8 Ekim 2016 Cumartesi

Oliver Sacks - Tungsten Dayı: Kimyasal Bir Çocukluğun Anıları

Bu müstesna kitap, kişisel bir Cosmos: A Spacetime Odyssey olmasının yanında güzel bir anı kitabıdır. Sacks, bilimle ilgilenen geniş bir ailenin ferdirir, seksen dayısı ve yetmiş amcasının -kuzenlerin sayısı yüzü buluyormuş, oha- her biri farklı dallarda icatlar çıkaran kişilerdir ve bu da çocuğumuzu son derece şanslı biri yapar. Anne ve baba doktor, ailenin geri kalanı bilim adamı veya amatör bilimci. Muhteşem, her ziyarette ayrı bir macera demektir bu.

 Sacks ünlü bir nörolog, bilim adamı. Neden nörolojiyi seçtiği, daha doğrusu neden kimyadan ilerlemediği kitabın bir yerlerinde gizli. Bunun dışında II. Dünya Savaşı'nın küçük bir çocukta yarattığı izlenim, sürekli birbirine dönüşen maddelerin, dumanlar çıkarıp küçük patlamalara yol açan karışımların arasında kendini gösteriyor. Çinko, bakır, tungsten, Dave Dayı, ağabey ve diğerleri; başlı başına bilimsel bir serüven. Küçük Oliver, kendi keşiflerini yaparken bu keşiflerin ortaya çıktığı ilk deneyleri, deneyleri yapan meşhur adamlarla birlikte ele alıyor ve senkronik bir şekilde kendi bilimsel yolculuğuyla bilim tarihini birleştiriyor.

Okul anıları çok önemli, olabildiğince bağımsız bir alana ihtiyaç duyan kaşif çocuklar için bu alanın pek yaratılmadığını -günümüzde de pek bir şey değişmedi- görüyoruz. Abi Michael öğretmenlerden şikayetçi, Oliver da. Poposunda dal kırılınca bir papara daha yiyor, böylesi bir sıkı disiplin. İngiliz katılığı işte. Yıl 1940 civarı, savaşın yeni başladığı zamanlar. Pencerelere kara perdeler çekiliyor, sığınaklar kazılıyor, bir sürü güvenlik önlemi. Bombalar yağmaya başlamadan önce yapılacak her şey yapılıyor. Oliver okulu o kadar sevmiyor ki bombalardan çok okula dönmekten korkuyor. Bir çocuk için büyük facia. İş öyle bir noktaya geliyor ki dayakçı öğretmenlerin atomlardan ibaret olduğunu düşünüp kendini rahatlatıyor Oliver. "'Atomdan başka bir şey değil o,' derdim; giderek 'atomdan başka bir şey olmayan' bir dünyanın özlemini çekiyordum. Zaman zaman başöğretmenden fışkıran şiddet adeta canlı doğanın tamamına bulaşır, şiddeti hayatın özü olarak görürdüm." (s. 27) Eh, çocuğun bilime sarılmasına şaşmamak lazım. Babası ezberden hesap yapmayı ve işlemlerle sayıları öğretmişti. Her koşulda aynı sonuca ulaştıran, güvenilir işlemler... Yıllar sonra 1984'ü okuduğunda Wilson'ın iki kere ikinin dört ettiğini reddetmeye zorlanmasının en dehşet verici şey olduğunu söyler Sacks.

Ailenin üyelerinin maceraları da nefes keser; bir bölümü Güney Afrika'daki Boer Savaşı'na katılmıştır, kimi maceradan maceraya koşmuştur. Onca ayrılığa rağmen bir arada kalabilmeleri, ailenin birbirine sımsıkı bağlı olmasıyla mümkün olmuştur. Tungsten bu açıdan önemli. "Metaller arasında en yüksek erime noktasına sahiptir, çelikten daha serttir ve yüksek ısılarda sağlamlığını korur - ideal bir metal!" (s. 39) Semboldür bu metal, aile bu metalden üretilmiş gibidir. Onca faciaya rağmen bir arada kalabilmelerinin sembolüdür. Dayı da bu metalden yapılmış gibidir, sağlam adamdır. Diğer dayı O. Wolf Sacks de Volfram Dayı olarak adlandırılmıştır. Metal ailesi.

İşin bilimsel boyutu, başta andığım belgesel kalitesinde. Zaten Cosmos'ta çoğunun hikâyesine rastlamak mümkün ama Faraday'in, Curielerin başardıklarını okumak, yenilgiyi tanımadan uğraşlarına devam etmelerini izlemek oldukça keyifli.

Büyüdükçe ilgi alanları da değişiyor, Oliver gençliğinde kimyadan uzaklaşıyor. Ailesinin yönlendirmesi burada önemli; çocukken özgürlüğünü sonuna kadar yaşayan, garip bir umursamazlığın içinde kendi yolunu bulmaya çalışan Oliver, gençliğinde bir parça yönlendirilmeye hayır demiyor ve tıp eğitimi alıyor. Kuantum dünyasının kimyası değil, on dokuzuncu yüzyılın romantik kimyası ilgi çekici olduğu için çağa uyum sağlıyor yazar, başka alanlara geçiyor.

Nefis bir anlatı.

7 Ekim 2016 Cuma

Richard Brautigan - Çimlerin İntikamı

Herhangi bir öykü kitabını aylar sonra anlatmaya çalışmak, onu yeniden yazmakla bir midir? Göreceğiz. Tek hatamı düzeltiyorum, bu kitap herhangi bir öykü kitabı değil. Bu, Manitu Brautigan tarafından papirüslere yazılmış, defter kontrolünün hemen öncesinde kareli deftere çekilmiş, kenar süsü kırkyama şeklinde tezhiplenmiş enfes bir müretteptir. Mürettebat, oku!

Arka kapakta hayatının geri kalanıyla ne yapacağını soruyor yazar, karakter, kimse. Sorarsan değil, sormazsan bilirsin arkadaş. Sana derinlerden sezgi olarak gelmiştir zaten, mesajı alamadıysan deniz kenarına git, bir bira al, otur. Bu kadar. Düşündüm de, öyküleri okumak için de iyi bir fikir aslında.

