Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.
Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.
Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...
Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.
Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.
Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.
"Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız."
Henry Miller'ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz'un müstesna eseri İncelenen Hayatlar'da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki esas oğlan Cemil'in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.
Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal'ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil'in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara'nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.
Barış Bıçakçı'yı Anathema'dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu), madalyamı postayla gönderirsiniz- Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: "Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil." (s. 6) Anathema'nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: "I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away" Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit'ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.
Cemil, babasını kaybettikten birkaç dakika sonra doktor olan eşi Nazlı'yla tanışır. Evlenirler, Ankara'nın aşırı toplu konutlarından birinde yaşarlar, balkonlardan başka hayatların gözlenmesi kitabın bir bölümünü kapsar.
Nazlı'yla Cemil bir müddet beklesin.
İnşaat işçilerinin yer yer mühim bir rol oynadıkları görülür, bir bölümde sırf işçiler vardır. Para biriktirip memleketlerine dönerler, inşaat sezonunun bitmesiyle yeni odacıklar kazandırdıkları büyük şehirden yorgunluk içinde uzaklaşırlar. Hiçbir zaman sahibi olamayacakları o odacıklar, örülen duvarları, takılan pencereleri ve gıcırdayan kapılarıyla başka duyarlılıklara mekan olur. Dört duvarımız bize ait olmadan önce başkalarınındı.
İkisine gelirsek, alışkanlıkla sevginin arasında bir yerdeler, ne ki Nazlı laf arasında aşık olmak istediğini söylüyor. Kızın gerçekliğinden emin olmak için günde beş vakit Nazlı diyen Cemil, geceleri kasığını kızın kalçasına dayayan Cemil, Nazlı'yı kitaplara boğan Cemil. Kendi dünyasında bir Cemil, o biçim aşık olduğu Nazlı'nın uzak durma çabalarını bilmiyor. Görmüyor diyelim. Görmek istemeyen görmez. Nazlı'da bıkkınlık alametleri artacak gibiyken Cemil olmadan yaşamayı düşünemediğini fark ediyor. Alışkanlıkar da değişir, bir şair demişti bunu. Bir başkası da değişemeyeceğini söyledi. Arada bir yerdeyiz, hepimiz.
"(...) Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır." (s. 36)
Bu akıntıların Cemil'le Nazlı'yı bir arada tutmak gibi bir görevi var. Bunun dışında Cemil'in yaşamının büyük bir bölümünde pasif direnişçi olarak ortalığı kolluyorlar. Cemil'in yol gösteren bir ışığa ihtiyacı olduğunu satır aralarından anlarız; bir bölümde aforizma edebiyatına ihtiyaç olduğunu söyler, şu parça parça çağın ayrıştırıcılığında neyin ne olduğunu belirten cümlelere ihtiyaç duyulması garip değil. Editör hanımın şikayeti bu yönde, herkes her şeyi biliyor ve ona göre yazıyor. Bauman dedi ki mesela, zıtlıklar arasındaki çizgilerin silikleştiği, at izinin it izine karıştığı bu devirde insanın büyük fikirlere, düşünceye, kendine tutunmaktan başka bir çaresi yoktur. Bu durumda Cemil demek anılar, şarkılar, türküler, kitaplar, Nazlı ve sıkıntı demektir, ne eksik ne fazla. Küçük bir kendine tutunuştur Cemil; ortalarda gözükmeyen ve "usul usul edebiyat" yaptığı söylenen bir yazarla -kim olduğunu biliyorsunuz- birlikte pek çok kişi, gazetedeki yüzler banyonun tavanına bakar. Cemil onlardan biridir, yazarın gölgesi.
Yazının başındaki alıntıyı ve sonraki paragrafı bir kez daha okuyun. Şimdi şuna bakın: "Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz." (s. 74) Dünya olmaya çalışırken Dünya'yı farkında olmadan içinde taşıyan bir adam Cemil, Dünya'nın dönme hızında bir anlam, başlı başına. Kendi yaşamında bir flanör.
Kitabın bir yerinde Vüs'at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem.
Yanlış hatırlamıyorsam şöyle şeyler oldu: Afrika'da, nispeten kapalı bir coğrafi ortamda bizim kadar akıllı olmayan akrabalarımız yaşıyordu, Cro-Magnon nam akıllı atalarımız birkaç yüzyıl boyunca bu arkadaşlara eşlik etti ve bu ne lan, her yer dağ diyerek Avrupa'ya, Asya'ya ilerlediler. Neandertal kardeşlerin soyu kurudu, bizimkiler devam etti, gelişti. Medeniyetler, teknoloji derken aldık başımızı gittik ve Richard Sennett'ın mahremiyet dediği alan arızalandı, toplumsallıkla bireysel psikoloji bir yerde kimlikleri değişti ve ucube bir şey çıktı ortaya. Kitap bu ucubeye kısaca ego patlaması diyor ve insan ömrünün uzaması gibi süper olayların yanında yıkıcı eylemlerin artışıyla uçurumdan nasıl atladığımızı anlatıyor. Taylor'a göre paraşütü açacağız, uzak bir tarihte değil üstelik ama çok iyimser bir son bu, bilmeyen adamın gevşekliğiyle diyeceğim ki mutlu sonla bitecek bir filme benzemiyor bu çağ. İnsan ömrünün uzaması bile üretim aracı olarak işlerliğimizin iyileştirilmesinden öte bir anlam taşımıyor sanki, çalışma şartları korkunç ve her şey kanıksanmış. İyi o zaman, 12 taksitle çıkılan bir haftalık tatiller için bütün bir yılı çalışarak geçirmeye devam.
Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile işin psikolojik boyutunu incelemiş, Hitler analiziyle de işin pratiğe dökülmesini göz önüne sermişti. Taylor daha toplumsal bir boyuttan yaklaşıyor olaya, en başından. Hormon kaynaklı bir saldırganlıktan söz edilemeyeceğini söylüyor ve bunu iki noktadan kanıtlamaya çalışıyor ki biri bence sallantılı biraz; hayvanların savaş, soykırım, katliam gibi kavramlara sahip olmaması. Erich Fromm demiş; şempanzelerinki kadar içkin saldırganlığımız olsaymış barış dolu bir dünyada yaşıyor olurmuşuz. Biz oranın kenarından bile geçmiyoruz artık. Hayvanlar da doğanın bir parçası, kendilerini doğadan soyutlayıp kendi bildiklerini okumuyorlar. İkinci ve kitabın nirengi noktası bu görüş üzerine temellenmiş: Savaş, soykırım vs. yakın tarihe -6000 yıl öncesinden alın- özgü bir olay.
İnsanoğlunun defolarını üç bölümde inceliyor Taylor: savaşlar, ataerkillik ve toplumsal eşitsizlik. Bu üçünün de olmadığı topluluklar mevcut, günümüzde varlıklarını devam ettirenler de var. Bunlar coğrafya sayesinde dünyanın karmaşasından kurtulmuş, küçük dünyalarında barış içinde yaşayan insanlardan ibaret. Üç defonun oluşturduğu mülkiyet, iktidar hırsı gibi kavramlar bu adamlar için geçersiz. Ahlak sistemlerinin oluşmasında çiçeklerin, denizin etkisi bu iki tırtlıktan daha çok rol oynamış. Poligami mevcut, çocukların anne ve babası bütün bir toplum. Hayal ederken dahi zorlanacağımız bir olay. Bizim sistemde ne oluyor, Brahman erkekleri öldüğü zaman eşleri hayattan soyutlanıyor, bir daha evlenemiyor, canlı canlı yakılıyorlar hatta. Daenerys'i hatırlayalım, o mevzu. Gerçekten çok güzel bir buluş, kim düşündüyse tebrik ediyoruz ve üç tokatla uğurluyoruz. Cadı Avı'nı da hatırlayalım, kadınlar suda boğulursa cadı olmadıkları ortaya çıkar ve cennete giderler, boğulmazlarsa canlı canlı yakılırlar. Geçen bir haber vardı, Ortadoğu ülkelerinden birinde hakimin ölüm cezası verdiği bir kadının suçsuz olduğu anlaşılmış, hakim kadının cennete gittiğini söylemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun davarlık davarlıktır, coğrafyası, kültürü hiç fark etmiyor. Şu fark var ki Batı bunları 500 yıl önce atlattı, biz yeni yaşıyoruz. Bu sürede onlar farklı gaddarlıkları keşfetti, zulümde bizden daha ilerideler.
Toplumsal eşitsizlik boyutunda William Wallace abimizin sözde isyan etmesine yol açan olay -toprak sahibinin serfin geliniyle düğün gecesi cinsel ilişkiye girmesi- büyük bir haksızlık. Kölelik başlı başına bir çarpıklık, ABD İç Savaş sonrası büyük ölçüde meseleyi halletti, bizde Osmanlı zamanında kölelik sürdü, günümüzde gerek katıksız hali, gerek ekonomik yolla dolaylı hali sürüyor.
Bunların yanında sahip olma hırsına geniş yer verilmiş, gerek filmlerde gerek kitaplarda çokça yer verildiği için geçiyorum ve çöküş öncesi döneme geliyorum. Avcı-toplayıcılara "tarihteki ilk refah toplumu" diyor Marshall Sahlins. Haftada 12-20 saat arası bir çalışma, bütün bir haftayı konvanse edebilirken günümüze bakalım. Bakmayalım veya, içim karardı. Bir de beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle teşne olan envai çeşit virüsün, bakterinin doğurduğu sonuçlar korkunç: "Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık." (s. 34) En önemli olay, avcı-toplayıcılarda mülkiyet kavramının olmaması. Kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmeyenler için savaş kadar manasız bir şey olamaz. Ne zaman yerleşik tarıma geçildi, o noktada üretim fazlası doğdu ve farklı refah düzeyleri ortaya çıktı, toplumsal eşitlik bozuldu. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in yazarı Jared Diamond, "insanoğlunun en büyük hatası" diyor bunun için.
Anasoyluluk da toplumsal eşitliğin temellerinden biriydi. Anaerkilliğin hiçbir dönemde görülmediği, anasoyluluğun ise M.Ö. 6000 civarında Avrupa'da son derece yaygın olduğu belirtiliyor. Hiçbir cinsiyet birbirinin üzerinde tahakküm kurmak istemiyordu, görevler eşit derecede bölüşülmüştü. Ütopik bir olay günümüz için, geçmişinse doğal gerçeği.
