27 Şubat 2016 Cumartesi

Kay Redfield Jamison - Erken Çöken Karanlık: İntiharı Anlamak

Elizabeth Wurtzel'ın Prozac Toplumu adlı anlatısında ailenin yapbozun parçalarını eksik/yanlış birleştirmesi sonucu oluşan boşlukları dolduramayan bir kızın bozulan psikolojisini adım adım izliyorduk. Anneyle olan yıkıcı-bağımlı ilişki, babanın uzaktan izlediği bir televizyon programı haline gelmiş mutsuz bir yaşam, kızı daha pek küçükken The Velvet Underground'ın kucağına atıp tarifsiz acılara sürüklüyordu. Psikologlar, ilaçlar derken acıyı geçirmek için her türlü yıkıcı deneyimin peşinde koşan bir kadına dönüşen Liz, Prozac'in nimetlerinden yararlanan ilk hastalardan oluyor ve hayatı kurtulur gibi oluyordu. En azından acıya ket vurabildi, kalbi aşındıran derin akışı dizginledi ve yaşamına daha az gri bir şekilde devam edebildi.

İntihara içeriden bir bakış sağlar Prozac Toplumu, bireyin bütün çıkmazlarını, dayanılamayacak bütün acılarını yaşarız ve intiharı rasyonalize ederiz, eğer intiharın rasyonalizasyona ihtiyacı olduğunu düşünen biriyseniz elbet ki bence böyle bir şey yok. Belki biraz da anlam arayışıdır bu; Jankélévitch'in Ölümü Düşünmek nam über eserinde denir ki ölümün kesitleyiciliği olmadan yaşamanın bir keyfi/anlamı/(sizin için uygun olan sözcüğü düşünün) olmazdı. Erken çıkış, paydos, sonsuz bir mola. Evin bir eşyası, bir duvarı intihar. Her an kullanabilirsiniz, yıllar boyunca intihar notları düşünüp intiharınızı kurgulayabilirsiniz. Yettiği noktada yoksunuz. Huzur verici bir düşünce. Artık bitti. Bütün o anlam veremediğiniz şeyler, birikintinin gözlere çöken ağırlığı, hepsi bitti. Düşüncesi bile rahatlatıcı. Çoğu insanın intihar etmemesini sağlayan, intiharını geciktiren bu düşünce.

İşin toplumsal, medikal boyutunda Jamison olaya el atıyor. A. Alvarez'in ilham verici eserinin kan dökücü tanrısı bu kez ameliyat masasında. Durkheim'ın sosyolojik bir olgu olarak ele aldığı intiharın, Ian Craib'in yine şahane bir metni olan Hayal Kırıklığı'nda o kadar da sosyolojik olarak ele alınmaması gerektiği söylenir, metin bireysel dinamiklerin gözardı edildiğine dair eleştiriler içerir. Jamison ise kendisi de intihar teşebbüsünden sağ kurtulmuş bir akademisyen olarak bireysel hikâyelere yer verse de çoğunlukla intiharın yapısını parçalayıp her bir problemli parça için çözüm bulma yoluna gidiyor. Onun da söylediği aynı aslında; intihar toplumsal bir problemdir ve semptomların ortaya çıkmasından çok daha öncesinde çözümlenmelidir.

Öncelikle intiharın kültürel bir incelemesi var, doğumundan itibaren intihara bakışlardan oluşan kronolojik bir inceleme. İlk intihar, Kro-Magnon'ların zamanından günümüze kadar -dinler tarihi dahil olmak üzere- intihara ilişkin görüşler, kutsal kitaplardan yazanlar, toplumların intihar eden kişilere psikolojik yaklaşımı gibi maddeler, zaman içinde intihar paradigmasının değişimini özetliyor ve okura tarihsel bir panorama sunuyor. Misal, İngiltere'de belli bir döneme kadar intihar edenlerin hepsi akıl hastası olarak damgalanırmış, başka bir yerde intihar edenlerin tüm varlığına el konurmuş, intihar edenler kiliselerde ayrı bölümlere gömülürmüş, ters gömülürmüş, amuda kalkık gömülürmüş, bilmem ne.

İntihar en ince ayrıntısına kadar inceleniyor demiştik, hangi davranışın intihar olup olmadığı da buna dahil. Kurtarılacağını bilerek yirmi hapı yek seferde gömenler, motosiklet tutkunları, sigara bağımlıları ya da kurtarılma umudu taşımadan kendini asanlar... İstatistiksel veriler ışığında bu davranışlar inceleniyor ve bir intihar ölçeği geliştiriliyor, kurtarılan bireyin tedavisinde kullanılmak üzere.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan araştırmalarda cinsiyet, yaş aralığı, ekonomik durum gibi etkenlerin ışığında çıkartılan intihar verilerine bakılırsa en çok intihar vakası Çin'de. İntihar eden kadın-erkek sayıları birbirine çok yakın.

