2004'te bu kitabın bulunduğu dört defter ortaya çıkarılmış, Capote'nin yazdığı ilk kitapmış. Sonradan avukat, editör, toplanıp kitabı basmaya karar veriyorlar. Falan. Bu kadar. Zarfı böyle, mazrufu şöyle:
Grady McNail, New York sosyetesinden bir kızımız. 17 yaşında. Ailesi Fransa'ya gidiyor, Grady New York'ta kalmak istiyor ve izni koparıyor; hayatında ilk defa New York'ta yalnız kalacak. Annesi kaygılı. Annesiyle sıkı bir bağı yok, çünkü Grady değişik bir kız. Ablası Apple gibi değil. Apple tam kız, kız gibi kız yani. Bir dolu parfüm, bir dolu giysi, gezmeler, bilmem ne. Evlenmiş, evliliğinin keyfini çıkaran ve küçük karakter çatışmaları yüzünden kardeşiyle ara ara didişen bir hanım. Anne de böyle bir kız olmasını istiyor Grady'nin. Anne de sosyete ailesi kızının yaşaması gereken şeyleri yaşamış gençliğinde. Sosyeteye tanıtılması, 18 yaşındayken zengin bir beyle evlenmesi, bilmem ne. Aile böyle yani. Grady bir tarafta, aile öbür tarafta.
Grady'nin Peter adlı bir çocukluk arkadaşı var, o da sosyeteden. Sıkı fıkılar. Diğer çocuk ortaya çıktığı zaman Peter, Grady'yi sevdiğini anlıyor. Lakin ki Grady'de bir şey yok. Peter bir sosyete çocuğu işte; garip giyinen, ortamlarda sevilen bir bey. Diğer çocuğumuz Clyde. Otoparkta çalışıyor, Brooklyn'de yaşıyor, şehre bir saat uzakta. Grady'nin sevdiği çocuk bu. Clyde ise bir umursamaz, bir şekillerde. Öküzce anlatımla olay bu. Ayrıntılara inek.
Peter'ın ortaya çıktığı bir sahneden:
"(...) Dünyada ona böyle hitap eden tek bir kişi vardı; yapay bir neşeyle o tarafa dönünce (delikanlı ortaya çıkmak için hiç de doğru bir zamanı seçmemişti), yanılmadığını gördü. Pahalı ama aykırı giyimli (beyaz, abiye bir kravat, fazla resmi, flanel bir takım elbise, belinde vahşi-batıya özgü, gayet yakışıksız taşlarla süslü bir kemer, ayağında da tenis ayakkabıları) genç bir adam, puro tezgahının önünde, bozuklukları cebine sokmaktaydı." (s. 21-22)
Şu elbiselerin sayıldığı sahnede Amerikan Sapığı'ndan başka bir şey çağrışabilir mi? Okurken merak ettim; Ellis acaba romanlarını yazarken Capote'nin sosyetik ortamlarını düşündü mü, düşündüyse ne kadarından etkilendi? Sıfırdan Az aslında Capote'nin gençlerinin amaçsızlıktan çılgına döndükleri bir güzelleme olabilir mi? Zaman, ortam, insanlar çok değişik ve hakkında düşünülecek, kaygılanılacak savaşlar çok gerilerde kalmış, bu yüzden insanlar yapabilecekleri her şeyi yapıyorlar. Bir bakımdan Capote'nin karakterleri, Ellis'inkilerden daha insani. Belki de tam tersi; şiddet dürtüsünü ne kadar bastırsak da oralarda bir yerde olduğunu bilmek rahatlatıcı bir şey açıkçası.
İnsanlardan uzaklaşmamız, onları iyice tanımamızla mümkün oluyor zannediyorum. Biriyle tanışırız, bir şeyler yapıp zaman geçiririz, birtakım fikirler oluşur o insanla ilgili. Daha çok zaman geçer, görüşmediğimiz vakitlerde o insanın eksikliğini duymaya başlarız bir süre sonra. Ardından geçmiş gelir. Geçmiş bir bilinmez kuyudur. Dibe düşenlerin yankıları yıllar sonra gelir ve zamanla işitiriz, eğer o insan duymamıza izin verirse. Bazen o kuyunun başında dinlediğimiz şarkılar bu yankılarla kesilir ve duraklarız. Onca güzel melodinin arasında bu uğultular nedir? İkisini bağdaştıramayız ve uzaklaşırız o insandan. Daha da yakınlaşırız belki, geçmişi kabullenmekle ilgili bir şey.
"(...) Ama Grady'nin bütün bu kırıntılardan çıkarabildiği resim, en ucuz çerçeveyi bile hak etmeyecek kadar amatörceydi: derinlikten yoksun, ayrıntı konusunda pek az yetenek sergileyen. Suç, konuşmaktan gazla haz etmeyen Clyde'daydı elbette. Ayrıca, görünüşe bakılırsa kendisi de ilgisiz, meraksız biriydi: Onun sorularının kıtlığından ve bunun işaret edebileceği kayıtsızlıktan telaşlanan Grady oğlana kendiliğinden, bolca bilgi veriyordu; ancak bu, her zaman doğruyu söylediği anlamına gelmiyor, kaç âşık yapar ki bunu? Ya da yapabilir? Grady yine de, ondan ayrıyken sürdürdüğü yaşamı iyi kötü kestirebilmesine yetecek kadar olgu sunuyordu ona. Fakat yanında oğlanın kulaklarını bu itiraflara kapayacağını hissetmiyor da değildi: Clyde onun ele avuca sığmaz, tıpkı kendisi gibi gizemli biri olmasını ister gibiydi. Öte yandan Grady onu gizlilikle, ketumlukla şöyle doyasıya suçlayamıyordu da: çünkü sorduğu her şeye yanıt veriyordu Clyde; bununla birlikte bir jaluzinin arasından içeriyi görmeye çalışmak gibiydi. (Buluştukları dünya bir gemiydi de, iki adanın, yani onların arasına demir atmış duruyordu sanki: erkek azıcık gayretle karayı, kızın kıyısını görebilirdi, ama kendi kıyısı, hiç dağılmayan bir sisin içinde gözden yitmişti.) (s. 46-47)
Erkek keşfetmiyor, kız keşfedilmek istiyor ama arada derin bir uçurum var; Clyde yerini bilen bir erkek. Hayatla çocukluğundan beri içli dışlı. Çalışmak zorunda kalmış, savaşa Almanya'ya gidip gelmiş, sürekli çabalamış, bir şeylerin ucundan tutmaya çalışmış. Annesi, kardeşleri de öyle. Çekirdek bir aile zaten; kolaylıkla yarılamayacak bir çekirdek. Grady ise Grady. Clyde için. Peter açısından baktığımızda Peter'ın herhangi bir büyüsü, bilinmezliği yok. Grady, Clyde için sorduğu soruları Peter için soramaz, çünkü zaten tanıyor, biliyor Peter'ı. Bu sebeple Peter'ın etkileyiciliği bir noktaya kadar, sonrasında her şey başa dönüyordu. Peter'ın cezbedici bir özelliği yoktu Grady için.
Clyde'ın Grady ve Grady'nin hayatı için düşündükleri, alt-orta sınıfın burjuvaziye bakışını çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor:
"'Teşekkür ederim,' diye fısıldadı Grady. Oğlan sordu: 'Neden?' 'Çünkü mutluyum,' diye yanıtladı kız, sonra elini çekip kurtardı. 'Bu çok tuhaf,' dedi erkek, 'her an, sürekli mutlu olmaman çok garip.' Kolunu havayı süpürür gibi bir hareketle açtığını gören Grady irkildi, çünkü kızın avantajlarının ne kadar farkında olduğunu gösteren, hatta kanıtlayan bir jestti; inanılır gibi değildi ama oğlanın bütün bunlara içerleyebileceği hiç aklına gelmemişti." (s. 66)
İşte ikisinin birbirine bakışı: Grady için Clyde bir vahşi hayvan. Elinin altında ama bir süre sonra her yere gidebilir. Ne yapacağı belli değil, bu yüzden ortada çözülmesi gereken çok bulmaca var ve Grady için bunları çözmek tek amaç haline geliyor. Clyde ise Grady'nin her şeyini biliyor, kendince. Böyle bir hayatın içinden gelen insanlara karşı kindar değil de, yine de onları her yönden tanıdığını düşünecek kadar kibir sahibi diyelim. Evet, olay bu.
