9 Ekim 2019 Çarşamba

Sezer Ateş Ayvaz - Tamiris'in Gecesuçları

2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Ayvaz 1956 Antakya doğumlu. 1987'de Bütün Oteller İstanbul Palas ile Akademi Kitabevi öykü başarı ödülünü kazanmış, 1988'de bir metni daha yayımlanmış, sonra 2000'e kadar sessizlik. Bu dördüncü öykü kitabı sanırım, olgunluk dönemi öykülerini içeriyor. Tamiris'in Gecesuçları'nı edebiyatımıza yaptığı katkı açısından değerlendiriyorum şu an, çok değerli bir ilk öykü var: Raylarda Makas. Ne katmıştır, gözlemciliğini öykünün tamamında farklı başlıklarla biçimleyen anlatıcı tipi örneğin. Uzaklardan gelen trenlerin izini sürerken bir anda ikinci tekil şahsa sesleniyor, karakteri kendi sözcükleriyle biçimliyor ve anlatıcılıktan yaratıcılığa geçiş yapıyor. "Görüyorum seni!" (s. 10) Anlatıcı görür görmez trenlerin "bir suçu öteye taşımaları" bahsinden görülenin inşasına yöneliyor. Bu iki öge birbirinin içine geçerek anlatıyı oluşturan iki ana parça haline geliyor. İstenmeyen bir yolculuk gerçekleşmiş, bir ihanetin gölgesi düşmüş, İstanbul'dan uzaklara giden "sen"in aşkı ayrılığa, sürgüne dönüşmüş. Anlatıcı kendi konumunu da belirtiyor arada bir yerde: "Yitirdiğin sevinçlerin bıraktığı boşluktayım..." (s. 12) Karakterin kendi boşluğunda doğurduğu bir anlatıcıyı dinliyoruz, karakter kendisini bir öteki vasıtasıyla anlatılabilir hale getiriyor, bir nevi hikâyeleşiyor. On numara teknik. Mevsimler gelip geçiyor, gidiş gelişler arasındaki duygusal boşluklar büyüyor. Yaz yaklaşınca geri dönüş zamanı küçücük bir umuda yol açıyor, kitaplar ve giysiler toplanıyor, trenle İstanbul'a dönülecek. Bu duyguyu Zonguldak'ta çalıştığım zamandan biliyorum, seminer dönemi biter bitmez otobüse atlayıp Çaycuma'ya, Devrek'e, Mengen'e, Yeniçağ'a, oradan otobana çıkıp Bolu derken İstanbul. Umutla dönersiniz İstanbul'a ama yolculuk biter bitmez dönüş için geri sayımın başladığı duygusu, bu duygunun yarattığı sıkıntı, paha biçilemez. Karakterin sevgilisi ayrılmak istediği için bu sefer uğul uğul bir dönüş var, dönülecek bir şey kalmadığı için. Makasların yolu dağıtma biçimleri kalp için de isteniyor en sonunda, başka bir zamana ve yere, belki başka bir insana çıkan yol bulunabilir. İlk öyküden tutuluyoruz, Ayvaz'ın sesi özgün, güzel, iyi.

Çıngıraklı Kapı adlı ikinci öyküde Işıl Özgentürk'ün ödünç alabileceği -tersi de geçerli- bir anlatım biçimi var. Baudrillard'a ait, maskeler ve gerçek kişilerle ilgili epigraf biraz lüzumsuz gibi görünüyor ama Ayvaz bu bölümden esinlenip de yazmışsa öyküyü... Bir kadınla bir adam uzun zamandan sonra birlikte oturuyorlar, masanın iki tarafından doğan iki farklı hikâye birbiriyle bütünleşecek ama zaman zaman sadece birine odaklanacağız. Çaylar, pastalar, kekler yeniyor, bir şey yapmak ve zaman zaman doğan suskunluğu unutmak için. Karakterlerin belli belirsiz hareketlerini de göreceğiz, birbirlerini inceleyecekler. "Hâlâ güzel... Ama yüzünde eskiden hüzün diye gördüğü şey yorgunluk şimdi." (s. 19) "Gözlerini garson kızda unutan" adam, rüzgarda bin bir renkle uçuşan oyuncaklar, ite kaka sürdürülmeye çalışılan diyalogdan uzaklaşmak için araç olarak kullanılıyor bazen, kadın oyuncakların güzelliğinden bahsediyor ansızın, adamın beklediği cevabı öteliyor. Birbirlerini gitmekle suçluyorlar ama kimin gittiğini ikisi de unutmuş, ilişkilerini darmadağın eden anlaşmazlığı sürdürmeye çalışarak bir alışkanlığı yaşatıyorlar. Erkek biraz pişman, kadınsa içine düştüğü bunaltıdan kurtulmak için gitmek istiyor ama erkeğe duyduğu özlem kalkmasını engelliyor. Erkeğin kadının istencinden ötürü zincire vurulduğunu söylemesi kadını tuzağa düşmüş gibi hissettiriyor, belki istediği şeylerin ilişkilerini baltaladığını görmediği için erkeğin incinmişliğini anlayamıyor ve tuzağa bu yüzden düşüyor, kendi kör noktasını göremediği için. Hangisinin haklı olduğuna dair bir ağırlık konmuyor masanın uçlarından birine, sadece takip ediyoruz, bir durumun üzerine çöken dünyanın izlerini görüyoruz sadece. Serin hava, kafeye gelen mutlu çiftler, her şeyi ele geçirme çabasının eleştirisi, erkeğin uzaktaki genç bir kızı görüp hesabı istemesi ve son. Erkek zaten orada değil, kadın da öyle. Biz bir sıkıntının, kadınla erkeğin ortalarına koyup etrafında dönüp dolaşarak içine tam olarak girmedikleri "dikey ve yatay" sıkıntının durmadan genişleyen yüzeyini görüyoruz sadece.

Su İle Her Şeye Hayat. Sıraselviler'de anneyle kızın buluşması. Kopuk bir ilişkinin kırk yıllık geçmişine üstünkörü değiniliyor, Parisli anne kızları büyüyünce İstanbul'dan memleketine dönmek istediğini söylüyor, arkada bıraktıklarını yılda iki kez görüyor sadece. Kışın İstanbul, yazın Paris. Madam Suzan, annesi Madam Anie'nin hikâyesini öğrenmek istiyor, çok fazla zamanları kalmamış. Yıllar geçmiş ve söylenemeyenler derinlere gömülmüş ama çıkarılmaları için çok geç değil. Patlama olmasaydı. Muhtemelen Onat Kutlar'ı ve pek çok insanı aramızdan alan patlama bu, ya da HSBC'nin önündeki patlama, bilemiyoruz ama anlıyoruz ki Madam Anie artık sadece oturacak, kahvesini içecek. Sepya bir fotoğrafta. Açık Pembe Üçgen'e bakalım, başka bir tür kırıklık var burada. Nisan'ın sağ ayağıyla başlayıp sol ayağıyla bitirdiği bir gecenin kalıntıları. Ölmüş olsa da varlığı süren, alkol ve sigara kokan baba ve babanın kişiliğini ortadan kaldırdığı bir annenin arasında Nisan'ın yaptığı tek şey, çoraplarını ve kıyafetlerini giyip sokağa çıkmak, tekinsiz sokaklarda dolanmak ve durup beklediği bir noktada hayat kadınlarının, torbacıların ve pezevenklerin arasında oturmak. Kendisini arabasına alan kibar adamla yaşadıklarıyla da bitiriyoruz, ince tedirginlikler ve geçmişten kurtulma çabası kara bir geleceği yaratıyor burada da.