İntihar notları. Celan'ın, Pavese'nin bıraktıkları, küçük çocukların intihar notları, çok çeşitli vasiyetler. Üşendiğimden kitabını inceleyemediğim bir Japon öykücü Akutagawa'nın intihar notu favorilerimden biri oldu:

"Şu an içinde yaşadığım dünya hastalıklı sinirlerin buz gibi şeffaf evreni... Elbette ölmeyi istemem ama yaşamak ıstırap demek." (s. 106)

Woolf'un intihar notu aynı şekilde etkileyici ve ruhun sonsuz karanlığı aşağılardan bir yerden okura bakıyor. İntiharın özünü bu notlarda aramak gerek, istatistiklerin samimiyetinden emin olamayanlar karanlığın kendisini görmek istiyor. A. Alvarez'in dediği: "İntiharın mazeretleri çoğunlukla tesadüflere bağlıdır. Olsa olsa geride kalanların suçluluk hissini hafifletir, muhafazakârları yatıştırır, inandırıcı kategoriler ve kuramlar bulmak için sonsuz araştırmalar yapan sosyologları yüreklendirir. Bunlar büyük bir savaşı tetikleyen önemsiz bir sınır hadisesi gibidir. Bir insanı, hayatına son vermeye iten gerçek güdüler başka yerlerdedir; onlar iç dünyaya aittir, dolambaçlı, çelişkili, labirent gibi ve çoğunlukla gözden ırak." (s. 110) İnsan kendi karanlığını kendi görür, notlara aktaramadığı bir mesafede.

Bunların yanında edebiyata vurmuş intiharlar, hayvanlar dünyasında intihar benzeri hareketler, akıl hastalıkları, umutsuzluk, melankoli ve diğer tüm ölümcül şeyler var. Geride kalanların psikolojisine de yer verilmiş ama bunu intihar sonrası olarak düşünmek gerekiyor, pişmanlıklar intihar öncesine dahil olsa da. Çünkü ortada artık yaşamayan bir adam varsa geride kalanların, ağaçların, nehirlerin ve evrenin pek bir anlam ifade etmediğini söylemek gerek. Herkes kendi acısıyla yoğrulsun. Yok olsun.

Anlamsızlığa bir anlam kapısı, keyifsizce okuyabilirsiniz. Çok çeşitli alanlardan intihara derin toplar.

"Bildiklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki gedik çoğunlukla öldürücüdür." (s. 39)

12 Şubat 2016 Cuma

Olaf Olafsson - Geceye Yürümek

Geceye yürüyünüz buyuran bir din/tanrı olsaydı en sağlam müridi olur, risaleler, nasihatnameler yazardım. Lakin öyle bir şey yok. Kullara kaldık ama içlerinden bazıları nereye yürüneceğini iyi biliyor. Siz bilemeyeceksiniz, kitabın baskısı yok. Yazarın başka bir kitabı da çevrilmemiş. Amazon'dan diğer kitaplarını alacağım çünkü pek, pek güzel.

Olaf Olafsson, bir şey mühendisi ama hatırlamıyorum, genç yaşta Sony'de çalışmaya başlıyor ve üst düzey yönetici -CEO falan- olarak maişetini temin ediyor. Bunun yanında eleştirmenlere göre, "O yazarlığı seçmedi, yazarlık onu seçti." Babadan yazar olan Olafsson, aile geleneğini sürdürmeyip edebiyat eğitimi almıyor. Belki edebiyatın eğitimle alakasının olmamasındadır. Ben şahsen harcadığım dört, yüksek lisansı da katarsak beş seneye yanıyorum da yanıyorum. Neyse. Her kurumu kokuşmuş Türkiye için böyle, adamlarda harbici eğitim vardır muhtemelen, zaman kaybı olmaz. Hah, Olafsson pozitron fiziği okumuş. Zannediyorum çok mühim bir alan.

Bu Legend diye bir film var, yeni. Tom Hardy'nin aşırı iyi oyunculuğunun yanında filmin sonunda anlatıcı kızın ettiği bir iki söz aklıma kazındı da kazındı. "Ahlak veya alçaklık diye bir şey yok. Hayatın sonlanana dek, sona dek yalnızca 'sen' ve senin kuralların var. Bir zamanlar olduğumuzu sandığımız kişilerin hayaletleri olduğumuz zamana dek." Christian Berediktsson, kendi hayaletinden Kristjan- kurtulmak için medya patronu William Randolph Hearst'ün uşağı olarak yıllar boyunca çalışırken Klara'nın soluğunu hissediyor sık sık, huzur bulamıyor ve yaklaşık 20 yıldan sonra, bir gün ansızın terk ettiği karısı Elisabet'e hiç göndermeyeceği mektuplar yazmaya başlıyor. İki farklı zaman diliminde ilerleyen hikâyenin bir bölümünü bu mektuplardan, diğerini anlatıcının gözlediklerinden takip ediyoruz.

