9 Ekim 2017 Pazartesi

Thomas Bernhard - Bitik Adam

Lokantaya giriş, lokanta sahibi kadınla konuşma, Wertheimer'in evine yolculuk, hizmetçi Franz'la konuşma ve Wertheimer'in ucuz piyanosunda Glenn Gould'un Goldberg Varyasyonları'nı çalma, eski dosta bir hediye, anlatının zamanı bu kadar. Wertheimer'in evinde Gould'un izi, anlatıcı olan üçüncü dost tarafından. Yakınlıkları asla o kadar yakın olmamalarından, aralarındaki daimi soğuktan ve iki Avusturyalının onmayan yıkıntısından geliyor, hatta birbirlerinin acılarını taklit ettikleri söylenebilir, Gould hariç, o Rockefeller veya benzeri bir bursla Kanada'dan gelmiştir, Mozarteum'da Horowitz'in öğrencisi olmuştur diğer ikisiyle birlikte. Gerçek kadar gerçektir, Bach ve Mozart yorumları müthiştir, dehası keskindir, dünyanın en iyi piyanisti olarak görülür, dahiliği çocukluğundandır ve şüphesizdir, ne olacağını bilir ama onu olmak ister mi, o da bellidir, birlikte okumaları otuz yıl öncesine dayanır, bu otuz yıllık süre içinde bir kez görüşebilirler, o da Wertheimer ve anlatıcı New York'a, birkaç konser verip en iyisi olduğunu ispatlayarak inzivaya çekilen, ormanın içinde inzivaya çekilen, kentten uzaka inzivaya çekilen Gould'u ziyarete gittikleri zaman. Gould aileden zengin ve kendine yaptırdığı ev otuz yıl öncesinin nefret ettiği dağ evlerinden birine benziyor, doğanın içindeki bir doğa yapıtına benziyor ki kentten kaçış bu boğucu doğayaydı, otuz yıl evvel, otuz yıl sonra ise bir kurtuluş, sadece piyano, kayıtlar ve yeşil, 1950'lerden 1980'lere kadar bir ziyaret, az kalacaklardı ama iki hafta kaldılar, sonra New York'a geçtiler, Gould onları üç haftada bir ziyaret etti ve piyano başında beyin kanamasından ölene kadar dost olarak kaldılar. Düşman olarak kaldılar çünkü Wertheimer'in en iyi olmamasını sağlayan Gould'du, Wertheimer böylece en iyi olamadı, en iyi olamayacağını bildiği halde piyano çalmaya devam etti ve yıllar sonra bıraktığında düşünsel bilimler, bilimsel düşler veya ona benzer bir uğraş buldu ama öfkesi dinmedi, ailesinden nefret eden çoğu benzer Bernhard karakteri gibi ailesinden nefret etti, yaşadığı şehirlerden ve köylerden nefret eden çoğu Bernhard karakteri gibi yaşadığı şehirlerden ve köylerden ve insanlardan ve müzikten ve piyanodan ve Gould'dan ve anlatıcıdan ve anlatılan hikâyesinden ve kız kardeşinden ve kız kardeşinin evlendiği adamdan ve kızkardeşleşmekten ve Viyana'dan, Avusturya'dan, İsviçre'den, Salzburg'dan, kendinden, kendini dışarıdan görenden, kendine katlanmak zorunda olan kendinden, onca kibarlığına rağmen, insanların onun hakkında söylediği onca güzel şeye rağmen, onca iyi özelliğine rağmen nefret etti çünkü onu tanıyanlar onun ne kadar kıskanç, despot, kırıcı ve daha bir sürü şey olduğunu söylediler, kardeşi kırklı yaşlarına kadar dayanabildi ve İsviçreli bir zenginle evlenip evden kaçarcasına gitti, Wertheimer bunu hiçbir zaman kaldıramadı, kardeşiyle eniştesinin yaşadığı evi buldu ve yüz adım ötesinde bir ağaca astı kendini, ruhunu çıkarıp astı, elli yaşına gelmişti, Gould beyin kanamasından ölmüştü, çoktan Madrid'e taşınmış anlatıcıya yolladığı mektuplardan cevap gelmiyordu, kardeşi gittikten sonra o insan sevmez haliyle eve topladığı işe yaramaz okul arkadaşlarını iki hafta beslemiş, akordu ve psikolojisi bozuk piyanosuyla Bach çalıyordu, parmakları doğru pozisyondaydı ama teller doğru gerginlikte değildi, herkes evden kaçtı, Wertheimer piyanoyu çoktan bırakmıştı ve uzun zamandır hiçbir şey çalmamıştı ama o iki hafta boyunca küle dönüşene dek yakmıştı kendini, en sonunda asmıştı kendini, en iyiye ulaşmayı düşünüp ulaşamayan, notlar çıkarıp tek bir metne dönüştüremeyen, kusursuzun yakınına bile varamayacağını anlayan diğer Bernhard karakterleri gibi, öfkesi ve düşmüşlüğü aynıydı, o Gould'un "Amerikalı-Kanadalı açıklığıyla söylediği gibi" bitik adamdı, bitik, Gould'a kabullenmeyen denirdi ama bu onun umrunda değildi, benlik algısı katı ve sarsılmazdı, kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini iyi biliyordu, yaptı ve dünyanın en iyi piyanisti oldu, anlatıcının piyanoyu anında bırakmasına ve Wertheimer'in yıllarca acı çekmesine yol açarak, üstelik Wertheimer için aileye bir isyandı piyano, sanat ve ailenin istemediği onca şey, anlatıcı içinse bir yapabilme denemesiydi, yapıldı ve bitti, anlatıcı Steinway'ini hediye etti, Wertheimer Bösendorfer'ini sattı, ikisi de şehir değiştirdiler, mektupların arası açılmaya başladı, Gould her kaydını onlara yollamaya devam etti, o çürümüş yere, nemin her yere yapıştığı, adaletin birkaç aptalın emrinde olduğu, sosyalist hükümetin halkı çöküşe sürüklediği, sosyalistlerin sosyal söğüşe giriştiği, müzik öğretmenlerinin dehaları mahvettiği, dehaların müzik öğretmenlerini yücelttiği, bütün nefretin hedefi olan o yere kayıtlar gitti ama anlatıcı artık orada değildi, Madrid yeni eviydi, dönmeye niyeti yoktu, ta ki Wertheimer'in intiharını duyana kadar. Otuz yıllık arkadaşının izini sürmeye karar verdi, bütün zorluklarına rağmen o leş kente katlandı, geçici bir süreliğine, Gould hakkında yazdığı kitabı bitirmek istiyordu, Wertheimer'in yapmaya bir türlü girişemediği bir olay ki çok not almıştı ve hepsini yakmıştı, kendini asmadan az evvel, cenazeden daha da evvel, anlatıcının Wertheimer'in gömülüşünü izlememesi anlaşılabilir zira sıra artık kendisine geldi, isyan edeceği bir ailesi yok, Madrid'e dönmek dışında başkaca bir isteği de yok, Wertheimer'in bağ evine ne olacağını düşünüyor, uşağa evin satılmayacağını söylese de kız kardeş evi satar, eşyaları ortadan kaldırır, Wertheimer dünyadan silinir gider ki silinmek kendi tercihidir, ikinci olan silinmelidir, Gould varken kimse birinci olamaz, elli yıl geçse de bu değişmeyecektir. Gould kendini New York'a kapatır, büyüklük deliliği. Diğer ikisinin umutsuzluk deliliği.

