Hüseyin Rahmi'nin hikâyeleri.
Kadınlar Vaizi: Şeyh Küçük Efendi gayet yakışıklı, kral bir abimizdir. Cami kapısından gözüktü mü kadınlardan oluşan cemaat kendinden geçer. Öyle sevilen bir şeyh. İşte bir gün geliyor, dedikodu şöyle kötü, böyle iğrenç diyor. O sırada camideki üç kadın dedikodu yapıyor. Sonra biri, bunları şeyhe şikayet ediyor.
"-İnnallahu maassabirin. Allah cümlemizi düzeltsin.
Kadınlar hep bir ağızdan:
- Âmin... Âmin... Âmin..." (s. 267)
Böyle ironik, komikli bir hikâye.
Lakırdı Aramızda: Zengin kokonanın yaş küçülttürme hadisesi. İşi yapacak olan bir hoca. Hoca takımı eleştirisi, bir de havai dönem kadını incelemesi. Yine bir kıssadan hisseyle bitiyor.
"Andelip Hanım gittikten sonra imam kendi kendine şöyle düşünür:
'Hekim bir, hoca iki, papaz üç... İşte bu üç erkek kadınlığın çok zayıf taraflarını bilir. Zaten denemeyle bilirim. Kırk beşlik bir kadının kalbinde bir Andelip Hanım yatar...'" (s. 274)
Aferin Hayrullah: Hayrullah'a şöyle büyük bir alkış, zira bir aileyi yıkılmaktan kurtardı.
Vahdet Bey, hizmetçisinin tahriklerine dayanamaz ve kızla birlikte olur. Bir süre sonra kızın hamile kaldığı anlaşılır, zira telve yalamaya başlar ve Vahdet Bey'in hanım da bu olayı öğrenir. Köşeye sıkışan Vahdet Bey, karısıyla birlikte uşak Hayrullah'ı sıkıştırır. Boku yediğini düşünmektedir, zira her şey az sonra ortaya çıkacaktır. Lakin Hayro suçunu kabul ettiğini, hizmetçiyle yattığını söyler. Vahdet dallamasındaki rahatlamayı düşünün. Yine komiklikler, şakalar.
Menekşe Kalfa'nın Savunması: Bir gazetede lafın gelişi Menekşe Kalfa adı kullanılır, Menekşe Kalfa'nın patlıcan kızartmaktan başka medeniyete katkısı olup olmadığı sorgulanır. Adı harbiden de Menekşe olan bir kalfa anlatıcının çalıştığı gazeteye gelir, savunma yazdırmak ister. Karşılık olarak da patlıcan dolması vermeyi teklif eder. Böyle bir hadise.
Kocası İçin Deli Divane: Tam kara mizah.
Zihniye Hanım, pek okumamış bir hanımdır. Sünuhi Efendi adında bir katiple evlenir. Evlenmesinin yanında bir de ona hastalık derecesinde hayran olur. Her yerde kocasını söyler, kocasını anlatır. Komik durumlara düşer. Tabii kıskançlık da başlamıştır bir yandan. Kocasını deli eder kıskançlıklarıyla. Bir gün koca eve döner, eşine der ki padişah bir karar almış, nüfus azaldığı için ikinci eşi almak, hamile bırakmak, çoğalmak lazım gelmiş. Böyle yapmayan idam edilecekmiş. Kadın, "Seni şehit etsinler, ben seni öte tarafta da bulurum," diyor. Oha. Böyle bir olay.
Ada Vapurunda: Ne kadar meşhur olduğunu bilemeyeceğim fakat Hüseyin Rahmi'nin en meşhur hikâyesi olabilir. Lisedeyken edebiyat kitabında bir bölümünü okumuşsunuzdur. Şu herkesin birbiriyle çekiştiği ve herkesin birbiriyle konuştuğu.
Vapurda bir sahne. Rum, Laz, Ermeni, şirret, nazik, her türlü kadın. Hüseyin Rahmi'nin kadınları. Sadece hikâyelerinde değil, hayatında da bunlarla yaşıyor Hüseyin Rahmi. Böylesine canlı bir şekilde, komik bir şekilde aktarabilmesi bundan.
Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım: Eh, boşanma hadisesinin sıkıntıları malum, kadınlar fena vaziyette Osmanlı'da. Bir gün Hukuk-u Aile Kararnamesi yayınlanıyor, deniyor ki kadınlar kocalarından boşanabilir. Hürmüz Hanım'ın sekiz arkadaşı boşanıyor, kendisi de kocasına depçiği çakıyor. Lakin bu boşanma hadisesinde erkeğin de onayı lazımmış. Hürmüz Hanım bunu bilmiyor, kalıyor öyle. Kocanın dediğine gel: "Boşama hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allah'ın emri, peygamberin sözündeki sebebi şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlak ve yapısı sizin gibi zayıf, illetli, acınacak zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak..." (s. 311)
İki üç hikâye daha var, onlar da hoş. Okuyunuz, okutturmayınız. Meraklısıysanız kendiniz okuyunuz.
6 Ocak 2013 Pazar
4 Ocak 2013 Cuma
Hüseyin Rahmi Gürpınar - Hayattan Sayfalar
(Vaka Büyük Harp [1914-18] öncesinde geçmiştir.)
Edirnekapı'nın ayrıntılı bir tasviriyle giriyoruz. Koca kapılar, kahveler, sokaklar. Hepsinde yoksulluğun, durağanlığın izleri var. Manzara şu: "(...) Topuzun üstündeki duvar yüzüne yirmi otuz aileye yuva olacak tahta güvercinlikler yaptırılmış. Bu yuvacıklar tamamıyla dolmuş. Her yıl artan bu ailelerin fazla nüfusu taş kemerin bütün deliklerini, kovuklarını kaplamışlar. Fakat açıkta kalanlar da var. Her zaman birkaçını, topuzun sapı, yahut güllesi üzerinde bir tarih sembolü gibi kabarmış, düşünür veya uyuyor görürsünüz." (s. 187)
Hacer ve Sabire böyle bir ortamda yaşamaya çalışan iki fakir. Burada önemli olan Hacer. Yosma eskisi, bir de cenazelerde dua okuyarak, ağlayarak para kazanıyor. Hacer'in kızı var, Hürmüz. Hacer bu kızı zengin birine kakalamak niyetinde ama Hürmüz birinden hamile kalmış, bunu öğrenen Hacer kıyameti koparıyor, sonra kızı kakalayacak bir kapı buluyor: Yaşlı bakkal. Aylar geçiyor, bebek doğuyor ve bebeği öldürüp gömüyorlar. Kapaktaki sahne de bu gömme sahnesi. Hacer bir an için ne halt ettiğini düşünüyor ama o kadar, bebeği gömüp uzuyorlar. Olaylar kabaca böyle. Arada bir cenaze merasimi sahnesi var, bir kavga sahnesi var, tam Gürpınar manzaraları. Diyaloglar, sürtüşmeler, atışmalar.
Gürpınar'ın ölümle ilgili fikirleri de bayağı bir yer tutuyor ama şurası özellikle dikkat çekiyor: "Garbın medeniyet görünüşlerindeki sanat, süslemeyle daha çok sanat, şarkta ise tabiattır. Bu sır, mezarlıklarımızın tetkikiyle kendini gösterir. Büyük mezarlıklarımıza bakınız. Ne görürsünüz: Etrafına duvar, sadece bir çit ve hatta en basit bir parmaklık çevirmek gibi iptidai hiçbir yapı içinde bulunmaksızın kırlara ulu orta ölülerimizi gömmüş, üzerine kim olduğunu gösteren yazılı taşlar dikmişiz. Sonra ne gözcü, ne bekçi, hemen bir daha buraların semtlerine uğramamışız.
Düzeltmek için bir mühendisin fen eli buralara girmemiş. Ne yol, ne tarh... hiçbir şey... Herkes bir yeri kazdırıp ölüsünün gömdürmüş. Şimdi bir mezarı ziyaret etmek, orada yatanları çiğnemeden yapılamaz. Bunda da bir usul, nizam tutturamamışız. Her işimiz yolsuz, hatta ahiretimiz bile..." (s. 209)
Son olarak ölü bebeği konuşturarak ders veriyor Gürpınar, Ahmet Midhat tarzı.
"Dünyaya gelişimle anneme bir piç doğurtmuş oldum. Büyük ninemi katil ettim. Kendim öldürülmüş oldum. Eğer vücudumun dünyaya gelişi bir cinayetse bunda üç ortak var: Babam, annem, tabiat. Beni niçin öldürdüler? Ey sevdalılar, aşkınızın vereceği mahsulü namus ve kanun sayfalarında yer hazırlamadan önce birbirinizin kollarına atılmayınız." (s. 257)
Güzel bir dönem romanı, evet.
Böyle bir ibare var. O zamanın İstanbul'u nasıldı, şöyleydi ki boku yemişti. Şeker, yağ vs. fiyatları uçmuş, yiyecek yok, para yok. Beyoğlu gibi yerlerde Rumlar, Ermeniler at koşturuyor. Bunların ele alınışı böyle en azından, görmediğimiz için bir şey söyleyemiyoruz. Yakup Kadri'ye, Kemal Tahir'e bakarsak çok feci manzaralar var ki doğrudur, zira onca savaşın ağırlığı altında ezilmiş halkın yaşama kaygısı ahlakın önüne geçebilir, son derece doğal. İşte kızlar fahişelik ediyor, erkekler daha beter. Toplumun her tabakası ayrı bir bokun içinde, üst sınıf hariç. Üst sınıf her koşulda yolunu buluyor.
Edirnekapı'nın ayrıntılı bir tasviriyle giriyoruz. Koca kapılar, kahveler, sokaklar. Hepsinde yoksulluğun, durağanlığın izleri var. Manzara şu: "(...) Topuzun üstündeki duvar yüzüne yirmi otuz aileye yuva olacak tahta güvercinlikler yaptırılmış. Bu yuvacıklar tamamıyla dolmuş. Her yıl artan bu ailelerin fazla nüfusu taş kemerin bütün deliklerini, kovuklarını kaplamışlar. Fakat açıkta kalanlar da var. Her zaman birkaçını, topuzun sapı, yahut güllesi üzerinde bir tarih sembolü gibi kabarmış, düşünür veya uyuyor görürsünüz." (s. 187)Hacer ve Sabire böyle bir ortamda yaşamaya çalışan iki fakir. Burada önemli olan Hacer. Yosma eskisi, bir de cenazelerde dua okuyarak, ağlayarak para kazanıyor. Hacer'in kızı var, Hürmüz. Hacer bu kızı zengin birine kakalamak niyetinde ama Hürmüz birinden hamile kalmış, bunu öğrenen Hacer kıyameti koparıyor, sonra kızı kakalayacak bir kapı buluyor: Yaşlı bakkal. Aylar geçiyor, bebek doğuyor ve bebeği öldürüp gömüyorlar. Kapaktaki sahne de bu gömme sahnesi. Hacer bir an için ne halt ettiğini düşünüyor ama o kadar, bebeği gömüp uzuyorlar. Olaylar kabaca böyle. Arada bir cenaze merasimi sahnesi var, bir kavga sahnesi var, tam Gürpınar manzaraları. Diyaloglar, sürtüşmeler, atışmalar.
