Böyle bir zenginlik olamaz. Gaiman'ın sürüklediği en renkli, en uzun yolculuk bu kitapta.
Üç Eylül ve Bir Ocak: ABD'nin ilk ve son imparatoru hakkında hikâyedir.
Ümitsizlik, intihara pek yakın bir dayıyı izlerken Sandman'i çağırıyor. Amacı düello yapmak. İntihara yakın olan bu adamı düşlerle kurtarıp kurtaramayacağını soruyor Dream'e. Bu sırada kayıp abiye de atıfta bulunuyor, eğer Sandman ailesine karşı o kadar kayıtsız olmasaymış abileri gitmeyecekmiş falan. Sandman düelloyu kabul ediyor. Bire karşı üç; İhtiras ve Hezeyan da Ümitsizlik'le birlikte savaşacak.
Olaya gel; Sandman dayıyı uyutuyor, düş gördürüyor. Adam uyanınca kendisini ABD'nin imparatoru ilan ediyor. Gazeteye yazı falan veriyor imparatorluğunun açıklanması için. Bir barda Mark Twain'le karşılaşıyor, Twain'i "imparatorluğunun ilk masalcısı" ilan ediyor. Olaylara gel. Diğerleri adamı umutsuzluğa sürüklemeye, kafayı yedirtmeye falan çalışıyorlar ama mümkün değil, adam rüyaya öyle bir sarılmış ki hiçbir şey onu yolundan döndürmüyor. Adam ölüyor, Ölüm onu götürüyor ve düelloyu Sandman kazanmış oluyor.
Thermidor: Sandman'in kesik bir kafayla ilgili hikâyesi. Sandman, Johanna Constantine'e gidiyor ve kesik bir kafayı bulup getirmesini istiyor. Kendisi meseleye karışamıyor, nedenini göreceğiz. Karşılığında kadının istediği bir şeyi yapacak. Neyse, yıl 1794. Devrimin üstünden birkaç yıl geçmiş, Fransa'dayız. Kadın kafayı buluyor, lakin yakalanıyor. Kafa Orpheus'un kafası. Mitolojik bir şahsiyet Orpheus, eşini kaybedince kadınlardan nefret etmiş, kendini müziğe vurmuş bir kardeşimiz. Sandman'in oğlu, daha önemlisi.
Robespierre, zamanın gaddar katili, kadını sorguluyor, dövüyor, ele geçirilip diğer kesik kafalar arasına atılmış Orpheus'un kafasını bulmasını istiyor. Kadın buluyor, kafa şarkı söylemeye başlıyor ve oradaki herkes şaşkınlıktan donakalıyor. Leydimiz kafayla birlikte uzuyor, şarkıyı dinleyenlerin de kellesi vuruluyor ileride. Tarihi gerçeklerle paralel bir kurgu, bunların hepsi yaşanmış ama tabii Gaiman'ın anlattığı biçimde değil.
Johanna, kafayı Naksos adlı adaya götürüyor, Yunan adası. Buradaki rahipler, yüzyıllardır kafanın koruyuculuğunu yapıyor. Kafa, ait olduğu yere geri dönüyor, baba özlemiyle birlikte.
Av: Bir dedenin torununa anlattığı hikâye. Çok basit geliyor, değil mi? Değil. King'in dediği gibi, Neil Gaiman'a sahip olduğumuz için çok şanslıyız, böylesi büyülü bir dünyadan mahrum kalacaktık yoksa.
Dedenin anlattığına göre çağlar önce genç bir adam varmış, bir çingeneyle karşılaşmış, çingeneden bir bohça almış falan. Bohçada üç büyülü nesne var, bir tanesi zümrüt bir kalp. Şimdi Sandman okurken öncelikle çok dikkatli olmalıyız, çünkü en küçük bir ayrıntı, başka hikâyelerde hikâyenin bir parçası, hatta bir karakteri haline gelebiliyor. Buradaki kalp de Sandman'in aşık olduğu bir kız vardı, Nana mıydı, öyle bir şey. Onunla alakalı. Her neyse, adam resmine sahip olduğu bir kızın peşinden gidiyor. Bohçanın içinde bir de kitap var, bu kitabı da Sandman'in kütüphanecisi Lucien arıyor. Buluyor da, lakin adam kitabı vermiyor bir türlü. Neyse, adam hapsediliyor falan, Lucien adamı çıkarıyor ve kütüphaneye götürüyor. Sandman yakalıyor bunları, neler olduğunu öğrenince adamı resimdeki kızın yanına götürüyor. Sanıyoruz ki adam, bu kıza aşık olmuş falan, arayış o yüzden. Yok, resmin yerleştirildiği kolyeyi kıza verip uzuyor, kitabı teslim ediyor ve yolculuk sırasında ormanda karşılaştığı, kendi gibi bir avcı kızla yaşamaya başlıyor falan. Tanışmaları şöyle: Adam bir geyiği kovalarken kız önce davranıyor, fişuuv diye atlayıp geyiğin boynunu kırıyor falan.
Toruna anlatılmış sıradan bir hikâyeydi, ta ki dede, "Büyükanneni tanımış olmanı isterdim. Muhteşem bir kadındı. Her şeyin kıymetini bilirdi. Ama beni alt edip o geyiği avlayışını da bana asla unutturmadı," diyene kadar.
August: Buyur, bu da Roma zamanından bir hikâye.
İmparator August, her yıl bir gün için dilenci kılığına girerek şehirde dileniyor. Bir yıl, Cüce Lycius'ı eşlik etmesi için çağırıyor. Anlaşmaya göre Lycius kimseye konuyla ilgili tek bir kelime bile etmeyecek. Bunu anlatmıyorum, çünkü şahane. Anlatırsam bok ederim çok affedersiniz.
Yumuşak Yerler: Marco Polo, Çin diyarlarında yolculuk ederken kervanından uzak düşüyor, kayboluyor. Meğer orası "yumuşak" bir yermiş, yani gerçeklikle rüyalar arasında bir bölge. Bir sürü düş beliriyor, bazıları Marco'yla konuşuyor, bazıları geçip gidiyor. Herkes birilerinin düşü ama kimse kimin düşü olduğunu bilmiyor. Böyle bir karışık ortam. Marco en sonunda Sandman'le karşılaşıyor, Sandman de esaretten yeni kurtulmuş, kalesine gitmeye çalışıyor. Hoop, ilk kitaba döndük hemen. Neyse, Sandman önce mırın kırın ediyor. Çok yorgunum da, ben seni geri döndüremem de, bilmem ne. Sonra adama çok şanslı olduğunu, geri göndereceğini söylüyor. Gönderiyor da. Böyle bir şey.
Orpheus: Kafayı gördük, şimdi oğlanın hikâyesi.
Bu Orpheus, aşık olduğu kızla evlenecek. Bütün aile geliyor: Dream, Death, Destiny. Ya bu isimleri bir öyle yazıyorum, bir böyle yazıyorum, kusura bakmayın. Aynı kişiler bunlar. Neyse, bir de sürpriz var: Yıkım. Destruction'ı ilk kez görüyoruz böylece. Öküz gibi bir adam, miğferli falan.
Aristaeus, Sandman'in kuzgunu Matthew yani, o da Orpheus'ın arkadaşı olarak orada ve müstakbel gelinin ölmesini sağlayan da o. Embesil, düğün günü kıza yazarken kızı bir yılan ısırıyor, haliyle zavallıcık mort.
Orpheus üzüntüden kafayı yiyor, babasıyla konuşmaya gidiyor ama Sandman'in Hades'i görmeye pek niyeti yok. Pek iyi ayrılmıyorlar haliyle, Orpheus babasına kızıyor.
Sonra intihar edecekken Yıkım geliyor yanına. Hades'e gitmek için Ölüm'le konuşması gerektiğini söylüyor ve Ölüm'ün evine bir geçit açıyor. Orpheus, halasıyla konuşuyor. Tabii bu arada konuştuğu herkes lam yaşamaya bak, her şey geçti gitti diyor ama çocuk deli gibi aşık. Ölüm, Hades'e gitmenin bir bedeli olacağını söylüyor ama Orpheus yine geri adım atmıyor, harbiden gidiyor Hades'e. İşte Kharon geliyor, kayık hikâyesi. Lir çalarken Kharon'u ağlatıyor hatta.
Hades'le Persephone'un karşısına çıkıyor, bir şarkı söylüyor orada. Bütün ruhlar ağlıyor, işkenceler duruyor falan. Ölen aşkını anlatıyor. Gerisi mitoloji. Hades kızı Orpheus'a veriyor ama bir şartla; çıkışa kadar Orpheus yalnız yürüyecek, ardından gelen Eurydice'e dönüp bakmayacak. Bu dönüp bakmama olayı dinlerde de var, mitolojide de var. Gerçi birini diğerinden ayıran ne, bilmiyorum. Neyse, dönüp bakıyor bu. Bakmasana mal. Bakınca kız kayboluyor tabii.
Orpheus yalnız, bir tepede duruyor. Annesi geliyor, Baküs Rahibeleri'nin geldiğini, başka bir yere gitmesini söylüyor. Bu rahibeler deli, şehvet meraklısı. Dionysos'un takipçileri. Bizimkini parçalıyorlar, Orpheus bir yere gitmiyor çünkü. Neyse, kafasını da bir nehre atıyorlar. Eurydice diye diye gidiyor kafa.
En sonunda Sandman geliyor, kendin ettin kendin buldun tarzı bir şeyler söylüyor ve kafayı bir kayaya koyup gidiyor. Adam, "Baba, baba!" diye bağırıyor ve Kemal Sunal'ı, İnek Şaban'ı hatırlayıp gülüyoruz. Dsfd, şaka şaka. Böyle bitiyor hikâye ama aslında bitmiyor, yine karşılaşacağız Orpheus'la. Sandman'in onu bir daha görmeyeceğini söylemiş olmasına rağmen.
