Öğretmenlik yaptığım yerde kısa süre sonra kapanacak bir fabrika var. Tesislerin yarısı terk edilmiş durumda, koca yapı çürüyor. Metruk bir binaya girdik, kütüphaneymiş bir odası. Bakındım bir, teknik kitaplar çoğunlukta ama bir şey buldum ki of.
Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi, beş cilt. Çürüyor. Aldım açıkçası, çürümesine gönlüm razı olmadı. Sahaflar 500 TL'ye iteliyorlar birkaç cildi. İstanbul'a getiremedim, orada kaldı ama bir dahaki sefere kütüphanemin baş köşesine koyarım bunu. Definecilik olayı keyifli bir şey.
Mevzuya gelirsek, insanın birey ve toplum hallerini anlatan Jean Marcel Bruller, Vercors müstear ismini kullanıyor. Ben de böyle yazmayı uygun gördüm. Uygun görmeyenler varsa kıçımı arayıp şikayet edebilirler.
Doğru düzgün bir fotoğrafını da bulamadım kitabın, bu idare eder. Vercors, genelde fantazya ve bilimkurgu metinleriyle tanınan bir isim, 1963'te Sylva ile En İyi Roman dalında Hugo Ödülü için aday gösterilmiş. Ödülü ustamız PKD almışsa da kendisinin yeri BK için önemli.
İnsan ve İnsanlar, Vercors'un insanlığa ve uygarlığa dair birtakım fikirler paylaşıyor, biraz İnsan Nasıl İnsan Oldu? tarzı ama çok daha kısa. 60 sayfacık bir şey. Dört bölümden oluşuyor.
İnsanın Başkaldırması: Çeviren Azra Erhat. Vercors, öncelikle insan kavramını tanımlıyor ve ardından insanla hayvan arasındaki temel farkı veriyor. Soyutlama gücüne sahip olmak. Güdülere göre yaşamayı bırakıp bu açıdan doğadan bağımsız olmak, semiyolojinin doğuşu ve nesneleri isimlendirmek, insanı insan yapan ilk detaylardan birkaçı. Anlamlandırma çabası da bu detaylarla birlikte geldi; insan yaşadığı ortamı anlamlandırmaya çalıştı, başarılı olduğu ölçüde bağımsızlığına kavuştu. Vercors, bunu baş kaldırma olarak görüyor ve "Sürgün sürgününe karşı koydu." (s. 17) şeklinde özetliyor. Anlamlandırma çabasıyla birlikte bir noktada insanın tekilliği de başlamış oldu; doğayı ve insanları tanırken edinilen bilgi, insanı benzerlerinden daha farklı bir yere koydu ve onu diğerlerinden ayırdı. Şu cümle çok hoşuma gitti mesela: "Bâbil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir." (s. 20) Gerisi toplumsal bir eleştiri; baş kaldıran insanın doğayı aşma çabası, devletle olan ilişkisi ve daimi yenilgisi. Bu yenilgiye rağmen yine de insan olmak baş kaldırmayı gerektiriyor, Vercors bunu söylüyor. Bir de özün varoluştan önce geldiğini. Yaşamdan önce insanın doğası geliyor.
İnsan ve İnsanlar: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol çevirisi. Adalet, hak vs. gibi kavramların fosilleştikleri zaman insanoğlunun ayvayı yemesi konulu kısacık bir metin.
İyi Niyetli İnsanlar İçin: Çeviri yine ikiliye ait. İyi niyetli insanların kötülükler karşısında bir süre sonra zıvanadan çıkması ve bilinçsizce olsa dahi kötüler kadar kargaşa çıkarabilmeleri üzerine. Cehenneme giden yolla ilgili sözü hatırlayıp devam.
Ahlak ve Eylem: İnsanın insanla, toplumla, dinle, totalitarizmle bağları. Çok kısa oldu ama böyle.
"Bir grup veledi ıssız bir adaya atsak ne olur?" temalı bu deneyimizde çocukların ne kadar psikopat ve aklı başında olabileceğini görüyoruz. Kötülüğün cisimleşmiş haliyle de karşılaşıyoruz, sanki insanları kötülük yapmaya iten, insandan bağımsız başka bir güç varmış gibi. Mevzu iyilik ve kötülük arasındaki mücadele aslında, yazar bunu yansıtmakla birlikte bu ikisinin bir arada bulunabileceğini, kötülüğün törpülenmesinin ve iyiliğin yüceltilmesinin uygarlık yoluyla gerçekleşebileceğini anlatıyor bir açıdan. Mina Urgan'ın görüşü de böyle.
Kitabın yazıldığı tarih 1954, o sıralarda Kohlberg muhtemelen kuramı üzerinde çalışıyordu. Kuram 1958'e ait. KPSS illetini çekenler özellikle bilir; Kohlberg'in ahlak gelişimi üzerine güzel bir mevzusu var. Kademeleri falan unuttum şimdi, ceza-itaatten evrensel doğruya kadar sekiz kademe var galiba. Ben sadece bu kitaptaki veletlerin ahlaki davranışlarının açıklaması olabilecek bölümleri alıyorum.