Gürpınar'ın ölümle ilgili fikirleri de bayağı bir yer tutuyor ama şurası özellikle dikkat çekiyor: "Garbın medeniyet görünüşlerindeki sanat, süslemeyle daha çok sanat, şarkta ise tabiattır. Bu sır, mezarlıklarımızın tetkikiyle kendini gösterir. Büyük mezarlıklarımıza bakınız. Ne görürsünüz: Etrafına duvar, sadece bir çit ve hatta en basit bir parmaklık çevirmek gibi iptidai hiçbir yapı içinde bulunmaksızın kırlara ulu orta ölülerimizi gömmüş, üzerine kim olduğunu gösteren yazılı taşlar dikmişiz. Sonra ne gözcü, ne bekçi, hemen bir daha buraların semtlerine uğramamışız.
Düzeltmek için bir mühendisin fen eli buralara girmemiş. Ne yol, ne tarh... hiçbir şey... Herkes bir yeri kazdırıp ölüsünün gömdürmüş. Şimdi bir mezarı ziyaret etmek, orada yatanları çiğnemeden yapılamaz. Bunda da bir usul, nizam tutturamamışız. Her işimiz yolsuz, hatta ahiretimiz bile..." (s. 209)
Son olarak ölü bebeği konuşturarak ders veriyor Gürpınar, Ahmet Midhat tarzı.
"Dünyaya gelişimle anneme bir piç doğurtmuş oldum. Büyük ninemi katil ettim. Kendim öldürülmüş oldum. Eğer vücudumun dünyaya gelişi bir cinayetse bunda üç ortak var: Babam, annem, tabiat. Beni niçin öldürdüler? Ey sevdalılar, aşkınızın vereceği mahsulü namus ve kanun sayfalarında yer hazırlamadan önce birbirinizin kollarına atılmayınız." (s. 257)
Güzel bir dönem romanı, evet.
Hüseyin Rahmi Gürpınar - Mürebbiye
Tabii günümüzden 120 yıl önce yazar-okur ilişkisi çok sıcak. Yazarlar nerede çalışıyor, gazeteler nerede basılıyor, hepsi belli. Dolayısıyla tefrika edilen bir roman biraz gecikti diyelim, yazarın evi bile basılır. Doğaldı bu, aha Ahmet Midhat. Adamı döveceklermiş romanın sonunu bir türlü getirmiyor diye. Böyle bir zamanda Gürpınar'ın şu açıklaması çok doğal: "Rabelais'lerin, Carabillon'ların, Boccace'ların, Love'lerin edebiyatı ile yetişmiş olan Matmazel Anjel'in bir benzerini daha, İstanbul'da değil, belki Paris'te bile bulmak çok zor olduğu için temiz bir çiçeklikte bir baldıran yetişmesinin havayı bozamayacağı gibi, bunun vücudundan da iffet sahibi öteki muhterem muallim kadınlara bir leke düşmez zannederim." Yani demek istiyor ki kimseyi tahkir ettiğim yok, sakin olun ve evimi basmayın, roman bu. Bu tatta bir giriş.
Amca Bey'in, Sadri'nin ve Şemi'nin Anjel'e yazıldıkları zamanda giriyoruz olaya. Her biri, aşkını anlatacak bir şeyler yazıyor ve bunları ders alan veletler yoluyla mürebbiyeye ulaştırıyor. Üçü de aptal aşık. Anjel pek uyanık, konağın bütün erkeklerini idare ediyor ve vurgun yapabilecekse kimin üstünden yapabileceğini anlamaya çalışıyor. Buradan Fransa'ya, Anjel'in dünyasına gidiyoruz. Gürpınar, natüralist yazarların çizdiği toplumdan yola çıkarak Anjel'i çözümlüyor.
Anjel, annesine sürekli babasını soruyor çocukken: "Anjel'in zorlamasından pek ziyade bıktığı günler kadıncağız birkaç düzine erkek adı saydıktan sonra, 'Kimin kızı olduğunu ben ne bileyim? İşte bunların içinden babanı ara da bul!' diye haykırırdı." (s. 29)
Paris'in leş ortamlarında büyüyen bir kız için bu cevaptan sonra fahişelik yolu açılıyor, annesinden bile daha başarılıymış hatta. Hamile kaldıktan sonra bebeği kakalayacak bir adam arıyor ve buluyor: Meşhur yazarlardan Mösyö Bodler. Bildiğimiz Bodler olup olmadığını bilmiyorum, zaman hakkında bir fikrimiz yok ama o değildir zannediyorum. Bu Bodler roman ve oyun yazarı.
"Hiç yazar olup da hassas olmamak, hassas olup da insaflı bulunmamak, insaflı olup da gereken şeyi yapmaktan çekinmek kabil midir? Hem yazarlar dalgın adamlardır. Hele romancı, tiyatrocu kısmını aldatmak kolaydır. Bunlar eserlerinde her gün bin türlü yalan yaza yaza yalanı sahiden, olanı olmayandan, gerçeği zıddından fark edemeyecek hale gelirler. Bütün hayat manzaralarına roman diye bakarlar. Her yalan dolu işi hakikat şeklinde göstermeye, her gerçeği roman yoluna sokmaya uğraşırlar. Yalanın sözle olanı bir ahlak edepsizliği sayılırken, kalemden çıkanı hüner sayılmak, kitap şeklinde para ile satılmak medeniyet terakkisinin yazarlara verdiği garip bir imtiyazdır. İşte Mösyö Bodler de yazdığı yalanlara kendisi gülüp, alemi ağlatan bu çeşit kalem sahiplerinden idi." (s. 31)
Bu noktada küçük bir çelişki var; Gürpınar Anjel'i kurgularken romanlardan yola çıktığını söylüyor, ardından gerçekle yalanı karıştıranlardan bahsediyor. Bu ikinci düşünce sadece Anjel'in fikri mi, yoksa fikirlerin karakterler yoluyla sözde gizliden verildiği bir dönemin yazarı olan Gürpınar'ın fikri mi? Bilemiyoruz, geçiyoruz.
Bodler'le Anjel'in görüşmeleri, Gürpınar'ın edebiyat meseleleri üstündeki düşüncelerini anlatması için süper bir ortam sağlıyor. Burada Bodler yerine Gürpınar'ı koyabiliriz. "Ahlak" dayatmaları ve sanatçının yeri hakkındaki şu bölüm.
"(...) Ahlakiyundan olmak için ahlaksızlığı tetkik etmek icap eder. Bir işle fazla uğraşmak, insanın o şeyle senli benli olması sonucuna varacağından tehlikeli bir fen denemesinde bulunanların bazen bu deneme sırasında fen yoluna kurban gittikleri görüldüğü gibi, aleme ahlak dersi vereyim derken ahlaksızlık çirkefine düşüp dibi boylayanlar da görülmemiş değildir. Tarih, pek çok büyük yazarların küçüklüğünü ve ahlakçılardan bir haylisinin ahlaksızlığını bize bugün gösteriyor." (s. 38)
Bundan sonrası ahlak kavramının zaman içindeki değişimi ve klasisizm çıkışlı yazarların zamanın ahlakını anlamakta çok zorluk çekeceği. Natüralizm incelemesi de mevcut; laboratuvar ortamı, sosyal şartlar altında denek hayvanı gibi incelenen insanlar, böyle şeyler. Anjel de okuduğu ve bildiği kadarıyla edebiyatla ahlaki çöküşü karşılaştırıyor ve ahlak aşılayan, ahlak kumkuması eserlerin çağının bittiğini söylüyor. "İffetimiz olmaması bizi umumi iffete karşı düşman etmiştir." (s. 42)
Sonrasında bu konuşmalardan Bodler bir kitap yazıyor ve gelirini Anjel'in doğacak çocuğuna bağışlıyor. Anjel paraları yiyor, çocuğu bırakıyor ve o bey senin, bu zengin benim, İstanbul'a geliyor ve bir şekilde kendini acındırarak Dehri Efendi'nin evine mürebbiye olarak giriyor. Şimdi kurgusal bütünlük beklememek lazım, Anjel'in psikolojik çözümlemesi için öyle oldu. Bodler'le görüşmeden bir anda İstanbul'a atladık, öncesinde aşk dolu sözler vardı. Plan şöyle:
Aşk dolu sözler: A
Anjel'in Paris yılları: B
Paris'ten İstanbul'a geliş, konağa yerleşme: A öncesi.
Sonrası olaylar. Dehri Efendi bir garip bilgin. Huysuz bir adam, cahil insanları sevmiyor. Kardeşi Amca Bey kambur bir zat. Oğlu Şemi yatılı okul öğrencisi, dersini bilemediğinde babası falakaya yatırıyor bunu. Sadri, Dehri Efendi'nin kardeşi Makbule miydi neydi, onunla evli. Bunların dışında Gürpınar'ın halk sınıfından fiks insanları. Bir aşçı, bir hizmetçi, şiveler değişik, komik. İşte üç avanak Anjel'e aşık oluyor, çeşitli komik sahneler, en sonda görüyoruz ki herkesin korktuğu ahlak kumkuması Dehri Efendi de Anjel'e takılıyormuş. Dolaba saklanmış, dolaptan çıkıyor en sonunda.
Böyle. Komediler, şakalar. Gürpınar iyi ya.
1 Ocak 2013 Salı
Erhan Bener - Yaralı Aşklar
Bener'in son kitaplarından biri. Hikâyeler.
Sabırlık: Yazlık, Foça tarafları muhtemelen. Bener oraları pek seviyor. Neyse, ressamımız var bir tane. Bir gün bir misafir geliyor buna, bir kız. Ressamın bir sergisinde tanışmışlar, kız haber vermeden pat diye geliyor. Ressam şaşırıyor, sonra alışıyor duruma. Kızı da beğeniyor açıkçası. Kız da sıcak davranıyor adama. Çeşitli sohbetler, bir şeyler. Adam çekiniyor biraz, arada kırk yaş falan var. Lan hamle yapsam mı, yapmasam mı diye düşünüyor. Kız bunu öpüyor, bu da dur falan diyor. Öyle bir anda höy diye olmaz gibisinden. Sonra sevişiyorlar sanıyorum, ardından kız gidiyor. Bu kadar. Bir adamın çekinceleri, bir kızın rahatlığı, Lolita atmosferi. Böyle acayip bir şey.
Kahve Molası: Hikâye öyle bir başlıyor ki sanki çok küçük bir rastlantı çok şey değiştirecek sanıyoruz. Yazar, okuru direkt yönlendiriyor. Ben sevmem böyle bir şey, özgür hissetmek isterim. Burada o yok, hikâyenin sonunda çok manyak bir tesadüf de yok. Dolayısıyla biraz fail.
Bir devrimci ortamı incelemesi aslında. İşte devrimcinin sevgilisi olmaz falan, bu tarz işler var. Aileler, ekonomik durumlar ve gençlerin toplumsal konumları. Böyle. Rastlantı da şu: Esas kıza aşık olan bir adam var, kızın evindelerken kahve dökülecek, bu adam ellerini açıp kahvenin yere dökülmesini engelliyor, tabii eller haşlanıyor. Aynı gecenin sabahında da polislerce öldürülüyor. Olay bu.
İlk Aşk: Liseli iki genç, küçük bir kasaba. Birinin sevgilisi oluyor, parti gibi bir şeye gidecekler, esas oğlana da bir kız ayarlıyorlar. Esas oğlan kıza aşık oluyor, kız da buna aşık oluyor. Kız büyük bayağı. Nişanlı falan, sevgilisi Amerika'da, dönünce evlenecekler. İşte aşk meşk, sonra adam Amerika'dan dönüyor, sonra taşınıyorlar. Bizimki aşk acısından parkeleri kemirecek neredeyse. Böyle. Eskiden insanlar ne pis aşık oluyormuş arkadaş ya, sizli bizli konuşmalar, akrostişli mektuplar. İşte bunlar hep Osmanlı. O zamanın manyaklıkları azalarak bitecek umarım. La git konuş, en fazla reddedilirsin.
