26 Mart 2015 Perşembe

Oz Shelach - Mesire Yerleri: Paramparça Bir Roman

"Güneşle karışıvermiş 
Kirin içinde ne varsa 
Öyle gürültüsüz ferah 
Sıcak sıcağına dünya."

Belli bir ölçüde Adımlar'a benzettiğim için hemen yazmak istedim. Adımlar'da cehennemin katlarındaki deliklerden şöyle bir görünenleri izliyorduk. Kısa parçalar büyük acılar sunuyordu; en başta sevgisizlik, anlayışsızlık vardı bunlarda. Belli belirsiz sezilen ırkçılık da usul usul tedirgin ediyordu. "Gore" mevzuları çıkarırsak Mesire Yerleri de benzer bir problemi anlatıyor, daha büyük bir ölçek kullanarak. Adımlar'da büyük travmaların -savaşlar, açlık, anlamlandırma çabası vs.-  iz bıraktığı insanların tahakküm karşısında kırılışlarını veya tahakküm kurma çabalarını görüyorduk. Mesire Yerleri yine bir acıyı zorla birilerinin üzerine yıkma hikâyesidir, gündelik yaşamdan kısa anlardır. Duyarsızlık anları. Gerçeklikleri kıyaslamak ne derece doğru olur bilemiyorum ama bu kitap daha yakın bir coğrafyada, bizim de tanık olduğumuz fragmanları sunduğu için... Kir güneşle karışmış, pis bir ışık altında sakin bir dünya. Bir şeylerin ters gittiği, kitabı okurken büyüyen huzursuzluktan belli.

Fotoğraf bulamadım, kendim ekledim bir tane. Bazen rastlıyorum, kitapların yanında kahve bardağı oluyor, çikolata falan oluyor. Şezlong oluyor bazen. İnsanlar ilginç fotoğraflar çekiyorlar kitaplarıyla. Ben de çektim bir tane. Duyarlı Kargaburun Ekrem'le tanışmanızı isterim.

Fragmanlar adlandırılmış. Ne var, mesela en başta işgal var, okur bunu aklından çıkarmamalı. Akıl hastanesine dönüştürülmüş bir köy okulunun pek yakınında ailesiyle piknik yapan bir tarih profesörü var, tarihin dışında o yerin keyfini çıkarmak istiyor, kulağına kadar gelen mırıltıları duymazdan gelerek. Hanzala adlı bir çizgi karaktere ilham veren çocuğun ölümü var. Diğer çocuklara bu ölüm hangi çizgilerle anlatılsa, sırtı dönük bir çocuğun gözlerine çarpılar çizilirse olur mu? Kudüs'ten çıkış yolu, Araplar bulaşık yıkarken ve civara müthiş yollar yapılmışken bulunamayabilir. Mahkemenin yanlış hükmü sonucu masum bir insan savaş suçlusu diye öldürülebilir, sorumlular terfi ettirilebilir. Yakın bir zamanda ülkemizde de gördük benzerlerini, görüyoruz da. Ölüm mangasında görev yaptıktan sonra sosyal yaşama uyum sağlayamayan bir arkadaşa Savunma Bakanlığı'na dava açması söylenebilir. Bir profesöre verilen evin etrafına duvarlar örülebilir. Duvarlar yıldırıcı ve baskıcıdır, hükümranlık ve aidiyet belirtir. Bir zamanlar sizin olan evlerde, sokaklarda, topraklarda duvarlar belirebilir. Yaşayan bir varlık olan dilde savaşa dair çok kelime olmayabilir, en acı olanı bu kelimeleri üretip dili bir anlamda zehirlemektir. Bahar bayramlarında coğrafyanın kasıtlı bir biçimde değiştirilmesine karşı çıkan bir çocuktan fındıklar, fıstıklar esirgenebilir. Bahar başlı başına bir bayramdır, çocuklar kimden öğrenmiş ki başka bir çocuğu dışlamayı, hem de bayramda? Bir de aktif görevden uzaklaşmak için ruh sağlığıyla ilgili olan Madde 21'den kaçınarak İslamiyet kozunu oynayan asker var. Din değişiminde aktif görevden çekerler askeri, bu gerçektir. Yine de Madde 21'e takılır asker. Tuğçe Kazaz bu adamların gözünde ne olurdu acaba, neyse. Silah sesleri ve koşuşturmacalar arasında sarhoş hikâyeleri çıkabilir, bu hikâyeler kahkahayla anlatılabilir.