"1. Dönem: Ceza ve İtaat (Yaklaşık 4-5 yaş arası dönem): Bu evrede davranışın sonucunda doğruluk ve yanlışlığına bakılır. Örneğin çocuk eğer ahlaki olarak hata yapmışsa cezalı, doğru olanı yapmışsa cezalı değildir. Birinci evre son derece ilkel özellikler taşır. “Çocuk bütün sorunlara fiziki cezalarla çözüm arar”. Zıddı olan doğru davranış düşüncesi de ödül getirir kanısındadır. Bu evreye ilişkin örnek olarak, trafik polisinin olmadığı bir kavşakta kırmızı ışıkta geçen sürücünün davranışı veya sınavda hocasının görmeyeceğini anlayan öğrencinin kopya çekmesi verilebilir. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu ve polisin onu yakalayarak hapse atacağını düşünür” (Bacanlı, 2002).
2. Dönem Saf Çıkarcı Eğilim (Yaklaşık 6-9 yaş arası dönem): Gelenek öncesi özellikler taşımakla birlikte ikinci evre birinci evreye oranla daha gelişmiş özellikler gösterir. Bu özellikler çocuğun yeni zihinsel ve rol alma yeteneklerinden kaynaklanır. Bu evrede göze göz dişe diş anlayışı hakimdir. Kurallara, ihtiyacı karşıladığı sürece uyulur. Bu dönemdeki birey için her şey karşılıklıdır. Bu dönemde “doğru” olan şey, diğer insanların ihtiyaçlarını da dikkate alan, somut ve karşılıklı adil alışveriştir. Bu evredeki kişi ne kadar verirsem o kadar almalıyım anlayışına sahiptir. “Bu evredeki birey Henz hikayesinde Henz’in suçsuz olduğunu, çünkü hırsızlığı karısı için yaptığını ve bir kocanın karısı için bunu yapması gerektiğini düşünür (Bacanlı, 2002).
3. Dönem: Kişiler Arası Uyum (Yaklaşık olarak 10-15 yaş arası dönem): Bu evrede kişiler arası uyum ya da iyi davranış; başkalarını hoşnut kılan, onlara yardım eden ve onlar tarafından beğenilen davranıştır. Kibar olarak takdir edilmek önem kazanmıştır. Bu evrede iyi vatandaş vergi öder; iyi çocuk anne ve babanın koyduğu kurallara uyar ve ona göre hareket eder. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu, çünkü toplumdaki insanların onu ayıplayacağını düşünür (Bacanlı, 2002)."
Metindeki gençler 6-14 yaş aralığında. Bireysel farklılıkları ele alırsak, Domuzcuk haricinde bu üç aşamanın dışında olan bir çocuk yok sanıyorum. Buna göre ortaya çıkacak psikopatlıkları varın siz düşünün ki bunlar da aklı başında olan çocukların geçeceği aşamalar. Bunlarda psikopatlık potansiyeli barınıyorken bir de psikolojik sorunları olan çocukları düşünün. Tam bir karnaval olur.
Ralph sahilde dolanırken Domuzcuk'la karşılaşır. Domuzcuk şişko bir çocuk, astımı var. Diğer çocuklar tarafından aşağılanmak için bütün özelliklere sahip. Bunun yanında diğerlerinde olmayan bir özelliği de akıllı bir velet olması. Piaget'nin Bilişsel Gelişim Kuramı var, buna girersem mevzu bambaşka bir hal alacağı için Domuzcuk'un analitik düşünebilme yetisinin olduğunu söyleyerek geçiyorum. Yani bu komünde mantığın temeli Domuzcuk. Tabii çocuklar üstünde mantık ne kadar etkiliyse. Neyse, bu ikisi karşılaşıyorlar, konuşuyorlar falan. Ralph bir denizkabuğuna üfleyerek çıkarttığı sesle civardaki diğer çocukları topluyor ve herkese söz hakkı verilen demokratik bir ortam yaratıyor. Şef seçiliyor, çocuklar denizkabuklu oğlanı liderleri olarak görüyor. Liderlik Ralph'te var ve adaya düşmelerine neden olan uçak kazasından sonra kurtarılana kadar nasıl yaşayacaklarını Domuzcuk'un da yardımıyla Ralph belirleyebilir. Jack ortaya çıkana kadar durum bu.
Sesi işiten Jack, kilise korosu gibi bir şeyin şefi. Korodaki çocuklarla birlikte geliyor ve başlarda Ralph'in yönetimine boyun eğiyor. İçinde hükmetme arzusu var, Ralph gibi bunu sonradan edinmiş değil. Gücü hissettiği gibi baskıcı, zalim bir diktatöre dönüşebiliyor. Metin boyunca bu ikisinin mücadelesini izliyoruz. Biri eşitliğe, diğeri diktatörlüğe yöneliyor. Jack tipik bir diktatör; Domuzcuk'u aşağılaması aydınların hor görülmesi gibi bir şey mesela, bir de 6 yaşındaki çocukları önemsememesi var. Onlar şamatacı, gereksiz tipler.
Olaylar ilerledikçe çocuklar küçük bir sosyal ortamda, büyüklerin olmadığı bir dünyada gerçek kimliklerine kavuşuyorlar. Jack, yemek için bir domuzu öldürecekken bıçağı indiremiyor, sonrasında çocukların korkularından ve anlık zevklerinden yararlanarak katliama niyetleniyor. Simon kardeşimiz psikopatlıklar yapmaya başlıyor, grup dağılıyor, güç mücadelesi sonucunda Domuzcuk ve Ralph'in başına bazı işler geliyor derken adaya askeri bir birliğin inmesiyle, çocukların tekrar çocuk olmasıyla bitiriyoruz.