Çimlerin İntikamı: Anlatıcının dedesi büyük bir savaşta ölmüş mü ne, ninesinin evine yerleşen Jack adlı şahıs otuz yıldır aylak mıymış, sonra bahçeyi hiç sevmezmiş de türlü işkencelerle yeşilliğin canına tak ettirmiş de doğa bu adamın kolunu yarmasını sağlamış mıymış, arılar falan bir araya gelip saldırırmış da bir şeymiş, sonuçta adam koca bir ağacı benzin döküp yakmış mı, öyle bir şey.

1/3, 1/3, 1/3: Her zamanki gibi yıl 19beatbirşey, yer ABD'nin kuş uçmaz bir yeri, anlatıcının o zamanlar ne yaptığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Fikirsizlik kaynaklı bir öykü.

Adamımız yazacak, kadın düzenleyecek, kadının adamı da romanı yaratacak. Anlatıcınınkinden daha iyi bir iş. "Yaptığım şey bir nevi meslekti benim için. Gökyüzüne bakma ve elma yeme işine bulaşmıştım." (s. 16) Anlaşıyorlar, mekana gidiyorlar ve hikâye ortaya çıkıyor; rezil bir metin var elde. Olabildiğince yazım hatalı. Amerikan edebiyatının kapılarını yumruklarken bitiyor. Herkes yazmasıncılık mı, çağın edebiyatının o olması mı, her neyse.

1692 Mather Haber Filmi: Salem'de cadılar yanardı her gece, kimler durmadan sevişirdi?

Bu tamam, tipik bir çocukluk macerası, veletlerin korktukları bir kadının evine girip cesaretlerini sergiledikleri bir öykü ama bomba şurada, bittim: "El arabasını dolduracak ölçüde sıcak ejderha boku yığınının içine düşmüş gibi ses çıkartıyordum." (s. 14)

Ya Allah senin cezanı vermesin adam dsfdajşi.

Pasifik Radyo Yangını: Ah...

"Sevdiği birini kaybettiği için bok gibi hisseden birini mutlu etmek için söylenecek bir şey yoktur." (s. 23) İki arkadaştan teki beyhude sözleri bir bir dizerken diğeri yitirdiğinin acısını tutuyor. Ne oluyor, insanın içi boşalıyor. Bomboş bir kabuk oluyor insan. İnsan ne oluyor sevdiğini yitirince, bütün ağaçlar, bütün binalar, bütün bulutlar, bütün gezegenler, bütün galaksiler kalbini sıkıştırıyormuş gibi hissediyor. Bütün o sonsuzluğun içinde, evrenin küçücük bir noktasında, kapladığı alanı donduruyor ve öyle kalmak istiyor. Fizik ağlıyor, böyle bir şey mümkün değilken mümkün. İnsan daha ne oluyor, insan bir şey olmak istemiyor artık. Bir yok olsam, acım olduğu yerde kalsa, diyor. Dünya ağrısından bir tık üstü hiç çekilmiyor. Yine denize, kuşa falan bakınca hafifliyor insan, ağrısından kurtuluyor dünyanın da, öbürü geçmek bilmiyor. İnsan... Radyo yakıyor. Şarkılar yanan transistörlerde yer değiştiriyor, her şeyin sırası bozuluyor. Öykü bitiyor. Acı sürüyor.

Elmira: Avcı, Elmira'da avlanıyor. Yaban ördekleri bazen çok uzağından geçiyor, bazen hiç geçmiyor. Tanrı, soğuğa ve yağmura terk ettiği yerlere yolladığı insanlarla bir şey deniyor. Otostop çeken avcı, tüfeğine bakıyor. "Tüfek belli bir açıda tavanın yolcu koltuğu kısmına bakıyor ve ben her zaman yolcuyum." (s. 26)

Brautigan, tüfeği en görkemli şekilde bıraktın, ne yazık ki sen her zaman yolcusun.

Sınırsız 35mm Film Tedariki: Benim için son. Erkekler, baş belada.

İnsanlar, neden onun o kadınla birlikte olduğunu anlamıyor. Her seferinde aynı yemekler, aynı sevişmeler, her şey aynı. Kadında bir şey bulmuyor erkek, her şey kafasının içinde. Her seferinde farklı bir kadınla sevişiyor, hep farklı yemekler yiyor, her şey orijinal, farklı. Her gün yeni bir gün.

Daha kolay. Alışkanlıkları değiştirmektense delirmek daha makul değil mi?

Peter Ackroyd - Poe: Kısacık Bir Hayat

Bugün Poe'nun 167. ölüm yıl dönümü. Lise yıllığına şöyle bir şey yazmışım:


Böyle bir sözü yok, benzeri var ama iş görmüş o zaman için. O zamanlar, bundan on üç, on dört yıl önce biraz daha umutsuzdum, karanlık şeyler hissediyordum, hiçbir şey iyiye gitmez duygusuyla kendime sıkıca sarılıyordum, bilmem ne. Bir de fantastik alemler vardı, oralardan besleniyordum. Lovecraft, Zelazny, Howard, Smith derken parayı iyice İthaki'ye gömmeye başlamıştım. Para da şu; Kadıköy Barlar Sokağı'nda kafe gitaristiyken kuş kadar bir şey alırdım, onu da olduğu gibi kitaplara... Hatta kazandığım ilk parayla Opeth'in Still Life tişörtüyle Poe'nun bütün öykülerini almıştım. Vay be.

Poe büyük usta, Verne'den Baudelaire'e kadar birçok farklı adamı etkilemesinin yanında türlerin ilk derli toplu örneklerini vermesiyle de önemli. Hans Pfaall olsun, katil maymun olsun, türevleri hala ve hala yaratılıyorsa diyecek bir şey yok. Ahmet Cemal'in güzel bir saptaması var; klasik, çağın meselelerini irdeleyebiliyorsa moderndir der. Moderndir Poe, öyle kalmaya da devam edecektir.

Ackroyd, Poe'nun yaşamını anlatıyor. Spleen'in ilk şubesi olarak Poe, dert dolu yaşamında parasızlık, sevgisizlik gibi pek mühim şeylerin sıkıntısını çekmiş bir adam. İdeal güzelin peşinde geçen kısacık bir ömür, bütün kırıklarıyla birlikte 131 sayfalık konsantre haliyle el altında. Beş aydır yazılmayı bekliyordu, bugüne kısmetmiş.