Yine yarısına bile gelemedim, 60 fragman var. Unutuşun, acıların üzerini çam iğneleriyle örtüşün parçaları. Upuzun metinlerin yanında kısa parçalar da yükseliyor. Daha çok pencere demektir.

Alın bence.

 

Jerzy Kosinski - Adımlar

"Kimyasal yönden saf bir biçimde, günümüz insanlarını gerçekten tatmin eden tek çözüm yolunun hükmetme ve kulluk olduğunu göstermeye çalışıyorum." (s. 205)

II. Dünya Savaşı'nı atlattık, köylerdeki çılgınlıklardan şehirlerdekilere geldi sıra. Kosinski ikinci kitabının biçemiyle okuru seyirciliğe mahkum ederken deliliğin, kötülüğün, yalnızlığın ve her türlü cinnetin penceresini aralıyor. Şöyle bir. Yeter, fazlası kaldırılamayabilirdi.

Bu parçalı metnin gölgeleri -karakterleri diyemiyorum, hikâyelerin parçalılığı ve kısalığı karakter olgunlaşmasını engelliyor- her şeyi yapabilecekleri bir dünyanın içinde yaşıyorlar. İnsanı aralarına dahil etmiyorlar, seyirciliğimiz bu yüzdendir. İstenmediğimiz bir yerde durup insanlık manzaralarını izliyoruz. İyice görebilmemiz için ön sıralara zincirleniyor da olabiliriz. Bayağılığın görkemli parçaları bir tıkla evinizde.

"Kendine hakim olamayan bilgelikten yoksundur, kendine hakim olamayan dikkatini toplayacak gücü bulamaz; insan dikkatini toplayamadıkça da huzura eremez. Huzura erememiş kişi mutluluğa nasıl varabilir? - Bagavad Gita"

Epigraf. Belki de aklımız gerçekten çok karışıktır.

Ne var, mesela ilk ve son parça arasında kalmış onca bölümü geçelim, ilkten başlayalım. Plastik kartların gücüyle büyülenip hayatını ardında bırakarak adamın peşinden giden kadın, son bölümde adamın haber vermeden otelden ayrılmasıyla denize dalar ve bir yaprağın dipteki gölgesine kavuşur. Açlıktan kıvranan bir arkeolog, iki kadından yiyecek ister ve açlığını giderir. Kadınlar da cinsel açlıklarını yok ederler; yumruklayarak, abanarak, ezerek. Sanatoryumda kalan bir kadınla sevişmek, orada çalışan rahibelere göre kadının ömrünü tüketmektedir. Sırtlandır adam, kadını ölüme her gün biraz daha yaklaştırır ama gitmekten bir türlü vazgeçemez. Aklında hep aynı görüntü vardır; kadının aynaya yaslanıp erkeğin görüntüsüyle ilişkiye girmesi. Köy. İri bir hayvanın penisine şeritler bağlanır, köylü genç bir kız hayvanın organını içine aldıkça, şeritler ortadan kayboldukça seyircilerden para toplanır. Heyecan dolu haykırışların arasında anlatıcı, kızın neyden ötürü bağırdığını anlayamaz. Acıdan? Seyircileri heyecanlandırmak için? Penis içeren bir oyunda hile yapan bir asker, diğer askerler tarafından hadım edilir. Hadım da edilmez, cinsel organı taşlarla parçalanır. Bir erkeğin kendini sevgili olarak tanıyamaması kadının ketumluğundan mıdır, yoksa erkeğin kendini tanıyamamasından mı? Bir erkeğin boşalmayı tam anlamıyla kontrol altında tutabilmesi, kadınlar için sevişmeyi mekanik, ruhsuz bir şeye dönüştürür mü? Savaş sırasında bir nişancının sivilleri öldürmesi. Belki yere düşmelerini çok estetik buluyordur. Sevilen insana atılan bir bakış, göz çıkartmaya yol açabilir. Yanınızda çalışan insana kötü davranmayın, çocuklarınıza minicik cam parçalarıyla dolu bir şeyler yedirebilir. OZ geldi aklıma. Abi ve kardeş, bütün dünyaya karşı omuz omuzayken cinsel duvarı aşabilirler. Sevgiyi, aşkı denemek için bir başkasıyla yatmak, eğer bir kafa yatkınlığı veya heyecan getirmiyorsa aldatmak değildir. Akıl hastanesinde çalışan güzel bir kız, aşırı empatiden akıl hastalarının seks partneri olabilir. Savunmasız bir gece bekçisini birkaç bira şişesiyle öldürebilirsiniz.