Kaçış: Gazeteci bir kardeş var, memleketin uzak bir köşesinde yolculuk esnasında benzini bitiyor. Etrafta PKK'lılar var, tehlikede. Bir köye sığınıyor, köyde de düğün şenlik menlik var. Bir kız evlendirilecek ama kız evlenmek istemiyormuş, kasabada sevdiği bir memur varmış, kaçacakmış. Adamımız kıza yardım ediyor. İşte çeşitli sosyal problemler, kadınlara değer verilmemesi, bu şekil.
Yataklı Vagonlar Mabudesi: Bu güzel işte. Bir kadın var, iyi eğitimli bir bürokrat. Lakin baskıcı bir ailede yetiştiği için duygusal olarak pek gelişmemiş, beyim bilirci. Bir malla evleniyor, maldan çocuğu oluyor ve hayatından memnun değil. Sonra bir adamla tanışıyor, bu adam da hayatından memnun değil falan. İşte kadının hayatını ve toplumu sorgulaması, sıkıntılar, bilmem ne. Sonra beraber İstanbul'a gitmek üzere trene biniyorlar, trende ahlak bekçisi bir biletçi var. Kadının canını çok sıkıyor, sonra kurtuluyorlar bundan ve hikâye bitiyor. Şöyle bitiyor:
"Korkmuştu Murat. Eğer verdiği yüklüce bahşişle memuru susturamamış olsaydı, Haydarpaşa garında benimle birlikte karakola gitmeyi göze alabilecek miydi? Belki o zaman da yine dışarıdan, başka yollarla beni kurtarmaya çalışacak, ama kendisini doğrudan tehlikenin içine atmayacaktı. Bunda da haklı sayılırdı elbette. Mantığın gereği buydu. Ama ya sevginin?" (s. 102)
Buradan anlaşılıyordur nasıl bir atmosfer taşıdığı. Bener'in değinmek istediği noktalar gayet net ama anlatım biçiminde büyük sıkıntılar var. Laboratuvarda deney farelerini izler gibiyiz, her şey bir haritaya göre belirleniyor, her şey pek bariz. Dolayısıyla okuyucu için heyecan yaratıcı bir hadise yok.
Nazife Hanım'la Kızları: Bir genç ve iki kız kardeş hakkında. Yine gençlerin ilk maceraları falan. Uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Eski Kareler: Okuyucu şaşırtmacalı tipik bir hikâye. Sekiz milyon tane benzeri olduğu için şaşırılmaması doğal. Eski bir oyuncu var, parasız kalıyor, kimsesiz kalıyor, bir gün otobüste bir kız bunu görüyor, gülümsüyor. Adam da kızın kendisini tanıdığını düşünüyor. Aşk meşk olayı kuruyor kafasında. Meğer kız yerini vermek için bakıyormuş. Bu.
Pavyonda: Tipik bir Türk gencinin pavyonla imtihanı. Düz.
Sonuncu: Kangrene dönmüş 10 yıllık bir ilişkinin incelemesi. Düz.
Evlilik Ajansı: Sosyetik zengin düşürmeye çalışan kızların maceralarını dinleyen bir adam. Düz.
Eski Defter: Heh, kitaptaki en güzel hikâye bu. Geçmişte yaşanmayan bazı şeyler gelecekte nasıl yaşanabilir, ilişkiler, böyle şeyler.
Şimdi mekan yaratmada bir sıkıntı yok, kasaba, insanlar falan süper. Dediğim gibi, bir konuyu bodoslamadan anlatmak ne yazık ki sıkıyor. Bener meraklıları okusun, öbür türlü bulaşmayıp devam edin.
Sabırlık: Yazlık, Foça tarafları muhtemelen. Bener oraları pek seviyor. Neyse, ressamımız var bir tane. Bir gün bir misafir geliyor buna, bir kız. Ressamın bir sergisinde tanışmışlar, kız haber vermeden pat diye geliyor. Ressam şaşırıyor, sonra alışıyor duruma. Kızı da beğeniyor açıkçası. Kız da sıcak davranıyor adama. Çeşitli sohbetler, bir şeyler. Adam çekiniyor biraz, arada kırk yaş falan var. Lan hamle yapsam mı, yapmasam mı diye düşünüyor. Kız bunu öpüyor, bu da dur falan diyor. Öyle bir anda höy diye olmaz gibisinden. Sonra sevişiyorlar sanıyorum, ardından kız gidiyor. Bu kadar. Bir adamın çekinceleri, bir kızın rahatlığı, Lolita atmosferi. Böyle acayip bir şey.
Kahve Molası: Hikâye öyle bir başlıyor ki sanki çok küçük bir rastlantı çok şey değiştirecek sanıyoruz. Yazar, okuru direkt yönlendiriyor. Ben sevmem böyle bir şey, özgür hissetmek isterim. Burada o yok, hikâyenin sonunda çok manyak bir tesadüf de yok. Dolayısıyla biraz fail.
Bir devrimci ortamı incelemesi aslında. İşte devrimcinin sevgilisi olmaz falan, bu tarz işler var. Aileler, ekonomik durumlar ve gençlerin toplumsal konumları. Böyle. Rastlantı da şu: Esas kıza aşık olan bir adam var, kızın evindelerken kahve dökülecek, bu adam ellerini açıp kahvenin yere dökülmesini engelliyor, tabii eller haşlanıyor. Aynı gecenin sabahında da polislerce öldürülüyor. Olay bu.
İlk Aşk: Liseli iki genç, küçük bir kasaba. Birinin sevgilisi oluyor, parti gibi bir şeye gidecekler, esas oğlana da bir kız ayarlıyorlar. Esas oğlan kıza aşık oluyor, kız da buna aşık oluyor. Kız büyük bayağı. Nişanlı falan, sevgilisi Amerika'da, dönünce evlenecekler. İşte aşk meşk, sonra adam Amerika'dan dönüyor, sonra taşınıyorlar. Bizimki aşk acısından parkeleri kemirecek neredeyse. Böyle. Eskiden insanlar ne pis aşık oluyormuş arkadaş ya, sizli bizli konuşmalar, akrostişli mektuplar. İşte bunlar hep Osmanlı. O zamanın manyaklıkları azalarak bitecek umarım. La git konuş, en fazla reddedilirsin.
Kaçış: Gazeteci bir kardeş var, memleketin uzak bir köşesinde yolculuk esnasında benzini bitiyor. Etrafta PKK'lılar var, tehlikede. Bir köye sığınıyor, köyde de düğün şenlik menlik var. Bir kız evlendirilecek ama kız evlenmek istemiyormuş, kasabada sevdiği bir memur varmış, kaçacakmış. Adamımız kıza yardım ediyor. İşte çeşitli sosyal problemler, kadınlara değer verilmemesi, bu şekil.
Yataklı Vagonlar Mabudesi: Bu güzel işte. Bir kadın var, iyi eğitimli bir bürokrat. Lakin baskıcı bir ailede yetiştiği için duygusal olarak pek gelişmemiş, beyim bilirci. Bir malla evleniyor, maldan çocuğu oluyor ve hayatından memnun değil. Sonra bir adamla tanışıyor, bu adam da hayatından memnun değil falan. İşte kadının hayatını ve toplumu sorgulaması, sıkıntılar, bilmem ne. Sonra beraber İstanbul'a gitmek üzere trene biniyorlar, trende ahlak bekçisi bir biletçi var. Kadının canını çok sıkıyor, sonra kurtuluyorlar bundan ve hikâye bitiyor. Şöyle bitiyor:
"Korkmuştu Murat. Eğer verdiği yüklüce bahşişle memuru susturamamış olsaydı, Haydarpaşa garında benimle birlikte karakola gitmeyi göze alabilecek miydi? Belki o zaman da yine dışarıdan, başka yollarla beni kurtarmaya çalışacak, ama kendisini doğrudan tehlikenin içine atmayacaktı. Bunda da haklı sayılırdı elbette. Mantığın gereği buydu. Ama ya sevginin?" (s. 102)
Buradan anlaşılıyordur nasıl bir atmosfer taşıdığı. Bener'in değinmek istediği noktalar gayet net ama anlatım biçiminde büyük sıkıntılar var. Laboratuvarda deney farelerini izler gibiyiz, her şey bir haritaya göre belirleniyor, her şey pek bariz. Dolayısıyla okuyucu için heyecan yaratıcı bir hadise yok.
Nazife Hanım'la Kızları: Bir genç ve iki kız kardeş hakkında. Yine gençlerin ilk maceraları falan. Uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Eski Kareler: Okuyucu şaşırtmacalı tipik bir hikâye. Sekiz milyon tane benzeri olduğu için şaşırılmaması doğal. Eski bir oyuncu var, parasız kalıyor, kimsesiz kalıyor, bir gün otobüste bir kız bunu görüyor, gülümsüyor. Adam da kızın kendisini tanıdığını düşünüyor. Aşk meşk olayı kuruyor kafasında. Meğer kız yerini vermek için bakıyormuş. Bu.
Pavyonda: Tipik bir Türk gencinin pavyonla imtihanı. Düz.
Sonuncu: Kangrene dönmüş 10 yıllık bir ilişkinin incelemesi. Düz.
Evlilik Ajansı: Sosyetik zengin düşürmeye çalışan kızların maceralarını dinleyen bir adam. Düz.
Eski Defter: Heh, kitaptaki en güzel hikâye bu. Geçmişte yaşanmayan bazı şeyler gelecekte nasıl yaşanabilir, ilişkiler, böyle şeyler.
Şimdi mekan yaratmada bir sıkıntı yok, kasaba, insanlar falan süper. Dediğim gibi, bir konuyu bodoslamadan anlatmak ne yazık ki sıkıyor. Bener meraklıları okusun, öbür türlü bulaşmayıp devam edin.
Justin Halpern - Babamın Ettiği B*ktan Laflar
Yazacak bir dünya şey birikti, hiçbir şey yazamıyorum. MEB'in eğitim politikası, çocukların alta sıçma evresinin sona ermesi, bunların sorularını çözüyorum. Sırtımı devlete dayadım mı oh lan.
Kariler, bazı kitaplar vardır, bitince bir daha dönüp okumazsınız. "Bu ne lan" fikri kitaptan sonra aklınızda kalan tek şeydir. Bazı kitaplar vardır, belli bölümlerini açıp okursunuz. Benim için böyle sadece bir tane kitap var, Dreamcatcher'da yıllar sonra çocukluk arkadaşlarının buluşması vardı, orası. Bir de tekrar tekrar okuduğunuz kitaplar vardır. Bu da bende bir tane, o da bu kitap.
https://twitter.com/shitmydadsays
Justin adlı gencimiz burada babasının söylediklerini yazmaya başlıyor, takipçi sayısı arttıkça artıyor ve senarist abimize süper kapılar açılıyor. Şimdi yeni bir kitap yazıyormuş ilişkilerine dair. Babası da olacakmış kitapta. Zaten böyle bir baba olmazsa olmaz.