Bozulmanın Sümer zamanında zirveye ulaştığını söylüyor Taylor, ardından Akadlar ortalığı silip süpürünce kaos ortamı kendi düzenini doğurdu. Asurlular dehşeti sürdürürken tanrıların cinsiyetleri değişti, güç sahiplerinin borusu ötmeye başladı. Cennet'ten bence bu dönemde kovulmuşuz, öncesinde değil. Samilerin Yahudi ve Arap diye ikiye ayrılmasının izlerini binlerce yıl sonrasında, bugün bile olanca şiddetiyle yaşıyoruz, nasıl bir tekme yediysek artık. Sonrası günümüze kadar gelen insanlık faciaları: cadı avları, makineleşme devrimi, savaşlar, bilmem ne.
Cozutmayan toplumları ayrı bir başlık altında inceliyor Taylor; Aborjinler çok tatlı insanlar, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlar. Bazı Amerikan yerlileri de öyle. Adamların sözlü anayasaları var ve Engels-Marx kooperatifi tarafından övülmüşler.
Ego patlamasının uzunca bir açıklaması geliyor sonrasında, Antik Yunanların sokağa silahsız çıkmamasından savaş taktiklerine, çok geniş bir alanda yapılmış gözlemler/araştırmalar inceleniyor. İşin evrimsel boyutundan toplumsal boyutuna uzanan bir irdeleme. Sonuç şu: Düzelme alametleri mevcut. Çiçek çocuklar iyi bir gösterge, yardım dernekleri vs. de öyle. Kurtulacağımızı söylüyor Taylor, elbet bir zaman geçiş çağların basitliğine, erdemine kavuştuğumuz zaman. İyimser bir yorum, çok iyimser. Dünya kendi seyrinde ilerlemeye devam ediyor, belli bir doğrultuda yol aldığını söylemek güç. Kısa-orta vadeli çıkarımlar yapmak mümkün ama böyle iddialı sonuçlara varmak, orada iki kez düşünürdüm.
İnsanoğlunun şimdilik sonsuz yolculuğu hakkında nefis bir kitap bu; olabildiğince bilimsel ve safsatadan uzak. İyiymiş.
Roman bitmiş beyler, derler. Roman bitti, klasik formda anlatılacak bir şey kalmadı, zaman parçalı anlatıların pusulası yitmiş gemiler gibi oradan oraya salınmalarının zamanıdır. Lakin ki, öyle değildir. Jonathan Franzen, Kazuo İşiguro gibi pek çok yazar, tamamen parçalanmadığımızı gösterircesine yazıyor. Kym Lloyd'u da bu listeye dahil ediyor, alkışlarla uğurluyoruz.
Gelişim psikolojisi derslerinde gördüm, çocuk maruz kaldığı davranışların keyfi bir kötülük içerdiğini anladığı an hınç duymaya başlıyor ve hayatı boyunca bu hıncın çarpıklığıyla yaşıyor. Bununla baş etmek elinde ama hınç bağımlılık yaratan bir şeydir, insana gücü elinde tuttuğu sanrısını verir. Kurtulmak zordur bundan, tabii kurtulmak istenirse. İşin öbür boyutunda samimi üzüntüler var, davranış olarak ortaya çıktıkları zaman hedef aldıkları insanda suçluluk duygusu uyandırır. Önemli olan şu ki sorumluluğun olduğu noktada suçluluk vardır, tersi çok sakattır, mesnetsiz suçluluk insanı diğerlerinden soyutlar, içtenliğini yok eder. Yanlış anlaşılacaksanız neden içtenliğinizi ortaya koyasınız, değil mi? Koymazsınız, acıyı engellemiş olursunuz. Öğrenilmiş bir çaresizlik sonucunda ada bireyler ortaya çıkar, denizin altında belki el elesiniz ama yüzeyde birbirinizden oldukça uzaksınız, hava sisliyse hiçbir adayı göremezsiniz, bu kadar metafor yeter sanırım. Yani samimi olalım, içten olalım, samimiyetimizi anlamayan insanlardan uzak duralım, bu arkadaşlar birinci dereceden akraba falan olabilir, o zaman asgari ölçüde iletişim kurup odamıza kapanalım ve fırsat oldukça dostlarla, arkadaşlarla görüşelim. Bu, yaşadığımızı hissettiren sayısız yoldan biridir.
Bu kitaptaki ailenin hiçbir üyesi açık değil, hepsinin suçluluğu farklı ama sonucu bir; suskunluk. Goode ailesi mutluluktan başka bir temelin üzerine kurulmamıştı, ta ki baba Phineas başka bir kadına aşık olana kadar. Öncesinde iki kızdan büyük olanı, Viviane'in psikolojisinin giderek bozulması, sağır kardeş Gwynne'in olanlara akıl erdirememesi var. Üç yıllık bir sürenin sonunda ailenin üyeleri birbirlerini tanıyamayacak kadar ayrı insanlar haline geliyor, Phineas diğer kadınla evleniyor, çocuğu oluyor ve çocuk öldükten sonra -bir de onun suçluluğu ekleniyor- bir manastıra kapatıyor kendini, oradan bir yurda, oradan yurtta tanıştığı adamın yanına. Viviane, babasının evden ayrılmasından sonra giderek kötüleşiyor, sevgilisi olan hayvan herifin teki tarafından tecavüze uğruyor ve akıl hastanesine kapatılıyor. Gwynne hayatını kurmaya çalışıyor, anne Maggie her şey için mantıklı bir cevap arayıp bulamıyor, o da meczup gibi bir şey oluyor. Zaten babası tarafından sürekli suçlanmış, doğumda annesinin ölümüne yol açtığı(?) için. Tyrion Lannister Sendromu diyebiliriz buna. Tyrion bu suçlamalardan yeterince yara aldıktan sonra elindeki en büyük gücü, beynini kullanarak milleti bir bir hacamat etmişti, babasını nasıl vurduğunu hatırlayın. Maggie de ödünleme yok, saf suçluluk var. Karakterlerin hepsinin çıkmazı bu suçluluk. Bireysel mutsuzlukları daha büyük bir yanlışı görmelerini engelliyor, daha büyük bir probleme yol açıyor.
