14 Ağustos 2017 Pazartesi

Raymond Radiguet - İçimizdeki Şeytan

Sinemaya uyarlanmış, üç kez. Makul; klasiklerin her on yılda bir tekrar okunması gerektiğini söylerler, bu roman da tekrar tekrar filmleştirilebilir.

Radiguet'nin ölüm döşeğinde Cocteau'ya söylediği renk uçuşması anlaşılabilir; kendisi yirmi yaşında hayata veda etmiştir ve renk kovalayacağı zamanı ardında bırakmıştır. Coşkuyla doludur; Apollinaire'ye bir başyapıt yazamamış olmanın sıkıntısıyla dert yanar. Sözlükten apardım bunları, çaktırmayın. Bu romanı onlu yaşlarının sonunda yazmıştır, yaşadığı gibidir muhtemelen, otobiyografik öğeler ağırlıktadır. Savaşın hemen öncesinde onlu yaşlarının başındadır ve dört yıllık bir tatilin nasıl doldurulabileceğinden bihaberdir. Sınırsız bir özgürlükle ne yapılacağını bilmek, o özgürlük harcandıktan sonra belli olur. Eh, bizim çocuk da gönül işlerine meyleder. "Ben hiç hayalci biri olmadım. Benden daha naif olanlara hayal gibi gelen şey bana, bir kedinin cam fanus içinde duran peyniri gerçek bulması kadar gerçek gelirdi. Ama cam yine de vardır." (s. 5) Hayal kurmaz, eyleme geçer ve yaşayarak görür. Cam varsa da kırılabilir, acısı çekilerek.

Elde etmek, itmek ve itilmek, kıskançlık, aşk, sevgi, aitlik ve aidiyet üzerinedir. Bir açıdan Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne benzer ama ondan bir adım öteye gider, elde etmenin ötesinde neler olduğunu irdeler. Şeytanlıkla pek de bir ilgisi yoktur; duyguların ve merakın peşinden gitmek esas mevzudur. Kurgusal bir ilişkinin her bir adımı ihtiyatla, üzerinde yüz kez düşünülerek atılır, duygularla pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir ama tutkunun zincirleri alenen ortadadır.

Anlatıcımız ergenliğinin baharında bir gençtir, okula pek ilgi duymaz ama annesiyle babasını güzelce idare ederek eğitimini sürdürür. Dayak yediği için çatıya çıkıp kendini atmaya karar veren bir kadını izlerken babası annesine kimsenin onun kadar duygusuz olamayacağını söyler ama çocuğun dünyaya şiirmiş gibi bakma huyunu bilmez, bu olay çocuğa savaşın yaratacağı sefaleti imgeler yoluyla aktarır. Top sesleri işitilir, Almanlar çok yakındadır. Ölüme çıkan boş bir uzam. Dost Réne ve kızlarla yakınlaşmalar, bombaların gürültüsünü perdeleyen uğraşlara dönüşür.

Marthe ortaya çıktıktan sonra oyunlar başlar. Kız bir askerle nişanlıdır, adam cepheye gidene kadar pek az vakit geçirebilirler ama bu vakitlerde de anlatıcının taktikleri, kişiliğinin belirsiz noktaları ortaya çıkmaya başlar. Anlatıcı yalanlara başvurur, aralarında sırların doğmasını sağlar ve bunu kızın üzerinde egemenlik kurma düşlerine bağlar. Ailesi ve dostu giderek uzaklaşırken Marthe yakınlaşmıştır; birlikte eşya seçmeye giderler. Gencimiz kendi zevkini kızın zevkiymiş gibi düşündürür, bu da bir zaferdir. 19 yaşında bir kız, nişanlısıyla yaşayacağı ev için bir başkasıyla eşya bakmaya gidiyor ve onun fikirlerine göre hareket ediyor. Bizimki 16 yaşında, kızın Baudelaire okumasına ve özgürlüğüne ortak olmasına bayılıyor. Kendi özgürlüğünü keşfetmesi ve onu kızdan sakınması da kendi ruhunu yücelten bir şey, bencilliğinin bir derecesi.

Kızı sevmiyor ve sevmediği halde yakınlaşmaları sevdiğini gösteriyor. Aşık değil ama kızın nişanlısıyla geçirdiği zamanlar kıskançlıktan kıvranmasına yol açıyor, aslında aşık. Kendini keşfederken kızın ona sunduğu aynanın berraklığına hayran kalıyor ve kimseyi umursamayana kadar ilerletiyorlar işi. Kızın evinde sevişmeleri, komşular tarafından dışlanmaları, gencin annesiyle babasının umursamaz ve sinirli tavırları birbirine ekleniyor. Kız, çocuk için çok yaşlı olduğunu ve gitmesi gerektiğini söylüyor ama kopamıyorlar; kızın aşkı oldukça derin, herkese rest çekebilecek ölçüde. Nişanlının cepheden gelen mektupları pek bir şey ifade etmiyor, anlatıcı mektupların yakılmasını önlediği ve kızın mektupları okumasını sağladığı için erdemli bir adammış gibi hissediyor kendini, bu tür yanılsamalara ihtiyacı var. Kendini adamın yerine koyup kızın kendisini aldattığı düşüncesine katlanamıyor ama kopmayı düşünmüyor. Her şeyi ölümüne kıskandığı bu adama borçlu, o olmasaydı bu ilişki de doğmayacağı için hiçbir şeyden sorumluluk duymuyor. Hamilelik örneğin; kız hamile kalıyor ve doğurmak istiyor, bu yüzden ortalıktan kayboluyor. Tansiyonu giderek yükselen bir ilişki için hem bir ara, hem de ayrılığın acısının çekileceği en duyarlı zaman. "Kuşkusuz ki aşkımız, birbirimize acı çektirmekten hoşlandığımız çağındaydı, bunlar aşkın tutkuya dönüştüğünün kanıtıydı." (s. 55) Birbirlerine acı çektirirler ve hiçbir şey açıklamazlar. Sahte bir anlayış, berraklık her şeyin ortada olduğunu düşündürür. Geçicilik duygusu hiçbir şeyin üzerinde durmamayı sağlar, anın ötesi mühim değildir. Birbirlerine iyice benzedikleri zaman anlatıcı memnundur çünkü kendisinden bir tane daha üretebilmiştir. Mutsuzdur, başarıya ulaştığı noktada canı sıkılır.

İzin zamanında kadının nişanlısıyla seviştiğini ve nişanlının çocuğun kendinden olduğunu düşündüğünü öğrendiği zaman ihanete uğramış gibi hisseder, kadın bunları ondan gizlemiştir. Burjuva ahlakı sadece bu noktada ele alınır; yalan içinde yalan olduğu zaman yoldan çıkılır, başka türlü değil. Dönemin toplumsal çarpıklığı da böylece iğnelenmiş olur.

Tutkunun erdemi silmesi bir yana, kaos anlarının yarattığı saf yaşamla verilen mücadele de oldukça ilgi çekici. Radiguet'nin daha uzun yaşamış olmasını diliyor okur. Ben diledim, sizi bilemem. Siz de dilersiniz bence.