Aldatılanların hikâyeleri, babanın gölgesi altında büyümeye çalışan kızlar, babanın ortada olmadığı anne-kız öykülerinin ışıltıları gibi pek çok konuya değiniyor Ayvaz, öykülerini kurduğu dil, kullandığı imgeler özgün. İyi yani, Türk öykücülüğüne sıkı bir katkı.

7 Ekim 2019 Pazartesi

Işıl Özgentürk - Hançer

Işıl Özgentürk'ü iyi öykücülerin yanına koyuyorum. Birincisi, özgün imgelerle kurduğu bir dünyası var. Dümbelek, Denizanaları ve Acı Şeyler öyküsünde denizin ölümüyle denizanalarını çoğaltması, vapurun üst katındaki dümbeleklerin, çalgıların denizin ölümüyle bağlantısını kurması, anlatıcının bütün bunların ötesindeki insanı, içten bir yüzü arayıp bulamaması, ânı ilkel bir ayinin sürgitliğine dayaması ve denizanalarını bütün bunların ortaya çıkışına bağlaması güzel bir buluş. Gencecik kızların blucinlerini kasıklarına indirmesi meselesi belki tartışılır ama anlatma biçimi anlatılandan -bana göre- daha önemli, o yüzden yargıçlıktan sıyrılıp ırmağın çağlayışını duyuyoruz, ölü denizi canlandıracak kaynağın umuttan kurtulup yaşamaya başlamasıyla öyküyü sonlandırırken bir başka insandan ödünç alınan gücün önemini görüyoruz, anlatıcının rahatsızlığını paylaşan genç bir adam o ırmağı çağlıyor, paylaşılan duygu koşullar ne olursa olsun insana devam etme gücü veriyor, denizanalarının arasında. 

İkinci mevzu, anlatının başlarında yeterince aydınlanmayan ögelerin yavaş yavaş açılarak birbirine ilişmesi, görkemli bir çatı oluşturması. Çetin adlı öyküde bunun karşılığı tam olarak var, beş kişi rakı masasında muhabbet ediyor, içlerinden biri yurt dışından yeni dönmüş, anlatıcının özlemle beklediği biri. Konuşuyor durmadan, faşizmi Wagner'e dolayıp anlatıyor, güncel bir tanrı olarak iletişimsizliği anlatıyor, anlatıcının duymak istemediği şeyleri anlatıyor, dalıp gidenlere aldırdığı söylenemez. Bunlardan biri olan anlatıcıyı dürtüyor ve coşkulu insanların, yaşamdan keyif alanların onca trajediden aslında habersiz olduklarını söylüyor. "Soruyorum kendime, ben trajik olanı algılayabiliyor muyum? Benim için trajik olan ne? Gene masadan uzaklaşıyorum. Hoşnut değilim yaptığımdan ama yol almalıyım. Bir hikaye başlangıcı mı oluşuyor?" (s. 17) Bu noktadan sonra gerçekten bir hikâye başlıyor, Çetin çıkıyor ortaya, aslında orada olmayan küçük bir çocuk. Anlatıcıya acılı yaşamını anlatmış, trajedinin ne olduğunu biliyor. Arkadaşının coşkusunu gören anlatıcı için zıtlık bariz bir hale geliyor, coşkulu söylemde sürekli anılan trajedinin bulunmaması ve trajediyi sunan çocuğun sessizliği. Coşkulu adam, insanların benzer kokuları taşıdıklarını söylüyor: sperm, aybaşı, lağım, parfüm. Öykünün sonunda ortaya çıkan, Çetin'in verdiği ve o zamana kadar çantanın içinde duran şişe açılıyor, kokular aynı. Bir noktada coşku, acı, her şey tek bir şişenin, tek bir konuşmanın içinde gizlenmiş olabiliyor. İyi bir öykü bu da. 

Üç, Özgentürk'ün klasik anlatısı da başarılı. Meyhanede adlı öyküde, işte, meyhanede oturan adamın kendi ölümünü görmesi, sisler dağılır dağılmaz görüntünün kaybolması ve arka arkaya içilen rakılar anlatıcının ailesini yitirdiği düşüncesini gerçekle bir kılıyor, yalnızlığı ağırlaştırıyor. Anlatıcı anılarına dalıp giderken hiç tanımadığı biri çıkıyor, Fırat'ta birlikte balık tuttuklarını, çocukluk arkadaşı olduklarını söylüyor. Anlatıcı bozmuyor hiç, adamı dinliyor, tekrar görüşmek üzere ayrılıyorlar. Tuhaf bir gece, gençliği unutturduğu için güzel. Bu anlatıya bolca geri dönüş, zamanda sekiş katalım, Boşlukta çıkıyor ortaya. Akademisyen bir kadının bir gününü takip ediyoruz. Uyanıyor, kasıklarında ağrı. "Bedeni doğal varlığını özgürce yaşamak isteyen ikinci bir kişilik gibiydi." (s. 31) Bir ikilikle karşılaşacağız ama bunun için öykünün sonunu beklemek zorundayız, gerçi öykünün adı ipucu veriyor. Neyse, hazırlanması lazım. Engin'le görüşecek. Yemek yiyecekler, sevişecekler, kadın aylardır bu günü bekliyor. Aklına Engin'in karısı geliyor, "O kaltak kocamı elimden aldı!" dediğini hayal ediyor, sevişirken nasıl inlediği gibi detayları düşünüyor. Bir yandan da katı bir disiplin altında geçirdiği gençliği geliyor aklına, bu iki parça birbirinin etrafında sürekli dönüyor. Geçmişten anılar, Engin ve eşi. Birtakım akademik meseleler giriyor araya, Türkiye'de kadının sosyal ve sınıfsal konumuyla alakalı incelemeler, feminizmle alakalı söylemler, fikirsel donanım. Engin'le sevişmek üzereyken boşluğu duyumsuyor, etrafındaki boşluk, soluk aldırmayanından. Lambanın etrafında dolanan pervane böceğinin ölümünü kendi boşluğuna katıyor, boşluğun kirli sarısında yiten Engin'i duyumsayarak kendi huzursuzluğunda kayboluyor. Ağır bir öykü bu. Kadının yetiştiriliş biçimi ve parçası olduğu toplumun katılığı onmaz bir yara, durmadan kanıyor. Kitaptaki en iyi öykü diyeceğim.

Ölüm Nasıl Geldi, kalabalıkların içinde eriyip giden insandan uzaklaşıp farklı tür bir kayboluşa odaklanıyor. Yusuf Ali eski bir saz sanatçısı, en iyilerinden. Hiç kayıt yapmamış, dinlemek isteyenler doğrudan kendisini bulmak zorunda. Kasabaya ölümün geldiğini seziyor ama nasıl geldiğini anlamıyor, kara pelerinine sarılmış olarak mı? Hayır, ailesinin kent yaşamına uyum sağlamak için hıyanete kapılmalarıyla. Oğlu, gelini, torunu, hepsi Yusuf Ali'de yara açıyor. Oğlu bağlamasını satıyor adamın, torunu dalga geçiyor, bu tür şeyler. Ölüyor Yusuf Ali, bu çağda yapılacak en onurlu, huzurlu iş. 

