Anadolu insanının kendince bir kurtuluş çabasının anlatımı bir yana, Anadolu'ya bir bahçe üzerinden gösterilen bağlılığı bu kadar güzel anlatan bir hikâye okumamıştım. Şimdiye kadar sahaflardan, tezgahlardan, eskicilerden, spotçulardan aldım ne alacaksam, birinci ele verdiğim paraya ağır yanarım. Lakin bunu bulursanız kaçırmayın, o kadar güzel.
Anlatıcı, aile babası bir dayımız. Bundan sonra kendisini dayı olarak anacağım.
Tarlada ekin biçerken ara veriyor, bir cıgara yakıyor. Oğlunu, mahsulü, o dağ başını mamur eden beyi düşünüyor, sonra gözü ıslak kayaya takılıyor. Kayanın dibinde bitmiş otlar var, ulan buradan su çıkar diye düşünüyor anlatıcı. Toprakla ve insanla mücadele buradan itibaren başlıyor.
Dayının kayınbaba, köyle oğullarının yaşadığı şehir arasında gidip gelen, karısını hizmetçi olarak kullanan, huysuz bir adam. Arada kalmışlar için güzel bir sembol; ne tam şehirli, ne tam köylü. Dayıya da şehre gitmelerini söylüyor, köyde hiçbir şey kalmamış. Buradaki "hiçbir şey", dayının hayatı aslında. Toprak, ekin, sakin bir yaşam, cennet bir bahçe... Azla yetinmek, istenilen şekilde yaşayabilmek en önemlisi. Kaynata için şehir yepyeni bir dünya. Şehirden başka yerde yaşam yok. Şehir yaşamını böylesi cazip kılan ne var onlar için, merak ederim. Cevabı bilmiyorum, Kutlu da pek girmemiş buralara. Ya da ben okuyup da unuttum. Kutlu'nun karakterleri öyle derinden derine incelemek gibi bir huyu, üslubu yok zaten. Kısa cümleler, olaylar, bir iki düşünce. Bir paragrafı beş dakika düşünür oldum metinlerini okurken.
Dayı, kayadan su çıkarma ve toprağı çevreleme konusunda kasabadaki Hacı Abi'ye gidiyor. Dayının babasıyla Hacı Abi yakın arkadaş, define tutkuları var. Arıyorlar da arıyorlar ama bir şey çıkmıyor. Baba ölüyor, Hacı Abi dayıya kol kanat geriyor. Çok yakınlar yani.
Neyse, akıllar alınıp veriliyor, dayı girişiyor kayaya. Kazıyor ediyor, dinamit falan patlatıyor yarmak için. Burada Muhtar Halil giriyor devreye. Muhtar Halil'le dayının babası vukuatlı, düşmanlıkları var. Muhtar, bahçe konusunda dayıya zorluk çıkarıyor bir sürü. Dedikodu yayıyor, dövdürtüyor falan. Bir sürü olay, fena.
Bahçenin kurulmasından sonra ikinci bölüm; dayının oğluyla çekişmesi. Oğul da şehre gitmek istiyor, kavga ediyorlar bu yüzden. Dayının eşi ölüyor, köy-şehir arasında, oğluna gidip geliyor adamcağız. Yaşlılık. Köy boşalıyor, kasaba kuruyor. İnsanla birlikte toprak da yalnızlaşıyor.
Son bölümü alıp bitiriyorum, nefis bir son:
"Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kaysı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm." (s. 211)
Derviş, Muhtar, Emrullah Hoca, bir dünya karakter var, hiçbirini almadım buraya. Okusanız uzaklarda bir yerlerde gerçekten yaşadıklarını anlayacaksınız. Başka da bir şey diyemiyorum, ben anlatamıyorum en azından. Lütfen okuyun lan, bu kitap hakkında yorumlaşalım. On numara.
8 Ağustos 2013 Perşembe
7 Ağustos 2013 Çarşamba
Mustafa Kutlu - Rüzgârlı Pazar
Üst geçitlerde alayımız gördük kılıfçıları, oyuncakçıları, tespihçileri. Düşünüyorum, ulan bu adamlar ne kadar kazanıyor, nerelerde yaşıyor diye. En aşağı bir kez akla düşer bu, sonra yürür gideriz. Hayat devam eder. Ertesi gün yine oradalar. İyi de harbiden ne yapıyor bu adamlar? Biz sıcak evimize ulaşabilmek için hızlı hızlı yürürken onlar karda kışta hep orada. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz, elimizden gelse önlerinden de geçmeyiz. Dilenci değil ki bu adamlar, neden çekiniyoruz? Bilmiyorum, yine de bundan ötürü kötü hissetmeyi yadırgamıyorum. Belki de onların yerinde olmadığım için farkında olmadan duyduğum bencilce sevincin karşılığı kötü hissetmektir. Eh, insanız sonuçta.
Rüzgârlı Pazar'da bu insanların hikâyeleri var. Bir açıdan yazarın diğer kitaplarını da tamamlayan hikâyeler bunlar; Kutlu'nun diğer metinlerinde, kasabalarını taşı toprağı altın İstanbul için terk eden karakterler, onların kardeşleri, oğulları vs. hepsi burada. Anlatıcının karakter geçmişlerini incelediği bölümlerde ne umutlarla şehre geldiklerini görüyoruz. Çok acı. Daha iyi bir yaşam için kasabayı terk edenler büyük şehirde tutunmaya çalışırken kasabalar da yavaş yavaş ölüyor. Kutlu'nun mevzuya yaklaşımı Beyhude Ömrüm'de buradakinden daha geniş bir şekilde ele alınıyor, orada yazacağım.
İğdeyle, iğde kokusuyla giriyoruz. Rüzgârlı Pazar'a geçmeden önce Anadolu'dan bir esinti, anlatıcı için büyük bir özlem. Sanki pazardaki insanlar iğdeyi peşlerinde getirmişler gibi. Memleketlerinden gelen hoş bir anı.
Pazarın bir ucundan girip öbür ucundan çıkacağız, bu sırada anlatıcı, karakterlerle teker teker tanıştıracak bizi. Çoğunun acı bir hikâyesi var, sadece Duran'ınkini alacağım. Diğerleri benzer. Zaten hepsinin derdi tek.
