Kosinski'yle Kundera arasında, meseleleri açısından bir yakınlık buluyorum. İkisi de insana dair bir tür boşluğu anlatıyor, edinilmiş boşluk. Karakterlerin edimleri ilkeselliklerine dayalı ve yaşadıkları zamanda iyinin muğlaklığı, iki dünya savaşı sonrası ortaya çıkan yılgınlık, bu ilkelerin niteliklerini insanlığa duyulan ümidin kaybolması sonucu bozuyor, karıştırıyor ve huzursuz insanların yıkımlarına, kaybolmalarına yol açıyor. Kayboluş bir tür mutsuzlukla örtülüyor; yaşamın yitirilmiş coşkusu bir daha bulunamayacakmış gibi. Kosinski'yi Kundera'dan ayıran şey, bu yitikliğin uç noktalarda yaşananlarla incelenmesi, daha yırtıcı karakterler ve parodiden uzak anlatımın günümüz insanının yenilgisini kes(k)inleştirmesi. Kundera'nın çizgileri daha ince ve merceği daha odaklı, Kosinski'yi -gözümde- daha gerçek kılan şey, adamın kurmacaya daha çok gerçek döktüğü izlenimini uyandırabilmesi. Bir sürü dedikodu var, işte efendime söyleyeyim, yazar takımı varmış da onlara yazdırıyormuş, aslında küçük, mavi bir cinmiş, bilmem ne. Bilemiyorum, bilmek istemiyorum, sadece bu adamın okunacak kitabı kalsın diye bir anda hepsine girişmiyorum.
Baby Boomer nam kuşağın önündeki özgürlük alanının haddi hesabı yok. 1950'lerden günümüze, özellikle ABD'de devrim niteliğinde işler yaptılar; Rock'ın diğer türlerden ayrılmasını, en köşeli dönemlerini bu adamlara borçluyuz, keza cinsel özgürlüğü, her şeyin üzerinde yer alan yaşam deneyimlerini, hemen her şeyi. Babaları varoluşu sorgularken bu arkadaşlar ya önlerinde uzanan uçsuz bucaksız dünyayla ne yapacaklarını bilemeyip kayboldular ya da istedikleri gibi yaşayıp zamanlarının tadını çıkardılar.
Kaybolanlara, Jonathan James Whalen'a bakalım. Bu jenerasyonun tipik bir örneği, "Yapabiliyordum ve yaptım" mottosuyla yaşıyor. Babası ABD'nin sayılı sanayicilerinden biri, oğluna büyük bir servet bırakıp ölüyor. Annesinin de anlamını yitirmiş anılardan başka pek bir katkısı yok. Ego bu dönemde geliştiği kadar hiçbir dönemde gelişmemiştir herhalde. Bu durumda ötekine duyulan açlık da tavan yapıyor; içten içe anlaşılma ve sevilme arzusu büyüse de sızacağı çatlakları bulamıyor ve insanı zehirlemeye başlıyor.
"İşte, diye düşündüm, boş bir odaya kapatılmış, birlikte çocuksu oyunlar oynayan bir koca çocuklar topluluğu. Kimse öbürünü anlamıyor. Herkes kendi kandiline yapışmış, hepimiz aydınlanmayı bekleyerek karanlık mağaralarda dolaşıyoruz. Başkaları kadar bulanık ve basite indirgeyici bir kafam olduğu düşüncesini sevmiyorsam, ama gerçekten onlardan daha karmaşık, daha uyanıksam, niçin beni anlamaları için böyle büyük bir istek duyuyorum?" (s. 130)
Herkes bir ada, bir diğerine asla ulaşılamayacak. İhtiras Oyunu'nda olduğu gibi, bölümleme yok. İnsanın modülerliği metnin yapısını da etkiler durumda. İnsan sayısız parçasıyla mutsuz ve metni bölen her paragrafta bireyin benzer problemleri mevcut. İlk parçada Whalen bir helikopter kiralar, normal ücretin üzerinde bir ücret öder. Milyonlarca insanı yarım saatliğine izlemek ister, her birinin sıkıntısını hissetmek istermiş gibi. Büyük bir servete konduğunu, annesiyle babasının öldüğünü anlatır. Zengin bir adam, onca parayla ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yok. Hayatıyla ne yapacağı hakkında da yok aslında. Meraktan dolandırıcıların iş tekliflerini dinler, Karen'la ilişkisini bozup yeniden kurar. Köksüzlük... "Evden ayrılalı beri bir serseri, bir parya oldum; bugünün içinde yaşamak ve kişiliğimi ya da geçmişimi incelemeyi geri çevirmek için bahanemdi bu benim. Ama kendimi tanımak istiyorsam, çelişkilerimle