"Görevlerimi özenle yerine getirmeye ve aklımı mümkün olduğunca küçük detaylarla meşgul etmeye çalışıyorum, böylelikle zaman daha çabuk geçiyor ve istemediğim şeyleri hatırlamama engel oluyor." (s. 27)

"Kendinden başka hiçbir şeyden korkmayan" Christian, yine de mektupları birbiri ardına diziyor ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor, belki kaçmak için enerjisi kalmadığından. Patronunun malikanesinde, el değmemiş bir doğanın hüzünlü güzelliğinde hatırladıkları; oğlu Einar ve kızı Maria, ikizler, Elisabet ve ailesini terk etmesine sebep olacak kadar aşık olduğu Klara.

Elisabet'le Kopenhag'da tanışıyor ve Reykjavik'e dönüyorlar. Eyrarbakki'de sabah yürüyüşleri, göl kenarı huzuru ve arka arkaya gelen çocuklarla pekişen bir mutluluk. Görünürde her şey kusursuz; Kristjan eşinin aile şirketini çekip çeviriyor ve evine bağlı. Oysa ailesini yavaş yavaş terk ediyor, yapabileceklerinden korkuyordu. Korktuğu tam olarak başına geldi sayılır. Şirketten önemli bir miktarda para alır ve ABD'ye gider, iş için çıktığı seyahatlerden birinde tanıştığı Klara'yla birlikte olmak için.

"Kopenhag'da olduğu zamanlar gibiydi: özgür ve bağımsız." (s. 120)

Klara'nın nişanlısı olan Bay Jones'la iş yapmaktadır Kristjan, oysa aşk iş falan dinlemiyor. Kadın bir işaret bekliyor, sadece bir söz. Kristjan, nişanlısını terk etmesini söylemiyor ve Klara'nın hamileliği ayyuka çıkana kadar Jones'un hiçbir şeyden haberi olmuyor. Olduğu zaman da son derece sakin bir şekilde Kristjan'a teşekkür ediyor, bir orospuyla evlenmekten kurtardığı için. Tabii bir daha ABD'de iş yapamayacağını, kariyerinin bittiğini de ekliyor. Nüfuzlu bir adam Jones ama son darbe en ağırı oluyor ki Klara'nın bütün hayatının bir yalandan ibaret olduğunu anlatıyor. Kadının anlattığı hiçbir şey doğru değil, kısmen bir yalana aşık olan Kristjan'ın gidecek hiçbir yeri yok. Kendisi de Elisabet'e üniversiteden mezun olduğu yalanını uydurduğundan belki de yaşattığı acının büyüklüğünü anlamıştır. Christian adını alıp patronun yanına girmesi bu olaylardan sonra.

İşin Elisabet boyutu çok hüzünlü. Kadın, Kristjan'ın yolunu kaybettiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüp bütün dedikodulara kulağını tıkayıp ABD'ye gidiyor, kocasını arıyor ama bulamıyor, oğlu Einar'ı bir akrabasının yanına bırakıp İzlanda'ya dönüyor ve kırık yaşamına devam ediyor. Bir annelik güdüsü var sanki, zaten Kristjan'ı uzaklaştıran biraz da bu: "Biz asla eşit olmadık, Elisabet. Seviştiğimiz zamanlarda bile. O zamanlarda bile sanki bir çocuğu avutur gibiydin." (s. 164)

Yangın arındırıyor; patronunun evini kurtaran Kristjan gazetelerde boy gösterdikten sonra Elisabet'in ABD'deki akrabasından bir mektup alıyor. "Çocuklar iyi, her şey güzel, Elisabet beş yıl önce öldü."

Malikaneden gizlice ayrılırken patrona yakalanıyor. Belki de adamın söylediklerini duymaya ihtiyacı vardı, güzel bir rastlantı. "'Hepimiz iyi bir insan olduğumuza inanmak isteriz. Ne olursa olsun, buna inanmak zorundayız. Çünkü hiç kimse masum değil, hayat gizem ve hatalarla dolu. Sen iyi bir insansın Christian.'" (s. 262) Kötünün kim için kötü, iyinin kim için iyi olduğu bu noktada belirsizdir insan için, çünkü iyi veya kötünün yaşam karşısında ne gibi bir tutunabilirliği var? Zeno Cosini'nin dediğini düşünün: "Hayat güzel ya da çirkin değildir, orijinaldir." Acısı, mutluluğu, her şeyi yenidir, kişiseldir ve kaçarsız yaşanacaktır, tercih etme özgürlüğünün bir sonucu olarak.

Suçluluk duygusu, tutkular, sevmek, yitirmek ve anımsamama özlemiyle dolu bir roman. Hoş.