"Kendini sonuna kadar yaşamıştı, varlığını sona erdirmişti." (s. 31)

Dedi, diye düşündüm.

8 Ekim 2017 Pazar

Mahir Öztaş - Korku Oyunu

Mahir Öztaş iyi öykücü. Bu bir dursun. Anlatacağını iyi bilir, hesaplı diyebileceğim öyküler yazar. Belki mimarlığıyla ilgilidir, bilemiyorum. İmgelerin ulaştığı nokta, sözcükler, cümleler tasarruf sonucudur, örüntüden başka bir şey sezilmez, okur ayağını sağlam basar ve yürür. Güzel yürür, Öztaş'ın meseleleri çeşitlidir. Anlattığı coğrafyaların yabancılığını sezdirmez, bilinçli bir şekilde okurunun elinden tutar, tekinsizliğe izin verdiği ölçüde bulaştırır. Son öyküsü mesela, Bağışlanmış Olanın Cenneti tam bir Borges öyküsüdür, Cezayir veya Fas dolaylarında ikinci ağızdan bir hikâye dinleriz, karakterlerden Türkçe dinleriz, bağlandığı nokta zamanın neliğini ve bilincin bu neliği anlamlandırma çabasını aydınlatır. Yabancı topraklarda bize yakın bir iz, bulutları ve zemini tanımasak da.

Sessizlik Kuleleri: En iyi öykü buydu benim için. Fransa sanırım, psikoloğun karşısında anlatıcımızın itiraflarını dinleriz ve hemen ardından iç sesini duyarız. Sarah adlı kadın hakkında bir anlatıdır, öğreniriz ama terapinin anımsamayı parça parça sunmasına benzer şekilde her bir cümleyi yerine oturtmaya çalışırız, olay örgüsü bu biçimde açığa çıkar, zaman ve mekan çok bölümlüdür.

Sarah ve anlatıcının geçmişleri ayrı ayrı incelenir, önce Sarah açığa çıkar. Hindistan'dalar, Sarah'ın ruh sağlığı bozuk, ölümleri geciktirmek dışında elinden bir şey gelmemesi her şeyini sorgulamasına yol açıyor. Doktor olarak çalıştığı Kalküta'dan getirdiği karanlığı da aklının bir köşesinde. Ölümlere engel olamayan bir doktor, daha fazla ölüm karşısında çaresiz. Bir de Farisi Tarikatı çıkıyor, Sarah'nın bir arkadaşının anlattığına göre bu tarikatın mensupları ölülerini kargalara ve akbabalara yem ediyorlar. Bombay'ın yakınlarında bu tarikatın kuleleri var, Sessizlik Kuleleri. Orayı bulmaya çalışıyor Sarah, bir yandan Paz'ın kargalı şiirini hatırlıyor. Kargalar, ölümler, yaşam bir arada. "Sarah, Farisileri, Tata İmparatorluğu'nu, Kalküta'nın acı anılarını, küçük kara kızları ve kargaları birbirine karıştırmıştı." (s. 14) Birlikte yolculuk ediyorlar, anlatıcı paylaşmadan yoksun yaşamında Sarah'nın etkisini merak ediyor, fazlasını değil.

Terapi ilerledikçe insanlara yardım etme konusunda Sarah'yı donatanın anlatıcı olduğunu, kızı Hindistan'da bırakıp gittiğini ve Sarah'nın bulaşıcı bir hastalık sonucu öldüğü için akıl sağlığının bozulduğunu öğreniyoruz. Yolda gördüğü bir kızı Sarah'ya benzetince ip kopuyor, başka bir kule yaratmak için kızla tanışmak ve ona aşkla ölümü sunmak istiyor.

Yaşam bulaşıcı bir hastalıktır, böyle insanlarla bulaşır diye tırışkadan bir söz söyleyip bitiriyorum.

Öyküye Açılan Kapı: Barın hep aynı yerinde, hep aynı saatte oturan bir adam öykü çatar, hikâyeyi öyküye dönüştürür ama bunu da bir üçüncü kişi için, kendi yarattığı okur için, belki bizim için yapar. Katmanlıdır bu da. Öztaş'ın öykü çatarken anıları kullanma biçimini duyarız, birkaç sözcükle anılardaki insanlar melekten şeytana geçiş yapabilir. Neyse, bara bir çift gelir ve kız gider, adamla anlatıcı konuşurlar. Anlatıcının İdil'ini öğreniriz, anlatıcı en güzel parçasını İdil'e vermekte ve giderek eksilmektedir. İdil her şeyi kendi dünyası içinde eritir, yeniden kurmaz, anlatılanları süngermiş gibi emer ve yaşamına devam eder. Karşı taraf için hayalet olmaktan farksız, korkunç bir şey bu. Sorunun ne olduğunu tekrar tekrar soran, duymasına rağmen, bilmesine rağmen soran birini düşünün, sadece duyacak ve yaşamına devam edecek. İçim daraldı. Zaten dardı.

Birbirlerinin tutkularını, zevklerini, kimliklerini unuturlar, sonuç budur. Diğer adamın Füsun'u da böyledir, aslında ikisi aynı kadındır, tekilliğe indirgenmiş kadın ruhu.

Gizli Ağlarında: Anlatıcının kim olduğuyla alakalı bir öyküdür. İş yeri karşı yakada olan anlatıcı iş yerindeki bir odayı düzenler ama odanın kime ait olacağı hakkında hiçbir bilgisi yoktur, kimse bu bilgiyi vermez. Bir akşam evinden karşı kıyıdaki odayı izlerken ışığın açık olduğunu görür, ertesi gün odaya gider ve kendi evine çevrilmiş bir teleskop görür. İzlenmektedir, izlediği kadar. Anlatılmaktadır belki, anlattığı kadar. Düşlerinde veya gerçekte düşman gözlerin kendisini izlediğini sezer ama bilinmezlikten doğan bir düşmanlıktır bu belki, anlatıcıya zeval olmaz.

Bir tane daha.

Korku Oyunu: Kundera esinlidir belki, Otostop Oyunu benzeri. Bir korku oyunu yaratılıyor, arka planda sokağa çıkma yasağı, dehşetin kol gezdiği sokaklar falan var, darbe dönemlerinden biri. Anlatıcının Sedat nam arkadaşı bir oyun icat eder, malum. Kurbanın kim olduğu belli değildir, korku kaynağının ne olduğu belli değildir, arkadaş toplantılarında oynanır. Önceleri spontane ilerler, sonrasında kurallar konur. Gerçekle oyun arasındaki ipince çizgi bu kurallar belirlenene, oyunun doğası iktidar kaynağı olana kadar aşılmaz ama Sedat nam kişi işi bir adım ileri götürür, anlatıcının yanındaki adamı öldürür. Kıskançlık cinayeti olduğuna yorulur ama Sedat hukukun pek de sıkı olmayan elinden kurtulur, kaza olduğu söylenir zira öldürülen B, oyunun sınırları dahilinde anlatıcıya silah doğrultmuş halde vurulur.