Bir bu kadar parça daha. Kısa ve sert. Gardınızı alın.

24 Mart 2015 Salı

Neil Gaiman / Terry Pratchett - Kıyamet Gösterisi

Kıyamet kopacak, iyilikle kötülük savaşmaya hazır. Hiçbir şey bunu durduramaz. Durduramaz mı? Şeytanın oğlu -Deccal- ve mahalleden arkadaşları, atadan bir cadı, atadan bir cadı avcısı, bir melek ve bir iblis, 32 kısım tekmili birden, kıyameti durdurmak veya başlatmak için ne yapabilir? Çok eğlenceli şeyler!

Neil Gaiman zaten kafası acayip çalışan bir adam, geçenlerde vefat eden yine bir acayip kafalı adam Terry Pratchett'la birlikte kitap yazmaya girişiyorlar. Tanışmaları şöyle; Gaiman serbest gazeteci olarak çalışırken ismi yeni yeni duyulmaya başlanan Pratchett'la röportaj yapıyor. Tanışmaları böyle. Sonrasında Gaiman altı sayfalık bir öykü çalışmasını Pratchett'a gönderip öyküyü nasıl bitirmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor, bir süre sonra Pratchett bambaşka bir fikirle dönüyor. Neden birlikte bir şeyler yazmıyorlar ki? Konu süper, genişletilebilir. Yardırıyorlar. Gaiman gece kuşu, Pratchett telesekretere mesajlar bırakıyor. "Uyansana piç! Yeni bir şeyler yazdım, hemen oku!" Gaiman uyanıp yazılanları okuyor, kendisi bir şeyler yazıp yolluyor. Bu şekilde metnin taslağı ortaya çıkıyor, sonrasında bir araya gelip tamamlıyorlar olayı.

İlk bölümler Gaiman'ın, son bölümler Pratchett'ın eseriymiş. Aralardakiler, tarzları çok yakın olduğu için anonim gibi görünüyormuş onlar için. Bir cümle var mesela, ikisi de o cümleyi yazdığını inkar ediyor. Metin kendi cümlelerini doğuruyormuş gibi.

Ne oldu? Önce Adem elmayı yedi ve cennetten şutlandı. Crowley ve Aziraphale nam iblis ve meleğin arkadaşlığı gözlerimizi yaşatıyor. Ya aslında inceden inceye din eleştirisi her yerinde romanın, baştan itibaren. Crowley yasak elmayı yedirtmenin, daha doğrusu göze sokar bir şekilde ortaya çıkarmanın mantığını sorgularken Azir -diyeceğim bundan sonra- Esrarengiz Plan'ın sorgulanmaması gerektiğini söyler. İkisi de hizmetçidir, yukarıda veya aşağıda nelerin döndüğünden haberleri yoktur, emirleri yerine getirirler ve olabildiğince özgür iradeleriyle pek sorgulamaya girişmeden işlerini yaparlar. Arada kalmış varlıklardır, bu yüzden yakındırlar. Binlerce yıldır süren bir arkadaşlık. Düalizm dostlukların temeli olabilir. Düşmanlığın da. Crowley elmayı yedirdi, Azir alevli malevli kılıcını Adem'e verdi. Bir an düşündüler, yapılanlar sonucunda acaba iyi olan kötüye, kötü olan iyiye hizmet etmişse ironik olmaz mıydı? Cennetle cehennem arasında pek bir fark olmasaydı? İkisinde de içki satılmasaydı mesela veya cennetteki can sıkıntısıyla cehennemdeki heyecan aynı ölçüde itici olsaydı? Cehennem bir adım önde yine de, bütün iyi müzisyenler orada.

Deccal'in doğuşuyla kıyamete pek bir şey kalmamış olacak, tabii satanist hemşirelerden birinin iki bebeği karıştırması büyük sorunlara yol açabilir. İki taraf için de. Savaşmak için birinin kiliselere, birinin kötülüklere ihtiyacı var. İtilip kakılacak insanlara ihtiyaç var yani. Bir şeylerin ters veya yolunda gitmesi içinse insan faktörü yeterli. Bebekler karışıyor ve Deccal, normal bir aileye veriliyor. Hellhound, cehennem tazısı yollanıyor bir tane, o da normalleşiyor. Çocuk son derece normal, arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, dünyayı ele geçirme planları falan yapıyor ama çocukça. İçindeki kötülük tohumu bir şekilde kendini gösterse de her şey kıyamet günü ortaya çıkacak.