Tanışacağımız ilk pazarlı Duran. Çocuk. Annesi eve ekmek getirmesi için dua edecek, yoksa açlar. Babasının sağlığı bozuk, evdeki herkes Duran'ın eline bakıyor. Duran balon satıyor. Balonları geçitteki bir abisinden alıyor, satabildiği kadar artık. Küçücük çocuğun yaşamla kavgasına öfkelenmiş anlatıcı tepkisiz kalmıyor. Gazete eklerinde, televizyonlarda görülen, durmadan konuşan insanlara çatıyor: "'Susun ulan' diyesi geliyor insanın; Mehmet Âkif'in gözyaşları geliyor aklıma 'Sus ey bülbül' diyen merhamete boğulmuş kalbi." (s. 18) Bunun ardından bir tüketim toplumu giydirmesi geliyor. Anlatıcı, "Mutsuzluk bu mu?" diye sorsa da cevabı belli bir soru.
Çiçekçi Cemile, Hacı, Doktor, bir sürü insan. Birbirine destek olan, elbet köstek de olan, yaşamaya çalışan insanlar. Hepsini teker teker tanıdıktan sonra birkaçının üzerine yoğunlaşıyor anlatıcı. Bu arada anlatıcı da Rüzgârlı Pazar'ın satıcılarından, onu da öğreniyoruz. Neyse, görme özürlü bir kızla erkeğin hikâyesi, onca sıkıntıya rağmen mutlu olmaya çalışmaları... Doktor'un hikâyesi mesela, böyle yerlerde herkes biraz ilginçtir ama Doktor çok acayip. Duran'ın yavaş yavaş büyümesi, aşık olması. Çok küçük şeyler belki ama o insanlar için küçük değil, kocaman.
Haberlerde Somalili çocuklar çıkardı ben küçükken, şu sıralar koymuyorlar pek haberlere. Bir deri bir kemik. Belki unutuyorduk on saniye sonra, çok acı. Bu insanları da unutuyoruz ama şu kitabı okuduktan sonra unutamayacaksınız. Belki bir bileklik alırsınız, belki yeğene bir oyuncak alırsınız. Bir lira, iki lira. Dediğim şey işte; küçük şeyler ama onlar da büyüyor.
Rüzgârlı Pazar'da bu insanların hikâyeleri var. Bir açıdan yazarın diğer kitaplarını da tamamlayan hikâyeler bunlar; Kutlu'nun diğer metinlerinde, kasabalarını taşı toprağı altın İstanbul için terk eden karakterler, onların kardeşleri, oğulları vs. hepsi burada. Anlatıcının karakter geçmişlerini incelediği bölümlerde ne umutlarla şehre geldiklerini görüyoruz. Çok acı. Daha iyi bir yaşam için kasabayı terk edenler büyük şehirde tutunmaya çalışırken kasabalar da yavaş yavaş ölüyor. Kutlu'nun mevzuya yaklaşımı Beyhude Ömrüm'de buradakinden daha geniş bir şekilde ele alınıyor, orada yazacağım.
İğdeyle, iğde kokusuyla giriyoruz. Rüzgârlı Pazar'a geçmeden önce Anadolu'dan bir esinti, anlatıcı için büyük bir özlem. Sanki pazardaki insanlar iğdeyi peşlerinde getirmişler gibi. Memleketlerinden gelen hoş bir anı.
Pazarın bir ucundan girip öbür ucundan çıkacağız, bu sırada anlatıcı, karakterlerle teker teker tanıştıracak bizi. Çoğunun acı bir hikâyesi var, sadece Duran'ınkini alacağım. Diğerleri benzer. Zaten hepsinin derdi tek.
Tanışacağımız ilk pazarlı Duran. Çocuk. Annesi eve ekmek getirmesi için dua edecek, yoksa açlar. Babasının sağlığı bozuk, evdeki herkes Duran'ın eline bakıyor. Duran balon satıyor. Balonları geçitteki bir abisinden alıyor, satabildiği kadar artık. Küçücük çocuğun yaşamla kavgasına öfkelenmiş anlatıcı tepkisiz kalmıyor. Gazete eklerinde, televizyonlarda görülen, durmadan konuşan insanlara çatıyor: "'Susun ulan' diyesi geliyor insanın; Mehmet Âkif'in gözyaşları geliyor aklıma 'Sus ey bülbül' diyen merhamete boğulmuş kalbi." (s. 18) Bunun ardından bir tüketim toplumu giydirmesi geliyor. Anlatıcı, "Mutsuzluk bu mu?" diye sorsa da cevabı belli bir soru.
Çiçekçi Cemile, Hacı, Doktor, bir sürü insan. Birbirine destek olan, elbet köstek de olan, yaşamaya çalışan insanlar. Hepsini teker teker tanıdıktan sonra birkaçının üzerine yoğunlaşıyor anlatıcı. Bu arada anlatıcı da Rüzgârlı Pazar'ın satıcılarından, onu da öğreniyoruz. Neyse, görme özürlü bir kızla erkeğin hikâyesi, onca sıkıntıya rağmen mutlu olmaya çalışmaları... Doktor'un hikâyesi mesela, böyle yerlerde herkes biraz ilginçtir ama Doktor çok acayip. Duran'ın yavaş yavaş büyümesi, aşık olması. Çok küçük şeyler belki ama o insanlar için küçük değil, kocaman.
Haberlerde Somalili çocuklar çıkardı ben küçükken, şu sıralar koymuyorlar pek haberlere. Bir deri bir kemik. Belki unutuyorduk on saniye sonra, çok acı. Bu insanları da unutuyoruz ama şu kitabı okuduktan sonra unutamayacaksınız. Belki bir bileklik alırsınız, belki yeğene bir oyuncak alırsınız. Bir lira, iki lira. Dediğim şey işte; küçük şeyler ama onlar da büyüyor.
1 Ağustos 2013 Perşembe
Boris Vian - Karıncalar
Mezarlarınıza Tüküreceğim'ı biliyordum bir, arıza bir romandı. Buradaki hikâyeler de arıza.
Çevirmen önsözde "saçma ile akılcının bir düeti" şeklinde özetliyor hikâyeleri. Saçma dediği şu ki uzuvları cart cart kesilen bir insanın uykudan uyanması bir yana, savaşın orta yerinde başından geçenleri bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi anlatan bir adam var. Gerçeküstüyle yaşamın saçmalığı karışmış birbirine, düğüm olmuş. Ayırt edebilene helal, patlayan bombalar yüzünden sağa sola uçuşan uzuvlarla uyuyan adamın kesilen uzuvları arasında çok bir fark göremiyorum ben. İşin içinde insan varsa her şey saçmadır. Bence.