Diğer öyküler bu iki konu etrafında dönen öyküler. Kentle kırsalın çürüme biçimleri farklı olsa da insanların mutsuzlukları, hayal kırıklıkları ortak. Bu ortaklığı gözler önüne seriyor Özgentürk, gayet iyi öykülerle.

Salâh Birsel - Sen Beni Sev

Sıra daha buna gelmedi galiba, Sel basmadı henüz. Bende Broy'dan çıkanı var, Kadıköy'deki kitapçımdan aldım dün. Aslında kitapçı değil, giysi satılan bir yer ama sahipleri sağdan soldan kitap topluyorlar, çok şeker insanlar. Kardeşler sanırım, kız olanı Yanık Njall'ın Sagası'nı tepeye bir yere koymuş, ulu bir kaideye bakar gibi bakıyor. Kutsal kitabı olduğunu söylemişti bir zaman, gittim 75 TL bayılıp aldım kitabı. Henüz okumadım ama okuyacağım. Erkek olanı yetkili bir abiye benziyor, derya deniz bir adam. Uzun zamandan sonra ilk kez birinin önerisine uyup kitap aldım, büyük bir olay benim için. Neyse, Salâh Bey'in 1950'li yılların ortalarında yazdığı dört bölümden oluşuyor metin, diyaloglar halinde ilerleyen -metnin alt başlığı "İkili Fiskoslar"- bölümlerde eleştirmenler, şairler, romancılar ve hikâyeciler konuşuyorlar. Birbirlerini çekiştiriyorlar, pohpohluyorlar, bunun yanında zamanın edebi meselelerine eğiliyorlar. Salâh Bey'in konuşturduğu karakterleri kendi tarihçesinden çekip çıkartabiliriz, örneğin tarihçenin bir bölümünde anlattığı matine baskınındaki şairlerin ve eleştirmenlerin dile gelmiş hallerini görüyoruz muhtemelen, beyefendi zıt görüşleri bir araya getirip bir sentez oluşturmaya çalışıyor, dönemin edebi anlayışlarına resmi geçit yaptırıyor. Genellikle diyaloglar halinde ilerliyor mevzu ama Sen Beni Sev adlı ilk bölümde bir ada vapurunun şenlikli ortamına dalıyoruz, diğer bölümlerde buna benzer bir renk yer almıyor. Ada vapurunda Rumlar eğleniyorlar, vapur görevlileri tarafından susturulana kadar. "Ne annamaz seysin sen vre? Kol kola verezeyiz, sen beni sev yapazayiz. Yok bunda fenalik." (s. 11) Bu "sen beni sev" denen naneyi çok merak ettim, bir tür dans mı acaba? Araştırayım. Neyse, meselelere gelelim. Bu bölümde romancı ve eleştirmen var. Eleştirmen kendisinden genç olan romancıyı eleştirirken bütün bir nesli topun altına atıyor, bir kahve bellediklerini ve oradan çıkmadıklarını söylüyor. Romancıya göre zamanın ruhu bunu emrediyor. Başka ne emrediyor, edebi kurumların sömürülmesini mesela. Şiir Araştırmaları Derneği genel yazmanı 1000 Lira alıyormuş dernekten, sonra bu genel yazman aslında börekçilik yapıyormuş. Eleştirmene göre bunda bir sıkıntı yok, börekçiliği müthiş bir laf ebeliğiyle şiir araştırmacılığına benzetiyor. Aslında şimdi düşündüm de, bu diyaloglarda üstü kapalı bir şekilde taşlanan insanları bilebilseydik keşke. Biraz şeye benziyor bu, Twitter'da isim vermeden birbirine sallayan insanların yarattığı kaosa. Biri bir laf söylüyor, kime söylediği belli değil. Altında yorumlar, isim isteyenler. Sonra sallayanın yan çizmesi, İstiklâl Marşı, kapanış. Hep aynı terane. Birsel de biraz temkinli gibi gözüküyor, elle tutulur örnekler verirken de olumsuz eleştiri yapacakmış gibi görünüp başka bir konuya bağlıyor muhabbeti, bazı iddialar havada kalıyor. Çoğu cevap buluyor gerçi, hak da yemeyeyim. Evet, eleştirmen genç romancıya biraz tepeden bakıyor, bulunduğu yere gelmek için çok çabaladığını söylüyor ve gençlerin çaba göstermeden yükselmek istemelerini eleştiriyor. Gençlerin sürekli yaygara çıkarmalarını da eleştiriyor, yeni edebiyatmış, kurum hortumlamakmış, bu tür şeylere ilgi gösteren yavrucaklar topa tutuluyor bir güzel. Goy goydan sonra gerçekten edebi boyutta sayılabilecek tartışma faslı başlıyor. Yazarın ve metnin toplumsal karşılıkları, yazarların okura karşı konumlanmaları, çağa sımsıkı sarılma fikri üzerinden Sartre'ın, Gide'in metinlerinde toplumsalın önemi, yazarların görevinin olup olmadığı, bu tür meseleler romancının görüşleriyle biçimleniyor. Romancı bir noktada sazı eline alıp eleştirmeni/yaşlıyı iğneliyor bu kez, konfor alanını bırakıp keşfe çıkmayan yaşlıların yeni metinleri okumamaları ilk iğne. "Hep aynı karşılık: Sevmiyorum ki okuyayım. Okumadan nasıl sevmeyebilirsiniz?" (s. 26) Eleştirmen çıkışıyor hemen, işinin öğretilmesini istemiyor. Bu minvalde birtakım gevezelikler diyelim.

Mambo İtalyano kısmında hikâyeciyle şairin muhabbetine tanık oluyoruz. Başlıkları alıyorum: şiirin oturduğu temeller, kuşakların belli temellerde toplanmaları, anlamın kapalılığı ve daha da kapalılığı, saçmalamayla anlam kapalılığı arasındaki ince çizgi, İkinci Yeni tayfasının şiirlerinin edebi bir noktaya yerleştirilmesi. Bu sonuncusu ilgi çekici aslında, tayfanın tam gaz yazdığı 1956 yılından eleştirel bir bakış sağlıyor. Uzlaşılan bazı noktalar var, biri şiirin değişim geçirmesinin normalliği. Şairin de değişim geçirmesinin normalliği. Kısacası her şeyin değişmesinin normalliği. "Karanlık" şiirde de bir anlam kırıntısının bulunabilirliği. Belli bir ideolojinin güdümünde yazılanların edebi bir değer taşımayacağına duyulan inanç. Güzeli izleyip insanı unutan şiirin şiirliği ve tersi durumun şiirliği. Estetik üzerine birtakım tartışmalar ve nihayetinde karanlık duygulardan kurtulamayan, ellisinde bile kara kara yazan şairlerin küçüklüğü ve ergenlikten kurtulamamaları. Bu konuda müddeiyi teessüf etmek lazım geliyor, ne demek ergenlik. Karakterleri oturdukları yerden ahkam kesen tipler olarak düşünmek gerek, sonuçta yapılan şey gevezelik, kuramsal temeller atılmıyor bu metinlerde. Devam, karanlık şiir yazanların yeniliği arayanlar olduğu fikri hoşa gidebilir ama çok iyimser bir fikir olarak gözüküyor, her kara bir yeni doğurur mu? Şöyle diyeyim, karadan amaç yeniyi aramak mı? Bir yanıyla. Misyon yüklemek oluyor bu, pek doğru değil. Son olarak, Cansever'in şiirine yakıştırılan "Şekerli Gerçek" tanımı pek hoş.