Absürt, komik o kadar çok olay var ki yazmakla bitmez. Azir aynı zamanda nadir kitap koleksiyoncusu. Baskı hatalı, cins kutsal kitapları topluyor. Onlardan birindeki ayetlerde Azir'le Tanrı arasındaki bir diyalog çok hoş. Tanrı, Azir'e kılıcı ne yaptığını soruyor. Azir, şuraya bir yere koyduğunu ama nereye koyduğunu unuttuğunu, bir gün kendisini de unutacağını söylüyor falan. Böyle şeyler. Dur ya, bir iki tane daha yazayım.

En iyi şarkıların Şeytan'da olması, en iyi koreografların Cennet'te olması.

Deccal'in çetesindeki tek kız olan Pepper'ın söylediği: Cadılar erkek egemen sosyal hiyerarşinin ezici adaletsizliklerine karşı mümkün olan -o zamanlar- tek yolla isyan eden zeki kadınlardır. Annesi öyle demiş.

Crowley'nin bilgisayar sektörünün sunduğu garantileri aşağıda Ölümsüz Ruh anlaşmaları hazırlayan bölüme yollayıp feyz almalarına istemesi.

Shadwell isimli karakterin neden tavana ayna konduğunu anlayamaması. Constantine geliyor akla.

Bu Deccal ve saz arkadaşlarının bir düşman tayfası var. Aslında düşman da değil Yağlı Johnson, çok iri bir arkadaşımız ve zorbalıklara dayanamayarak zorba olan bir kardeşimiz. Çocuklardan biri Yağlı John olmasa eğlencenin biteceğini söylüyor. Şeytan ve Tanrı arasında da bu çeşit bir eğlence var. Çok eğleniyorlar zannediyorum.

İbraniler, Elvis, Mahşerin Dört Atlısı, Agnes Çatlak'ın kehanet defteri, dini ve mitolojik şeyler, ne ararsanız var. Sonuçta insanları orta yerde bırakmamak lazım. Tanrı ve Şeytan! Bizimle oynamayın. Kafamız karışıyor.

Jesus Christ Superstar'dan kafası karışmış bir adamla bitiriyorum, hayırlı sevaplar, günahlar diliyorum.

22 Mart 2015 Pazar

Marguerite Duras - Parkta

Bir ana ait hikâyelerdendir. Before Sunrise'ı örnek verebilirim. Kitabın bir yerinde trenlerin rastlantı dolu yaşamında bile beklenen şeyle karşılaşılabileceğini söylenir, farkına varılmasa bile. Senarist, Duras'tan ne ölçüde etkilenmiştir acaba? Tabii daha önceye gidersek Beyaz Geceler falan var. Çıkamadım işin içinden.

Diyalogların arasına sıkıştırılmış mekansal mevzular olmasa Bu Sayfaları Okuyana Sonsuz Lanet olacakmış, başka bir şey olmuş. Sona doğru güneşin batmasıyla yollar ayrılır, yaşam kaldığı yerden devam eder. İki arkadaşımız birbirleri için ayna vazifesi görmüşlerdir, bastırdıkları düşünceler tekrar ortaya çıkmıştır. Uykusuz bir gece onları bekler.

Otuzlarının sonuna gelen bir satıcıyla yirmi yaşındaki bir çocuk bakıcısının karşılaştığı park, yolculuklarla hayallerin irdelendiği uzun bir konuşmaya sahne olacaktır. Bu parkın iki girişi vardır, biri kadının her gün kullandığı alışkanlık kapısıdır. Diğerinden adamımız girecektir ve parkın kapanış saatine kadar orada oturacaktır, kadının kapanış saatini beklememesini rica etmesine rağmen. Gece yavaştan çökmeye başladığında kadın baktığı çocukla birlikte eve döner, adam parkta bir başına kalır. Yolculuğun duraklarından birinde küçük bir mola.