Bu arada nedir, Sineklerin Tanrısı'nın Simon kılığına bürünüp görünmesi diyeceğim, aynı tanrının Ralph ve Domuzcuk'u tehdit etmesi, öldürülen çocuklar, domuz öldürme oyunları, çocuk avı, olaylar. Güç yanlış ellerde çok tehlikeli bir şey, ben bunu anladım. Uygarlık da çok önemli. Mesela gençliğimizi düşünelim; aile bir yere tatile gidince ev bize kalıyordu. Bir hafta, iki hafta, ne kadarsa. Sonra -çok affedersiniz- evi bok götürüyordu. Ben kanepeyi falan yakmıştım kazara, ev çöp eve dönüşmek üzereydi. Yani evet, uygarlık süper bir şey.
Güzel gayet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan alırsanız ucuza da gelir.
Bu da günü daha rezil kılan güzel şarkılardan biri:
Buraya pek yazamadım, bunu yazmaya niyetlendiğimde iki ay öncesiydi, nikah tarihi belliydi ve nişanlanmaya pek az kalmıştı. Her şey patladı. Dört yılın finali muazzam bir çöküş oldu. Stres, kilo kaybı (bu iyi oldu gerçi), arka arkaya yakılan sigaralar falan derken zamansızlıktan vakit ayıramadığım yazılara dönüş. Süper olay. Bu da biten çoğu şey için:
Bukowski okuma rehberi olabilir; anlatılarındaki olayların ve kişilerin pek çoğuna röportajlarda rastlamak mümkün. Hayatından başka bir şey pek yazmayan biri için Bukowski'nin röportajları bir yol hikâyesi demek aynı zamanda.
"Duvarların, daktilon, kağıdın ve biran varsa nerde yazdığın önemli değildir. Bir yanardağın kraterinde de yazabilirsin." (s. 19)
Bukowski, gençliğinde bir iki öyküsüyle kendini gösterdikten sonra yazamadığına karar veriyor ve ardından bunaltıcı yıllar arka arkaya geliyor. Alkol, kadınlar ve iş hayatının cenderesinde geçen onca yılın ardından yeterli yoğunluğa ulaşınca şiirler ve hikâyeler arka arkaya geliyor, kitaptaki çoğu röportajda bu dönemle ilgili pek çok bilgi var. "'Bukowski,' diyor insanlar bana, 'sen kaybetmeyi seviyorsun, acı çekmeyi seviyorsun, mezbahalarda çalışmayı seviyorsun.' Bu insanlar benden daha deli." (s. 26-27) Kavga ediyor adam, daktilonun başına oturduğu zaman önce bir iki boktan şey yazıyor, ritmini tutturunca gecenin sonuna kadar sayfalar dolusu yazıyor. Öfkeyle, usanmadan. Sarhoşluk geçene kadar, ya da bir şeyler yazdığını düşünüp sızana kadar.
Bukowski için leitmotif şu: Özünden uzaklaşıp goygoya girmiş her şey itin kaba etine sokulabilir. Solcular, politikacılar, yazarlar, şairler, kadınlar, her şey. Bu yüzden kesin sınırlardan uzak duruyor. Çoğu insanı embesil olarak görmesinin sebebi de onların bu sınırlar içinde mutlu olması. O ise sadece yaşamaya ve yazmaya çalışıyor. Roman ve öykülerinin bir ana temasının olup olmadığı sorulduğunda verdiği cevap yeterli: "Hayat, küçük 'h' ile." Türk bir yazar, Bukowski'nin satır aralarındaki solculuğu diye bir kitap yazmıştı, şimdi İstanbul'daki kütüphanemde olduğu için adını hatırlamıyorum ve internetten bakmaya üşendim. Bukowski'nin bu kardeşe cevabı şu olur: "(...) Siyasi dürtü yok bende. Dünyayı kurtarmak, iyileştirmek istemiyorum. İçinde yalayıp olup bitenler hakkında konuşmak istiyorum, hepsi bu. Balinaların kurtarılmasını istemiyorum, nükleer santrallerin yıkılmasını istemiyorum; her şeyi oluğu gibi kabulleniyorum. Dünyanın bu halinden ben de hoşnut değilim tabii ki, ama değiştirmek istemiyorum. Çok bencil bir adamım ben." (s. 182) Adam insanların posasının çıkarılmasını eleştirdiği için solcu yapılıyor, yeri gelince komünist bile yapılır. Öyle bir şey yok.
Yazma süreciyle ilgili cevaplar geniş bir yer tutuyor. Hepsini almayacağım ama temel mevzuları söyleyebilirim. Hikâye yazarken gerçeği kurguladığını söylüyor adam, onda dokuzu gerçek ve onda dokuzu yaratıcı kurgu. Şiir konusunda da sıkı ve yalın şiirler yazmaya çalıştığını söylüyor, betimlemeler ve vıcık sözlerle dolu şiirleri sevmiyor. Diğer sanatçılarla ilgilenmediğini, hatta onlardan bir halt öğrenilemeyeceğini söylüyor. "Yaratıcı olmayan insanlarla görüşmek en iyisi. Onlardan daha doğal sözcükler ve fikirler çıkar çünkü sürekli sanattan söz etmezler, dedikodu yapmazlar. Ya da dedikodu yapıyorlarsa da karısını dövüp onu tavandan başaşağı asan birini çekiştiriyorlardır -ki ilginçtir." (s. 129) Hangi kitaptaydı hatırlamıyorum, Bukowski -ya da Chinaski- şiir okumak için gittiği bir yerde otele yerleşirken yan odada Burroughs'un kaldığını öğreniyor ve tanışmak istemiyor adamla, şöyle bir bakıp gidiyor. Burroughs da aynı şekilde. Bu Chinaski olayı da ilginç; Bukowski bu yolla yazarlara parmak attığını söylüyor. Neyin kurgu, neyin gerçek olduğunun çözülemediğini, bunun da okurlarda heyecan yarattığını söylüyor.