Romanı kabaca iki bölüme ayırdım, ilk bölümde karakterlerin suçlulukları, flashback vasıtasıyla iyice bir deşiliyor, onlarla özdeşim kurar hale geldikten sonra asıl hikâyeye geliyoruz. Viviane'in kötüleşmesinin, Phineas'ın başkasına aşık olmasının arkasında bir adam var, yaşlı bir profesör. Filolog olan bu arkadaşımız, Phineas'e fine ass diyerek adamı etkisi altına alıyor. Ad takılmasını kabullendiğimiz an üstümüzdeki gücü de kabullenmişiz demektir, çok basit bir psikolojik hadisedir bu. Adam Phineas'i aşık olacağı kadınla da tanıştırıyor, aileyi yavaştan yıkmaya başlıyor, sebebi annesinin çocuğunu eş yerine koyması, ensest olayları var. Bir de kızı ölmüş adamımızın. Viviane'i görüyor eve ziyarete geldiği zaman. Olaylar buradan sonra kopuyor.
Klasik son, çok klasik. Bütün olaylar bir anda çözülüyor, adamımızın itirafıyla. Farklı bir kurgu bekliyordum, sonuçta klasik anlatı da olsa farklı tekniklerden biraz yararlanılabilirdi. Şu hali de çok başarılı gerçi.
Altı karakterin gözünden suçluluk panoraması, güzel.
İsim son derece başarılı, insanoğlu Şeytan'ın yüzünü imgeleminden çıkartıyor ama yüzyıllar boyunca değişen din anlayışı, toplumsal meseleler hep farklı bir maskenin yaratılmasına sebep oluyor. Maskeden önce, alakalı olarak belki Şeytan'ın isimlerini anmak lazım, Link'in kitabın başında bu isimleri -Lucifer, Şeytan, kırarım boynuzunu iblis vs.- incelediği bölüm maskelere bir giriş niteliği taşıyor. Sanatın ve isimlendirmenin temeli olarak göstergelerin varlığı da pek önemlidir. "Sanatta bir imgenin ya da edebiyatta bir temanın ilk örneği aslında hiçbir şeye işaret etmeyebilir. Önemli olan, ortaya çıktığı tarihsel bağlam nedeniyle yankı uyandıran ilk örnektir." (s. 21) Tarihsel şartlarda birçok şeytan birbirinin yerine geçmiştir, gösterilenle gösteren yer değiştirmiştir, kafalar çorbaya dönmüştür. D. H. Lawrence'tan bir alıntı var başta, adam diyor ki bir öykü vardır, bir de anlatıcı. Anlatıcıyı sallayın, öyküye bakın. Oysa öykü de tam bilinemediğinden ya da çarpıtıldığından ötürü birçok Şeytan tipiyle karşılaşırız. Boynuzlu, üç diş dirgenli, dev, küçük, iğrenç, yakışıklı, çeşit çeşit. Bunların tarihte ortaya çıkışını ve sanatın ne ölçüde gerçek bir hikâye anlattığını izleyeceğiz.
Şeytan'ın işlevi tartışmaların merkezinde. Jeffrey Burton Russell'ın çalışmaları bu konuda yol gösterebilecek temel kaynaklardandır diyeceğim de kitapların yeni baskısı yokmuş, Şeytan: Antikiteden İlkel Hıristiyanlığa Kötülük 60 TL'ye satılıyor, oha. Neyse, Lucifer'ın düşüşü, Mikail'le savaşı ve düalizm muhabbetinden aslında Tanrı'nın bir maskesi olması falan, kitapta irdelenen eserlerin temelini oluşturuyor. Tanrı'nın yardımcısı olan Şeytan'ın pek çirkin olamayacağı malum, düşman olansa gayet gudubet. "Ağzından ateşler çıkaran bir canavarla Cennet'ten kovulan Lucifer'in ortak neyi olabilir? İkisi de Şeytandır; ancak bu iki imgeyi birleştirmenin hiçbir yolu yoktur. Teolojik açıdan, bunlar Şeytan'ın iki farklı görüntüsü olabilir; ama aynı kişi değiller. Bunun esas nedeni bu iki imgenin neredeyse hiçbir zaman kesişmemiş ve hiçbir zaman birleşmemiş farklı resim geleneklerinden kaynaklanmasıdır." (s. 22) Tarihteki hemen hemen tüm yorumların sanatta bir karşılığı var, bu yorumlar da eklektik, birbirinin üstünden temelleniyor. Eldeki dirgen -çatal- mesela, Poseidon'un çatalı, ondan önce de Eski Babil'in iklim tanrısı Adad'ın üçlü şimşeğiymiş, bilmem ne. Bunların izi de sürülüyor bir güzel. Toplumsal meselelere yansımalar, din alimlerinin yorumları -Şeytan'ın günahı kibir değil, şehvettir vs.- sanatta nasıl karşılık bulmuş, onlar var hep. Çinliler ve Japonlar, Şeytan'ı temsil eden figürlere kendi kültürlerinden alışık oldukları için hiç zorlanmamışlar, Avrupa'da ise Rönesans'a kadar adam akıllı bir eser yok. Sonrasında da Spinoza'nın Şeytan fikri temelde kabul görmüş bir dönem; Tanrı'nın pis işlerini gören melek. Ivan Karamazov'dan bir alıntı da yapmış yazar, Şeytan insan tarafından yaratılmışsa kendi suretinde yaratıldığına dair. Kendi kelimeleriyle de; Satan kelimesi İbranicede "düşman" demekmiş. İlk bölümde daimon, diabolus vs. pek çok kelimenin açıklaması var, buralara girmiyorum.