Clyde'ın annesini de görelim. Yüce gönüllü bir insandır. Ben şahsen sokakta görsem giderim, "Ver ellerini öpem kadın anam," diyerek el öperim. Neyse, erkek çocuklarının annelerini hatırlamaz olmaları hakkında:
"(...) Bir çocuğun annesini, annesinin onu sevdiği biçimde sevmemesi gerekir zaten; çocuklar annelerinin onlara duyduğu güçlü sevgiden utanırlar: tutuk olmalarının nedenlerinden biri de budur. Kısacası, bir oğlan çocuğu büyüyüp erkek olduğunda, doğru olan, sevgisini başka kadınlara yöneltmesidir." (s. 87-88)
Şimdi bu romanda Tiffany'de Kahvaltı'nın izlerini aramak, samanlıkta saman aramak gibi olur bence. Holly'nin Clyde ile benzerliği çok büyük. Uzun bir bölüm alıyorum, Holly'nin ağzından değişik bir biçimiyle duyduğumuz. Ve bu bahsi de kapatıyorum. Clyde'ın annesi Clyde hakkında konuşuyor:
"'Şehrimize gelen yabancılar oraya (nereliydi lan bunlar, unuttum) kuşların şehri derdi. Ne kadar doğru. Bazı akşamlar, neredeyse zifiri karanlıkta birer bulut kümesi gibi uçarlar, bazen ayın çıktığı bile görünmezdi: başka hiçbir yerde o kadar çok kuş yoktur. Ama kışlar kötüydü, sabahlar öyle soğuk olurdu ki buzu kırıp yüzümüzü yıkayamazdık. Ve o sabahlarda çok üzücü bir şey görürdünüz: donan kuşların düştüğü yerlerde biriken tüy katmanlarını: inanın. Onları kuru yapraklar gibi süpürüp toplamak babamın göreviydi, sonra da ateşe verirlerdi. Ama babam birkaçını eve getirirdi. Annem, hepimiz, onlara bakardık; ta ki güçlenip yeniden uçuncaya kadar. Tam onlara en çok bağlandığımız anda, uçup giderlerdi. Ah, tıpkı çocuklar gibi! Anlıyor musun? Sonra yine kış gelir, donmuş kuşları görürdük ve aralarında, geçen kış kurtardıklarımızdan bir-ikisinin bulunduğunu ta yüreğimizden bilirdik.' Sesindeki son parlak kıvılcım hafifledi, söndü; anılara dalmış, içe kapanmış bir halde derin, ürpertili bir soluk aldı: 'Tam da onlara en çok bağlandığımız anda. Ne kadar doğru.'" (s. 91)
Hikâyeye bu noktadan devam ediyorum: Clyde ve Grady evleniyorlar, sonra Grady hamile kaldığını anlıyor ve kendisinin bilmeden belirlediği çılgınlık çizgisini geçiyor. Ne yaptığımızı, hayatta ne yapıyor olduğumuzu bu çılgınlık çizgisini geçmeden pek sorgulamayız. Bu çizgiyi geçmek, büyük değişiklikleri de beraberinde getirir ve eskiyle yeniyi kıyaslamaya iter bizi. Grady de kendisini bağlayan zincirleri kırıyor bir bakıma ve özgürleşiyor. Ortadan kayboluyor, Clyde Grady'yi aramaya başlıyor bu sefer. En sonunda buluyor, bir mekana gidiyorlar ve orada Peter'la karşılaşıyorlar, derken bitiyor roman. Sonunu söylemem, heh he.
"'Bunca gündür... benden kaçtığını düşündüm.'
'İnsanlardan kaçmazsın, kendinden kaçarsın,' dedi kız." s(123)
Roman, hikâye yazmak başka, hikâye anlatmak başka diye düşünürüm ben. Hikâye anlatıcısı, dili ne şekilde kullanırsa kullansın, anlattığıyla var olur. Capote bence çok iyi bir anlatıcı, bunu yanında karakterler açısından belli bir sürerlik içinde arka planı kendiliğinden ortaya çıkartan bir yazar. Anlatıcının görevi açıklama yapmak olmamalı, anlatmak olmalı. Hikâyenizi karakterlere yedirip onlar vasıtasıyla ortaya koyduğunuzda, aha işte bu. Capote de bu.
4 Eylül 2012 Salı
3 Eylül 2012 Pazartesi
Heinrich Böll - Cüce ile Bebek
Kâmuran Şipal'ın çevirilerini şıp diye tanımak için birkaç kelime yeterli. Mesela "hanidir" ve mesela "devcileyin" gibi. Fakat son nokta sanıyorum şu: "(...) 'Aman da Meksika'nın güneşi' şarkısını söylüyorlardı." (s. 112) Dsfds, Meksika'yla bizim türküleri çağrıştırabilen sanırım bir tek Şipal. Çeviri emektarı kendisi, çok da dalga geçemiyorum, bazı çevirileri gerçekten buram buram çeviri koksa da -Ekşi Sözlük'te öyle demişler- ortada büyük bir emek var. Ben şahsen Şipal'ın ellerinden öperim.
Böll'ün öyküleri küçük insanların öyküleri; gerek savaş sonrasının, gerek toplumda yer edinme sıkıntısı çekenlerin hayatlarına şöyle küçük fakat derin pencereler. Evet.
Cüce ile Bebek: Bir istatistik memurunun dinle ilgili araştırması, dine karşı toplumun farklı kesimlerinden insanların tepkileri ve camda görülen bir biblo. Küçük şeyler. Deyince akla bizde hikâyenin başlangıcı geliyor akla ama Böll'ün öyküsünde bu: "İlkin sustu kadın. Ellerini önlüğüne kuruladı. Ağzı açık, gözlerini dikerek bana baktı: 'Allah,' dedi, 'iki Allah var, biri zenginlerin Allah'ı, öbürü yoksulların.'" (s. 8)
Üzgün Yüzüm: Somurttuğu için kanunlara karşı gelen bir adamın polislerle başının belaya girmesi, hüküm giymesi. Özgür aklın zincire vurulması mı diyeyim, yoksa gülemeyen bir insanın sıkıntısı mı? Çeşitler çok.
Köprü Başında: Bir köprünün başında insanları saymakla görevlendirilmiş bey hakkındadır. İstatistik eleştirisi var. Şu kadar insan öldür katilsin, bu kadar öldür istatistiktir tarzı. Bu arada saymanımız aşık olduğu kızı da sayıyor, ayırt edemiyor diğerlerinden. Bak şimdi, deli çıkarım: Görev mi, duygular mı? Sartre'ın Duvar'ında benzer olmasa da aynı temelde bir çatışma vardı. Onu da anlatacağım. Neyse, bu böyle.
Lohengrin'in Ölümü: Yoksul bir çocuk hastanede ölmek üzere. Kardeşlerine yemek yapacaktı eve gidebilseydi. Vaftiz edilmemiş. Ölümüne yakın bir rahibe tarafından vaftiz ediliyor. Trajik bir şey.
Hesapta Olmayan Konuklar: Bu süper. Hayır diyemeyen bir çiftin evine fil bırakıyorlar, aslan bırakıyorlar. Sirk sahibi rica ediyor çiftten. Yarı aç yarı tok, öylece yaşıyorlar. Nasreddin Hoca-Timur vakası gibi.
Bütün öyküleri almıyorum, biraz heyecanı da olsun kitabın. Hehe. Almadığım bir öyküden tadımlık:
"İşin en berbat yanı bir mesleğimin olmaması. Şimdilerde insanın bir mesleği bulunması gerekiyor da. Öyle diyorlar. Bir vakitler hep söylerlerdi, meslek olmasa da olur, bize yalnız asker gerekli derlerdi. Şimdi insanların bir mesleği olsun diyorlar. Böyle söylemeye başladılar ansızın. İnsanın bir mesleği yoksa tembel olurmuş." (s. 46)
Militarizmin, savaşın olduğu yerde evine eksik kolla ekmek götürebilecek, para yollayabilecek insanların huzurlu dünyası... Süper.
Rujuklar Ülkesinde: Rujuk dili ve gelenekleri hakkında dünyada uzman olan tek bir adam var: James Wodruff. İki öğrencisinden biri sığır çiftliği açıp ortadan kaybolmuş, en iyisini yapmış. Diğer öğrenci de hikâyenin anlatıcısı. 13 yılını Rujuklar için harcıyor, sonra onca araştırmanın, onca emeğin ödülü olarak aç kalıyor. Meyve yetiştirmeye başlıyor. Böyle şeyler dünyanın umrunda değil pek. En iyisi araştırılan kavmin topraklarından dönmemek.
Genç Bir Kralın Anıları: Kabile reisi gibi bir genç var, babası ölünce tahta bu geçiyor. Lakin tahtlık bir durumu yok. Kompozisyonla, matematikle uğraşan biri. Evlendiği kızla birlikte ülkeden kaçıyor, bir sirkte bilet satmaya başlıyor. Ülkesinden sürekli telgraflar geliyor. İşte ayaklanma bitti, şu kadar ölü var. Bir gün geliyor, bir zamanlar kralı olduğu insanlardan geriye bir müzedeki üç beş parça eşyadan başka bir şeyin kalmadığını görüyor. Biraz üzülüp bilet satmaya gidiyor yine. Böyle.
Elsa Baskoleit'in Ölümü: Yine bir savaş sonrası. Savaşa giden ve dönmeyi başaran genç, işi dolayısıyla doğup büyüdüğü yere gider ve çocukken tanıdığı Elsa'yı arar. Elsa'nın annsiyle karşılaşır. Kadın psikolojik olarak çökmüştür, sürekli aynı şeyi söyler. Söylediği şeyi söylemiyorum, malum.
Sonrasında yine savaş, küçük mutsuzluklar, küçük mutluluklar ve Böll'ün hayatın içinde erimiş, eğer yazılmamış olsalardı kimsenin bilmeyeceği, belki de hatırlamayacağı insanları. Böll güzel, savaşın getirdiği hiçlikten tutup çektiği insanları daha güzel. Ben olsam okurdum. Ki okudum.