11 Ağustos 2017 Cuma

William Butler Yeats - Kelt Şafağı

Pagan inanışlar haçın gölgesine sıkıştırıldı. Bir nevi asimilasyon; inançların kimliği zorla değiştirildi. Yetmedi, kıyıma bir de makineleşme eklendi. Sihre dişliler eklenince metalik gürültü perilerin şarkılarını yok etti. Merlyn'i okumuştum, Kelt mitlerini günümüzde canlı tutabilen birileri var ve kaybolmuş bir dünyanın ritüellerini aktarıyorlar. Mevzu sezgisel olarak sürüyor, daha az inanılır bir biçimde.

Pagan inanış hoş olmadı, orada gerçek dediğimiz şeyin dışında yer alan bir dünya vardı ve kayboldu. Yeats bu kaybın yasını tutuyor ve aktarabildiği kadarını aktarmaya çalışıyor, gerçekle kurgunun en güzel kesişimi olan masal yoluyla.

Yeats'in zamanında medyumluk, paranormal olayların izini sürmek falan çok meşhurdu, kendisi de böyle ortamlarda sıkça bulunmuş. Görünenin ötesinde bir şeylerin olduğunu gençliğinde daha sık düşünmüştür. İrlanda'nın zengin mitolojisi çocuklar için bir hazine değerindedir, hele Yeats gibi duyarlı insanlar için başlı başına bir evrendir diye düşünüyorum. Çevirmen Ali Karabayram'ın ön sözü çok hoş: "Bu yalnız İrlandalı, söylencenin ıssız adasında, kuzeyli sagalardan malt ve kaçak buğday yüklü ran geleneğine kadar tüm hayalet-ozanların sesini yankılıyor." (s. 7) Bir de şu: "İflah olmaz düşçüler, şeytan çıkarmaya uğraşan modern toplumun karabasanı olmayı sürdürüyor." (s. 8) Zaman akıp gidiyor, belleğin de aynı şekilde sürmesi insanoğlunun tek tesellisi.

Yeats umutlu, kaybolup gitmesine razı olmadığı varlıkların sanat yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağladığı gibi başkalarının da bu çabayı sürdüreceği umudunu taşıyor. Ölmesine iki insanlık mesafesi kalmış bir dili konuşuyor, muhatabı shamrock özlemi çekebilen okurlar ve yazarlar ve düşçüler ve diğerleri. İrlanda'ya gitmek dışında bir hayalim yok sanırım, onun dışında Kelt-Druid kardeşlerle alakalı bulabildiğim her şeyi okudum, araştırdım. Yetmez, yaşamak isterim. Heroes of Might and Magic III oynarken daha iyileri olmasına rağmen Rampart'tan başka bir şey seçmezdim. Yeats iyi bir şey yapmadı kısacası, aklıma karpuz kabuğu düşürdü. Dost'tan çıkan Keltler'i okumanızı da şiddetle tavsiye ettikten sonra mevzuya dönebiliriz.

Bir Masal Anlatıcısı: Masallar Paddy Flynn isminde bir peri yurdu sakini tarafından anlatılmış, ihtiyar bir adam olan Flynn sağlığının bozuk olmasına rağmen umudunu kaybetmemiş ve bilinenin dışındaki yaşamı unutmamayı başarmış, coğrafyanın da etkisi var tabii. Yazının varlığı bu umudun aktarılmasını sağlar, anlatıcı için yazın simgeler ve umulanlar yoluyla ruh durumlarını dile getirmektir, öyle ruh durumları vardır ki periler diyarında yankısını bulmadıkça, kayaların yüreği insan ruhuyla dolmadıkça, söz gelişi kayadan kurtulamayan bir kılıç düşlenmedikçe dile gelmeyecektir. Masal budur; insanın doğadan kopuşunu telafi etmek.

İnanç ve İnançsızlık: Periler tarafından kaçırılan bir kızı kurtarmak için otlar yakılır, kız ortaya çıkar ve kasabasında kimlerin kısa bir süre içinde öleceğini söyler. Perilere kötü davranılmıştır, cezalandırılmak kaçınılmazdır. Masallara yaklaşım biçimi sunar aslında bu öykü. "Her şey söylenip bittiğinde, kendi mantıksızlığımızın bir başkasının gerçeğinden daha iyi olabildiğini nasıl olur da anlamayız?" (s. 20)

Hayalci: Ulaşılamayana şiirle ilişme çabası. Genç bir adam şiirlerini getirir. "Sazların arasında uğuldayan rüzgârların yabanıl müziğiyle şiirleri bana Kelt hüznünün ve dünyanın hiç tanık olmadığı bitimsiz şeylere duyulan Kelt özleminin en derin tonu gibi geldi." (s. 23) Druid büyülerinde ejderlerin doğuşu, beyaz ışıkların kadim varlıkları canlandırması gibi işler vardır, hepsi Altın Çağ'dan bir parçanın güne getirilmesini amaçlar. Geçmişin silik anılarından doğan mutluluk, onlara bir daha erişilemeyeceğinin üzüntüsüyle buruklaşır. Hayalci bu kaybın acısını şiirlerine sızdırmaktan başka bir de sonraki yaşamını düşünür, belki o zaman döngü tamamlanır ve saf, bitimsiz çağa ulaşabilir. Bu sebepledir ki yaprak verip çiçeğe durmanın sırası olmadığını söyler, ruhsal bir kaybın acısını çeken herkesle kucaklaşır.

'Toz Bürümüştü Helen'in Gözünü': Hayalcinin çok yaşamayacağı anlatılır. Güzelliklerin kelimelere dökülmesinin kötü yanı, o güzelliğin harflerle anlatılabildiği kadar anlatılmasıdır. Geri kalanı yok olmaya mahkumdur, şairin istenci tam bir karşılık yaratamaz ve dile getirilemeyecek olan hakkında susulmadığı için şair de onunla birlikte ölür, kaybolur. Bir açıdan parıltının belli bir bölümünü olsa dahi yakalayabilmek için yaşamından geçer.

Çok masal var, üçünü aldım. Çeviri başarılı ama iyi bir düzelti aşamasından geçmediği için can sıkıcı hatalarla karşılaşılabiliyor.

Ormanlar, periler, söylenceler, nefis bir Kelt anlatısı. Şehrin kaosundan kurtulmak, Kelt alemini tanımak isteyenler için.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Jaroslav Hašek - Köpek Suratlı Maymun

Birinin biri hakkında söylediği şeyi ilk kez Hašek mi başarmıştır acaba, başlı başına bir antoloji olmayı? Biyografisinde 1500'e yakın kısa öykü yazdığından bahsedilir ama farklı mahlaslar öyküleri dağıtmış, olmayan kişilerden olan öyküler bir türlü toparlanamamıştır. Hašek de toparlanamamıştır; pek çok işe girip çıkmış, esir düşmüş, vatan haini olarak damgalanmış, tüberkülozdan ölmüştür. Öykülerinde çingeneler, hırsızlar, hanutçular, sinyalciler, toplumun dibinden tipler yer alır. Mizahı karadır, kendisini öykülerin bir yerine iliştirir. O hengamede görebilirseniz. Yüzyılın, karmaşanın doğuşunu anlatır Hašek, yakınındakiler haricinde insanlar ve kentler tekinsizdir ama ironi vasıtasıyla çözülmüşlerdir, tehlike iğnelendiği zaman hava kaçırır, küçülür.

