım. Babası ezberden hesap yapmayı ve işlemlerle sayıları öğretmişti. Her koşulda aynı sonuca ulaştıran, güvenilir işlemler... Yıllar sonra 1984'ü okuduğunda Wilson'ın iki kere ikinin dört ettiğini reddetmeye zorlanmasının en dehşet verici şey olduğunu söyler Sacks.

Ailenin üyelerinin maceraları da nefes keser; bir bölümü Güney Afrika'daki Boer Savaşı'na katılmıştır, kimi maceradan maceraya koşmuştur. Onca ayrılığa rağmen bir arada kalabilmeleri, ailenin birbirine sımsıkı bağlı olmasıyla mümkün olmuştur. Tungsten bu açıdan önemli. "Metaller arasında en yüksek erime noktasına sahiptir, çelikten daha serttir ve yüksek ısılarda sağlamlığını korur - ideal bir metal!" (s. 39) Semboldür bu metal, aile bu metalden üretilmiş gibidir. Onca faciaya rağmen bir arada kalabilmelerinin sembolüdür. Dayı da bu metalden yapılmış gibidir, sağlam adamdır. Diğer dayı O. Wolf Sacks de Volfram Dayı olarak adlandırılmıştır. Metal ailesi.

İşin bilimsel boyutu, başta andığım belgesel kalitesinde. Zaten Cosmos'ta çoğunun hikâyesine rastlamak mümkün ama Faraday'in, Curielerin başardıklarını okumak, yenilgiyi tanımadan uğraşlarına devam etmelerini izlemek oldukça keyifli.

Büyüdükçe ilgi alanları da değişiyor, Oliver gençliğinde kimyadan uzaklaşıyor. Ailesinin yönlendirmesi burada önemli; çocukken özgürlüğünü sonuna kadar yaşayan, garip bir umursamazlığın içinde kendi yolunu bulmaya çalışan Oliver, gençliğinde bir parça yönlendirilmeye hayır demiyor ve tıp eğitimi alıyor. Kuantum dünyasının kimyası değil, on dokuzuncu yüzyılın romantik kimyası ilgi çekici olduğu için çağa uyum sağlıyor yazar, başka alanlara geçiyor.

Nefis bir anlatı.

7 Ekim 2016 Cuma

Richard Brautigan - Çimlerin İntikamı

Herhangi bir öykü kitabını aylar sonra anlatmaya çalışmak, onu yeniden yazmakla bir midir? Göreceğiz. Tek hatamı düzeltiyorum, bu kitap herhangi bir öykü kitabı değil. Bu, Manitu Brautigan tarafından papirüslere yazılmış, defter kontrolünün hemen öncesinde kareli deftere çekilmiş, kenar süsü kırkyama şeklinde tezhiplenmiş enfes bir müretteptir. Mürettebat, oku!

Arka kapakta hayatının geri kalanıyla ne yapacağını soruyor yazar, karakter, kimse. Sorarsan değil, sormazsan bilirsin arkadaş. Sana derinlerden sezgi olarak gelmiştir zaten, mesajı alamadıysan deniz kenarına git, bir bira al, otur. Bu kadar. Düşündüm de, öyküleri okumak için de iyi bir fikir aslında.

Çimlerin İntikamı: Anlatıcının dedesi büyük bir savaşta ölmüş mü ne, ninesinin evine yerleşen Jack adlı şahıs otuz yıldır aylak mıymış, sonra bahçeyi hiç sevmezmiş de türlü işkencelerle yeşilliğin canına tak ettirmiş de doğa bu adamın kolunu yarmasını sağlamış mıymış, arılar falan bir araya gelip saldırırmış da bir şeymiş, sonuçta adam koca bir ağacı benzin döküp yakmış mı, öyle bir şey.

1/3, 1/3, 1/3: Her zamanki gibi yıl 19beatbirşey, yer ABD'nin kuş uçmaz bir yeri, anlatıcının o zamanlar ne yaptığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Fikirsizlik kaynaklı bir öykü.

Adamımız yazacak, kadın düzenleyecek, kadının adamı da romanı yaratacak. Anlatıcınınkinden daha iyi bir iş. "Yaptığım şey bir nevi meslekti benim için. Gökyüzüne bakma ve elma yeme işine bulaşmıştım." (s. 16) Anlaşıyorlar, mekana gidiyorlar ve hikâye ortaya çıkıyor; rezil bir metin var elde. Olabildiğince yazım hatalı. Amerikan edebiyatının kapılarını yumruklarken bitiyor. Herkes yazmasıncılık mı, çağın edebiyatının o olması mı, her neyse.