Oyun çerçevesinde ahlak kurallarının ortadan kalkması incelenir, bir yandan insanın kendi sınırlarını çizmesi de anlatılır, nefis öyküdür.

Diğer öyküler de güzel. İnsanın kendini ve diğer insanları tanıma çabaları hoş. Tanıyamaması da.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Joy Williams - İyilik

Carver'ın övgüsüne mazhar olan Williams, karakterlerini acıyla değişik yollardan baş etmeleri için kurar. Kayıpların gündelik içinde büründüğü kimlikler çeşitli; eşyalar veya başka insanlar üzerinde büyür, önemli olan onlarla ne yapılacağı veya ne yapılacağının bulunmasıdır. Bulunabilir, kesin bir çözüm sunmaz ama yaşama denklendiğinde her şey gibi bir şeye dönüşür. Bütün duygular her şey gibi bir şey, bir daha görülemeyecek birinin evin kıyısına düşmüş, geride kalan kirpiği. Mesela.

Şeref Konuğu: Kanser olan annesiyle yaşayan Helen. Saatli bomba patlamak üzere ama beklemesi daha kötü. İntiharı düşünmüyor, intihar eden arkadaşları alay konusu oldular. Tedavi sürüyor ama evden çıkmak istemiyor anne, Helen düşünüyor ve düşünceleri bütün öyküler için geçerli. "Annesi yakında ölecekti ve Helen onun evde ölmek istemesini anlayabiliyordu, gayet iyi anladığını söylüyordu ama aslında o kadar da iyi anlayamıyordu ve anlaşılması gereken şeyin bu olmadığı da zaten ortaya çıkmıştı. Ortada anlaşılması gereken bir şey yoktu." (s. 11) Bu kadar, geri kalanı bu durumun çevresinde gelişiyor. Hastalığın gerilediği söyleniyor ve Lenore ölmeyeceğini düşünüyor ama ölür, ölebilir, bu beklenen bir şeydir, yaşam akıp giderken her an başa gelebilecek bir mevzudur da insanlar bunun farkında değildir. Helen ve Lenore farkında, bu da onları öykü kahramanı yapabilecek bir özellik. Ölüm üzerine konuşurlar, Helen ne yapacağını bilir gibidir ama alışkanlıklarını sürdürmede annesi olmadan ne kadar başarılı olabileceğini bilemez. Ölümden sonra da bilemeyecektir bir süre, bunun farkındadır, bu yüzden annesinin varlığını sürdürmesini ister, onun garip sözlerini, garip huylarını kabullenmek ister ama hayatına devam edecekse onlardan kurtulmak zorundadır. Nihilist olur zaman zaman. Şeref konuğu olmanın hikâyesini anlatır Mickey, dışarıda tanıştığı bir kadın. Aynuların bebek ayı adetlerine göre bu hayvancıklardan biri beslenir, ısıtılır, sonra kurban edilir. Helen anneyi çoktan kurban etmiştir, onun kış vakti dondurma yiyişinden yazı çıkartamayabileceği düşüncesinin izlerini bulmuş olabilir, duyarlı çocuktur ama nihayetinde kimsenin ölüme dair kesin bir bilgisi yoktur. Yaşamın bitimliliğini anlayabilmek diye bir şey yoktur, saçmalığın daniskasıdır bu, yaşamın bitimliliği yaşam bittiğinde anlaşılır, gerisi eğretileme ve imlemedir. "İnsanlar ölüme dair kitaplar yazmıştı. Neden söz ettiğini bilen yoktu tabii." (s. 25)

Buluşma: Jack üniversitede adli antropolog, davaları falan çözüyor, analitik zekası bomba gibi. Miriam, Jack'le yaşıyor. Jack'in baskın kişiliği ve ülke çapındaki ünü onu boğmuyor, adamın bazı huyları ve yargılayıcılığı itici olduğundan tam bir yakınlık kurulamasa da öyle veya böyle birlikteler. Kaybolan insanları bulan Jack'i düşünür Miriam, kendi yakınlarından biri kaybolsa onun muazzam bir uzaklığa aşık olduğunu düşünmeyi tercih edeceğini, ölüsünü bulmak istemeyeceğini düşünür. Muazzam uzaklığa duyulan aşk... Kimileri sadece bunu istiyor. Miriam da bunu istediğini fark edecek.

Jack bir av sırasında kendi okunu gözüne sokmayı başarır ve beyninin işlevlerini büyük oranda yitirmesine yol açar. Bu sırada Carl ortaya çıkar, Jack'le ilgilenir. Üniversiteden öğrencisidir, Jack'e tutuktur. Miriam da geyik ayağı lambasına tutulur, lambanın kitap zevkinden görünüşüne kadar pek çok şeyi sever. Uzun bir yolculuğa çıkarlarken lambanın arkada, bagajda gitmesini istemez. Lamba bir başka ihtimaldir, olabilir olasılıktır, bunu nasıl anlatacağımı bilemedim ama şöyle; diğerlerinden daha olası bir olasılık dersem yine olmuyor, olmaya mahkum olasılık, belki. Neyse, Miriam'ın yolda karşılaştığı bir çiftten duyduğu söz de bu öykünün anahtarıdır sanırım. "Vern hayatın tek bir şey olduğunu ama kendini eğlendirmek için şekilden şekle girdiğini söyler." (s. 40) Sonuçta Carl ve Jack aracı alıp Miriam'ı geride bırakırlar, Miriam lambanın kendiliğinden yandığını görür ve küçük mucizeler de her şey gibi bir şeydir.

Marabu: Anne oğlunu gömer, onun anılarıyla mücadele edecekken eve oğlunun çeşit çeşit arkadaşı gelir. Gitmelerini ister, gelenleri içeri almamaya çalışır ama başarılı olamaz. "'Harry biziz artık, dedi içlerinden biri. 'Alışsan iyi edersin. Hikâyelerini doğru dürüst anlatsan iyi edersin.'" (s. 55) Acı her yere, Harry'nin tanıdığı ve etkileşime geçtiği her şeye dağılmıştır ve dağılanlar Harry'yi oluşturur. Zaman da Harry'dir; çalan telefonu açmayan anne, oğlunun öldüğünü bildiren telefon görüşmesini hatırlar ve bütün zamanları o ana indirger. Kalbinin kemirilmesi bitince devam edebilir, belki.

Üç öykü yeterli, fikir verebilir. Geri kalan öyküler arasında çok çok iyiler var, insanların kendilerine has dünyalarında kendilerine has tepkileriyle dolu. İnsanlar, diğerlerinin yerini alan insanlar, bunu denerken yitiren insanlar, sanki hepimiz bir başkasının boşluğunu doldurmak için yaşıyormuşuz gibi.