Yine tematik bölümlemeler: Her bir bölümde Poe'nun farklı bir yüzü.

Kurban: Ölmeden önceki bir haftalık süreç bile gizemli. Olması gereken yerde değil, her zamanki gibi sarhoş. Şans eseri bulunduğu meyhaneye gelen kuzenlerden biri, kişisel olarak ilgilenmek istemiyor ve Poe'yu Washington Üniversitesi Hastanesi'ne yatırıyor. Son sözler: "Tanrım, zavallı ruhuma yardım et!" (s. 9) Bir seçim sahtekarlığı için farklı bir isimle orada bulunduğu söyleniyor, günümüze kadar gelen bir gizem.

Yetim: "Lanetli ruh, gezgin, katlanılamaz bir kadere sahip," diyor Ackroyd. Annesi daha Poe doğmadan tüberküloza yakalanmış, rahimdeki bebeğin yeterince beslenemediği ve narkolepsiyle kapalı alan korkusunun bu yüzden ortaya çıktığı söyleniyor. Kuyulu öykü, kedili öykü ve diğerlerinin kaynağı. Poe için durum: "Tanrı'nın bana bir deha kıvılcımı verdiğine inanıyorum ama onu kederle boğdu." (s. 11)

Anne Eliza Poe, tiyatrocu. Baba David Poe, o da tiyatrocu. Ortadan kaybolduğu zaman annenin tüberkülozu oldukça ilerlemiş durumda, ardında iki çocuk bırakarak ölüyor ve Poe'nun dramatikliğe son derece açık doğası için büyük bir acının temeli atılıyor. Öykülerdeki sağlıksız, kırılgan kadınların çoğu anneden miras.

Allanlar Poe'ya evlerini açıyor ve Poe için belirsizliklerle dolu bir gelecek başlıyor. Yeni ailesinin sevgisini hissetse de mezarlıkların yanından geçerken aşağı çekilmekten korkuyor. Ölüler -geçmiş- onu aşağı çekecek ve karanlık, havasız bir ortama hapsedecek. Yazarın üretme süreci için sınırsız bir kaynak.

Öğrenci: Aile Londra'ya taşınıyor ve Poe, kusursuz bir kasvetin çöktüğü şehirde son derece mutsuz ve yalnız bir çocuk olarak okula başlıyor. O dönemlerden aklında kalan tek güzel şey,  Robinson Crusoe. Cicero ve Virgil okuyor, şiir yazıyor, boks yapıyor, öğretmenleri son derece memnun. 1820'de Richmond'a taşınıp tiyatroyla ilgileniyor, sosyal çevresini genişletirken Jane Stanard'a aşık oluyor ve zincire bir halka daha ekleniyor: Stanard akli dengesini yitirerek ölüyor.

Virginia Üniversitesi -Selçuk Altun'un bir iki romanında önemli bir yeri vardır bu okulun- üstün bir nesil yetiştirmek amacıyla Thomas Jefferson tarafından kurulan, Poe'nun parasızlıktan süründüğü bir okul. Baba, çocuğun aylaklıktan başka bir şey yapmadığı gerekçesiyle para yollamamaya başlıyor, yolladıkları da yeterli değil. Poe kumara sarıyor, askeri okula kaydolmasından hemen öncesi.

Asker: 1827, Timurlenk ve Başka Şiirler basılıyor. Poe'nun ilk eseri.

Orduya katılıyor, West Point'e gidiyor ve babasıyla arasını biraz olsun düzeltiyor ama askeri okulda okumak istemediğine karar veriyor, böylece babasıyla ilişkisini tamamen koparıyor. İçki batağına saplanması da bu zamanlara denk geliyor.

Gazeteci: New York'a geliyor. 1831, EDGAR A. POE'DAN ŞİİRLER kitabı çıkıyor.

New York'ta barınamayıp Baltimore'a, akrabalarının arasına dönüyor ve abisinin veremden ölümüne şahit olup bir kez daha dağılıyor.

Sanatla ilgili fikirleri bu dönemde olgunlaşmaya başlıyor. "'Fikrimce şiir, birincil nesnesi hakikat değil haz olduğundan bilimsel bir eserden; nesnesi belirli değil belirsiz bir hal aldığı için de romanstan ayrılır,' diyordu. Şiirin belirsiz duygularla ilgilendiğini iddia ederek devam ediyordu; bu nedenle müzik elzemdi, çünkü güzel sesleri ayırt etmek en belirsiz algımızdı. Poe'nun vasıtasıyla bu görüşün on dokuzuncu yüzyıl Fransız şiiri üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Walter Pater'ın benzer fikirlerinden kırk altı yıl önce şiirle müziği ilişkilendirmişti." (s. 43)

1832'de ilk kez bir öyküsü yayımlandı: Metzengerstein. Kendine bir hami buldu ve öyküleriyle adını yavaş yavaş duyurmaya başladı. Bürlesk denemelere girişti, iğnelemelerinin haddi hesabı yoktu. Acısından, insanlardan intikam alır gibi yazdı. Korkutuculukla, çılgınlıkla suçlandı ama bunlar zaten öykülerinin, dehasının temeliydi. Edebiyattaki var olma çabasının yanında sevdiği kızın başkasıyla evleneceğini duyup melankolilerden melankoli beğendi. Kadınlar Poe'nun hayatından hiç eksik olmadığı için mevzunun bu kısmını ele almıyorum.

Öykülerinin yardımıyla gazeteciliğe başladı ve eleştiride ipin ucunu kaçırarak herkesin korkulu rüyası oldu. Bierce benzeri bir konumdaydı anladığım kadarıyla; yerdikleri bir daha iflah olmuyordu. Jung'tan alıntılayarak yorumluyor Ackroyd, şöhret istediği için herkese saldıran bir Poe var bu aşamada. Sanatında giderek yetkinleşmesi de bu dönemdedir; hikâyelerinin etkisini titizlikle hesaplar, kaligrafi modelleriyle yazar, ölümle güzelliği kimsenin yapamadığı bir şekilde işler.

Bir sürü mevzu, şu haliyle filmi çekilebilir. Poe hakkında bilmediğiniz çok şey var, bir göz atmak istersiniz belki.