Köpek Suratlı Maymun: Juli bir köpek suratlı maymundur. Gösteri peygamberi olarak salona salındığı zaman izleyicilerin üzerine atlar, tırmalar, çeker, ısırır, tuzu kuruları çil yavrusu gibi dağıtır. Sahibi tarafından anlatıcımıza satıldıktan sonra yaramazlık yapmaya devam eder, yaşadığı evi yakmak gibi. Anlatıcı için Juli'ye duyduğu sevgi yanan evinden daha büyüktür, üstelik hayvan kendisine hediyeler de sunar; ev yanarken izleyicilerin birinden aşırdığı saat mesela. Bir de etek var ama o şehre armağan edilmiştir; yeni evin hizmetçisi Fanny'nin eteğini aşırıp telgraf direğine asan Juli'nin eğlence anlayışı pek gelişmiştir. Akıllıdır da; satılacağını anladığı sırada bisiklete atlayıp kaçar. Başka, evi boydan boya sular, bir de Morgue Sokağı'nın bir benzerini Prag'a getirip ele geçirdiği silahla saldırı düzenler. Yırtar, başkasının kellesi tehlikeye girer ama o da yırtar. Hasılı bir garip hayvandır bu Juli, sevilir. Öyküdeki insanlar Juli'nin yanında parıltısızdır. Mucize yaratma yetileri ketli olduğu için. Öylesi sıkıcı bir yerde Juli'nin kendisi mucizedir tabii.

Turist Rehberi: Hašek'in rehber anlatırken Neuburg sokaklarında gezintiye çıkardığı bir öykü, nefis. Gezginimiz, Bay Jogelli Klopter'i tutmak ister ama koca göbekli adamın ücretin yanında yeme-içme masraflarını da talep etmesi sıkıntı yaratacak gibidir, yaratır. Onun dışında asıl problem, rehberin düşman şehirli başka bir rehberi arayıp kafasını gözünü kırma isteğidir. Şehri gezerlerken anlatıcımızın rehberi fişteklemesiyle işler kızışır, rehberimiz düşman gezgini bizim gezgine bırakır ve herife girişmesini söyler. Sonuçta gezginler kavga yerinden ayrılır ve birlikte yürürler ama bizimki diğerinden çoktan kıllanmıştır. Kolaylıkla manipüle olabiliriz, ruhumuz duymaz.

Arkadaşım Hanuşka: Hanuşka mavi gözlü, kesinlikle kötü biri olamaz. Anlatıcı bir polisin kafasının yarılmasına sebep olduktan sonra hapse girip bu kibar, kibar olduğu kadar ince, ince olduğu kadar suç makinesi arkadaşla tanışır. Hanuşka yastığını bizimkine verir, o yastıksız uyumaya alışkındır ama bilgili kafaların içindeki düşüncelerin ezilip kırışmasını istemez. Yoksullara yardım eder, bizimkini hapse girmekten kurtarıp kendi girer falan, hapishane manzaraları içinde bir incelik timsali.

Bay Cetliçka'nın Oy Kullanışı: Cepçi Cetliçka, hadiseler sonucu üç farklı isme kavuşur ve belediye seçimlerinde tekrar tekrar oy kullanır. Bir demokrasi şöleni adeta, ileri demokraside demokrasi o kadar ileridir ki gözden kaybolur.

Hırsız Şeyba'nın Seferi: Şeyba kardeşimiz üzerinden adalet sistemi, yargıçlar, savcılar bir temiz kalaylanır. Kanun adamlarının eşleri, Şeyba'yı karanlıkta bu kanun adamlarına benzetirler ve sövüp sayarlar, o arada yedikleri naneleri öğreniriz. Ne güzel.

Hırsız Şeyba'nın İsyanı: Hapiste Şeyba'ya dini tören hedesi okutulmaktadır, fazladan bir börek alan Şeyba için her şey yolunda giderken gardiyan sağ olsun, tekere çomak sokar ve börekten eder. Şeyba kardeşimiz kararlılığıyla din adamı dahil herkesi dize getirir, böreğine kavuşur. Tanrı ve hak üzerinedir. Tanrı'nın böreği, insanın böreği, hak böreği, emek böreği.

Kandırış: Hakim, serserinin aşığına bu işlerden uzak durmasını, işe girmesini, Tanrı'nın çalışanları sevdiğini söyler, uzatır da uzatır. Kızımızın hakimden isteği, serseri hapisten çıkana kadar yanında kalmak olur. Kısa.

Üç öykü daha. Poser kitapseverler, yeşil diyarların köylüleri, tekmili birden.

Keyifli öyküler.

8 Ağustos 2017 Salı

Jorge Luis Borges & Adolfo Bioy Casares - Olağanüstü Masallar

Kabus. Borges'in kabusları, uykusuzluk durumlarının uzantısıdır. Olması gerekenin bir türlü olamaması, başka türlü olması, olma türlerine açıklığı anlamımıza bürüttüğümüz dünyayı teşkil eder. Zaman bükülür, kendine veya bir diğerine eklenir ve döngüler oluşur, minik veya devasa. O kadar devasa olur ki sonu yoktur, sonunun olmasının bir önemi de yoktur. Sonsuzlukta geleceğin anısı ve geçmişteki umut birdir. "Bu antoloji bir ana metaforlar, retrospektif kehanetler (Borges'in 'kehanet bellek'i'), olumlu ve olumsuz anıştırmalar antolojisidir de. Çevrimsel bir şekilde birbirlerini kopyalarlar, daha önce aynı şekilde kopyalanmışlardır ve Borges ile Bioy okumalarında onlarla coşkunluk içinde karşılaşıp -burada ve eserlerinde- onları bizim için yinelerler." (s. 6) Yinelemeler farklı masalların içine yerleşir, olan olana dönüşür ve ölümden kurtulunur, tekrarlanan bir şey nasıl ölebilir ki? Ön sözü yazan Anthony Kerrigan, bize bırakılan zaman olduğumuzu söyler, geçmiş ve gelecekle birlikte. Augustinusçu bir şimdilik hali. Şimdinin çeşitlemeleri bir şekilde kayboluş veya ölümle noktalanıyor, şu anın geçip gitmesinin ağıtını mı simgeler, metafor mudur? Waking Life'ı izlediniz mi? Sonda, pinball oynayan adamımız şimdilik, ölüm, Philip K. Dick ve başka şeyler hakkında uzun uzun konuşur ve sanırım Borges'in değişimlerine, aynalarına ve öz çoğaltımına -diyeyim, uydurdum- en yakın görüşlerden birine sahiptir. İzleyin, çok iyi.

Borges ve Casares'in son derece naif ve ser verip sır vermeyen temennisi: "Ey okuyucu, biz, bu sayfaların bizi eğlendirdiği gibi seni de eğlendireceğine inanıyoruz." (s. 13) Düşünmekten eğlenmeye vakit kalırsa...

Dünyanın her köşesinden masalları derlemişler, belli izlekler oluşturmuşlar ve ortaya müthiş bir antoloji çıkartmışlar. Hikâyeler birbiriyle gerçek bağlar kurabilecek kadar bakışımsızdır ama kolektif bilinç(altı) iyi iş görüyor ve rüyaları birbirine iliştirebiliyor.

Ölüm Hükmü: Aynalar için düşlerden daha iyi bir ikamet yok.