4 Şubat 2016 Perşembe

Doris Lessing - Siyah Madonna

Aç kurtlar gibi saldırıp koca kıtanın iliğini kemiğini kurutan Avrupalılara bir "şş", yerlilerin dünyasına büyülü bir bakış, kısacası efendi olmak -iki anlamıyla- üzerine öyküleriyle Lessing büyük bir acının günlüğünü tutuyor. Derisi ne renk olursa olsun insan insan, üzücü olansa diğer pek çok şey gibi bunun da paranın sesi yanında duyulamayacak kadar cılızlaşması. Bir ses bu öyküler, hepsi bir arada güzel tınlıyor ve doğa-insan ilişkisini kapital düzenin leş kokusundan bir parça üfürerek sunuyor.

Siyah Madonna: Zambezi'de dünya savaşlarının ikincisi kopmuş giderken kaypak politika düşmanı dost eder, esir kampından çıkarılan İtalyan Michele, düşman bir ülkede ölümle burun burunayken özgürlüğüne kavuşur. Sanatçı kardeşimiz iyi bir ressamdır ve aynı bağlamda iyi bir ayyaştır, yalnızlıktan öldü ölecektir. Devlet kendisine tırışkadan bir kasaba kurma emri verir ki insan nasıl öldürülür tatbikatı yapılsın. Başına da bir yüzbaşı verirler. Bu ikisi yaşadıkları dünyanın ve dahi kalplerinin pek uzağında yakınlaşır, bütün kararsızlıkları, bütün kaypaklıklarıyla dost olurlar ve ressamın işini ciddiye almamasıyla tatbikatı cortlatırlar. Şöyle; Michele derme çatma kurduğu kiliseye siyah bir Meryem Ana resmi çizer, tatbikat esnasında bombalar patlarken de kendini kiliseye atar ki vurmasınlar kadını. Yüzbaşı olayı toparlamaya çalışır ama yabancı topraklardaki yabancılar, birbirlerinde alkolün de yardımıyla buldukları yakınlığı sıcağın alnında yitirirler.

Ivır Zıvır Kutusu: Maud Teyze öyle özgeci ve ketum ki onun hayatını, duygularını başkaları yaşayabilir mi? Kadıncağız ölüm döşeğindeyken onunla ilgili bütün bilinmeyen cevaplar bulunuyor, yaşamasız. Şunu diyeceğim, kimse kimseyi tam olarak tanımaz, herkes herkesi kendince uydurur. Selim Işık arkadaşlarını tanıştırmıyor, her bir insan tarafından farklı şekillerde yaratılmak istediği için. Maud Teyze'yi herkes tanıyor, aynı yaşamı herkesin yaşaması için.

Domuz: Efendisinin eline verdiği tüfekle domuz nöbeti tutan adamımız, işinden ve genç karısını gecenin bir vakti ziyaret eden adamdan bıkmıştır. Bacağa bir tane sıkabilir ama o zaman işinden vazgeçemez belki, garantiye almak için fena sıkar. Domuz, başka bir şey değil ama vuran mı, vurulan mı?

Yaşlı Şef Mshlanga: Beyazlar geldi ve özgür toprakları ele geçirdi, yerlileri göçe ve iskana zorladılar, yaşlı şefe büyük yamuk yapıldı, iki taraf arasında zorlukla kurulan dostluklar parçalandı. Safi acıyız.

Lévi-Strauss ne diyor, vahşi demeyeceksiniz hayvan herifler, farklı bir medeniyetin ürünleri diyeceksiniz. Doris Lessing zamanında o civarlarda yaşadığı için olaya içeriden bakıyor ve kanırta kanırta eleştiriyor. Ya bu kadının Nobel'i kazandığını öğrendiği zamanki tepkisini hatırlıyorum, onu paylaşıp bitireyim, ruhuna fatiha:


Bitiremiyorum. Etrafa boş boş baktığım, özlemekten karnımın ağrıdığı şu zamanlarda bu şarkıyı gönlümün efendisi ilan ediyorum.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Mark Watson - On Bir

Radyo hiç dinlemiyorum. Ortaokuldayken kasetlere şarkı çekerdim, okula giderken Limp Bizkit falan dinlemek güzel oluyordu, onun dışında bir ilgim olmasa da radyoyla ilgili filmleri, kitapları sevdim. Elektronik sosyalleşme hadisesi hayretimi uyandırdı. Bauman'ın teknolojiyle ilgili fikirlerini hatırlıyorum, insanlar artık daha yakın. Daha da uzak, aynı şekilde. Nicelik ve nitelik ters orantılı. Sese, görüntüye indirgenmiş bir sosyal yaşam. Daha distopik bir dünya düşünemiyorum.

Filmler geliyor aklıma. Bizde Günaydın İstanbul Kardeş vardı, televizyon için çekilen bir film. Tek boyuttan -radyo- çok boyuta -yaşam- geçen bir ilişkinin izlediği yol anlatılıyordu. Kaybedenler Kulübü, fenomen. Woody Allen'ın müthiş filmi Radio Days var ama bağlamı değişik, radyo üzerinden Amerikan yaşamı var orada. Benim üstünde durmak istediklerim Good Morning Vietnam, Talk to Me ve en başta Talk Radio. İlkinde Vietnam'da terör estiren ABD askerlerinin moralini tavan yapan bir Robin Williams vardı, inceden inceden giydirirdi mevzuya. İkincisi, Don Cheadle'ın müthiş oyunculuğuyla bezeli. Radyocuların dünyası zor, özellikle şöhrete doğru uzananları için.