Devenin Pabucu nam bölümde bir şairle eleştirmenin -önceki bölümlerdekilerle aynı kişiler, belki- birbirlerini yağlayıp ballamalarına şahit oluyoruz başta, öyle böyle değil. Yeterince yağlandıktan sonra konuşmaya başlıyorlar. Güncel şiir hakkında konuşuluyor tabii, eleştirmene göre Samih Rifat'ın oğluyla Urla'da avukatlık yapan delikanlı -bunun adını yazayım, Necati Cumalı- iyi şairler, yine de Şeyh Galib'in şiirlerindeki tını yok bu gençlerin şiirlerinde. Eh, buradan ölçü meselesine gelmemek olmaz tabii, hemen yeniyle eskiyi kıyaslamaya başlıyorlar. Ölçü kullanılan şiirden yenilik doğar mı, ölçü özgür düşünceyi sakatlayan bir öge mi, bu tür şeyler tartışılıyor. En sonunda kuşak farkı ortaya çıkıyor ve birbirlerine hakaretler ederek ayrılıyorlar.

Her Şair Neler Bilmelidir dördüncü ve sonuncu bölüm. Genç adam, eleştirmene nasıl şair olunacağını soruyor ve cevap olarak eleştirmenin edebi katakullilerini öğreniyor, insanları gütmekte kullanılan çeşitli taktikler, alavereler, çeşit çeşit. Bunlar "fallacy" olarak bilinirler, birkaç örneğine eleştirmenin sözlerinde rastlamak mümkün. Herkesi kötülemek gerektiğini söyleyerek başlıyor eleştirmen, herkes kötülenecek ve insanlar kötüleyenin çok ince bir adam olduğunu düşünecek, böylece kimseyi beğenmemesinin aslında kalaslıktan kaynaklandığı anlaşılmayacak. İki, namlı bir yazar üzerinden meşruluk sağlanacak. "Yakup Kadri'yi seven beni sevmesin!" Üç, "doğrusunu isterseniz" kalıbından sonra istediğiniz gibi saldırabilirsiniz, serbest. Karşı argüman sunanlar da benzer saçmalıklarla susturulabilir, taktikler pek çok.

Nedir, iyi kitaptır bu. Birsel'i sevenler yeni baskısını beklesinler veya gidip sahaftan mahaftan alsınlar artık, bilemiyorum.

6 Ekim 2019 Pazar

Kurt Vonnegut - Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian

Jack Kevorkian onlarca insanın öte tarafa geçmesine yardım eden, Ermeni asıllı ünlü bir doktor. Ölmek mi istiyorsunuz, Kevorkian'la garanti ölüyorsunuz. Zamanında ABD'de onca davadan yırtsa da bazılarından yırtamamış, yedi yıl hapis yatmış ve seksen üç yaşında hayatını kaybetmiş. Tabii işin içine Vonnegut girince Kevorkian'ın ölümün ötesinde var olduğunu görüyoruz, şen yazarımızın yolculuklarına yardımcı oluyor. Düşük dozlu karışımlarıyla adamımızın Cennet'e şöyle bir bakış atmasını sağlıyor, büyük hizmet. Metnin önsözünü kaleme alan Neil Gaiman, Vonnegut'la ikinci kez konuştuğu zaman bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelde bulunduklarını söylüyor. Gaiman kendi yöntemleriyle gidip gelmiş, ayrıntı vermiyor. İlk konuşma kısa sürmüş, doksanların ortasında Vonnegut Londra'ya geldiği zaman genç gazeteci Gaiman telefon etmiş, röportaj yapmak istediğini söylemiş ama yorgunmuş Vonnegut, istememiş. Keşke yapsaymış, iki uçuk adamın konuşmalarından neler çıkardı kim bilir. Yazının geri kalanı biraz hayranlık, biraz da hayali bir diyaloğun parçaları. En sonda bir veciz söz, sanırım Vonnegut'ın metinlerinden birinde geçiyor: "Kimin kontrolünde olursa olsun insan hayatının amaçlarından biri, etrafta sevilecek kim varsa sevmektir." (s. 9) Serbest düşünürlerin en Vonnegut olanlarında bu kural geçerli gibi gözüküyor, Kurt'ün ömründe gördüğü en serbest düşünen adam olan amcasının yanında büyük dedesi Clemens'ın da torunlarından aşağı kalmadığını görüyoruz, şöyle demiş: "'İsa'nın öğrettikleri iyiyse Tanrı olup olmaması ne fark eder?'" (s. 13) Serbest düşünürlerden bahsetmek isterim biraz, serbest adamlardır bunlar. Herhangi bir ideoloji, din, kurum/kuruluş etkisinde kalmadan düşünürler. Kendi doğrularını bulurlar, bunu hümanizmden çıkarırlar. İnsan merkezcilikten yani, sevgi de bunun içinde ama doğrudan o bağlamda kullanılmıyor bu. Vonnegut kendisinin de bir serbest düşünür olduğunu söylüyor, aile geleneği devam ediyor yani. Genelgeçer anlamda dindar olmadığını, ölümden sonra herhangi bir ödül veya ceza beklentisi olmaksızın hayatta doğru ve dürüst davranmaya çalıştığını söylüyor. Amerikan Hümanistler Derneği'nin onursal başkanlığını Isaac Asimov'dan devralıp Asimov'u anma töreninde bu müthiş adamın artık Cennet'te olduğunu söyleyerek güldürüyor milleti. Çok sağlam bir adam ya bu, katliamın orta yerinde aklını bir arada tutabilmiş, sonrasında da yaratıcılığının yardımıyla travmatik anılarını müthiş kurmacalara çevirebilmiş. Büyük saygı duyuyorum.

Milli Halk Radyosu WYNC için kısa kısa parçalardan oluşuyor bu metin, radyo konuşmaları aslında. Her bölümde öbür taraftan meşhur biriyle görüşüyor Vonnegut, bir nevi röportaj yapıp yaşayanların dünyasına geri dönüyor. Yaşayanların dünyasından geliyor. Farklı bir boyutta yaşam oldukça eğlenceliye benziyor, İncili Kapılar'dan geçer geçmez ortam süper ama pek ilerlemiyor Vonnegut, Aziz Peter'ın yönlendirmesiyle göreceklerini görüyor, konuşacaklarını konuşuyor ve basıyor geri. Uzunca bir süre kalsa düşünürlüğünün serbestiyeti sorgulanabilir hale gelecek, üstelik, belki de kalmak ister ama görüşlerine aykırı bu. Kalanlarla görüşmek daha iyi. Mary D. Ainsworth, konuştuğu ilk Cennetlik. Çocuk gelişimiyle, özellikle bağlanma türleriyle ilgili araştırmaları çığır açmış bu kadının öte taraftaki çocuklar -bebekken ölenler- için açılan kreşlerde araştırmalarının meyveleri toplanıyormuş ve iyi yetiştirilen bebekler/çocuklar melek oluyorlarmış, melekler çocuklarmış! Hoş! Salvatore Biagini, ikinci yolculuk. Köpeği Teddy'yi bir pitbuldan kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölmüş. Yaşlı adam, köpeğin orasını burasını ısırmasına tepki olarak ölmüş. Vietnam'da bir hiç uğruna ölmekten iyi olduğunu söylüyor ki Vonnegut araya böyle insanlık suçlarını tıkıştırmayı sevdiği için pek çok örneğiyle karşılaşıyoruz bunun, örneğin Louis Armstrong'la görüşmesi sırasında adamın bando takımında çalan Tasmanyalı bir müzisyenden bahsediyor, muhtemelen geriye kalan son Tasmanyalılardan. Dünyamızda safkan Tasmanyalı kalmamış hiç. "Tasmanyalılar hakkında WNYC'ye götürebileceğim küçük bir demeç istedim ondan. Bildiğimiz tümüyle başarılı tek soykırımın mağduru olduklarını söyledi." (s. 23) Korkunç bir şey, kökleri kurutulmuş. Büyük bir çark var, dünyadaki bütün renkleri öğüte öğüte griye çeviriyor sanki.