yüz yüze gelmek ve çocukluğumun yükünü kabul etmek zorundayım." (s. 26) Çocukluğun yükünde ülkenin demir sanayisiyle alakalı en ufak bir olumsuz eleştiride insanları işlerinden eden, kendine özgü sevgisiyle psikolojik katliam yapan bir baba var. Whalen'ın Bangkok gezisinde uyuyakalan yolcuların eşeklerini döndürüp onca saat katedilen yolu heba eden bir çocuk var, kendisi. Etrafındaki insanlar da kendi gibi; birçok örnekten biri: İntihal yapması için cesaretlendirilen bir adamı tuzağa düşürüp akademik kariyerini bitiren kadını Whalen'dan ayıramıyorum. Çoğu karakteri birbirinden ayıramıyorum aslında, çıkış yolunu kendilerine bulamadıkları gibi birbirlerinde de bulamıyorlar. Yine de beraberken mutlular, insan benzerinin yanında mutlu oluyor. Bir süreliğine. Karen'la telefonda konuşurlarken Whalen'ın düşündüğü: "Kendi kişiliğimin iki yüzünü her zaman gizlemek istediğimi ona söyledim. Aldatan, yok eden entrikacı ve kötü niyetli yetişkinle umutsuzca sevgiye ve anlayışa susayan çocuk." (s. 37)
Adamımız ortalıklardan kaybolduktan sonra peşine dedektifler takılır, Ankara'da izini bulurlar, sonra Katmandu'da. Anne için oğlunun ortalıklardan kaybolması yıkımdır, aşırı doz ilaç aldığı için ölür. İntihar edip etmediği muammadır, bu da anlatılan pek çok durum gibi belirsizdir. Whalen bir parçasını daha yitirir, arayışı giderek umutsuz bir hal almaktadır. "Şimdi geçmiş eylemlerimin alt yapısını keşfetmeye çalışıp hepsini birbirine bağlayan incecik ipi arayarak anılarımı yokluyorum." (s. 40)
Gökdelenlerin Amerikan Rüyası'nı delip geçmesinden sınırsız cinsellikte yitmeye sonsuz bir yolculuk, sorgulamalarla dolu. Köksüzlük dedim, kökün hiç olmaması gerektiği yere yükselmesi de buna dahil. Baobab, şeytanın ters yüz ettiği lanetli, Whalen'ın elleri dünyayı tanımaya çalışırken ayakları onu hiç bilmediği yerlere götürüyor. Kendinden uzağa, bilincinin ötelerine.
"Bu duygunun hiç geçmemesinden, bunu açıklama yeteneğini hiçbir zaman bulamamaktan ve bunu duyan tek kişi olmaktan korkuyorum." (s. 199)
Ek: Şimdi tekrar okudum da, Kundera'yla karşılaştırdığım bölüm kötü, çok kötü. İbret almam için olduğu gibi bırakıyorum. Anlamayışıma verin.
Daha önceden basılmış olabilir, benim bildiğim ilk Sarmal bastı bu ikiliyi. İthaki'nin iyi işlerinden biri bu ikilinin diğer kitaplarını basmaya başlamak oldu. Umarım BK serisinin çıkacak diğer kitapları arasında Strugatski Biraderler'inkiler de vardır, zira şöyle sıkı giydirmelere açız bence, üstü olabildiğince kapalı olsa da.
Adamlardan bahsedeyim biraz. İkisi de bilim adamı; Boris 1933 doğumlu. Astronom, bilgisayar mühendisi. Arkadi 1925 doğumlu, İngilizce ve Japonca eğitimi alıp öğretmenlik yapıyor. 1950'lerden itibaren yazmaya başlıyorlar, 60'larda işlerini bırakıp bütün zamanlarını yazmaya ayırıyorlar. Tarkovski, adamların bir eserinden Stalker'ı yaratıyor derken kopup gidiyorlar.
Bulgakov'la aynı çizgideler, aralarında bir kuşaklık fark var ve bayrağı devralmış gibiler. Bulgakov Sovyet sanat ortamını yerin dibine sokarken toplumsal değerlerin yozlaşmasını adım adım takip ediyordu, biraderler aynı şeyi Sovyet bilim dünyası için yapıyor. Kader Yumurtaları'nın çok daha geniş bir kadroyla yazılmış parodisi gibi bu kitap. Adamların ucundan kıyısından dokundurmadıkları şey yok gibi; Wells'ten Sovyet bürokrasisine, o güne kadar iz bırakmış doğru veya yanlış ne varsa derleyip toparlanmış, bazılarına çuvaldızla girişilmiş, bazıları tiye alınmış, sonuçta keyifli bir BK çıkmış ortaya. Tam olarak BK demek doğru da değil sanki, fantazyayla karışık bir BK parodisi.