İmparator, düşünde kendisine niyaz edenin bir ejderha olduğunu ve Bakan Wei Cheng tarafından başının kesileceğini söyler. Ertesi gün imparator, bakanını satranç oynayarak oyalar ve ejderhanın canını kurtardığını düşünür. Oyun o kadar uzun sürer ki bakan uyuyakalır, iki yüzbaşı ortaya çıkarak imparatorun ayaklarının dibine bir ejderha başı fırlatırlar, gökten düştüğünü söylerler. Bakan da o sırada uyanır, düşünde böyle bir ejderha öldürdüğünü gördüğünü söyler.

Ogrelerin Yok Edilmesi: Bengal masalı. Prensese sırrı açan ogre, kahramanın ortaya çıkıp ölümlerine yol açmasına kadar sözün tek bir sahibi olduğunu düşünüyordu ama prenses mutlaka bir kahramanı da yanında taşımalıdır, dünyasının bir bölümünü onunla paylaşmalıdır ve kendine ait hiçbir şey kalmamalıdır. Tahakkümün sihri yok edişi.

Karşılaşma: Sevgi. Evlenmek isteyen çift kavuşamaz, adam sevdiğinin başkasıyla evlendiğini görmemek için yollara düşer ve kısa bir süre sonra, sevdiği karşısına çıkar. O da kalamamıştır, adamın peşinden gelmiştir. Çocukları olur, yıllar boyunca mutlu mesut yaşarlar ama kadın hükümdar babasının yanına dönmek ister, dönerler. Görülür ki kadın yıllardır komadadır, düşlerinde düşmüştür yola. Hayalle gerçek sarılır, tekilliğe döner. Güçtür bu; ruh öyle bir ıstırabın içine düşer ki paralellerden, aynalardan birini çekip kendine uydurabilir.

Fotoğrafta yer almayan bir tane daha: Bir kişi bir masal yazıyor -masal yazmak büyük küstahlık gibi geliyor bana, daha doğrusu yazılmış onca iyi örneği olmasına rağmen en iyilerinin yaşamın orta yerinde doğan, yazıya geçirilmeyen türden olduğunu düşünüyorum- ve masal durduğu yerde ilerliyor, karakterler düşünülmeyen şekillerde davranıyor, bazılarının varlığından şüpheye düştüğü de ihtimal dahilindedir. Sonuçta bu karmaşanın içinde yazar, kendini masalın kişilerinden biri haline getiriyor, gerçek yaşamdan bir farkı kalmayan masalın gerçek karakterlerinden biri oluyor. Üldes bu mevzuyu sevebilir.

Chuang Tzu: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü ama düş gören bir kelebek olmadığından emin değildir, ne de insan olup bir kelebeği düşlediğinden. Dünyalar arasındaki geçiş sert; varlık sadece bilincini kavrıyor da ötesi karanlıkta kalıyor. Kralın Vaadi da böyle bir karanlığın içinde geçer; iki kardeş yıllar sonra düşman olarak karşılaşır ve kimliklerini açık etmeden isteklerini söylerler, uzlaşamazlar ve savaşta birinin canı alınana kadar birini diğerinden ayıracak farklılıklar ortadan kalkmıştır, dünyevi farklar tinselliği hiçbir şekilde desteklemez.

Yapıt ve Şair: Hindu şair Tulsi Das, Hanuman ve maymunlar ordusu hakkında bir şiir yazdı, yıllar sonra hükümdar tarafından hapsedildiğinde onu kurtarmaya gelen bu ordu oldu. Mitlerin gerçeklik payı gerçekliğe yer bırakmayacak kadar az olabileceği gibi uzak, unutulmuş zamanların yaşanmış gerçekliğinden ibaret olabilir.


Oyunun Gölgesi: İki kral satranç oynarlar. Dışarıda kılıçlar parçalanır, savaş çığlıkları her yeri doldurmuştur. Akşama doğru krallardan biri mat olur ve kralın her yeri kana bulanmış habercisi gelip savaşın kaybedildiğini söyler.

Biz bunu izledik, çocukluğumuzda okumuş kadar olduk.


Hatta bilmeden kolektiviteye hizmet etmiş olabilirim; 2000'lerin başında kafeyi kapatıp saatlerce oynadığımız sırada şehirlerimi aynı biçimde kurardım ve dev haritalarda kopyalardan oluşmuş birçok krallığa hükmettiğimi düşünürdüm; her birinin merkezinde ben varım, kendimi o kadar çok çoğaltmışım ki aynı anda bin emir birden verebiliyorum, tek bir ben içinde oncası.

Tanrıların varlıkları, duvarları olmayan labirent olarak çöl, kilimlerdeki modellerin kitaplara tek bir izlek olarak yansımaları, masaldan doğan masallar... Sonsuz bir yansıma.

Baskısı tükenmiş, fahiş fiyatlara satılıyor. Bulursanız alın.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Dino Buzzati - Tanrıyı Gören Köpek

Bendeki ilk baskı, kitabın adını da bu şekilde yazmışlar. Sonradan değişmiş, ben değiştirmedim.

Buzzati, Poe ve Kafka'ya benzetilir, doğrudur. Daha umutlu olduğu da doğrudur, hayaletlerin fildişi kapılardan geçebilmesi bunu kanıtlar. Normalde hayalet nedir? Hayalet bu dünyada işi olan, bu dünyanın işini öbür dünyaya bırakmak istemeyen öcü bir kardeşimizdir. Dolayısıyla işini gördürmek lazımdır. Öbür türlü dadanır, gitmek bilmez. Buzzati ne yapıyor, hayaleti gönderiyor. Gogol tokat aşkettirip öyle göndermişti mesela, çünkü paltolarla alakalı bir mevzu kalmamıştı. Nihayet. Küresel bir felaketi bu yüzden dört gözle bekleyen çok insan var diye düşünüyorum. Meteor düşüyor mesela. Onu da geç, hayalet gördün. Nihayet be! Bugün bisikletle sahilde dolanırken çocuklu bir çift gördüm, çocuk arabaya kurulmuş, keyfi yerinde, komik komik şeyler yapıyordu. Anneyle babanın bir bakışı vardı, görmeliydiniz. El ele tutuşmuşlardı, bir mucizeye şahit oluyorlarmış gibiydi. Belki de öyledir, uzun zamandan beri bu kadar iyi hissetmemiştim. Buzzati'nin öyküleri de böyle biraz, benzer bir mucizeyi taşır gibi.

Yedi Ulak: Freud iyi malzeme çıkarırdı bundan. Babasının krallığını dolaşmaya çıkan adam, otuz yaşın yola çıkmak için çok geç -daha erken çıksa da sonu göremeyecek, o zaman baba nasıl aşılır falan- olduğunu düşünse de devam eder, sonu olmayan topraklarda ilerler ve merkezden uzaklaştıkça her şeyin bambaşka olduğunu fark eder. "Bulutlar, gökyüzü, hava, rüzgârlar, kuşlar aslında bana yeni, değişik nesneler gibi geliyorlardı ve ben kendimi yabancı hissediyordum." (s. 9) Yedi ulağın gidiş gelişleri giderek daha çok zaman almaya başlar, son gidenin geri dönüşünü görmek için ömür yetmeyecektir. Şu da denebilir; babanın aşılıp aşılamadığı bilgisi hiçbir zaman edinilemeyecektir. Yolu da kendini çoğaltan kütüphaneye, bitimsiz kuleye, pek çok kurgusal ve gerçek naneye benzetebiliriz.