Bir noktadan sonra bir şey okuyamadığını söylüyor Bukowski, yirmi yaşına kadar okuduklarıyla idare ediyormuş. Zaten keyif vermiyormuş çoğu yazar. Dostoyevski, Céline, Tolstoy, Chaucer, Hemingway'in ilk dönem metinleri ve Fante. En çok okudukları bunlar, zaten Fante'nin tozlu raflardan çıkmasında kendisinin de payı büyük. "Neredeyse" kendisinden daha iyi yazıyormuş Fante. Arkadaş da olmuşlar bir zaman. Fante hakkında düşündükleri genişçe bir yer kaplıyor.
Hipodrom, kadınlar, ölümden dönüşü, 20 küsur yıl süren iş hayatı ve girip çıktığı yüzlerce iş, edebiyat; Bukowski'yle ilgili hemen her şey var. Süper kaynak. Onun için her şeyin özünü verip bitiriyorum: "Ya bu işe girersin ya da sabah dokuz akşam beş bir iş bulursun kendine. Evlenirsin,, çocuk yaparsın, birlikte Noel'i kutlarsınız: 'İşte babaanne geliyor! Selam babaanne... içeri gir, nasılsın?' Hiç bana göre değil, ölümden farksız benim için, kendimi öldürmeyi yeğlerim! Bu çarka, hayatın sıradanlığına hiçbir zaman tahammül edemedim. Aile hayattına hiçbir zaman tahammül edemedim, iş hayatına tahammül edemedim, gördüğüm hiçbir şeye tahammül edemedim. O zaman şuna karar verdim; ya açlıktan ölecektim ya da bu işi kıvıracaktım, çıldıracaktım, yırtacaktım, bir şeyler yapacaktım. (...) Ama şansım yaver gitti, dayandım, birileri bir şiirimi ya da öykümü bir yerde bastı. Şimdi şurada oturmuş şarabımı içiyor, siz soru sorduğunuz için de kendime dair konuşuyorum, cevap verdiğim için değil, tamam mı?" (s. 212)
20-25 kitap birikti, bunları yazın yazarım. Umarım. Neyse, zinciri kırdım bu yazıyla. Nasıl diyeyim, özgür olduğumu hissediyorum. Motosiklet almaya karar verdim falan. Evlenmediğime göre bir sene daha Batı Karadeniz civarındayım, tadını çıkaracağım. Eh. Biri bana, biri size:
Şu da son kaydımız. Kavafis'in Şehir'ini besteledim. Hümeyra ve Ezginin Günlüğü yorumları pek hoşuma gitmemişti, ev ortamında böyle bir kayıt yaptık biz de. Amatör iş, mükemmellik beklemeyin dsf.
En soldaki Hemingway, İspanya'da festival günleri. Gazeteci olarak başladığı yazı hayatını roman ve hikâyeyle sürdürecek olan yazar, festival günlerinin bitmesiyle birlikte ilk romanını yazmaya başlıyor. Kendisini dünyaya tanıtan romanlardan ilki, belki de yalınlığı açısından en önemlisi. Iceberg Theory diyorlar; Hemingway'in karakterleri, olayları vs. görünmeyen kısmın küçük bir yansıması sadece. Son derece yalın bir dille yazılmış metinlerin altında yatanlara buradan ulaşılabilir.
I. Dünya Savaşı'nın getirdiği kayıp neslin romanı bu aslında, modernist bir perspektifle yazılması/okunması doğal. Çağın sağduyusu bombalar altında kalmışken geçmiş veya gelecek mümkün değil. Büyük bir bunalımdan çıkılmış, savaşa katılan, katılmayan herkes yeni bir dünyaya uyanmış ve bazıları bu yeni dünyayla mücadele ederken, bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışırken bazılarıysa moratoryum ilan ederek sadece yaşamak istemiş. Bohemlik bir yana, belki de sadece yaşamanın ağırlığını biraz olsun duyumsamak ve derinlerde bir yerde bir anlam bulabilmek. Şurada modernizm ve Hemingway'le ilgili güzel bir şey var, fikir verebilir: Ucundan Modernizm.
Epigrafların biri Gertrude Stein'dan: "Sizler yitik bir kuşaksınız." Diğeri de Vaiz Kitabı'ndan; her yolculuk yine kendine döner temalı bir bölüm.
Jake Barnes anlatıyor. I. Dünya Savaşı'ndan yaralanarak üreme fonksiyonunu kaybetmiş bir adam. Kayıp neslin bir sembolü; üretkenliği yok. Arkadaşı Robert Cohn'la birlikte Paris'te tenis oynuyor ve bol bol içiyor. Leydi Brett, Jake'le baş başa kaldıkları zaman gizlediği kişiliğini ortaya koyabilen, diğer zamanlarda primadonna kompleksinden mustarip bir kadın. "New Woman" deniyor; yaşamı tamamen kendi elinde, istediği gibi yönlendirebilir. Çok güzel, ihtişamlı ve mutsuz. Mike ve Bill gruba sonradan katılıyor. Mike ve Brett sevgili. Olabildikleri kadar tabii. Paris'in kafelerinde geçirdikleri zamanlarda mutlu oluyorlar gibi görünüyor, onun dışında hayatı ıskalama duygusu Cohn haricinde pek kimseye gelmiyor. O çağda yapabilecekleri daha iyi bir şey yok. Yapsalar dahi savaşın yıkıcılığında her şeyin bir anda toz olabileceğini görmüşler.