Karıncalar: "(...) Herifler bizimkilerden tutsak aldıkları adamların üniformalarını giyip bizim gibi görünmeye başladılar, dikkatli olmak lazım. Bu da yetmezmiş gibi, elektriğimiz yok ve her yandan üstümüze havan mermileri yağıyor. Şu an için geri hatlarımızla yeniden bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Bize birkaç uçak yollamaları gerek, sigaralarımız bitmek üzere." (s. 15)
Tabii, durmadan savaşan bir asker için sigaradan daha önemli ne olabilir? Etrafta kafası papatya gibi açan arkadaşlar, uzuvlarını ödünç veren insanlar, her şey var. Bombalar askerlere yalnız olmadıklarını gösteriyor, tanklar karanlık geceyi aydınlatmak için havaya uçuyor. Bu güzelliklerin arasında sigara yoksa sıkıntı büyük demektir.
Adamımız mayına basıyor sonda, bırakıp gidiyorlar bunu. Cebindeki not defterine yaşadıklarını yazıyor, hikâyenin oluşum aşaması. Ayağa yürüyen karıncaların varlığından haberdar olduğumuz an hikâye bitiyor.
İyi Öğrenciler: Konformist Parti üyesi iki üç elemanın şiddet olayları, Haneke filmi gibi. Etraftakileri faşist olarak görmeleri, birilerini vurmaları. Falan.
Khonostrov'a Yolculuk: Birkaç genç trende, kabinde bunları sallamayan bir adam var. Uyuz oluyorlar, önce yakıyorlar adamı biraz. Sonra kırt kırt kesiyorlar herifi. Adam uyanıyor, "Geveze değilim, değil mi?" diyor. Gülümsüyor bir yandan. Güldüm ben de, on numara.
Istakoz: Yatağa düşen bir müzisyen yavaş yavaş delirir mi diyeyim, ulan aradan da uzun zaman geçti, hatırlamıyorum. Neyse, çaldığı gruptan şutlandıktan sonra kafasını kesiyor. İntihar amacıyla değil.
Daha fazla katletmemek için yazmıyorum, bunun üç katı daha hikâye var. "Saçma" güzel bir şey, okuyalım.
Çevirmen önsözde "saçma ile akılcının bir düeti" şeklinde özetliyor hikâyeleri. Saçma dediği şu ki uzuvları cart cart kesilen bir insanın uykudan uyanması bir yana, savaşın orta yerinde başından geçenleri bilgisayar oyunu oynuyormuş gibi anlatan bir adam var. Gerçeküstüyle yaşamın saçmalığı karışmış birbirine, düğüm olmuş. Ayırt edebilene helal, patlayan bombalar yüzünden sağa sola uçuşan uzuvlarla uyuyan adamın kesilen uzuvları arasında çok bir fark göremiyorum ben. İşin içinde insan varsa her şey saçmadır. Bence.
Karıncalar: "(...) Herifler bizimkilerden tutsak aldıkları adamların üniformalarını giyip bizim gibi görünmeye başladılar, dikkatli olmak lazım. Bu da yetmezmiş gibi, elektriğimiz yok ve her yandan üstümüze havan mermileri yağıyor. Şu an için geri hatlarımızla yeniden bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Bize birkaç uçak yollamaları gerek, sigaralarımız bitmek üzere." (s. 15)
Tabii, durmadan savaşan bir asker için sigaradan daha önemli ne olabilir? Etrafta kafası papatya gibi açan arkadaşlar, uzuvlarını ödünç veren insanlar, her şey var. Bombalar askerlere yalnız olmadıklarını gösteriyor, tanklar karanlık geceyi aydınlatmak için havaya uçuyor. Bu güzelliklerin arasında sigara yoksa sıkıntı büyük demektir.
Adamımız mayına basıyor sonda, bırakıp gidiyorlar bunu. Cebindeki not defterine yaşadıklarını yazıyor, hikâyenin oluşum aşaması. Ayağa yürüyen karıncaların varlığından haberdar olduğumuz an hikâye bitiyor.
İyi Öğrenciler: Konformist Parti üyesi iki üç elemanın şiddet olayları, Haneke filmi gibi. Etraftakileri faşist olarak görmeleri, birilerini vurmaları. Falan.
Khonostrov'a Yolculuk: Birkaç genç trende, kabinde bunları sallamayan bir adam var. Uyuz oluyorlar, önce yakıyorlar adamı biraz. Sonra kırt kırt kesiyorlar herifi. Adam uyanıyor, "Geveze değilim, değil mi?" diyor. Gülümsüyor bir yandan. Güldüm ben de, on numara.
Istakoz: Yatağa düşen bir müzisyen yavaş yavaş delirir mi diyeyim, ulan aradan da uzun zaman geçti, hatırlamıyorum. Neyse, çaldığı gruptan şutlandıktan sonra kafasını kesiyor. İntihar amacıyla değil.
Daha fazla katletmemek için yazmıyorum, bunun üç katı daha hikâye var. "Saçma" güzel bir şey, okuyalım.
31 Temmuz 2013 Çarşamba
Ernest Hemingway - Yaşlı Adam ve Deniz
Yaşlı Adam ve Deniz olarak biliniyor şimdi, zamanında İhtiyar Balıkçı olarak çevrilmiş. Elimdeki bu ilk çeviri, Bilgi'den çıkmış. Adda olduğu gibi içerikte de yerelleştirme sorunu var. Sanıyorum bu ağır bir mevzu; internette biraz dolanınca bayağı tartışmalı olduğunu gördüm. Yerelleştirme bazı okurlar için faydalı. Amaç, çevrilen dildeki bazı ince kelime oyunlarını vs. bizim dilimizdekilerle, en uygun şekilde karşılamak olsa da her okura yedirilecek bir şey değil bu, kimi için sırıtıyor mesela. Sallıyorum, FBI'dan Terrence Carmick'in, "Damlaya damlaya göl olur," dediğini düşünün. Uç bir örnek oldu ama yumuşattığınız zaman rahatsız ediciliği anlarsınız. Bir örnek de "babalık". Babalık ne la. Moruk de bari.