Büyük Baskın: Planetta yaşlı bir eşkıyadır, hapisten çıktığı gibi tayfasının yanına gider ama boynuzun kulağa madik atması sonucu dışlanır ve ormandaki kulübesine gider. Genç bir haydut adayı kendisine rastlar, Planetta'dan kendisini eğitmesini ister ama yaşlı adam eşkıyalığı bırakır ve çocuğu sürekli oyalar. Çocuk da adama isyan eder, krallığın topladığı senelik verginin taşındığı kervana saldırmak için Planetta'nın eski çetesine katıldığını söyler. Adamımız kervana saldırma kararı alır, çocukla birlikte saldırırlar. Muhafızlar attığını vuran tiplerdendir, bizimkileri indirirler. O sırada mevta eşkıyaların hayaletleri belirir ve bizimkileri geldikleri yere götürürler. Fantastik bir mevzu. Kahramanın yolculuğu; alıkonur, kendini yeniden tanımlar, dinginliğe kavuşmuşken geri dönmeye kalkar ve yeni yolculuğu için ölür.

Yedi Kat: Placebo bundan daha iyi anlatılamazdı. Belki de adam farkında olmadığı bir dünyadan şöyle bir geçiyordu sadece, etrafındakiler de bu geçişi kolaylaştırıyordu, kim bilir?

Adamımız rahatsızlığından ötürü yedi katlı bir sağlık tesisine gelir, hastalığın yedi farklı evresi için yedi kat belirlenmiştir, ölüm döşeğindekiler birinci katta olmak üzere sıralanırlar. Bu esnada Üldes'in hangi bölüm olursa olsun hastaneleri saran sidik kokusundan bahsettiğini hatırlayıp devam ediyorum. Bizimki yedinci kata yerleşir ama yer darlığı, çeşitli bürokratik işler falan derken yavaş yavaş aşağılara doğru iner. Sona yaklaştıkça kendini halsiz hisseder, ağırlaşıyordur sanki. Birinci kata geldiğinde gözlerini kapar, odasının panjurları da yavaş yavaş iner ve ışık karanlığa boğulur. Bir nevi yaşama süreci.

Pelerin: Anayı mutlu edecek tek şey, oğlunun savaştan dönmesidir. Öyle de olur fakat oğlan yalnız değildir, dışarıdaki pelerinli adamla birlikte gelmişlerdir ve oğlanın rengi soluk, yüzü çöküktür. Bu noktada The Others'ta eşin geldiği sahneyi hatırlayıp veya tamamen kendi imkanlarımızla mevzuyu çözüyoruz, devam ediyoruz.

Ce İle Başlayan Bir Şey: Bu muhteşem bir öykü işte. Anlatının yavaş yavaş biçimlenmesi, karakterlerin duygularının dönüşümü, mekanın giderek tekinsizleşmesi falan deli keyifli. Bin bir emekle kurulan dünyanın hiç beklenmedik bir şekilde dağılmasını inceler.

Schroder nam kereste taciri, yolculuktan döndüğünde kendini yorgun hisseder, doktoru çağırır. Doktor sidik örneği alıp uzar, ertesi gün geri döner, yanında yılışık tipli biri daha vardır. Schroder kendini çok iyi hissetmektedir, doktora ihtiyaç duymadığını söyler ama yılışık adam gitmek istemeyecektir. Yolculuk sırasında karşılaştıklarını, daha doğrusu Schroder'i uzaktan gördüğünü söyler. Adamımızın arabası çamura mı ne saplanır, o sırada oradan geçmekte olan birinden yardım ister ve ağır ağır hareket eden sünepe kılıklı heriften kurtulmak için cebine biraz para tıkıştırır, itekler. İteklemeseydi keşke. Mevzu çözülür, yılışık tipli adamımız silahını çekmiş, Schroder'e doğrultmuştur. Diğer elinde bir zil vardır, adamımızın boynu için.

Savaş Türküsü: İki tip hükümdar, biri Borges'ten:

Buzzati'ninki zafer sarhoşluğundan başka bir şey yaşamayan cinsten, hatta o kadar çok toprağı var ki ucu bucağı yok sahibi olduğu yerlerin, ilk öyküdeki baba bu adam olabilir mi? Sadece güçlenmek ve aşılamaz olmak ister, bu yüzden fetihlerin ardı arkası kesilmez. Askerler? Hükümdar askerlerinin söylediği türküleri hüzünlü bulur ve yardımcısına ne söylediklerini öğrenmesini emreder. Onca yağma, zenginlik ve kadının veremediği şey nedir gerçekten? Yardımcı, sözleri öğrenip kralına söyler: "Tarlayı, köyü/davullar inletti/yıllar geçip gitti/geri gelmedi/geri gelmedi/ hiçbiri" Devam ediyor: "ileri hep ileri/yıllar geçip gitti/bıraktığım yerde seni/bıraktığım yerde seni/şimdi bir haç dikili"

"Ama hükümdarlar, yöneticiler, bilgiç nazırlar duvar gibi sağırdılar. Hiçbiri anlamamıştı, yalnızca, akşamın sokaklarında yorgun argın, türkü söyleyerek ölüme doğru yürüyen, yüzlerce zafer kazanmış askerler anlamışlardı." (s. 99)

Arka arkaya zaferler kazanmış, yıllarını cephelerde yitirmiş Maximus'un son zaferinden sonra Marcus Aurelius'tan istediği şey, kendisine her şeyi verebilecek adamdan istediği tek şey eve dönebilmekti.

Dünyanın Sonu: Tanrı'nın eli gözüktü, gökyüzü kapandı, herkes feryat figan, kıyamdan önce ölünecek ve pek vakit kalmamış. Herkes papaza gidiyor ve günah çıkartıyor, en iyi günah çıkartıcılar zenginler tarafından ele geçirildiği için ortada yoklar. Garibimiz bir tanecik papaz, etrafını saran güruhtan kurtulamıyor ve herkesin günahını çıkartırken ağlamaya başlıyor: "Ben ne olacağım?" Kimse aldırmıyor, kıyamete beş kala bir bencillik öyküsü. Tanrı özgecileri sever, belki de orada cenneti hak eden kişiler günah çıkartıcılardır.

Boşuna Çağrı: Sen bilmesen de seninleyim, bu. Yanındayken sana anlatmak istediklerimi anlatabilirim, anlamayacaksın. İkimize dair anımsadığım şeyleri senin de anımsamanı isterim, anımsamayacaksın. Oralarda bir yerde olduğunu bilmek iyi, bunu düşünebilmek kötü. Benim baktığım manzarayı görmeni isterdim, göremeyeceksin. Manzaradan ruhuma eklenen güzellik senin de ruhuna eklensin isterdim, eklenmeyecek.

Üç beş öyküyü atladım, kitaba adını veren öykü de elden öper. Buzzati sanayi toplumunun parıltı -yoruma açık; yaşama sevinci, doğayı en saf şekilde algılama biçimi, bir bütünün parçası olma duygusu, ne koyarsanız- silici etkisini gömer, Calvino gibi nicesine kapı aralamıştır, bir yandan da çıkışsız kurgularla oynar. Düşündürür yani, başka yaratılara bağlantı sağlar. İyidir.