Başta iki farklı tema var; meleklerin düşüşü ve pis, rezil Şeytan.
Bakınız, Mikail Lucifer'ı tepeliyor ve Cennet'ten şutluyor. Kardeş bunlar, yüzleri o sebeple benzer. Şeytan'ın nasıl resmedileceği gerçekten büyük bir muamma olmuştur ve kilise babalarının kutsal kitaplardan yorumladığı kadarıyla bilinen Şeytan, meleklerden farksız bir şekilde çizilmiştir. İsa da aynı şekilde zaman içinde değişime uğramıştır; ayakları bağlıyken çivilenmiş, zamanla ıstırap dolu bir yüz ifadesine kavuşmuş. Ben kendimi insanlık için böyle feda ettim acısı. Bir de Apollon'un arabasındaki İsa olayı var, Roma güneş tanrısı Helios olarak resmedilmiş. Pagan inanışlarla dinin iç içe geçmesi, biri diğerini kırana kadar hayal etmenin farklı sonuçlar ortaya çıkarmasına sebep olmuş. Bu güzel bir örnek. Pan'dan gelen özellikler bu ekolde ortaya çıkmamış, oysa Şeytan toynaklıdır, boynuzu vardır falan.
Bu da farklı bir yorum. Scwharzenegger filmi, ilk izlediğimde korkudan ölüyordum. Pagan tanrılarının bir yorumlanışı olabilir, zira Şeytan'a dair özelliklerden hiçbiri yok. Gayet çirkin, mendebur bir varlık. Ulan Allah senin belanı versin be. Bu ve bunun gibi varlıklar heykeltıraşlar tarafından da oyulmuştur, hatta Fransa'da bir kilisede diğer meleklerle birlikte yer alan Şeytan'ın yüzüne gün ışığı hiç vurmazmış, diğer meleklere vurduğu halde. Heykeltıraş ona göre ayarlamış mevzuyu. Ayrıntıyı kes.
Bir örnek daha: Siyah Şeytan. Mehmet Siyahkalem'in cinleri bu muşmula suratlıyı -tövbe- anımsatır. Boynuzlar, yılan kuyruk, kapkara ten. Zebur'daki ve birkaç katedraldeki kara Şeytan çizimlerinin temelinin Nübyeli tanrılarla alakalı olduğunu söyler Link. Etiyopyalı, siyah, iğrenç.
Bu minvalde William Blake'ten Milton'a, Dante'den Akmar Pasajı'na -şaka- pek çok sanatsal kişi/kurum/kuruluş kaynaklı Şeytan yorumları da incelenir. Kitap aslında Şeytan üzerinden ikonografiyi, mimariyi, edebiyatı, pek çok disiplini ele alarak disiplinlerarası bağlantılar sayesinde tarihi iyice bir inceler, dünyanın çeşitli yerlerinden çok sayıda örnek sunar ve insanın hayal gücüne bir kez daha hayran kalırız.
Keyif alacaksınız ve belki korkarsınız da; sürgün bir melek olsam tasavvur edilmek istemezdim. Tahtaya vurdum.
Tomris Uyar çevirisi. Bendeki 1973 tarihli, Hürriyet Yayınları'nın bastığı versiyon. En son Ayrıntı'dan çıkmış, onu edinebilirsiniz.
"Tan ağarırken ölmüştü kız." (s. 5)
Ölen kızın eşi, tabuta koyduğu karısını kasabaya götürüp kilise mezarlığına gömmeye çalışacak, bütün yapacağı şey bu kadar. İki problem var; kasaba çok uzakta ve etrafta kimse yok, adam karısını tabutun içinde günlerce taşımak zorunda. İkinci problem de kadının kızılderili olması ve zamanında adamın kız için abisi dahil bütün kasabaya sırt çevirmesi. Kızılderililerin şu tutumları fitili ateşliyor bir kere: "Tahtalara çivilenen, kafasına kaktüs sokulmasına engel olamayan bir tanrıya neden yakaracağız, diye sormuşlardı." (s. 16) Hristiyanlık yayılırken yayıldığı yeri de tarumar etmiştir, semavi dinlerin genlerine işlenmiş bir kod gibidir bu, bildiğimiz şeyler. Böyle bir toplumsal açmaz varken adamımızın isteğini yerine getirmesi pek kolay olmayacak ama elinden geleni yapmak istiyor, karısını çok seviyor çünkü. "Karısıyla paylaştıkları şu birkaç eşyayı elden çıkarmamak için var gücüyle çalışmalıydı, ne gerekirse yapmalıydı." (s. 24) Adam çok yoksul olmasına rağmen çiftliğindeki birkaç hayvanı kaybetmek uğruna günlerce sürecek bir yolculuğa çıkmak için hazırlanıyor ve sırtta tabut, düşüyor yollara.