1692 Mather Haber Filmi: Salem'de cadılar yanardı her gece, kimler durmadan sevişirdi?

Bu tamam, tipik bir çocukluk macerası, veletlerin korktukları bir kadının evine girip cesaretlerini sergiledikleri bir öykü ama bomba şurada, bittim: "El arabasını dolduracak ölçüde sıcak ejderha boku yığınının içine düşmüş gibi ses çıkartıyordum." (s. 14)

Ya Allah senin cezanı vermesin adam dsfdajşi.

Pasifik Radyo Yangını: Ah...

"Sevdiği birini kaybettiği için bok gibi hisseden birini mutlu etmek için söylenecek bir şey yoktur." (s. 23) İki arkadaştan teki beyhude sözleri bir bir dizerken diğeri yitirdiğinin acısını tutuyor. Ne oluyor, insanın içi boşalıyor. Bomboş bir kabuk oluyor insan. İnsan ne oluyor sevdiğini yitirince, bütün ağaçlar, bütün binalar, bütün bulutlar, bütün gezegenler, bütün galaksiler kalbini sıkıştırıyormuş gibi hissediyor. Bütün o sonsuzluğun içinde, evrenin küçücük bir noktasında, kapladığı alanı donduruyor ve öyle kalmak istiyor. Fizik ağlıyor, böyle bir şey mümkün değilken mümkün. İnsan daha ne oluyor, insan bir şey olmak istemiyor artık. Bir yok olsam, acım olduğu yerde kalsa, diyor. Dünya ağrısından bir tık üstü hiç çekilmiyor. Yine denize, kuşa falan bakınca hafifliyor insan, ağrısından kurtuluyor dünyanın da, öbürü geçmek bilmiyor. İnsan... Radyo yakıyor. Şarkılar yanan transistörlerde yer değiştiriyor, her şeyin sırası bozuluyor. Öykü bitiyor. Acı sürüyor.

Elmira: Avcı, Elmira'da avlanıyor. Yaban ördekleri bazen çok uzağından geçiyor, bazen hiç geçmiyor. Tanrı, soğuğa ve yağmura terk ettiği yerlere yolladığı insanlarla bir şey deniyor. Otostop çeken avcı, tüfeğine bakıyor. "Tüfek belli bir açıda tavanın yolcu koltuğu kısmına bakıyor ve ben her zaman yolcuyum." (s. 26)

Brautigan, tüfeği en görkemli şekilde bıraktın, ne yazık ki sen her zaman yolcusun.

Sınırsız 35mm Film Tedariki: Benim için son. Erkekler, baş belada.

İnsanlar, neden onun o kadınla birlikte olduğunu anlamıyor. Her seferinde aynı yemekler, aynı sevişmeler, her şey aynı. Kadında bir şey bulmuyor erkek, her şey kafasının içinde. Her seferinde farklı bir kadınla sevişiyor, hep farklı yemekler yiyor, her şey orijinal, farklı. Her gün yeni bir gün.

Daha kolay. Alışkanlıkları değiştirmektense delirmek daha makul değil mi?

Peter Ackroyd - Poe: Kısacık Bir Hayat

Bugün Poe'nun 167. ölüm yıl dönümü. Lise yıllığına şöyle bir şey yazmışım:


Böyle bir sözü yok, benzeri var ama iş görmüş o zaman için. O zamanlar, bundan on üç, on dört yıl önce biraz daha umutsuzdum, karanlık şeyler hissediyordum, hiçbir şey iyiye gitmez duygusuyla kendime sıkıca sarılıyordum, bilmem ne. Bir de fantastik alemler vardı, oralardan besleniyordum. Lovecraft, Zelazny, Howard, Smith derken parayı iyice İthaki'ye gömmeye başlamıştım. Para da şu; Kadıköy Barlar Sokağı'nda kafe gitaristiyken kuş kadar bir şey alırdım, onu da olduğu gibi kitaplara... Hatta kazandığım ilk parayla Opeth'in Still Life tişörtüyle Poe'nun bütün öykülerini almıştım. Vay be.