Kargalar Meclisi: Yine eski hikâyelerdeki bir kadınla çocuğu hakkında. Çocuk uyuyor, sonra Habil-Kabil Biraderler'in evine gidiyor bir şekilde. Buradaki sohbetler, konuşmalar. Uyanınca çocuğun elinde o diyardaki Matthew'un tüyü var falan. Ha, bir de Adem'in üç karısı anlatılıyor, o güzel. Lilith falan.
Ramazan: Son hikâye. Pilim bittiği için kısa kesiyorum; Bağdat Emiri Haldun'un rüya şehrini sonsuza kadar gizlemesi için Sandman'le yaptığı anlaşma üzerine bir hikâye ama bu kadar değil, Binbir Gece Masalları atmosferi öylesine başarılı ki insan hayran oluyor ister istemez.
Böyle, çok deli bir sayıydı bu. Evet.
23 Şubat 2013 Cumartesi
Sevgi Soysal - Hoş Geldin Ölüm/Tutkulu Perçem
Bir son ve ilk buluşması. Tutkulu Perçem, Soysal'ın ilk kitabı. Hoş Geldin Ölüm de tamamlanamamış bir son kitap.
Hoş Geldin Ölüm, Sevgi Soysal'ın göğüs kanseriyle mücadele ettiği Londra'da yazmaya başladığı roman. Bitirememiş ne yazık ki. Bitirseydi 12 Mart'la mücadele eden insanlarından birazını daha görecektik. Üstüne başka romanlar da yazacaktı ve kendisini sürgün eden, hapseden düzene karşı duruşunu sürdürecekti. Hâlâ sürdürüyor; yarattığı karakterler çektikleri acılarla, hatalarıyla, yaşamlarıyla capcanlı örnekler olarak duruyor karşımızda.
İlk cümle şu: "'Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?' Bu soruyu sorup duruyor Sema." (s. 11)
Londra, Paris, neresi olursa olsun, Yenişehir'den bir türlü ayrılamamak Bachelard'la açıklanabilir. "Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar" der kendisi. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde görüleceği üzere şehrin ayrıntıları capcanlıdır, hem bir gözlemcinin, hem de bir yaşayıcının şehridir Yenişehir. Ne yazık ki kitap yarım kaldığı için aynı iki şehirle bir önce-sonra karşılaştırması yapamıyoruz.
Sema, Yenişehir'de dergi satıyor. Yanında Ömer var, yeni eşi. Sema'nın üniversitede hocası. Eski hocası diyelim, ikisi de 12 Mart zamanında şutlanıyorlar üniversiteden çünkü. Hapis günleri geçiyor, önce Hasan'la evleniyor Sema. Hasan, üniversiteden arkadaş. Yoksul çocuğu, mücadeleye girişi bundan. Yapamıyorlar; hapis, mücadele yoruyor. Hasan hapisteyken bir mektup geliyor Sema'nın ayrılmak istediğine dair. Ayrılıyorlar, Sema Ömer'le evleniyor. Hasan'dan olan çocuğu Ali, Hasan'ın anası Hayriye'ye kalıyor.
Dergi satma işini bırakıp kalabalık bir dolmuşla Hayriye'ye giderken Sema yorgun. Ucu bucağı olmayan bir mücadeleyi sürdürürken yıpranmış. "Her insandan biri olmak; şu anda Sema'ya en iyi gelen tek düşünce bu." (s. 19) Sema'nın sorgulayışı öncelikle kendine yönelik. Hayriye, ailenin babası Sefer, Hasan ve evlat Ali. Her biriyle yaşanmış anılar, gecekondu mahallesinin anıları geliyor aklına Sema'nın. Su basmış evde sabahlara kadar su boşaltmalar, Sefer'in satıp parasını alamadığı naylon leğenler, Ali'nin gürbüzlüğü, Hayriye'nin tutunabilme savaşı. Zor bir hayata alışık olmadığı için Sema'nın Ömer'e kaçtığını söylersek belki haksızlık olur, belki olmaz. Fakat çocuğu ardında bırakması, çocuğun küskünlüğü, Sema'nın işin içinden çıkamaması bu noktada başlıyor.
Sema'daki suda yaprak gibi sürüklenme hadisesini güvensizliğin, sevgisizliğin getirdiği aşırı sevgide bulabiliriz. Hasan'la Sema'nın fakülte dönemindeki konuşmalarını, anlatıcının bir iki cümlesini alıyorum:
"Sema sevilmeyi hep hak etmediğini sanıp sevilmemekten ödü kopanlardandı." (s. 35)
Özgeci insanlardır bunlar, yani hep kendilerinden verirler. Sevilmeyeceklerini düşünürler, bu yüzden aşırı, aşırı olmasına rağmen içten bir sevgi gösterirler. Sonuç önemli değildir, bir görevmiş gibi yaparlar bunu. İnsanlar arasında var olabilmek, tutunabilmek için koşulmuş gibi. Sonsuz sevgi göster ve insanlar da seni sevsin. Bazıları kötü anılmamak için de yapar bunu, sanıyorum yapmacıklık burada başlıyor. Sema'nın kaygıları gerçek, bu yüzden yanlış veya doğru yapıp yapmadığını bilmiyor, sadece yapıyor.
Yıllar önce, daha en başta Ömer'le birlikteyken Ömer'in Anadolu'ya gitmesi, ilişkinin boyutunun tam olarak ortaya çıkmaması dedikodulara sebep oluyor fakültede. Sema daha birinci sınıfta, Ömer grubun lider kadrosunda, Hasan da üçüncü sınıfta iki kez çakmış bir öğrenci. Neyse işte, dedikodu falan oluyor, Hasan Sema'yla konuşup anlamak istiyor işi.
"'Peki sen neydin yani, durumun yani, Ömer'in yanındaki durumun neydi? Sormama kızmıyorsun ya?'
'Durumum ne olabilir? Yetiştirmem gerekiyordu kendimi, daktiloya yazıyordum bazı şeyleri, Ömer'in önerdiklerini okuyordum.'
'Kızım, aklın yok mu senin?'
'Nasıl olacak, akıl şıp diye olmaz ki, geliştirmek, beslemek gerekir onu?'
Hasan bu sözleri, bir insanlaşmış tavşanın yumuşaklığıyla söyleyen Sema'ya içi yanarak bakmıştı." (s. 37)
Eh, daha da bir şey söylemem.
Bundan sonrası Sema'nın üst sınıf ailede büyüme süreci, bir de Ömer'in arkadaşlarıyla toplandığı bir gecekondu ortamı. 50 küsur sayfa bir şey zaten, son daktilo sayfasının fotoğrafıyla bitiyor. On numara roman olacakmış, belli.
Tutkulu Perçem, bol oyunlu bir hikâye kitabı. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, bir dayı kitap hakkında son derece özenti gibi bir şeyler diyordu. Eh, biraz öyle ama sadece bunu söylemek haksızlık olur. Kadın olmak gibi, birey olmanın zorluğu gibi şeyler var. Köstebeknâme varr mesela, anarşiyle varolma arasında gidip gelen nefis bir hikâye.
Kaçmasın, görüldüğü yerde alın.
Hoş Geldin Ölüm, Sevgi Soysal'ın göğüs kanseriyle mücadele ettiği Londra'da yazmaya başladığı roman. Bitirememiş ne yazık ki. Bitirseydi 12 Mart'la mücadele eden insanlarından birazını daha görecektik. Üstüne başka romanlar da yazacaktı ve kendisini sürgün eden, hapseden düzene karşı duruşunu sürdürecekti. Hâlâ sürdürüyor; yarattığı karakterler çektikleri acılarla, hatalarıyla, yaşamlarıyla capcanlı örnekler olarak duruyor karşımızda.İlk cümle şu: "'Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?' Bu soruyu sorup duruyor Sema." (s. 11)
Londra, Paris, neresi olursa olsun, Yenişehir'den bir türlü ayrılamamak Bachelard'la açıklanabilir. "Mekan, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar" der kendisi. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde görüleceği üzere şehrin ayrıntıları capcanlıdır, hem bir gözlemcinin, hem de bir yaşayıcının şehridir Yenişehir. Ne yazık ki kitap yarım kaldığı için aynı iki şehirle bir önce-sonra karşılaştırması yapamıyoruz.
Sema, Yenişehir'de dergi satıyor. Yanında Ömer var, yeni eşi. Sema'nın üniversitede hocası. Eski hocası diyelim, ikisi de 12 Mart zamanında şutlanıyorlar üniversiteden çünkü. Hapis günleri geçiyor, önce Hasan'la evleniyor Sema. Hasan, üniversiteden arkadaş. Yoksul çocuğu, mücadeleye girişi bundan. Yapamıyorlar; hapis, mücadele yoruyor. Hasan hapisteyken bir mektup geliyor Sema'nın ayrılmak istediğine dair. Ayrılıyorlar, Sema Ömer'le evleniyor. Hasan'dan olan çocuğu Ali, Hasan'ın anası Hayriye'ye kalıyor.
Dergi satma işini bırakıp kalabalık bir dolmuşla Hayriye'ye giderken Sema yorgun. Ucu bucağı olmayan bir mücadeleyi sürdürürken yıpranmış. "Her insandan biri olmak; şu anda Sema'ya en iyi gelen tek düşünce bu." (s. 19) Sema'nın sorgulayışı öncelikle kendine yönelik. Hayriye, ailenin babası Sefer, Hasan ve evlat Ali. Her biriyle yaşanmış anılar, gecekondu mahallesinin anıları geliyor aklına Sema'nın. Su basmış evde sabahlara kadar su boşaltmalar, Sefer'in satıp parasını alamadığı naylon leğenler, Ali'nin gürbüzlüğü, Hayriye'nin tutunabilme savaşı. Zor bir hayata alışık olmadığı için Sema'nın Ömer'e kaçtığını söylersek belki haksızlık olur, belki olmaz. Fakat çocuğu ardında bırakması, çocuğun küskünlüğü, Sema'nın işin içinden çıkamaması bu noktada başlıyor.