Böll'ün öyküleri küçük insanların öyküleri; gerek savaş sonrasının, gerek toplumda yer edinme sıkıntısı çekenlerin hayatlarına şöyle küçük fakat derin pencereler. Evet.
Cüce ile Bebek: Bir istatistik memurunun dinle ilgili araştırması, dine karşı toplumun farklı kesimlerinden insanların tepkileri ve camda görülen bir biblo. Küçük şeyler. Deyince akla bizde hikâyenin başlangıcı geliyor akla ama Böll'ün öyküsünde bu: "İlkin sustu kadın. Ellerini önlüğüne kuruladı. Ağzı açık, gözlerini dikerek bana baktı: 'Allah,' dedi, 'iki Allah var, biri zenginlerin Allah'ı, öbürü yoksulların.'" (s. 8)
Üzgün Yüzüm: Somurttuğu için kanunlara karşı gelen bir adamın polislerle başının belaya girmesi, hüküm giymesi. Özgür aklın zincire vurulması mı diyeyim, yoksa gülemeyen bir insanın sıkıntısı mı? Çeşitler çok.
Köprü Başında: Bir köprünün başında insanları saymakla görevlendirilmiş bey hakkındadır. İstatistik eleştirisi var. Şu kadar insan öldür katilsin, bu kadar öldür istatistiktir tarzı. Bu arada saymanımız aşık olduğu kızı da sayıyor, ayırt edemiyor diğerlerinden. Bak şimdi, deli çıkarım: Görev mi, duygular mı? Sartre'ın Duvar'ında benzer olmasa da aynı temelde bir çatışma vardı. Onu da anlatacağım. Neyse, bu böyle.
Lohengrin'in Ölümü: Yoksul bir çocuk hastanede ölmek üzere. Kardeşlerine yemek yapacaktı eve gidebilseydi. Vaftiz edilmemiş. Ölümüne yakın bir rahibe tarafından vaftiz ediliyor. Trajik bir şey.
Hesapta Olmayan Konuklar: Bu süper. Hayır diyemeyen bir çiftin evine fil bırakıyorlar, aslan bırakıyorlar. Sirk sahibi rica ediyor çiftten. Yarı aç yarı tok, öylece yaşıyorlar. Nasreddin Hoca-Timur vakası gibi.
Bütün öyküleri almıyorum, biraz heyecanı da olsun kitabın. Hehe. Almadığım bir öyküden tadımlık:
"İşin en berbat yanı bir mesleğimin olmaması. Şimdilerde insanın bir mesleği bulunması gerekiyor da. Öyle diyorlar. Bir vakitler hep söylerlerdi, meslek olmasa da olur, bize yalnız asker gerekli derlerdi. Şimdi insanların bir mesleği olsun diyorlar. Böyle söylemeye başladılar ansızın. İnsanın bir mesleği yoksa tembel olurmuş." (s. 46)
Militarizmin, savaşın olduğu yerde evine eksik kolla ekmek götürebilecek, para yollayabilecek insanların huzurlu dünyası... Süper.
Rujuklar Ülkesinde: Rujuk dili ve gelenekleri hakkında dünyada uzman olan tek bir adam var: James Wodruff. İki öğrencisinden biri sığır çiftliği açıp ortadan kaybolmuş, en iyisini yapmış. Diğer öğrenci de hikâyenin anlatıcısı. 13 yılını Rujuklar için harcıyor, sonra onca araştırmanın, onca emeğin ödülü olarak aç kalıyor. Meyve yetiştirmeye başlıyor. Böyle şeyler dünyanın umrunda değil pek. En iyisi araştırılan kavmin topraklarından dönmemek.
Genç Bir Kralın Anıları: Kabile reisi gibi bir genç var, babası ölünce tahta bu geçiyor. Lakin tahtlık bir durumu yok. Kompozisyonla, matematikle uğraşan biri. Evlendiği kızla birlikte ülkeden kaçıyor, bir sirkte bilet satmaya başlıyor. Ülkesinden sürekli telgraflar geliyor. İşte ayaklanma bitti, şu kadar ölü var. Bir gün geliyor, bir zamanlar kralı olduğu insanlardan geriye bir müzedeki üç beş parça eşyadan başka bir şeyin kalmadığını görüyor. Biraz üzülüp bilet satmaya gidiyor yine. Böyle.
Elsa Baskoleit'in Ölümü: Yine bir savaş sonrası. Savaşa giden ve dönmeyi başaran genç, işi dolayısıyla doğup büyüdüğü yere gider ve çocukken tanıdığı Elsa'yı arar. Elsa'nın annsiyle karşılaşır. Kadın psikolojik olarak çökmüştür, sürekli aynı şeyi söyler. Söylediği şeyi söylemiyorum, malum.
Sonrasında yine savaş, küçük mutsuzluklar, küçük mutluluklar ve Böll'ün hayatın içinde erimiş, eğer yazılmamış olsalardı kimsenin bilmeyeceği, belki de hatırlamayacağı insanları. Böll güzel, savaşın getirdiği hiçlikten tutup çektiği insanları daha güzel. Ben olsam okurdum. Ki okudum.
1 Eylül 2012 Cumartesi
Erhan Bener - Bürokratlar
Yazar Erhan Bener'i biliyoruz. Patlamış mısırdan hallice romanlarının dışındakiler gayet güzel, toplumsal açıdan kafa yordurucu, edebi açıdan da ne süper. Bürokrat Erhan Bener'i de bu kitapta tanıyoruz. Bürokratlar için anı-öykü diyor Bener. Bence anı. Öykülük bir durumu yok. Biçimsel olarak öyle bir çaba da olmamış.
Bener, devletin çeşitli organlarında uzun yıllar boyunca üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat aynı zamanda. 1950-1980 arasındaki dönemde bürokrat-politikacı ilişkilerini, hükümetlerin cortlayışlarını vs. yakından görmüş, yaşadıklarını anılaştırmış. Anılar lazım, taraflı da olsalar olayların içindeki insanların izlenimlerini öğrenmek ilginç ve faydalı olur. Evet.
Zamanında Milliyet Yayınları basmış ayrı ayrı, Remzi toplamış. Beş kitap bir arada. Giriş bölümünde Bener'in Türk bürokrasisiyle ilgili görüşleri mevcut. İlk kitapta Bener'in Mülkiye'den mezun olmasıyla başlayan memurluk hayatı var. Genç bir memur olan Bener'in aleme girmesi, amirlerinin garip huyları, davranışları, bu tarz şeyler. 1950'lerin başında Türkiye'nin hali daha doğrusu. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanışı, fişlendiği için başka göreve kaydırılması, uzmanlık sınavlarında gariplikler. Bir dünya. Solculukla ilgili şu var:
"1950'lerden 1970'lere gelinceye kadar Türkiye'de düşünce suçu kavramının çok değişmiş olduğuna değinmek istiyorum. 1950'lerde bir kimsenin solculukla suçlanması, casuslukla suçlanmasıyla aynı anlama gelirdi. Solcu olmak, namussuz olmak, küçük çocuklara saldıran cinsel sapıklardan bile aşağılık bir kimse olmak anlamına gelirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde (ilk kitabın basılış tarihi 1978, o sırada iktidarda Ecevit vardı) Türkiye'nin en büyük partisi solcu olmakla övünürken, o günlerde, Türkiye'nin en değerli bilim adamları, solculuk kuşkusu altında ülkeden kaçmak zorunda kalıyorlardı." (s. 61)
Durum bu, sıkıntılı zamanlar. Yolsuzluk, hukuksuzluk da almış başını gitmiş. Hesap uzmanı olan Bener, hükümetin yönlendirmesiyle bazı gazetelere vergi incelemesi amacıyla gidiyor, gazete sahiplerine kendisinin tarafsız bir memur olduğuna dair güvence veriyor. Sonra çeşitli iş adamlarını denetlemeler, naylon faturadan yakaladığı onca insanın bir türlü bitmeyen mahkemelerin ardından serbest bırakılmaları, bu tür bir sürü olay.
Bir de görev amacıyla çıkılan turneler var. Denetleme amacıyla memurlar göreve gidiyorlar Anadolu'nun dört bir köşesine ve aylarca orada kalıyorlar. Ek bir ödenek alınması lazım; kalacak yer, masraflar, bir dünya gider. Ödenek yok, devlet bir şey vermiyor. Bu yüzden turneler sıkıntılı. Arabalarım'da Bener turneler hakkında oldukça detaylı bilgi veriyor. Gerek yurt içi, gerek yurt dışı turneler acı-tatlı anılarıyla Bener'in hayatında önemli bir yer tutuyor.
İkinci kitapta Bener masa başında.