Son film, benim ilk 10 listemde, muazzam bir film. Bütün o yalnızlar, sapıklar, intihara meyilliler, bağımlılar hakkında. Hepsine göğüs geren bir adam, o da konuştuğu insanlardan pek farklı bir yaşam sürmüyor en başta, yıldızı parladıkça yükseliyor ve kendi programını yapmaya başlıyor, O tek, diğerlerinin hepsi. Mükemmel bir sekansı var, buraya alıyorum. Bir yerlerden bulup izleyin. Hatta buldum sizin için: Talk Radio


Buradan izlenmiyormuş galiba, karıncaların tepesindeki linke tıklarsanız gidersiniz.

Mark Watson'ın kitabını askerden gelir gelmez aldım, Domingo'yu uzunca bir süredir takip ediyorum. Allah cirolarını artırsın, güzel kitaplar basıyorlar.

İçerdiği Magnolia kurgusu bir yana, radyocu Xavier Ireland'ın (XI) kendi hikâyesiyle de iki farklı olay dizimini birleştiriyor anlatı. Her şeyin bir sebebi var mantığı, bir nevi kelebek etkisi romanın ana konusu. Xavier kardeşimiz, Melbourne'da doğuyor, o zamanlar adı Chris. Tek haneli yaşlarının ortasında tanıştığı üç arkadaşıyla birlikte dörtlü çeteyi oluşturuyorlar, iki kız ve iki erkek. Trikotajla alakası olan kader -ulan Ruhsar'ı özledim- ağlarını örüyor ve bunları sevgili yapıyor, sonra diğer ikilinin çocuğu oluyor, Chris bir talihsizlik yaşıyor ve üç arkadaşını, ailesini, Avustralya'yı bırakıp İngiltere'ye taşınıyor, adını değiştiriyor. Geçmişe küsüyor bir anlamda. Radyo programı yapmaya başlıyor, sıkıntılı insanlara yardım ediyor falan. Ayvayı yemiş durumda, kendiyle bir türlü barışamıyor ve sağlıklı ilişkiler kuramıyor falan.

Yine bildiğimiz olay; iki alakasız insanın birbirini bulup hayatlarını toparlamaları. Çın Sabahta, bir Nezihe Meriç oyunudur ve bu mevzuyu süper anlatır. Nispeten Good Will Hunting var, Finding Forrester yine mevzuyla alakalı bomba bir film. Ensemble, c'est tout var yine, bir de Intouchables nam çok tatlı bir diğer filmde olay işleniyor. Neyse, burada da Pippa adlı bir temizlikçi kız var ki şeker bir şey, Xavier'ın aklını alıyor ve adamı düştüğü boşluktan çekip çıkarıyor diyebiliriz. Kaba özet bu, aradaki komik diyaloglar, olaylar falan işin çerezi.

İç içe geçmiş kurgu dedik, o da şu ki Xavier pısırığı sokakta dayak yiyen bir çocuğu kabadayı veletlerin elinden kurtaramıyor. 11 kişilik bir zincirleme reaksiyon başlatıyor bu olay, çemberin son adamı yine Xavier ve sürpriz son.

Xavier'ın acısı ve determinizm üstüne birkaç şey: Laplace, "Herhangi bir anda tabiatta bulunan kuvvetlerin tümünü, kainatı oluşturan nesnelerin pozisyonları ile birlikte bilen bir akıl, kainatın geleceğini de bilir," buyurmuş. Ne hikmettir ki bizim kibrimiz sağ olsun, her şeyin elimizde olduğunu düşünmemize yol açıyor. Gelin bunu bir de Anadolu'nun köylerinden birinde, kahvede pişpirik atarken kafalarına inek düşen -gerçek olay, isteyen araştırabilir- köylü dayılara soralım. Hayır duaları edeceklerdir. Anlaşılamamış bir düzen içinde sebep-sonuç ilişkisi kurmak zor, bu yüzden Xavier'ın acısı kalıcı. Başına gelene bir sebep bulamadığı için acısı hep çözülmemiş, donuk olarak kalacak. Bu acıdan kurtulmanın tek yolu gezegen değiştirmeye beş kala bir kaçış değil, kendini affetmesi, değerlerine sadık kalması falan. Yıldırım Keskin'in bir sözü bu, yaşamın anlamsızlığı karşısında kendimizden başka sarılacak hiçbir şeyimiz yok. Ne yazık ki/tanrıya şükür.

Çok çok başarılı değil, zaman kaybı hiç değil. Kuramsci falan okumaktan sıkılan varsa edinebilir.