Yüz Kitap'a sonsuz teşekkür. Telos'a da. İkisi de gizli hazineler barındırıyor, benden söylemesi.

Bohumil Hrabal - Sıkı Kontrol Edilen Trenler

II. Dünya Savaşı sırasında trenler. Almanya tokatlandıktan sonra, savaşın sonu yaklaşmışken mühimmat yüklü bir trene sabotaj. Hrabal'ın renkli karakterleri olabildiğince komik ve bombacı. Olaylar da bir garip; cinsel münasebetin en harlı anında odanın, sokağın, göğün aydınlanması her şeye rağmen yaşamın kutsanışı gibi gözüküyor, gerçekte Dresden bombalanıyor. Dresden yanıyor, tarihin en acı toplu katliamlarından birinde insanlar önce yanarak sonra boğularak ölüyor. Vonnegut'ın mezbahada hayatta kalışını düşünüyorum, üzerinde binlerce insan ölürken o aklının son kırıntılarını korumaya çalışıyordu. Hrabal da uzaktan görüyordu olanları.

Miloş, belki kondüktör. Almanlar hava gücünü yitirdi, ondan bahsettikten sonra düşürülen bir Alman uçağını anlatır. Uçak düşer, Çekler uçağın başına üşüşür, parçaları alırlar. Ölü pilotla yüzleşilir, belki ilk kez bir ölü görülür, bu geçilesi. Asıl önemli olan anlatıcının katmanlarını araladığı hikâyesi. Dede ve dedenin dedesiyle alakalı mevzular var, ben babayı anlatacağım. Baba uçağın bir parçasını alır ve hurdaları koyduğu depoya bırakır. Sonra bir parça daha almak ister, alır, depoya koyar. Depodaki eşyalardan yeni uçaklar yapılabilir. İlginç bir şey; yedek parçaya ihtiyaç duyanlar babaya gelir, baba her şeyin yerini ezberlemiş gibidir, birkaç saniye içinde gereken parçayı satar. İstifçiliğin yararları yok değildir ama en büyük zararı sanırım dünyayı kasıp kavuran savaşlara yol açmasıdır. Zira Avrupa'nın dinlerce, dillerce, pek çok kalemce anlatılan parçalı yapısı denge bozulmasına gelemez. Öfkenin birikmemesi herkes için hayırlıdır. On kömür madeniniz varsa beşini kardeşinizle paylaşınız.

İlk büyük savaşta Alman tanklarını telkin yoluyla durdurmaya çalışan hayalperest atayı da anmadan olmaz. Başı koptuğu gibi tankın paletine yapışmıştır, böylece dünyayı ileri ve geri, aşağı ve yukarı zıtlıklarıyla görebilmiştir. Tankları durdursa bile başarılı olamayanı vardır, Çin'de yaşamıştır ve elindeki torbalarla onca tankın önünde durabilmiştir, evde eşinden yediği paparayı hayal etmek dahi istemem ama kalabalığa ateş açılmama ihtimalini doğurmak uğruna aile saadeti feda edilebilir. Sonuç olarak doğaüstü bir hadise gerçekleşmediği sürece savaşlar yaşanacaktır. Hrabal savaşı yaşanmamış kılmak istiyor olabilir mi? Mailer'dan Heller'a onca yazar, savaşı kopuk uzuvlardan absürt saçmalıklara kadar pek çok yönden ele almıştır ama Hrabal kadar mizahi bir şekilde anlatanı var mıdır, bilemiyorum. Bir geçmişlik, kurşuna dizilmeden öncesinin son esprisi... Savaş aslında komik bir şeydir, kim insanların bu kadar aptal olabileceğini tahmin edebilirdi ki?

Kont Kinsky'nin atları Liverpool'da milyonlar kazanınca soylu adam sinema salonları, tiyatrolar yaptırdı ama yapılar bitmedi, tahıl ambarlarına dönüştü. Adı Liverpool olarak kaldı. İstasyon buranın hemen önündeydi. Müdür ve daha da müdür arasında en ilginci sanırım müdür. Nürnberg güvercinlerinden oluşan bir ordusu var, kuşları seven bir adam. Hitler Polonya'yı alınca bu kuşları salıp Polonya güvercini getirtecek kadar incelikli. Kontes kendisiyle selamlaşırken elini güvercinlere uzatır, öylesi sever kuşlarını. Şef Hubiçka da bir diğer fantastiktir; popozella ve memezellaları pek sever, tercihini yukarıdan veya aşağıdan gördükleriyle yapar. Bu hobisi bir yana, seviştiği sekreter Zdeniçka'nın poposunun her yerine istasyonun damgalarını basması da kadın figürünün bürokratik çıkmazlarını simgeler. Simgelemez, can sıkıntısından saçmalıyorum.

Böyle bir dünya saçmanın yanında ne olur, Almanların yolladığı müfettiş mekanı basar ve huzur kaçırır, Hubiçka'ya okkalı bir ceza sallar ve Çeklerin gülen hayvanlar olduğunu söyler. Çok komik bir adamdır, alnında bir delik olduğu zaman. Başka, sabotaj yapılacak demiştim. Komikliklerle savaşın trajedisi iç içe geçmiştir, eyleme geçen karakterlerimizi yadırgamayız, yaptıkları bir oyun gibi gelir veya oyun -saçma vs.- olarak görülenler dibine kadar ciddidir. Sonuçta trene saldırı düzenlenir, bir Alman askeri Miloş'u vurur, adamımız da Alman askerini vurur ve üzerine düşer. Miloş askeri karnından vurmuştur, acı ve ağır bir ölüm askeri beklemektedir ama çocuk bir türlü ölmez, Miloş adamı kan dolu ayrıntılarla öldürür, şakadan kan ve kemiğe geçmek şok edicidir ama savaş zaten böyle bir şeydir, Miloş kardeş noktayı koyar: "'Evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde...'" (s. 90)

Filmi de efsaneymiş bunun, yarın izlerim. Hrabal'ın Kitabı'yla kıyısından yakalamıştım, bununla birlikte elde var bir. Gürültülü Yalnızlık yok, bulunamıyor. Dedalus basarsa basar, öbür türlü zor.

6 Ekim 2017 Cuma

J. G. Ballard - Süper Kent

Ballard gerçeği uzak galaksilerde aramanın lüzumsuz olduğunu, geleceğin çoktan geldiğini söylüyor. Gelecek ayağınıza geldi, Süper Kent emrinizde. Virüs gibi yayılmayı bekleyen bir distopya çokuluslu şirketlerin devletleştiği ve toplumsal normları belirlediği zamanlara egemen olabilir. Ne olacağını bilemiyoruz, Ballard ucunu açık bırakmış bu kez. Zincire son bir halka eklenmiş olabilir veya sistem çökmeye yakındır, paranoyak okur için ihtimaller var.