Tabii anıların yanında dönemin siyasi ortamını da bu ortamın içinde ve en sancılı yerinde yer alan Bener'in incelememesi de garip olurdu. 1959 yılına dair:
"Tek umut İnönü ve Ordu'ydu. On yıl öncesinin diktatörü İnönü, demokrasinin, düşünce özgürlüğünün bayrağı haline dönüşmüştü. On yıl önce cumhurbaşkanı seçildiğinde yollarda yaya dolaşan Celâl Bayar, şimdi, her sokağa çıktığında, en az yarım saat öncesinden trafik kesiliyor ve motosikletli polislerden, birbirine benzeyen bir yığın kapalı otomobillerden oluşan bir kortejin koruyuculuğunda dolaşabiliyordu Ankara sokaklarında. On yıl önce aynı koruyucu zırh olmadan başını Çankaya'dan çıkaramayan İnönü ise, Osmanlı Bankası'ndaki hesabından para almak için ellerini kollarını sallaya sallaya caddede dolaşıyor, "yaşa babamız" çığlıkları ve çiçek yağmurlarıyla karşılanıyordu." (s. 194)
Eh, şimdi de pek farklı bir ortam yok.
Bu bölümde bürokratları on bölümde inceliyor Bener. Rüşvet yiyenler, borçla yaşayanlar, nasıl geçindiği bilinmeyenler, bilmem ne. Çeşitli ihalelerde, uluslararası anlaşmalarda dönen katakulliler, Süleyman Demirel'le ilk karşılaşma, devletin hatalı politikaları. Bir de CHP'ye yakınlaşan bir Bener var burada, İsmet İnönü'nün bir şeyini kaleme alıyordu, neydi unuttum. Sonradan CHP'yle birlikte siyasete atılıyor ama bir şekilde ayağı kaydırılıyor, o da elini eteğini siyasetten çekiyor galiba.
Kambiyo Kontrol Dairesi Müdürü Erhan Bener, ithalat-ihracat-döviz üçgeninde şahit olduğu ilginç olaylara ve insanlara yer veriyor. Bakanlıklarda iş peşinde koşmak da ilginç bir olay mesela:
"Gezdiğim, gördüğüm birçok ülkede, bakanlıklarda iş takip edildiğine hiç rastlamadım diyebilirim. Çünkü bakanlıklar, yürütmenin karar organlarıdır. İşlerin sonuçlandığı yerler değildir. Ne var ki, bakanlık kapılarına, "iş takip edilmez" levhaları koymakla bu işin çözülmeyeceğini bilmemiz gerekir. Bir önemli nokta da, başvurulara verilen yanıtların, yalnız yasal olmasının yetmediğinin, bu yanıtlarla, çok kez işin hukuksal ve teknik yönlerini iyi bilmeyen dilekçe sahiplerinin "ikna" edilmeleri gereğinin gözden ırak tutulmamasıdır." ( s. 247)
Bir de yasa eleştirisi var. Yasalar bildiğiniz üzere çıkıyor. Çıkan bir şey yasa. Ama nasıl çıkıyor, önemli olan bu. Mesela bir yasa çıktı, özlük haklarıyla alakalı. Bu yasa, üst düzey bir memuru kapsamıyor diyelim. Hemen bir ekleme yapılıyor ve o şahsı kapsar hale getiriliyor, fakat bu sefer de önceki maddelerle eklenen bölümün uyumsuzluğu ortaya çıkabiliyor. Böyle tek kişilik düzenlemeler üst üste bindiğinde seyreyleyin şamatayı. Uygulanamayan bir yasanın orada olmaması çok daha iyidir, baştan yazılabilir en azından.
Üçüncü kitapta Bener'in yurt dışı gezileri var. İlginç olaylar, Türk bürokratların garip huyları, Sartre'la karşılaşma, bir dünya olay. En lezzetli kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Arabalarım tadında.
Dördüncü ve beşinci kitaplar daha çok özel sektör-bürokrat, politikacı-bürokrat ilişkileri üzerine. Değişen hükümetler, koalisyonlar, bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar... Odacılara kadar iniyor olay, çok ilginç bir mekanizma şu Türk bürokrasisi. Memleketçilik, o bizdencilik almış başını gitmiş. Şimdi de pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.
Kitap böyle. Son 65 yılın olaylarına ilgi duyanlar, Erhan Bener'i sevenler zaten ıska geçmez. Öbür türlü kim bu kitabı okuyacak, merak ediyorum. Size de olur; bir kitap okursunuz ve başkasının o kitabı okuyacağını düşünmezsiniz. Beğeni kaynaklı bir kıskançlık değil bahsettiğim. Gerçekten o kitabı kim, nerede bulacak, kim o kadar para verip de alacak, bu tarz şeyler. Neyse, ben keyif aldım. Kitap süper.
Bener, devletin çeşitli organlarında uzun yıllar boyunca üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat aynı zamanda. 1950-1980 arasındaki dönemde bürokrat-politikacı ilişkilerini, hükümetlerin cortlayışlarını vs. yakından görmüş, yaşadıklarını anılaştırmış. Anılar lazım, taraflı da olsalar olayların içindeki insanların izlenimlerini öğrenmek ilginç ve faydalı olur. Evet.
Zamanında Milliyet Yayınları basmış ayrı ayrı, Remzi toplamış. Beş kitap bir arada. Giriş bölümünde Bener'in Türk bürokrasisiyle ilgili görüşleri mevcut. İlk kitapta Bener'in Mülkiye'den mezun olmasıyla başlayan memurluk hayatı var. Genç bir memur olan Bener'in aleme girmesi, amirlerinin garip huyları, davranışları, bu tarz şeyler. 1950'lerin başında Türkiye'nin hali daha doğrusu. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanışı, fişlendiği için başka göreve kaydırılması, uzmanlık sınavlarında gariplikler. Bir dünya. Solculukla ilgili şu var:
"1950'lerden 1970'lere gelinceye kadar Türkiye'de düşünce suçu kavramının çok değişmiş olduğuna değinmek istiyorum. 1950'lerde bir kimsenin solculukla suçlanması, casuslukla suçlanmasıyla aynı anlama gelirdi. Solcu olmak, namussuz olmak, küçük çocuklara saldıran cinsel sapıklardan bile aşağılık bir kimse olmak anlamına gelirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde (ilk kitabın basılış tarihi 1978, o sırada iktidarda Ecevit vardı) Türkiye'nin en büyük partisi solcu olmakla övünürken, o günlerde, Türkiye'nin en değerli bilim adamları, solculuk kuşkusu altında ülkeden kaçmak zorunda kalıyorlardı." (s. 61)
Durum bu, sıkıntılı zamanlar. Yolsuzluk, hukuksuzluk da almış başını gitmiş. Hesap uzmanı olan Bener, hükümetin yönlendirmesiyle bazı gazetelere vergi incelemesi amacıyla gidiyor, gazete sahiplerine kendisinin tarafsız bir memur olduğuna dair güvence veriyor. Sonra çeşitli iş adamlarını denetlemeler, naylon faturadan yakaladığı onca insanın bir türlü bitmeyen mahkemelerin ardından serbest bırakılmaları, bu tür bir sürü olay.
Bir de görev amacıyla çıkılan turneler var. Denetleme amacıyla memurlar göreve gidiyorlar Anadolu'nun dört bir köşesine ve aylarca orada kalıyorlar. Ek bir ödenek alınması lazım; kalacak yer, masraflar, bir dünya gider. Ödenek yok, devlet bir şey vermiyor. Bu yüzden turneler sıkıntılı. Arabalarım'da Bener turneler hakkında oldukça detaylı bilgi veriyor. Gerek yurt içi, gerek yurt dışı turneler acı-tatlı anılarıyla Bener'in hayatında önemli bir yer tutuyor.
İkinci kitapta Bener masa başında.
Tabii anıların yanında dönemin siyasi ortamını da bu ortamın içinde ve en sancılı yerinde yer alan Bener'in incelememesi de garip olurdu. 1959 yılına dair:
"Tek umut İnönü ve Ordu'ydu. On yıl öncesinin diktatörü İnönü, demokrasinin, düşünce özgürlüğünün bayrağı haline dönüşmüştü. On yıl önce cumhurbaşkanı seçildiğinde yollarda yaya dolaşan Celâl Bayar, şimdi, her sokağa çıktığında, en az yarım saat öncesinden trafik kesiliyor ve motosikletli polislerden, birbirine benzeyen bir yığın kapalı otomobillerden oluşan bir kortejin koruyuculuğunda dolaşabiliyordu Ankara sokaklarında. On yıl önce aynı koruyucu zırh olmadan başını Çankaya'dan çıkaramayan İnönü ise, Osmanlı Bankası'ndaki hesabından para almak için ellerini kollarını sallaya sallaya caddede dolaşıyor, "yaşa babamız" çığlıkları ve çiçek yağmurlarıyla karşılanıyordu." (s. 194)
Eh, şimdi de pek farklı bir ortam yok.
Bu bölümde bürokratları on bölümde inceliyor Bener. Rüşvet yiyenler, borçla yaşayanlar, nasıl geçindiği bilinmeyenler, bilmem ne. Çeşitli ihalelerde, uluslararası anlaşmalarda dönen katakulliler, Süleyman Demirel'le ilk karşılaşma, devletin hatalı politikaları. Bir de CHP'ye yakınlaşan bir Bener var burada, İsmet İnönü'nün bir şeyini kaleme alıyordu, neydi unuttum. Sonradan CHP'yle birlikte siyasete atılıyor ama bir şekilde ayağı kaydırılıyor, o da elini eteğini siyasetten çekiyor galiba.