Her şeyden önce düz bir adam görmek ister misiniz? Ben istemem. O halde şuraya bakın:
http://www.doktormurat.net/?gn=kd&ID=737&b=babamin-ettigi-boktan-laflar
Heh. Sam dayımız evlenmiş, çocukları olmuş, eşi ölünce yeniden evlenmiş. Justin bu ikinci evlilikten ve son çocuk. Biraz çelimsiz, her çocuğun yaptığı gibi saçmalıklar yapıyor, babasını çileden çıkarttığı zamanlarda lafın kralını yiyor. Sam nükleer tıpçı, Justin'ın annesi, adı aklıma gelmedi şimdi, avukat. Baba ve anne çok zor şartlarda büyümüş, özellikle baba. Biraz da bunun etkisiyle oğluna hayatı öğretmeye çalışıyor, kendi öğrendiği şekilde. Çocuk kaç yaşında olursa olsun aynı üslup, aynı sertlik ve aynı içtenlik.
Hikâyeler var, bir de anekdotlar var. Genelde kronolojik bir sıra izliyor bunlar. Ben üç beş tanesini yazıp kaçıyorum. Bu kitaba indirimdekiler bölümlerinde rastlayabilirsiniz, garanti kaçırmayın.
Tuvalet Eğitimi Hakkında
"Dört yaşına geldin. Artık tuvalete sıçmak zorundasın. Bu, karşılıklı argümanlar öne sürüp orta noktada buluşacağımız bir pazarlık değil. Bu tartışma senin tuvalete sıçmanla bitecek."
Çocuk dört yaşında lan, konuşmaya bakar mısın. Freud için bu dönem kişiliğin şekillenmesinde çok önemli ama adam pat diye bitiriyor olayı dsfd.
Dalga Geçilmek Hakkında
"Demek sana homo dediler. Ne olmuş yani? Homoseksüel olmak yanlış bir şey değil ki... Hey Tanrım, sana homoseksüelsin demedim yahu. Hmm, evet, o çocuğun sana neden bok attığını şimdi anlıyorum."
Centilmenlik Hakkında
"Ön koltuğu annene bırak... Onun sana izin vermiş olması sikimde değil, zaten bir annenin yapması gereken o, senin yapman gereken de, 'Hayır, orada sen otur,' diye ısrar etmek. Karım arka koltuğa oturacak, ben de ön koltukta dokuz yaşında bir bacaksız ile etrafta dolanacağım, öyle mi? Kafayı yemiş piç kurusu seni."
Düzenli Duş Almak Hakkında
"Artık on yaşındasın ve her gün duş almak zorundasın. Sevip sevmemen sikimde değil. İnsanlar kokan dallamalardan nefret eder. Kokan bir dallama benim oğlum olamaz."
Evin Her Yanına Oyuncaklarımı Bırakmam Hakkında
"Lanet olsun, yine şu kahrolası kamyon adamın üzerine oturdum. Optimus Prime mı? Adının ne olduğu sikimde değil, onu kıçımı koymayı sevdiğim yerlerden uzak tut."
Lise Danslarına Gitmemem Hakkında
"Gidememekten şikayet edip duruyorsun, peki neden gitmiyorsun? ... E, o zaman kendine bir flört bul. ... E, o zaman daha çok kadınla tanış. ... Tanrı aşkına, oğlum, bu sikindirik bahanelerine dayanamayacağım, sormuyorum artık. Beni depresyona sokuyorsun. Canın ne istiyorsa onu yap."
Havayollarının Alkol Menüsü Hakkında
"Uçaklarda Jim Beam veriyorlar. Tadı sik gibi. Sen tabii farkı anlamazsın çünkü senin içtiklerine de ancak bok denir. Ben asla bok içmem."
Kariler, bazı kitaplar vardır, bitince bir daha dönüp okumazsınız. "Bu ne lan" fikri kitaptan sonra aklınızda kalan tek şeydir. Bazı kitaplar vardır, belli bölümlerini açıp okursunuz. Benim için böyle sadece bir tane kitap var, Dreamcatcher'da yıllar sonra çocukluk arkadaşlarının buluşması vardı, orası. Bir de tekrar tekrar okuduğunuz kitaplar vardır. Bu da bende bir tane, o da bu kitap.
https://twitter.com/shitmydadsays
Justin adlı gencimiz burada babasının söylediklerini yazmaya başlıyor, takipçi sayısı arttıkça artıyor ve senarist abimize süper kapılar açılıyor. Şimdi yeni bir kitap yazıyormuş ilişkilerine dair. Babası da olacakmış kitapta. Zaten böyle bir baba olmazsa olmaz.
Her şeyden önce düz bir adam görmek ister misiniz? Ben istemem. O halde şuraya bakın:
http://www.doktormurat.net/?gn=kd&ID=737&b=babamin-ettigi-boktan-laflar
Heh. Sam dayımız evlenmiş, çocukları olmuş, eşi ölünce yeniden evlenmiş. Justin bu ikinci evlilikten ve son çocuk. Biraz çelimsiz, her çocuğun yaptığı gibi saçmalıklar yapıyor, babasını çileden çıkarttığı zamanlarda lafın kralını yiyor. Sam nükleer tıpçı, Justin'ın annesi, adı aklıma gelmedi şimdi, avukat. Baba ve anne çok zor şartlarda büyümüş, özellikle baba. Biraz da bunun etkisiyle oğluna hayatı öğretmeye çalışıyor, kendi öğrendiği şekilde. Çocuk kaç yaşında olursa olsun aynı üslup, aynı sertlik ve aynı içtenlik.
Hikâyeler var, bir de anekdotlar var. Genelde kronolojik bir sıra izliyor bunlar. Ben üç beş tanesini yazıp kaçıyorum. Bu kitaba indirimdekiler bölümlerinde rastlayabilirsiniz, garanti kaçırmayın.
Tuvalet Eğitimi Hakkında
"Dört yaşına geldin. Artık tuvalete sıçmak zorundasın. Bu, karşılıklı argümanlar öne sürüp orta noktada buluşacağımız bir pazarlık değil. Bu tartışma senin tuvalete sıçmanla bitecek."
Çocuk dört yaşında lan, konuşmaya bakar mısın. Freud için bu dönem kişiliğin şekillenmesinde çok önemli ama adam pat diye bitiriyor olayı dsfd.
Dalga Geçilmek Hakkında
"Demek sana homo dediler. Ne olmuş yani? Homoseksüel olmak yanlış bir şey değil ki... Hey Tanrım, sana homoseksüelsin demedim yahu. Hmm, evet, o çocuğun sana neden bok attığını şimdi anlıyorum."
Centilmenlik Hakkında
"Ön koltuğu annene bırak... Onun sana izin vermiş olması sikimde değil, zaten bir annenin yapması gereken o, senin yapman gereken de, 'Hayır, orada sen otur,' diye ısrar etmek. Karım arka koltuğa oturacak, ben de ön koltukta dokuz yaşında bir bacaksız ile etrafta dolanacağım, öyle mi? Kafayı yemiş piç kurusu seni."
Düzenli Duş Almak Hakkında
"Artık on yaşındasın ve her gün duş almak zorundasın. Sevip sevmemen sikimde değil. İnsanlar kokan dallamalardan nefret eder. Kokan bir dallama benim oğlum olamaz."
Evin Her Yanına Oyuncaklarımı Bırakmam Hakkında
"Lanet olsun, yine şu kahrolası kamyon adamın üzerine oturdum. Optimus Prime mı? Adının ne olduğu sikimde değil, onu kıçımı koymayı sevdiğim yerlerden uzak tut."
Lise Danslarına Gitmemem Hakkında
"Gidememekten şikayet edip duruyorsun, peki neden gitmiyorsun? ... E, o zaman kendine bir flört bul. ... E, o zaman daha çok kadınla tanış. ... Tanrı aşkına, oğlum, bu sikindirik bahanelerine dayanamayacağım, sormuyorum artık. Beni depresyona sokuyorsun. Canın ne istiyorsa onu yap."
Havayollarının Alkol Menüsü Hakkında
"Uçaklarda Jim Beam veriyorlar. Tadı sik gibi. Sen tabii farkı anlamazsın çünkü senin içtiklerine de ancak bok denir. Ben asla bok içmem."
27 Aralık 2012 Perşembe
Chuck Palahniuk - Dövüş Kulübü
Filmi izleyeli de kaç zaman oldu, elime geldi bu raf düzenlerken. Filmle olmaz o işler, kitabını okuyacaksın. Kitabını okumadan önce filmi izleyeli bayağı olacak, yoksa Tyler gözünde canlanırken Brad Pitt'miş gibi canlanır, film seni yönlendirmiş olur, bok olur. Benim gözümde adam Guile gibi canlandı. Ben çocukken Street Fighter oynardım bayağı.
Kaosun tam ortasına düşüyor okuyucu. 10 dakika sonra havaya uçacak bir binanın en tepesinde kafaya dayanmış bir silah, "Ölmeden yaşayamayız," gibi, "Bu aslında ölüm değil," gibi felsefik gibi şeyler söyleyen Tyler isminde bir adam, susturucu ve bomba yapım teknikleri, havaya uçmak, silah, Marla.
Kurgu zamanında bir ileri, bir geri gidiyoruz, o yüzden sallamadan okumak gerekiyor. Bu kaostan sonra anlatıcımızı bir şişkoya sarılırken görüyoruz. Bob. Testis tedavisi yüzünden memeleri çıkmış ve iyi hissetmek için hastalığının toplantılarına gidiyor. Romanın çözümüne dair ilk ipucu burada geliyor: "O koca ıslak surat yüzümün üstüne kapanıyor ve ben içeride kayboluyorum. İşte o zaman ben de ağlıyorum. O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe
gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır." (s. 17) Böylece bu tip terapilere gelme sebebi olan uyku sorunu da bir süreliğine atlatılmış oluyor. Yaşamak için yeterince makul.
Marla Singer'ı bu toplantılarda tanıyor anlatıcı. İkisi de çeşitli destek gruplarına gidiyor. Akciğer kanseri, bağırsak kanseri, bilmem ne bir şeyi, buralarda karşılaşıyorlar ve anlatıcının uykusuzluğu geri dönüyor, kendisi gibi biri daha var çünkü ve birbirlerinin oraya geldikleri zamanki mutluluğunu yok ediyorlar. Suçluluk duygusu. İki yıldan sonra uykusuzluğa dönüş büyük bir sıkıntı, bu sebeple Tyler ortaya çıkıyor. Ya da Tyler ortaya çıktığı için uykusuzluk ortaya çıkıyor. Filmi bilmiyormuş gibi yapalım, daha hiçbir şeyden haberimiz yok.
Anlatıcımızın işi ürün iptali koordinatörlüğü. Adından anlaşıldığı üzere çok kral bir iş. Evini süper eşyalarla döşemesinden de belliydi. Evinin havaya uçmasından da. Gerçi bu, ortada bir sıkıntı olduğunu gösteriyor ama oraya daha gelmeyelim. Üçüncü bölümde anlatıcının işiyle Tyler'ın işi birlikte anlatılır. Burada güzel bir hadise var, şimdi tekrar göz gezdirirken çaktım. Anlatıcı, "Uyanırsın, SeaTac," diyor, "Uyanırsın, Willow Run," diyor mesela. Hep böyle diyor. İşi gereği çok seyahat ediyor, içinde hep aynı şeylerin olduğu hep aynı çantayı götürüyor yanında. Diğer yanda Tyler'ın sinema makinisti olduğundan bahsediyor. Hep aynı makaraların takılması, çıkarılması, aynı filmi tekrar tekrar izlemek zorunda kalmak mesela, Tyler'la anlatıcının arasındaki ilişkiyi ortaya koyan ince bir detay.