Sema'daki suda yaprak gibi sürüklenme hadisesini güvensizliğin, sevgisizliğin getirdiği aşırı sevgide bulabiliriz. Hasan'la Sema'nın fakülte dönemindeki konuşmalarını, anlatıcının bir iki cümlesini alıyorum:
"Sema sevilmeyi hep hak etmediğini sanıp sevilmemekten ödü kopanlardandı." (s. 35)
Özgeci insanlardır bunlar, yani hep kendilerinden verirler. Sevilmeyeceklerini düşünürler, bu yüzden aşırı, aşırı olmasına rağmen içten bir sevgi gösterirler. Sonuç önemli değildir, bir görevmiş gibi yaparlar bunu. İnsanlar arasında var olabilmek, tutunabilmek için koşulmuş gibi. Sonsuz sevgi göster ve insanlar da seni sevsin. Bazıları kötü anılmamak için de yapar bunu, sanıyorum yapmacıklık burada başlıyor. Sema'nın kaygıları gerçek, bu yüzden yanlış veya doğru yapıp yapmadığını bilmiyor, sadece yapıyor.
Yıllar önce, daha en başta Ömer'le birlikteyken Ömer'in Anadolu'ya gitmesi, ilişkinin boyutunun tam olarak ortaya çıkmaması dedikodulara sebep oluyor fakültede. Sema daha birinci sınıfta, Ömer grubun lider kadrosunda, Hasan da üçüncü sınıfta iki kez çakmış bir öğrenci. Neyse işte, dedikodu falan oluyor, Hasan Sema'yla konuşup anlamak istiyor işi.
"'Peki sen neydin yani, durumun yani, Ömer'in yanındaki durumun neydi? Sormama kızmıyorsun ya?'
'Durumum ne olabilir? Yetiştirmem gerekiyordu kendimi, daktiloya yazıyordum bazı şeyleri, Ömer'in önerdiklerini okuyordum.'
'Kızım, aklın yok mu senin?'
'Nasıl olacak, akıl şıp diye olmaz ki, geliştirmek, beslemek gerekir onu?'
Hasan bu sözleri, bir insanlaşmış tavşanın yumuşaklığıyla söyleyen Sema'ya içi yanarak bakmıştı." (s. 37)
Eh, daha da bir şey söylemem.
Bundan sonrası Sema'nın üst sınıf ailede büyüme süreci, bir de Ömer'in arkadaşlarıyla toplandığı bir gecekondu ortamı. 50 küsur sayfa bir şey zaten, son daktilo sayfasının fotoğrafıyla bitiyor. On numara roman olacakmış, belli.
Tutkulu Perçem, bol oyunlu bir hikâye kitabı. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, bir dayı kitap hakkında son derece özenti gibi bir şeyler diyordu. Eh, biraz öyle ama sadece bunu söylemek haksızlık olur. Kadın olmak gibi, birey olmanın zorluğu gibi şeyler var. Köstebeknâme varr mesela, anarşiyle varolma arasında gidip gelen nefis bir hikâye.
Kaçmasın, görüldüğü yerde alın.
22 Şubat 2013 Cuma
Ahmet Oktay - Gizli Çekmece
Ahmet Oktay'ı bildiniz? Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları gibi, Bir Yazı'nın Arayışları/Bir Arayışın Yazıları gibi araştırmalarıyla fark yaratmış, şiirleriyle duygu dünyamıza doink diye dokunmuş, Mavi hareketi içinde yer alarak 1950'lerin edebiyat dünyasına bodoslamadan dalmış bir dayımız. Lise terktir, kendini çok iyi yetiştirmiştir. Evet.
Bendeki ilk baskı, 1991 tarihli. Böyle şekil bir kapak yok. Kaşkollü bir Ahmet Oktay, "üşüyorum lan" ifadesiyle okuruna bakıyor.
Öncelikle bu bir otobiyografi değil, anı kitabı hiç değil. İkisinden de parçalara rastlamak mümkün, yine de bütüncül bir yaklaşımla yazmamış kitabı Oktay. Bir tür kolaj tekniği kullandığını söylüyor. Konudan konuya atlaması bunun ürünü.
Gazetecilikle başlıyoruz. Önce Türkiye'de gazetecilikle ilgili görüşler var. Tiraj meselesi, doğru habercilik, iktidar-basın yakınlaşması, ne kadar çarpık şey varsa alayı. 50 yıldan sonra şimdi de aynı problemler var, bir gıdım değişme yok. Her neyse, bu bölümde Oktay'ın gazeteciliğe başlayışı, 27 Mayıs, zor koşullar var. Anısal hadiseler.
Askerlik geliyor, Sivas'a gidiyor Oktay. Dediğine göre o sıralarda Kürt sorunu yeni yeni ortaya çıkıyor. Oktay, Barzani'yle röportaj yapmak için tey Cilo'ya kadar gidiyor ama yapamadan dönmek zorunda kalıyor. Yine de elinde bir malzeme var. Kamyon arkasında, at sırtında vs. Anadolu'nun derinlerine yolculuk. 1962'de bu yolculuğu yazıyor, Sivas'ı yazıyor. Aklında Yaban. İnsan manzaraları çok canlı, çok renkli. Genelevlerden tutun, kahvelere kadar birçok ortamı yaşıyoruz. Meseleler var elbette, Oktay'ın üslubuyla daha bir iç yakan sosyal meseleler. Mesela şu:
"Dil, Doğu Anadolu'nun en önemli, en yürek ağrıtıcı konularından biri. Sivas'tan itibaren, insanlarla aranızdaki bağların kopmaya başladığını, bir başka ülkeye doğru yol aldığınızı acı şekilde anlıyorsunuz. Bütün bağlar kopmaya başlıyor. Ne dil, ne kader bağı. Kutup günlerinin altı ay süren gecelerinden birdenbire altı ay süren gündüzlerine geçer gibi her şey kesiliyor ve Anadolu toprağı üzerinde yapayalnız kalıyorsunuz.
İşin en kötü yanı, doğu halkının bu durumu olduğu gibi benimsemesi, kendini aynı vatan toprağının insanlarından saymaması... O dil birliğini sağlamak için en küçük bir çaba harcamıyor. Ama buna karşılık, biz de hiç ama hiçbir şey yapmamışız. Üç yılın, on yılın aldırmazlığı, unutmuşluğu değil bu. Yüzyıllardır Doğu Anadolu, tropik iklimlerin garip bitkileri gibi, kendi üzerine kapanarak yaşamış. Kendi sınırlarıyla ilgisi ancak bir başka seferberlik emri çıkınca, başı ezilmesi gereken bir yedi düvel olunca kesilmiş. Bu kez de yayan, yapıldak, o cepheden bu cepheye gidip gelmiş. Yemen çöllerinde, Trablus ve Kafkas cephelerinde telef olup gitmiş.
Cumhuriyet'ten sonra da durum değişmemiş. Onlar yine kıraç topraklarının üzerinde her şeyden uzak yaşamışlar. Kimse dillerini, kültürlerini ve üretim hayatlarını bizimkine bağlamaya çalışmamış. Doğu Anadolu insanının yabancılığı bir yara gibi işlemiş. Hâlâ işliyor.
Ve biz kendi toprağımızın öz insanlarına birer turist şaşkınlığı içinde bakıyoruz. Aynı hayret ve aynı korku ifadesi yüzleri bir bıçak gibi ikiye bölüyor. Yaptığımız tek davranış sadece bu." (s. 38-39)
Yine değişen bir şey yok.
TRT dönemi... Darbelerden kurtulamıyor Oktay, bu sefer de 12 Mart geliyor, kurumu askerler dolduruyor. Asker usulü brifingler veriliyor, işten olmamak için.
"(...) Sonunda yakalandılar ve yok yere asıldılar.
Radyo 7.30 sabah bülteninde idamları açıkladığında traş oluyordum. Tülây duvara yaslanmıştı. İçeri gittim, pikaba Dokuzuncu Senfoni'yi koydum. Finale, koro bölümüne geçtim ve sesi sonuna kadar açtım.
Yapabileceğim buydu." (s. 53)
Denizler hakkında yazılanlar.
Schiller şiiri. Neşeye mi övgü, özgürlüğe mü övgü artık, bilmiyorum. Lakin o güzel insanlar, o çirkin, insanlığın leş çukuru darağaçlarında ölüp gittiler.
İsmail Cem'le, Mehmet Barlas'la ilişkiler. Yaşasın Edebiyat adlı program mesela, Balıkçı ölmeden kısa bir süre önce görüşmüş Oktay. Balıkçı, "Laf çok, ömür yok be," demiş. Balıkçı'ya merhaba diyek? Merhaba!
İş hayatı burada sonlandı, bundan sonra daha kişisel olaylar. Bohem hayat gibi, sanatçı dostlar gibi, Hayalet gibi. Bir dönemin yansıması var burada, edebiyatla ilgilenenlerin az çok merak ettiği mekanlar, insanlar.
"Bohem, bir tarih döneminin sanatçıya biçtiği yaşam biçimiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse seçim şansı yoktu: Şair olmak, yazar olmak bohemlikten geçer sanıyorduk biraz.