Kambiyo Kontrol Dairesi Müdürü Erhan Bener, ithalat-ihracat-döviz üçgeninde şahit olduğu ilginç olaylara ve insanlara yer veriyor. Bakanlıklarda iş peşinde koşmak da ilginç bir olay mesela:
"Gezdiğim, gördüğüm birçok ülkede, bakanlıklarda iş takip edildiğine hiç rastlamadım diyebilirim. Çünkü bakanlıklar, yürütmenin karar organlarıdır. İşlerin sonuçlandığı yerler değildir. Ne var ki, bakanlık kapılarına, "iş takip edilmez" levhaları koymakla bu işin çözülmeyeceğini bilmemiz gerekir. Bir önemli nokta da, başvurulara verilen yanıtların, yalnız yasal olmasının yetmediğinin, bu yanıtlarla, çok kez işin hukuksal ve teknik yönlerini iyi bilmeyen dilekçe sahiplerinin "ikna" edilmeleri gereğinin gözden ırak tutulmamasıdır." ( s. 247)
Bir de yasa eleştirisi var. Yasalar bildiğiniz üzere çıkıyor. Çıkan bir şey yasa. Ama nasıl çıkıyor, önemli olan bu. Mesela bir yasa çıktı, özlük haklarıyla alakalı. Bu yasa, üst düzey bir memuru kapsamıyor diyelim. Hemen bir ekleme yapılıyor ve o şahsı kapsar hale getiriliyor, fakat bu sefer de önceki maddelerle eklenen bölümün uyumsuzluğu ortaya çıkabiliyor. Böyle tek kişilik düzenlemeler üst üste bindiğinde seyreyleyin şamatayı. Uygulanamayan bir yasanın orada olmaması çok daha iyidir, baştan yazılabilir en azından.
Üçüncü kitapta Bener'in yurt dışı gezileri var. İlginç olaylar, Türk bürokratların garip huyları, Sartre'la karşılaşma, bir dünya olay. En lezzetli kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Arabalarım tadında.
Dördüncü ve beşinci kitaplar daha çok özel sektör-bürokrat, politikacı-bürokrat ilişkileri üzerine. Değişen hükümetler, koalisyonlar, bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar... Odacılara kadar iniyor olay, çok ilginç bir mekanizma şu Türk bürokrasisi. Memleketçilik, o bizdencilik almış başını gitmiş. Şimdi de pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.
Kitap böyle. Son 65 yılın olaylarına ilgi duyanlar, Erhan Bener'i sevenler zaten ıska geçmez. Öbür türlü kim bu kitabı okuyacak, merak ediyorum. Size de olur; bir kitap okursunuz ve başkasının o kitabı okuyacağını düşünmezsiniz. Beğeni kaynaklı bir kıskançlık değil bahsettiğim. Gerçekten o kitabı kim, nerede bulacak, kim o kadar para verip de alacak, bu tarz şeyler. Neyse, ben keyif aldım. Kitap süper.
30 Ağustos 2012 Perşembe
İhsan Oktay Anar - Amat
Her şeyden önce birazcık Tori Amos arındırır. Bir de Girl Disappearing patlatırsanız pek sevinirim.
Şu son yazdıklarım biraz kısa, onları Akçay'da okudum, üç hafta önce. Ayrıntıları unutuyorum, unutunca da leş gibi yazıyorum. Bu da biraz kısa olacak sanırım. Şöyle başlasın: Emekli olmasına bencilce sevindiğim bir insanın daha çok yazmasını bekliyorum. Daha çok, daha çok! Elbette işler öyle yürümüyor; herkesin popisinin farklı olması gibi yazma süreci de farklı. Ne bileyim işte, çok büyük yazar Anar.
Anar'ın isim sembolizasyonlarına özellikle dikkat etmek lazım. Okuduğum üçüncü kitabıydı ve üslubunu birazcık anladığımı düşünüp isimlere özellikle dikkat ettim. Birçoğundan belli bir çıkarım yapabildim, bunda Anar'ın okuyucuya sağladığı -diğer gizlere göre nispeten- kolaylığın yanında benim okuma şeklim de etkili oldu. Fakat bazı isimlerde kafa patlatmama rağmen başarılı olamadım ve Anar'ın kurgusunda zevkle, kör topal ilerleyen bir okuyucu olarak sona gelince koca bir, "Vaays!" çektim. Sonucu ince bir örtüyle gizliyor Anar; bir şeyler görebiliyoruz fakat arda geçmeden anlayamıyoruz/emin olamıyoruz.
Romanın birbirine geçmiş iki katmandan oluştuğunu söyleyeceğim, Kitab-ül Hiyel'de ve Puslu Kıtalar Atlası'nda da aynı olay vardı ki Anar'ı Anar yapan da bence bu. İlki bildiğimiz, gördüğümüz olay örgüsü. Maceralar, fantastik gibi yerler, zamanlar, insanlar. İkincisiyse, işte olay burada; bir alt kurgu. Çok iyi gizlenmiş, ilk katmanda ipuçları verilen ve ağır ağır ortaya çıkıp okuyucunun keyfini tavan yaptıran felsefi veya mitolojik, ya da bu ayarda bir şey.
Olayları unuttum, o yüzden direkt bu alt kurguyu inceleyeceğim. Kitabı okuyacak olanların bundan sonrasını okumaması çok iyi olur. Geldiğiniz için teşekkür ederim, bence alın ve okuyun kitabı. Bays.
Evet, gittiklerine göre devam edebiliriz. Edemeyiz, çünkü anlatacaklarım zaten anlatılmış.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=8855564
Ne eksik ne fazla, çıkardığım notlar da böyleydi.
Anar'ın kitabın başında girip çıktığı ortamların ve olayların kazandırdığı büyülü atmosferin ardından gemiye geçiyoruz, Anar'ın okuyucuyu hazırlaması yine mükemmel.
Leş gibi bir yazı oldu, bundan sonra yazacaklarım taze olduğu için böyle olmaz. Yani Anar lan işte, görüldüğü yerde affedilmesin, alınsın bu kitap.
Şu son yazdıklarım biraz kısa, onları Akçay'da okudum, üç hafta önce. Ayrıntıları unutuyorum, unutunca da leş gibi yazıyorum. Bu da biraz kısa olacak sanırım. Şöyle başlasın: Emekli olmasına bencilce sevindiğim bir insanın daha çok yazmasını bekliyorum. Daha çok, daha çok! Elbette işler öyle yürümüyor; herkesin popisinin farklı olması gibi yazma süreci de farklı. Ne bileyim işte, çok büyük yazar Anar.
Anar'ın isim sembolizasyonlarına özellikle dikkat etmek lazım. Okuduğum üçüncü kitabıydı ve üslubunu birazcık anladığımı düşünüp isimlere özellikle dikkat ettim. Birçoğundan belli bir çıkarım yapabildim, bunda Anar'ın okuyucuya sağladığı -diğer gizlere göre nispeten- kolaylığın yanında benim okuma şeklim de etkili oldu. Fakat bazı isimlerde kafa patlatmama rağmen başarılı olamadım ve Anar'ın kurgusunda zevkle, kör topal ilerleyen bir okuyucu olarak sona gelince koca bir, "Vaays!" çektim. Sonucu ince bir örtüyle gizliyor Anar; bir şeyler görebiliyoruz fakat arda geçmeden anlayamıyoruz/emin olamıyoruz.
Romanın birbirine geçmiş iki katmandan oluştuğunu söyleyeceğim, Kitab-ül Hiyel'de ve Puslu Kıtalar Atlası'nda da aynı olay vardı ki Anar'ı Anar yapan da bence bu. İlki bildiğimiz, gördüğümüz olay örgüsü. Maceralar, fantastik gibi yerler, zamanlar, insanlar. İkincisiyse, işte olay burada; bir alt kurgu. Çok iyi gizlenmiş, ilk katmanda ipuçları verilen ve ağır ağır ortaya çıkıp okuyucunun keyfini tavan yaptıran felsefi veya mitolojik, ya da bu ayarda bir şey.
Olayları unuttum, o yüzden direkt bu alt kurguyu inceleyeceğim. Kitabı okuyacak olanların bundan sonrasını okumaması çok iyi olur. Geldiğiniz için teşekkür ederim, bence alın ve okuyun kitabı. Bays.
Evet, gittiklerine göre devam edebiliriz. Edemeyiz, çünkü anlatacaklarım zaten anlatılmış.
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=8855564
Ne eksik ne fazla, çıkardığım notlar da böyleydi.
Anar'ın kitabın başında girip çıktığı ortamların ve olayların kazandırdığı büyülü atmosferin ardından gemiye geçiyoruz, Anar'ın okuyucuyu hazırlaması yine mükemmel.
Leş gibi bir yazı oldu, bundan sonra yazacaklarım taze olduğu için böyle olmaz. Yani Anar lan işte, görüldüğü yerde affedilmesin, alınsın bu kitap.
26 Ağustos 2012 Pazar
Marion Zimmer Bradley - Atlantis'in Çöküşü
Kayıp Rıhtım'dan bir arkadaş satıyordu ciltlisini, Küçükyalı'dan Aksaray'a gidip aldım 15 TL'ye. Ucuza kitap edinmenin yolları uzundur, gidilir. Aksaray'aysa bir daha gidilmez. Ne kalabalık bir yer.