Olay Meksika civarında yaşanıyor, deli sıcak var. Adamımız o dağ senin, bu tepe benim, yürüyor da yürüyor. Aç kalıyor, öldürdüğü tavşanın sıtma mikrobu taşımasına aldırmadan iyice kızartıp lüpletiyor. Sonradan fişek olarak çekecek acısını ama güç toplaması lazım, yapacak bir şey yok. Karısını gömdükten sonra deniz kenarını düşlüyor, Guaymas'ı. Orada para kazanmak kolay, Amerikalılar para saçacak yer arıyor ve sömürgeleşmekten bir hal olmuş Latin Amerika'nın insanları için daha iyi şartlarda kölelik, özgürlüğün engelleyemediği yokluğun tek çaresi. Tabii kızın anıları da var, yitirilmiş bir aşkın günden güne ağırlaşan yükü. Adamımız belki çok okumamıştır ama kitaplardaki gibi bir aşkı yaşadığını sezer ve yattığı tabutta her an çürümekte olan sevdiğini anar. Basit bir dille anlatılır zaten her şey, anlatıcı son derece yalındır, doğanın kalbinde yaşayan insanlar gibi.
Bir sabah uyanır, tabut yerinde yoktur. Etrafa bakınır, iki zırtapozun tabutu uzaklaştırdığını ve açmaya çalıştığını görür. Müdahale ederken adamlardan biri silahını çeker, bizimkini omzundan vurur. Tabutun içinde gümüş olduğunu sanırlar ama görürler ki adamın karısının cesedi vardır, boş yere vurmuşlardır bizimkini. İki kanun kaçağı, askerlere yakalanmadan deniz kıyısına ulaşmayı hedeflerler ve bizimkini öldürmeden oradan ayrılırlar. Adamımız tabutla birlikte kasabaya girdiği esnada ölmek üzeredir, abisinin evine gelir ve bir de ondan zılgıt yer. Üstelik peder, kızın kiliseye gömülmesine engel olur. Adamımız tabutu bırakarak Guaymas'a gitmeyi düşünür, kızı daha fazla sevmekten korkmaktadır. Kasabalılar durumdan işkillenir, adamı da kızılderili kız aldığı için sevmezler zaten, cinayet işlediğini düşünürler. Bizimki evine geri dönecekken iki zırtapoz tekrar ortaya çıkar ve bizimkiyle abisini esir alırlar, evdeki hayvanları ve varsa parayı vs. yürütmek isterler. Yolda birkaç askerle karşılaşırlar, iki zırtapoz çat çat indirirler bunları.
Zırtapozlardan biri öğretmen çıkar, işin ilginç yanı bu. Bu adam dağa çıkmadan önce öğrencisinin bir asker tarafından tecavüz edilmesine tanık olur ve askerin kellesini uçurur, o günden beri de kaçak göçek yaşamaktadır. Devlet terörü tam gaz devam etmektedir, gücü yeten yetene sistemi işlerliğini korumaktadır. Falandır.
En sonunda büyük bir çatışma çıkar, bizim zırtapozlardan biri vurulur, askerler yaklaşmaktadır. Öğretmen olan eşkıya kaçsın diye bizim adam büyük bir fedakarlık örneği gösterir ve karısının cesedini uçurumdan aşağı atar, askerlere de eşkıyanın düştüğünü falan haykırır. Eşkıya kirişi kırar, roman da böylece biter. Seni içime gömdüm, der Kabrero, bizim eleman.
Bu kitap neden güzel? Vahşi doğada insan davranışlarını olduğu gibi verir, bir laboratuvar ortamı yaratır ve okuru davranış gözlemcisi yapar, bu bir. Toplum-birey çatışmasını birçok açıdan -dil, ırk, din- ele alır, bu iki. Aşkın tezahürlerinden birini olabildiğince gerçek bir şekilde, en absürt koşullarda bile işlemeyi başarır, bu üç.
Mis gibi, tavsiye ediyorum. Ettim. AOR zamanım geldi, eskileri anıyorum. Madem mevzu aşk, müstesna eserleri koyayım.