Dertleri neydi? Kadın işinden kurtulmak istiyordu, yirmi yaşına gelmişti ve onunla dans eden erkeklerden hiçbiri evlenmek istemiyordu. Hayatından kurtulmanın tek yolu evlenmekti, şöyle zengininden bir eş her şeyi halledebilirdi. Bunun için bekliyordu, gerisini düşünmüyordu pek. Meslek değildi yaptığı, donuk bir anda yaşıyordu sadece. "(...) Bir çeşit durum, evet bir durum bu, anlıyorsunuz ya, çocukluk ya da hastalık gibi bir şey. Onun için de, günün birinde bitmek zorunda." (s. 12) Adam için mesleği bir yaşam biçimine dönüşmüştü çoktan, şehirden şehre geziyordu. Sanki her şey o andaki ruh haline bağlı gibidir, şehirleri hem tanır, hem tanımaz. İnsanları da öyle. Çekici olmayan yerler bir anda çekici oluverir. İnsanlar da öyle. Bin küçük şey bir araya gelir ve göze çarpmayan şehir bir anda ilgi odağı olur. Bunlar konuşulurken durumlarını da göz önüne alırlar, ikisi de hayatlarıyla ne yapacaklarını pek düşünmemişlerdir. O an orada konuşmaları bile korkutucudur, varlıklarının farkına vardıkları zaman tedirgin olurlar. Biri evde, biri yolda ruhunu kapamıştır, belki de uzun süredir ilk kez öylesi çıplaktırlar. "'Evet, hem bütün insanlar gibi, bütün ötekiler gibi olmak, hem de kendisi olmak. Evet, bu galiba, öyle sanıyorum ki, başka türlü değil de, işte şimdiki gibi olmak, tam böyle olmak...'" (s. 20)

Özet geçeyim mi, bir tanesi yaşamını değiştirmeyi öylesine istemektedir ki yolculuğa çıkmayı hiç düşünmemektedir. Hayır demek gibi bir lüksü yoktur, her şeyi kabul edecek haldedir, bu yüzden de hiçbir şeyi, hiç kimseyi seçmez. Seçilen olmak ister. Sorumluluk duygusundan kurtulmak ister. Güzelliğe götürülmesini ister. Esirgeyen Gökyüzü'ndeki Kit'in kendini bilen ve gizlemeyen, bir yandan da sürüklenmeyen halidir. O ana kadar yaşadığı şeylerin sadece bu bekleyişe hizmet ettiğini düşünür, geçen zamanın hayatı olduğunu düşünmez. Özgür yaşamaya başlamadıkça kimseyi sevemeyeceğini düşünür ve bu özgürlüğü ona sadece bir erkek verebilir. Onu isteyen bir erkek. Erkeği sevmesine, aşık olmasına gerek yok.

Kabus!

Toplum baskısı, korkular vs. bastırır ve kadın bir adamla evlenir. Adam kadını sever, her şeyini verir. Zamanını ve ruhunu verse yeter ya. Kadın özgürleşir ve sever, aşık olur, ne bok yerse. Başka bir adam çıkar ortaya. Kadının zincirleri yoktur artık, özgürlüğüyle her şeyi yapabilir. İlk adama ne olur, boku yer. Oğlum kendinize mukayyet olun.

Neyse, kızımız nerede olursa olsun vaktini yitiriyormuş, zamanını geçiriyormuş gibi bir duyguya kapılır. Hayatın çok ucuza gitmesidir bu, oysa adamın dediği gibidir, yani yaşanan her bir anın bir değeri vardır. Kişi, değeri kendisi belirler. Kızda olmayan bir özellik.

Adamın olayı, rüya gibi bir şehirde, rüya gibi bir anı bir daha yaşayamayacak olmasıdır. Hep orada kalması gerektiğini söyler kadın, oysa an geçmiştir ve adam o anı bir daha yakalayamayacağını bilir, bu yüzden yolculuklarının bir önemi kalmamış gibidir. Her şehir birbirine benzer, o şehirden başka her şeye benzer aslında. Geriye düşünmemek için yolculuk etmek, çok çalışmak kalır, düşündüğü zaman insanın hali haraptır.

Süper özet geçtim.

Güzel, edinin.

21 Mart 2015 Cumartesi

Richard Brautigan - Talihsiz Kadın

Richard Brautigan, uzun yolculuğu boyunca yanında taşıdığı defterine evinde bir süre ikamet edip kendini asan bir kadının hikâyesini yazmaya kalkar. Geride bitmek bilmeyen bir yolculuk -ki biter-, ayakkabı teki -diğerinin neredeliği kafaya kazınır kalır-, trenler, uçaklar, oteller, arkadaşlar -iyidir, bazıları daha iyidir-, diğer kadınlar -...-, daha diğer kadınlar ve deneme çabası kalır. O kadın bütün bunların içinde yer alır, Brautigan hikâyeyi anlatamasa da en azından denediğini söyler. Başarmıştır bana göre, intihar eden bir kadının hikâyesi nasıl anlatılır? Kadını anlatarak değil, hayatın bu olaya rağmen nasıl sürüp gittiğini anlatarak. Şehirlerle birlikte çoğu şey geride kalır, hikâye anlatma çabası dışında. Yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek.