5 Ekim 2016 Çarşamba

Herman Melville - Katip Bartleby

Pasif direniş, dedim, böyle bir şey olmalı. Neye karşı? Çıkmazını çok iyi bildiği toplumsal yaşama karşı mı? Pasif yaşamı düşünüyorum, direniş diğerlerine karşı olacaktır. Sürdürülemeyecek kadar ağır bir yaşam, etrafındakileri de merkeze çekiyor ve o durağanlıkta dönüşümler başlıyor. "Sonunda bunu görüyorum; hissediyorum; yaşamımın önceden belirlenen amacını algılıyorum. Ben razıyım. Diğerlerinin bunu kabul etmesini sağlayacak daha ulvi görevler olabilir ama benim bu dünyadaki görevim, Bartleby, sana kalmanı uygun kılacak bir ofis odası sağlamak." (s. 65) Wall Street vandallara karşı yapılan duvarla ortaya çıkmıştı, içerideki özel alan işgalcilerine karşı değil. Yine bir çıkmaz: Bartleby günde beş sent bile harcamaz, en fazla odalardaki kurabiyeleri götürür ki yaşamak için beslenmeye ihtiyacı var ama işe yaramadığı müddetçe sırf uzayda kapladığı alan için bile tahkir edilecektir ve edilmeye mahkumdur; insanlara mahkum olduğu gibi. En temel ihtiyaçları için insanlar arasında var olmak zorunda.

Anlatıcı Bartleby'nin işvereni. Ofiste çalışan iki tip daha var, birbirinden garip karakterler. Bartleby'yi dövmeyi teklif eden için Bartleby kolay; bir aylak, işe yaramaz bir adam. Katipliği doğru düzgün beceremiyor, hatta hiçbir iş yapmıyor. Diğerlerine benzemediği için suçlu.

Anlatıcının ilk dönüşümü ne olursa olsun Bartleby'yi korumak üzerine. Yokmuş gibi davranan bir adamın zararı dokunmaz, düşündüğü ilk şey bu. Etraftakiler ipin ucunun kaçtığını düşündükçe patron da fikrini değiştiriyor. Odadaki hayalet herkesin dilinde ve hayaletlik mantığa aykırı bir kurumdur, uydurulacağı bir norm yoktur, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekmektedir. Yedi günlük mühletin sonunda adamımız hala gitmemiştir, yapmamayı tercih etmeye devam etmektedir. Üstelik iş yerini ev olarak kullanmaya başlamıştır, gidecek bir yeri yoktur. Nihayetinde son bir gün daha müsaade verilir.

Bartleby yerinde kalmaya devam etmektedir.

Anlatıcı ofisini taşımaya karar verir, baş belası katip gayrimenkullük mücadelesini kazanmıştır ama bu kez merdivenlere bir bina gibi çöker. Haneye tecavüzden hapse atılır ve orada ölür. Hikâyesi kısaca bu. Anlatıcı, hapiste dahi adamın iyi şartlarda yaşamasını sağlamaya çalışır ve ölümünden sonra geçmişine dair bir söylenti duyar. Bartleby önceki işinde teslim edilmemiş mektupları tasnif edip yakılmak üzere yollar. Ölüme en yakın iş bu; amacına ulaşamamış hayatları ayıklamak gibi. Kendi gibi yani.

Borges, ünlü kitaplığından çıkan versiyonuna yazdığı ön sözde Kafka'nın eserlerinin Bartleby'ye ilginç bir ışık düşürdüğünü söyler. Kafka'da rastlanan ilginç davranış bozukluklarına Melville'de de rastlanır ama bir noktayı gözden kaçırmamak lazım; Kafka Die Verwandlung basılacağı zaman kapakta böceğe dair bir şeyin kesinlikle olmaması gerektiğini söyler. Yani görülen ne bir pipodur, ne bir böcektir, çağın çok daha büyük bir problemi söz konusudur. Melville bunu onlarca yıl önce sezmiş ve öncü olarak eserlerinde yer vermiştir. Bireyin kimliği -kim olma hali- her zaman güncel bir problem olarak kalacak.

İletişim'den çıkan versiyonun çevirmeni Münir H. Göle'nin ön sözü, mevzuyu toparlayan bir muhtevaya sahiptir. Der ki Göle: Bartleby Melville'in topluma şamarı indirme anlatısıdır. Etrafında neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen sittin tane adama derdini en iyi bildiği yolla anlatmıştır yazar. İncil'ine aldığı notlarda yarattığı adam, öteki kimliğinin gölgesidir. Matta'dan: "Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz." (Matta 25, Ayet 35-36) İçeride bir yerlerde yine kutsal kitaba göndermelere rastlarsınız, tanrı kelamının ödünç alındığı bir hikâye.

"Bartleby, Melville'in son başarısıdır. Simge bir geminin tayfası veya hukukçunun yazıhanesi olsun, algıladığımız hep aynı: Cehennem'den bir kesit, içinde Cennet'e bir bakış -biri kara, biri beyaz iki duvar arasından- Melville'in yazısından mitler, birbiri üstüne yerleştirilmiş, farklı açılardan saydam, aynalar gibidir... okuyucuyu yansıtırlar." (s. 8)

Bir tavsiye: Everyday Rebellion'ı izleyin sonrasında.


1 Ekim 2016 Cumartesi

Kemal Bilbaşar - Denizin Çağırışı

Ahmet Oktay, Şehir ve İmgelem adlı kitabında şöyle der: "Kemal Bilbaşar'ın dikkatten kaçmış romanı Denizin Çağrısı'nın kahramanının torunu sayılabilecek bir kişiliği, Yusuf Atılgan da Aylak Adam'da anlatmıştır." (s. 75) Denizin Çağırışı olacak, olur o kadar. Önemli olan Ahmet Oktay'ın böyle biricik bir romanı anmış olması. Allah rahmet eylesin kendisine.