Poe büyük usta, Verne'den Baudelaire'e kadar birçok farklı adamı etkilemesinin yanında türlerin ilk derli toplu örneklerini vermesiyle de önemli. Hans Pfaall olsun, katil maymun olsun, türevleri hala ve hala yaratılıyorsa diyecek bir şey yok. Ahmet Cemal'in güzel bir saptaması var; klasik, çağın meselelerini irdeleyebiliyorsa moderndir der. Moderndir Poe, öyle kalmaya da devam edecektir.

Ackroyd, Poe'nun yaşamını anlatıyor. Spleen'in ilk şubesi olarak Poe, dert dolu yaşamında parasızlık, sevgisizlik gibi pek mühim şeylerin sıkıntısını çekmiş bir adam. İdeal güzelin peşinde geçen kısacık bir ömür, bütün kırıklarıyla birlikte 131 sayfalık konsantre haliyle el altında. Beş aydır yazılmayı bekliyordu, bugüne kısmetmiş.

Yine tematik bölümlemeler: Her bir bölümde Poe'nun farklı bir yüzü.

Kurban: Ölmeden önceki bir haftalık süreç bile gizemli. Olması gereken yerde değil, her zamanki gibi sarhoş. Şans eseri bulunduğu meyhaneye gelen kuzenlerden biri, kişisel olarak ilgilenmek istemiyor ve Poe'yu Washington Üniversitesi Hastanesi'ne yatırıyor. Son sözler: "Tanrım, zavallı ruhuma yardım et!" (s. 9) Bir seçim sahtekarlığı için farklı bir isimle orada bulunduğu söyleniyor, günümüze kadar gelen bir gizem.

Yetim: "Lanetli ruh, gezgin, katlanılamaz bir kadere sahip," diyor Ackroyd. Annesi daha Poe doğmadan tüberküloza yakalanmış, rahimdeki bebeğin yeterince beslenemediği ve narkolepsiyle kapalı alan korkusunun bu yüzden ortaya çıktığı söyleniyor. Kuyulu öykü, kedili öykü ve diğerlerinin kaynağı. Poe için durum: "Tanrı'nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum ama onu kederle boğdu." (s. 11)

Anne Eliza Poe, tiyatrocu. Baba David Poe, o da tiyatrocu. Ortadan kaybolduğu zaman annenin tüberkülozu oldukça ilerlemiş durumda, ardında iki çocuk bırakarak ölüyor ve Poe'nun dramatikliğe son derece açık doğası için büyük bir acının temeli atılıyor. Öykülerdeki sağlıksız, kırılgan kadınların çoğu anneden miras.

Allanlar Poe'ya evlerini açıyor ve Poe için belirsizliklerle dolu bir gelecek başlıyor. Yeni ailesinin sevgisini hissetse de mezarlıkların yanından geçerken aşağı çekilmekten korkuyor. Ölüler -geçmiş- onu aşağı çekecek ve karanlık, havasız bir ortama hapsedecek. Yazarın üretme süreci için sınırsız bir kaynak.

Öğrenci: Aile Londra'ya taşınıyor ve Poe, kusursuz bir kasvetin çöktüğü şehirde son derece mutsuz ve yalnız bir çocuk olarak okula başlıyor. O dönemlerden aklında kalan tek güzel şey,  Robinson Crusoe. Cicero ve Virgil okuyor, şiir yazıyor, boks yapıyor, öğretmenleri son derece memnun. 1820'de Richmond'a taşınıp tiyatroyla ilgileniyor, sosyal çevresini genişletirken Jane Stanard'a aşık oluyor ve zincire bir halka daha ekleniyor: Stanard akli dengesini yitirerek ölüyor.

Virginia Üniversitesi -Selçuk Altun'un bir iki romanında önemli bir yeri vardır bu okulun- üstün bir nesil yetiştirmek amacıyla Thomas Jefferson tarafından kurulan, Poe'nun parasızlıktan süründüğü bir okul. Baba, çocuğun aylaklıktan başka bir şey yapmadığı gerekçesiyle para yollamamaya başlıyor, yolladıkları da yeterli değil. Poe kumara sarıyor, askeri okula kaydolmasından hemen öncesi.

Asker: 1827, Timurlenk ve Başka Şiirler basılıyor. Poe'nun ilk eseri.

Orduya katılıyor, West Point'e gidiyor ve babasıyla arasını biraz olsun düzeltiyor ama askeri okulda okumak istemediğine karar veriyor, böylece babasıyla ilişkisini tamamen koparıyor. İçki batağına saplanması da bu zamanlara denk geliyor.