6 Ağustos 2017 Pazar

Ersan Üldes - Zafiyet Kuramı

Adam var bir tane, roman yazıyor. Zamanlar atlanıyor; Bahadır'la tanışmadan sekiz yıl öncesiyle adamın babasının ölümünün beş yıl öncesi falan denk geliyor, bu tür olaylar zamanın kerterizleri oluyor. İleri geri. Baba, Fournier'in doktor babasına benziyor, biraz da Justin Halpern'ın matrak babasına. İkisinin karışımı. Bahadır çok gizli bir organizasyonun üyesi, ne iş yaptığı belli değil. Zamanda doğru nokta bulunana kadar. Anlatıcı bunu sona saklıyor. Adamın sevgilisi Sevgi -makul- kişiselliğini pek geliştirdiği için hayatın zorluklarına karşı muhteşem tenekeliğini duyurmaktan imtina etmiyor. Bir de o gün var, bu da sonda. Başka? Çok.

Önermeler şeklinde bölümlenmiştir. 1.1, 2.1.3 ve çeşitli sayılar bağlantıları açısından imkansız geometriyi andırır ama Öklid dışı geometriler imkanlıdır, Öklid dışında. Masasında oturan anlatıcının günceliyle anlatısının zamanları arasındaki boyut farkları çeşitli sembollerle aşılır. Zıplanmış zamanda bir olayın ortası, araya telefon sembolü girer ve masa başına döneriz, başka bir sembol kapının çaldığını gösterir. Aslında bu çokça üzerinde düşünülmüş bir mevzudur; Butor'nun şu an adını hatırlamadığım ama az sonra kopya çekip hatırlayacağım romanı -Değişme- ve Roman Üstüne Denemeler'i, anlatıcı, zaman ve sair konularda Üldes'in anlatıcısının kafayı kırdığı noktaları on numara beş yıldız bir şekilde ele alır. Yeni Roman'ın takıntısı bir kez daha canlanır. Kendimi biraz parlatacağım, çok affedersiniz, ben de takılıyorum böyle şeylere. Bir tanecik öyküm yayımlandı, oradan bir parça alayım. Aldım, şu.


Doktor babanın mantıksız ve özden mahrum metnini bastıracak bir yayınevi bulamaz adam, zaten çevirmenken yediği halttan ötürü reddedileceği korkusu vardır ama hatırlanmıyordur, her şey unutulmuştur. *Buraya yayıncılıkla ilgili bir dünya eleştiri, katakulli gelecek.* Babanın metni... Kaotik. Caraco okusa severdi diye düşünüyorum. Toplumun ne kadar da kokuşuk olması, tamam. İnsanın gündelik yaşamda fark edemedikleri, kümenin dışına çıkabilenin görebildikleri, o da tamam. Bu tür şeyler. Ara ara yer verilir, anlatıcı bu bölümlerden yola çıkarak yaşamı *buraya hava limanları, yerleşiklik, kişisel gelişim, toplumsal kişilik, kişisel toplam, toplu kişi ve sair bir şeyler gelecek* biçimlendirir, bazen elleşmez. Yayınevlerinin ret mesajlarına elleşir, babanın uygun göreceği biçime sokar. Çevirmenken başkasının yaratısını kendisinin kılması gibi. Neden, burada da kimsenin göremediğini görüp yaratıcının tekilliğine ulaşma çabası vardır. Örneğin ölen babanın hüznü ve oğlun vefasından dem vurulur ama babanın lazımlığından temizlenen hastalıklı boklar kimsenin aklına gelmez. Yine bir yakınlık; anneanneme annemle birlikte bakıyoruz biz. Anneannem yürüyemiyor, her gün klozete oturtup kaldırırız ve bezini değiştiririz. Annemin yaşlılığına beş kaldığı şu sıralarda kendisinin de böyle olacağını düşünüp delirmeye karşı özel bir çaba harcadığının farkındayım. Biyolojik duvar yıkılmak üzere, sırada annem var ve sonrasında ben geliyorum. Altıma sıçacağım ve işeyeceğim, uyandığım zaman yıllar önce ölen anneme sesleneceğim, geceyle gündüz arasındaki farktan bihaber hale geleceğim, boğazımdan giren lokmaların çoğunu sindiremeyip çıkaracağım, öyle mi? Her gün? Yeterince uzun sürerse bok kokuları yaşamımın özeti haline gelecek, öyle mi, koca bir yaşamın bütün güzellikleri mavi bir lazımlıkta toplanacak?

Pardon, yaşlılık gerçekten ödümü kopartıyor bazen ama intiharı bir köşeden bana bakarken görmek içimi rahatlatıyor. Neyse, babanın ekonomik basiretsizliği, anneyi ve anlatıcıyı dövmesi, kısacası bir hıyar olması birkaç boktan fazlası değildir, yazdığı metin hariç. Teorileri yaşamın ucuna iliştirilebilir, örneğin aklın ve bilginin insanoğlunun düşünmesini engelleyen zamazingolar olduğunu söyler.

Bu bilgiler sabittir, kabul edilerek geçilir.
Bu bilgiler kabul edilmeye dair bir zorlamaya yol açar.

Şöyle; anlatıcı bir metnin içinde güncelini anlatırken bile yazar olmanın getirdiği eğip bükme gücünü kullanabildiğinin farkındadır, yapabildiğini bilen biri neden yapmasın? Bilgi, yaşamı bilinene göre kurmaya zorlar.

Judith Wohmann vakasına geliyorum. Bu yazar Almanca. Anlatıcı Türkçeye çevirir. Metalurji mühendisliğinden tercümanlığa mük-kem-mel bir atlayış. Çevirir ama bildiği gibi. Mutlu sonla bitmek zorunda olan romanları mutlu sonla bitirmez, metnin gideceği istikameti kestirdiği an kaosun bıngıldak parmaklarını araya sokup kurguyu karıştırır. Nedir, ölmesi gereken biri ölmez ve sona kadar yaşar. Bundan önceki hazırlık evrelerinde daha küçük değişikliklere imza atan -yeni bir metne, yeni bir doğuma, yeni bir alternatife, yeni bir hayata, yeni bir yalana, yeni bir doğruya- anlatıcı, son bombasında metnin orijinalini tamamen piç eder. Sebebi, imza günü için Türkiye'ye gelen yazarın kendisini pek sallamaması. Anlatıcı kardeşimiz civardaki tinercileri toplayıp ellerine yumurta verir, yazarı bombalatır. Tinercilerin hepsinin o an tinerin etkisinde olmadığını varsayıyoruz, o konuda bir bilgi verilmiyor. Tinerin vücuda duhulü sonrası oluşan motor kası dumuru hakkında da bir bilgi verilmiyor tabii. Böyle bir şey var mı bilmiyorum, uydurdum ama mutlaka vardır. Tinercilerin bıçak sallayışlarına şahit oldunuz mu hiç? Buz pateni yaparken kendi ekseni etrafında dönen sporcular gibi estetik bir görüntü oluştururlar. İşte, kadın bombalandı ve bizimki kendi metnini yarattı, sonra bu mevzu fark edilince şutlandı, piyasada iş bulamaz oldu, babası o sırada bir şeyler yapıyordu, Bahadır buna roman yazmasını söylüyordu, bu ise önce resim eksperi olma yolunda mesai harcadı, İngilizce öğrenmek için kursa gitti, sonra dünya klasiklerini arka arkaya devirdi, ne yapması gerektiğini bilemedi. Bahadır orada olabilir veya olmayabilir, Bahadır bir travma sonucu ortaya çıkmış olabilir veya yine olmayabilir, Bahadır'ın ve sevgilisinin işi başlarda bilinmez ama açıklandığı zaman dahi bilinmez. New Age'in yaklaşık kırk yıl kadar gecikmiş dinlerinden, hurafelerinden birinde, bir organizasyonda çalışır ama neydir? Sevgi'nin kişisel gelişim merakı babanın yok ediciliği karşısında yara almıştır, babanın kaotik metni bok kokularına karışmıştır, Paris'i seven doksan dokuz kişiye karşılık muhalif birinin varlığı dalgayı bozmuştur, o halde kesin olan nedir? Anlatı.