Ferit Edgü, Demir Özlü gibi zamanın kral bunaltıcıları bilinirken nasıl oldu da bu roman gözden kaçtı? Bilbaşar da bir toplumsal gerçekçi olarak sonraki roman ve öykülerinde bu doğrultudaki mevzular hakkında yazmışsa da ilk romanı olan Denizin Çağırışı, basıldığı yıl olan 1943'te pek ilgi çekecek bir muhteva barındırmıyordu herhalde. Memleket süper, köyler şahane, şehirlere köy ruhu aşılamalıyız edebiyatı söz konusuyken, tek parti iktidarının güdümünde bir şeyler yazılıp çizilirken normal bir durum. Bir on yıl sonra basılmalıymış, o zaman değeri bilinirmiş belki. Neyse, bu kitap bizdeki ilk varoluşçu hikâyeyi anlatmaktadır. Şurada güzel bir makale var: Ben bir makale linkiyim.

Epigraftan giriyorum: "Çıktığın yolda, bugün yelken açıp yapayalnız / Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız / Yürü! hür maviliğin bittiği son hadde kadar / İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar."

Kuyruğunu ısıran yılan. Had safha anlatının sonunu belirler, daha en baştan istikameti öğreniriz. Uyulacak bir çağrı vardır ve anlatıcı, yaşadıklarının nihayetinde gideceği yeri bilir. Denizin sonu yoktur, ihtimallerin de öyle, o zaman yaşamı olabildiğince genişletip sona erdirmek gerekir. Motivasyon kaynağı olarak intihar etmiş bir baba, anlatıcının yaşamını çoktan şekillendirmiş bir anne, beş yıllık öğretmenlikten sonra kaçılan bir kasaba ve denk gelen insanlar vardır. Anlatıcı için bir nevi Yes Man denebilir; Zeno'nun ihtimaller yoluyla gerçeği kurgulayıp ona göre eyleme geçmesiyle önemli bir benzerlik vardır. Önyargılar, adamımızın kendine biçilen rolleri sorgusuz sualsiz kabul etmesine yol açar, böylece sonsuz sayıda ihtimal arasından başkalarının seçtiklerinden bir hayat biçilmiş olur. Yaşamın seçimlerin/tercihlerin toplamından ibaret olduğunu kim söylemişti? Kesinlikle Bartleby değil. Adamımız Bartleby'nin zıt kutbundadır, yaşamına karşı sorumluluğu taban yapmıştır. Hafiflemeye yol açar bu; tercih yapıp yapmamaktan ziyade başkalarının kendi hayatı üzerindeki fikirleri yoluyla yaşar. Kendi uzamından uzaklaşmaya çalışır ama göreceği gibi bu da istediği şey değildir, çareyi çağrıya uymakta bulur: "Etrafımızı çeviren zaman ve mekânın boyutları içindeyiz. Burada her şey hesaplı, sınırlı. Mavi sonsuzluk, tüm engellerden kurtarır mı insanı?" (s. 169) Eh, insan hayal ettiği nisbette yaşarsa neden olmasın?

Başa sarmak lazım: Adamımız kasabadan şehre geliyor. Beş yıllık öğretmenlik yaşamı iyi gelmemiş, İzmir'de başka bir yaşam arıyor. Kronolojik bir anlatı yok, geri dönüşler vasıtasıyla şimdiyi anlamaya çalışırız. Adamımız giderek babasına benzemektedir ve daha çok benzemek için elinden geleni yapar. Geceyi ve şiiri beğenmez mesela. "Karanlığa ve geceye bir şeyler borçlu olmayan şair pek az bulunduğundan, bütün şairleri dünyanın en sevimsiz yaratıkları sayardım." (s. 10) Annesini hatırlar, yoksulluğu hatırlar ve geçmişinden yakayı bir türlü kurtaramaz. Özlemin yanında yenilmişlik de hisseder, geçmişinden getirdiği ve kendisini yaratıp tekrar yok eden etkenlerdir bunlar. Gerçekleşmesi için çabalayıp başaramadığı diğer olaylar sıkı bir politik eleştiridir. Devlet adamlarının taş koyduğu eğitime yönelik değişimler, sosyal baskılar derken idealist memurların şevki kırılıyor. Bizimki de şevki kırılanlardan biri.

Aşık olduğu kadınlar annesiyle geçirdiği zamanların sonucudur, annesinin kehanetini bir türlü gerçekleştiremez ve absürt ilişkileri hep sonuçsuz kalır. Sefil, mutsuz, diğer insanların gözlerinin önünden kaybolmayan bir vitrin mankeni. Tedaviyi bulur ama kendine uygulayamaz: "Eğer ben günün birinde Adalet Bakanı olursam, tüm canileri, katilleri toprakla eğitirdim." (s. 104) Köy edebiyatına zıplama tahtası adeta.

Edebiyatımızın en ilginç güvenilmez anlatıcılarından biri bu adam. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.

30 Eylül 2016 Cuma

Ransom Riggs - Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları

İthaki'den birkaç yıldır memnun değilim. 2000'lerin başından, liseye yeni başladığım zamanlardan beri takip ederim, 2010'a kadar falan çıkardıkları bütün kitapları -birkaç fire vermişimdir, kitaplarımı geri getirmeyen dostlara sinkaflı merhaba- almışımdır ama artık hararetli bir şekilde takip etmeyeceğim. BK serisini kaçırmam, o da güncel yayın politikalarını değerlendirdiğimde yeterli. Yani kusura bakmayın, Neal Stephenson, Iain Banks gibi eserleri çevrilmeyi bekleyen seksen tane adam varken, bir kere basıldığı için fahiş fiyatlara satılan kitapları varken İthaki'nin piyasaya oynamasını beğenmiyorum, parlata parlata bir hal oldukları kitapları sevmiyorum. Marslı'da azıcık isyan etmiştim ama bu kitap son damla oldu. Keşke şirketin ikinci yayınevinden falan çıksaymış, oraya yakışan bir çoksatar.

Yenilik arıyorum, heyecanlandıracak bir kurgu arıyorum, orijinal karakter arıyorum, bulamıyorum. Aynı yayınevinden çıkan Kralkatili Güncesi -son kitabı bitirsene gebeş Rothfuss!- aksayan yanlarına rağmen gerçekten nefes kesiciydi, Kvothe gibi fantastik alemlerin zaman zaman efendi, zaman zaman uçarı çocuğundan Peter Camenzind tadı almıştım. Karakter iyi kurulmuştu; motivasyon kaynaklarına onlarca sayfa ayrılmıştı. Kısacası fantastik bildungsroman örneklerinin en iyilerinden biriydi. Bu romanda Jacob Portman nam çocuğumuz için pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Kurulamamış bir karakter diyorum ve burayı dağıtıyorum.