Paris'te geçen bohem yaşam, İspanya'ya gitmeleriyle sürüyor. Boğa güreşlerini izleyecekler ve gezecekler. Hemingway ava ve boğa güreşlerine tutkun. Boğanın önündeki adam o:
Bukowski, Hemingway'in ilk metinlerini çok seviyor, tamamen yaşamak üzerine kurulu olanları. Güneş, İşte Burdayım'da diyor: "At yarışları bir şey yapıyor insana. İçmek gibi. Sıradanlığın dışına çıkarıyor insanı. Hemingway'in boğa güreşlerini kullandığı gibi kullanıyorum ben hipodromu. Tabii ki hipodroma her gün gidersen sıradanlığın dışına çıkmak söz konusu değildir; adamın anasını beller." (s. 98) Boğa güreşleri, hipodrom, mücadeleyle yüz yüze gelinen her şey yaşamı hissettiren bir olgu haline geliyor. Evlerinden çok uzakta, yaşamanın ne olduğunu hatırlamak isteyen insanlar için kurtarıcı haline geliyor bu tür olaylar. Gruptakileri anlatan şu bölümle birlikte anlaşılabilir hale geliyor bu: "Sürgünsün sen. Toprakla olan ilintiyi yitirmişsin. İnceliveriyorsun. Yapay Avrupa ölçüleri bitirmiş seni. İçkiden öleceksin.. Cinsellikten başka bir şey düşünmüyorsun. Bütün zamanını çalışacağına konuşmakla harcıyorsun. Sürgünsün çünkü, anlıyor musun? Ömrün kahve köşelerinde geçiyor." (s. 122) Jake'in cevabı başka bir sayfada: "(...) Belki insan gittikçe yeni şeyler öğreniyordu, gerçekten de. Niçin olduğu beni ilgilendirmiyordu. Bütün istediğim nasıl yaşanacağını öğrenmekti. Belki insan nasıl yaşanacağını öğrenebilirse niçinini de öğrenebilirdi." (s. 156) Buzdağının bir an için ortaya çıkan kısmı.
Hasan Ali Toptaş'ın Haraptarlı Nafi'den aktardığı: "Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." Herkes kendi yoluyla bu anlama ulaşmaya çalışıyor; kimi düşünerek. Bazılarıysa yaşayarak, yaşamadan bir şey düşünülmüyor, elde edilemiyor çünkü. Hemingway'den kayıp kuşağa armağan.
İzlemeden önce de ikisi arasında pek çok benzerlik bulurdum. Yokluktan gelip kendilerini yakacak kadar paylaşımcı olmaları, hayata bakışları falan. Utangaçlık, yapmak istediklerini yapmadan yaşayamayacak olmaları, keyif verici maddeler, özgürlük ve uçsuz bucaksız bir mutluluk, elde edebilecekleri kadar. Bukowski de dahil aslında bu türe. İzledim ve emin oldum; aynı kaynağın adamları bunlar. Jimi dayanamadı, Bob çok geç teşhis edilebilen bir kanser yüzünden öldü, Bukowski'yse kaya gibi durdu ve hedefi 80 olsa da 70'i geçmeyi başarabildi. Bu insanların hayatları gerçekten ilham verici olabilir. Kişisel gelişim değil bunlar, kendi mücadelenizi verirken onların yaptıklarını yapamazsınız. Sorunlar karşısında nasıl hissettiklerini ve çözüm için nasıl düşündüklerini görüp kendiniz için koşulları ve nasıl değişebileceklerini düşünürsünüz, ne bileyim. Ya da sadece sevdiğiniz adamların hayatlarını öğrenip mutlu olursunuz. Benim için bu ikincisi geçerli oldu.
17 yaşında olmak insanın başına pek çok sefer gelebiliyor, yine de tam olarak o yaştayken yaşarsınız 17'yi. Gelecek koca bir kaygı olarak bir yerde durur. Sınavlar, bir şeyler. Ama asıl müzik. Müzik evdedir, sokaktadır, okuldadır. Yollar şarkılarla ölçülür. "İki şarkı sonra Kadıköy'deyiz." Böyleydi o zamanlar ama arkadaşlar aynı şeyi düşünmüyorsa olmaz. Arkadaşlar konusunda şanslıydım. Volkan getirdi bana Jimi Hendrix CD'sini. Ertesi gün yıllık fotoğrafı için fotoğrafçıya gitmiştim, minibüste Castles Made Of Sand'i dinledim. Bum! Gitarlar, davullar, sözler! Festival biteli 30 yılı geçmişti ve yeni dinliyordum, inanılacak gibi değildi. Little Wing'i dinleyince inandım. Minibüsten indim, dükkana girdim ve muhtemelen sevdiğim ilk ve son fotoğrafımı orada çektirdim. Jimi Hendrix kendimle ilgili bir şeyi sevmemi sağladı! Müziğin güzelliği belki de kendimle ilgili berrak bir bakış açısı sağladı o an, bilmiyorum, adamı çok sevmem dışında başka bir anı kalmadı aklımda. Jimi Hendrix böyle başladı bende; küçükken ansiklopedide görülen kıvırcık saçlı, komik giyimli adamdan müziğin hüküm sürdüğü topraklarda koca bir krallık şekline.