Jensen'in kaynakçasında Melville, Stevenson, Conrad ve Homeros gibi yazarların kitapları var, ben bir iki tane daha eklemek isterim. Direkt ilham vermemiş olabilir ama kesinlikle Marquez var, bir şehrin geçirdiği değişimin biraz daha az büyüsüzünü Marstal'da görmek mümkün. Marquez'in şehrinin kuruluşunu ve trenle tanışmasını hatırlayın. Marstal, Danimarka'nın sayısız adalarından birinde yer alan yalnız bir liman şehri, 1848-1945 arasındaki gelişimini izleyeceğiz. Pal Sokağı'nın şirin çocukları bu kitapta da var, tek fark sokaklarının denizlerden ibaret olması. Moby Dick'ten elbette fazlaca yararlanılmış ama Melville'in Efsunlu Adalar adlı, bol parçalı uzun öyküsü zannediyorum ki metnin biçim olarak da karşılığıdır. Conrad'ın karakterlerindeki iktidar hırsı, bilinmeyen dünyayla kurulan iletişim ve bu iletişimin yarattığı değişim olduğu gibi kullanılıyor. Jensen, memleketinin hikâyesini, tarihini başka metinlerin yardımıyla tekrar kurguluyor.
Kabaca üç neslin anlatıldığını söyleyebiliriz, ilk iki nesil baba-oğuldan müteşekkil ama üçüncüsü, fikrimce aralarındaki en şanssız nesil, oğlun manevi evladı ve arkadaşları. Kronolojik anlatıda ilk bölümler daha eski hikâyeleri içerdiği için gerçeğin yorumlanmasına daha açık, zaten daha ilk cümleden bir adamın havaya uçup ayaklarının üzerine konduğunu öğreniriz. Adama peygamber muamelesi yaparlar, neler neler. Mevzunun ilerlemesiyle gerçeğe yaklaşırız, şiirsel anlatı kendini ara ara sezdirse de yerini daha gerçekçi bir ifadeye bırakır. Şehrin endüstrileşmesiyle ilgili bir hadiseye bağlıyorum, makineleşme ve insanın yanlış tercihleri, doğanın müziğinin duyulmasını engelliyor. Sürgün Gezegeni'nde ve Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde geçer; doğa, yaratmadığı öğelere karşı düşmanlık besler ve onların yaşamalarına müsaade etmez. Öldürülen şiirin sesi, şehrin zenginliğini ifade eden gemilerin yavaş yavaş ortadan kaybolmasıyla, denizde kaybolan veya savaşta ölen insanların acısıyla dinmeye yüz tutar. Özellikle büyük savaşların zamanında karakterlerin çıldırmaya yüz tuttukları bölümler nefes kesici ölçüde gerçekçidir. Makineleşme sonucu karakterlerin her biri dişli haline gelir, birbirine geçen parçalar yavaş yavaş kırılmaya başlar ve metnin sonunda hepsi çöker. Kitabın sonunda üç nesil boyunca gördüğümüz karakterler bir bir ortaya çıkar ve hepsi ölüm dansı eder.
"O kadar çok kişi ölüp gitmişti ki. Ne kadar, bilmiyorduk bile. Yarın sayardık. Ve gelecek yıl yaslarını tutardık, hep yaptığımız gibi. Fakat bu akşam boğulanlarla dans ediyorduk ve onlar, bizdi." (s. 778)
Alman uçaklarının bombardımanı altında memlekete dönen geminin tayfaları kurtuldu mu, hepsi öldü de diğer ölülerle dans mı ediyor, orası bence muğlak. Sonuçta boğulmak için ölmeye gerek yok, kapanan bir çağa yakılan ağıt da olabilir bu ve bütün şehir ölüleriyle birlikte ağlıyor.
Roman dört bölümden oluşuyor, sonlara doğru geçmişin imgesel anlatısının yerini gerçeğin mutlak görüntüsü alıyor. Çok farklı meseleler var, roman adeta tipik bir Opeth şarkısı; tek şarkının içerdiği riff'lerden bir albümlük malzeme çıkartılabilir, bu romandan da beş roman çıkarmış aslında. Öykü benzeri bölümlerle bağlanan bir anlatıyı tercih etmiş Jensen. Neyse, baştan giriyorum.
Laurids Madsen, İngiliz işgali altındaki memleketini basan Almanlarla savaşırken havaya uçuyor ve botlarının üzerine iniyor, havalanıp yere konan İsa gibi. Aziz Petrus'un kıçını gördüğünü bile iddia ediyor. Efsane oluyor tabii mevzu, dilden dile dolaşıyor. Adamımızın Karoline adlı bir eşi ve üç çocuğu var, çocuklarından biri Albert. Bu Albert kardeşimiz ikinci nesli temsil edecek, yaşlılık zamanlarında ölümüne şahit olacağız ama şimdilik bir çocuk. Neyse, savaş esnasında Madsen esir düşer, hapsedilir. Arkadaşlarıyla birlikte kendi de pislik içindedir, altlarına yaparlar sık sık. Zorbalıkla karşılaşan adamların akli dengeleri ister istemez bozulur, yaşadıkları gaddarlığı kaldıramazlar ve yaşayan ölüye dönüşürler. Madsen evine dönmez, Karoline bilir ki denizcilerin dönmesi yıllar sürebilir ve beklemek gerekir, ne olursa olsun beklemek gerekir. Boşa bekler, kocası yeni bir kimliğe bürünmek, yaşadığı her şeyi unutmak için denizlere açılır ve geri dönmez. Karoline'in kalbinde bir hayalet olarak kalır, sanki her an geri dönecekmiş gibi.