Farklı alemlere yolculuk yapan gençleri düşünüyorum, aklıma ilk gelen Johnny. Pratchett'ın çocuğunun aileyle ilişkisi kurgu dersi gibiydi; bir türlü boşanamayan anne-babadan kaçış ve doğaüstü meselelere yöneliş birbirini oldukça sıkı bir şekilde destekliyordu. Jacob'ta mevzu sallantılı. Anne tarafının marketler zinciri var, çocuk burada çalışmak zorunda bırakılıyor. Anneye göre dünyada keşfedilmemiş hiçbir şey kalmamış. The Jacob Show olmuş bu; Truman'ın kurgusal gerçekliğinin replikası. Baba, eşinin zenginliği sayesinde bir işin ucundan tutmamış, kuş gözlemciliği falan yapıp babasına olan kırgınlığını her an yaşatan bir adam. Servet düşmanlığına eyvallah da bu para-ruhsuz dünya ilişkisi oldukça sakil. Hikâyenin esas adamlarından biri olan Abraham Portman, Jacob'ın dedesi, baştan atılmaya çalışılan, hikâyesine inanılmayan adam olmaktan öteye gidemiyor. Belki sonraki kitaplarda derinlemesine işlenmiştir, okumadan bilemem ama elimdeki ikinci ve üçüncü kitapları okur muyum bilemiyorum, zaman kaybı olacak gibi geliyor.

Ben hikâyeyi anlatayım, eleştiriler sonraya kalsın.

Dedenin anlattığı garip çocuklarla ilgili hikâyeler var, Jacob bu hikâyelere inanarak büyüyor ama başkalarıyla paylaştığı anda hayatı tepetaklak oluyor. Süper yeteneklere sahip çocuklardan bahsetmek, normal yaşamın normu tarafından bertaraf edilir, anormal bir durum yok. Sonrasında Jacob dedesinin anlattıklarını sorgulamaya başlar, annesiyle babasının adamı huzur evine yatırma planlarını öğrenir ve ne yapacağını bilemez hale gelir. Saldırı gerçekleşene kadar muallakta kalır.

Dedesinden gelen yardım telefonunun ardından adamcağızın evine gelir ve bahçede dedesinin cesedini bulur, az ilerideki ormanlık alanda kendisini dikizleyen gözleri gördüğünde aklını kaybedecek gibi olur, yanındaki serseri arkadaşı canavar falan görmediğini söyler ve çocuğumuz psikoloğa yollanır. Psikolog hemen bir tanı koyar, stresli akutlu sendrom. Jacob, dedesinden ne duyduysa olduğu gibi psikoloğa anlatır, pek bir yardımı dokunmaz bunun.

Dedenin hikâyesi: Adam Polonya doğumlu ve 12 yaşındayken Galler'deki bir yetimhaneye gönderiliyor. Peregrine'in mekanı. Orada tuhaf çocuklar var, kimi uçuyor, kimi çok kuvvetli, kimi ateşe hükmedebiliyor, bilmem ne. Geri kalanı için Harry Potter'daki dünyayı alıp buraya uyarlayın, aynı şey. Neyse, çocuğumuz II. Dünya Savaşı çıkınca yetimhaneden ayrılıp savaşa katılıyor ve sonrasında ABD'ye göçüyor. Yetimhanede aşk yaşadığı Emma için yıkım oluyor bu, mektuplaşıyorlar ama Abraham giderek daha az mektup yollamaya başlıyor, son mektupta kızıyla çekilmiş bir fotoğraf yolluyor ve olay bitiyor. Yetimhanede kalanlar hiç büyümüyor, Abraham yaşlanıyor, böyle şeyler.

Psikolog, Jacob'ın yarattığı hayali dünyayı yıkabilmek için köklere yapılacak bir seyahati salık veriyor; çocuk babasıyla birlikte Galler'e gidiyor, yetimhaneyi arıyor, buluyor falan. Sonra bu canavarlar ortaya çıkıyor. Gerisi klasik şeyler.

Eleştirilere geçiyorum.

1) Dedesinin evine giden Jacob, yolda bembeyaz gözlü bir bahçıvan görüyor ve kör deyip geçiyor, üstelik şaşırıyor dedem bu adamdan neden hiç bahsetmedi diye.

Allah Allah, acaba neden? Yani ya kitap bizde yanlışlıkla çocuk kitabı olarak pazarlanmadı, ya da okurun zekâsına hakaret ediliyor resmen. Anlatıda örüntü keşfediliyorsa bunu okurun zekâsının süperliğine değil, yazarın beceriksizliğine veriyorum.

Elde var bir.

Psikolog kardeşimiz bakalım ne olacak diye düşünerek adamları Galler'e gönderiyor. Psikolog değilim ve delicesine ahkam kesesim var; denetiminde olan bir çocuğu aklı beş karış havada olan babasıyla birlikte muhtemelen yıkık, virane haldeki bir yeri keşfetmeye gönderiyorsun, öyle mi? Yüzleştirme iyi bir yöntem olabilir ama burada yüzleştirme yok, bilinmeze gönderme var. Yani sende bir yamuk var psikolog, ama daha çok yazarda bir yamuk var.

Elde var iki.

Babayla oğul, yapılaşmanın çok uzağından geçen bir yerde, eski bir binada kalıyorlar. Meskenin nüfusu 200 falan, çok küçük bir yer zaten, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Sonra bir diğer kuş gözlemcisi ortaya çıkıyor. Gizemli bir adam, ne idüğü belirsiz. Gerçekten çok gizemli, kim ki acaba? İyi biri olsa gerek.

Elde var üç.

Daha ilk adamdan alarma geçtim ve diğer ikisini bulmak hiç zor olmadı haliyle. Hele psikoloğun ortaya çıktığı an çocuğumuzun şaşkınlıktan küçük dilini yutma anı vardı, çok güldüm. Karakter için belki sürpriz ama Bay Ransom Riggs, kitabınızı o karakter yaşasın diye yazmıyorsunuz, okur için yazıyorsunuz. Olmamış.