Önsözler konusunda Oğuz Atay'a uyuyorum, ben atladım ama neyle karşılaşacağını bilmeyen okur, işin heyecanını kaybetmek uğruna bilgi sahibi olup okumaya başlar başlamaz tokat yemekten kurtulabilir. Ben biraz anlatayım Adam Roberts'ın söylediklerini. Evet... Gerçi pek anlatacak bir şey de yok; olayı kısaca özetliyor ve YOKHİÇ (Yüksek Okültasyon Kurulu Hususî İcat Çalışmaları) adlı kurumu Hogwarts'la kıyaslıyor. Demeden edemem; bu da moda oldu, Rowling'in dünyasıyla kıyaslanmamak çok kötü bir şey herhalde. Neyse, bu büyü hadiselerinin kurgulanması meselesi gerçekten önemli. The Kingkiller Chronicle, Belgariad gibi süper sagalar kendi sistemlerini içeren dehşet iyi büyücülük anlayışına sahiptir. Eh, Potter ve arkadaşlarının sopa sallayıp büyü yapmalarını da yiyelim ama bu eserden aynı şeyi beklemeyelim, zira adamların böyle bir kaygısı yok zaten. Roberts kıyaslamış ama böyle bir şeye lüzum yok. Bunun yanında insanların fantazyalarda büyüden çok büyü sistemlerini sevdiğini söylüyor, doğruluk payı var diyorum. Belli sistemlere oturtulmuş dünyaların gerçeklik sanrısını daha başarılı yaratabilmelerinden kaynaklanıyor olabilir bu. Sonuçta uçan bir salyangozun, "İtfaiye itfaiye şiş bomba, Maske Maske çok yaşa!" diye bağırıp büyü yapmasını istemem. Bunu bir sisteme oturtma çabası başarılı olabilmişse, işte o zaman isterim.
PKD demiş adam, PKD'nin bilinçli kaos diyebileceğim karmaşası yok ama tekinsizlik... Bir parça diyebilirim. Bir de Pratchett demiş, evet, Pratchett'in dünyaları biraderlerin yarattığı dünyayla karşılaştırılabilir. Aslında diyalogların kurulumundan iğnelemelere kadar pek çok benzerlik var.
Metne geçelim. Yukarıda bahsedilen bir kuruluş var, olayını Roberts çok güzel anlatmış: "Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız 'işleyiş' tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şey değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor." (s. 8) Ba-dum tıss!
Orijinal metinde nothing anlamına gelen YOKHİÇ adlı mekana geçmeden önce Saşa'nın bu enstitüyle tanışmasını anlatmalıyım. Roman üç bölümden oluşuyor, ilki Divanın Çevresindeki Patırtı. Karelia civarında arkadaşlarıyla buluşmak için arabasıyla yolculuk eden Saşa, yolda iki garip tipi arabasına alır ve kalacak yer problemi de böylece çözülür; herifler Saşa'ya kalacak yer ayarlar. Über teknolojik bir divanın, garip bir kadının ve daha garip olayların mekanı, enstitü. Adamımız garip hadiselerle haşır neşir olur ve bunların hiçbirinin yabancısı olmadığını söyler, bir yerlerde okumuştur bunları. Olaylara balıklama dalar. "Hepimiz de naif materyalistleriz, diye düşünüyordum. Ve de akılcıyız. Her şeyin hızla, akılcı bir şekilde açıklanmasını bekliyoruz; yani bir avuç dolusu bilinen olguya indirgenmesini. Ve hiçbirimiz de diyalektiğe bir kuruş değer vermiyoruz." (s. 58) Evrenin sonsuzluğu, her an sayılara, formüllere dönüşebilecek mucizelerin varlığı aslında anlamlandırma çabalarının sona ermeyeceğini, böyle bir dünyada bütün mucizelere, tuhaflıklara açık olunması gerektiğini söylüyor. Kaostan düzen çıkarmaya çalışıyoruz, öyleyse mitolojiyi en kaba düzenlerden biri olarak kabul edebilir miyiz? Metne göre edebiliriz; aniden ortadan kaybolan divan, konuşan hayvanlar ve harpiler, tepegözler falan, başka ne anlatıyor olabilir? Bu roman, insanın rasyonalize etme çabasının aslında ne kadar zavallıca olduğunu da söylüyor. Saşa'nın cebinde bulunan ve her harcandığında tekrar cebe dönen bozuk parası, uçan motosiklet ve daha pek çok nesne, göremediğimiz özün insanın anlayamayacağı kadar uzak bir dünyada gizlendiğini kanıtlıyor.