Anlatıcının işten eve döndüğü bir gün. Sokağa bir şeyler saçılmış. Evi havaya uçmuş çünkü. Burada bir eşya dökümü var. Pahalı eşyalar. Anlatıcının hayatı olmuş eşyalar. Her birinin nasıl havaya uçtuğunu, parçalandığını görüyoruz. Binanın kapıcısı anlatıcıya, "Eğer ne istediğini bilmezsen bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş," diyor. Anlatıcı demeyeyim de mesela Hüsnü diyeyim. Hüsnü Tyler'ı arıyor, buluşup bir şeyler içiyorlar. Tyler, Hüsnü'ye gel bende kal ama bir şartım var gibi bir şey söylüyor. Her şeyin başladığı yer şurası:
"Orada, barın birinde, sarhoş kafayla, kimse bize bakmazken ve baksa bile umursamayacakken, Tyler'a benden ne istediğini soruyorum.
Tyler diyor ki: 'Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.'" (s. 47)
Bir sonraki bölüm. Hüsnü işte. Ağzına kan tadı geliyor, yüzünde dikişler var, yaptığı sunumu patronu devralıyor. Kusmadan yarım litre kan yutulabileceği bilgisi verildikten sonra anlıyoruz ki kulüp açılmış. Hayırlı olsun. Kulüp hakkında konuşmak yasak, ikinci kural da birincinin aynısı.
"Bir öğle yemeğinde örneğin, masanıza gelen garsonun gözlerinin etrafında dev pandalarınki gibi iki siyah halka vardır. Belki de aynı garsonu, geçen haftanın dövüş kulübünde kafası beton zeminle doksan kiloluk bir depo elemanının dizi arasında ezilirken görmüşsünüzdür; adamın yumrukları etrafındaki bağırtıların arasından duyduğunuz sert, kesik ve kof bir sesle oğlanın burun kemiğine defalarca inerken. Ta ki oğlan, 'Dur,' demeyi becerecek kadar nefesini toplayana ve kan püskürtene kadar." (s. 50)
Zamanında bir çocuk vardı, Kartal'da kendi kulübünü kurmak için internette adam arıyordu. "Gelin dövüşçez rahatliycaz sonra hayatımız daha güzel olcak ben bi depo kiraladım eski bakkal deposu kolili yer de var," falan. İşte bunun başarılı hali, doğal olarak ilk hali oluyor. Bir barın bodrumunda her cumartesi toplanıyorlar, Tyler kuralları söylüyor. Dövüş kulübü hakkında konuşmak yasak, yasak ve eğer ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız.
"Beni sorarsanız, ben babamı altı sene kadar tanıdım; ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Benim babam her altı yılda bir yeni bir şehirde yeni bir aile kurar. Buna aile demek ne derece doğru bilmiyorum; yeni bir şube açar demek belki daha uygun.
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır." (s. 51)
Koca bir hasiktir çektim burada. Bundan sonrası biraz özel, isteyen diğer paragrafa atlasın. Kariler, benim babayı ben 6 yaşına kadar bile göremedim, 2 yaşına kadar gördüm, zıplamış evden. Sonra kendi şubesini açtı ama böyle her altı senede bir şube açmadı, o şubede kaldı. Ondan sonra ne oldu bilir misiniz, abiyle anne öyle bir gelecek kaygısına soktular ki beni, kafayı yedim. Baba yok, anne emekli, abi öğrenci. Çalış oğlum, iyi bir okula girmelisin. Çalış oğlum, notların iyi olmalı. Çalış oğlum, çalış oğlum. İşin iyi olmalı oğlum, iyi kazanmalısın oğlum. Eşşeğin siki oğlum. Sizi iyi anlıyorum dövüşçüler, çok iyi anlamıyorum ama iyi anlıyorum.
"Yaşadığınızı hiçbir zaman dövüş kulübünde olduğu gibi hissetmezsiniz. Sizi seyreden onca kişinin ortasında, oradaki tek ışığın altında, öbür çocukla karşı karşıya olduğunuz zaman. Dövüş kulübünde önemli olan, dövüşten yenik ya da galip çıkmak değildir. Dövüş kulübüne ilk kez gelmiş birine bakın, kıçı beyaz bir somun ekmek gibidir. Aynı adama bundan altı ay sonra rastladığınızda, vücudu tahtadan oyulmuşa dönmüştür. Her şeyin altından kalkabileceğine emindir bu adam. Dövüş kulübünde de spor salonlarındaki gibi homurtular ve inlemeler duyulur; ama burada asıl mesele iyi görünmek değildir. İnsanların ağzından kiliselerde olduğu gibi histerik çığlıklar yükselir ve pazar akşamüzeri uyandığınızda kendinizi kurtulmuş hissedersiniz." (s. 53)
Alaeddin/Adam Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı kitabının ilk bölümünden ilk insanlara dair:
"İnsanın yaşamı, organlarının evriminden çok araçlarının ve bunlarla bağlantılı olan yaşama biçimlerinin gelişmesiyle değişmeye başlamıştır. Gerçekten, zamanımızdan 500 bin yıl kadar önce yaşayan, kalıntıları Neanderthal'da bulunduğu için 'Neanderthal İnsanı' denilirken, daha sonra (ortalama beyin büyüklüklerinin günümüz insanının ortalamasından da büyük oluşuna bakılarak) Homo sapiens'in bir türü sayılıp Homo sapiens neanderthalensis denmeye başlanan canlının görünümü, günümüz insanından farklı ise de, günümüzün insanının iskeleti ile zamanımızdan elli bin yıl önce yaşayan atamız olan Homo sapiens sapiens türünün ilk temsilcisi uzman avcı Kromanyon/Cro-Magnon insanının iskeleti arasında, ancak uzmanların ayrımlayabileceği küçük farklılıklar vardır. Buna karşılık, araçlar ve yaşam biçimleri arasındaki fark çok büyüktür. Ve bu fark toplumsal evrimin ürünüdür. Gerçekten bugün sanayileşmiş ülkelerde üretilen 13 milyon değişik mal ve araç ile yaşam biçimimiz, biyolojik evrimin değil, toplumsal birikimin, toplumsal evrimin ürünüdür.
(...)
Toplumsal evrim, yetişkinlerin öğrendiklerini, çocukların yeniden öğrenmek zorunda kalmadan taklit edip kendilerine kazandırmalarıyla; daha sonra erginlerin öğrendiklerini görenek, dil, yazı vb. ile gençlere ve sonraki kuşaklara kazandırmaları ile; demek ki deneyim, bilgi birikimi ve bilgi iletişimi ile gerçekleşir." (s. 6-7)
İşte bütün sıkıntı bu iki noktadan doğuyor.
"Her şeyin altından kalkabileceğine emindir bu adam." Bu cümleyi düşünelim. Bir zamanlar, toplayıcılığın da öncesinde neler olduğunu düşünelim. Mağaradaki ateşin sönmemesini sağlama görevini kadınlar üstlendi, çünkü erkekler daha kudretli görünüyordu, daha güçlülerdi ve bir ateş söndüğü zaman onu yakmak için büyük bir zahmet çekiliyordu, erkekse kadına bakma görevine karşılık yardım istiyordu. Bu rol böylece benimsendi. Erkekler avcılık yapmaya başladılar, sonra çok büyük hayvanları avlamak için bir araya geldiler ama bu sürekli bir ortaklık değildi, etten payını alan uzar, yoluna bakardı. Hayvanları öldüren erkek güçlü hissetti, kadınına/kadınlarına bakan erkek güçlü hissetti, kabile döneminde mamuta son darbeyi indiren erkek güçlü hissetti, kabilenin sembolik ödülünü taşıyan erkek güçlü hissetti. İlkel de olsa silah yapan erkek güçlü hissetti ve bu durum, ardışık iki tür arasındaki fiziksel değil, sosyal farkı ortaya çıkardı. Güçlü olan mutlu oluyordu, bunun yanında elde edilecek çok bir şey yoktu. Kadın, silah, ateş. Bunlar yeterliydi. Şimdi durum ne? En başta para. Para kazanmak için çalışmalıyız, yaşamak için değil. Yiyeceğimiz bu paradan gelebilir, lâkin şart değil, birçok yol var yiyecek edinmek için. Para, sonra telefonlar, bilgisayarlar, oyun konsolları, koltuklar, lambalar, perdeler, sandalyeler, masalar, ayakkabılar, küpeler, kolyeler, restoranlar, geziler. Gezmek için vize parası vs. veriyoruz, inanılır gibi değil. İnanılır, çağ bu. Bunca sahip olunması gereken şey var ve sahip olmazsan aşağılanırsın.
"Ay sen onu mu giyiyosun?"
"Telefonun çalıyo, Fransız İhtilali arıyomuş. Pkfmpf."
Sahip olamazsın, çünkü sen hiçbir şey değilsin ve senden beklenenler o kadar fazla ki bir tekini bile yapamayacak kadar beziyorsun. Yapamazsan başarısızsın. Toplumsal evrim budur, atalarımızdan öğrendiklerimiz de budur. Binlerce yıllık toplumsal evrim bu bok çukurunda sona erdi. Şimdilik. İnsanın kendisi de pek bir bok olmadığı için sorun olmadı gerçi, her şey varlığını sürdürüyor ve kimse şikayetçi değil. Öyleyse yarın bir otobüse bomba bırakabiliriz, veya kimseye fark ettirmeden metroda birini itip raylara düşürebiliriz. Biz hapse gireriz, ölenin ardından ağlanır ve her şey yoluna devam eder. Hayırlı olsun.
Kıvılcım ilk dövüşle başlıyor, Tyler'la Hüsnü'nün etrafında bir kalabalık toplanıyor.
"Sanki Tyler'ı değil de, bu dünyada yolunda gitmeyen her şeyi un ufak etme şansını en sonunda yakalamış gibi hissettim kendimi. Kuru temizleyiciden yaka düğmeleri kırılmış olarak dönen gömleklerim. Hesabımın yüz dolar eksiye geçtiğini söyleyen bankam. Bilgisayarımı açarak DOS yürütme komutlarımı kurcalayan patronum. Ve Marla Singer, dayanışma gruplarımı benden çalan kadın." (s. 55)
Bunun ilk izlerini bence çocuklukta bulmak mümkün. Zillere basıp kaçarken, boncuk atan tabancayla birilerine sıkarken, gazete tutuşturup balkondan aşağı atarken (bu biraz ağır oldu gerçi) aynı şeyi çok küçük de olsa hissediyoruz.
Hüsnü, Tyler'a taşınıyor. Üç katlı, bodrumu olan eski bir ev. Çatısı deli gibi akıtıyor, etrafta birkaç depo var ve başka hiçbir şey yok. Marla'yla Tyler yatıyorlar bu arada, Tyler Hüsnü'ye Marla'ya kendisinden bahsetmemesini, yoksa sonsuza kadar kaybolacağını söylüyor. Sonra beraber acayip işlere girip çıkıyorlar, sabun üretiyorlar mesela. Deli para varmış sabun işinde, onu öğreniyoruz. Bir kovulma hadiseleri mesela: "'Kovulmak,' der Tyler, 'herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık.'" (s. 85)
İşlerin boka sarmasıyla sona geliyoruz ister istemez. Hüsnü kardeşimiz kulüple alakalı bir kağıdı işyerinde unutuyor, patron buluyor bunu. Hüsnü patronu tehdit ediyor, bir sürü usulsüz iş yapmışlar ve insanlar bu yüzden ölebilir. Bir araba markasının bir modelinin fren sisteminde küçük bir sorun var ve bu görmezden gelinmiş, yüzlerce insan zaman içinde ölebilir. Böyle şeyler. İnsanlar ölüyor, ölebilir, Hüsnü uçağa binince uçağın düşmesi için dua ediyor ve kafayı yemiyor? Mümkün değil. Kafayı yemese zaten kitap olmazdı.