2) Baba karakteri. Adam babasıyla oğlunun yakınlığına haset duyuyor ama bilinen mevzu; süper kahramanın halinden süper kahraman anlar. Harry Potter'da Harry'nin annesiyle teyzesi arasındaki meseleyi hatırlayın. Severus Snape'in ortaya çıktığı an.

Baba kırkyama bir karakter, çiğ.

3) Zygmunt Bauman'ın Akışkan Aşk nam kitabında kitle iletişim araçlarının, özellikle cep telefonlarının sosyal yaşam üzerindeki etkileri anlatılırken faydalarının yanında zararlarına da değinilir. Bauman için ilişkiler üzerinde her an değişim yapabilmek pek iyi değil. Eh, benim için de. Bir nebze uzak kalmak, kalabilmek çok önemli. Dünyanın genişletilmesi sağlıklı, doğal yollarla olmalı. Teknolojik gereçler pek iyi değil bu açıdan. Teknoloji düşmanı değilim, yine de çoğu alanda olduğu gibi bunda da amacından şaşıyor mevzu. Kurgusal bir metinde bağlamdan kopuk kullanım olayı rezil rüsva ediyor.

Diyeceğim şu ki Jacob kardeşimiz son derece gotik bir mekanda, yetimhanenin yıkıntıları arasında gezinirken şak diye cep telefonunu çıkartıp etrafı görmeye çalışıyor. Bilemiyorum, belki benim problemimdir ama açıkçası Poe'nun veba dostu odaya girdiğinde, "Birader bizim ilacımız var, bize sökmezsin," deyip masaya bir şişe hap koyan zıpçıktı bir karakter hayal ediyorum ve aynı sıkıntıyı hissediyorum. Cep telefonu uzamı kesinlikle bozuyor, okuru büyülü dünyadan çıkarıp poke topu atmaya, şeker patlatmaya meylettiriyor.

Karanlığı kırmak için cep telefonu ekranı kullanmak ne ya? Farklı zaman dilimindeyken babana telefonla ulaşmaya çalışsaydın bir de.

"Sonra küçük bir zekâ pırıltısıyla en yakın baz kulesinden en az on beş kilometre ötede olmama rağmen cebimdeki telefonun menü ekranına bir şeyler tuşlayarak önümü biraz olsun görebileceğimi fark ettim." (s. 129)

Arkadaşımız zekâlı ama kaportacı olmak istiyor, yoksa iyi bir mühendis olabilirdi, zira baz istasyonu olmadan telefonun çalışmayacağını(!) herkes bilebilir. Jacob beş yaşında, arkadaşları ona Oppenheim diyor.

Mevzu daha çok su yürütür de bu kadar yeter.

4) Çeviri hatası olabilir, orijinal metinle karşılaştırmak lazım gerçi de ben söyleyeyim: İnsan başlı atın eli olabileceğini sanmıyorum. Yani başı insan, gerisi at. Atın eli olmuyor, mutasyonla yeni bir tür ortaya çıkardıysanız o başka. Mevzu sayfa 167'de.

5) Tarihi gerçeklere mevzu yedirmece. Bayat bir iş, hakkıyla yapılmayınca sırıtıyor. Cadı Avı zamanlarında bu tuhaf kardeşlerimizin öldürülmesi, romanın kötü adamlarının yaptığı deneyin sonucu olan patlamayla Sibirya'daki Tunguska Olayı'nın eşleştirilmesi... Meeh, von Daniken şarlatanı çoktan yaptı bunun kralını, hoş değil.

Bu işte en başarılı adamlardan biri olarak Gaiman'ı görüyorum; zerre kılçık bırakmadan yedirir yahut bildiğimiz dünyadan tamamen soyutlar öbürlerini.

6) Jacob'ın mevzuya bir türlü girememesi. Çocuğun dedesi öldürülmüş, mekana gidip elemanları bulunca olayı anlatsana direkt! Yok, kitabın sonlarına doğru söylüyor her şeyi. Saçma. Ha, dedesinin eski sevgilisi Emma'yla kırıştırmaktan aklı karışmış olabilir tabii. Bu kadar abuk bir şey çok az görmüşümdür. Araya ergen aşkı sıkıştırmasalar kitap satmaz, mantık belli. Saçma olayların yanında gereksiz ilişkiler kitabı şişirmiş, örneğin başta Ricky diye bir kabadayı var. Adamın canavarı görmemesi dışında başkaca bir rolü yok, Jacob'ın dünyasını anlamamızda yardımı dokunsa da gereğinden çok yer kaplıyor. Lüzumsuz.

7) Esinlenmeler... Tuhaf çocukların sirk olayı Heinlein'ın Yaban Diyarlardaki Yabancı'sında var. Mağaradan, çukurdan vs. başka alemlere geçmeler Lovecraft'tan Gaiman'a birçok yazarda var. Zaman döngüleri olayı keza. II. Dünya Savaşı'nda çocuk karakterlerin bombalardan kaçınması benzer bir şekilde Terry Pratchett'ta var. Fotoğrafların övülecek tek yanı konuya müthiş bir uyum sağlaması. Onun dışında yeni bir şey değil; aklıma gelen ilk örnek bizden Özen Yula. Dışarıda daha fazladır.

Yenilikçi olmasa da parlak bir fikir olarak Enoch adlı çocuğu gösterebilirim. Bayan Peregrine, zaman döngüleri yaratıp tuhafların ölmesini engelleyebiliyor ama her ütopyada olduğu gibi burada da bir sıkıntı var; Peter Pan misali yaşayan çocukların mutlak iyilikten delirmelerine ramak kalmış. Bu yüzden bazıları köye baskın yapıp insanları yaralıyor, hayvanları öldürüyor falan. Bayan Peregrine'in haberi nasıl olmaz, anlaşılır gibi değil. Mutlaka vardır, buna göz yumuyor olabilir. Her şey görüldüğü kadar süper değil yani.

Eh, diğer iki kitabı yakın bir zamanda okuyacağımı sanmıyorum. Kafamı dağıtayım derseniz alıp okuyun, fazlasını beklemeyin. Hatta kafa dağıtmak için televizyon izleyin, paranız cebinizde kalır. Tim Burton'a da teessüf ettim, her hıyarım var diyene tuzlukla koşarsan itibarın giderek düşer. Edward Scissorhands kessin saçını sakalını senin.