Kapakta patlamalar, bir şeyler görseniz de atlamalı zıplamalı, vurdulu kırdılı bir fantazya beklemeyin. Bradley'ninki yavaş ilerleyen olay örgüsüyle, fakat sağlam kurgusuyla okuyucuyu kendine bağlayan bir epik fantazya. Gerçi sağlam olmasına sağlam ama Bradley'nin okuyucuya pek güvendiğini düşünüyorum. Dinle kökenini dinden alan öğretilerin arasında yer alan karakterlerin doğurduğu bir sıkıntı yok. Bağlı bulundukları sistemin kurallarına göre hareket eden -bazen de etmeyen, zaten kitabın özünde bu çatışmalar mevcut- garipler. Sıkıntı, bu dini sistemin nasılının, nedeninin neredeyse yoruma kapanacak kadar gölgede kalması. Böyle muazzam medeniyetlerin yer aldığı eserlerde insan olayların geçmişini, kısaca fantazyanın tarihini de merak ediyor. Coğrafyanın, olayların ve kişilerin bu tarihe yerleştirilerek sunulması çok daha başarılı bir yol. Bir Silmarillion beklemiyorum elbette, yine de biraz daha ayrıntı süper olurmuş zannediyorum. Mesela ben sadece dini hadiselere baktım, dua etme olayına. Sittin tane isim geçiyor, bir dünya ritüel var. Zannedersin Hitit dönemindeyiz. Bir noktadan sonra bıraktım not almayı. Kim ulan bu tanrılar? Beyaz, gri ve siyah cübbeliler var, bunların geçmişini biraz biz çıkarıyoruz, biraz Bradley veriyor ama eserin genelinde bir tatminsizlik söz konusu.
Micon adlı Atlantisli bir dayımız var, bir prens. Işık Tapınağı'nın bulunduğu şehre, memleketinden uzağa gidiyor kardeşiyle birlikte. Yolda bir katakulliler oluyor, işkence görüyor Micon ve gözlerini kaybediyor. Kardeşini de bulamıyor haliyle. Sonra o tapınakta iki kardeş var, Micon birinden çocuk yapıyor, bu çocuk ışığın çocuğu olacakmış. Micon ölüyor, Riveda diye bir adam var, kardeşlerden küçüğüne aşık oluyor, sonra karanlık tarafa geçiyor, bir şeyler bir şeyler.
Böyle. Atlantis'in yıkılışı nerede kaldı diyenler için: Yozlaşma sonucu Atlantis'in sonu geliyor. Kitabın sonunda bir yerlerde. Üç beş sayfada yani. O kadar.
Ucuza bulunursa alınsın, öbür türlü... Bilemedim. Türün sadık okuyucularını memnun eder ama.
Kapakta patlamalar, bir şeyler görseniz de atlamalı zıplamalı, vurdulu kırdılı bir fantazya beklemeyin. Bradley'ninki yavaş ilerleyen olay örgüsüyle, fakat sağlam kurgusuyla okuyucuyu kendine bağlayan bir epik fantazya. Gerçi sağlam olmasına sağlam ama Bradley'nin okuyucuya pek güvendiğini düşünüyorum. Dinle kökenini dinden alan öğretilerin arasında yer alan karakterlerin doğurduğu bir sıkıntı yok. Bağlı bulundukları sistemin kurallarına göre hareket eden -bazen de etmeyen, zaten kitabın özünde bu çatışmalar mevcut- garipler. Sıkıntı, bu dini sistemin nasılının, nedeninin neredeyse yoruma kapanacak kadar gölgede kalması. Böyle muazzam medeniyetlerin yer aldığı eserlerde insan olayların geçmişini, kısaca fantazyanın tarihini de merak ediyor. Coğrafyanın, olayların ve kişilerin bu tarihe yerleştirilerek sunulması çok daha başarılı bir yol. Bir Silmarillion beklemiyorum elbette, yine de biraz daha ayrıntı süper olurmuş zannediyorum. Mesela ben sadece dini hadiselere baktım, dua etme olayına. Sittin tane isim geçiyor, bir dünya ritüel var. Zannedersin Hitit dönemindeyiz. Bir noktadan sonra bıraktım not almayı. Kim ulan bu tanrılar? Beyaz, gri ve siyah cübbeliler var, bunların geçmişini biraz biz çıkarıyoruz, biraz Bradley veriyor ama eserin genelinde bir tatminsizlik söz konusu.
Micon adlı Atlantisli bir dayımız var, bir prens. Işık Tapınağı'nın bulunduğu şehre, memleketinden uzağa gidiyor kardeşiyle birlikte. Yolda bir katakulliler oluyor, işkence görüyor Micon ve gözlerini kaybediyor. Kardeşini de bulamıyor haliyle. Sonra o tapınakta iki kardeş var, Micon birinden çocuk yapıyor, bu çocuk ışığın çocuğu olacakmış. Micon ölüyor, Riveda diye bir adam var, kardeşlerden küçüğüne aşık oluyor, sonra karanlık tarafa geçiyor, bir şeyler bir şeyler.
Böyle. Atlantis'in yıkılışı nerede kaldı diyenler için: Yozlaşma sonucu Atlantis'in sonu geliyor. Kitabın sonunda bir yerlerde. Üç beş sayfada yani. O kadar.
Ucuza bulunursa alınsın, öbür türlü... Bilemedim. Türün sadık okuyucularını memnun eder ama.
22 Ağustos 2012 Çarşamba
İhsan Oktay Anar - Kitab-ül Hiyel
Heh, şimdi büyülü Osmanlı gerçekçiliğine geldik.
Arkadaşlar, bir söz vardır. Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez. Arthur C. Clarke söylemiştir bunu. Bu tarz bir söz yani. İki asır öncesinin insanına cep telefonu nasıl gelirdi, işte öyle bir şey. Yeterince gelişmişten kasıt da çok gelişmiş, inanılmaz gelişmiş, öyle böyle gelişmemiş yani. Şimdi bunu alalım, III. Selim'den başlatalım, II. Meşrutiyet'e dek getirelim. Bu araya üç adet mucit koyunuz, zamanına göre inanılmaz olan icatları, devri daim makinesi yapma uğraşlarını koyunuz, bolca masalsı öğeler koyunuz. Bu.
İhsan Oktay Anar'ın dilinden bahsedeceğim. Açılarak değişen bir dil. Tanzimat Fermanı'nı aslından bir okuyun, ilk okuyuşta bir bok anlamazsınız. Birincisi, kelimelere birazcık yabancılık çekeceksiniz. İkincisi de o zamanlar cümleymiş, noktaymış, pek olmadığı için virgüllerle, fiilimsilerle bağlanan cümlelerin sonu bir türlü gelmez, bilgiyi işlemeye çalışan beyin de bir süre sonra infilâk eder. Anar'ın diline bakalım, rivayetlerin dile getirilişi, cümle yapıları tam o zamanların cümle yapısı. Güzelliğe gel, bir süre sonra yapı değişiyor ve okuyucu bunun farkına bile varmıyor. Hemen çok kültürs bir çıkarım: Modernleşmenin nasıl yapılması gerektiği metinlerle, dile işlev açısından yaklaşarak da verilebilir mi, bu ileti bu metinde mevcut mu? Ohoho, deli postmodern.
Kapağa gel. Steampunk hastaları bu kitabı çok severler aslında.
İlk bölüm: "Yâfes Çelebi Hazretlerinin Görülebilen Menkıbelerinden Bazılarının Bildirilmesi Hakkındadır".
Yâfes Çelebi, gençliğinde kılıç dövme işinde hünerlenmek isteyen ve bir ustanın yanına çırak olarak giren bir Osmanlı genci. Süper kılıçlar yapıyor, en sonunda loncası tarafından ustalığa yükseltiliyor. Bu hususta Sâmiha Ayverdi'nin zamanın birinde bahsettiğim kitabında da yer alan peştemal kuşanma gibi adetler var, çok çok ince ayrıntılar bunlar ve Anar'ın Osmanlı hakkındaki derin bilgisinden bahsetmeme gerek yok. İşte bu Yâfes Çelebi bir kılıç yapıyor, makas gibi. Soktuğun düşmanı ikiye yarıyor. Bu olayı hiç beğenmiyor kılıç ustaları, anında şutluyorlar bizimkini.
Yâfes Çelebi, Frenklerin hiyel ilmine gönül veriyor. Hiyel hem hileler anlamına geliyor, hem de mekanik ilmi anlamına geliyor. İnce noktayı çakozladınız mı, Clarke'ın söylediği şey. Bir müzik kutusu yapıyor ve padişaha vermek istiyor bunu Yâfes, böylece doğaya hükmettiğini, hiyel ilminde çok ileri olduğunu gösterecek, hem de adeta büyücü olarak kabul ettirecek kendini.
el-Cezerî'nin hiyel kitabını kakalıyorlar buna, bir de bir Frenk usta aracılığıyla mühendishaneye giriyor ama tutunamıyor, aklı derslerde değil çünkü. Suyla etkileşince patlayan bir bomba buluyor bu, çalışmalarını fark eden ve kendisini tehdit eden Frenk ustayı havaya uçuruyor. Mühendishane de cortluyor haliyle.