Bu 40 yılda, sanatçılarla aydınlar ve kendilerini bu çevreye yakın sayarlar; üç askeri müdahale gördüler ve ara rejimlerde yaşamak zorunda kaldılar. Umutlar kırıldı ve umutlar doğdu." (s. 72)
Kısaca şu: Yaşam çirkinleşmeye başladıkça çizginin dışına çıkmak istiyor insanlar. Sanatçı olmak şart değil. Doğ-oku-çalış-evlen-çocuk yap-öl zincirini daha en başlarda kıran insanlar görüldüğünde garipsenmiyorlar mı? "İşsiz, tembel, aylak, hayırsız..." Neler neler söylenir. Olması gereken şekilde yaşamayan insanlar için hayat zor, sanatçılar için elbette çok daha zor. Oktay'ın konu hakkında söyledikleri: "Söylemek bile fazla. Sanatçı bohemini, en berbat uyuşturucular aradığı ve kullandığı dönemde bile, lumpenden ayırmak gerekir. Amacı gerçekliği değiştirmek, bu yoldan da asla varolmamış bir dünya kurmak olan sanatçıya ne olmuşsa burada olmuştur. Yani yaşadığı toplumda. Kuşku yok: Toplumla uyuşan sanatçılr da vardır. Gelgelelim, zamanı yenebilenler, uzak geleceğe kalabilenler daha çok uyumsuzlar olmuştur. Uyumsuzluğun çeşitli sosyo/ekonomik ve kültürel/ruhbilimsel nedenleri var elbet. Burada söylenebilecek olan şu: Kimsenin yapamadığını yapmak, göremediğini görmek ister sanatçı. Buysa tehlikeli bir uğraştır. Açıklamak çünkü, rahatsız eder normlar benimsemiş insanı. Bu; yeni biçimlerin, düşüncelerin niçin ilkin sanatçılar, yazarlar arasında belirebildiğini ve onlar tarafından benimsenebildiğini yeterince açıklar." (s. 77) Sanayi Devrimi'nin zortlamasıyla birlikte düş güçlerine biraz daha sıkı sarılan insanlar değil miydi fantastiği, BK'yi bir anda patlatan insanlar? Bununla da yetinmediler, distopya adlı muazzam hazine keşfedildi. Verne'ın Yirminci Yüzyılda Paris'i aklıma gelen ilk örnek. Elbette bu yolu takip etmeyenler de var, zamanın Paris'inin bohem yaşamıyla yayılmış bir gettonun çeşitlilik hakkında vereceği çok fikir olmalı. Sanatçı manzaralarında çoğunu inceleyeceğiz.
Cahit Sıtkı'yla bir anı: 16 yaşında bir genç olan Oktay, Cahit Sıtkı'yı Ankara'daki Şükran Lokantası'nda görür ve akşam aynı masaya otururlar. Cahit Sıtkı ketum, keyifsizdir. Ancak şiir okunduğu veya okuduğu zaman canlanır.
"(...) O günlerde bana bir şairlik durumu gibi göründüğü şüphesiz olan 'içe kapanıklığın' anlamına ancak şimdilerde varabiliyorum:
O tül perdenin ardında, horlanan, hiç sevilmeyen, sürekli suçlanan Türk aydınının, yazarlarının, sanatçısının simgesel heykeli olarak oturuyordu Cahit Sıtkı. Yüreğindeki acıyla taşlaşıp kalmış bir heykel." (s. 74)
Cahit Sıtkı gibiler için kaçılacak tek yer meyhaneydi, bir de kafe-barlar vardı. Beyoğlu'nda sıklıkla karşılaşacağız buralarda. Baylan mesela, kuşağın sanatçıları en az bir kere Baylan'ı söyler. Ferit Edgü, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun, Orhan Duru, Yılmaz Gruda ve diğerleri Baylan'da takılırlarmış. Ülkü Tamer, Attila İlhan'ın da orada takıldığını söylerdi ama İlhan'ın görevi yazılacak bir yer bulmakmış. Bir yere gidiyor, orada yazıyor ne yazacaksa ve gençler de kendisini takip ediyor. Pek takılmalık bir durum yok yani. Hatta Oktay'a falan, "Sağlıktan vazgeçtim, asıl zamanınıza yazık ediyorsunuz," dermiş.
Yüksel Arslan geliyor aralarına, 1955'te. Ferit Edgü getiriyor. Yüksel Arslan'ı anlatamam, tam avantgarde bir bay. Ressam diyeceğim, ressamdan da ötesi. Arslan'ın gençliğiyle ilgili anılar, bir işçi çocuğunun tek başına çıktığı sonsuz yolculuk.
İlhan Berk'in çaldığı mısralar da var. Ülkü Tamer bir ilan bile yayınlıyor: "Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk'e okumayacağım." İlhan Berk harbiden de dostlarından dinlediği şiirlerden üç beş bir şeyler kırparmış, altına da kendi imzasını atarmış. "Şair mısra çalar," sözü ona ait.
Cahit Irgat, Dürnev Turnaselli, Ömer Uluç, Sevim Burak ve daha bir sürü insan hakkında anılar var ama ben Oğuz'la bitirmek istiyorum, Hayalet Oğuz'la. O Pera'daki Hayalet'i tekrar okuyasım geldi, okuyacağım. Neyse, Oğuz Haluk Alplaçin. Düzenle ilgisiz bir hayatın sahibi. Evi olmadı, eşyası olmadı, parası oldu-olmadı, çünkü ele geçen para anında dostlarla yenirmiş. Tezer Özlü bahseder, Orhan Duru bahseder Oğuz'dan, o dönemin sakinlerinin tümü yakından tanır Oğuz'u. Böyle bir hayat yaşanmamıştır, Hayalet bir ilk oldu. Şunu verip bitireyim, lütfen izleyin:
Hayalet Oğuz
Kitap on numara, bence herkeşler okumalı.
Bendeki ilk baskı, 1991 tarihli. Böyle şekil bir kapak yok. Kaşkollü bir Ahmet Oktay, "üşüyorum lan" ifadesiyle okuruna bakıyor.
Öncelikle bu bir otobiyografi değil, anı kitabı hiç değil. İkisinden de parçalara rastlamak mümkün, yine de bütüncül bir yaklaşımla yazmamış kitabı Oktay. Bir tür kolaj tekniği kullandığını söylüyor. Konudan konuya atlaması bunun ürünü.
Gazetecilikle başlıyoruz. Önce Türkiye'de gazetecilikle ilgili görüşler var. Tiraj meselesi, doğru habercilik, iktidar-basın yakınlaşması, ne kadar çarpık şey varsa alayı. 50 yıldan sonra şimdi de aynı problemler var, bir gıdım değişme yok. Her neyse, bu bölümde Oktay'ın gazeteciliğe başlayışı, 27 Mayıs, zor koşullar var. Anısal hadiseler.
Askerlik geliyor, Sivas'a gidiyor Oktay. Dediğine göre o sıralarda Kürt sorunu yeni yeni ortaya çıkıyor. Oktay, Barzani'yle röportaj yapmak için tey Cilo'ya kadar gidiyor ama yapamadan dönmek zorunda kalıyor. Yine de elinde bir malzeme var. Kamyon arkasında, at sırtında vs. Anadolu'nun derinlerine yolculuk. 1962'de bu yolculuğu yazıyor, Sivas'ı yazıyor. Aklında Yaban. İnsan manzaraları çok canlı, çok renkli. Genelevlerden tutun, kahvelere kadar birçok ortamı yaşıyoruz. Meseleler var elbette, Oktay'ın üslubuyla daha bir iç yakan sosyal meseleler. Mesela şu:
"Dil, Doğu Anadolu'nun en önemli, en yürek ağrıtıcı konularından biri. Sivas'tan itibaren, insanlarla aranızdaki bağların kopmaya başladığını, bir başka ülkeye doğru yol aldığınızı acı şekilde anlıyorsunuz. Bütün bağlar kopmaya başlıyor. Ne dil, ne kader bağı. Kutup günlerinin altı ay süren gecelerinden birdenbire altı ay süren gündüzlerine geçer gibi her şey kesiliyor ve Anadolu toprağı üzerinde yapayalnız kalıyorsunuz.
İşin en kötü yanı, doğu halkının bu durumu olduğu gibi benimsemesi, kendini aynı vatan toprağının insanlarından saymaması... O dil birliğini sağlamak için en küçük bir çaba harcamıyor. Ama buna karşılık, biz de hiç ama hiçbir şey yapmamışız. Üç yılın, on yılın aldırmazlığı, unutmuşluğu değil bu. Yüzyıllardır Doğu Anadolu, tropik iklimlerin garip bitkileri gibi, kendi üzerine kapanarak yaşamış. Kendi sınırlarıyla ilgisi ancak bir başka seferberlik emri çıkınca, başı ezilmesi gereken bir yedi düvel olunca kesilmiş. Bu kez de yayan, yapıldak, o cepheden bu cepheye gidip gelmiş. Yemen çöllerinde, Trablus ve Kafkas cephelerinde telef olup gitmiş.
Cumhuriyet'ten sonra da durum değişmemiş. Onlar yine kıraç topraklarının üzerinde her şeyden uzak yaşamışlar. Kimse dillerini, kültürlerini ve üretim hayatlarını bizimkine bağlamaya çalışmamış. Doğu Anadolu insanının yabancılığı bir yara gibi işlemiş. Hâlâ işliyor.
Ve biz kendi toprağımızın öz insanlarına birer turist şaşkınlığı içinde bakıyoruz. Aynı hayret ve aynı korku ifadesi yüzleri bir bıçak gibi ikiye bölüyor. Yaptığımız tek davranış sadece bu." (s. 38-39)
Yine değişen bir şey yok.
TRT dönemi... Darbelerden kurtulamıyor Oktay, bu sefer de 12 Mart geliyor, kurumu askerler dolduruyor. Asker usulü brifingler veriliyor, işten olmamak için.
"(...) Sonunda yakalandılar ve yok yere asıldılar.
Radyo 7.30 sabah bülteninde idamları açıkladığında traş oluyordum. Tülây duvara yaslanmıştı. İçeri gittim, pikaba Dokuzuncu Senfoni'yi koydum. Finale, koro bölümüne geçtim ve sesi sonuna kadar açtım.
Yapabileceğim buydu." (s. 53)
Denizler hakkında yazılanlar.
Schiller şiiri. Neşeye mi övgü, özgürlüğe mü övgü artık, bilmiyorum. Lakin o güzel insanlar, o çirkin, insanlığın leş çukuru darağaçlarında ölüp gittiler.