Patırtının Daniskası adlı ikinci bölümde Saşa'yı bilgisayar mühendisliği pozisyonundaki iş teklifini kabul etmiş olarak laboratuvarda görürüz. Başka bölümlerdeki bilim adamları, üstlerine düşen gariplikleri son derece yetkin bir şekilde yerine getiriyorlar. A-Janus ve U-Janus adlı tek kişi, iki kişinin vücudunda yaşıyor. Gizemi son bölümde çözülecek, yazarlar araya bir bulmaca sıkıştırmışlar. Hopgeldio nam bilim adamı olumsuz bir rol sunuyor okura; baskıcı, kontrolsüz. Yaptığı bir deney başarısız oluyor ve tüketim toplumu katanayla deşiliyor adeta. Adamımızın deneyi bir süper-benmerkezci boşluk yaratıyor, civardaki tüm lüks sayılabilecek tüketim eşyalarını tek bir noktaya topluyor. Bu bir, ikincisinde hayatın anlamı üzerine yapılan bir araştırmada ölümün hayatın kaçınılmaz niteliği olmadığını dair bulgular elde ediliyor ve felsefeciler çok öfkeleniyor. Jankélévitch'in sinirden kudurduğunu canlandırdım gözümde. Çok eğlenceli. Jankélévitch için ölüm, yaşamı bütünleyen bir parça olarak görülüyor. Bunun doğru olmadığı bir zaman da gelecek elbet, bilimin ölümsüzlüğe giderek yaklaştığını düşünüyorum, rejenerasyon bir gün bulunacak ve bilimin bulguları incelenmek üzere felsefenin önüne atılacak. Geleceğin felsefesinin problemlerini çok merak ediyorum ve göremeyeceğim için üzülüyorum.
"Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur." (s. 149)
Saygı duyulası kitaptan saygı duyulası cümleler. Devam eden iki sayfada bu süreç ve enstitü muhteşem bir şekilde özetlenmiş, okuyacaklar ve okuyanlar bu sayfaları tekrar tekrar okusun isterim.
Çeşit Çeşit Patırtı adlı bölümde Janusların problemi çözülüyor, çok orijinal bir mevzu var burada. Anlamak için iki kez okudum, burada anlatmaya kalkıp olayı rezil etmeyeceğim, sadece çok yaratıcı olduğunu söyleyip geçeceğim. PKD'nin zaman paradokslarına benzer bir hadise var, oldukça keyif verici. Bir de Wells'inkine benzer bir zaman yolculuğu var, burada kurulan dünyalar da yine oldukça yaratıcı.
Problemi çözülen Janus Polievtoviç'in Saşa'ya yaptığı açıklamayı alıp bitiriyorum, sonrasında alt metin gelecek ve ikinci katmanla anlatıyı daha hassas bir terazide ölçebileceğiz.
"'Anlamaya çalışın, Aleksandr İvanoviç, herkes için tek bir gelecek yoktur. Bir sürüdür bunlar ve her bir davranışınız onlardan birini yaratır. Bunu anlayacaksınız,' dedi inandırıcı bir tavırlar. 'Mutlaka anlayacaksınız bunu.'"
Bu, Boris Strugatski için eserin son derece basit olmakla birlikte en temel fikri.
.
Dr. Emmett Brown tarafından söylendi, The Matrix'te söylendi fakat en derli toplusu Terminator'da: "...the future is not written. It lies in the choices you make. Our future is ours to decide. Always."
Notlar adlı son bölümde bilgisayar laboratuvarı yöneticisi Privalov'un metinle ilgili düşünceleri var. Mantıklı bir okurun terminolojilere, enstitüdeki bilimsel çabaların varlığına inanmayacağını düşünüyor ve öne sürdüğü fikirlerin yazarlar tarafından önemsenmediğini belirtiyor. Yazarlar, adamın metni çok ciddiye aldığını düşünüyor. Hadi bakalım, neresinden tutmak lazım?
Boris Strugatski'nin sonsözü oldukça güzel. Bu kitabı 50'lerin sonlarında düşünmeye başlamışlar ve ilk bölümü yazmak üç yıl sürmüş, sonrasında kaptırıp gitmişler. Kitabın adının hikâyesi de güzel; o yıllarda herkes deli gibi Hemingway okurmuş. Hemingway'in son kitabının adı Cumarrtesi Pazartesi'den Başlar'mış, adamlar bunu ters çevirmişler.