Bir zaman sonra Tyler evin bodrumu için hesap kitap yapıyor ve buraya bir sürü ranza alıyor. Böylece kulüp elemanlarından ilk ordu da kuruluyor. Üç grup vardı galiba; biri vandallık falan yapıyor, diğerleri de ona benzer şeyler yapıyor. Mesela bir grup kundakçı, bir yerleri havaya uçuruyor. Şehrin en yüksek binasına yanan gülen surat çiziyorlar. Birileri öldürülüyor, böyle şeyler. Arabalı bir bölüm var romanda, yemin ediyorum dehşetten benim ellerim terledi. Okuyun, çok arıza bir bölüm o. Anlayacaksınız zaten.
Örgütlenme dedik, olay şu: "Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.
Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz." (s. 156)
Hüsnü'yle Tyler'ın ilişkisini, sonu anlatmayacağım. İnternette paylaşıla paylaşıla romanın en meşhur olmuş cümleleriyle bitiriyorum ve iyi günler diliyorum. Nitrogliserin için damla damla, unutmayın.
"'Şunu unutma,' diyor Tyler. 'Ezmeye çalıştığın bu insanlar senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırlarını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulansları biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.
Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor,' diyor Tyler. 'O yüzden bize karşı dikkatli ol.'" (s. 173)
Kaosun tam ortasına düşüyor okuyucu. 10 dakika sonra havaya uçacak bir binanın en tepesinde kafaya dayanmış bir silah, "Ölmeden yaşayamayız," gibi, "Bu aslında ölüm değil," gibi felsefik gibi şeyler söyleyen Tyler isminde bir adam, susturucu ve bomba yapım teknikleri, havaya uçmak, silah, Marla.
Kurgu zamanında bir ileri, bir geri gidiyoruz, o yüzden sallamadan okumak gerekiyor. Bu kaostan sonra anlatıcımızı bir şişkoya sarılırken görüyoruz. Bob. Testis tedavisi yüzünden memeleri çıkmış ve iyi hissetmek için hastalığının toplantılarına gidiyor. Romanın çözümüne dair ilk ipucu burada geliyor: "O koca ıslak surat yüzümün üstüne kapanıyor ve ben içeride kayboluyorum. İşte o zaman ben de ağlıyorum. O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe
gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır." (s. 17) Böylece bu tip terapilere gelme sebebi olan uyku sorunu da bir süreliğine atlatılmış oluyor. Yaşamak için yeterince makul.
Marla Singer'ı bu toplantılarda tanıyor anlatıcı. İkisi de çeşitli destek gruplarına gidiyor. Akciğer kanseri, bağırsak kanseri, bilmem ne bir şeyi, buralarda karşılaşıyorlar ve anlatıcının uykusuzluğu geri dönüyor, kendisi gibi biri daha var çünkü ve birbirlerinin oraya geldikleri zamanki mutluluğunu yok ediyorlar. Suçluluk duygusu. İki yıldan sonra uykusuzluğa dönüş büyük bir sıkıntı, bu sebeple Tyler ortaya çıkıyor. Ya da Tyler ortaya çıktığı için uykusuzluk ortaya çıkıyor. Filmi bilmiyormuş gibi yapalım, daha hiçbir şeyden haberimiz yok.
Anlatıcımızın işi ürün iptali koordinatörlüğü. Adından anlaşıldığı üzere çok kral bir iş. Evini süper eşyalarla döşemesinden de belliydi. Evinin havaya uçmasından da. Gerçi bu, ortada bir sıkıntı olduğunu gösteriyor ama oraya daha gelmeyelim. Üçüncü bölümde anlatıcının işiyle Tyler'ın işi birlikte anlatılır. Burada güzel bir hadise var, şimdi tekrar göz gezdirirken çaktım. Anlatıcı, "Uyanırsın, SeaTac," diyor, "Uyanırsın, Willow Run," diyor mesela. Hep böyle diyor. İşi gereği çok seyahat ediyor, içinde hep aynı şeylerin olduğu hep aynı çantayı götürüyor yanında. Diğer yanda Tyler'ın sinema makinisti olduğundan bahsediyor. Hep aynı makaraların takılması, çıkarılması, aynı filmi tekrar tekrar izlemek zorunda kalmak mesela, Tyler'la anlatıcının arasındaki ilişkiyi ortaya koyan ince bir detay.
Anlatıcının işten eve döndüğü bir gün. Sokağa bir şeyler saçılmış. Evi havaya uçmuş çünkü. Burada bir eşya dökümü var. Pahalı eşyalar. Anlatıcının hayatı olmuş eşyalar. Her birinin nasıl havaya uçtuğunu, parçalandığını görüyoruz. Binanın kapıcısı anlatıcıya, "Eğer ne istediğini bilmezsen bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş," diyor. Anlatıcı demeyeyim de mesela Hüsnü diyeyim. Hüsnü Tyler'ı arıyor, buluşup bir şeyler içiyorlar. Tyler, Hüsnü'ye gel bende kal ama bir şartım var gibi bir şey söylüyor. Her şeyin başladığı yer şurası:
"Orada, barın birinde, sarhoş kafayla, kimse bize bakmazken ve baksa bile umursamayacakken, Tyler'a benden ne istediğini soruyorum.
Tyler diyor ki: 'Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.'" (s. 47)
Bir sonraki bölüm. Hüsnü işte. Ağzına kan tadı geliyor, yüzünde dikişler var, yaptığı sunumu patronu devralıyor. Kusmadan yarım litre kan yutulabileceği bilgisi verildikten sonra anlıyoruz ki kulüp açılmış. Hayırlı olsun. Kulüp hakkında konuşmak yasak, ikinci kural da birincinin aynısı.
"Bir öğle yemeğinde örneğin, masanıza gelen garsonun gözlerinin etrafında dev pandalarınki gibi iki siyah halka vardır. Belki de aynı garsonu, geçen haftanın dövüş kulübünde kafası beton zeminle doksan kiloluk bir depo elemanının dizi arasında ezilirken görmüşsünüzdür; adamın yumrukları etrafındaki bağırtıların arasından duyduğunuz sert, kesik ve kof bir sesle oğlanın burun kemiğine defalarca inerken. Ta ki oğlan, 'Dur,' demeyi becerecek kadar nefesini toplayana ve kan püskürtene kadar." (s. 50)
Zamanında bir çocuk vardı, Kartal'da kendi kulübünü kurmak için internette adam arıyordu. "Gelin dövüşçez rahatliycaz sonra hayatımız daha güzel olcak ben bi depo kiraladım eski bakkal deposu kolili yer de var," falan. İşte bunun başarılı hali, doğal olarak ilk hali oluyor. Bir barın bodrumunda her cumartesi toplanıyorlar, Tyler kuralları söylüyor. Dövüş kulübü hakkında konuşmak yasak, yasak ve eğer ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız.
"Beni sorarsanız, ben babamı altı sene kadar tanıdım; ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Benim babam her altı yılda bir yeni bir şehirde yeni bir aile kurar. Buna aile demek ne derece doğru bilmiyorum; yeni bir şube açar demek belki daha uygun.
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır." (s. 51)
Koca bir hasiktir çektim burada. Bundan sonrası biraz özel, isteyen diğer paragrafa atlasın. Kariler, benim babayı ben 6 yaşına kadar bile göremedim, 2 yaşına kadar gördüm, zıplamış evden. Sonra kendi şubesini açtı ama böyle her altı senede bir şube açmadı, o şubede kaldı. Ondan sonra ne oldu bilir misiniz, abiyle anne öyle bir gelecek kaygısına soktular ki beni, kafayı yedim. Baba yok, anne emekli, abi öğrenci. Çalış oğlum, iyi bir okula girmelisin. Çalış oğlum, notların iyi olmalı. Çalış oğlum, çalış oğlum. İşin iyi olmalı oğlum, iyi kazanmalısın oğlum. Eşşeğin siki oğlum. Sizi iyi anlıyorum dövüşçüler, çok iyi anlamıyorum ama iyi anlıyorum.
"Yaşadığınızı hiçbir zaman dövüş kulübünde olduğu gibi hissetmezsiniz. Sizi seyreden onca kişinin ortasında, oradaki tek ışığın altında, öbür çocukla karşı karşıya olduğunuz zaman. Dövüş kulübünde önemli olan, dövüşten yenik ya da galip çıkmak değildir. Dövüş kulübüne ilk kez gelmiş birine bakın, kıçı beyaz bir somun ekmek gibidir. Aynı adama bundan altı ay sonra rastladığınızda, vücudu tahtadan oyulmuşa dönmüştür. Her şeyin altından kalkabileceğine emindir bu adam. Dövüş kulübünde de spor salonlarındaki gibi homurtular ve inlemeler duyulur; ama burada asıl mesele iyi görünmek değildir. İnsanların ağzından kiliselerde olduğu gibi histerik çığlıklar yükselir ve pazar akşamüzeri uyandığınızda kendinizi kurtulmuş hissedersiniz." (s. 53)
Alaeddin/Adam Şenel'in Siyasal Düşünceler Tarihi adlı kitabının ilk bölümünden ilk insanlara dair:
"İnsanın yaşamı, organlarının evriminden çok araçlarının ve bunlarla bağlantılı olan yaşama biçimlerinin gelişmesiyle değişmeye başlamıştır. Gerçekten, zamanımızdan 500 bin yıl kadar önce yaşayan, kalıntıları Neanderthal'da bulunduğu için 'Neanderthal İnsanı' denilirken, daha sonra (ortalama beyin büyüklüklerinin günümüz insanının ortalamasından da büyük oluşuna bakılarak) Homo sapiens'in bir türü sayılıp Homo sapiens neanderthalensis denmeye başlanan canlının görünümü, günümüz insanından farklı ise de, günümüzün insanının iskeleti ile zamanımızdan elli bin yıl önce yaşayan atamız olan Homo sapiens sapiens türünün ilk temsilcisi uzman avcı Kromanyon/Cro-Magnon insanının iskeleti arasında, ancak uzmanların ayrımlayabileceği küçük farklılıklar vardır. Buna karşılık, araçlar ve yaşam biçimleri arasındaki fark çok büyüktür. Ve bu fark toplumsal evrimin ürünüdür. Gerçekten bugün sanayileşmiş ülkelerde üretilen 13 milyon değişik mal ve araç ile yaşam biçimimiz, biyolojik evrimin değil, toplumsal birikimin, toplumsal evrimin ürünüdür.
(...)
Toplumsal evrim, yetişkinlerin öğrendiklerini, çocukların yeniden öğrenmek zorunda kalmadan taklit edip kendilerine kazandırmalarıyla; daha sonra erginlerin öğrendiklerini görenek, dil, yazı vb. ile gençlere ve sonraki kuşaklara kazandırmaları ile; demek ki deneyim, bilgi birikimi ve bilgi iletişimi ile gerçekleşir." (s. 6-7)
İşte bütün sıkıntı bu iki noktadan doğuyor.