Paul Sinclair tipik bir Ballard karakteri; öncelikle sakat. Pilotluğunu yaptığı minik uçağı yere çakılınca dizinden ameliyat oluyor, çiviliyorlar bacağı. Gelsin ağrı kesiciler, gitsin keyif verici maddeler derken Ballard romanında karakter olmak için azami şart sağlandı. İkincisi, adamın sahip olduğu acayip derecede berrak bir karakter analizi becerisi. Birinin ayakkabısının üzerindeki tozdan nerede ne kadar süre boyunca bulunduğunu ve bunun sebebini çıkarabilir, en ufak bir bakışmadan artta yatan duyguları ve bilinmeyen olayları çıkarabilir. Sosyal becerisi kuvvetli ve eski dünyanın ahlaki değerlerini nispeten taşıdığı için virüs içinde virüs olma özelliğine sahiptir, gerçi büyük bilmeceyi çözmesi için zaman geçmesi gerekti ama karakter sayısı artıp gizemin katmanları koyulaşınca, kendi hayatı da yozlaşmaya meyledince doğal.

Jane Sinclair, Paul uçak kazası yapıp hastaneye yattığı zaman tanıştığı genç doktor, hippi. Anlık tepkilerle hayatını biçimlendiriyor, Paul'le evlenmesi de böyle bir anlık kararın sonucu. Hippi deniyor ama sanırım olumsuz anlamıyla kullanılıyor kelime, kendisi pek politik değil ve Eden-Olympia'da doktor olarak işe girdikten sonra bir önceki doktorun, İngiltere'den tanıdığı arkadaşı -ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla eski sevgilisi- David Greenwood'un başına ne geldiğini, neden kafayı yediğini ve hem arkadaşı hem de hastaları olan insanları neden tüfekle tarayarak öldürdüğünü pek düşünmüyor. Pimi çekilmiş bir el bombası, yıkıcı, isyankar bir okullu kız. Yaşamını biçimlendirebilmesinin ötesinde hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok, bu delik açma işinin de. Gizem, gizem olarak kalmalı ve yaşam devam etmeli, her şeye açık olarak. Jane deşici bir karakter değil, kendisine verilenle yetiniyor. Paul'le aralarında anlayışa dayalı, mülkiyet bilinciyle boğulmamış güzel bir ilişki var. Süper olanaklar sağlayan, her şeyin süper olduğu süper kentin ayrıcılığına karşı koyup koyamadıkları ayrı hikâye, biz bir katliamın peşine düşeceğiz ama şehirden bahsetmek lazım.

Silikon vadisi, son modelinden. Avrupa'nın teknoloji ve şirket merkezi olmaya aday. Üst düzey yöneticilerle, dünyanın en büyük şirketlerinin binalarıyla dolu. Her vadede toplumların kaderlerini belirleyen kararların birkaç dakika içinde alınabildiği bu yeni cennette belirlenmiş hayatlar yaşanıyor; beyaz yaka cennetinin çalışma saatleri, boş zaman aktiviteleri, besinleri, sporu, her şey önceden planlanmış, özgür irade belirli sınırlar içinde var olduğu sanılan bir tüketim coğrafyası. Roma'nın yeniden doğuşu; çekirge gibi ele geçirilen araziler, toplumlar ve sonsuz bir sömürü, minimum üretim. Generaller imparatorluğu hep daha fazlasını istiyor ve hukuku bu doğrultuda kuruyor, iç denetim mekanizması son derece kaypak, kolluk kuvvetleri Gökdelen'deki gibi yozlaştırılabilir ve kör. İçeride neler olduğunu içeridekilerden başka kimse doğru olarak bilmiyor. David'in kafayı kırmasına yol açan bu bilinmeyenler ama tam olarak ne?

Ballard pilot kimliğini Paul'e yansıtır ve adamı bir iki havacılık dergisinin editörü yapar. İngiltere'den Fransa'ya istilaya gelmiş gibidir ama Eden-Olympia çoktan istila edilmiştir, Afrikalılar ve Asyalılar hem üst hem alt sınıf olarak yeni dünyanın kalbinde konuşlanmıştır. Bir iki şiddet olayını görerek işkillenmeye başlar Paul, takım elbiseli tipler Afrikalıları dövmektedir ve cennetin güvenlik görevlileri güvenli bir mesafeden olanları izlemektedir. Dr. Wilder Penrose, Eden-Olympia'nın psikoloğu olarak her şeyden haberdadır ama finale kadar gerçek rolü ortaya çıkmayacaktır, sadece insanları normal tutmaya çalıştığını söyler ve Paul'le Jane'e kısa bir tur attırır, güvenlik şefi Halder'la tanıştırır. Halder, David'i başından vurup katliamı durduran adamdır, David'i çok sevmesine rağmen elinden başka bir şey gelmemiştir. Paul'e araştırmaları konusunda bir ölçüde yardımcı olur, olay yeri fotoğraflarını getirir ama her şey tekinsiz bir ortamda ilerlemektedir, Ballard huzursuz bir atmosfer yaratmada inanılmaz yeteneklidir, komşuların aşırı normal ve doğal -Jane banyo yaparken onu televizyon izler gibi izleyen çiftin hareketi doğaldır mesela- davranışlarının yanında havuzdaki su örümcekleri de oldukça rahatsız edici bir sembolizm taşır.

Jane yavaş yavaş kopar, kopmaya meyillidir. Uyuşturucuya batar, nüfuzlu komşularla cinsel münasebetler kurar derken Paul'le aralarındaki sevgiyi yıkmadan o dünyaya çekilir. Bu yıkmadıkları sevgi sayesinde hayatı kurtulduğu söylenebilir ama burası sona kalsın, Paul'ün o dünyaya çok yabancı olan erdemi tekere çomak sokmasa asimile olma tehlikesi vardı ama kurtulduğu söylenebilir. Söylenebilir mi? Kimse güveneceğini bilmediği bir toplulukta öldürülenlerin eşleriyle, kardeşleriyle, şehrin güvenlik görevlileriyle ve üst düzey yöneticileriyle konuşan Paul, örüntüyü yavaş yavaş açığa çıkarır ve Penrose'un açıklamalarıyla birlikte nelerin döndüğünü sezgilerinin dışında mutlak bir gerçek olarak anlar. Herkesin herkesi gözetlediği, özgürlük yanılsamasının kusursuz olduğu bir dünyada hastalıklar artar, psikolojik rahatsızlıklar fiziksel nitelik kazanır ve şirketlerin kazancı sekteye uğrar. Bu noktada işin içine Penrose girer ve denetimli psikopati nam bir radikal tedaviye başvurur. Paryalar şiddete uğrar ve öldürülür, soygunlar yapılır, arabalar çalınır, bir sürü şey. Bunu işe yarayan bir sağaltım olarak görür Penrose ama insanların bayağılığa kapılmasıyla hayal kırıklığına uğrar, onun istediği ilkel benliğin bir kısmını tatmin edip düzenin sürmesidir, ilkelliğin benliği tamamen ele geçirmesi değil.