Bir debbâbe tasarlıyor Yâfes, tankın en öküzce hali. Yuvarlanan bir fıçı adeta. Bu icatların çizimleri kitapta var ve Anar kendi çizmiş hepsini. Süper.
Yâfes bu aleti padişaha sunabilse süper olacak ama parası yok. Zencefil Çelebi'yi buluyor. Zencefil kardeşimiz aşık oluyor, kızı istiyorlar fakat baba hayvan gibi masraf çıkarıyor. Zencefil önce babayı memnun etmek için hacca gidiyor, ardından Şam'da kumaş satıyor üç yıl boyunca ve parayı denkleştiriyor. Döndüğünde ne yazık ki Yâfes'e takılıyor. Yok bir top diğerine uymadı, yok kıldı, tüydü derken ince işlere paralar gidiyor, padişaha ulaşmak için aracılara deli rüşvet veriyorlar. En sonunda Yâfes icattaki kendi payını da Zencefil'e kakalıyor, ihale zavallıya kalıyor. Ev satılıyor derken sokaklara düşüyor baba oğul. Yâfes, seni adi kıç. Osmanlı bürokrasisine de fena giydiriliyor tabii, rüşvetsiz iş olmaz, rüşvetlisi de olmuyor işin garibi.
Düşahî ve Zülkarneyn adında iki top-gülle tasarlıyor bu sefer Yâfes. Kabaca ilki bumerang gibi bir şey, iki toptan oluşuyor. Diğeri de yerde seken, güm güm her şeyi parçalayan bir top. Bu icatların ayrıntıları da sayfalar dolusunca verilmiş, resimlerin yanında onlar da yer aldığı için okuyucu anlıyor yapılmak istenen şeyi.
Bu icatlar için de para lazım. Buluyor Yâfes, saksağan yuvalarına bakıyor ve bir kaza sonucu yola saçılan altınları alıp kaçan saksağanların yuvalarını eşeliyor. Hazine bulmuş kadar oluyor; hem daha iyi bir yere taşınıyor, hem de icatları için kaynak yaratıyor. Bu taşındığı yer önemli, çünkü Büyük İskender orada iktidar taşını kaybetmiş. Bu iktidar taşına tekrar tekrar döneceğiz.
Patent gibi bir şey için Hiyel Kalemi'ne başvuruyor Yâfes ve Zencefil Çelebi'nin yoluna daha yeni girmiş oluyor. İhtira beratı alması gerekiyor bizim tanıdık Uzun İhsan Efendi'den. Efendi vermiyor, çocuğundan oluyor sonunda. Çocuğunu kaçırıyor Yâfes. Derken olaylar olaylar, ne diye bütün romanı anlatıyorsam.
Anar'ın başarıyla yaptığı şey: Zaten günümüz insanına birazcık büyülü gelen Osmanlı'ya biraz da büyülü gerçekçilik eklemek. Bu büyünün içinde felsefe de var, başlı başına bir sihir olan teknoloji de var, tesadüfler de var, var da var. Kurguyla birlikte okuyucuyu bağlayan bu olay anlatım tekniği olarak da kullanılıyor; zamanda bir ileri, bir geri giderken eskinin şimdiden pek kopuk olmadığını adeta kelebek etkisiyle görüyoruz. Bir de kullanılan dil var, onu Amat'ta ele alacağım.
Neredeyse bir aydır nasıl tamamlayacağımı düşünüyordum bu taslağı, en sonunda bitirdim. Okumayan biraz olsun bir şey çıkaramaz şu yazdıklarımdan, Anar'ın kitaplarını anlatmak Anar'a hakarettir. Okuyun ve edebiyatın pırıltısından bir parça üstünüze sinsin.
Arkadaşlar, bir söz vardır. Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez. Arthur C. Clarke söylemiştir bunu. Bu tarz bir söz yani. İki asır öncesinin insanına cep telefonu nasıl gelirdi, işte öyle bir şey. Yeterince gelişmişten kasıt da çok gelişmiş, inanılmaz gelişmiş, öyle böyle gelişmemiş yani. Şimdi bunu alalım, III. Selim'den başlatalım, II. Meşrutiyet'e dek getirelim. Bu araya üç adet mucit koyunuz, zamanına göre inanılmaz olan icatları, devri daim makinesi yapma uğraşlarını koyunuz, bolca masalsı öğeler koyunuz. Bu.
İhsan Oktay Anar'ın dilinden bahsedeceğim. Açılarak değişen bir dil. Tanzimat Fermanı'nı aslından bir okuyun, ilk okuyuşta bir bok anlamazsınız. Birincisi, kelimelere birazcık yabancılık çekeceksiniz. İkincisi de o zamanlar cümleymiş, noktaymış, pek olmadığı için virgüllerle, fiilimsilerle bağlanan cümlelerin sonu bir türlü gelmez, bilgiyi işlemeye çalışan beyin de bir süre sonra infilâk eder. Anar'ın diline bakalım, rivayetlerin dile getirilişi, cümle yapıları tam o zamanların cümle yapısı. Güzelliğe gel, bir süre sonra yapı değişiyor ve okuyucu bunun farkına bile varmıyor. Hemen çok kültürs bir çıkarım: Modernleşmenin nasıl yapılması gerektiği metinlerle, dile işlev açısından yaklaşarak da verilebilir mi, bu ileti bu metinde mevcut mu? Ohoho, deli postmodern.
Kapağa gel. Steampunk hastaları bu kitabı çok severler aslında.
İlk bölüm: "Yâfes Çelebi Hazretlerinin Görülebilen Menkıbelerinden Bazılarının Bildirilmesi Hakkındadır".
Yâfes Çelebi, gençliğinde kılıç dövme işinde hünerlenmek isteyen ve bir ustanın yanına çırak olarak giren bir Osmanlı genci. Süper kılıçlar yapıyor, en sonunda loncası tarafından ustalığa yükseltiliyor. Bu hususta Sâmiha Ayverdi'nin zamanın birinde bahsettiğim kitabında da yer alan peştemal kuşanma gibi adetler var, çok çok ince ayrıntılar bunlar ve Anar'ın Osmanlı hakkındaki derin bilgisinden bahsetmeme gerek yok. İşte bu Yâfes Çelebi bir kılıç yapıyor, makas gibi. Soktuğun düşmanı ikiye yarıyor. Bu olayı hiç beğenmiyor kılıç ustaları, anında şutluyorlar bizimkini.
Yâfes Çelebi, Frenklerin hiyel ilmine gönül veriyor. Hiyel hem hileler anlamına geliyor, hem de mekanik ilmi anlamına geliyor. İnce noktayı çakozladınız mı, Clarke'ın söylediği şey. Bir müzik kutusu yapıyor ve padişaha vermek istiyor bunu Yâfes, böylece doğaya hükmettiğini, hiyel ilminde çok ileri olduğunu gösterecek, hem de adeta büyücü olarak kabul ettirecek kendini.
el-Cezerî'nin hiyel kitabını kakalıyorlar buna, bir de bir Frenk usta aracılığıyla mühendishaneye giriyor ama tutunamıyor, aklı derslerde değil çünkü. Suyla etkileşince patlayan bir bomba buluyor bu, çalışmalarını fark eden ve kendisini tehdit eden Frenk ustayı havaya uçuruyor. Mühendishane de cortluyor haliyle.
Bir debbâbe tasarlıyor Yâfes, tankın en öküzce hali. Yuvarlanan bir fıçı adeta. Bu icatların çizimleri kitapta var ve Anar kendi çizmiş hepsini. Süper.
Yâfes bu aleti padişaha sunabilse süper olacak ama parası yok. Zencefil Çelebi'yi buluyor. Zencefil kardeşimiz aşık oluyor, kızı istiyorlar fakat baba hayvan gibi masraf çıkarıyor. Zencefil önce babayı memnun etmek için hacca gidiyor, ardından Şam'da kumaş satıyor üç yıl boyunca ve parayı denkleştiriyor. Döndüğünde ne yazık ki Yâfes'e takılıyor. Yok bir top diğerine uymadı, yok kıldı, tüydü derken ince işlere paralar gidiyor, padişaha ulaşmak için aracılara deli rüşvet veriyorlar. En sonunda Yâfes icattaki kendi payını da Zencefil'e kakalıyor, ihale zavallıya kalıyor. Ev satılıyor derken sokaklara düşüyor baba oğul. Yâfes, seni adi kıç. Osmanlı bürokrasisine de fena giydiriliyor tabii, rüşvetsiz iş olmaz, rüşvetlisi de olmuyor işin garibi.
Düşahî ve Zülkarneyn adında iki top-gülle tasarlıyor bu sefer Yâfes. Kabaca ilki bumerang gibi bir şey, iki toptan oluşuyor. Diğeri de yerde seken, güm güm her şeyi parçalayan bir top. Bu icatların ayrıntıları da sayfalar dolusunca verilmiş, resimlerin yanında onlar da yer aldığı için okuyucu anlıyor yapılmak istenen şeyi.