Yaşlı bir balıkçımız var, bir de işi öğrettiği bir çocuk. Balıkçı 85 gündür hiçbir şey yakalayamıyor, çocuk kendisiyle ava çıkmak istiyor eski günlerdeki gibi ama başkalarıyla takılıyor artık, işi kapınca daha büyük oynamaya başlamış. Yine de aralarındaki dostluk bozulmamış, çok yakınlar. Çok odunlamasına anlatıyorum tabii, aralarındaki dostluğun derinliğini beyzbol maçı muhabbetlerinden, birlikte yaptıkları şeylerden anlıyorsunuz.
Adam eli boş döndüğü bir avın ardından uzaklara açılmayı düşünüyor, çocuk onunla gelmek istiyor ama izin vermiyor adam, çalıştığı gemide kalmasını söylüyor, açılıyor denize. Asıl olay denize açıldıktan sonra başlıyor.
Diyorlar ki her şey bir sembol. Deniz, balıkçının avlanması, tuttuğu dev balık, saldıran köpek balıkları... Hayat, mücadele, yenilgi... Doğrudur, basit bir avlanma hikâyesinin ardında yaşam var, tam olması gerektiği şekilde. Balıkçımızın aslanlı düşleri, evindeki boş kutular, yalnızlık ve her şeye rağmen yaşamak. Şiir gibi konuştum...
Olay kabaca şu: Dayımız balığa çıktı. Kıyıdan uzaklaşıyor, açılıyor, sabah oluyor, akşam oluyor. Tabii bu arada adamın hayatına dair geri dönüşler, denize dair, yaşamaya dair basit fakat olabildiğince gerçek ayrıntılar... Bir iki küçük av, bu sırada dayımızın ellerini yaralaması. Sonra büyük avın oltaya vurması. Dayımızın bu büyük avla mücadelesi, bir veya iki gün sürüyor. Sabrına ve gücüne rağmen tükenmek üzereyken avına üstünlük kurması, balığı tekneye bağlaması. Sonra köpek balıkları. Kıyıya döndüğünde adam yarı ölü, tuttuğu balığın sadece kafası kalmış.
Özellikle büyük avı yakalarken ve köpek balıklarıyla mücadele ederken korkularına rağmen kendinden emin bir şekilde savaşması çok etkileyici. Ortam şu:
"Okyanus böylesine vahşi ve acıması olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba. Deniz çok güzel, çok merhametlidir. Fakat birden öyle değişiverir, öyle zalimleşir ki; başımızın üstünde fırıl fırıl dönen bu ufacık ötüşleri hüzünlü kuşlar için dayanılmaz olur." (s. 26)
Deniz değişken, hele açık deniz daha fena. Life of Pi'den hatırlayalım. Burada yaşlıyı ayakta tutan şey mücadele üstüne kurulu bir hayatının olması. Günler boyunca tek başına denizde durması, avıyla savaşı hep bu mücadele üstüne kurulu. Adam mücadele etmeden yaşadığını anlayamıyor çünkü. Zafer kazanmadan yaşadığını anlayamıyor, bu yüzden de avsız 85 günün ardından okyanusa açılıyor. Daha büyük bir mücadele, daha derin bir yaşama hazzı.
Doğayla mücadele sırasında anılarına kapılan balıkçının adını da öğreniyoruz: Santiago El Campeon. Gençliğinde öylesine güçlüymüş ki günlerce süren bir bilek güreşi mücadelesinde zebellah gibi bir zenciyi yenmiş, kimse bileğini bükemezmiş. Adam fiziken de sağlam. Yaşlılığına bu sağlamlıktan çok şey kalmış belli ki.
Böyle. Tadı kaçmasın diye onlarca küçük detayı anlatmadım, kısa olmasına rağmen büyük bir roman bu. Doğaya karşı yaşlı bir balıkçı. Mis. Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'unu tey lisede okumuştum, hiçbir şey hatırlamıyorum ondan şimdi. Blog bu yüzden güzel bir şey, yazınca hatırlıyorsun. Onu da okuyup yazacağım.
Görüldüğü yerde alınabilir. Pişman olmazsınız.
Jackson C. Frank müptelası oldum, gece gündüz dinliyorum. Şu sözlerin güzelliğini kes:
"Death gives no reason
So why should I
Death has no season
So I know I'll never die"
Alın bakın, tam gece müziği. Bol müzikli ve kitaplı günler.
Yaşlı bir balıkçımız var, bir de işi öğrettiği bir çocuk. Balıkçı 85 gündür hiçbir şey yakalayamıyor, çocuk kendisiyle ava çıkmak istiyor eski günlerdeki gibi ama başkalarıyla takılıyor artık, işi kapınca daha büyük oynamaya başlamış. Yine de aralarındaki dostluk bozulmamış, çok yakınlar. Çok odunlamasına anlatıyorum tabii, aralarındaki dostluğun derinliğini beyzbol maçı muhabbetlerinden, birlikte yaptıkları şeylerden anlıyorsunuz.Adam eli boş döndüğü bir avın ardından uzaklara açılmayı düşünüyor, çocuk onunla gelmek istiyor ama izin vermiyor adam, çalıştığı gemide kalmasını söylüyor, açılıyor denize. Asıl olay denize açıldıktan sonra başlıyor.
Diyorlar ki her şey bir sembol. Deniz, balıkçının avlanması, tuttuğu dev balık, saldıran köpek balıkları... Hayat, mücadele, yenilgi... Doğrudur, basit bir avlanma hikâyesinin ardında yaşam var, tam olması gerektiği şekilde. Balıkçımızın aslanlı düşleri, evindeki boş kutular, yalnızlık ve her şeye rağmen yaşamak. Şiir gibi konuştum...
Olay kabaca şu: Dayımız balığa çıktı. Kıyıdan uzaklaşıyor, açılıyor, sabah oluyor, akşam oluyor. Tabii bu arada adamın hayatına dair geri dönüşler, denize dair, yaşamaya dair basit fakat olabildiğince gerçek ayrıntılar... Bir iki küçük av, bu sırada dayımızın ellerini yaralaması. Sonra büyük avın oltaya vurması. Dayımızın bu büyük avla mücadelesi, bir veya iki gün sürüyor. Sabrına ve gücüne rağmen tükenmek üzereyken avına üstünlük kurması, balığı tekneye bağlaması. Sonra köpek balıkları. Kıyıya döndüğünde adam yarı ölü, tuttuğu balığın sadece kafası kalmış.