En önemlisi, Boris onca mit, buluş ve kafayı kırmış adamla ne yapmaya çalıştıklarını anlatıyor. Özgürlüğün dolaylı bir güzellemesi, kabaca bu. "Sözle anlatılmaz bir ÖZGÜRLÜĞÜN hüküm sürdüğü bir dünya - bizim gerçek hayatlarımızda yetmeyen ÖZGÜRLÜĞÜN. Bizzat masalların içinden çıkmadığını er ya da geç anlamaya başladığımız özgürlük. Kazanmak için Taşyerovlarla, Hopgeldiolarla hem de sertçe mücadele etmemiz gereken özgürlük - çünkü kavga alanında kolayca kabul etmeyecekler yenilgiyi." (s. 286)
Eli Torbalı Adam'ın prototipi diyebiliyorum. Anlatıcı anı toplar gibi topluyordu boş kutuları, sokağın rengini alıyordu. Bence kahverengi.
Hüseyin Peker bence edebiyatımızın değeri en az bilinen -underrated yazmaya elim gitmedi, derken gitti- sanatçılarından. İnsan Arkadaşınındır diye bir şiir kitabı var, onu da edindim. Anlatılarına eklemlenebilecek dizelerini alıyorum:
"Son günlerde eve dönsem mi? Diye bir inilti bir uçurum içimde Eve dönsem mi? Bu kılıksız fakirliğin bir köşesinden
Son günlerden derin bir gök Dokunan mavi bir iz gibi içimde O yaralı sokaklar, sabahla doğan Akşamla kapanan kendi ateşine Sokaklar bana da benziyor Ne bileyim her şey biraz
Sonra koşarak vuruyorum yokuşlara Ama çok kısa, çıkmaz bu yokuşlar Gümüş çenekli çiçekler doğuyor bir boşluğa açılınca"
İzmir'in fuarı, semtleri, çatırdayan evliliği, arkadaşlar filan, hepsi bir araya geliyor ve Dost nam anlatıcının anılarına dönüşüyor. Dost bir kitap yazmak için hayatını delik deşik ediyor, bileysiz bıçak elde. Eşi, küflü evliliği, evin tozuyla yalın duvarlarının diyalektinde iz bırakmış. Duvarlar konuşuyor. Dost mu konuşuyor? Farkına varılmıyor.
"Anıları korur dururuz. Anıları kırar doğrarız." (s. 8)
Semin Hanım'ın yazığı romanı Dost daktiloya çekiyor. Semin Hanım, eşinin arkadaşı. Ortada arka çıkılacak başka bir şey kalmadığında bir başlarına kalıyorlar. Cinsellikleri sevgisizliğin koyu tadını taşıyor: Katran. Dost'un erdenliği sorgulayışında bu sevgisizlik var desem yattığı kadınlara nispeten hakaret olur, asıl Dost'un sürüklenişine bakmak lazım. Semin'den tiksiniyor, kadının soyduğu elmaları teri değmiştir diye tekrar soyuyor. İğdiş edilme korkusu daha derinlerde. İstence dönüşmemesi, anlatıcının umudunun tükenmemesindendir diye seviniyorum.
Dost'un babası duygusu kırık bir adam, çocuğu kalfa olarak sağa sola veriyor ve erken yetişkinlik başlıyor, zamansız büyüme. Alınan haftalığın çoğu anneye, geriye kalanıyla bir haftalık keyifler yaşanacak ve bu durum ölene kadar devam edecek. Okullar okundu, ziyade olsun, işlere girildi, evlenildi. Çocuk? İki tane; kız ve erkek. Mutluluk çerçevelenip duvara asılmamış hiç, her yere dağılmış ve Dost'un avcı-toplayıcı kültürüne yolladığı selamda izler var.
Avcı: Mutsuzluk için özel olarak evrim geçirmiş, kokuyu çok uzaklardan alıp avının peşine düşebiliyor. Yakaladığı solmuş bir menekşe, en iyi zamanlarını hiç görmemiş. Görmediği zamanların, mutluluğun omzundaki çukurunu eşeliyor.
Toplayıcı: Kutular dedim, yazmaya çalıştığı roman, yazımına yardım ettiği roman derken metinler altüst, birini diğerine ekleyebilirsiniz ki Peker'in yaptığı da bu.
Borges'e rastlamak da mümkün bu anlatıda; şiirle alakalı bir paragraf: "İnsanlar şiire benzetilmeyi hak etmiyor. Bazı örnek davranışlar şiiri anımsatabiliyor. Ama insanların tümüyle şiir gibi düşünülmesi bence doğru olmuyor. Ayağının tozuyla şiir. Pazarda pazarlık: Şiir. Arkadan birinin gözünü oyması: Neresi şiir bunların!" (s. 26) Sonrasında her insanın gözünde şiirin ışıldadığı da söyleniyor, çoğu zaman kötüye kullanılan bir şiir. Borges'in yanında Süreya da var sanırım; Süreya baktığı her şeyde şiir gördüğünü söylemiş. İş insana gelince -bence- tanrı kelamına en yakın tür olan şiir de yozlaşıyor. Borges de bu bozulmayı söylüyor röportajlarında; şairlerin şiire bürünüp yaşamamaları, yeterince saf olmamalarından kaynaklanıyor.