Epigrafta Iphigenia babasından her şeyi yoluna koyduğu o yerlerden dönmesini söyler. Agamemnon döner ve kızını kurban eder, söylenenlere göre karısı tarafından öldürülür. Olayların sırası böyleydi sanırım. Hiç dönmeseymiş daha iyiymiş. Biri Brautigan'a dönmemesi gerektiğini söylemeliydi. Montana Çetesi. Kısa bir süre sonra av tüfeğiyle intihar etmesinin önüne geçilmiş olurdu. Son kitabıdır bu. Yolculukta yazılmıştır. Yazıldığı defter 2,50 dolara alınmıştır, 160 sayfadır. İçinde yukarıda bahsettiğim şeyler vardır. Bolca alkolü, son günlerin kasvetini ve can yakıcı kara güldürüyü ekleyeyim. Kara güldürü olmadı, soylu bir ironi, iğneleme vardır. Yalnız olmak her zaman işe yaramıyor. Bazen de şeylerin önüne geçiyorsunuz, içe doğru yeterince baktığınızda da içiniz size bakıyor ve gördüğü şey pek hoşuna gitmiyor. Tüfekle vurun onu.

47 yaşına basan Brautigan, yolculuğa çıktığında sıklıkla yazacağını düşünür, başlarda yazar da. Sonradan gecikmeler olur ve tarihinde yazılmamış olanlar, bilincin olayları yorumlamasının etkisiyle anılara dönüşür. Günceyle anının karışımında günler akar, bir daha yaşanamayacak olan 46. yaşın üzüntüsüyle yolculuğun keyfi iç içedir. Honolulu, Montana, San Fransisco karışır da karışır. Ara ara kendini asan kadına döner gibi oluruz, dönmeyiz. "Kadının kendini astığı evden ayrılmama yol açan şeyi anlatabilmem için, ayrılışımdan önceki son birkaç günün detaylarını vermem gerekir ya da bunu anlatma fikrinden tamamen vazgeçebilirim. Herhalde böyle yapsam daha iyi olur çünkü bunun dolaylı olarak kadının kendini asışıyla da ilgisi var.

Ama bunun, bir adamın birkaç aylık süre zarfındaki varoluşunu takip eden haritalı bir takvimin rotası olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor ve burada mükemmeliyet aramak hiç de doğru olmaz, eğer böyle bir şey varsa tabii. Muhtemelen mükemmeliyete en yakın şeyler astronomların son günlerde uzayda keşfettikleri şu koskocaman ve bomboş deliklerdir.

Eğer orada hiçbir şey yoksa ters giden bir şey nasıl olsun ki?" (s. 30)

"Hayatlarını boşa harcayan, terk edilmiş insanlar gibi" sinemaya gider, eski sevgilisini arayıp bir yangını beraber izleyip izleyemeyeceklerini sorar ve bu telefon görüşmesi ona çok iyi gelir. Bir de şey, Alaska'ya gitmesi. Farkındalık o kadar katı ki insan hemen kendi çektiği kareleri düşünmeye başlıyor. Bir müzikle, düşünceyle falan özdeşleşen ve her zaman hatırlanacak anlarımız vardır ya, onlar. Ölürken gözlerimizin önünden de bunlar geçiyordur herhalde.

"'İşte bu yüzden Alaska'dayım,' dedim kendime. 'Gagasında bir sosislinin minyatür kayık gibi sallandığı bir kargayı seyretmek için.'" (s. 67)

Tetik çekilirken o karganın Brautigan'ı izlemek için pencereye konup konmadığını bilemezsiniz.

Kitaba belki de "aldanma" sözcüğüyle başlaması gerektiğini söylüyor Brautigan, gezintisine devam ettikçe hayatın öngörülemeyeceğinden emin olduğunu belirtiyor. Yolda karşılaştığı kadınlar... Bir ilişkiye en başından başlamak çok zor onun için, karşısına çıkan kadınlar, günlere benziyor. Bir kadının maliyetini kaldıramayacak durumda. Ruhsal maliyet dahil. Yorgunluk arttıkça gitmek kolaylaşıyor. Gidiyor işte.