İsmail Cem'le, Mehmet Barlas'la ilişkiler. Yaşasın Edebiyat adlı program mesela, Balıkçı ölmeden kısa bir süre önce görüşmüş Oktay. Balıkçı, "Laf çok, ömür yok be," demiş. Balıkçı'ya merhaba diyek? Merhaba!
İş hayatı burada sonlandı, bundan sonra daha kişisel olaylar. Bohem hayat gibi, sanatçı dostlar gibi, Hayalet gibi. Bir dönemin yansıması var burada, edebiyatla ilgilenenlerin az çok merak ettiği mekanlar, insanlar.
"Bohem, bir tarih döneminin sanatçıya biçtiği yaşam biçimiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse seçim şansı yoktu: Şair olmak, yazar olmak bohemlikten geçer sanıyorduk biraz.
Bu 40 yılda, sanatçılarla aydınlar ve kendilerini bu çevreye yakın sayarlar; üç askeri müdahale gördüler ve ara rejimlerde yaşamak zorunda kaldılar. Umutlar kırıldı ve umutlar doğdu." (s. 72)
Kısaca şu: Yaşam çirkinleşmeye başladıkça çizginin dışına çıkmak istiyor insanlar. Sanatçı olmak şart değil. Doğ-oku-çalış-evlen-çocuk yap-öl zincirini daha en başlarda kıran insanlar görüldüğünde garipsenmiyorlar mı? "İşsiz, tembel, aylak, hayırsız..." Neler neler söylenir. Olması gereken şekilde yaşamayan insanlar için hayat zor, sanatçılar için elbette çok daha zor. Oktay'ın konu hakkında söyledikleri: "Söylemek bile fazla. Sanatçı bohemini, en berbat uyuşturucular aradığı ve kullandığı dönemde bile, lumpenden ayırmak gerekir. Amacı gerçekliği değiştirmek, bu yoldan da asla varolmamış bir dünya kurmak olan sanatçıya ne olmuşsa burada olmuştur. Yani yaşadığı toplumda. Kuşku yok: Toplumla uyuşan sanatçılr da vardır. Gelgelelim, zamanı yenebilenler, uzak geleceğe kalabilenler daha çok uyumsuzlar olmuştur. Uyumsuzluğun çeşitli sosyo/ekonomik ve kültürel/ruhbilimsel nedenleri var elbet. Burada söylenebilecek olan şu: Kimsenin yapamadığını yapmak, göremediğini görmek ister sanatçı. Buysa tehlikeli bir uğraştır. Açıklamak çünkü, rahatsız eder normlar benimsemiş insanı. Bu; yeni biçimlerin, düşüncelerin niçin ilkin sanatçılar, yazarlar arasında belirebildiğini ve onlar tarafından benimsenebildiğini yeterince açıklar." (s. 77) Sanayi Devrimi'nin zortlamasıyla birlikte düş güçlerine biraz daha sıkı sarılan insanlar değil miydi fantastiği, BK'yi bir anda patlatan insanlar? Bununla da yetinmediler, distopya adlı muazzam hazine keşfedildi. Verne'ın Yirminci Yüzyılda Paris'i aklıma gelen ilk örnek. Elbette bu yolu takip etmeyenler de var, zamanın Paris'inin bohem yaşamıyla yayılmış bir gettonun çeşitlilik hakkında vereceği çok fikir olmalı. Sanatçı manzaralarında çoğunu inceleyeceğiz.
Cahit Sıtkı'yla bir anı: 16 yaşında bir genç olan Oktay, Cahit Sıtkı'yı Ankara'daki Şükran Lokantası'nda görür ve akşam aynı masaya otururlar. Cahit Sıtkı ketum, keyifsizdir. Ancak şiir okunduğu veya okuduğu zaman canlanır.
"(...) O günlerde bana bir şairlik durumu gibi göründüğü şüphesiz olan 'içe kapanıklığın' anlamına ancak şimdilerde varabiliyorum:
O tül perdenin ardında, horlanan, hiç sevilmeyen, sürekli suçlanan Türk aydınının, yazarlarının, sanatçısının simgesel heykeli olarak oturuyordu Cahit Sıtkı. Yüreğindeki acıyla taşlaşıp kalmış bir heykel." (s. 74)
Cahit Sıtkı gibiler için kaçılacak tek yer meyhaneydi, bir de kafe-barlar vardı. Beyoğlu'nda sıklıkla karşılaşacağız buralarda. Baylan mesela, kuşağın sanatçıları en az bir kere Baylan'ı söyler. Ferit Edgü, Demir Özlü, Demirtaş Ceyhun, Orhan Duru, Yılmaz Gruda ve diğerleri Baylan'da takılırlarmış. Ülkü Tamer, Attila İlhan'ın da orada takıldığını söylerdi ama İlhan'ın görevi yazılacak bir yer bulmakmış. Bir yere gidiyor, orada yazıyor ne yazacaksa ve gençler de kendisini takip ediyor. Pek takılmalık bir durum yok yani. Hatta Oktay'a falan, "Sağlıktan vazgeçtim, asıl zamanınıza yazık ediyorsunuz," dermiş.
Yüksel Arslan geliyor aralarına, 1955'te. Ferit Edgü getiriyor. Yüksel Arslan'ı anlatamam, tam avantgarde bir bay. Ressam diyeceğim, ressamdan da ötesi. Arslan'ın gençliğiyle ilgili anılar, bir işçi çocuğunun tek başına çıktığı sonsuz yolculuk.
İlhan Berk'in çaldığı mısralar da var. Ülkü Tamer bir ilan bile yayınlıyor: "Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk'e okumayacağım." İlhan Berk harbiden de dostlarından dinlediği şiirlerden üç beş bir şeyler kırparmış, altına da kendi imzasını atarmış. "Şair mısra çalar," sözü ona ait.
Cahit Irgat, Dürnev Turnaselli, Ömer Uluç, Sevim Burak ve daha bir sürü insan hakkında anılar var ama ben Oğuz'la bitirmek istiyorum, Hayalet Oğuz'la. O Pera'daki Hayalet'i tekrar okuyasım geldi, okuyacağım. Neyse, Oğuz Haluk Alplaçin. Düzenle ilgisiz bir hayatın sahibi. Evi olmadı, eşyası olmadı, parası oldu-olmadı, çünkü ele geçen para anında dostlarla yenirmiş. Tezer Özlü bahseder, Orhan Duru bahseder Oğuz'dan, o dönemin sakinlerinin tümü yakından tanır Oğuz'u. Böyle bir hayat yaşanmamıştır, Hayalet bir ilk oldu. Şunu verip bitireyim, lütfen izleyin:
Hayalet Oğuz
Kitap on numara, bence herkeşler okumalı.
21 Şubat 2013 Perşembe
Stephen King - Rüyalar ve Karabasanlar II
Öncelikle İnkılâp'ı kutlamak lazım, bir kitabı parçalayıp parçaları 10 senede bir bastığı için. Süper strateji.
İlkini okuyalı kaç yıl oldu bilmiyorum, araya dizisi de girdi. Hikâyelerden sekizini dizileştirdiler, aşağı yukarı 50 dakikalık bölümler halinde. Şahane o dizi, kaçırmayın. Ya da kaçırın, kitabı okuyana kadar.
Bütün Kargaşanın Sonu: Dizide var. King'in olağanüstünü olağanlaştırması hakkında bir şeyler dedim diye hatırlıyorum, o yüzden direkt geçek.
Sağlıklı bir ailede büyüyen iki çocuk. Biri zeki, diğeri en zeki. Dahi gibi bir şey. Çocuk yaşta profesör falan oluyor, bilim dalından bilim dalına atlıyor. Aç bir herif. Abisiyle ilişkileri gayet doğal. Çocuk ev yapımı planörle yüzlerce metre yüksekte uçarken abisi aşağıda haykırarak peşinden koşuyor. Doğal; küçük kardeşi dizginlemek için koşar insanlar. Değişik; kardeş dahi olunca ev yapımı bombayı patlatmasın diye peşinden koşturabiliriz.
Yıllar geçiyor, küçük büyüğü ziyaret ediyor. Dünyanın kafayı yemesinden şikayetçi. Her kanalda cinayet, kıtlık, bilmem ne. Yanında iki kovan var, arı kovanı. Arıları salıyor, sokmuyor arılar. Sebebi de Teksas'taki bir su kaynağı gibi bir şey. Oradaki suyu içenler gayet sakin insanlarmış. Bir çember istatistiğiyle kasabanın ve civarındaki bölgelerin suç istatistiği çıkarılmış. Kasabada tık yok. Bu suyu damıtıp Malezya civarındaki bir yanardağa döküyorlar. Korkunç bir miktardan bahsediyoruz tabii. Amaç, bulutlar yardımıyla insanları sakinleştirmek. Lakin gencimizin atladığı bir şey var; insanlar sakinleşiyor ama zekaları da geriliyor. Alzheimer.
Bütün hikâyeyi kendisine ölümcül bir karışım enjekte eden abiden dinliyoruz. Kan grubuna göre kendisine bir zaman biçiyor ve o sürede ne olduysa anlatmaya çalışıyor. Sonlara doğru karışımın etkisiyle saçmalamaya başlıyor falan, harfler birbirine giriyor, bir şeyler. Mükemmel.
İnsan Alışıyor: Castle Rock, her zamanki gibi. Küçük bir muhitte insanların doğaüstü olaylara alışması hadisesi. King çok seviyor böyle işleri, insanları anlatırken öyle ayrıntılar veriyor ki öyle bir kasaba sahiden varmış gibi. Şahane.
Takırdayan Dişler: Yine tipik bir öykü, kötülükle karşı karşıya kalındığı zaman, veya kötülüğün olduğu yerde diyelim, paranormal aktiviteler ortaya çıkıyor.
Dayımız bir benzin istasyonundan dev bir diş takımı alıyor, oyuncak. Arabasına aldığı otostopçu bir genç bunu soymaya kalkınca dişler canlanıyor. Tabii canlanması için adamın inancı itici uyarıcı oluyor burada. Sanki gerçekten canlanacakmış gibi. Harbiden de canlanıyor ama, çocuğu paramparça ediyor. Falan.