Bu icatlar için de para lazım. Buluyor Yâfes, saksağan yuvalarına bakıyor ve bir kaza sonucu yola saçılan altınları alıp kaçan saksağanların yuvalarını eşeliyor. Hazine bulmuş kadar oluyor; hem daha iyi bir yere taşınıyor, hem de icatları için kaynak yaratıyor. Bu taşındığı yer önemli, çünkü Büyük İskender orada iktidar taşını kaybetmiş. Bu iktidar taşına tekrar tekrar döneceğiz.
Patent gibi bir şey için Hiyel Kalemi'ne başvuruyor Yâfes ve Zencefil Çelebi'nin yoluna daha yeni girmiş oluyor. İhtira beratı alması gerekiyor bizim tanıdık Uzun İhsan Efendi'den. Efendi vermiyor, çocuğundan oluyor sonunda. Çocuğunu kaçırıyor Yâfes. Derken olaylar olaylar, ne diye bütün romanı anlatıyorsam.
Anar'ın başarıyla yaptığı şey: Zaten günümüz insanına birazcık büyülü gelen Osmanlı'ya biraz da büyülü gerçekçilik eklemek. Bu büyünün içinde felsefe de var, başlı başına bir sihir olan teknoloji de var, tesadüfler de var, var da var. Kurguyla birlikte okuyucuyu bağlayan bu olay anlatım tekniği olarak da kullanılıyor; zamanda bir ileri, bir geri giderken eskinin şimdiden pek kopuk olmadığını adeta kelebek etkisiyle görüyoruz. Bir de kullanılan dil var, onu Amat'ta ele alacağım.
Neredeyse bir aydır nasıl tamamlayacağımı düşünüyordum bu taslağı, en sonunda bitirdim. Okumayan biraz olsun bir şey çıkaramaz şu yazdıklarımdan, Anar'ın kitaplarını anlatmak Anar'a hakarettir. Okuyun ve edebiyatın pırıltısından bir parça üstünüze sinsin.
Dean R. Koontz - Yıldırım
Zannediyorum en başarılı Koontz romanları arasında tepelere oynar. Seri üretim bir Koontz romanı değil. Kurgusuyla, karakterleriyle gayet nefis.
Laura Shane adlı kızımızın doğduğu gece fırtına patlar. Bu fırtınayı akılda tutalım, kilit noktalardan biri. İşte, kız doğacak. Sarhoş bir doktor da o gün nöbetçi, hastaneye gidip doğurtacak. Gidemiyor, çünkü bir adam geliyor ve doktoru bağlıyor. Belli bir zamandan sonra ipleri biraz kesip uzuyor. Bir bok anlamıyor tabii doktor, hastaneye gidemediğiyle kalıyor.
Kız doğdu ve annesini doğumda kaybetti, çok tatlı bir adam olan babasıyla birlikte yaşıyor. Babasının dükkanı var, bir şeyler satıyor. Bir gün bir soyguncu geliyor ve silah çekiyor. Derken doktorun hastaneye gitmesini engelleyen adam yine ortaya çıkıyor ve soyguncuyu öldürüyor. Laura, Stefan'la orada tanışıyor.
Bir zaman yolculuğu hikâyesi. Stefan, Hitler'in zamanından gelen bir bey. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple, ki Wikipedia'dan bakınca hatırladım, ileride yazar olacak olan Laura'ya aşık oluyor. Laura, doğum sırasında o doktora denk gelseymiş sakat doğacakmışmış, sonra soygunda ölecek miymiş neymiş. Stefan, kitaplarını okuduğu Laura'ya aşık oluyor biraz, o yüzden Laura'nın koruyucu melekliğini üstleniyor.
Kitabı iki bölümde inceleyebiliriz. İlk bölümde annesini kaybetmiş, babasını da bir kalp krizi sonucu kaybedecek olan küçük bir kızın büyüme macerası var. Seri üretim bir roman olmamasını biraz buna borçlu; Koontz Laura'nın hayatını ince ve güzel detaylarla işliyor. Yetimhane günleri, orada edindiği ikiz dostlar, koruyucu aileye verilmesi ve sonuçları, çıkan bir yangında ikizlerden birinin ölmesi, falan. Kötü adamlarca takip edilmesi bu esnada. Kötü adamlar Nazi askerleri haliyle, Stefan'ın yaptıklarından şüpheleniyorlar çünkü. Laura büyüyünce evleniyor bir de, çocuğu oluyor falan. Bir kızın acılarla dolu hayatı ve ünlü bir yazar olma yolunda adım adım ilerlemesi. Olay bu. Sanki bir biyografi okuyormuşsunuz gibi. Dan dan dan ilerleyen, hızlı bir tempo yok. Gayet güzel gelişiyor hikâye.
İkinci bölümde şenlik var. Kötü adamlar Laura'yı öldürmek için geliyorlar fakat kocasını öldürüyorlar. Oğluyla ve Stefan'la kalakalıyor kadıncağız. Savunma sporları konusunda uzmanlaşıyor olaydan sonra, atış talimleri falan. Tam terminatör oluyor. Stefan'la birlikte kaçma, kovalamaca, geçmişe gidip Hitler'e boku yedirtmece. Bu tarz. Kendi halinde bir kadının komandoya dönüşmesi çok acayip. Şey gibi geldi; bu From Dusk Till Dawn gibi. Böyle bir anda hoop.
Güzel, sürükleyici bir Koontz romanı. Başarılı. Çöp denilebilecek Koontz romanlarının yanında güneş gibi parlıyor.
Ek: Fırtınanın neden kilit nokta olduğunu söylememişim. Zamanda yolculuk yapan biri, bir sürü yıldırımı da peşinden getiriyor. O sebeple. İvit.
Laura Shane adlı kızımızın doğduğu gece fırtına patlar. Bu fırtınayı akılda tutalım, kilit noktalardan biri. İşte, kız doğacak. Sarhoş bir doktor da o gün nöbetçi, hastaneye gidip doğurtacak. Gidemiyor, çünkü bir adam geliyor ve doktoru bağlıyor. Belli bir zamandan sonra ipleri biraz kesip uzuyor. Bir bok anlamıyor tabii doktor, hastaneye gidemediğiyle kalıyor.
Kız doğdu ve annesini doğumda kaybetti, çok tatlı bir adam olan babasıyla birlikte yaşıyor. Babasının dükkanı var, bir şeyler satıyor. Bir gün bir soyguncu geliyor ve silah çekiyor. Derken doktorun hastaneye gitmesini engelleyen adam yine ortaya çıkıyor ve soyguncuyu öldürüyor. Laura, Stefan'la orada tanışıyor.
Bir zaman yolculuğu hikâyesi. Stefan, Hitler'in zamanından gelen bir bey. Şimdi hatırlayamadığım bir sebeple, ki Wikipedia'dan bakınca hatırladım, ileride yazar olacak olan Laura'ya aşık oluyor. Laura, doğum sırasında o doktora denk gelseymiş sakat doğacakmışmış, sonra soygunda ölecek miymiş neymiş. Stefan, kitaplarını okuduğu Laura'ya aşık oluyor biraz, o yüzden Laura'nın koruyucu melekliğini üstleniyor.
Kitabı iki bölümde inceleyebiliriz. İlk bölümde annesini kaybetmiş, babasını da bir kalp krizi sonucu kaybedecek olan küçük bir kızın büyüme macerası var. Seri üretim bir roman olmamasını biraz buna borçlu; Koontz Laura'nın hayatını ince ve güzel detaylarla işliyor. Yetimhane günleri, orada edindiği ikiz dostlar, koruyucu aileye verilmesi ve sonuçları, çıkan bir yangında ikizlerden birinin ölmesi, falan. Kötü adamlarca takip edilmesi bu esnada. Kötü adamlar Nazi askerleri haliyle, Stefan'ın yaptıklarından şüpheleniyorlar çünkü. Laura büyüyünce evleniyor bir de, çocuğu oluyor falan. Bir kızın acılarla dolu hayatı ve ünlü bir yazar olma yolunda adım adım ilerlemesi. Olay bu. Sanki bir biyografi okuyormuşsunuz gibi. Dan dan dan ilerleyen, hızlı bir tempo yok. Gayet güzel gelişiyor hikâye.
İkinci bölümde şenlik var. Kötü adamlar Laura'yı öldürmek için geliyorlar fakat kocasını öldürüyorlar. Oğluyla ve Stefan'la kalakalıyor kadıncağız. Savunma sporları konusunda uzmanlaşıyor olaydan sonra, atış talimleri falan. Tam terminatör oluyor. Stefan'la birlikte kaçma, kovalamaca, geçmişe gidip Hitler'e boku yedirtmece. Bu tarz. Kendi halinde bir kadının komandoya dönüşmesi çok acayip. Şey gibi geldi; bu From Dusk Till Dawn gibi. Böyle bir anda hoop.
Güzel, sürükleyici bir Koontz romanı. Başarılı. Çöp denilebilecek Koontz romanlarının yanında güneş gibi parlıyor.
Ek: Fırtınanın neden kilit nokta olduğunu söylememişim. Zamanda yolculuk yapan biri, bir sürü yıldırımı da peşinden getiriyor. O sebeple. İvit.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