Paul titizlikle sürdürdüğü araştırmalarından, etrafındakilerin gizli itiraflarından sonra mevzuyu çözer. Bu bayağılık içinde güç sahibi olan adamlar uyuşturucu ticareti, çocuk pornosu gibi işlere girince David kafayı yiyip alayını indirmek ister ama durdurulur, sistemi kurtarmak isterken sistem için bir tehlike haline gelmiştir, dolayısıyla yok edilir. Romanın sonunda kendini David'in yerinde bulan Paul silahları yüklenip kafa tayfayı indirmek üzere yola çıkar, Halder'e teslim ettiği Jane'i kurtarmıştır ve bilinmeze gittiği noktada Ballard mevzuyu keser ki pek yaptığı bir iş değildir, kendi metinleri için ilginç bir son olmuş ama ben bunu şuna bağlıyorum ki kendisi de Penrose'un yapmak istediği temizliğe alet olduğundan sonu David'in sonu gibi olacak, yozlaşmış adamları temizledikten sonra ortadan kaldırılacak ve antivirüs olarak sürdürdüğü varlığı bu çokuluslu muhteşem şirketlerin varlığının sürmesi, daha doğrusu biçim değiştirip coğrafi olarak yayılma başarıları uğruna sona erecek. Paul ölümüne giderken bu şirketler ikinci şehri kurmak üzereydi.

Fight Club var, Metropolis var ki Lang'ın adı anılır bir yerde. Karakterler bir tık daha fazla, uzam daha geniş, bu açıdan farklı bir Ballard romanı olmuş. Bir de muhteşem tabii. Çünkü Ballard.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Giovanni Papini - Bitik Adam

Bernhard'a sonsuz saygı, o tür bir bitiği tercih ederim. Dışa soluksuzca patlayarak açılan öfkenin müptelası olan Bernhard'a yönelir, iyi eder, Papini'nin olayı biraz daha farklı. Benmerkezciliğiyle yanıp kavrulan, odasında otururken düşünceleriyle bir başına kalamayan adamdır Papini. Tanrı olmaya giden yolda inkar ettiği tanrıyı devirip kendi hükümdarlığını ilan edecekken hiçlikle karşılaşan ve potansiyelinin maksattan kopmasıyla yıkılmamaya çalışan Papini'nin çocukluğundan itibaren otuzlarına kadar izini süreceğiz. İmgeleri yoğun, üzerine onlarca kez düşünülmüş, onlarca kez parça parça edilip birleştirilmiş duygularından fırlayan sözcükleri keskin, olamamış bir adam. Olmaya çalıştığı şeyler daha önce zaten olduğundandır; yeninin ve denenmemişin peşinden gittiğini söylemesine rağmen kullandığı araçlar, varmaya çalıştığı hedefler daha önceden başkalarınca belirlenmiştir. Bir anlamda kendi düşünce yapısından kurtulmaya çalışır ama mümkün değil. Tanrı olmak ister dedim, zaten olmuşu var. Aşağıda gördüğü insanlara öncü olmak ister, olmuşu var. Düşünülemeyen bir şey nasıl olunur?

Zonguldak'tayken Düşsel Konçerto'larını okumuştum, tokat yemiş gibi olduğumdan yazamamıştım. Onları tekrar okumam gerek ki yeni oluşan Papini kimliğini kısa metinleriyle ilişkilendirebileyim. Monokl bastı onları da. Okuyacaksanız önce bu, sonra onlar. Gog'u Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları bastı, yeni eve getirmedim, onu da okumak şart. Yeni ev... Evlendiğimi söylemiş miydim? Tavsiye ederim. Sabah kahvaltı hazırlıyorsunuz, insan kahvaltısı. Ben öğretmenim, bugün boş günüm, yarın ve öbür gün de öğleden sonra okul. O yüzden kız işe gitmeden karnını doyurunuz, ortalığı toparlayınız. Sevdasını, şuyunu buyunu geçtim, temelinde evlilik, yaşamı kolaylaştırma üzerine bir kurumdur/kuruluştur diye düşünüyorum. Biz kurduk bir tane, tam alışamamış olsam da iyi gibi, bir yandan da değil. Bu ne biçim şeymiş böyle diye dolaşıyoruz etrafta. Hayırlısı. Papini diyorduk.

Sondan gidiyorum, Papini bitik olmadığını, İtalya'da dolanan dedikodulara rağmen egosundan ve gücünden bir şey yitirmediğini söyler. Hâlâ ukala dümbeleklerini yerin dibine sokmakta, ağırbaşlı kerkenezleri bilgisiyle tokatlamaktadır. Genç olduğunu ve daima genç kalacağını söyler. Bu azmiyle ruhunun yaşlanması mümkün değil zaten, neyse, söyleyecek çok şeyi vardır ve yeni nesli överek, biraz da gençlere giydirerek b(i/e)tiğini sonlandırır. Yeni nesil bomba gibi gelmektedir; felsefe, edebiyat, teoloji ve dahi pek çok dalda sözü ve bilgisi olan tayfa putları yıkmak amacıyla ilerlemektedir. Papini korkmaz, bazı gençleri destekler ve çoğunu da er meydanına çağırır. Anlatıcı açısından görüyoruz, belki de ihtiyacı olan tek şey sağlam bir tokattı ve bunu yemesine rağmen yansıtmamış olabilir. Karşımızda bir dahi var. Dahi ve deli. Megalomanlığının sağlam bir temeli var ama temelden yukarısı sıkıntılı zaten.

Başa dönüyorum. Çocukluğundan otuzlarına demiştim, Papini anlatısını müzikteki terimlerle tempolara/bölümlere ayırır, her bölümde de alt başlıklar halinde farklı bir meramını anlatır. İlk meramı, metin boyunca sürecek yaşsızlığı olabilir. Adamımız hiç çocuk olmadığını söyler, çocukluğu yoktur. Gençliği ve yaşlılığı da yoktur sanırım, genç kalacağını söylerken ruhsal durumunu -bence ölümünden sonra bile- sabit tutabileceğini söylemek ister. Ailesinin yoksulluğundan, anlaşılmamanın acısından girer ve çekilmiş ilk fotoğrafındaki gibi olduğunu söyler, her zaman o fotoğraftaki gibi solgun ve donuk. Psikolojiye giriyorum ister istemez; Papini kendini çirkinler çirkini gibi görür. Miyop, karışık saçlı, kara kuru bir velet. Dikkat çekmez, hayalet gibidir. Okuldan nefret eder, durmadan okur. Gerçeğin ne olduğunu sorgulayarak başlar ve bu sorgulama felsefenin, haliyle metafiziğin ve edebiyatın kıyılarından geçerek bir nihayete varır. Papini öyle olduğunu düşünür ama yaşamı bir masa başında sayfalara tıkıştırmaya çalışmış adamların söylediklerinden çok daha fazlasının olduğunu hissettiği an boşluğun kara gözlerine bakmaya başlar. Bu noktaya kadar ayrıksı kişiliğini kurar, etkilendiği düşünürlerden bahseder, ateizmini ve fikir haydutluğunu borçlu olduğu kitaplardan dem vurur, düşsel yolculuklara çıkar, bir dünya şey. Oysa yaşamı gerçeğin -kitapların- yakınından dahi geçmez haliyle; aşağılanır, kitapçılarca dükkanlardan kovulur, babasının cüzdanından para aşırır ve daha çok kitap alır, daha çok okur. Yoksuldur, itilmiştir, nefretle doludur, kendini gerçekleştirmek ister. Etrafındaki güzel kadınlara, yakışıklı adamlara, her şeyi bilirmiş gibi yazan yazarlara, zenginlere, kendi haricindeki herkese sonsuz bir kin güder. Tanrı olma düşüncesi buradan doğar; herkes bir gün onun dehasını kabul edecek ve ona saygı duyacaktır. Bunun için önce evrensel bir tarih kitabı yazma çalışmasına girişir, sona erdiremez tabii. İlk yenilgisidir bu, kişiliğinin bir parçası haline getirerek devam eder.