Gazeteci: New York'a geliyor. 1831, EDGAR A. POE'DAN ŞİİRLER kitabı çıkıyor.

New York'ta barınamayıp Baltimore'a, akrabalarının arasına dönüyor ve abisinin veremden ölümüne şahit olup bir kez daha dağılıyor.

Sanatla ilgili fikirleri bu dönemde olgunlaşmaya başlıyor. "'Fikrimce şiir, birincil nesnesi hakikat değil haz olduğundan bilimsel bir eserden; nesnesi belirli değil belirsiz bir hal aldığı için de romanstan ayrılır,' diyordu. Şiirin belirsiz duygularla ilgilendiğini iddia ederek devam ediyordu; bu nedenle müzik elzemdi, çünkü güzel sesleri ayırt etmek en belirsiz algımızdı. Poe'nun vasıtasıyla bu görüşün on dokuzuncu yüzyıl Fransız şiiri üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Walter Pater'ın benzer fikirlerinden kırk altı yıl önce şiirle müziği ilişkilendirmişti." (s. 43)

1832'de ilk kez bir öyküsü yayımlandı: Metzengerstein. Kendine bir hami buldu ve öyküleriyle adını yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bürlesk denemelere girişti, iğnelemelerinin haddi hesabı yoktu. Acısından, insanlardan intikam alır gibi yazdı. Korkutuculukla, çılgınlıkla suçlandı ama bunlar zaten öykülerinin, dehasının temeliydi. Edebiyattaki var olma çabasının yanında sevdiği kızın başkasıyla evleneceğini duyup melankolilerden melankoli beğendi. Kadınlar Poe'nun hayatından hiç eksik olmadığı için mevzunun bu kısmını ele almıyorum.

Öykülerinin yardımıyla gazeteciliğe başladı ve eleştiride ipin ucunu kaçırarak herkesin korkulu rüyası oldu. Bierce benzeri bir konumdaydı anladığım kadarıyla; yerdikleri bir daha iflah olmuyordu. Jung'tan alıntılayarak yorumluyor Ackroyd, şöhret istediği için herkese saldıran bir Poe var bu aşamada. Sanatında giderek yetkinleşmesi de bu dönemdedir; hikâyelerinin etkisini titizlikle hesaplar, kaligrafi modelleriyle yazar, ölümle güzelliği kimsenin yapamadığı bir şekilde işler.

Bir sürü mevzu, şu haliyle filmi çekilebilir. Poe hakkında bilmediğiniz çok şey var, bir göz atmak istersiniz belki.


5 Ekim 2016 Çarşamba

Herman Melville - Katip Bartleby

Pasif direniş, dedim, böyle bir şey olmalı. Neye karşı? Çıkmazını çok iyi bildiği toplumsal yaşama karşı mı? Pasif yaşamı düşünüyorum, direniş diğerlerine karşı olacaktır. Sürdürülemeyecek kadar ağır bir yaşam, etrafındakileri de merkeze çekiyor ve o durağanlıkta dönüşümler başlıyor. "Sonunda bunu görüyorum; hissediyorum; yaşamımın önceden belirlenen amacını algılıyorum. Ben razıyım. Diğerlerinin bunu kabul etmesini sağlayacak daha ulvi görevler olabilir ama benim bu dünyadaki görevim, Bartleby, sana kalmanı uygun kılacak bir ofis odası sağlamak." (s. 65) Wall Street vandallara karşı yapılan duvarla ortaya çıkmıştı, içerideki özel alan işgalcilerine karşı değil. Yine bir çıkmaz: Bartleby günde beş sent bile harcamaz, en fazla odalardaki kurabiyeleri götürür ki yaşamak için beslenmeye ihtiyacı var ama işe yaramadığı müddetçe sırf uzayda kapladığı alan için bile tahkir edilecektir ve edilmeye mahkumdur; insanlara mahkum olduğu gibi. En temel ihtiyaçları için insanlar arasında var olmak zorunda.

Anlatıcı Bartleby'nin işvereni. Ofiste çalışan iki tip daha var, birbirinden garip karakterler. Bartleby'yi dövmeyi teklif eden için Bartleby kolay; bir aylak, işe yaramaz bir adam. Katipliği doğru düzgün beceremiyor, hatta hiçbir iş yapmıyor. Diğerlerine benzemediği için suçlu.