Enis Batur, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Camus, Sartre ve Kafka bahsi geçiyor, alakayı okur kursun derim. Bende bütün huzursuzluğu dışta doğurabilen anne/adamlar çağrışıyor. Pardon, Peker'in dediği bir şey bu. Kadın doğurur, erkek yazar.
Sözcükler iyi derli bir şiirden koparılıp serpiştirilmiş. Gece, "uykusu uzatılmış, uyanması ufaltılmış bir biçime"sokulmaya çalışılırken fiilin karşıladığı iş, anlamla kuşatılmış bir yalnız imge duygusunu çağırıyor. Şudur yani; çağrışım oldukça uzak, alınması gereken bir mesafe var ve yazar, okurun bu mesafeyi alabileceğine güveniyor. Peker'in anlattığı kendi meselesi ama insan kendini insana anlatırken yine kendini ölçüt alıyor. Dost'ta bunun tam tersi var; kendini başkalarında tartamadığı için hep kendiyle kalıyor. Bulantıları bundan.
Demeden edemeyeceğim, referanslar çok sıkı. Anlatıcı, öykünün bir nefeslik, romanın birden çok ömürlük olduğunu söylerken Barnes'ı, Kosinski'yi, Kundera'yı ve Calvino'yu anıyor. Sadece karakter yaratımı değil, romanın kendi, yazarın birçok karakteriyle oluştuğu için sıkı.
Encore'un şahane işlerinden biri de Rebecca Solnit'i dilimize kazandırmak oldu.
Rebecca Solnit insan hakları ve feminizm konusunda yardırıyor, kadın hakları savunuculuğuyla bir noktada tüm insanlığı ele alıyor. Hak, eşitlik gibi kavramların benimsenmesiyle sadece kadınların değil, ekonomik, psikolojik vs. olarak ezilen insanların daha iyi bir dünyada yaşayacağını söylüyor. Hepsi birbirine bağlı. Önemli olan insanların bilinçlenmesi. Sömürü yerine paylaşım stratejisinin uzun vadede herkes için daha iyi sonuçlara yol açacağı Zygmunt Bauman'ın da savunduğu bir fikir. İki düşünür birçok noktada buluşuyor fakat Solnit için öncelik kadın haklarında. Aile yaşamının baskıcı ortamını sezinlediği andan itibaren mücadelesi bu doğrultuda ilerliyor.
Her bir bölüm, erkin farklı yönlerden eleştirilerine ayrılmış. Şunu başa alıyorum, zira Solnit'in davasını iyi özetliyor: "Görülebilir olmanın ve konuşabilmenin mümkün olmadığı yerde hayatta kalmak, onurlu ve özgür olmak mümkün değil. Gençliğinde bazen şiddet kullanılarak susturulan biri olarak bugün sesimi çıkarabildiğim için şükrediyorum. Ve yaşadıklarım, beni daima sesini çıkaramayanların tarafında, onların dava arkadaşları olarak ses çıkarmak üzere olgunlaştırdı." (s. 30) Türkçe baskıya özel bir ön söz yazan yazar, Türkiye'de kadın hakları konusunda pek bilgi sahibi olmadığını ama sözlerinin evrensel olduğunu belirtiyor, Özgecan Aslan'ın hikâyesinin dünyanın pek çok ülkesinde yaşandığını, erkeklerin de kadınların mücadelesine destek vererek böyle dehşet verici olayların engellenebileceğini söylüyor. Başımızı çevirmemenin, yanlışa ses çıkarmanın zamanıdır. Geç bile kaldık, birkaç bin yıl kadar. Şimdi Eric Berkowitz'in Seks ve Ceza kitabını okuyorum, Eski Ahit'ten gelen bir adaletsizlik var, kadınlara verilen değer mide bulandırıcı ölçüde. Kısasa kısas hiç böylesi rezilleşmemişti; eşiniz sizi başka bir adamla aldatıyor mesela, eşiniz için idam kararı çıkıyor ve isterseniz diğer adamın eşiyle cinsel münasebet kurma hakkınız oluyor falan. Dönemin şartları bu cezayı -ödülü?- uygun görüyor, o zamanların çektirdiği eziyetin izlerini silmeye çalışıyoruz bugün.
Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar başlıklı bölüm, Solnit'in karşısına çıkan çokbilmiş erkeklerle alakalı. Bay Çok Önemli diye adlandırıyor Solnit, adamın küçük bir kızla konuşuyormuş gibi davranmasının yanında Solnit'in mutlaka okumasını söylediği ses getiren bir kitabı anlatırken kitabın yazarının Solnit olduğunu ısrarla anlamak istememesi tam bir kara mizah. İyi erkekler bir yana, bu tür adamların her yerde olduğunu belirttikten sonra orta noktada, uzlaşı alanında buluşulması gerektiğini söylüyor. Yoksa anlattığı diğer örneklerde olduğu gibi medeniyete giden yolda çıbanlar türeyecek ve kadınlar bu çıbanlar karşısında ya sinecek ya da onları yakıp insanlığı hak ettiği konuma çıkaracak.
Ek bölümü daha dillere destan olmuş. Yazıldıktan sonra Solnit bu bölümü yayımlatıyor ve iki tür tepki alıyor; biri, işin cinsiyetçi olmadığını açıklamaya çalışan erkeklerin öfkesi ve diğeri de feminist erkeklerin onaylayıcı görüşleri. Sonrası daha ilginç; Bana Bilgiçlik Taslayan Akademik Adamlar diye bir site çıkıyor ortaya ve Mansplaining/Açüklama kavramları türetiliyor. Açüklama işte, erkek odaklı, cinsiyetçi dayatmalar.
Vardır efendim, canım kız arkadaşım akademisyen ve bu tür aptal açüklamalarla, ahmak adamlarla uğraşmak zorunda kalıyor her gün, hikâyeleri biliyorum ve akademi böyleyse ülke çoktan bitmiş de okeye dönüyor diyorum. Türkiye'den zerre ümidim yok, zira iki nokta bütün umudumu tüketti: askerlik ve akademi. Askerlikte erkek egemenliğiyle cahilliğin muhteşem bir karışım ortaya çıkarıp uygarlığın/ülkenin başına kolay kolay çıkarılamayacak bir çorap ördüğünü gördüm, hemcinslerimden tiksindim. Akademide de uzmanlığın erdemli bir insana giden yolda toz kadar değerinin olmadığını gördüm. Cehaletin ortadan kaldırılması tek başına yeterli değil, insan gündelik yaşamında kendisini yönlendiren onca çöpten kolay kolay kurtulamayacak. En Uzun Savaş adlı bölüm, az yukarıda bahsettiğim binlerce yıl öncesinden beri süren bir savaşı anlatıyor. İstatistiklere baktığımızda erkeklerin suç işlemede kadınlara oranla bayağı bir aktif olduğunu görüyoruz ve nedenlerine iniyoruz. Aslında en bilineni iktidar hırsı. Çok özetle şu ki ataerkil toplum kendi kanunlarını koyuyor, kendi mahkemelerini kuruyor ve evrensel insan hakları, hümanizm dalgası altında sözde çiçek gibi bir dünyanın temelini atıyor ama kadın-erkek ilişkisi ilk mitlerden itibaren dengesiz bir terazinin sonuçlarını gösteriyor; erkek her zaman ağır basıyor. Dolayısıyla pedofili gibi pek çok suçta olduğu gibi şiddetin de kaynağı aynı: Süjeleştirme ve tahakküm kurma. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'deki bir öyküye gidiyorum, hatırladıkça içim daralıyor. Kadın anlatıcı, uğradığı tecavüzü başından sonuna kadar en ince ayrıntısıyla anlatır. Haliyle öldürülmemeyi başarmıştır ama aklını kaçırmasına da ramak kalmıştır, tecavüz sırasında psikolojik savaş vererek canını kurtarır ve failin güç tatminini manipüle edişini adım adım izler. Ne kadar sevgi verirseniz verin yetinemeyecek, ne kadar güç verirseniz verin daha fazlasını isteyecek insanlar vardır, bunlar ellerindeki güçten/tanıdıkları kendilerinden asla emin olamayacakları için hep daha fazlasını isterler, bunun bir sonu yoktur. Bu durum ABD'deki siyasi ortamla, Yeni Delhi'de akıl almaz bir şekilde katledilen Jyoti Singh'in yaşadıklarıyla bağdaştırılıp bir tecavüz panoraması oluşturuyor.