John Brown. İç Savaş sırasında cephanelikteki silahları ele geçirip kölelere dağıtmak için uğraşırken esir alınıyor ve kurşuna diziliyor. Sonrası kölelik, Thomas Jefferson'ın köleleri, köleliğe karşı çıkarken aslında o kadar da karşı çıkmayan politikacılar, kısacası ikiyüzlülük. Brown'ın hayal kırıklığı çok bariz, Jefferson'ın dört kelimeyle -"Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır."- Tanrıyı özetlediğini, ardından kendi yaşamındaki teori-pratik çatışmasından ötürü Şeytanı canlandırdığını dile getiriyor. Arly A. Burke, cenaze töreninde Clinton'ın konuştuğu ünlü amiral. Öldükten bir süre sonra eşi de ölüyor ve mezarında "Bir Denizcinin Karısı" yazıyor. Eril tahakkümün mezar taşlarında bile görülebilmesi ne acı. Bunları gözlemlemek isteyen, kendilerine zaferler çıkaran insanlar da cabası. Kevorkian'la ara ara konuşuyor Vonnegut, Kevorkian'a göre infaz odalarındaki seyirciler Roma'nın arena oyunlarındaki seyircilerle aynı. Yaşamın solup gitmesini izlemek isteyen insanların tam olarak ne istediklerini düşünelim, hınca varıyoruz. Kansız törenlerde intikam duyguları pek titreşmese de tatmin olmuş bir şekilde ayrılıyorlar ölünün yanından, kudretlerinin farkındalar, bir sonraki infazda gizli cinnetlerinin coşkusunu yaşamak için tekrar hazır olacaklar. Vonnegut için de zor bir görev, insanın çürüklerini görmek can yakıcı.

Son birkaç kişi. Adolf Hitler. Herkesle birlikte bedel ödediğini söylüyor ama dünyanın geri kalanına bakıp söylemiyor bunu açıkçası, yaşamını kaybetmesi yol açtığı acıların bedeli olarak görülmemeli. Bunun yanında New York'taki BM Genel Merkezi civarına taştan bir haç dikilmesini istiyor, kendisini hatırlatacak bir anıt. Anıtın üzerinde "Entschuldigen Sie" yazmalıymış: "Kusura Bakmayın". Peter Pellegrino, Amerika Balon Federasyonu'nun kurucusu, Alpleri sıccak hava balonuyla geçen ilk Amerikalı. Gökyüzünün ve balonla yolculuğun Cennet'ten daha iyi olduğunu iddia ediyor. Uçan herkes bu görüşteki haklılığı teslim edermiş, Aziz Peter hemen karşı çıksa da fikrini değiştirmiyor adam, bulunduğu mekandan daha fazlasını sunan gökleri özlüyor. En sonunda gökyüzü "olduğunu" söylüyor. En iyisi.

Birkaç adam daha var, Asimov mesela. Shakespeare. Vonnegut eşsiz mizahıyla konuşturuyor adamları, duymak istediklerini söyletiyor ama belki de gerçekten böyle konuşurlardı. Aziz Peter için aynı şeyi söylemek zor, adam Shakespeare'in eserlerini yazdığını iddia eden hiç kimse olmadığını, en azından buna ilahi yalan makinesine girmeyi göze alacak kadar inanan birilerinin çıkmadığını söylüyor. İlahi yalan makinesi, kesin çözüm. Osiris miydi kalpleri tartan, onun tartısı gibi bir şey olsa gerek. Son bir şey, Kilgore Trout çıkıyor aradan! Adamın adını duyunca deli herif bu sefer ne kurguladı acaba diye düşünüyorum, yine akıl aldı.

Kısacık, çok eğlenceli bir metin. Okuna.

4 Ekim 2019 Cuma

Fatih Özgüven - Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri

Kafka'dan epigraf devşirmece, menzil ve yol yok, yol denen şey tereddütler. Yazamayanlardan hikâye üfürmece, neden yazamadığınızı yazmaktan bir hikâye çıkarır mısınız? Çok mu klişe? Özgüven klişelere hiç yaslanmıyor, tıkanma biçimlerini kısa kısa çeşitliyor. Sadece tıkanmalar da yok, örneğin çok sevdiğiniz ve hiçbir ortamda görünmeyen bir yazarın izini buluyorsunuz, evine gidiyorsunuz. Yazarı tanıyan bir kaportacıdan mı, tornacıdan mı, birinden almışsınız telefonu, yazar direkt davet ediyor ve yazarın salonundasınız. Eliniz ayağınız dolaşıyor, öykülerden bahsediyorsunuz. Yazarın sizi onca heyecanlandıran, etkileyen öyküsünü şöyle böyle hatırladığını görüyorsunuz. Ortam eskiyor, kazak göze batıyor, gözlerdeki kırışıklıklar huzursuz ediyor, zamanın geçtiğini ve yazılanlarla yazılanları yazanın bağını kuramamaya başlıyorsunuz. Yazar karşınızda susuyor ve söylediğiniz onca şeyin üstüne konuşmak için ağzını açıyor. Son. Yazarın söylemi metinden ibaret, aslında yazar ortada yok. Adam bunu anladığı sırada mı bitiyor öykü yoksa yazarın söyleyeceği bir şey olmadığı için mi? Açmaz bu, taşı hareket ettiremeyiz ve bir piyona yenilmek üzereyiz derken kurtuluyor öykü, Özgüven'in öyküleri bu tür. Yarım bırakarak -aslında tamamlayarak- veya tamamlayarak -aslında...- yazdığı öykülerden biri bu, Açık Görüşme. İlk öyküye bakalım, okuyan biri. Huzursuzluğun fiziksel yansımalarıyla uğraşıyor, şakaklarda ürperme, kulaklarda uğuldama, bir eyleme geçmeden öncesinin patlama noktası. "Düşünce erimiş kızgın cam gibi beynine aktı." (s. 11) Sözcükler akıyor, biri yakalamaya çalışıyor. Yakalayamayınca yaşamın akışını duyuyor ve teselli buluyor böylece, metin bir akış halinde yaşamı kapsıyor. Kurtuluş.