"Akşam haberlerine bakabilir ve dünyanın cehennemin dibine yol alışını seyrederken kendimi dışlanmamış hissedebilirdim." (s. 122)

Böyle. Brautigan'a veda edin, bir daha uzun yolculuklara çıkmayacak. Şu anki yolculuğu dışında.

En azından deneyen bir adam için iki şarkı.


20 Mart 2015 Cuma

Mihail Bulgakov - Bir Ölünün Anıları

Black Snow olarak da basılmış, bizdeki baskısı başlıktaki isimle. Pinhan basmış.

Bulgakov, devrim sonrasında ülke politikasına uygun eserler vermeyince aforoz edilen, kitapları yasaklanan bir yazar. Stalin'e yazdığı mektubun ardından tiyatronun kapıları kendisine biraz olsun aralansa da başarısını görecek kadar uzun yaşayamıyor. Kara mizahla yerdiği Sovyet rejiminin yıllar süren sansürü sona erince kendiliğinden bir hareket çekme durumu oluşmuş olmalı.

Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanda Sergey Leontiyeviç Maksudov'un günlüklerini okuyacağız. Maksudov intihar etmeden önce defteri anlatıcıya gönderiyor, anlatıcı bölüm başlıklarını belirlemek dışında metne dokunmadığını söylüyor. Ulan sen yazdın ya zaten metni Bulgakov. Oynama okurla.

Maksudov, Nakliyat gazetesinde redaktör olarak çalışırken tek göz evinde, onca dağınıklığın içinde bir roman yazıyor ve edebiyattan anlayan arkadaşlarına romanı okutuyor. Yazarların da olduğu bir partiye davet ediliyor, orada romanı inceleniyor. Kitabının kuruldan asla geçemeyeceği, dilinin zayıf olduğu, aşırı iğneleyici şeyler yazdığı falan söyleniyor, beğenmiyorlar romanı ama aslında pek beğeniyorlar. Kıskançlık. Adam yıkılıyor, arkadaşının silahını çalıp intihar etmek üzere eve geliyor. "'Her şey kesinlikle aynı ve her şey kesinlikle doğru,' dedim sert bir biçimde." (s. 23) Bazen aynılığın beyninizi oymaya başladığını hissetmez misiniz? Metaforlara son, Maksudov beynini gerçekten oyacaktı. Silahın soğukluğunu da hissetmişti, hatta alt kattaki gramofondan Faust'un çığlıklarını bile duyuyordu. Yaratmıştı ve geriye yıkım kalıyordu. Dramatik bir son olurdu, kapı çalmasaydı.

Yetkili bir abi gelir, Maksudov için kötü ruhtur o. Belki de her şeyin sona ermesi daha iyi olacaktı ama öyle olmadı. Abi romanın nefis olduğunu, basılacağını söyler. Karşılığında çok az bir miktar ödeme yapılacaktır, Maksudov bütün koşulları kabul eder ve parayı alır. Ruhunu satmıştır, geriye dönemeyeceği bir yola girer.

Devamı tam bir kara mizah. Sanata bürokrasi karışınca olan şeyler. Maksudov parasını zamanında alamaz, işine geri döner, sonra bir oyun yazması istenir ve işini gücünü bırakıp oyunu yazar. Tiyatrodaki yöneticilerle, oyuncularla tanışır. Cins insanlar. Çoğu yaşlıdır, kendilerine uygun bir rol yazmadığı için Maksudov'a kıl olurlar, her türlü zorluğu çıkarırlar. Oyunu teslim ederken imzaladığı sözleşmeye göre Maksudov, oyun üstündeki çoğu hakkından vazgeçer. Oyunun sahnelenmeyeceğini öğrenince sözleşme yüzüne dayanır, başka bir yerde oynatması mümkün değildir. Tiyatroya küser, işine geri döner ve uzunca bir süre hiçbir şeyle uğraşmaz. Bir gün oyunun sahneleneceği haberi gelir falan. Zort diye de biter kitap.

Kıl bir tiyatro müdürü var, Stanislavski olduğu söyleniyor. Katı bir adam, biraz da aksi. Diğer karakterlerin bazıları da dönemin gerçek kişileri. Bulgakov iyi bir dökmüş zehrini bunlara. Bir şeyler karalayan, karalamak isteyen herkes okumalı aslında bunu. Umudunuz kırılınca, yenilince devam edin. Mephisto'ya rağmen.