Kitap görselini buradan aldım, hırsızlığımın kaynağı belli olsun.

Bu da tüm sevip de kavuşamayanlara:

29 Ocak 2016 Cuma

Berat Günçıkan - Gölgenin Kadınları

Selçuk Baran hakkında araştırma yaparken denk gelmiştim, aldım. Sonra yüksek lisansı bitirmemeye karar verdim, tezi yazmaktan vazgeçtim. O çabayı yapmak istediğim başka işlerde sarf edebilirdim. Derken askerden döndüm, kütüphanemi düzenliyordum ki zamanının geldiğini düşündüm bu kitabın. Erkek-egemen bir dünyadan kadının gölgeliğini daha iyi görüyorum, büyük ayıp. Alışamadım bir türlü, duygusundan kurtulamadım. Askerlik benim gibilere göre değil. Bir parçacık umut varsa sönüyor, içe çöküyor insan. Neyse, olay ben değilim.

Mutlu olduğu şeyi yapmalı insan ama her zaman mümkün değil bu. Geçinmeliyiz, sosyalleşmeliyiz, birilerini sürekli mutlu etmeye çalışmak da var. Yani kendimize ayırdığımız zaman yeterli değil, çoğu zaman. İlişkiler açısından baktığımızda kadın biraz daha şanssız. Bencillikte birkaç tık öndeyiz. Kadının rolü belli; evi çekip çevir, çocuklar derken... Olmuyor o iş. Berat Günçıkan, "gölgede kalan" kadınların izini sürerken belki hepsinin büyük bir mutsuzluk yaşamadığını ama kırgınlıklarının belli belirsiz seçilebildiğini belirtiyor. "Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti." (s. 9) Aşk kendini gerçekleştirebilmek için bir amaç, çok önemli ama bireyin kendi hedefleri de öyle. Ziyad Marar'ın mutluluk paradoksu burada devreye giriyor olabilir; onaylanma arzusu ve özgürlük arayışı. Aşık olmak belki de en özgürce yaşadığımız  mevzu, onaylanma olmadan büyük bir tutsaklığa dönüşebilir. Bu da aşkın tehlikeli boyutu, ne kadar tehlikeliyse. Neler olabileceğini aşağı yukarı biliyoruz. Ödün veririz, fedakârlık ararız, pek çok şey. Bir denge, her şey buraya bağlanıyor. Aşkı yenilerken yeniden üretirken dahi istenen, aranan şey. Ardında büyük bir mutsuzluk gizli. Mutsuz diyemesek de buruk kadınların yaşamları bir fikir verebilir. Ünlü erkeklerin nispeten ünsüz kadınları çok şey anlatacak.

İşleri öbür taraftan dinlemediğimiz için bilemiyoruz ama yaratılarını çok sevdiğim insanları o kadar sevmediğimi fark ettim okuduktan sonra. Burası önemsiz.

Suat Derviş: Fransızcaya çevrilen ilk Türk romanının yazarı, Fosforlu Cevriye'yle tanıyoruz. Belki de en az gölgede kalan kadın. Sosyalizm davasına çektiği acılardan biraz olsun pişmanlık duymadan vefat ediyor. Hapis hayatı, yoksulluk, her şeyi yaşıyor kocasıyla birlikte. Sonsuz bir aşkla, omuz omuza mücadele ediyorlar. Yalnız ölüyor Suat Derviş, meşhur romanının tiyatroya uyarlamasını izleyemeden.

Nilüfer Saygun: Türk Beşleri'nden büyük sanatçı Ahmet Adnan Saygun'un Macar eşi. Konservatuvar mezunu bir piyanist. Türkiye'de Adnan Saygun'la tanışıyor, evleniyorlar. Eşinin büyük yeteneğinin gölgesinde kalıyor, Adnan Saygun müziği üzerinde çalışırken eşi sürekli yanında olsun istermiş. İncelikli bir insan Saygun, Nilüfer'i sevmiş ve çok şey paylaşmış. Yine de Adnan Saygun öldükten sonra söylenen şu sözler gölgede: "Benim bir gayem yok yaşamak için. Kendime ait bir şeyim de..." (s. 17)

Meral Çelen: Aziz Nesin'in ikinci eşi, Ali ve Ahmet Nesin'in annesi. Öyküleri Varlık'ta yayımlanırken Aziz Nesin fırtınasında savrulan Çelen, yazacak vakit bulamıyor bir türlü. Mevzular çok derin, anlatamayacağım ama polisler, çocuklar derken... Merak ederseniz araştırın bir. Aziz Nesin'in hatıralarında Çelen hakkında ne dediğini bilemiyorum, Çelen'in hatıralarını da okumadım. Bir tek şunu söylüyor: "Aziz'den başkasıyla evli olsaydım yazarlığım bitmezdi." (s. 34)

Şayeste Ayanoğlu: Sami Ayanoğlu'nun eşi. Büyük bir oyuncu olabilecekken evi çekip çevirmekle uğraşmaktan tiyatroya küsüyor ve oyunlara dahi gitmiyor. Sami Ayanoğlu sahneye çıkmasını istemiyor ve jübilesinde pişman olduğunu belirtiyor ama artık çok geç.