"Her şeyin altından kalkabileceğine emindir bu adam." Bu cümleyi düşünelim. Bir zamanlar, toplayıcılığın da öncesinde neler olduğunu düşünelim. Mağaradaki ateşin sönmemesini sağlama görevini kadınlar üstlendi, çünkü erkekler daha kudretli görünüyordu, daha güçlülerdi ve bir ateş söndüğü zaman onu yakmak için büyük bir zahmet çekiliyordu, erkekse kadına bakma görevine karşılık yardım istiyordu. Bu rol böylece benimsendi. Erkekler avcılık yapmaya başladılar, sonra çok büyük hayvanları avlamak için bir araya geldiler ama bu sürekli bir ortaklık değildi, etten payını alan uzar, yoluna bakardı. Hayvanları öldüren erkek güçlü hissetti, kadınına/kadınlarına bakan erkek güçlü hissetti, kabile döneminde mamuta son darbeyi indiren erkek güçlü hissetti, kabilenin sembolik ödülünü taşıyan erkek güçlü hissetti. İlkel de olsa silah yapan erkek güçlü hissetti ve bu durum, ardışık iki tür arasındaki fiziksel değil, sosyal farkı ortaya çıkardı. Güçlü olan mutlu oluyordu, bunun yanında elde edilecek çok bir şey yoktu. Kadın, silah, ateş. Bunlar yeterliydi. Şimdi durum ne? En başta para. Para kazanmak için çalışmalıyız, yaşamak için değil. Yiyeceğimiz bu paradan gelebilir, lâkin şart değil, birçok yol var yiyecek edinmek için. Para, sonra telefonlar, bilgisayarlar, oyun konsolları, koltuklar, lambalar, perdeler, sandalyeler, masalar, ayakkabılar, küpeler, kolyeler, restoranlar, geziler. Gezmek için vize parası vs. veriyoruz, inanılır gibi değil. İnanılır, çağ bu. Bunca sahip olunması gereken şey var ve sahip olmazsan aşağılanırsın.
"Ay sen onu mu giyiyosun?"
"Telefonun çalıyo, Fransız İhtilali arıyomuş. Pkfmpf."
Sahip olamazsın, çünkü sen hiçbir şey değilsin ve senden beklenenler o kadar fazla ki bir tekini bile yapamayacak kadar beziyorsun. Yapamazsan başarısızsın. Toplumsal evrim budur, atalarımızdan öğrendiklerimiz de budur. Binlerce yıllık toplumsal evrim bu bok çukurunda sona erdi. Şimdilik. İnsanın kendisi de pek bir bok olmadığı için sorun olmadı gerçi, her şey varlığını sürdürüyor ve kimse şikayetçi değil. Öyleyse yarın bir otobüse bomba bırakabiliriz, veya kimseye fark ettirmeden metroda birini itip raylara düşürebiliriz. Biz hapse gireriz, ölenin ardından ağlanır ve her şey yoluna devam eder. Hayırlı olsun.
Kıvılcım ilk dövüşle başlıyor, Tyler'la Hüsnü'nün etrafında bir kalabalık toplanıyor.
"Sanki Tyler'ı değil de, bu dünyada yolunda gitmeyen her şeyi un ufak etme şansını en sonunda yakalamış gibi hissettim kendimi. Kuru temizleyiciden yaka düğmeleri kırılmış olarak dönen gömleklerim. Hesabımın yüz dolar eksiye geçtiğini söyleyen bankam. Bilgisayarımı açarak DOS yürütme komutlarımı kurcalayan patronum. Ve Marla Singer, dayanışma gruplarımı benden çalan kadın." (s. 55)
Bunun ilk izlerini bence çocuklukta bulmak mümkün. Zillere basıp kaçarken, boncuk atan tabancayla birilerine sıkarken, gazete tutuşturup balkondan aşağı atarken (bu biraz ağır oldu gerçi) aynı şeyi çok küçük de olsa hissediyoruz.
Hüsnü, Tyler'a taşınıyor. Üç katlı, bodrumu olan eski bir ev. Çatısı deli gibi akıtıyor, etrafta birkaç depo var ve başka hiçbir şey yok. Marla'yla Tyler yatıyorlar bu arada, Tyler Hüsnü'ye Marla'ya kendisinden bahsetmemesini, yoksa sonsuza kadar kaybolacağını söylüyor. Sonra beraber acayip işlere girip çıkıyorlar, sabun üretiyorlar mesela. Deli para varmış sabun işinde, onu öğreniyoruz. Bir kovulma hadiseleri mesela: "'Kovulmak,' der Tyler, 'herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık.'" (s. 85)
İşlerin boka sarmasıyla sona geliyoruz ister istemez. Hüsnü kardeşimiz kulüple alakalı bir kağıdı işyerinde unutuyor, patron buluyor bunu. Hüsnü patronu tehdit ediyor, bir sürü usulsüz iş yapmışlar ve insanlar bu yüzden ölebilir. Bir araba markasının bir modelinin fren sisteminde küçük bir sorun var ve bu görmezden gelinmiş, yüzlerce insan zaman içinde ölebilir. Böyle şeyler. İnsanlar ölüyor, ölebilir, Hüsnü uçağa binince uçağın düşmesi için dua ediyor ve kafayı yemiyor? Mümkün değil. Kafayı yemese zaten kitap olmazdı.
Bir zaman sonra Tyler evin bodrumu için hesap kitap yapıyor ve buraya bir sürü ranza alıyor. Böylece kulüp elemanlarından ilk ordu da kuruluyor. Üç grup vardı galiba; biri vandallık falan yapıyor, diğerleri de ona benzer şeyler yapıyor. Mesela bir grup kundakçı, bir yerleri havaya uçuruyor. Şehrin en yüksek binasına yanan gülen surat çiziyorlar. Birileri öldürülüyor, böyle şeyler. Arabalı bir bölüm var romanda, yemin ediyorum dehşetten benim ellerim terledi. Okuyun, çok arıza bir bölüm o. Anlayacaksınız zaten.
Örgütlenme dedik, olay şu: "Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.
Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz." (s. 156)
Hüsnü'yle Tyler'ın ilişkisini, sonu anlatmayacağım. İnternette paylaşıla paylaşıla romanın en meşhur olmuş cümleleriyle bitiriyorum ve iyi günler diliyorum. Nitrogliserin için damla damla, unutmayın.
"'Şunu unutma,' diyor Tyler. 'Ezmeye çalıştığın bu insanlar senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırlarını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulansları biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.
Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor,' diyor Tyler. 'O yüzden bize karşı dikkatli ol.'" (s. 173)
20 Aralık 2012 Perşembe
Murat Menteş - Dublörün Dilemması
Mü-kem-mel.
Oyuncu romanları çok severim, oyunların sınırı yoktur çünkü. Mıy mıy hikâye dinlemezsin, zaman, mekan, karakter, ne varsa birbirine girer. İçinden çıkabildiğin ölçüde zevk alırsın. İşte bunun yeni bir örneği, en kralından.
Epigrafı kes: "Canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur." Cüneyt Arkın [Sıkı Dur Geliyorum, 1964]
Şundan sonra düz bir roman beklemek mantıksız olur. Belli ki aklımız alınacak, belli ki balatalar yanacak, kayışlar kopacak.
Nuh Tufan biraderle giriyoruz. Kutlama gibi bir şeydeyiz, Nuh bir konuşma yapacak. Söze başlama aşaması. "Muhterem misafirler..." Mekana Ferruh Ferman girdi, Nuh'un dikkati bozuldu.
"Meziyetli leydiler..."
Dsdf, şundan sonra ben kitabı bitirene kadar gün yüzü görmedim, pkfmp diye güldüm otobüste. Devamı da komik de söylemeyeyim, keyfi kaçmasın. Sonra mekana bir Ferruh Ferman daha giriyor, derken sayıları 20 oluyor. Bir de Bay Nike var, yanağındaki yara izi Nike amblemine benziyor. Onun adamları silahlı, Ferruhlar silahlı. Kurşunlar havalarda uçuşmaya başlıyor. "Ortalık cehenneme döndü. Jet sosyete, havada çarpışan jetler gibi darmadağın olmuştu. Fakat çığlıklar duyulmuyordu, çünkü müzik silah seslerini bile bastırıyordu." (s. 14)
Ya böyle filmler var ama hiç aklıma gelmedi hay anasını. Şunun çatışmalısını düşünün:
Her neyse, son sahnenin ilk sahnede gösterimi. Afili bir adı vardır bunun, ben bilmiyorum. Çatışmanın ortasından başa dönüyoruz.
Alıntıdan anlaşılacağı üzere bir sürü çılgın benzetme bekliyor okuru. Eğlendirici gayet.
Belli bir zaman sırasına göre anlatmayacağım, zira böyle bir şey yok. Nuh Tufan bir albinodur; bembeyaz bir adam. Otobüste gördüğü çok güzel bir kıza gayet başarısız bir şekilde yazar, kız Nuh'tan iğrenir ve uzaklaşır. Nuh, arkadaşı İbrahim Kurban'la buluşur. Lise arkadaşı bunlar. İbo bir yıl kimya, bir yıl tıp okumuş. Sonra güzel sanatlar fakültesinin heykel bölümüne girmiş. Nuh da aynı fakültede tiyatro öğrencisi. Neyse, İbo bir canlı doku ürettiğini söylüyor Nuh'a. Böylece yüzleri müzleri kopyalayabiliyorlar. Buradan para kazanma olayına girecekler ama öncesi var.
Geri gidiyoruz, Meyvertigo adlı bir meyve suyu markasını bok etme operasyonu düzenleniyor. İşin başında Nuh ve o sıralarda birlikte yaşadığı Baretta namlı arkadaşı var. Şant-Ajans adlı bir şirket kuruyorlar ve gazetelere ilanlar, bir şeyler. "Sayın şirket sahibi, rakibiniz boku yesin mi?" Mesela. Sonra bir iş geliyor, ortalık yerlerde, "Bu kutudan bok çıktı," diyorlar, "Vişneli diye aldık, çıkmadı," diyorlar. Böyle ha, abarttığım falan düşünülmesin. Şimdi ne kadar oyun oynanıyor da olsa ben süper kıçımın yardımıyla bir fikre vardım, bu yüzden her şeyi dikkatlice inceliyorum.
Bir iki ayrıntı var, onları vermeden geçme yazar. Ahmet Midhat Efendi'ye denk geliyoruz Menteş'te. Neşelere gel: "Konservatuarda geçirdiğim üçüncü senenin son günleriydi. Aldığım burslarla kıt kanaat geçiniyordum. Çevremdeki çocukların tamamı denyoydu. [Denyo: Ortaoyununda budala tipi. Denilo da denir. Yaygaracı, kendisine gösterilen müsamahayla şımarmış, küstah, arsız, küfürbaz, yüzsüz ve sırnaşıktır.]" (s. 25) Metin arasına açıklama sıkıştırmak nedir? Postmodernciler, göreve.