Özellikle büyük avı yakalarken ve köpek balıklarıyla mücadele ederken korkularına rağmen kendinden emin bir şekilde savaşması çok etkileyici. Ortam şu:
"Okyanus böylesine vahşi ve acıması olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba. Deniz çok güzel, çok merhametlidir. Fakat birden öyle değişiverir, öyle zalimleşir ki; başımızın üstünde fırıl fırıl dönen bu ufacık ötüşleri hüzünlü kuşlar için dayanılmaz olur." (s. 26)
Deniz değişken, hele açık deniz daha fena. Life of Pi'den hatırlayalım. Burada yaşlıyı ayakta tutan şey mücadele üstüne kurulu bir hayatının olması. Günler boyunca tek başına denizde durması, avıyla savaşı hep bu mücadele üstüne kurulu. Adam mücadele etmeden yaşadığını anlayamıyor çünkü. Zafer kazanmadan yaşadığını anlayamıyor, bu yüzden de avsız 85 günün ardından okyanusa açılıyor. Daha büyük bir mücadele, daha derin bir yaşama hazzı.
Doğayla mücadele sırasında anılarına kapılan balıkçının adını da öğreniyoruz: Santiago El Campeon. Gençliğinde öylesine güçlüymüş ki günlerce süren bir bilek güreşi mücadelesinde zebellah gibi bir zenciyi yenmiş, kimse bileğini bükemezmiş. Adam fiziken de sağlam. Yaşlılığına bu sağlamlıktan çok şey kalmış belli ki.
Böyle. Tadı kaçmasın diye onlarca küçük detayı anlatmadım, kısa olmasına rağmen büyük bir roman bu. Doğaya karşı yaşlı bir balıkçı. Mis. Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'unu tey lisede okumuştum, hiçbir şey hatırlamıyorum ondan şimdi. Blog bu yüzden güzel bir şey, yazınca hatırlıyorsun. Onu da okuyup yazacağım.
Görüldüğü yerde alınabilir. Pişman olmazsınız.
Jackson C. Frank müptelası oldum, gece gündüz dinliyorum. Şu sözlerin güzelliğini kes:
"Death gives no reason
So why should I
Death has no season
So I know I'll never die"
Alın bakın, tam gece müziği. Bol müzikli ve kitaplı günler.
30 Temmuz 2013 Salı
Peride Celal - Deli Aşk
Uzun mesafe ilişkileri, bağımlılık, aşk, geçmişe bağlılık, bu tarz şeyler üzerine bir roman.
Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.
Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.
İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.
Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.
Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.
Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.
Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.
Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.
Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.
Ucuza düşürürseniz alınız. Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz lan. Biraz hislenin, sıcağı unutmak için süper yol:
Roman iki bölüm. İlk bölümde anlatıcımız Cem Soner'in birkaç gününe odaklanıyor. Cem 50'li yaşlarının sonunda bir gazeteci. Eşi Elif ölmüş, Elif'le olan ilişkisi üzerinden geçmişini ve yaşadığı günü sorguluyor.
Eski günlerde Elif Paris'te yaşıyor, ara ara İstanbul'a geliyor. İlişkileri bir garip. Karısını sürekli aldatan, kendini dev aynasında gören bir adam var ve karısı olmadan yaşayamayacağını düşünüyor ama kendini beğenmişliği, egosu son derece tavan. Sözde eski solculardan. Yıllardır çalıştığı gazetenin yeni müdürüyle takıştıktan sonra başka bir gazeteye geçmek için hazırlanıyor ama yeni müdürle yapacağı maaş pazarlığını düşünerek rahatsız oluyor. Oysa paraya ihtiyacı yok, eşi Elif öldükten sonra Elif'in sahibi olduğu Feneryolu'ndaki köşkü yıktırıp apartman diktiriyor oraya. Bunun getirdiği bir vicdan azabı da var, Elif için o köşk çok önemliydi, Elif'in hayatıydı orası. Böyle azaplar, yaşlılık falan, bol viskiyle, votkayla beraber Cem'in evin içinde oradan oraya gezinmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Cem böyle bir adam. Kadınlara düşkün, hatta Elif'in kuzeni, aile dostu olan Sibel'e bile yükselmeye kalkıyor adam. Elif'in kadınlardan haberinin olmadığını düşünüyor, sonra kendisinin de aldatıldığını düşünüyor. Tatminsiz bir adam. Yakışıklı. Rezil. Boş teneke, çağının çok uzağında.
İkinci bölümde anlatıcı direkt Elif. Roman bambaşka bir boyut kazanıyor burada, Cem'in basın dünyasında, kadınlar dünyasında tutunabilmesinden çok daha derinlikli bir mücadele var.
Elif'in babasıyla olan ilişkisi. Adam büyükelçi, Elif'in annesi ölünce Fransız bir kadınla evleniyor. Bu yüzden Elif, babasını affetmiyor, adamı yaşlılık günlerinde yalnız bırakıyor. Çok sonra pişman oluyor ama işte, çok sonra.
Elif'in İstanbul'la olan ilişkisi. Feneryolu'ndaki köşk. Bildiğimiz konaklardan, nesiller beraber yaşamış burada. Halalar, teyzeler, bir adet candan babaanne. Elif çok düşkün babaannesine, konakla ilgili bütün güzel anılarında babaannesi var. Zamanında şiir de yazarmış Elif, yaşama sevinciyle dolu bir kızmış. Cem'le tanışınca her şeyi bırakıyor. Neyse, ailenin üyeleri öldükten sonra Sibel, Sibel'in eşi Mustafa ve Cem, konağı sattırıp apartman diktirmek istiyorlar. Elif kabul etmiyor, bütün geçmişi o konak. Bu konak mevzusu bir yana, İstanbul Elif için kaos şehri. Çirkinleşmiş bir şehir. Burjuvayla varoş yan yana. Bu burjuva muhabbeti de ayrı bir olay; Elif burjuvaziden nefret etmesine rağmen kendi de bir burjuva. Gerçi Elif karakteri tamamen zıtlıklar üzerine kurulu; bir yandan sevip bir yandan nefret ediyor. Bu İstanbul için öyle, Cem için de öyle. Deli aşk buradan geliyor.