Hendrix'in çocukluğu biraz bilinen bir hikâye: Küçük hırsızlıklar, okul ve kiliseyle uyumsuzluk, aile özlemi ve tam bir özgürlük ortamı. Babası dindar, sevecen bir insan. Annesi babayla zıt, eğlenceli bir kadın. Anlaşamıyorlar, Jimi küçükken parçalanmışlığın ne olduğunu görüyor. Kilise müziğini çok sevmesi ve kiliseden atılması da önemli olaylar. Kurallara uygun giyinmediği için şutlamışlar bunu. O günden sonra bir daha kiliseye adım atmamış.
Jimi'nin müziğe ilgisi kiliseden de önce, babasının tarak ve kaşık çalmasıyla başlamış. Eskiden köleler malikanelerden kaçarken yanlarına kaşık da alırlarmış, bu kaşıklar büyüklüklerine göre ayrılıp enstrüman olarak kullanılırmış. Babasını izleyen Jimi, kilise deneyiminin ardından güney kökenli blues ustalarına ilgi duymaya başlamış. Howlin' Wolf, B. B. King, Muddy Waters. Ailesine göre plaktan dinlediği şeyleri birkaç dakika sonra çalıp geliştirebiliyormuş. Yolunu da çizmiş aslında bu şekilde, okuldan atılış hikâyesi pek bilinen bir şey. Beyaz bir kızın elini tuttuğu için seksi bir öğretmen tarafından okuldan atılmış. Jimi de, "N'oldu yoksa kıskanıyor musun?" demiş.
Askerlik zamanları 1961'de başlıyor. Paraşütle 25 atlayıştan sonra ayak bileğini kırıyor ve müziğe geri dönüyor, Little Richard'ın orkestrasına katılıyor, birçok ustayla birlikte çalarak kendi kendini yetiştiriyor. Başkalarıyla çalmaktan sıkılıp kendi müziğini yapmaya karar verince de New York'a gidiyor. Yokluk zamanları. Gitarını rehin bırakıyor, sonra da satmak zorunda kalıyor. Jimi için büyük bir üzüntü. Curtis Knight bu noktada Jimi'nin karşısına çıkıyor. İki gitarından birini Jimi'ye veriyor, beraber bir şarkı kaydediyorlar ve kulüplerde çalmaya başlıyorlar. Jimi LSD'yle ve birçok insanla tanışıyor. Sahnede yaptığı şeyler için onu izlemeye gelen tonla insan var.
"Bu her zaman Jimi için güdüleyici olmuştur: Hiçbir zaman benmerkezci olmamıştır. Müzik hakkında veya başka bir konuda bir şeyler sormak isteyenlerle sohbet edecek zamanı mutlaka vardı." (s. 32)
Aynı zamanlarda Jimi'yi şans eseri izleyen Miles Davis, Jimi'nin sahnedeki aşırılıklarının kendisini çok şaşırttığını ve öncesinde daha önce öyle bir şey görmediğini söyledikten sonra ekliyor: "Fakat birçok açıdan Jimi ile birbirimize benziyorduk. Çünkü sağımın, solumun belli olmayışı, beni istenmedik pek çok manşete sokmuştu, bu da gerçekte sadece popülerliğimi artırmıştı. Kamuoyunun aykırı insanları sevdiği defalarca ispatlanmıştır, özellikle yadsınamaz bir yeteneği de varsa. İşte bu nedenle, Jimi ile bir çeşit görünmez bağ kurmuştuk. Jimi o zamanlar bile aykırı biriydi ve kesinlikle yadsınamaz bir yeteneği vardı." (s. 33)
Curtis ve Jimi, 1964-1967 arası birlikte takıldı. Pek çok şarkı, pek çok konser ve bir doğaüstü olay, her şeyi birlikte yaşadılar. Olay gerçekten çok garip. Curtis bir rüya görüyor; Jimi leylak rengi bir sisin içinde, yüzünde mutluluk okunuyor. "Uyandığımda doğruca Jimi'ye gittim, o görüntüden ve onda gördüğüm şeyden söz ettim. Uzun bir süre konuşmadan garip yüzüme baktı. Sonra da şöyle dedi: 'Curtis, sana bir şey söylemek istiyorum. Şu an 1965 ve ben beş yıl içinde öleceğim: Ama buradayken birçok yol katedeceğim ve bir gün sevgi, barış ve özgürlük iletileri tüm dünyada paylaşıldığında, ister istemez öleceğim.'" (s. 35)
Bunun üstüne Curtis, The Ballad Of Jimi'yi yazıyor ve Jimi sözleri okur okumaz şarkıyı hemen kaydetmek istediğini söylüyor. Birlikte kaydediyorlar, Curtis çok mutlu oluyor. Yoğun bir dostluk var aralarında. "O zamanlar gerçekten pek anlamadığım birçok konu üzerine Jimi benimle defalarca konuşmuştu: Başka bir dünyadan bu dünyaya fırlatılışını, acı çekmemizin neden gerektiğini ve ruhani dünyada kesin bir yerimiz olmasına izin verilmeden önce nasıl belirli bir manevi yüceliğe erişmemiz gerektiğini anlatmıştı. Şunu anlamıştım ki, yaşamın birtakım gizli güçleri yazgımıza kılavuzluk ediyordu, çünkü Jimi Hendrix'in sıradan biri olmadığını bana gösteren birçok şey olmuştu." (s. 38)
"Bu dünyaya fırlatılma" olayı Hemingway'de de, Bukowski'de de, pek çok sanatçıda da mevcut. Düşündürücü bir şey, çoğu sanatçı aynı şeyi hissediyorsa gerçekten böyle bir mevzu var mı acaba.