Kendisine benzer dostlarıyla -kaçıklar, şairler, filozof benzeri insanlar, işe yaramazlar vs.- dergi çıkarır ve bu süreçte dünyayı, insanları değiştirip müthiş bir uygarlık doğuracağını düşler. Bunun için pozitivizmi ve idealizmi çekiştirir, zıtlıklardan yenilik çıkarmaya çalışır. Gerçeğin kitapların dışında olduğunu keşfeder keşfetmez kendi algılarının biçimlendirdiği dünyayı irdeler, tanrılık fikri de böyle doğuyor aslında. Locke-Hume-Berkeley üçlemesinin biçimlendirdiği dünyayı benimser, ahlak kuralları gibi toplumsal mevzuları kendince biçimlendirir, bir manada tanrı olur. Yazı çizi işlerinde de belli bir başarıyı tutturur, yavaş yavaş tanınmaya ve saygı görmeye başlar ama başardıklarının uzun vadede hiçbir anlam ifade etmeyeceğini çözdüğü an beynindeki saatli bomba patlar, yapacak hiçbir şey yoktur, insanları yola getirmenin hiçbir anlamı yoktur, tanrı olmanın hiçbir anlamı yoktur ve yaşam kitapların sayfalarında değil, doğanın devinimindedir, zamandadır. Zamanın da pek umrunda olmadığımıza kani olan Papini için büyük yıkım, bir anlamda da yeniden doğuş. Yeniden doğmayı geçtim, bir parlak an için, zihnin bir üst mertebeye ulaşabilmesi için yıldızlara daha çok bakmalıyız. Sözlükte çok güzel bir entry gördüm, alayım: "Şuurunu bir tık yükseltmek isteyen denizi izlesin. Orada bir cins hakikat var."

Başka, Papini'nin kadınlara etkisiz eleman gözüyle bakmasında kendisinin fedakarlığını gösterme çabası var diye düşünüyorum. Kadınlar sadece alır, alır, alır diyor, vermezler, sadece duygu doğurmak içindirler, onun dışında pek de mühim bir mevzu değildir diyor. Dinler ve tanrı da öyle. Aslında her şey öyle. Papini için.

Ruhun yolculuğu, acılarla ve tekamüllerle dolu. Böbürlenişinden ve kendini alçaltmasından bıkmazsanız büyük bir yazarın otobiyografik çorbasını kaşıklayabilirsiniz.

1 Ekim 2017 Pazar

J. G. Ballard - Gökdelen

Rezidansların, lüks sitelerin etrafında konuşlanmış gecekondular. Kaosun ne zaman doğacağını merak ederim. Güvenlik de gecekondularda yaşayanlardan, herkesi içeri alıyorlar ki yığınları durdurmak mümkün değil. Delilik ve açlık çılgınlığa yol açmış, yüksek duvarlar aşılıyor, sanki feodal beyler yıkılıyor. Zenginlik sayılara dönüşmüş durumda ama dijital ortamın dışında da bir şeyler olmalı, mesela yiyecekler, belki evlerde saklanan paralar, altınlar, bilmem ne. Tam bir kargaşa. Bu şekilde olması şart değil, kameralara yakalanmadan girişilen birkaç soygun vakası. "Münferit" şiddet. O kadar münferit ki şiddet olaylarının artması istatistikten öteye gidemiyor.

Çekirge Etkisi'nde bütün bu duvarların, özel güvenliklerin, kameraların falan kanunların yürütülmesinden çok daha pahalıya geldiği anlatılıyor. Polis işini düzgün yapsa, hukuk seksen yerinden delinmese hem daha eşit ve huzur dolu bir toplum ortaya çıkıyor hem de ekonomik olarak daha makul bir gider tablosu yaratılıyor. Böyle bir şey günümüz dünyasında mümkün değil, üst düzey bürokratlardan tutun biraz parası olan herkes yırtıyor bir şekilde. İki çözüm görüyorum ki ilki ütopik, ikincisi zaten çözüm değil. İlki kinik biraderlerin dediği gibi felsefe öğreteceğiz. Felsefe suç işlemenin neden kötü bir şey olduğunu anlamamızı sağlayacak, kanunlar suçun cezasını verir ama felsefe suçu işlememeyi öğretir gibi bir şey. Gülüp geçiyoruz. İkincisinde suç oranının azalması için izole edilmiş dünyalar yaratmak, sınıfsal farklılıkları demografik alanlara yığmak. Gerçekçi ama sorunu çözmedi, çözmüyor.

Ballard'ın deney ortamında bu demografik coğrafya hiper gökdelene indirgenir. Tanrıya ulaşma çabası, kapitalizmin görkemli heykeli, gücün somutlaşmış hali gökdelen. Birinin sözü; yukarıya çıktıkça tanrıya yakınlaşılır. Dini sömürünün temeli gibi gözüküyor. Bu gökdelende yüzlerce daire, onlarca kat ve bozulmaya müsait binlerce psikoloji var, zenginlik yukarılara doğru artıyor ve arada basamaklarla asansörlerden başka hiçbir sınır yok. Alt katlardaki orta sınıfın gelir dağılımında aldığı yer pek önemli değil, kapalı bir sistemde en altı temsil ettikleri için paryalardan farksız görülüyorlar. Beyaz yakalıysanız ve en altta yaşıyorsanız yakanızın rengi önemsiz, bir hiçsiniz. İşe giderken farklı asansörlerden inen insanlar yüzünüze bakmaz, lüks arabalarına binip giderler. Otoparkları farklı, okulları farklı, her şey onlar için daha iyi. Sınıflandırıldığınızı ve onların dışında tutulduğunuzu hissediyorsunuz. Ne kadar tatmin edici bir hayatınız olsa da bu dışlanma öfkenizi çoğaltıyor ve her şey oldukça karmaşık bir hal alıyor.