Anlatıcının ilk dönüşümü ne olursa olsun Bartleby'yi korumak üzerine. Yokmuş gibi davranan bir adamın zararı dokunmaz, düşündüğü ilk şey bu. Etraftakiler ipin ucunun kaçtığını düşündükçe patron da fikrini değiştiriyor. Odadaki hayalet herkesin dilinde ve hayaletlik mantığa aykırı bir kurumdur, uydurulacağı bir norm yoktur, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yedi günlük mühletin sonunda adamımız hala gitmemiştir, yapmamayı tercih etmeye devam etmektedir. Üstelik iş yerini ev olarak kullanmaya başlamıştır, gidecek bir yeri yoktur. Nihayetinde son bir gün daha müsaade verilir.

Bartleby yerinde kalmaya devam etmektedir.

Anlatıcı ofisini taşımaya karar verir, baş belası katip gayrimenkullük mücadelesini kazanmıştır ama bu kez merdivenlere bir bina gibi çöker. Haneye tecavüzden hapse atılır ve orada ölür. Hikâyesi kısaca bu. Anlatıcı, hapiste dahi adamın iyi şartlarda yaşamasını sağlamaya çalışır ve ölümünden sonra geçmişine dair bir söylenti duyar. Bartleby önceki işinde teslim edilmemiş mektupları tasnif edip yakılmak üzere yollar. Ölüme en yakın iş bu; amacına ulaşamamış hayatları ayıklamak gibi. Kendi gibi yani.

Borges, ünlü kitaplığından çıkan versiyonuna yazdığı ön sözde Kafka'nın eserlerinin Bartleby'ye ilginç bir ışık düşürdüğünü söyler. Kafka'da rastlanan ilginç davranış bozukluklarına Melville'de de rastlanır ama bir noktayı gözden kaçırmamak lazım; Kafka Die Verwandlung basılacağı zaman kapakta böceğe dair bir şeyin kesinlikle olmaması gerektiğini söyler. Yani görülen ne bir pipodur, ne bir böcektir, çağın çok daha büyük bir problemi söz konusudur. Melville bunu onlarca yıl önce sezmiş ve öncü olarak eserlerinde yer vermiştir. Bireyin kimliği -kim olma hali- her zaman güncel bir problem olarak kalacak.

İletişim'den çıkan versiyonun çevirmeni Münir H. Göle'nin ön sözü, mevzuyu toparlayan bir muhtevaya sahiptir. Der ki Göle: Bartleby Melville'in topluma şamarı indirme anlatısıdır. Etrafında neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen sittin tane adama derdini en iyi bildiği yolla anlatmıştır yazar. İncil'ine aldığı notlarda yarattığı adam, öteki kimliğinin gölgesidir. Matta'dan: "Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz." (Matta 25, Ayet 35-36) İçeride bir yerlerde yine kutsal kitaba göndermelere rastlarsınız, tanrı kelamının ödünç alındığı bir hikâye.

"Bartleby, Melville'in son başarısıdır. Simge bir geminin tayfası veya hukukçunun yazıhanesi olsun, algıladığımız hep aynı: Cehennem'den bir kesit, içinde Cennet'e bir bakış -biri kara, biri beyaz iki duvar arasından- Melville'in yazısından mitler, birbiri üstüne yerleştirilmiş, farklı açılardan saydam, aynalar gibidir... okuyucuyu yansıtırlar." (s. 8)

Bir tavsiye: Everyday Rebellion'ı izleyin sonrasında.


1 Ekim 2016 Cumartesi

Kemal Bilbaşar - Denizin Çağırışı

Ahmet Oktay, Şehir ve İmgelem adlı kitabında şöyle der: "Kemal Bilbaşar'ın dikkatten kaçmış romanı Denizin Çağrısı'nın kahramanının torunu sayılabilecek bir kişiliği, Yusuf Atılgan da Aylak Adam'da anlatmıştır." (s. 75) Denizin Çağırışı olacak, olur o kadar. Önemli olan Ahmet Oktay'ın böyle biricik bir romanı anmış olması. Allah rahmet eylesin kendisine.

Ferit Edgü, Demir Özlü gibi zamanın kral bunaltıcıları bilinirken nasıl oldu da bu roman gözden kaçtı? Bilbaşar da bir toplumsal gerçekçi olarak sonraki roman ve öykülerinde bu doğrultudaki mevzular hakkında yazmışsa da ilk romanı olan Denizin Çağırışı, basıldığı yıl olan 1943'te pek ilgi çekecek bir muhteva barındırmıyordu herhalde. Memleket süper, köyler şahane, şehirlere köy ruhu aşılamalıyız edebiyatı söz konusuyken, tek parti iktidarının güdümünde bir şeyler yazılıp çizilirken normal bir durum. Bir on yıl sonra basılmalıymış, o zaman değeri bilinirmiş belki. Neyse, bu kitap bizdeki ilk varoluşçu hikâyeyi anlatmaktadır. Şurada güzel bir makale var: Ben bir makale linkiyim.