Yanlış Numara, yanlış numarayı arayanlar üzerinden kurmaca kurmaca. Sıklıkla çevrilen bir yanlış numaranın sahibi küfür yiyor, hakaret yiyor ama hattını değiştirmiyor, yaşama dair materyal elde etmek için iyi bir yol. Paul Auster'ı anıyor ki rüyalarının metinlerden aparma olduğunu, Auster'dan esinlendiğini anlayıp kendini biraz daha öteye iteleyebilsin. "Bende telefonun karşı ucunda gerçek bir insan bulmak ve dolayısıyla onun hikâyesini öğrenmek umudunu doğuran, belki yeniden hatırlatan o günlerde, yıllardır yazmakta olduğum romana yeniden döndüm." (s. 25) Bağlama oturttuk olanları, devam. Mağazalardan ürün satmak için arayanlar, çağrı merkezi çalışanlarının anlayışsızlıkları derken bir telefon sapığının olmasını istiyor anlatıcı, böylece her gün bu yaratım biçimini sürdürebilir. En sonunda arayan kişiyle farklı türde bir bağlantı kuruluyor, yakın. Anlatıcının çözmeye çalıştığı bir gizemi açığa çıkarıyor arayan, aranan bir adresi bulduğunu söylüyor, anlatıcının yanına gelmek üzere yola çıkıyor. Son. Öngörülmeyen çözümler için rastlantısal bağlantılar. Bir metni yazmak için gerekenlerden biri.

Yaz Günü Tango, hamakta sallanan bir göbek, ellerin ve kolların keşfedilmesi, bacakları hareket ettirme çabası, yazamamak. Tango için çalınan müzik adamımızı harekete geçiriyor ve sevgilisiyle/partneriyle arasını açıyor, kadın/adam gitmek istese de bizimkinin pek gönlü yok. Nihayetinde dans ediliyor, gözlemleyenin içinde kıskançlıkla birlikte zevk oluşuyor, partnerinin kulağına fısıldayan adamın flörtöz davranışları keyif veriyor. Bacakların güzelliği hakkında mı konuşuldu, neler oldu? Yazmak için gereken bilinmeyen faktörü doğuyor, belki adam/kadın yazacak bir şey bulduğu için öykü sona eriyor. Cumartesi için söyleyecek pek bir şeyim yok demek istiyorum ama feci kıskandım babayla oğlunun yıkıcılık ve yapıcılık arasında gidip gelen ilişkisini, o yüzden biraz açacağım. Boynuz kulağı geçmek istese de bunu yazı yoluyla yapamayacağını seziyor, her ne kadar bu konuda iddialı olsa da. Babasının metinlerinin yanında kendi metinlerinin pek başarılı olmadığını düşünüyor oğul, bu yüzden başka bir noktadan kazanılacak zaferin peşine düşüyor. Babanın gençlik fotoğraflarındaki kadınlar, kadınlar, kadınlar nerede? Köşesinde oturan yaşlı adamın bir zamanlar sürdüğü rengarenk hayattan pek iz kalmamış gibi görünüyor, o halde oğul için bir fırsat bu. Bir sürü kadınla seviştiğini söylüyor, baba gülümsüyor. Oğlu da kendisine çok benzediği için, babasıyla ettiği mücadeleyi oğlunun sürdürdüğünü gördüğü için, belki de bunlardan başka bir şey için. "Kahreden sessizlik... Albayım." (s. 46)

Kısa, yoğun, bazen sadece diyalog halinde, bazen tek bir olayın anlatımı biçiminde, bazen bir durumun çeşitlenmesi üzerine iyi öyküler bunlar. Özgüven'in çevirilerini iyi biliyoruz, öykülerini de bilmeliyiz. Bence. Evet.

3 Ekim 2019 Perşembe

Enis Batur - Perec Kullanım Kılavuzu

Mitos Yayınları, 38 a. 38 Yaşam Kullanma Kılavuzu olsa bunu da zeyl olarak görebiliriz ki metnin alt başlığında zeylliği belirtilmiş zaten. Bu bir ektir veya Batur'un bilincinden çekip çıkardığı, mevzu bahis metni öncelleyen -bir önsöz olarak düşünülmüş bu metin, önsözünü oluşturacağı metin düşünüldüğünde önsözlükten ve yoldan çıkması beklenirdi, beklenen olmuş- bir müjdedir. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun kıyısından köşesinden geçmiş ne varsa bu metinde bulunabilir. Bir süre Perec'le aynı mahallede yaşayan Enis Batur da bulunabileceklerden biri. Queneau'ya adres çiziktiren Enis Batur'a da rastlanabilir, Perec'in parçası olduğu her uzam ve nesne -bozyapboz- Batur'un bakışıyla görülecektir, görülmüştür. Doksan dokuza yakın bölümden oluşan işbu metin, Perec'in oyunculluğunu başarıyla taşır, oyunun kendisini de taşır, oyun üzerine düşünmüştür Batur, oyunun işlevlerine kendi üslubunca şöyle bir değinir. Homo Ludens'teki işlevleri birkaç bölüme tıkışmış halde bulabiliriz ama hepsini değil, Perec'in düşündürebildiklerini. Örneğin Batur'un biyografisine bakalım: "Enis Batur 1952'de doğdu. 1981'de okuduğu 'Hayat Kullanım Kılavuzu' üzerine 1993 Ekim'inde 'Perec Kullanım Kılavuzu'nu yazdı." (s. 1) Bu kadardır, yaşamı okunan ve hakkında yazılan bir metinle sınırlamak, bunların gerçekleşmesi için gereken bir doğum, tamam. Aslında bu her metin için yazılamaz mı, diyelim ki bir anlatıyla boğuştuk ve metni çattık nihayet. Metnin oluşma süresince yaşarız, metnin kaynaklarının okunması süresince de yaşarız. Böyle bir iz sürüşün geçeceği yollarda okullar okunmuştur, işler bitirilmiştir, metinler yazılmıştır, kısacası bildiğimiz türde bir biyografiyi metinlerden geçirerek, metinlere uğratarak oluştururuz. Bu güzel bir oyun ama burada başka bir oyun var, doksan dokuz bölüm boyunca göreceğimiz gibi.

Başkalaşımlar XVI. Necip Fazıl'dan bir epigraf: "Her fikir içimde bir çift kelepçe". "Prolog" bölümünde Batur'un niyeti: Buzdağının görünmeyen kısmını ortaya çıkarmak, yer yer kurmak, bir başlangıç veya son üzerine düşünmek. "Perec'in romanının ötesine ve berisine ışık düşürme çabasında bir metin kurmaktı amacım, yazarken hedefimden uzaklaşmadım. Dolayısıyla kitabın içinden çok dışına uzanarak açtım parantezlerimi  onları kapanmış saymıyorum." (s. 7) Altı bölümün her birini bir parantez olarak düşünelim, arka arkaya sıralanmışlar, birbirinin aynı. Son bölümde kaynakça, tarihçe, günce gibi bitişe yaklaştıran parçalar var ama eğer Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu okuyacaksak bu metnin ardından, o zaman bunları bir başlangıç olarak görebiliriz. Doksan dokuz parçanın ilkinde "yapının üstüne kurulan yapının üstüne kurulan yapı" olarak görüyor metnini, zira Perec'in metnini yazmadan önce oluşturduğu labirentler, altmış dört kare üzerinde aynı kareye iki kez denk gelmeyecek şekilde hareket ettirilen at, bir binanın ve sokağın orada olmayışı, sokağın nerede olduğunu Parislilere soran bir muhabir, Perec'ten öncesi ve sonrası, her şey bu yapıya dahil edilebiliyor ve bu çıldırtıcı gelmiyor, yaşam olduğu gibi sürüyor. Bu korkunç bir şey. Batur'un çabasını bu yüzden sevdim, dehşete düşmeyip kendi yapısını da esas olana müthiş bir şekilde ekleyebildiği için.