Meriç Ateşke -anlatıcı, yalan söylemiyorsa (ismi konusunda)- anlık kötülük ihtiyacı nam teoriye iliştirdiğim -ben yaptım ve kesinlikle doğru değil- hallerinden olan çeviri tahrifatı konusunda gerçeği yaratamayacağının sıkıntısını yaşar aslında. Zaferi yenilgiye dönüşür, ekmeğinden olur gibi şeyler. Devamlı yenilmek bölümünde insanın sürekli yenilerek yukarı çıkacağı söylenir. Üldes zaten o tür adamlardan aldığı istikamet üzerinde yazar, tavsiye ederim, kurgu dışı -böyle bir şey mümkünse- yazıları da iyidir. Söylenir dedim ama öyle olma zorunluluğu yok? Yani insan dibi görmek ister ama gördükten sonra kazmaya başlar gibi geliyor bana, neden diple yetinilmeli? Babanın teorisi bu; insan dibi görecek, her türlü aşağılık işi yapacak ve sonrasında güzelleşecek, uygarlaşacak, mis mis şeyler olacak. Mümkün değil. Hayatın felsefi biçimlere sığıştırılma çabası gibi nafile gözüküyor bu, anlatıcı da böyle bir şey olamayacağını farkında. Adamın diyor oğlum!

Doppelgänger olarak Bahadır fikri iyi, pavyonlar ve cinsellik belirli noktalar haricinde yük, sürpriz gibi son da kurgu-gerçeklik arasındaki inceliği incitmeden ortadan kaldırdığı için iyi ama çok orijinal olduğu söylenemez. Tabii burada atıp tutuyorum ama daha iyi bir son da... Düşünüyorum aslında, ben de bu metni mi tahrif etsem?

Oyunsa oyun, manaysa mana, roman gibi roman-değil.

Şu da bir başka gönül yarası, Emre'yle yaptık dün:

2 Ağustos 2017 Çarşamba

William Golding - Aşağıdaki Yangın

Benét için söylenen: "'Tek kusuru var, fazla kusursuz olmak, o kadar.'" (s. 7) Ayrıştırma türlerinin arasında Benét'ninki pırıl pırıl parlıyor. Serinin orta yerinde kırılan direkler için bu parlak subayın getirdiği çözüm önerisi, o beğenilmeyen kömürün yanması ve tahtayla demiri birbirine tutturulması üzerine kurulu olduğu için Summers ve Talbot tarafından beğenilmiyor. Ulaşım için ısı enerjisi kullanılabilir ama kömürün taşınması ve miktarı mevzuları çok alengirlidir, Benét geminin hızını artıracak önlemlerle geldiğinde kömüre pay biçmesi kabul edilecek gibi değildir; gemi yanabilir, kalıcı bir çözüm ortaya çıkmaz, bir sürü şey. Kaptan Anderson -çevirmen "kaptan" yerine "albay"ı uygun görmüş, devamlılık bozulmuş, bir serinin kitapları farklı çevirmenlerce çevrilmişse ilk çevirmenden sonrakiler, öncekilerin tercihlerine dikkat etmeli- da yeni gözdesi Benét'ye arka çıkınca ve adamın ilk kez Benét'yle sohbet ederken güldüğü görülünce, eh, Summers'ın adamla papaz olmasının ve çözüm önerisinin ikiye ayırdığı insanların cepheleşmelerinin doğallığı su götürmüyor. Soylular ve avam? Talbot, Summers'ın soylu olmamasının da çözümünü buluyor; Voltaire -mi artık her kimse, hatırlamıyorum, bakmaya da üşendim- buyurmuş ki soyluluk ünvana değil, ruha bağlıdır. Problem çözülmüştür, tabii ünvan sahibi insanların avam ruha sahip olabilecekleri konusunda bir şey yok ama Talbot'ın gelişimini tamamlamadığını düşünürsek yadırgamayacağız. Benét için durum daha kolay; rütbelerin ve ünvanların bir önemi yoktur, akıl ve bilim her zaman daha üstündür, bu yüzden üstü olan Summers'ı pek umursamıyor ve bu da bizim sınıf sevdalılarının ağırına gidiyor. Anderson'ın Benét'de sevdiği şey bu olabilir, o da pek umursamıyor böyle şeyleri.

Talbot'ın avam giysilere bürünmesi aristokratlığına pek halel getirmiyor. "Hareketleri daha bir kabalaştıran" giysiler, adamımızda "asalet" merakından sıyrıldığı izlenimi yaratıyor ama kurduğu bağlantı baştan falso. Aslında Talbot'ın falsolardan müteşekkil yapısının temelinde bu bağlam ıskalarına rastlamak kolay; Benét'nin kömürlü işlerinde hatalı olduğunu söylemesinin temelinde kusursuz gencin lirik ruhunu kıskanması var ki bunun itirafını daha sonra görüyoruz, çok daha sonra. Bu "salak herifin" gemiyi yakma ihtimali çok yüksek, uçarı çözümler sunmak yerine şiir yazsa daha iyi olurmuş ama Talbot'ın en iyi arkadaşı Summers bile Benét'nin yönteminin işe yarama ihtimalini düşündüğü zaman olumsuz bir durumda ortaya çıkacak yıkımın sonuçlarını düşünüyor, Benét'nin aptal olduğunu değil. Summers aslında mantıklı bir adam, sadece biraz geleneksel. Yine de iyi bir kaptan olabilir, oluyor. Benét'nin harikulade çözümü her şey bittikten sonra muhteşem bir faciaya yol açana kadar. Burada bırakayım, yeterince spoiler verdim. Bir şey daha; Talbot yedek subay yapıldığı zaman militer yapının da bir parçası haline geliyor, gemi idaresiyle disiplinin aslında ağır yükler olduğunu anlayıp Summers ve taifesinin omuzlarındaki sorumluluğun farkına varıyor ve dostuna duyduğu saygı artıyor ama Summers'ın daha üst bir sınıfa dahil olma çabası, Anderson'ın Benét'yle yakınlaşması ve Summers'ın muhalefetini kabaca bertaraf etmesiyle, kısacası Summers'ın gözden düşmesiyle büyük bir acıya dönüşüyor ve bu durum iki dostun ilişkisini zedeliyor. Talbot bir yolcu, fazlası değil, gemiden indikten sonra Summers'ın yükselmesi için elinden geleni yapacağını söylemesinden başka bir yükü olmadığı için karaya ayak bastığı an geminin başına gelen felaketi çok fazla irdelemeyecek ve aşkının peşinden koşup yaşamına devam edecek, oysa Summers'ın hayatı tamamen emin, akıllı ve güvenilir bir adam olma minvalinde biçimlendiği için serüven onun için devam edecek. Hepsi bu. Talbot'ın daima hatırlayacağını söylediği sohbetleri bir anı, oysa bu anılar Summers'ın hayatı. Yolculuklar, fırtınalar, arada denk gelinirse iyi bir yol arkadaşı. Yeterli. Talbot, Summers'ı himayesi altında olan insanlardan biri olarak görüyor, belki dostluk da bunun bir yerinde gizlidir.