Lastik Pabuçlar: Mastering gibi bir işle uğraşan gencimiz, çalıştığı binanın üçüncü katındaki erkekler tuvaletinin bir kabininde kirli lastik ayakkabılar görür. Her seferinde görür o ayakkabıları, bir süre sonra etrafında ölü sineklerin de olduğunu görür. Hayatına son derece normal bir şekilde devam ederken bir yandan da aklını kaybedecek gibi olur ayakkabılar yüzünden. Bir iş arkadaşına binada hayalet olup olmadığını sorar, arkadaşı hikâyeyi anlatır. Uyuşturucu satıcısıymış, biri öldürmüş onu falan. En sonunda bizimki yüzleşmeye gidiyor, hayaletle konuşuyor. Burada bir ayrıntı var, süper: Hayaletin yüzünde kendi yüzünü görüyor önce, kendiymiş gibi. Bunun sebebi de beynin savunma mekanizması. Aklı pat diye kaybetmemek için. Yüz yavaş yavaş değişiyor sonra. Neyse, meğer dayımızı işe alan adam öldürmüş bu zavallıyı, uyuşturucuyu alıp satmış ve parasıyla rehabilitasyona girmiş. Ne kadar boktan bağlandı değil mi? Ne yazık ki. Sonu da bir o kadar boktan. O kadar güzel yazıp batırma işi nadiren oluyor gerçi King'te, o kadar olur diyor, geçiyoruz.
Muhteşem Bir Müzik Grupları Var, Bilirsiniz: Bu da dizide var. Bir çift seyahat ederken kayboluyor, bir kasabada buluyorlar kendilerini. Kasabada Jimi Hendrix, Janis Japlin, Jim Croce gibi şahane adamlar var ama kasabadaki halleri pek şahane değil. Hen hen hen hen. Korkalım.
Evde Doğum: Şaka maka The Walking Dead'in fikir babası olabilir bu. Aksiyonsuz olanı. Bir de zombileşme sürecinde etken uzaylılar. Normal insanların başına normal olmayan şeyler gelse neler olur? Adam kendisi diyor zaten benim yapmak istediğim şey bu diye. Yapıyor da. Manyak hikâye.
Yağmur Mevsimi: Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde de mevcuttu bu. Tamamen bok ederim, hiç anlatmıyorum. Abartılı övüyorum hepsini ama bu gerçekten güzel bak.
Pardon Doğru Numara: Kitapta yer alan tek, "Eh," diyeceğimiz. Senaryo tarzı. Zamanda gerilik, ilerilik. Bu tarz.
On numara, üçüncüsünü bulursam kaçırmam. Oku pamps.
İlkini okuyalı kaç yıl oldu bilmiyorum, araya dizisi de girdi. Hikâyelerden sekizini dizileştirdiler, aşağı yukarı 50 dakikalık bölümler halinde. Şahane o dizi, kaçırmayın. Ya da kaçırın, kitabı okuyana kadar.
Bütün Kargaşanın Sonu: Dizide var. King'in olağanüstünü olağanlaştırması hakkında bir şeyler dedim diye hatırlıyorum, o yüzden direkt geçek.Sağlıklı bir ailede büyüyen iki çocuk. Biri zeki, diğeri en zeki. Dahi gibi bir şey. Çocuk yaşta profesör falan oluyor, bilim dalından bilim dalına atlıyor. Aç bir herif. Abisiyle ilişkileri gayet doğal. Çocuk ev yapımı planörle yüzlerce metre yüksekte uçarken abisi aşağıda haykırarak peşinden koşuyor. Doğal; küçük kardeşi dizginlemek için koşar insanlar. Değişik; kardeş dahi olunca ev yapımı bombayı patlatmasın diye peşinden koşturabiliriz.
Yıllar geçiyor, küçük büyüğü ziyaret ediyor. Dünyanın kafayı yemesinden şikayetçi. Her kanalda cinayet, kıtlık, bilmem ne. Yanında iki kovan var, arı kovanı. Arıları salıyor, sokmuyor arılar. Sebebi de Teksas'taki bir su kaynağı gibi bir şey. Oradaki suyu içenler gayet sakin insanlarmış. Bir çember istatistiğiyle kasabanın ve civarındaki bölgelerin suç istatistiği çıkarılmış. Kasabada tık yok. Bu suyu damıtıp Malezya civarındaki bir yanardağa döküyorlar. Korkunç bir miktardan bahsediyoruz tabii. Amaç, bulutlar yardımıyla insanları sakinleştirmek. Lakin gencimizin atladığı bir şey var; insanlar sakinleşiyor ama zekaları da geriliyor. Alzheimer.
Bütün hikâyeyi kendisine ölümcül bir karışım enjekte eden abiden dinliyoruz. Kan grubuna göre kendisine bir zaman biçiyor ve o sürede ne olduysa anlatmaya çalışıyor. Sonlara doğru karışımın etkisiyle saçmalamaya başlıyor falan, harfler birbirine giriyor, bir şeyler. Mükemmel.
İnsan Alışıyor: Castle Rock, her zamanki gibi. Küçük bir muhitte insanların doğaüstü olaylara alışması hadisesi. King çok seviyor böyle işleri, insanları anlatırken öyle ayrıntılar veriyor ki öyle bir kasaba sahiden varmış gibi. Şahane.
Takırdayan Dişler: Yine tipik bir öykü, kötülükle karşı karşıya kalındığı zaman, veya kötülüğün olduğu yerde diyelim, paranormal aktiviteler ortaya çıkıyor.
Dayımız bir benzin istasyonundan dev bir diş takımı alıyor, oyuncak. Arabasına aldığı otostopçu bir genç bunu soymaya kalkınca dişler canlanıyor. Tabii canlanması için adamın inancı itici uyarıcı oluyor burada. Sanki gerçekten canlanacakmış gibi. Harbiden de canlanıyor ama, çocuğu paramparça ediyor. Falan.
Lastik Pabuçlar: Mastering gibi bir işle uğraşan gencimiz, çalıştığı binanın üçüncü katındaki erkekler tuvaletinin bir kabininde kirli lastik ayakkabılar görür. Her seferinde görür o ayakkabıları, bir süre sonra etrafında ölü sineklerin de olduğunu görür. Hayatına son derece normal bir şekilde devam ederken bir yandan da aklını kaybedecek gibi olur ayakkabılar yüzünden. Bir iş arkadaşına binada hayalet olup olmadığını sorar, arkadaşı hikâyeyi anlatır. Uyuşturucu satıcısıymış, biri öldürmüş onu falan. En sonunda bizimki yüzleşmeye gidiyor, hayaletle konuşuyor. Burada bir ayrıntı var, süper: Hayaletin yüzünde kendi yüzünü görüyor önce, kendiymiş gibi. Bunun sebebi de beynin savunma mekanizması. Aklı pat diye kaybetmemek için. Yüz yavaş yavaş değişiyor sonra. Neyse, meğer dayımızı işe alan adam öldürmüş bu zavallıyı, uyuşturucuyu alıp satmış ve parasıyla rehabilitasyona girmiş. Ne kadar boktan bağlandı değil mi? Ne yazık ki. Sonu da bir o kadar boktan. O kadar güzel yazıp batırma işi nadiren oluyor gerçi King'te, o kadar olur diyor, geçiyoruz.
Muhteşem Bir Müzik Grupları Var, Bilirsiniz: Bu da dizide var. Bir çift seyahat ederken kayboluyor, bir kasabada buluyorlar kendilerini. Kasabada Jimi Hendrix, Janis Japlin, Jim Croce gibi şahane adamlar var ama kasabadaki halleri pek şahane değil. Hen hen hen hen. Korkalım.
Evde Doğum: Şaka maka The Walking Dead'in fikir babası olabilir bu. Aksiyonsuz olanı. Bir de zombileşme sürecinde etken uzaylılar. Normal insanların başına normal olmayan şeyler gelse neler olur? Adam kendisi diyor zaten benim yapmak istediğim şey bu diye. Yapıyor da. Manyak hikâye.
Yağmur Mevsimi: Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde de mevcuttu bu. Tamamen bok ederim, hiç anlatmıyorum. Abartılı övüyorum hepsini ama bu gerçekten güzel bak.
Pardon Doğru Numara: Kitapta yer alan tek, "Eh," diyeceğimiz. Senaryo tarzı. Zamanda gerilik, ilerilik. Bu tarz.
On numara, üçüncüsünü bulursam kaçırmam. Oku pamps.
19 Şubat 2013 Salı
Neil Gaiman - Sandman/Sen Oyunu
Ana hikâyelerden bağımsız bir Sandman sayısı bu. Kurgusal olarak bağımsız, yoksa önceki sayılarda yer alan bazı karakterler şöyle bir görünüp kayboluyor.
Birbirine bağlı iki kurguyu izleyeceğiz. Birinde karla kaplı bir diyarda bir kuş, fare ve maymun var. Gerçek demeye de dilimin varmadığı dünyada Barbie'yle arkadaşları Wanda ve diğerleri yaşıyor. Bağlantı şurada; bu ilk diyardaki hayvanlardan biri, saydığım üçlüden ayrılıp haber uçurmaya gitmiş bir dördüncüsü, dev bir köpek diyeceğim, Barbie'nin önüne çıkıyor ve geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Barbie hatırlıyor hayvanı hayal meyal.