Kaynak metinlerden bahsederken İbsen'den Perec'e ulaşan bir çizgiyi takip ediyoruz. Yapı Ustası Solness, de Man için "çok dar bir temel üzerine çok yüksek bir yapı". Solness sendromu diye uyduruyor Batur, çökecek korkusuyla kurulan yapının korkusu. Benzer korkulara yol açan metinler de anıldıktan sonra asıl soru geliyor: "Yapı temelle en azından birebir aynı ölçekte mi olmalı?" (s. 13) Bir başyapıt söz konusuysa belki. Perec'in başyapıtı hakkında yazılanlara bir ek: Perec bunun başyapıtı olduğuna inanmış mıydı? Kırk altı yaşında öldüğü zaman üzerinde çalıştığı metin yarıda kaldı, eğer tamamlansaydı Perec bunun başyapıtı olduğuna inanır mıydı? Yapıtın başlığa ulaşmasını sağlayan nedir? Oynanan onca oyunun temelle aynı ölçeğe sahip olması mı, yoksa yazarın bunu kabul etmesi mi? Perec'in başyapıtı -bana kalırsa- henüz yazılmamıştı, o zamana kadar yazdıkları arasından bir başyapıt seçmiş olabilir ama bunun üzerinde durmamış olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor, yapabileceklerinin sınırlarını zorlamak isteyen bir yazar için başyapıt diye bir şeyin olmadığını düşünmek de hoşuma gidiyor bir yandan, herhangi bir hiyerarşi yaratmadan sadece yazmak ve oynamak. Batur'un düşündüğü: "Herşey altın oranda kaynaştırılmıştır. Biraraya, başka hiçbir kitabında, böylesine kılpayı dozlarla gelmemişlerdir." (s. 17) Teknik işler başyapıtlık için yeterliyse katılıyorum ama daha fazlasının, bir metinle ilgili sadece yazarının duyabileceği şeylerin varlığını düşününce, eh, başka metinlerde daha fazlasını arayıp bulmak mümkün diyeceğim ama bu sefer de Uyuyan Adam'ı buluyorum bir odada, belki de en fazlası bundadır ve yapıt başına birkaç kez ortaya çıkan ve evlerden birinde mukim bu adamın varlığı metinden fırlıyor dışarı, sanmayın onu uçarı, düşünüldüğünde düçarı, bir başadam gibi gözükecektir ve başyapıtın ötesini gösterecektir: yaşamı. Enis Batur'un birkaç bölümde oynadığı oyunlara benzer içeriğe sahip bir cümle okudunuz az önce.

Claude Simon, Arno Schmidt, Julien Gracq, Yourcenar, Dagerman, Pinget, von Salomon -o hayvani metnini iki kez okumaya kalkıp yarıda bıraktım, kişisel yenilgilerimin en büyüğü bu, bir evliliği sürdürememek değil, bir şehre gidememek değil, bir metni bitirememek büyük bir utanç olarak duruyor tepemde, yakında, bir gün bitecek- gibi yazarların yanında Oğuz Atay da var, Batur'a göre Perec'i bunlarla anmalıyız, nesnel bir karşılığı var bu konumlandırmanın, şemalarla ve satrançla yazılan bu metnin yargılardan öteye bir yere ulaşması gerekiyor, zirvelerde bir yere ki ait olduğu yerde dursun. Batur'a göre. Araya bir katık: Bisküvinin köşesini yiyen kız çocuğunun hangi köşeyi yediği birkaç parçada karşımıza çıkacak. Belki bu köşe, yirminci bölüm. Belki de bu köşe, kırk sekizinci bölüm. Gibi. Oulipo anlatılacak, haliyle Jarry anılacak, Binbir Gece ile ölçüşülen boy görülecek, Perec'in doksan dokuz parçasını göreceğiz toplamda. Yüzüncüsü başyapıtı, kızın yediği bisküvinin köşesi.

Uzun süredir arıyordum bunu. Mevzuyu bilenler okumuştur veya mutlaka okuyacaktır, kaçmasın.

2 Ekim 2019 Çarşamba

Baha Tahir - Bilmezdim Tavus Kuşlarının Uçabildiğini

Baha Tahir'in Türkçeye çevrilen iki metni var, biri bu, diğeri de Doğan'dan çıkan Sürgünde Günbatımı. Bu ikincisi 2008'de "Arabic Booker" olarak da bilinen Uluslararası Arap Romanı Ödülü'nü kazanmış, İsmail Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. Tavus kuşlu metnin çevirisi Zafer Ceylan'a ait, iki çevirmen de sağ olsun. Yazarın diğer metinleri de çevrilmeli, incelikli bir yazar kendisi. 1935'te Kahire'de doğmuş, Kahire Üniversitesinde tarih okumuş, 1975'te yazması yasaklanınca sürgün yılları başlamış. Öykülerinde sürgünlüğünün izlerini görmek mümkün, derlemenin bazı öyküleri gurbet meselesini farklı açılardan işliyor, Mısırlıların Avrupa ülkelerindeki yaşama uyum sağlamalarından memleketlerine döndükleri zaman yaşadıkları uyumsuzluk problemlerine kadar pek çok meseleye değiniyor. Yazarlığının ustalık dönemlerinin öyküleri bunlar ve haliyle en başarılı öyküleri. Abdünnasır hayranı olarak Enver Sedat'ın kalkınma projelerini sonlandırmasına karşı çıkıyor, 1995'e kadar sürgünde kalması bundan. Memleketine döndükten sonra yazmayı sürdürüyor, metinleri çevrilecekse bu son dönem yazdıklarından başlanabilir. Kitaptaki bazı öykülerin yazıldığı yıllar verilmiş ama çoğunda böyle bir bilgi yok, biyografiye bakarak yazarın olgunluk yıllarında yazdığı öykülerin daha dikkat çekici oldukları söylenebilir.

Baba'ya bakalım, bir çiftin kavgasıyla başlıyor. Adam kadını boşuyor ve evden çıkıp gidiyor, kavganın sonu. Sabah oluyor bu, kadın tek başına bir süre ağlıyor ve ailesinin evine gidiyor. Anladığımız kadarıyla ilk kez yaşanmıyor bu, kadının annesi adamın özür dilemek için geleceğini söylüyor. Babanın açıklamaları daha tatmin edici olsa da adamı dinlemiyorlar, baba da odasına çekiliyor. İki aile arasındaki benzerlikleri görebiliyoruz böylece, en başta esas adamı suçlamak için elimize yeterince veri verilse de öykünün ilerleyen bölümlerinde kadının türlü oyunlarla adamı kendisine bağladığını öğreniyoruz. Evlenmek için sistemli bir şekilde sürdürülen baskı, intihar tehditleri, bir dünya alavere. Adam kapana kısıldığını hissetse de gerçekten dönüyor, kadının annesinin nasihatlerini dinlemek zorunda kalıyor ve annesinin küstah olduğunu söylüyor eşine, babasını baskı altına aldığını da ekliyor. Tam bir çıkmaz. Adam sevdiği kadının ördüğü ağı gördükten sonra kurtulmak istiyor ama artık çok geç, üstelik kadının çocuk yapma teklifine de olumlu bir şekilde yaklaşıyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geldiği sırada bitiyor öykü, böylece sağlıksız ailelerin ve bağlanma biçimlerinin doğasını anlamış oluyoruz. Öykü 1964'te yazılmış, diğer öykülere göre teknik açıdan daha basit, anlatımcı.