Paris'te küçük bir arkadaş grubu var Elif'in, onlarla takılıyor. Paris'teki dünyası çok küçük, varoluşsal acılar falan. Cem'e duyulan özlem, nefret, şehir, hepsi birbirine karışmış. Ne yapacağını bilemiyor Elif, Cem'in kadınlarından haberdar. Kristof'a kaçıyor bu yüzden. Kristof, Elif'ten on yaş küçük, doğu felsefesiyle kafayı yarmış bir arkadaşımız. Çok olgun bir insan, Elif için acil çıkış. Bunca nefretin içinde Elif'in mutluluk duyabileceği tek insan. Bir iki çekinceli andan sonra sevgili de oluyorlar, fakat Tibet'e yolculuğa çıkıyor Kristof, himayesine aldığı Jean var bir tane, Elif'e diyor ki ona göz kulak ol, iyi bir çocuktur falan. Oysa Jean ne yapıyor, Kristof'la çektirdikleri, çıplak oldukları bir fotoğrafı gösteriyor. Diyor ki Kristof herkese karşı içtendir, sadece sana karşı değil. Çıldırıyor Elif, sonrası biraz kapalı olarak anlatılsa da intihar.
Romanın olayı şu: Elif'in çıkmazları, uzak bir memlekette ne orayı, ne de burayı ev olarak benimseyememesi, babasal mevzular, Cem'e duyduğu aşk. Bu aşk çok garip. Yani hepimiz aşık olmuşuzdur veya aşka benzer şeyler duymuşuzdur, lakin hiçbir zaman tam olarak aptala bağlamamışızdır. Kendisi yerine tercih edilen onca kadına rağmen hâlâ aynı insana bağlı kalmak nedir? Okur odaklı bir incelemede bunu sormak bana kalırsa doğal, lakin yersiz. Yazara bağlı kalmak istiyorum.
Burada aşk değil de takıntı var bana göre. Elif geçmişine öylesine bağlı ki en küçük bir şeyi bile hayatından çıkarmak istemiyor. Mesela küçük dolap gibi bir şey var, Cem ondan bir an önce kurtulmak istiyor ama Elif İstanbul'dayken onu kimselere vermek istemiyor. Zeigarnik etkisi, yani yarım kalan şeyler daha iyi hatırlanıyor. Elif'in hayatı hiçbir zaman, hiçbir açıdan tamamlanmış değil. Tam bir şeyleri yoluna koyarken, Kristof'la yeni bir başlangıç yaparken ve Cem'e ayrılmak istediğini söylerken bir zırtapozun lafıyla hayatı yine alt üst oluyor. Psikolojik olarak çabuk çöküyor, kolay kolay da toparlanamıyor.
Böyle bir roman. Selim İleri falan övmüş, tam onun kalemi de, eh işte... Hastalıklı aşka meşke düşkünseniz on numara gider, öbür türlü sıkıntılı. Bir de Atatürk'ün muhabbeti pek geçiyor, Elif Atatürk'ün İstanbul'unu bulamıyormuş artık falan. Mümkündür, roman yazıldığında o zamanların üstünden 60 yıl geçmişti çünkü. Zaman hızla ilerliyor dayılar, herkes kendi şehrini kendi yapmak zorunda. Şahıslara bağlı kalırsak yerimizde sayıyoruz. Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı'nda da benzer mevzular vardı. Peride Celal'i anlayabiliyorum, tam bir cumhuriyet kadını. Lakin kendisine katılmıyorum.
Ucuza düşürürseniz alınız. Bu kadar. İyi geceler, bu sıcaklarda ne kadar mümkünse artık. Yanıyoruz lan. Biraz hislenin, sıcağı unutmak için süper yol:
28 Temmuz 2013 Pazar
Peride Celal - Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı
Peride Celal, geçtiğimiz ay hayatını kaybetti. 97 yaşındaydı.
Yazarlığa romantik, komikli romanlarla başlamış. Romantikli olanları sanıyorum Kerime Nadir çizgisinde. Komikli olanlar hakkında hiçbir bilgim yok. Bende dört adet kitabı var, giriştim. Benim sınırım dört. Mesela Latife Tekin'in üç kitabı var bende, o yüzden hiç okumadım. Mustafa Kutlu için aynı kural geçerli olmadı, çünkü çok merak ediyordum kitaplarını.
Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı: Melahat Hanım, kocası ölünce İstanbul'a taşınır. Eşyalar alır, evi istediği gibi dekore eder, arkadaşlarıyla buluşur falan. Artık hayatını istediği gibi yaşayabilecektir. İzmir'deki cehennem dolu günleri hatırlar ara ara. Ulu orta zortlayan, geceleri olanca alkol kokusuyla üstüne çöken kocası aklına gelince yeni yaşamına daha sıkı sarılır. Yanından bir gölge geçene kadar.
Olay şu: Yeni bir hayata beyni yakıp sıfırdan başlayamıyoruz ne yazık ki. Geçmişten kalanlar ne kadar yoğun olursa kötü anıların canlılığı da o kadar gerçek oluyor.
Ağaç: Metinde O. Henry'nin bahsi geçiyor. Son Yaprak'ta ressam bir dayımız, camdan görülen bir ağacın son yaprağı düşünce öleceğini düşünen bir kız için yaprak çiziktiriverir bir tane. Kız yaprağın düşmediğini görür, yaşar, dayıysa ölür. İroniyi kes. Neyse, bu hikâyede hediye edilen bir ağaca ölümüne bağlanan bir amcamız var, O. Henry'yle bağlantı buradan geliyor. Evet. Bu kadar. Ağaç konuşmaya başlıyor falan. Kafayı yemek süper bir şey. Etrafta akıllı birileri olmadığı zaman tabii.
Açık Oturum: Türkiye'nin tırto halini anlatan daha derli toplu bir hikâye okumadım.