28 Eylül 2016 Çarşamba

Brian Herbert & Kevin J. Anderson - Dune: Makinelerin Seferi

Cihat'ın başlamasından 20 yıl sonra, eski bir köle-efendi olan İblis Ginjo'nun politik oyunları birçok masum insanın ölümüne sebep oldu. Makineler için casusluk yaptığını düşündüğü politik düşmanlarını, kurulmasına önayak olduğu Cihat Polisi "Cipol" yardımıyla ortadan kaldırdı ve Yüce Patrik ünvanını kullanarak Cihat'ın devam etmesinde Serena Butler'a yardımcı oldu. Serena, oğlunu kaybettikten sonra bütün enerjisini makinelerin ortadan kaldırılması için kullandı ama yetkilerinin, politik gücünün İblis Ginjo tarafından yavaş yavaş ortadan kaldırıldığını göremedi. İblis, cogitor denen kadim beyinlerden birini kendi amaçları için kullandı ve elindeki güç büyüdü. Devlet içinde devlet oldu adeta.

Agamemnon, Dünya'nın atomiklerle bombalanmasıyla birlikte spermlerinden oldu ve tek oğlunun ihanetiyle yıkıldı. Saçma değil mi? Teknolojinin deli geliştiği bir evrende spermlerin kopyalanıp onlarca gezegende saklanmamış olması garip.

Milyonlarca insan öldü, milyonlarca makine yok oldu, savaş devam ediyor. Savaş alanı çok geniş, cephe savaşlarında kazanılan zaferlerin anlamı yok. Makineler çok daha çabuk çoğalabiliyor, insanlarda durum biraz daha sıkıntılı. Anne yetiştirecek de, o ellere yollayacak da... Tleilaxular kayıp uzuvların, organların yerine yenilerini üretebiliyor olsalar da -ki sonradan öğreneceğimiz üzere mevzu öyle değilmiş, pis işler dönüyormuş bu olayda- can kayıpları arttıkça birliğin köleler üzerindeki baskısı artıyor, Zensünnilerin Arrakis'e gitmesine yol açılacak. Başarısızlık, haksız uygulamaları beraberinde getiriyor, günümüzde olduğu gibi.

Ginazlı paralı askerlerin ortaya çıkışından da bahsedeyim, bu arkadaşlar kadim teknikleri modern yöntemlerle geliştirerek bir yakın dövüş sınıfı oluşturuyor. Orijinal seriden bildiğimiz Duncan Idaho, Ginaz kılıçustalarının yetiştirdiği süper bir adam mesela. Bu kitapta Zon Noret ve evladı Jool Noret'le tanışıyoruz, baba katlinin mitini robotla insan arasında görüyoruz. Asıl evlat Jool, Chinox adlı antrenman robotunun zorluğunu en üst seviyede bırakınca babasının robot tarafından öldürülmesine yol açar. Bu robot, eğitimin en önemli adımlarından biridir ve bizzat Zon Noret tarafından tekrar programlanmıştır. Yaratıcısını öldürürken doğasına uyar, hiçbir duygu belirtisi göstermez, gösterecek bir mevzusu yoktur zaten. Evlat Jool, acısıyla çok iyi bir iş becerir ve Ginaz'ın görüp göreceği en büyük savaşçı olur, zorla kabul ettiği öğrencilerine pek faydası dokunmasa da yeteneğiyle herkesin hocası haline gelir. Yenemeyeceği kimse yoktur, yaşam dışında. Dev bir tsunami kendisini yeryüzünden siler, efsaneler arasına karıştırır. Gereksiz bir yan karakter gibi gözükse de bu kılıçustaları meselesinin anlatılmasında kilit rollerden birine sahiptir.

Solucansüvarisi Selim... Arrakis'in has adamı, yamağı Cafer'le birlikte haksızlıklara karşı koyarken köle isyanıyla birlikte Arrakis'e gelen Zensünnilerle bir olup ilk fremenlerin temel taşı olacak. Fremenler de bu kitapla birlikte ortaya çıkmış oluyor böylece. Baharat hasadını bitirmek için yaptıkları saldırılar daha büyük boyutlara ulaşacak, böylece Arrakis'le ilgili büyük planları olan Lonca'nın da başına bela olacaklar. İsmail burada çok önemli. Tio Holtzman adlı mucidimiz, teknolojik ürünlerin yapımında büyük köle gruplarını çalıştırarak robotlara ve simeklere karşı yürütülen savaşa büyük katkı sağlarken kölelerin ayaklanma ihtimallerini, daha doğrusu işin çarpık ahlakını görmezden geliyor. İsmail'in eşi ve çocuklarının ölümüyle birlikte isyan fikri giderek yayılıyor ve bum! Holtzman kalkanı ve lazer silahının etkileşimiyle ortaya çıkan atomik patlamada gezegenin yarısı falan havaya uçuyor, İsmail ve tayfası da yürüttükleri gemiyle birlikte Arrakis'e gidiyor. İyi bir amaç uğruna yapılan kötülük de cezasız kalmıyor.

"Esirlere göre Poritrinli köle sahipleri de makineler de iblisti - yalnızca farklı türlerde." (s. 85)

Erasmus, ilk mentat olan Gilbertus Albans'ı yetiştiriyor, insanları anlamak için büyük bir şans ama özellikle yaratıcılık hakkında hiçbir şey bilmediği ve bilemeyeceği için robotların sonu gelecek, bu en başından belli. Zaman meselesi.

Norma bağımsızlığını kazanıyor, Aurelius Venport'un ölümüyle birlikte yalnız kalıyor ve uzay-bükücülerin üretilmesi konusunda baharatın yardımıyla yeni bir başlangıç yapıyor. Tüm uzayı beyne sıkıştırmak için baharat şart, böylece büyük bir ticaret ağı da ortaya çıkmış oluyor.

Agamemnon cogitorları yok etmeye and içmiş bir halde yeni gezegenler fethediyor, büyük fedakarlıklarla durdurulabiliyor. Tek bir gezegene sıkışmış halde sonunun gelmesini bekleyecek, yapacak fazla bir şeyi kalmadı.

850 sayfa, bir sene önce okudum ve çok az ayrıntı verebildim ama durum budur, Dune muhteşem bir sagadır.