Ya bodoslamadan giriyorum, resifler var dostlar. Rüya alemiyle gerçekliğin arasında sıkışmış resifler var. Bazıları şekilleniyor, bazıları parçalanıyor, bazıları yok oluyor. Bu Barbie'nin çocukken sahip olduğu resif/düş dünyası, bilinçaltının katlarından biri diyebiliriz, boku yemek üzere. Çünkü bilinçaltı büyük bir çöplüktür kariler, öyle bir kokar ki gün düşüne dalarsınız da ne olduğunu anlamadan, her şeyi unutmuş olarak kendinize gelirsiniz. Bazen de böyle olmaz, bu resif, sahip olduğu hayatı tehdit edecek kadar tehlikeli bir hale gelir. Burada ele geçiriliyor, Guguk Kuşu tarafından. Guguk Kuşu, Barbie'nin çocukluğu. Leş bir çocukluğun son izi. Freudyen bir hikâye, kralına kadar. Olayın bir boyutu, bu resifin akıbeti. Sandman olayları izliyor sadece, olacakları bildiği için her şeyin sonunda bazı seçenekler sunuyor, o kadar. Öküz gibi sayıda bunlar olmuyor tabii sadece, Ay'ı yeryüzüne indirip Sandman'in diyarına yol açan bir hanım var mesela, bu Barbie ve arkadaşlarıyla aynı binada oturuyor. Kötü bir adam var, bu arkadaşları rüyalarına hapsedip sonsuz bir kabusa uyandırmak istiyor. Gebertiyorlar bunu falan. Bir de marjinal olarak kabul görmüş lezbiyen, transseksüel kardeşler var. Onlar deyip ayırmayacağım, biziz. Sen ben kadar biz. Ne diyorum.
Güzel, şimdi yazabilirsem Sevgi Soysal yazacağım. İyi okumalar.
Birbirine bağlı iki kurguyu izleyeceğiz. Birinde karla kaplı bir diyarda bir kuş, fare ve maymun var. Gerçek demeye de dilimin varmadığı dünyada Barbie'yle arkadaşları Wanda ve diğerleri yaşıyor. Bağlantı şurada; bu ilk diyardaki hayvanlardan biri, saydığım üçlüden ayrılıp haber uçurmaya gitmiş bir dördüncüsü, dev bir köpek diyeceğim, Barbie'nin önüne çıkıyor ve geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Barbie hatırlıyor hayvanı hayal meyal.Ya bodoslamadan giriyorum, resifler var dostlar. Rüya alemiyle gerçekliğin arasında sıkışmış resifler var. Bazıları şekilleniyor, bazıları parçalanıyor, bazıları yok oluyor. Bu Barbie'nin çocukken sahip olduğu resif/düş dünyası, bilinçaltının katlarından biri diyebiliriz, boku yemek üzere. Çünkü bilinçaltı büyük bir çöplüktür kariler, öyle bir kokar ki gün düşüne dalarsınız da ne olduğunu anlamadan, her şeyi unutmuş olarak kendinize gelirsiniz. Bazen de böyle olmaz, bu resif, sahip olduğu hayatı tehdit edecek kadar tehlikeli bir hale gelir. Burada ele geçiriliyor, Guguk Kuşu tarafından. Guguk Kuşu, Barbie'nin çocukluğu. Leş bir çocukluğun son izi. Freudyen bir hikâye, kralına kadar. Olayın bir boyutu, bu resifin akıbeti. Sandman olayları izliyor sadece, olacakları bildiği için her şeyin sonunda bazı seçenekler sunuyor, o kadar. Öküz gibi sayıda bunlar olmuyor tabii sadece, Ay'ı yeryüzüne indirip Sandman'in diyarına yol açan bir hanım var mesela, bu Barbie ve arkadaşlarıyla aynı binada oturuyor. Kötü bir adam var, bu arkadaşları rüyalarına hapsedip sonsuz bir kabusa uyandırmak istiyor. Gebertiyorlar bunu falan. Bir de marjinal olarak kabul görmüş lezbiyen, transseksüel kardeşler var. Onlar deyip ayırmayacağım, biziz. Sen ben kadar biz. Ne diyorum.
Güzel, şimdi yazabilirsem Sevgi Soysal yazacağım. İyi okumalar.
17 Şubat 2013 Pazar
Neil Gaiman - Sandman/Sisler Mevsimi
Endless Sülalesi'ni külliyen gördüğümüz sayı bu. Bütün aile orada. Bütün aile değil gerçi, kayıp kardeş ortada yok. Diğerleri toplanıyor.
Destiny'ye Ak Saçlı Hanımefendiler gelir ve savaşın başlamak üzere olduğunu söylerler. Destiny şaşırır, kendisi kaderdir ve bundan hiç haberi yoktur. Elindeki kitaba bakmasını söyler hanımlar ve uzarlar. Kader diyelim, Kader kitaba bakar ve yapması gerekeni anlar.
Önce Ölüm'ü çağırır, sonra Sandman, İhtiras ve Umutsuzluk katılır. Hezeyan gelir en son. Kayıp kardeş dediğim gibi ortada yok. Aileyi tanıtan bölümler var, şahane. Mesela kader hakkında yazılanlar: "Kader toz ve gece kütüphaneleri gibi kokar. Ardında ayak izi bırakmaz. Gölgesi yoktur." Diğerleri daha uzun, en kısası Ölüm.
Ne için toplandıklarını bilmiyorlar, Kader de söylemiyor. Sonra İhtiras, Sandman'i çok kızdırıyor. Sandman'in Cehennem'e kapattığı sevgilisi vardı, Nada, hani ilk kitapta şöyle bir görüyorduk, önceki kitaplardan birinde de bir ritüeli vardı Afrikalı kardeşlerin, orada tanışmalarını görmüştük. İşte İhtiras Sandman'e diyor ki, kardeş, sen galiba biraz aptalsın. Kız sana bir şey yapmadı ama 10000 yıldır Cehennem'de tutuyorsun kızı, üstelik elinde olmayan sebeplerden ötürü seni kabul etmediği için. Sandman atarlanıyor falan, tek başına balkona çıkıyor. Ölüm geliyor, İhtiras haklı dayı, kusura bakma diyor. Sandman de harbiden doğru galiba diyor ve Cehennem'e doğru yola çıkmak üzere hazırlanmaya gidiyor. Ailenin geri kalan üyeleri neden çağrıldıklarını bir kez daha sorunca Kader diyor ki, tamamdır, dağılın, Sandman yola çıktı. Sandman içinmiş onca tatava. Taktiklere gel.
Sandman Cehennem'e gitmişti bir kez, çalınan başlığını almak için. Orada Lucifer'a gider çekmiş, kıçını tehlikeye atmıştı. Hizmetkarları gitmemesi için uyarıyorlar kendisini, lakin gidecek, kaçarı yok. Elçi olarak Kabil'i gönderiyor Lucifer'a, çünkü İncil'e göre Kabil'in öldürülmesi yasak. Lucifer, Kabil'in canını alamaz. Akıllı bir tercih yani. Neyse, Kabil Sandman'in geleceğini haber veriyor. Lucifer şekilden şekle giriyor. Onu yok edeceğim, onu parçalayacağım. Bilmem ne.
Sandman'in gidip de dönmeme ihtimali var, bu yüzden bir şekilde tanıştığı kişilere veda ediyor. Her 100 yılda bir buluştuğu arkadaşına mesela. Merasimle Cehennem'in topraklarına adım atıyor, şekil şekil yürüyor, Nada'nın hücresine gelip bakıyor ki hücre boş. Sadece hücre değil, Cehennem de boş. Bomboş, hiçbir iblis yok. Lucifer çıkıyor ortaya, bekçiliği bıraktığını söylüyor. Beraber kapıları kilitliyorlar, sonra Lucifer Sandman'e Cehennem'in anahtarını verip uzuyor. Bomboş Cehennem Sandman'in oluyor.
Bundan sonrası acayip fantastik. Amerikan Tanrıları kokuyor buram buram, tam tersi daha doğru olacak gerçi. Odin, Loki ve Thor, Düzen, Kaos, Gümüş Şehir'den iki melek; Duma ve Remiel, Nada'yı elinde tutan Azazel, Anubis ve Japon panteonundan bir tanrı, hepsi Sandman'in kapısını çalıyor Cehennem'in sahipliği hakkında. Hepsi Cehennem'i kendi için istiyor.
Bir ara hikâye: Yatılı bir okulda kalan Rowland adlı çocuk, Sandman'in yediği bokun sonucu olarak, dolaylı sonucu da diyebiliriz, geri gelen ölüler yüzünden kabus dolu saatler geçiriyor ve hayalet zorbalar tarafından katlediliyor. Sonra hayalet arkadaşıyla birlikte kapıdan çıkıp gidiyor, Ölüm'ün çok işi olduğu için onu o an almıyor. Bu yüzden sorunlar çıkacak galiba. Neyse, göreceğiz.
Her tanrı, Sandman için bir şeyler sunuyor Cehennem karşılığında. Kimi kayıp ağabey hakkında bilgi vermeyi teklif ediyor, Azazel Nada'yı vereceğini söylüyor falan. O iki melek gözlemci, bir şey sunmuyorlar. Son ana dek.
Yaratan, diğer tüm tanrıların üstünde, en tepede. İki meleğe haber geliyor. Cehennem varlığını sürdürecek, iki melek de oranın yeni denetleyicileri olacaklar. İçlerinden biri bunu istemese de Samael gibi isyan etmiyorlar, Lucifer'a dönüşme aşamasını biliyor hepsi. Lucifer çok büyük bir güce sahip, düşmüş olsa bile. Sandman'i korkutacak kadar. Her neyse, diğerleri sorun çıkarmıyor da Azazel yamuk yapıyor, Nada'yı çıtır çıtır yiyeceğini söylüyor. Görünüş olarak Azazel boyut kapısı gibi bir şey. Bir sürü dişi var falan içinde. Sandman atlıyor içeri, Nada'yı kurtarıyor ama Azazel'in dev ağızlarından biri Sandman'in üstüne kapanıyor. Bir sonraki karede Sandman'i görüyoruz, elindeki kavanozda Azazel hapis. Sandman'in rüya diyarında yamuk yapmayacaksın, oranın efendisi Sandman. Senin lolon kime dangalak.