Gösteri. Anlatıcının annesi, hasta olan eşini ziyaret etmesi için küçük oğlunu abisine yollamaya çalışıyor, parçalanmış bir aile bilgisine erişiyoruz hemen. Her gün aynı yemeği yediklerinden ekonomik durumlarının iyi olmadığını da çıkarıyoruz. Anlatıcı annesine karşı çıkmasına rağmen iş çıkışında abisine gidiyor ve babanın öldüğünü öğreniyoruz, annenin haberi yok. Abisiyle eşinin satılmasına karşı çıktığı bir mülk konusunda tartışıyor, satacağını söylüyor. Çıkıyor evden, sinemaya gidiyor. Karanlık ortamda yanındaki kadının eline dokunuyor, ardından birlikte çıkıyorlar sinemadan. Kadın erkek ilişkilerine yönelik birtakım konuşmalar, gözyaşları, çatışmalar. Erkeğin isyanında bir önceki öyküden izler bulmak mümkün: "'Bunun sonu nereye varacak ki? Tanıdığım kadınların hiçbirisi ne bir anlam bulmayı dert ediniyordu ne de sevmeyi, bilakis tek istedikleri sadece evlenmekti. Ben evlenmek istemiyorum. Babamın yaptığını yapmak istemiyorum. Bir ev aç, çocuk yap, sonra çocuklardan dolayı eşinle kavga et, çocukları yetiştir, çocuklar büyüsün, sonra onlarla kavga et, onların anneleriyle kavga etsin, sonra onlar birbirleriyle kavga etsin, e sonra... Sonra da ölüp gideyim." (s. 25) Muhabbet baba mevzusuna gelince kadın da kendi babasıyla olan ilişkisini anlatıyor ve adamı kaçırıyor yanından. Daha fazla "babaya" maruz kalmak istemeyen adam bir bahaneyle çıkıyor mekandan, kadını orada bırakıp sokaktaki kutlamalara katılıyor. İki futbol takımının maçı sona erdikten sonra galip tarafın taraftarları bizimkini kendileriyle birlikte sürüklüyorlar. Biraz Beyaz Mantolu Adam havası var, sürüklenme açısından. Topluluğa uyma güdüsü sorumlulukların ağırlığını kaldırdığı için belki. Sonuçta rakip takımın taraftarlarıyla karşılaşıyorlar, kavga çıkıyor ve bizimki gözaltına alınıyor. Son.

Dün Gece Rüyamda Seni Gördüm. Kuzeyde, yabancı bir şehir. Fransa belki. Arap şirketinde birkaç Arap. Anlatıcının arkadaşı Kemal telefon ediyor, yeni bir şey olmadığını öğreniyor. Öykünün ilk cümlesi: "Sabah işe gider, akşamleyin eve dönerim." (s. 33) Düzenli bir ölüm. İş yerinden arkadaşı Fethi'nin verdiği tasavvuf kitabının etkisiyle yabancılaşmaya başlıyor, yaşamı bir başkasının yaşamı gibi geliyor. Irkçılıkla karşılaşıyor, can sıkıcı onca şeyin farkına varıyor ve uzun süredir bakıştığı Anne-Marie'yle tanışıyor nihayetinde, keskin bir dönüş. Kültürel çatışmalar bir yana, mutsuzluğun bir Batı hastalığı olmasına dair hoş bölümler var, hissizleşme de hemen peşinden geliyor. Örneğin kargalara ve Kamelyalı Kadın'a -birlikte oyun izliyorlar- üzüldüğünü söyleyen anlatıcı, kadının iddia ettiği gibi insanlara karşı pek bir üzüntü duymadığını belirtiyor, gurbete geldiğinden beri. Evden uzakta herkes acısını ve sevincini başka türlü yaşıyor, öyküdeki karakterler için başka bir kültürle bütünleşmenin önündeki en büyük engel. Bir süre sonra kadın, problemlerini çözemediği için adamın manevi dünyasından etkilenip yardım istiyor. Başka türlü bir bütünleşme var burada, kişisel dünyalardan evrensele uzanabilecek bir anlayış. Her ne kadar olumsuz bir şekilde sonlansa da gurbetin ve yalnızlığın duygularla ilgili bir şey olduğunu ve bir başkasında karşılığı olmasa bile o duyguların eşleniğini bulma arayışının güzelliğine değiniyor, şahane bir öykü. 1983'te yazılmış.

Ve İşte Ben, Kral, Geldim... Şimdi bütün öyküler öyle veya böyle iyi ama iki öykü var ki bunlar gerçekten muhteşem. İlki bu. 1932'nin sonbaharı, Ferit Bey yolculuğa hazır. Babası Şeyh Abdullah oğlunun gitmesini istemiyor ama durduracak gücü yok, ülkenin en iyi göz doktorlarından biri olan Ferit Bey'in arayışı -örnek atmosfere pek uygun olmasa da- John Wick'in çöldeki yolculuğuna benziyor, tabii bambaşka sebepler var ortada. Ferit 1924'te Grenoble Üniversitesinden mezun olduğunda edebiyat öğrencisi Marteena'ya aşık olmuş, Şeyh Abdullah oğlunun Fransız bir kızla evlenmesine karşı çıkmış ama kız Mısır'a gelip kendini sevdirince söyleyecek bir şey bulamamış. Ferit'le Marteena çok mutlu olmuşlar, Marteena kaza geçirip yatağa mahkum olana kadar. Sonrasında Ferit Fransa'ya gidip gelmiş, elinden gelen her şeyi yapmış ve büyük bedeller ödemiş ama Marteena'nın iyileşmesini sağlayamamış. Son çare olarak çöle gitmeye karar vermesine Haşmet adlı arkadaşı sebep oluyor, ölümün bir türlü gelmediğinden bahsediyor Haşmet, ölmek için bütün şartlar olgunlaşmışken geri dönebilmiş. Ferit bilimin ve mantığın ışığından uzaklaşıp birkaç adamla birlikte yola çıkıyor, sonrası upuzun bir yolculuk ama maneviyatı dikte edici değil, duygusal çorbaya dönüşmüş bir halde değil, muazzam bir yolculuk. Tamamen gerçekçi, çölün insanda uyandırdığı gerçeküstülükle bile tamamen gerçekçi, bir nevi tayga sendromunu yansıtan bir öykü bu, bir numaraya bu öyküyü koyarım. Bence.

Geçmiş zamanların yorumlarına rastlamak da mümkün, Tahir'in fantastiğe yaslanmayan bir öyküsü var: Rahip Kaye-Nan'ın Yargılanması. Mısır'ın tarihini birazcık bilenler için oldukça ilginç bir öykü, Akhenaton'un tek tanrıcı yönetiminden sonra çok tanrılı sisteme dönüşte eskinin kalıntılarının ortadan kaldırılması için girişilen yargılama işlemlerine ve inancını canı pahasına korumak isteyen bir rahibe odaklanıyor. Bütün zorlamalara karşı kendi bildiğinden şaşmayan bir adamın yeni -aslında eski- düzenin adamlarına karşı çıkma yürekliliği, gizli destekçiler, gizli düşmanlar derken kapılıp gidiyoruz zaten, çok hoş bir öykü bu da, iki numara.

Geri kalan öykülerin hemen hemen tamamı sürgün zamanının gözlemlerine ve yaşantılarına odaklanıyor, farklı kültürlerin yetiştirdiği insanların bir araya gelip acılarını dindirebileceklerini veya mutluluklarını artırabileceklerini görüyoruz örneğin. Sağlam öyküler bunlar, denk gelinirse kaçırılmasın isterim.