Dr. Laing orta katlarda, balkonuna bir şişe şampanyanın düşmesiyle birlikte tetik çekiliyor. Üst katlardan düşenler, atılanlar önce balkonları, sonra aşağıda sıralanmış sayısız arabayı pert edecek, çılgınlık yeterli boyuta ulaşınca insanlar da aşağı atılacak ama zamanı var. Laing eşinden boşanınca gökdelende ev tutuyor ve beton denizinin ortasında yaşamaya başlıyor, umduğu hayat bu değil ama geçici olarak orada. Kendi düşüncelerinden gökdelenin bir organizma olarak var olduğunu öğreniyoruz, misal şu: "Gökdelenin içsel zamanı alkolün ve uykusuzluğun etkisiyle, yapay bir psikolojik ortammış gibi kendi ritimlerine göre ilerliyordu." (s. 11) İş yaşamının zorluğu gibi pek çok dış etken zaten oldukça zorlayıcı, bir de evin yarattığı zorluklar belirince ipler kopacak ama tempo yavaş yavaş yükseliyor. Karakterleri tanıyoruz, misal Anthony Royal ve şürekası. Kendisi gökdelenin mimarı, en üst katta oturuyor. Kendine ait küçük bir koruluğu var, doğanın bir benzerini yarattığı katında tanrı gibi yaşıyor. Bir de Wilder var, aşağılardan. Laing'le birkaç defa karşılaşıyorlar ama iletişim kurmuyorlar, gerginlik tırmanıyor, üst katlardan atılan şişeler alttakilerin arabalarının camını parçalıyor, zenginlerin köpekleri öldürülüyor, Laing alttakilerin arabalarına gidip gelmek için yürüdükleri uzun yola bakıp keyifleniyor. Alt kat sakinlerinin beceriksizliği ve uydurulan palavralara inanma eğilimi "ırkçılığı çağrıştıran" düşüncelerin doğmasına zemin hazırlıyor.

Ballard, gökdelenin tam bir id özgürleştirici olduğunu söylüyor. Dizginsiz güdülerin ortaya çıkması, süregiden sıkıcı yaşamın bir alternatifi olabileceğini düşündürüyor ve insanlar diledikleri gibi davranmakta serbest olduklarını düşünüyorlar. "Gökdelen, teknolojinin gerçekten 'özgür' bir psikopatolojinin ifadesini mümkün kılma yolunda yaptığı her şeyin bir modeliydi birçok açıdan." (s. 36) Asansörlerin işgal edildiği, insanların birbirine saldırmaya başladığı zaman kolluk kuvvetlerinden medet umuluyor ama kimsenin geldiği yok, sanki gökdelen kendi kanununu da oluşturmuş gibi. Polis ekipleri rutin kontrolü tamamlayıp geri dönüyor, binanın içinde yaşananlar kimsenin umrunda değil, içeridekiler hariç. Wilder ve Laing arasında polislerle alakalı bir konuşma geçer, Wilder polislerin gelmesinin an meselesi olduğunu söyler ama Laing için üst katlardan atılıp öldürülen birinin soruşturmaya değer pek bir şeyi yoktur, her şey komşular arasında halledilebilir. Belki de bulunmaması gereken katlara çıkan bir adamdır atılan, ait olmadığı bir dünyadan yollanmıştır sadece. İlkelliğe dönüş yaşanır; herkesin bölgesi ayrılır, asansörler ayrılır, başka sınıfın katında bulunanlar saldırıya uğrar. Sözüm ona ortak yaşam alanları herkes içindir, herkes huzur içinde ve birlikte yaşayabilir. Çöp delikleri bu eşitliğin bir simgesi gibidir; herkes çöpünü bu deliklerden atıp aynı noktada biriktirir ama buraya atılan eşyaların delikleri tıkaması mümkündür, lüks tüketim malzemeleri bu delikleri tıkar ve hassas temele oturan eşitlik ortadan kalkar.

Nihayetinde Wilder tepeye çıkmaya karar verir, Royal'in yanına. Royal bu binayı sanki kendini gökyüzüne hapsetmek için tasarlamış gibidir, özel asansörü vardır ve ulaşılması zor bir adamdır ama yeterince uğraşılırsa ve yeterince şey feda edilirse bu mümkün. Snowpiercer'ı hatırlayalım, burada gökdelen varsa orada tren var. Royal'i Ed Harris olarak düşünmekten keyif alıyorum, kendisi The Truman Show'da da harikaydı bence. Filmde Royal'i Jeremy Irons canlandırmış, eh. Neyse, bu Royal şahsımız kendi kişiliğini binada tekrar kurmuştur, kusursuz olarak. Elektronik aksam, havalandırma sistemleri, her şeyiyle muhteşem bir yapı. Bu yapının bozulmasını ilgiyle ve bir parça rahatsızlıkla, bir bilim adamıymış gibi izler. Er geç saldırıya uğrayacağını düşünür ama önlem aldığını söyleyemeyiz, kendini bu binaya hapsederek her ihtimale açık olduğunu gösterir. Ballard'ın sembolik olarak serpiştirdiği olaylardan bir iki tanesini de buraya alayım; alt katlardan Royal'in dairesine girmeyi başarmış bir kedinin ölüsü, Royal'in yapay tabiatının kuşları tarafından didiklenmektedir. Bir de martı ölüsü vardır orada, Royal birkaç adım koşarak kuşu havaya fırlatır. Soru işareti koymuşum buraya, sebebi Royal'in bacağının sakat olmasına rağmen koşması olabilir. Bilemiyorum, kitabı haziranda okumuşum, detayları hatırlamıyorum. Bir de Royal'in alt katlara indiği nadir anlarda boğulma duygusu yaşaması da kayda değer.

Final de kayda değer; Royal ve Wilder'ın sonları günümüz dünyasında karşılığını bulabilir. Önderler ve orta sınıf ezilir, Laing yırtar.

O kadar da modern değiliz, toplumun üzerimize yıktığı modernlikten, ahlak kurallarından sıyrılmak çok kolay. Dışlanırız, hapsediliriz, bir sürü yaptırımla karşılaşırız ama böyle "özgür" bir habitatta neysek oyuz. Cinsellik de önemli bir yer tutar tabii, hiç değinmedim, okuyacaksanız size kalsın. Ballard üzerimize yapıştırılan etiketlerden kurtulduğumuzda aslında kim olduğumuzu anlattığı için nazarımda muhteşem bir yazar, kendi beğenime göre en sevdiğim yazarlar arasında ilk onda yer alır. Alsın, gerçek kimliğimizi düşünmeye devam.

Ek: Şöyle bir bakıyorum da, anlatmadığım çok şey var. Modern toplum dedik, iletişim kanalları, sosyal medya, şu bu. Gökdelende geriye, uygarlıktan çok öncesine doğru bir gerileme vardır. Katlar arasında savaş çıkar, insanlar öldürülürler, aç kalırlar, bir dünya şey. Şuna bakalım: "Wilder onunla konuşmaya çalıştı, ama ağzından homurtular çıktığını fark etti; kırık dişleriyle yaralı dili yüzünden sözcükleri telaffuz edemiyordu." (s. 169) Düşünceyi dil yaratıyorsa eğer, dil yapısı oluşturamamış ve haliyle düşünemeyen insanları, insanoğlunun ilk zamanlarını görüyoruz uygarlığın geldiği son nokta olan gökdelende. Müthiş bir ironi. Bence.