Kırbaç bir kabus hikâyesi. Albert ve arkadaşları, okulda kendilerini döven Isager adlı yaşlı öğretmene dersini vermeye kalkarlar ama adam efsunludur adeta, bir türlü aman dedirtemezler. Isager, babalarının ve kimilerinin dedesinin bile öğretmenidir, yılların kurdudur ve ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar adam bir türlü vazgeçmez, okulu bırakmaz. Kartopu saldırısında kafasını gözünü yararlar adamın, bana mısın demez Isager. Çocuklar ne kadar gaddarlaşabileceklerini gördüklerinde kendilerine tanırlar ve gördükleri şeyden pek hoşlanmazlar. Isager, onlara pek hoşlanmayacakları bir ders vermiştir.
"(...) Bizi kendine benzetti. Çok hunhar şeyler yapardık ve bunu ancak yaptığımız hunharlık kanıtlandığı zaman idrak ederdik. Şiddet, bizim için vazgeçilemez bir tutku olmuştu. İçimize ektiği kin ve hiddet tohumları öyle bir kök salmıştı ki söküp atmamız mümkün değildi." (s. 81)
Bundan daha kötü bir ders düşünemiyorum, küçücük çocuklar söz konusu burada. En sonunda adamın evini yakmaya karar verirler, yangın çıkartırlar ama kendi evleri de yanar, bütün kasabanın yanması güçlükle engellenir falan. Korkunç lan, içim çekilmişti okurken.
Adalet, tam bir sinir buhranı yaratır. Albert ve arkadaşları evden ayrılır, iyi bir denizci olmak için gemilere atlayıp okyanusa açılırlar. Albert'ın gemisinde Giovanni adlı çok iyi bir aşçı vardır, adam milleti eğlendirir de. Herkes Gio'yu çok sever, ikinci kaptan O'Connor hariç. Bu öküz, birinci kaptanın basiretsizliği yüzünden gemideki herkese kök söktürür. İri yapılı bir şeydir, milletin kafasını gözünü patlatır. Gio'ya bir sebepten takar ve herifin önce bir elini, sonra diğer elini kırar, en sonunda da adamcağızı öldürür. Gemidekiler isyan edemez, onun yerine Albert'ın planına sadık kalırlar. Gemi New York'a yanaştığı zaman O'Connor'ı şikayet ederler, herif hakime gözdağı verir falan ama yemez, hapsedilir. Yeni ülkenin yeni kanunu. Çok yaşa ABD! Yolculuk, Albert'ın babasını arayışının hikâyesidir. Laurids'in peşine düştükten sonra Pasifik'in altını üstüne getirir, Samoa taraflarına gider ve onlarca adayı teker teker gezmeye başlar. Bu sırada macera ruhunu iyice kavrar, belki de tam o an gerçekten bir denizci olduğunu söyleyebiliriz. Macera ruhu için dediği: "Pasifik Okyanusu'nun uçsuz bucaksız sathından yayılan bir gizemdi, papa tru'm -oğlun babaya hitabı- da bunu bir zamanlar hissetmiş olmalıydı ve insan bunu bir kere hissetti mi, bir daha geri dönmüyor." (s. 165) Nice mevzudan sonra adam babasını bulur, baba evlenmiştir ve çocuklarına Karoline'den olan çocuklarının adını vermiştir, aynılarını. Geri dönmeye pek niyeti yoktur, hatta geçmiş yaşamı hakkında hiçbir şey hatırlamaz gibidir. Bir tek çizmeleri hatırlar, İsa gibi havada durduran çizmeleri. Onların oğluna ulaşmasını sağladıktan sonra ortadan kaybolmuştur ve yıllar sonra emanetini geri ister, Albert reddeder ve çizmeler Albert'ta kalır. Hikâye kabaca böyle, bir süre sonra Laurids'in kafayı toparlayıp ticarete atıldığını öğreniriz ama kendisinden başka bir bilgi alamayız. Bir de bu arayış esnasında Albert'ın gemisinde tayfa olarak görev yaptığı Jack Lewis adlı insan tüccarı var. Bu herif, vahşilerin olduğu bir adaya insan kaçırır ve birbirlerini yemelerini sağlar. Adamda efsanevi kaptan Cook'un kurutulmuş kafası da vardır, bir torbanın içinde saklar. Çıkan bir fırtınada Lewis ölünce kafa da Albert'a geçer.
Bundan sonra ikinci bölüm geliyor. Hikâyeler devam ediyor, mevzuya yeni insanlar katılıyor ve anlatıyı devralıyor. Yalancılar, katiller, bir şehrin ruhunu simgeleyen dalgakıranın inşası ve endüstrileşmeyle birlikte işlevsiz hale gelmesi, gemicilik şirketleri, sigorta şirketleri, savaşlar, bombalar, umutsuzluklar, yalanlar, boşa çıkan güvenler, yitirilenler, rengarenk bir destan. 800 sayfalık epik, bombastik bir serüven.
Anlatıcı mevzusu da ilginç, zaman zaman hikâyesini kendi anlatan karakterlerin sesini duyarız ama çoğunlukla birinci çoğul şahsın kullanıldığı bir anlatı vardır. Boğulanlar mı konuşur, şehir mi konuşur bilmem ama ben anlatıcının şehrin ruhu olduğunu düşünmekten keyif alıyorum.
Tırışkadan demiyorum alın diye, bunu gerçekten okumanız lazım.