Bir de şu: "Bir Meyvertigo yetkilisi, canlı yayında bir kutu Meyvertigo'yu bardağa boşalttı ve bir dikişte içti. Türk televizyon tarihinin en mide bulandırıcı sahnesiydi! Bir sürü kusan oldu!.." (s. 29)
Hemen oraya gelmeyeyim dedim, yine geldim. Murat Menteş izlediğim kadarıyla, ki pek de izlemedim taktığı gözlüklerden ötürü, tüketim toplumundan iğrenen bir şahıs. Beigbeder, Ellis, Palahniuk gibi biraderlerin bizdeki temsilcilerinden biri. Dolayısıyla reklamlar, şunlar bunlar kötü. Eh, şu reklam katakullilerine bakınız. Gerçeği bilmeyip reklama inananlara bakınız, hatta gerçeğin zaman zaman reklam olup olmadığını bile bilmeyenlere bakınız. Bunların hepsi daha büyük bir hadisenin parçası ama oraya bari gelmeyeyim daha lan. Devam. Bir saniye, şu da var: "Her ev, tüketim çılgınlığıyla satın alınmış lüzumlu lüzumsuz ürünlerle giderek daralmaktaydı." (s. 65)
Paralar suyunu çekince civardaki bir zenginin, Umur Samaz'ın köpeğini kaçırıyorlar. Para babası bunlara parça parça para gönderiyor, bunlar da ha bugün, ha yarın, köpeği vermiyorlar sahibine. Bir gün köpek ellerinden kurtuluyor, Umur Samaz sokağa fırlıyor ve köpeğine kavuşuyor. O sırada oradan geçen bir arabadan ateş açılıyor, ikisi ölüyor. Umur Samaz'la köpek. Cenazeye falan gidiyor Baretta'yla Nuh, biri Nuh'a sarılıp ağlıyor. Falan.
Kısa kesiyorum, maske olayı vardı ya, ilan veriyorlar gazeteye. Bir davete mi gidilmesi gerekiyor, zenginin biri arayacak, onun yerine bunlar gidecekler maskeyle. Olay bu. Ferruh Ferman diye birinin yerine geçiyor Nuh, sonra otobüsteki kız da bu Ferruh'un sevgilisiymiş meğerse, böyle böyle acayip acayip olaylar. Bok etmek de istemedim şimdi, bütün kitabı anlatmanın alemi yok.
Oyunlara bakalım; üç dört farklı karakter, yer yer anlatıcı oluyor. Farklı açılardan olayları izleyebiliyoruz böylece. Borges, Tolkien, Nueve Reinas, bir sürü gönderme, bir sürü atıf. İbolu bölümlerde ihtimaller (Kafanıza meteor düşmesi ihtimali 7/3678234682, yani var) mesela.
Son olarak, kitabın kendisi bir simulakr. Baudrillard'ın varlığı da bu sebeple önemli. The Matrix'in efil efil Baudrillard estiğini biliyoruz, Voçoski Biraderler kör göze parmağım şeklinde gösterdilerdi. Murat Menteş, burada Baudrillard'ın kendisini koyuyor romanın ortasına. Bu şahsın sahtelik, kandırıkçılık, simülasyon ve kaotik diğer şeyler temalı fikirlerinden yola çıkarsak maskeler, yüzlerin kopyalanması, ürünler, reklamlar, hatta karakterlerin adları ve hatta kitabın adı da bir gerçeklik-taklit ilişkisini, bu çıkmazı ortaya koymuyor mu? Nuh, Ferruh'un yerine geçtiğinde bazen kim olduğunu unutacak gibi olur. İbo bir bilen abidir, bir yüce dayıdır, maskeler onun başının altından çıkmıştır ama ondan da üstün bir yaratıcı vardır; yazarın ta kendisi. Onun da üstünde birileri vardır, hayatımızı yönlendiren, sadece görünüşlerinin farkında olduğumuz şeyler.
Bir simulakr bile günde iki kez doğruyu gösterir. Menteş'ten komik, edebisi yer yer derin, güldüren, güldürürken düşündüren, düşündürürken kusturan süper bir roman.
Oyuncu romanları çok severim, oyunların sınırı yoktur çünkü. Mıy mıy hikâye dinlemezsin, zaman, mekan, karakter, ne varsa birbirine girer. İçinden çıkabildiğin ölçüde zevk alırsın. İşte bunun yeni bir örneği, en kralından.
Epigrafı kes: "Canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur." Cüneyt Arkın [Sıkı Dur Geliyorum, 1964]
Şundan sonra düz bir roman beklemek mantıksız olur. Belli ki aklımız alınacak, belli ki balatalar yanacak, kayışlar kopacak.
Nuh Tufan biraderle giriyoruz. Kutlama gibi bir şeydeyiz, Nuh bir konuşma yapacak. Söze başlama aşaması. "Muhterem misafirler..." Mekana Ferruh Ferman girdi, Nuh'un dikkati bozuldu.
"Meziyetli leydiler..."
Dsdf, şundan sonra ben kitabı bitirene kadar gün yüzü görmedim, pkfmp diye güldüm otobüste. Devamı da komik de söylemeyeyim, keyfi kaçmasın. Sonra mekana bir Ferruh Ferman daha giriyor, derken sayıları 20 oluyor. Bir de Bay Nike var, yanağındaki yara izi Nike amblemine benziyor. Onun adamları silahlı, Ferruhlar silahlı. Kurşunlar havalarda uçuşmaya başlıyor. "Ortalık cehenneme döndü. Jet sosyete, havada çarpışan jetler gibi darmadağın olmuştu. Fakat çığlıklar duyulmuyordu, çünkü müzik silah seslerini bile bastırıyordu." (s. 14)
Ya böyle filmler var ama hiç aklıma gelmedi hay anasını. Şunun çatışmalısını düşünün:
Alıntıdan anlaşılacağı üzere bir sürü çılgın benzetme bekliyor okuru. Eğlendirici gayet.
Belli bir zaman sırasına göre anlatmayacağım, zira böyle bir şey yok. Nuh Tufan bir albinodur; bembeyaz bir adam. Otobüste gördüğü çok güzel bir kıza gayet başarısız bir şekilde yazar, kız Nuh'tan iğrenir ve uzaklaşır. Nuh, arkadaşı İbrahim Kurban'la buluşur. Lise arkadaşı bunlar. İbo bir yıl kimya, bir yıl tıp okumuş. Sonra güzel sanatlar fakültesinin heykel bölümüne girmiş. Nuh da aynı fakültede tiyatro öğrencisi. Neyse, İbo bir canlı doku ürettiğini söylüyor Nuh'a. Böylece yüzleri müzleri kopyalayabiliyorlar. Buradan para kazanma olayına girecekler ama öncesi var.
Geri gidiyoruz, Meyvertigo adlı bir meyve suyu markasını bok etme operasyonu düzenleniyor. İşin başında Nuh ve o sıralarda birlikte yaşadığı Baretta namlı arkadaşı var. Şant-Ajans adlı bir şirket kuruyorlar ve gazetelere ilanlar, bir şeyler. "Sayın şirket sahibi, rakibiniz boku yesin mi?" Mesela. Sonra bir iş geliyor, ortalık yerlerde, "Bu kutudan bok çıktı," diyorlar, "Vişneli diye aldık, çıkmadı," diyorlar. Böyle ha, abarttığım falan düşünülmesin. Şimdi ne kadar oyun oynanıyor da olsa ben süper kıçımın yardımıyla bir fikre vardım, bu yüzden her şeyi dikkatlice inceliyorum.
Bir iki ayrıntı var, onları vermeden geçme yazar. Ahmet Midhat Efendi'ye denk geliyoruz Menteş'te. Neşelere gel: "Konservatuarda geçirdiğim üçüncü senenin son günleriydi. Aldığım burslarla kıt kanaat geçiniyordum. Çevremdeki çocukların tamamı denyoydu. [Denyo: Ortaoyununda budala tipi. Denilo da denir. Yaygaracı, kendisine gösterilen müsamahayla şımarmış, küstah, arsız, küfürbaz, yüzsüz ve sırnaşıktır.]" (s. 25) Metin arasına açıklama sıkıştırmak nedir? Postmodernciler, göreve.
Bir de şu: "Bir Meyvertigo yetkilisi, canlı yayında bir kutu Meyvertigo'yu bardağa boşalttı ve bir dikişte içti. Türk televizyon tarihinin en mide bulandırıcı sahnesiydi! Bir sürü kusan oldu!.." (s. 29)
Hemen oraya gelmeyeyim dedim, yine geldim. Murat Menteş izlediğim kadarıyla, ki pek de izlemedim taktığı gözlüklerden ötürü, tüketim toplumundan iğrenen bir şahıs. Beigbeder, Ellis, Palahniuk gibi biraderlerin bizdeki temsilcilerinden biri. Dolayısıyla reklamlar, şunlar bunlar kötü. Eh, şu reklam katakullilerine bakınız. Gerçeği bilmeyip reklama inananlara bakınız, hatta gerçeğin zaman zaman reklam olup olmadığını bile bilmeyenlere bakınız. Bunların hepsi daha büyük bir hadisenin parçası ama oraya bari gelmeyeyim daha lan. Devam. Bir saniye, şu da var: "Her ev, tüketim çılgınlığıyla satın alınmış lüzumlu lüzumsuz ürünlerle giderek daralmaktaydı." (s. 65)
Paralar suyunu çekince civardaki bir zenginin, Umur Samaz'ın köpeğini kaçırıyorlar. Para babası bunlara parça parça para gönderiyor, bunlar da ha bugün, ha yarın, köpeği vermiyorlar sahibine. Bir gün köpek ellerinden kurtuluyor, Umur Samaz sokağa fırlıyor ve köpeğine kavuşuyor. O sırada oradan geçen bir arabadan ateş açılıyor, ikisi ölüyor. Umur Samaz'la köpek. Cenazeye falan gidiyor Baretta'yla Nuh, biri Nuh'a sarılıp ağlıyor. Falan.
Kısa kesiyorum, maske olayı vardı ya, ilan veriyorlar gazeteye. Bir davete mi gidilmesi gerekiyor, zenginin biri arayacak, onun yerine bunlar gidecekler maskeyle. Olay bu. Ferruh Ferman diye birinin yerine geçiyor Nuh, sonra otobüsteki kız da bu Ferruh'un sevgilisiymiş meğerse, böyle böyle acayip acayip olaylar. Bok etmek de istemedim şimdi, bütün kitabı anlatmanın alemi yok.
Oyunlara bakalım; üç dört farklı karakter, yer yer anlatıcı oluyor. Farklı açılardan olayları izleyebiliyoruz böylece. Borges, Tolkien, Nueve Reinas, bir sürü gönderme, bir sürü atıf. İbolu bölümlerde ihtimaller (Kafanıza meteor düşmesi ihtimali 7/3678234682, yani var) mesela.
Son olarak, kitabın kendisi bir simulakr. Baudrillard'ın varlığı da bu sebeple önemli. The Matrix'in efil efil Baudrillard estiğini biliyoruz, Voçoski Biraderler kör göze parmağım şeklinde gösterdilerdi. Murat Menteş, burada Baudrillard'ın kendisini koyuyor romanın ortasına. Bu şahsın sahtelik, kandırıkçılık, simülasyon ve kaotik diğer şeyler temalı fikirlerinden yola çıkarsak maskeler, yüzlerin kopyalanması, ürünler, reklamlar, hatta karakterlerin adları ve hatta kitabın adı da bir gerçeklik-taklit ilişkisini, bu çıkmazı ortaya koymuyor mu? Nuh, Ferruh'un yerine geçtiğinde bazen kim olduğunu unutacak gibi olur. İbo bir bilen abidir, bir yüce dayıdır, maskeler onun başının altından çıkmıştır ama ondan da üstün bir yaratıcı vardır; yazarın ta kendisi. Onun da üstünde birileri vardır, hayatımızı yönlendiren, sadece görünüşlerinin farkında olduğumuz şeyler.
Bir simulakr bile günde iki kez doğruyu gösterir. Menteş'ten komik, edebisi yer yer derin, güldüren, güldürürken düşündüren, düşündürürken kusturan süper bir roman.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