Epigraftan giriyorum: "Çıktığın yolda, bugün yelken açıp yapayalnız / Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız / Yürü! hür maviliğin bittiği son hadde kadar / İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar."

Kuyruğunu ısıran yılan. Had safha anlatının sonunu belirler, daha en baştan istikameti öğreniriz. Uyulacak bir çağrı vardır ve anlatıcı, yaşadıklarının nihayetinde gideceği yeri bilir. Denizin sonu yoktur, ihtimallerin de öyle, o zaman yaşamı olabildiğince genişletip sona erdirmek gerekir. Motivasyon kaynağı olarak intihar etmiş bir baba, anlatıcının yaşamını çoktan şekillendirmiş bir anne, beş yıllık öğretmenlikten sonra kaçılan bir kasaba ve denk gelen insanlar vardır. Anlatıcı için bir nevi Yes Man denebilir; Zeno'nun ihtimaller yoluyla gerçeği kurgulayıp ona göre eyleme geçmesiyle önemli bir benzerlik vardır. Önyargılar, adamımızın kendine biçilen rolleri sorgusuz sualsiz kabul etmesine yol açar, böylece sonsuz sayıda ihtimal arasından başkalarının seçtiklerinden bir hayat biçilmiş olur. Yaşamın seçimlerin/tercihlerin toplamından ibaret olduğunu kim söylemişti? Kesinlikle Bartleby değil. Adamımız Bartleby'nin zıt kutbundadır, yaşamına karşı sorumluluğu taban yapmıştır. Hafiflemeye yol açar bu; tercih yapıp yapmamaktan ziyade başkalarının kendi hayatı üzerindeki fikirleri yoluyla yaşar. Kendi uzamından uzaklaşmaya çalışır ama göreceği gibi bu da istediği şey değildir, çareyi çağrıya uymakta bulur: "Etrafımızı çeviren zaman ve mekânın boyutları içindeyiz. Burada her şey hesaplı, sınırlı. Mavi sonsuzluk, tüm engellerden kurtarır mı insanı?" (s. 169) Eh, insan hayal ettiği nisbette yaşarsa neden olmasın?

Başa sarmak lazım: Adamımız kasabadan şehre geliyor. Beş yıllık öğretmenlik yaşamı iyi gelmemiş, İzmir'de başka bir yaşam arıyor. Kronolojik bir anlatı yok, geri dönüşler vasıtasıyla şimdiyi anlamaya çalışırız. Adamımız giderek babasına benzemektedir ve daha çok benzemek için elinden geleni yapar. Geceyi ve şiiri beğenmez mesela. "Karanlığa ve geceye bir şeyler borçlu olmayan şair pek az bulunduğundan, bütün şairleri dünyanın en sevimsiz yaratıkları sayardım." (s. 10) Annesini hatırlar, yoksulluğu hatırlar ve geçmişinden yakayı bir türlü kurtaramaz. Özlemin yanında yenilmişlik de hisseder, geçmişinden getirdiği ve kendisini yaratıp tekrar yok eden etkenlerdir bunlar. Gerçekleşmesi için çabalayıp başaramadığı diğer olaylar sıkı bir politik eleştiridir. Devlet adamlarının taş koyduğu eğitime yönelik değişimler, sosyal baskılar derken idealist memurların şevki kırılıyor. Bizimki de şevki kırılanlardan biri.

Aşık olduğu kadınlar annesiyle geçirdiği zamanların sonucudur, annesinin kehanetini bir türlü gerçekleştiremez ve absürt ilişkileri hep sonuçsuz kalır. Sefil, mutsuz, diğer insanların gözlerinin önünden kaybolmayan bir vitrin mankeni. Tedaviyi bulur ama kendine uygulayamaz: "Eğer ben günün birinde Adalet Bakanı olursam, tüm canileri, katilleri toprakla eğitirdim." (s. 104) Köy edebiyatına zıplama tahtası adeta.

Edebiyatımızın en ilginç güvenilmez anlatıcılarından biri bu adam. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.