Unutulmayacak anlar fotoğraf makinesinin icadından önce hafızanın peteklerine doldurulmuştur, bakılır. Yolculuğun sonunda nüfuzlu vaftiz babanın öldüğünü öğrendik, Walter White misali bir değişim kisvesine bürünmüş aynılığında Talbot'ın yazdığı iki kitabı aslında en başından beri yayımlatma amacı güttüğünü de öğrendik, böylece vaftiz babanın ilk defteri okuma ihtimali ortadan kalktı ama bu son kitabın en aşağı elli yıl sonra yazıldığını öğrenmek anlatıcının bir oyunun sonucu mu, üçlemenin son kitabının Avustralya'da yazıldığını perdelemek için ortaya atılmış bir iddia mı, bunun üzerine düşünmek gerekiyor. Talbot, Avustralya günlerinden sonrasına belli belirsiz dokunduktan sonra düşünülebilir ki elli yıl olayı doğrudur zira unutulmayacak sohbetleri elli yıl sonra bile hatırlayacağını söyleyen Talbot, Charles'ın gülerek bir iki yıl geçtikten sonra her şeyin anlaşılacağını söylemesinden sonra haklı çıktığını ekler. Anlatının yazıldığı zamanı bir elli yıl öteliyoruz ve anlatıcının bütün olayları, bütün diyalogları olabildiğince ayrıntılı bir şekilde aktarmasıyla yazarlık kariyerinde yol aldığını söylemek mümkün, kurguyla gerçeği birbirinden ayrılamayacak şekilde birleştirmiştir. Öyle gözüküyor.

Gemi çeşitli badireler atlatır, bunların arasında aşağıdaki yangın başta geliyor, sonrasında artık günlük hale gelmiş fırtınalara pek dokunulmasa da buz dağıyla edilen imtihan önemli. Özellikle bu son olayda ölümün eşiğinden dönmelerinde Benét'nin o zamanlar için "çılgın buluş" şeklinde değerlendirilen çözümü çok işe yarasa da nihayetinde görüleceği gibi tam tersi de mümkündür, bu da bizi geminin ayrı bir evren, nedenselliği ve irrasyonalizmi de kapsayan bir evren haline geldiği fikrine götürür. Zıtlıkların ortaya çıkmasıyla örneklem büyüklüğünün yeterli olduğunu anlarız, söz gelimi Zenobia ile geçirilen günlerden sonra Talbot kadından tiksinme sürecine girer ve elde ettiğini umursamamaya başlar, pek rastlamayız Zenobia'ya. En büyük değişimse Prettiman cephesinde yaşanır ve bu mevzu ayrı bir bölümü hak eder.

Bay Prettiman ve Anderson'ın beceriksizliğiyle soytarılığa dönüşen nikah töreninin diğer müsebbibi Bayan Granham evleniyor. Bu iyi. Bayan Granham, Talbot'ın züppeliğini ve burnu büyüklüğünü çocuğun yüzüne vuruyor, mürebbiyeliğinin bütün gücüyle hacamat ediyor, aslında bu da iyi. Talbot aşağılanmanın getirdiği üzüntüyle yataklara düşecek gibi oluyor ve inanmadığı Tanrı'ya yakarmaya başlıyor. Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı nam kitabı için yazacaktım ama şuraya sıkıştırasım geldi, mutlaka söylenmiş bir şeydir; Tanrı'ya inanmamak Tanrı'nın yokluğu anlamına gelmez, Tanrı'ya bir nevi tepki göstermek anlamına gelir. Neyse, Talbot acısını iyice çekti ama bitmedi; adam Benét'yle kavga ederken ağır yaralı bir şekilde yatağında uzanan Bay Prettiman'ın üzerine düşüyor ve adamı öldürdüğünü düşünüp Colley'le ilgili düşler görmeye başlıyor.

Tamam, burada benim uydurukçuluğum var, bu düşler başlarda görülüyor ama buraya alıyorum, yerini yadırgamaz bence. Colley, "Bizi kurtarabilirdin!" diye bağırıyor ve Talbot uyanıyor. Prettiman'ın ölümüne de yol açtığına göre -kesin değil, kaçarcasına uzaklaştığı için gelişmelerden haberi yok- tam bir ölüm makinesi olarak kendini suçlayabilir, hele de beyin dağıtmalı intiharına sebep olduğu adamlardan birinin kemik parçalarını tavanda görüyorsa delirecek gibi olur ve kurtuluşu için ne yapacağını bilemez. En çaresiz kaldığı anda da kurtuluş kendini gösterir; Bay Prettiman ölmemiştir, hatta düşmenin etkisiyle daha da iyiye gitmiştir. Şans. Görüşmeye başlarlar, Talbot bu insanların o kadar da kötü olmadığını, aslında ufuk açıcı kişiler olduklarını anlar. Prettiman'ın akılcı dünya görüşünden etkilenerek gemideki olayları farklı bir gözle bakmaya başlar falan, tekamülü sürer yani. Sonrasında menzile ulaşılır, yıllar geçer, gemideki olaylarla ilgili son bir değerlendirme yapılır ve perde iner.

Bu kitap şu an matbaada olsa gerek, Haziran'da Haydarpaşa'daki fuarda sorduğumda her ay serinin bir kitabını basacaklarını söylemişlerdi. Beyaz saçlı bir hanım vardı, fuardan fuara görürdüm kendisini, yetkili bir hanımefendiye benziyordu. Kendisine on yıldır yeni baskıları beklediğimi, ikinci kitabı bulamadığım için seriyi okuyamadığımı söylediğimde yayınevinin editörü Bilge Sancı kafayı kaldırıp, "Kim lan bu?" bakışıyla bendenizi onurlandırmıştı. Teşekkür ederim kendilerine, muradıma erdim.

Okunması lazım. Valla ne diyeyim, diyeceğimi dedim, ne deyip ne diyemeyeceğimi, kim kim yani ne dinleyenler olur, ne bir şey yaparlar. Yapın bunu.

Şu da bizim yeni şarkı. Melih Cevdet'in bir şiirini besteledim, Emre de güzel dokundu. Askerlik item'larımdan biriydi Sözcükler, normalde pek minnet duymam ama Melih Cevdet'e minnet borcum vardı, hâlâ var. Bir de Foo Fighters var, Exhausted direkt askerliğimdir mesela. Girne'dir, Lefkoşa'dır, 3-5 nöbetleridir, ana bacı giydiren komutanlardır, bir sürü şey.