Bu yakınlığa rağmen izin günlerinden birinde Jimi ortadan kayboluyor, kendisinden uzun bir süre haber alınamıyor, Jimi Hendrix Experience ile ortaya çıkana kadar. Avrupa'ya gidip orada müziğini yapmaya çalışıyor, Curtis Knight'ın gitaristi ve menajer Ed Chalpin'e yasal bir sözleşmeyle bağlı olmasına rağmen.
Bundan sonra biraz daha özet geçiyorum. Jimi Mitch Mitchell ve Noel Redding'le çalışmaya başlıyor, yeni bir grup kurana kadar. Şimdi hangisi hatırlamıyorum, biri sadece parasına bakan bir adammış, diğeri de uyumsuzmuş biraz. On numara müzisyenler ama, ona bir şey denemez. Şöyle önemli bir şey buldum bir de: Cins Noel'e Lemmy Ayarı
Monterey konseri de önemli, şu meşhur gitar yakma olayı.
"Gitarımı Monterey Pop Festivali'nde yaktım, çünkü verebileceği her şeyi vermişti. Söylenecek her şey burada işte. Muhteşem bir alev dalgasıyla uğurlandı, adeta o gece benim adıma oluşturduğu ebedi oluş için bir ağıt gibi." (s. 91)
Jimi yeteneğinin farkında olsa da konserler öncesinde çok stresli, anlaşılıp anlaşılamayacağını merak ediyor. Acaba performansı kusursuz olacak mı, seyircilerle olumlu bir atmosfer yaratabilecek mi, bütün düşündüğü bunlar. Olayın maddi boyutu konusunda ilgilenmiyor. Konserlerden aldıklarının hepsi menajere gidiyor ve gerekirse menajerlerden para istiyor Jimi, hesap kitap yok yani. Bunun dışında acımasız eleştirmenler, sülük gibi yaşayan onlarca groupie ve roadie. Jimi hassas, her şeyi içinde yaşayan, müziğiyle dışa vuran biri ama bir noktaya kadar yakıyor kendini, bütün insanlara ışığından verebilmek için.
Avrupa günleri özellikle okumaya değer, Pete Townshend'in bazı bazı kıskançlık kokan yorumları için bile okumaya değer. Yani ne diyeyim ki, adamı bilen bilir. Varsa şekliniz, Jimi'ye bekleriz. Nokta.
Dünyanın en muhteşem gruplarından biri olan Rush hakkında enfes bir belgesel! Azıcık biliyorsanız Rush'ı, ya da progressive alemlerin kahramanlarıyla tanışmak istiyorsanız kaçırmayın!
Tembellik yapıyorum ya, İstanbul'da 10+ kitap var yazacağım, burada da o sayıyı yakaladım. Yazamıyorum, zaman yok. Havalar çok güzel, evlilik hazırlıkları var ve tembellik hakkımı sonuna kadar kullanıyorum. 10 aylık bir maceraydı bu; Karadeniz'in denizi, ormanı ve uşaklarıyla birlikte geçirdik. 25 yıl boyunca evinden başka bir yerde yaşamamış bir adam için ilginç oldu. Neyse.
"Hayatınızı yeni baştan yaşamak ister miydiniz?"
Verilecek kararlar var, seçim yaptınız ve seçmediğiniz şeyler hayatınız boyunca sizi takip etti. Böyle yaşanır mı, bence yaşanmaz. Bu güzel bir soru mu, bence tercihlerine saygı duymayan adamlar için güzel bir soru. Mutlaka evet diyecekler çünkü. Oysa her şeyi kabullenerek yaşamak, kim olduğunu bilmek falan. Aman pff, böyle bir roman işte bu.
Fotoğraf da bulamadım dsfd. Jared var bir tane, grubun sportmen çocuğu. Yıldızı parlayacak, iyi bir futbolcu. Bir maç sırasında bayılıyor ve gözlerini hastanede açıyor, lösemi olduğu anlaşılıyor ve üç ay içinde ölüyor. Jared'ın ağzından olayları dinliyoruz, o bir hayalet. Anlatıcı. Daha sonra kendisini de kapsayacak bir hikâye anlatıyor. Mevzu burada başlıyor.
Karen, Richard, Pam, Hamilton, Wendy, Linus ve Jared, tayfa bu. Jared öldü, diğerleri Kanada'da küçük bir kentte birlikte takılıyorlar. Kurtulma düşüncesi var, küçük yerlerde yaşayanların hemen hemen çoğunda var, yaşadığım yerde de gördüm ben. Her neyse, kısa geçeceğim çünkü yazmaya değer farklı bir şeyler yok. Karen komaya giriyor, sevgilisi Richard'tan hamileymiş, komada doğum yapıyor. Lise bitince herkes dağılıyor bir yerlere, herkes hayatını yaşıyor ve dağılmış bir şekilde bildikleri yere, bildikleri insanların arasına dönüyorlar. Richard'ın kızının ergenlikleri, fena dağıtmış arkadaşlar, Karen'ın ailesi derken Richard alkolik oluyor, diğerleri uyuşturucu kullanıyor falan. Bu böyle gidiyor, 17 yıl sonra Karen komadan çıkana kadar.
Ya sonuç şu: Karen'ın gördüğü bazı şeyler vardı, hayal gibi. Meğer hayal değilmiş, bütün dünya bir salgın sonucu cortladığı ve sadece bizimkiler kaldığı zaman anlaşılıyor bu. Geçiş de acayip keskin, From Dusk Till Dawn gibi. Bunun üstüne Jared da geliyor ve hayatlarını bok gibi yaşadıklarını, daha iyisini yapabileceklerini falan söylüyor. Sonra salgın öncesi zamanı yaşamaya devam ediyorlar, bunun karşılığında Karen komaya dönüyor. Gibi bir şeyler.