Saynur Güzelson: Halim Şefik'in eşi. Ressam, evlenene kadar. Psikolojik rahatsızlığı olan eşi ve eşinin arkadaşları, bir de çocuklar... Sanatla uğraşan insanların evlenmemesi gerektiğini söylüyor, en azından kendisi ikisini birden yürütememiş.

Zuhal Tekkanat (Elif Sorgun): Cemal Süreya'nın eşi. Aklıma geldikçe sinirim bozuluyor. Ben mi çok mazbut bir adamım, bilemiyorum. Öznelliğin dibine vurdum ama, bu kadar yeter.

Böyle. Birkaç hikâye daha var, Selçuk Baran'ım var en başta. İlginizi çeker zannediyorum.

28 Ocak 2016 Perşembe

Selçuk Altun - "Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme"

Karakterlerine çeşitli yemekler yediren, çeşitli kitaplar okutan, çeşitli mekanlarda polisiyecilik oynatan Altun'dan konsantre bir roman. "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in hızlı çekimi. Bilmecelerin daha hızlı çözülmüşü, tadımlık bir macera. Yine bombastik kişiler var, hep zenginlikten oluyor bunlar galiba. Torununu roman kahramanı olarak kullanan bir adamın çılgın planı işe yarıyor, elimizde bir tane roman var. Selçuk Altun, kendini "çılgın dede" olarak kitaba katmıştır diyorum ve burayı dağıtıyorum.

Alp kardeşimiz yine zengin bir aileden geliyor, coğrafya üzerine eğitim görüyor ve dedesinin otuzuncu yaş gününde verdiği bir günlükteki mevzuların peşine düşüyor. Günlüğü kim yazdı, yazan kişi nerede ve daha başka fani işler.

Günlükle başlıyoruz, altmışlı yıllardan yetmişlere uzanan bir zamanda arkeolog bir amcanın mantık evliliği ve birlikte yaşadığı insanlardan müteşekkil bir yolculuk İngiltere'de sonlanıyor gibi görülüyor. Her Selçuk Altun karakteri gibi Alp de öyleyse ben neden bu gizemin peşinden koşmuyorum, çünkü param ve boş zamanım var diye düşünerek İngiltere'ye, Denizli'ye ve kafasının estiği yerlere gidiyor, en sonunda dedesinin davetiyle moruğun evine gidiyor ve aradığı adamı, Aras Ak'ı -aramasak- dedesinin evinde buluyor. Adam tarihi eser kaçakçılığından yırtmış, sonra memlekete dönmüş. Alp'in polise şikayet etme tehdidiyle kalp krizi geçirip ölmesi de son derece eğlencesiz. Keşke hikâye bununla sınırlı olmasa ki zaten değil.

Alp'in arada derede başına gelenler: Lotodan deli para kazanıyor, Vefa'dan ev alıyor, Mardinli yardımcısı Mem'le birlikte mutlu mesut yaşarlarken kankası Erdem'in sevgilisi Lale'ye aşık oluyor, bu arada yükseklik korkusu ediniyor falan, sonra Erdem bir travesti tarafından öldürülüyor ve Lale'yi götürüyor beyimiz.

Mem'in ortalığı kan gölüne çevirmesi de tam karikatürleştirilmiş şiddet. Bu arkadaş Tarantino filmlerine bayılıyor, bir de Yaşar Kemal okumaya. Sonra Alp bu dedektiflik işlerine yardırınca kankası Resul'ü yanına alıyor, doğru Mardin'e. Basını uzun süre meşgul etmiş bir toplu tecavüz olayından yakasını sıyıranları buluyor, çat çat sıkıyor. Sonra Resul'e yamuk yapan amcaoğlunu temizliyor. Sonra Erdem'in temizlenmesine yardım ediyor ama burası dedenin -Altun'un- anlatıcı olduğu bölümde.

Son bir bölüm var, dede her şeyi açıklıyor. Bayat bir polisiye gibi. Erdem, dedenin katakulliye getirilip yaptığı çocuğu. Torun abayı yakınca herifi Mem'e temizletiyor, travesti olayı hani. Diğer çoğu mevzuda da bu dedenin parmağı var. Anlatıcı işte, ben yaptım derse inanıyoruz. Ki yapmıştır. Bu dedemiz, "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in yazarı aynı zamanda, Altun'u seven okurlar anlar. Joyce'u yine bir yere sıkıştırıyor Altun, onu da söyleyeyim.

Güzel bir akşam geçirirsiniz, edinin. Hoş macera. Pek helecanlı. O la la!