Evlere temizliğe giden Selvi Hanım, evin hanımıyla konuşurken bir tanıdık vasıtasıyla televizyona çıktığını söyler. Sanıyorum Siyaset Meydanı gibi bir program. Eğlence burada başlıyor; konu her şey. Bir tarafta din, diğer tarafta Atatürk. Profesör hanımlar, türbanlı kadınlara falan çatıyor. Birileri birilerini dinsizlikle suçluyor, yobazlıkla suçluyor. Şamata. İşte bizim hizmetçiye uzatıyorlar mikrofonu, kısaca, "Ekmeğin peşindeyim aga, gerisini bilmiyorum," diyor. İki taraf da kadını sahiplenmeye çalışıyor. Rezillik. Konuşmasını çok beğeniyorlar, haftada iki gün programa çıkması için teklif geliyor. Kadın işi bıraktığını söylüyor hanımına, artık televizyon yıldızı o. Böyle bir şey. E tabii Osman Bey'i, Feridun Bey'i hatırlıyor insan ister istemez.
Toz Duman: Bir ada panoraması. Genç bir kadın, yaşlı bir kadın. Yaşla birlikte sıkıntılar değişiyor, ada değişiyor, insanlar değişiyor. İki neslin değişimle imtihanı gibi.
Karşılaşma: Bu tarz hikâyeleri çok seviyorum ben, Erhan Bener'in de vardı böyle bir tane. Eskinin aşıklarının yıllar sonra karşılaşması. Adam, kadını ziyarete geliyor. İhtilal zamanlarından birinde, adam kaçmış, uzun yıllar yurt dışında kalmış. Evlenmiş falan. Kadın, adamın kaçabilmesi için gelen askerlere silah çekmiş, işkenceye uğramış. Adam dönüyor işte yıllar sonra. Kadın kırgın, adam bir görevmiş gibi görüyor mevzuyu. Adam gidiyor, kadın kocasına anlatıyor olayı. Rahatlıyor.
İskele: Eski dostlarına adamış bu hikâyeyi Celal. Bir mekan epilogu. Adada bir çay bahçesi miydi, öyle bir şeydi. Bu çay bahçesinden görülebilen kişilere, olaylara dair, yine panoramik bir hikâye. Çok hoş.
Güzel başlangıçtı, sevdim ve devamını getireceğim. Bir gece şarkısıyla gutbay bulu sıkay diyorum, iyi günne.
Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı: Melahat Hanım, kocası ölünce İstanbul'a taşınır. Eşyalar alır, evi istediği gibi dekore eder, arkadaşlarıyla buluşur falan. Artık hayatını istediği gibi yaşayabilecektir. İzmir'deki cehennem dolu günleri hatırlar ara ara. Ulu orta zortlayan, geceleri olanca alkol kokusuyla üstüne çöken kocası aklına gelince yeni yaşamına daha sıkı sarılır. Yanından bir gölge geçene kadar.Olay şu: Yeni bir hayata beyni yakıp sıfırdan başlayamıyoruz ne yazık ki. Geçmişten kalanlar ne kadar yoğun olursa kötü anıların canlılığı da o kadar gerçek oluyor.
Ağaç: Metinde O. Henry'nin bahsi geçiyor. Son Yaprak'ta ressam bir dayımız, camdan görülen bir ağacın son yaprağı düşünce öleceğini düşünen bir kız için yaprak çiziktiriverir bir tane. Kız yaprağın düşmediğini görür, yaşar, dayıysa ölür. İroniyi kes. Neyse, bu hikâyede hediye edilen bir ağaca ölümüne bağlanan bir amcamız var, O. Henry'yle bağlantı buradan geliyor. Evet. Bu kadar. Ağaç konuşmaya başlıyor falan. Kafayı yemek süper bir şey. Etrafta akıllı birileri olmadığı zaman tabii.
Açık Oturum: Türkiye'nin tırto halini anlatan daha derli toplu bir hikâye okumadım.
Evlere temizliğe giden Selvi Hanım, evin hanımıyla konuşurken bir tanıdık vasıtasıyla televizyona çıktığını söyler. Sanıyorum Siyaset Meydanı gibi bir program. Eğlence burada başlıyor; konu her şey. Bir tarafta din, diğer tarafta Atatürk. Profesör hanımlar, türbanlı kadınlara falan çatıyor. Birileri birilerini dinsizlikle suçluyor, yobazlıkla suçluyor. Şamata. İşte bizim hizmetçiye uzatıyorlar mikrofonu, kısaca, "Ekmeğin peşindeyim aga, gerisini bilmiyorum," diyor. İki taraf da kadını sahiplenmeye çalışıyor. Rezillik. Konuşmasını çok beğeniyorlar, haftada iki gün programa çıkması için teklif geliyor. Kadın işi bıraktığını söylüyor hanımına, artık televizyon yıldızı o. Böyle bir şey. E tabii Osman Bey'i, Feridun Bey'i hatırlıyor insan ister istemez.
Toz Duman: Bir ada panoraması. Genç bir kadın, yaşlı bir kadın. Yaşla birlikte sıkıntılar değişiyor, ada değişiyor, insanlar değişiyor. İki neslin değişimle imtihanı gibi.
Karşılaşma: Bu tarz hikâyeleri çok seviyorum ben, Erhan Bener'in de vardı böyle bir tane. Eskinin aşıklarının yıllar sonra karşılaşması. Adam, kadını ziyarete geliyor. İhtilal zamanlarından birinde, adam kaçmış, uzun yıllar yurt dışında kalmış. Evlenmiş falan. Kadın, adamın kaçabilmesi için gelen askerlere silah çekmiş, işkenceye uğramış. Adam dönüyor işte yıllar sonra. Kadın kırgın, adam bir görevmiş gibi görüyor mevzuyu. Adam gidiyor, kadın kocasına anlatıyor olayı. Rahatlıyor.
İskele: Eski dostlarına adamış bu hikâyeyi Celal. Bir mekan epilogu. Adada bir çay bahçesi miydi, öyle bir şeydi. Bu çay bahçesinden görülebilen kişilere, olaylara dair, yine panoramik bir hikâye. Çok hoş.
Güzel başlangıçtı, sevdim ve devamını getireceğim. Bir gece şarkısıyla gutbay bulu sıkay diyorum, iyi günne.
Jorge Luis Borges - Alçaklığın Evrensel Tarihi
Borges'in hikâyelerden oluşan ilk metni. Dünyanın her yerinden alçaklık hikâyeleri. Alçaklık yerine katakullileri anlayacağız, tabii Katakulliliğin Evrensel Tarihi gibi tırto bir çeviri hoş olmayacağı için "alçaklık" daha hoş.