Popüler kültür eleştirisi ama ucuzundan. Alıntı yapacaktım, türün diğer kitaplarının yanında pek bir şey ifade etmeyecekti. Ya 5 TL'den fazla vermeyin alacaksanız.
Yazar X Kuşağı'nın önemli yazarlarındanmış. Başlangıç pek iyi olmadı ama diğer kitaplarına da bakacağım bulursam. Eh. Avi Pardo çevirisi, Parantez Yayınları.
Ya tam hatırlamıyorum da Öykücünün Kitabı'nda Eray şöyle bir şey diyordu: "Yazdım, işim gücüm bu oldu ama yazdığım şeyler bir türe oturmuyordu. Marquez Nobel aldı, türe bir isim kondu da yazdıklarımın ne olduğu ortaya çıktı." Büyülü gerçekçilik, evet ama Eray'ın gerçekliği ve bu gerçekliğe dayalı büyüleri -tersi de mümkündür, büyüye dayalı gerçekler ama Eray'ın yaşamından ortaya çıkan öyküler çoğunlukta, ilkidir diye düşünüyorum- benzersiz açıkçası. Türden kaynaklanıyordur belki; büyülü gerçekçi romanlarda gerçeklikle hayal adım adım örülür, ani geçişler ve değişimler kurgusal bütünlüğü zorlayabilir. Eray'ın hikâyeleriyse bir çerçeve içindeki panayır gibi. Sadece bu da yok, derinden derine bir arayış, bilincin sınırlarında gezintiler de mevcut. Kafesinden kurtulmak isteyen bir aslana benzetiyorum. Bu arayış sayesinde diş kovuğundan insanlar fırlıyor, gece her anlamda tanınmaya çalışılıyor veya bazen ikisi birden. Sınır çizilmiş değil, Eray'ın metinleri sonsuza kadar çeşitlenebilir. On küsur kitabını topladım, bunları okumaya daha yeni başladım ve bir kitap üzerinden yola çıkarak bunca şey söylemek belki yanlış, yine de kitaplardan anlamadığım için oluyor böyle şeyler.
Geceyi Tanıdım: Gece tamamlaması bu. Gecenin bütün parçalarını bir araya getirme uğraşı. Ay, cüceler, körfezler, kabzımallar, O'Hara ve Fausta, geceyi ilk yakalayanlar olmak için yürüyorlar. O'Hara bir denizkızı istiyor, yolda Fausta'ya raslıyorlar. Fausta gündüzleri erkek, geceleri kadın. Fark etmiyor, tam tersi de olabilir. Kimlikler olduğu gibi kabul ediliyor ve gece tutuluyor bir ucundan.
Yılanlı İzzet Efendi: 1900'lü yılların başında İzzet Efendi içindeki yılanla yaşıyor. Süt içmediği zamanlarda yılanın bedeninde dolaştığını hissediyor. Marusya, İzzet Efendi'nin sevdiği kadın, "ya yılan ya ben" diyor ve büyük azaplardan sonra yılanı atıyor İzzet Efendi. Eh, o kadar kolay olsa keşke yılanı atıvermek. Alışkanlıkları yıkmak, kişiliği derleyip toparlamak ne zor.
Mogadon Palas: Eray'ın hikâyeciliğine giriş yapılacaksa bu güzel bir örnek olurdu. Mogadon Palas adlı bir otel var, bir de eczane. Bu ikisinde gerçekleşen olaylar birbiriyle paralel, kişiler de öyle. Büyülü iki mekan ve olanlara şaşan anlatıcı.
Ali Bey Kim?: Sonunu arayan metin olarak düşünmek hoşuma gidiyor bunu. Eray'da Ferit Edgü'nün arayışları var zaman zaman; metni yazana dışarıdan bakmak, bir monologda konuşanı -sanki başkasıymış gibi- ve dışarıyı tekrar yaratmak, tek bir sesle. Kimse'nin tek sesli orkestrası, Ali Bey'in peşinde. Kim ki bu Ali Bey? Beni Sever Misiniz: Pezevenk İrfan uyanmak bilmeyince yaşanmıyor, uyanmak zorunda. Zor ama mümkün. Bir keresinde Leyla'yı satmış İrfan, Abdullah'a anlatıyor. Giderken şöyle bir dönüp bakmış Leyla ama iş her şeyden önce geliyormuş. Abdullah için de öyle, aksatmadan uyandırıyor adamı her sabah. Onu sever miymişiz, böyle bitiyor.
Neredeyim Ben, Neredeyim?: Eray uzunca bir süre hastanede yatmış, iki veya üç yıl. O dönemde birçok hikâye yazmış, bu da onlardan biridir sanıyorum. Eray nerede? Eray çocukluğunda, ninesinin yanında, ahşap bir köşkte, muhtemelen Kızıltoprak civarı, unuttum. Eray okulda, Eray başka bir ülkede, hastanedeyken nerede olabilirse orada; hayatının birçok yerinde. Hatırlamak güzel bir şey, iyiyi veya kötüyü.
Dişten fırlayan adamlar, yürünen yollar, geniş bir dünya bu. Hikâye hikâye örülmüş. Daha neler var acaba, zevkle okuyacağım gerisini.
Bet sesime katlanmak ister misiniz? Bunu koyalı bayağı oldu, güzel gibi.