26 Ocak 2016 Salı

Herta Müller - Tilki Daha O Zaman Avcıydı

Herta Müller'in küçük şehirlerinin küçük insanları, her yerden kendilerini izleyen gözlerin altında yaşamlarının zincirlerini oradan oraya sürüklerken gündelik rutinleriyle de uğraşmak zorundalar. Çavuşesku'nun diktatörlüğü tam gaz sürüyor, dostlukları zehirliyor, sosyal yaşamı parçalıyor ve bireyleri sembolize edilmiş yenilgiler taşıyan nesnelerle anlatı kozmosuna hapsediyor; berberin kestiği saçların ölümle eşleştirilmesi, tilki kürkünün içi boş bir zamanı anıştırması ve daha pek çok ayrıntı. Müller'in şiirsel anlatısı okuru epey zorlar, belki birkaç sayfa geriye döndürür, belki kitabı elinden attırır. Bilemiyorum.

Adina, Clara'yla yakın arkadaş. Paul, Adina'nın yavuklusu. Doktor ve öğretmen. Belli bir süre yaşadıkları çevrenin ve insanların hikâyesini izledikten sonra Pavel'la tanışıyoruz; o bir gizli servis ajanı. Clara, arkadaşlarını kurtarmak için Pavel'la ilişkiye giriyor, Adina'nın bütün itirazlarına rağmen. Yine de polisler peşlerine düşüyor ve taşradaki başka bir öğretmen arkadaşlarının yanına kaçıyorlar. Çavuşesku'nun yıkılmasına yakın. Belgeselini izlemiştim de, Çavuşeskular son ana kadar öldürüleceklerine inanamıyorlar. Bizim karakterler de inanamıyor, hatta bir nevi suçluluk duygusuna kapılıyorlar. "Uluslarının annesi", yalvar yakar ölüme götürülüyor. Ordunun diktatör hakkındaki ani karar değişiminin sancılarını Ilije nam asker karakterin bölümlerinde görebiliyoruz. Anlatı, küçük parçalar halinde birbirine eklenmiş. Karakterlere oldukça mesafeli bir anlatıcıyla iştigal ediyoruz, kapalı bir dünyanın çatlaklarından, görmeye iznimiz olduğu kadar göreceğiz.

Çavuşesku bir bıyık ve çakır göz, hemen her evde koca bir fotoğrafı var. Anlatıyı çarpıtan bu bakışlar sanıyorum, hemen her bölümde baskı altındaki insanların üzerlerine dikilmiş bakışları hissediyorsunuz, anlatıcı bu ayrıntıyı zaman zaman hatırlatarak belki içerikteki değil ama anlatım şeklindeki distopikliği sürekli canlı tutmak istiyor. Çavuşeskuların sonlarını da aşağıya bırakayım.

Bu esas karakterlerin yanında toplumsal yozlaşmanın hangi derecede olduğunu da izleyebiliyoruz; şehirdeki fabrikalardan birinin müdürü, elini pres makinesine kaptırıp ölen bir işçinin ağzına içki damlatıp adamın sarhoş olduğunu ileri sürüyor. Çalıştırdığı bütün kadınlarla yatan patron da aynı familyadan, işsizlik korkusu kadınlara başka seçenek bırakmıyor ve Marquez'in yalnızlıkla dolu dünyasının negatif ucuna ulaşıyoruz, birbirine benzeyen çocuklar doğuyor, büyüyor. Fabrikaya alınmıyorlar, bir araya gelmemeleri sağlanıyor. O zaman insanlar Çavuşesku mavuşesku dinlemez, sıkıverirler adamın topuğuna.

Anlatı nasıl kapalı, şöyle.

"Bütün okul günlerinin yazıları, harfler bir sözcükte sırt üstü, ötekinde yüz üstü düşmüş." (s. 22)

"Kahvenin düz çatısının ardında bir park uzanıyor, sivri damlar var arkada. Burada müdürlerin, müfettişlerin, belediye başkanlarının, istihbarat görevlilerinin ve subayların sokakları var. Rüzgârı çarptığı zaman korkutan siyasal gücün bulunduğu sessiz sokaklar. Rüzgârın eserken burgaçlanmadığı. Gümbürderken bir dalı kırmaktansa kendi kaburgalarını kırmayı yeğlediği. Kurumuş yapraklar yollarda sürükleniyor, adımların ardından hemen izleri örtüyor. Burada oturmayan, buraya ait olmayan biri buradan geçtiğinde bu sokaklar için o kişi bir hiçtir." (s. 28)

Öğrencilerin kafa karışıklığını geçtim, bireyin bürokrasi önünde parçalanışının boyutu çok korkutucu. Bizde de var bundan, Aziz Nesin yazdı da bitiremedi ya. Neyse, nesnelerden karakterlere, karakterlerden nesnelere. Ayrılmaz bir bütün. Hatta öyle nesnel haller ki patafiziğe göz kırpıyor.

Bunalın, diktatörlere dikkat edin, okuyun.