Hikâyeleri okurken kitabın adını rehber olarak görmek gerekiyor. Karakterlerden ve olaylardan ibaret metinler değil bunlar, bir tarihçinin zamanı sayfalara sığdırma çabası demek doğru olur sanırım. Bunu uydurukçulukla birlikte yürütmenin zorluğunu düşününce, sözlük jargonuyla söyleyelim, insan gerçekten hayret ediyor. Olayların öncesi, adamımız, olaylar ve sonuç. Çok çeşitli detaylar. Böyle şeyler var hikâyelerde. Bazı bazı İhsan Oktay Anar tadı almak mümkün.
Korkunç Kurtarıcı Lazarus Morell: Morell bir güney soylusu. Vaazları gözlere yaş dolduracak kadar etkileyici. Aynı zamanda "zenci hırsızı". Zencileri kurtarırmış gibi yapıp tekrar satıyor. Adam öldürüyor, zina yapıyor, bir sürü şey. Bir zenci isyanı ayarladığı sırada akciğer kanamasından ölüyor.
İnanılmaz Sahtekâr Tom Castro: Bir deniz kazasında yaşamını yitiren leydi evladının yerine geçmeye çalışan bir adamın öyküsü. Arkadaşıyla birlikte kurdukları dümen tam başarılı olacakken işin beyin kısmı olan arkadaş ölüyor, bizimki ortada kalınca yakayı ele veriyor. Castro ilginç bir adam, bu dümen dışında bebek kadar masum. Hapisten çıktığı zaman kasaba kasaba gezip hikâyesini anlatıyor. İnsanlara kendini sevdirmek tek görevi.
Dul Ching, Korsan: Akla direkt Pirates of the Carribean: At World's End geliyor.
Ching bacımız, kocası öldürülünce koca bir korsan donanmasının başına geçer, imparatorlukla çekişmeye başlar. Japon komutanlar başarısız olur, harakiri falan yaparlar. En sonunda bacımızın donanması kuşatılır. Bacı teslim olur, köylüler kılıçlarını satar, her şey normale döner.
Haksızlık Üstencisi Monk Eastman: Bu da tam Gangs of New York. Önce bir New York çeteleri tarihi var, sonra Eastman geliyor. Eastman başarılı bir gangster. Bu başarıdan kol kırmayı, göz çıkarmayı vs. anlamalıyız tabii. Bir yandan da devlet hesabına çalışıyor. Sakat bir mevzu, bir taraf desteğini çektiği zaman ortada kalıyor Eastman. Hapse giriyor, o sırada patlayan savaşa gidiyor, dönünce beş kurşun yiyip ölüyor.
İlgisiz Katil Bill Harrigan: Kendisi Billy the Kid oluyor, ünlü suçlu. 14 yaşındayken nam salmış ünlü suçluları gözünü kırpmadan öldürmesiyle adını duyuruyor. Ününün doruğunda dostu Komiser Garret tarafından tek kurşunla öldürülüyor, cesedi sergileniyor ve sevinç gösterileri arasında gömülüyor.
Gibi. Üç hikâye daha var, üşendim.
Masal mı, tarih mi, hikâye mi? Azar azar üçünden de var. Mis kitap.
Hikâyeleri okurken kitabın adını rehber olarak görmek gerekiyor. Karakterlerden ve olaylardan ibaret metinler değil bunlar, bir tarihçinin zamanı sayfalara sığdırma çabası demek doğru olur sanırım. Bunu uydurukçulukla birlikte yürütmenin zorluğunu düşününce, sözlük jargonuyla söyleyelim, insan gerçekten hayret ediyor. Olayların öncesi, adamımız, olaylar ve sonuç. Çok çeşitli detaylar. Böyle şeyler var hikâyelerde. Bazı bazı İhsan Oktay Anar tadı almak mümkün.
Korkunç Kurtarıcı Lazarus Morell: Morell bir güney soylusu. Vaazları gözlere yaş dolduracak kadar etkileyici. Aynı zamanda "zenci hırsızı". Zencileri kurtarırmış gibi yapıp tekrar satıyor. Adam öldürüyor, zina yapıyor, bir sürü şey. Bir zenci isyanı ayarladığı sırada akciğer kanamasından ölüyor.
İnanılmaz Sahtekâr Tom Castro: Bir deniz kazasında yaşamını yitiren leydi evladının yerine geçmeye çalışan bir adamın öyküsü. Arkadaşıyla birlikte kurdukları dümen tam başarılı olacakken işin beyin kısmı olan arkadaş ölüyor, bizimki ortada kalınca yakayı ele veriyor. Castro ilginç bir adam, bu dümen dışında bebek kadar masum. Hapisten çıktığı zaman kasaba kasaba gezip hikâyesini anlatıyor. İnsanlara kendini sevdirmek tek görevi.
Dul Ching, Korsan: Akla direkt Pirates of the Carribean: At World's End geliyor.
Ching bacımız, kocası öldürülünce koca bir korsan donanmasının başına geçer, imparatorlukla çekişmeye başlar. Japon komutanlar başarısız olur, harakiri falan yaparlar. En sonunda bacımızın donanması kuşatılır. Bacı teslim olur, köylüler kılıçlarını satar, her şey normale döner.
Haksızlık Üstencisi Monk Eastman: Bu da tam Gangs of New York. Önce bir New York çeteleri tarihi var, sonra Eastman geliyor. Eastman başarılı bir gangster. Bu başarıdan kol kırmayı, göz çıkarmayı vs. anlamalıyız tabii. Bir yandan da devlet hesabına çalışıyor. Sakat bir mevzu, bir taraf desteğini çektiği zaman ortada kalıyor Eastman. Hapse giriyor, o sırada patlayan savaşa gidiyor, dönünce beş kurşun yiyip ölüyor.
İlgisiz Katil Bill Harrigan: Kendisi Billy the Kid oluyor, ünlü suçlu. 14 yaşındayken nam salmış ünlü suçluları gözünü kırpmadan öldürmesiyle adını duyuruyor. Ününün doruğunda dostu Komiser Garret tarafından tek kurşunla öldürülüyor, cesedi sergileniyor ve sevinç gösterileri arasında gömülüyor.
Gibi. Üç hikâye daha var, üşendim.
Masal mı, tarih mi, hikâye mi? Azar azar üçünden de var. Mis kitap.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