Nada kurtarılıyor, son bir yemek yiyorlar ve Nada, bir bebek olarak doğup Sandman'den sonsuza kadar ayrılıyor. Böylece Sandman affedilmiş oluyor. Son olarak Cehennem'deyiz, iki melek yönetiyor orayı. İşkence gören bir ruhun yanına gelip durduruyorlar ve sonsuz işkencenin bittiğini, kurtuluş için kefaret işkencesinin başladığını söylüyorlar. Yani daha makul boyutlarda, günah kadar diyelim. Ona benzer bir şey.
Böyle bir sayı. Ailenin toplanması, Sandman'in Lucifer'la konuşması, tanrılar falan derken insan şapşallaşıyor. On numara.
Destiny'ye Ak Saçlı Hanımefendiler gelir ve savaşın başlamak üzere olduğunu söylerler. Destiny şaşırır, kendisi kaderdir ve bundan hiç haberi yoktur. Elindeki kitaba bakmasını söyler hanımlar ve uzarlar. Kader diyelim, Kader kitaba bakar ve yapması gerekeni anlar.
Önce Ölüm'ü çağırır, sonra Sandman, İhtiras ve Umutsuzluk katılır. Hezeyan gelir en son. Kayıp kardeş dediğim gibi ortada yok. Aileyi tanıtan bölümler var, şahane. Mesela kader hakkında yazılanlar: "Kader toz ve gece kütüphaneleri gibi kokar. Ardında ayak izi bırakmaz. Gölgesi yoktur." Diğerleri daha uzun, en kısası Ölüm.
Ne için toplandıklarını bilmiyorlar, Kader de söylemiyor. Sonra İhtiras, Sandman'i çok kızdırıyor. Sandman'in Cehennem'e kapattığı sevgilisi vardı, Nada, hani ilk kitapta şöyle bir görüyorduk, önceki kitaplardan birinde de bir ritüeli vardı Afrikalı kardeşlerin, orada tanışmalarını görmüştük. İşte İhtiras Sandman'e diyor ki, kardeş, sen galiba biraz aptalsın. Kız sana bir şey yapmadı ama 10000 yıldır Cehennem'de tutuyorsun kızı, üstelik elinde olmayan sebeplerden ötürü seni kabul etmediği için. Sandman atarlanıyor falan, tek başına balkona çıkıyor. Ölüm geliyor, İhtiras haklı dayı, kusura bakma diyor. Sandman de harbiden doğru galiba diyor ve Cehennem'e doğru yola çıkmak üzere hazırlanmaya gidiyor. Ailenin geri kalan üyeleri neden çağrıldıklarını bir kez daha sorunca Kader diyor ki, tamamdır, dağılın, Sandman yola çıktı. Sandman içinmiş onca tatava. Taktiklere gel.
Sandman Cehennem'e gitmişti bir kez, çalınan başlığını almak için. Orada Lucifer'a gider çekmiş, kıçını tehlikeye atmıştı. Hizmetkarları gitmemesi için uyarıyorlar kendisini, lakin gidecek, kaçarı yok. Elçi olarak Kabil'i gönderiyor Lucifer'a, çünkü İncil'e göre Kabil'in öldürülmesi yasak. Lucifer, Kabil'in canını alamaz. Akıllı bir tercih yani. Neyse, Kabil Sandman'in geleceğini haber veriyor. Lucifer şekilden şekle giriyor. Onu yok edeceğim, onu parçalayacağım. Bilmem ne.
Sandman'in gidip de dönmeme ihtimali var, bu yüzden bir şekilde tanıştığı kişilere veda ediyor. Her 100 yılda bir buluştuğu arkadaşına mesela. Merasimle Cehennem'in topraklarına adım atıyor, şekil şekil yürüyor, Nada'nın hücresine gelip bakıyor ki hücre boş. Sadece hücre değil, Cehennem de boş. Bomboş, hiçbir iblis yok. Lucifer çıkıyor ortaya, bekçiliği bıraktığını söylüyor. Beraber kapıları kilitliyorlar, sonra Lucifer Sandman'e Cehennem'in anahtarını verip uzuyor. Bomboş Cehennem Sandman'in oluyor.
Bundan sonrası acayip fantastik. Amerikan Tanrıları kokuyor buram buram, tam tersi daha doğru olacak gerçi. Odin, Loki ve Thor, Düzen, Kaos, Gümüş Şehir'den iki melek; Duma ve Remiel, Nada'yı elinde tutan Azazel, Anubis ve Japon panteonundan bir tanrı, hepsi Sandman'in kapısını çalıyor Cehennem'in sahipliği hakkında. Hepsi Cehennem'i kendi için istiyor.
Bir ara hikâye: Yatılı bir okulda kalan Rowland adlı çocuk, Sandman'in yediği bokun sonucu olarak, dolaylı sonucu da diyebiliriz, geri gelen ölüler yüzünden kabus dolu saatler geçiriyor ve hayalet zorbalar tarafından katlediliyor. Sonra hayalet arkadaşıyla birlikte kapıdan çıkıp gidiyor, Ölüm'ün çok işi olduğu için onu o an almıyor. Bu yüzden sorunlar çıkacak galiba. Neyse, göreceğiz.
Her tanrı, Sandman için bir şeyler sunuyor Cehennem karşılığında. Kimi kayıp ağabey hakkında bilgi vermeyi teklif ediyor, Azazel Nada'yı vereceğini söylüyor falan. O iki melek gözlemci, bir şey sunmuyorlar. Son ana dek.
Yaratan, diğer tüm tanrıların üstünde, en tepede. İki meleğe haber geliyor. Cehennem varlığını sürdürecek, iki melek de oranın yeni denetleyicileri olacaklar. İçlerinden biri bunu istemese de Samael gibi isyan etmiyorlar, Lucifer'a dönüşme aşamasını biliyor hepsi. Lucifer çok büyük bir güce sahip, düşmüş olsa bile. Sandman'i korkutacak kadar. Her neyse, diğerleri sorun çıkarmıyor da Azazel yamuk yapıyor, Nada'yı çıtır çıtır yiyeceğini söylüyor. Görünüş olarak Azazel boyut kapısı gibi bir şey. Bir sürü dişi var falan içinde. Sandman atlıyor içeri, Nada'yı kurtarıyor ama Azazel'in dev ağızlarından biri Sandman'in üstüne kapanıyor. Bir sonraki karede Sandman'i görüyoruz, elindeki kavanozda Azazel hapis. Sandman'in rüya diyarında yamuk yapmayacaksın, oranın efendisi Sandman. Senin lolon kime dangalak.
Nada kurtarılıyor, son bir yemek yiyorlar ve Nada, bir bebek olarak doğup Sandman'den sonsuza kadar ayrılıyor. Böylece Sandman affedilmiş oluyor. Son olarak Cehennem'deyiz, iki melek yönetiyor orayı. İşkence gören bir ruhun yanına gelip durduruyorlar ve sonsuz işkencenin bittiğini, kurtuluş için kefaret işkencesinin başladığını söylüyorlar. Yani daha makul boyutlarda, günah kadar diyelim. Ona benzer bir şey.
Böyle bir sayı. Ailenin toplanması, Sandman'in Lucifer'la konuşması, tanrılar falan derken insan şapşallaşıyor. On numara.
Michael Coren - J. R. R. Tolkien
"trip v2.0 & hera
Kaybedenler Kulübü'ne AİTTİR
Bol Şans......."
Biri yürütmüş kitabı, ben de hatırlamadığım bir zamanda sahaftan almıştım. Kim yürüttü acaba? Erol Egemen göreve.
Bir önceki kitabın hemen ardından okudum, farkları üstünden gideceğim. Bir kere bunun kapağı daha güzel. Fdfs, şaka. Ama harbiden daha güzel. Bir de Michael Coren dayıtımız neşeli bir adam, üslubu daha farklı, sohbet havasında.
Bu kitapta Mabel Suffield, ailesinin onayını alarak Güney Afrika'ya gidiyor. White'ın kitabında ipleri koparıp gidiyordu. Gerçek nedir, bilemiyoruz.
Lewis'le ilişkileri de pek ayrıntılı değil. Dostluklarının son zamanlarındaki tartışmalardan hiç bahsedilmemiş, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi anlatılıyor. Tolkien dostu öldükten sonra yıkılmış gibi. Elbette üzülmüştür ama White'ta bir iki kelime haricinde hiçbir yorum yapmadığı yazıyordu.
Eserlerin özetleri verilmiş, onun dışında yazılış aşamaları yok. Yayımlanış sırasında ortaya çıkan bazı problemler verilmiş, o kadar.
Genel olarak daha az ayrıntılı ama gayet başarılı, okunur. Süper. Peder'in fotoğrafı falan var. Öyle.
Kaybedenler Kulübü'ne AİTTİR
Bol Şans......."
Biri yürütmüş kitabı, ben de hatırlamadığım bir zamanda sahaftan almıştım. Kim yürüttü acaba? Erol Egemen göreve.
Bir önceki kitabın hemen ardından okudum, farkları üstünden gideceğim. Bir kere bunun kapağı daha güzel. Fdfs, şaka. Ama harbiden daha güzel. Bir de Michael Coren dayıtımız neşeli bir adam, üslubu daha farklı, sohbet havasında.
Bu kitapta Mabel Suffield, ailesinin onayını alarak Güney Afrika'ya gidiyor. White'ın kitabında ipleri koparıp gidiyordu. Gerçek nedir, bilemiyoruz.
Lewis'le ilişkileri de pek ayrıntılı değil. Dostluklarının son zamanlarındaki tartışmalardan hiç bahsedilmemiş, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi anlatılıyor. Tolkien dostu öldükten sonra yıkılmış gibi. Elbette üzülmüştür ama White'ta bir iki kelime haricinde hiçbir yorum yapmadığı yazıyordu.
Eserlerin özetleri verilmiş, onun dışında yazılış aşamaları yok. Yayımlanış sırasında ortaya çıkan bazı problemler verilmiş, o kadar.
Genel olarak daha az ayrıntılı ama gayet başarılı, okunur. Süper. Peder'in fotoğrafı falan var. Öyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