İki şarkı.


17 Mart 2015 Salı

Kemal Ateş - Çürük Kapı

Emekli akademisyen olan hocamızın öykülerini pek sevdim. Ateş, gecekondu insanlarının psikolojisini köy-kent çatışması bağlamında ele alıyor ve bize görüp de bilmediğimiz yaşamları sunuyor. Öykülerinden Mustafa Kutlu ve Orhan Kemal tadı almak mümkün, yine de dili kullanış biçimiyle, mekan ve karakter yaratma şekliyle farklı bir pencere açıyor.

Çürük Kapı: Evin on yıllık olduğuna yemin edecek şahitler lazım, yoksa aile sokakta kalacak. Bayburtlulara gidilmez, en iyisi hemşeriler. Yalan yere yemin etmekten korkarlar ya da ev yıkılırsa akrabalarını getirirler. Kandırmak lazım, ev üç yıllık. Damı boyası yepyeni, bir tek kapısı çürük gözüküyor. Çocuk, annesiyle babasının tedirginliğini görerek korkuyla büyüyor. Belediyeciler geldiğinde dua etmekten başka yapacağı bir şey yok. Şahitlerden ikisi cayıyor, ikisi yemin ediyor ve ev kurtuluyor. Bir de görevlilerden birinin kapıya asılıp çaat diye kırması var. Çürümüş bir yerleşim yerinde sevinçler büyük oluyor.

Atike Teyzenin Kuyusu: Teyzemizin bahçesine açtırdığı kuyu, mahalledeki su savaşlarını bitiriyor. Çok para harcıyor açmak için, çok emek harcıyor ve başarıyor sonunda ama kuyunun olduğu parsel başka birine aitmiş, tapu işleriyle alakalı bir memur gelip ortaya çıkarıyor bu durumu. Toprak sahibi kuyunun olduğu kısmı satmaya yanaşmıyor, el koyuyor. Gecekonduların böyle bir tehlikesi var işte, toprak sahibi ortaya çıkınca geriye gitmek kalıyor. Teyze hastalanıyor falan, taşınıyor. Gözyaşlarıyla uğurluyorlar.

Oruçtum Yav!... : Selim Dayı Almanya'dan dönünce evlenmek ister, oradaki kızlar ona pek yaramadığından civardan kız soruşturur, buldurur bir tane. Başlığı verir, evlenir. İlk gün kızın ağabeyi kızı kaçırır. Aile başlığı geri vermez. Dayı'ya ilk günden kıza çökseydi bunların yaşanmayacağını söylerler. Dayı'nın tepkisi başlıkta.

Gece Kaçan Müşteri: Bakkalın oğlu, müşterilerinden birinin kızına aşıktır. Kızın ailesi esnafa borç takıp kaçmaya çalışır. Zalim baba, oğlunu kaçmasınlar diye erketeye gönderir. Oğlanın borç morç umrunda değildir, sevdiği kız gidecek diye yanmaktadır. Nöbeti falan sallamaz, eve döner. Bir de bakar ki gerçekten de kaçmaya çalışmışlar, kardeşiyle babası da eşyaların yüklendiği arabayı yağmalamışlar. Çocuk çok üzülür, kardeşinin kızla ilgili patavatsız bir şakasına karşılık yumruğu çakar. Kimse ses çıkarmaz, çocuğun kıza aşık olduğunu anlamışlardır falan. Ulan ne kötü be. Baba mangır derdinde, evlat gönül derdinde. Öf.

Erdal: Erdal'ın babası Almanya'ya gidip bir daha dönmemiştir, geride bıraktıkları sefalet içinde yaşamaya çalışır. Mahallelinin dilindedirler, böyle bir ortamda büyümeye çalışır Erdal. Bakkalın yakmaya çalıştığı veresiye fişlerini alıp miskete yatırmak için yanan bir varilin içine girer, son anda kurtarırlar. Mahalleli toplanıp yine dedikoduya başlar çocuğun önünde. Allah sabır versin Erdal.

Şen Ola Düğün: Bir dolmuş güzellemesi. İşçi sınıfının dertleri, dalavereler, metresler... Maceralı bir yolculuk.

Terzi: Esnafın hazır giyime karşı tutunamaması, terzi amcanın geçmişi yadı ve dükkanı kapatmaya karar vermesi falan. Acıklı.

Üç öykü daha var, onlar da pek güzel.