Lüks Bir Otel Odasında Çarpışan Dünyalar'da zamanında IMF'nin kafa adamlarından olan Fransız Strauss-Kahn'ın ABD'deki bir otelde Afrikalı oda hizmetçisini taciz etme vakası var ki nereden tutsanız elinizde kalıyor. IMF'nin Kahn'la özdeşleştirilmesi başarılı; ABD ekonomisinin bütün dünyaya empoze edilmesi amaçlı bir kuruluş IMF ve Afrika da dahil olmak üzere sömürmediği yer yok. Tacizci Fransız, kurbanı Afrikalı, sömürünün başka bir boyutu. Daha da mide bulandırıcısı; Berkowitz'in bahsettiğim kitabında geçen bir olay: Bu mevzu incelenirken Fransız devlet adamlarından biri Kahn'ı savunuyor ve olayın pek de önemli olmadığını, doğal olanın gerçekleştiğini söylüyor.. Küstahlığa bakar mısınız? Ev sahibi zengin adam, evindeki hizmetçi üzerinde her türlü hakka sahiptir. Kafa bu. İçim daraldı ulan.
Sonuçta adam işini kaybediyor ve emsal bir dava ortaya çıkıyor ama kadın -muhtemelen baskılara dayanamayarak- suçlamasından vazgeçiyor ve iyi bir para alıyor bunun karşılığında. Başladığımız yere döndük, diyor Solnit. Tepedeki bir adamın tepetaklak indiğini gördük ama bu, taciz/tecavüz olayından caydırmak için yeterli değil, daha fazlası lazımdı. Adaletsizlik her yerde.
Ortaya karışık gideyim; kadınların nesneliğini bizim çok değerli devlet adamlarımız da göstermiştir. Hastanede çekilen fotoğraflar vardı, hatırlarsınız, devlet adamımız eşiyle fotoğraf çektiriyordu ama ilginçtir, fotoğrafta eşi yoktu. Ya da fotoğrafın köşesine bakarsanız kadını görürdünüz. Şöyle bir sahne: "Kadının yok edilmesinin pek çok yöntemi var. Afganistan'da savaş yeni başladığında New York Times'ın pazar ekinde yayınlanan haberdeki resimde bir aile fotoğrafının yer aldığı yazıyordu. Ama ben sadece bir adam ve çocuklarını görüyordum, ta ki perde ya da mobilya zannettiğim şeyin tamamen örtülü bir kadın olduğunu şaşkınlıkla fark edene kadar." (s. 89) Abartı yok, bu topraklarda kadın kolaylıkla silinebilir. Arjantin'de insanlar ortadan kaybolmaya başladığında anneler sokaklara döküldü ve ölümü göze alarak cuntaya meydan okudular. Her perşembe, perşembenin delileri, yıllar boyunca çocuklarından bir haber alabilmek için aynı yerde toplandılar ve çığlık attılar. Hareket bizde Cumartesi Anneleri'ne dönüştü, 600 küsur haftadır toplanıyorlar ve kayıp çocuklarından haber bekliyorlar.
Kadının çektiği eziyetin muadili yoktur.
Woolf'la alakalı çok güzel bir bölüm var, konuya vakıf olmadığım için dokunmuyorum. Nedense Woolf okumamaya devam ediyorum, biri kafama Orlando atsın.
Böyle. Mutlaka okuyun ve silkinip kendinize gelin.
Cemile huysuz bir ihtiyar olacağımı söyledi. Doğru dedi, delirdim. Reklamlardan delirdim, kötü şarkılardan delirdim, yüzeysellikten delirdim. Geçen gün her şeyi ölümüne eleştirdiğimi fark ettim, genellikle kötü eleştiri. Aklıma gelen ilk örnek, günümüz müzisyenleri. Hemen huysuzlanmalıyım. Birincisi, Beat kardeşlere benzetilen bir müzisyen var, o dönemin ruhunu taşıdığı söyleniyor. Vallahi ben banka reklamında oynayan bir Beat tanımıyorum, siz tanıyorsanız lütfen beni aydınlatın. Yani eleştirmen arkadaşlara da teessüf ediyorum, dilinizin ayarını lütfen düzgün yapın yahu. İkincisi, içinde gıda maddesi geçen şarkılardan zerre hazzetmiyorum. Çorba, çay, reçel... Eeeyh, bu kadar yeter, kendimden de hiç hazzetmiyorum böyle yapınca. Önce ekmek, sonra ahlak; iş bu noktaya getirildiyse kızacak ne var ki? "Yaşaması zor bir ülkede her gün debeleniyoruz zaten" boyutu devreye girince her şey tamam. Her şey muhteşem. Değil ama. Belki öyledir. Midir?
Neyse, Nejat İşler'i düşünüyorum ve adam hakkında hiçbir olumsuz düşünce barındırmadığımı fark ediyorum. Bilmiyorum, sisteme entegre olduğu noktalarda kazandıklarını başka yerlere yatırıyor olduğunu düşünmemden belki. Gözümde "kral adam" imajı var, çok az kişiye karşı böyle hissediyorum, hatta bir de Cenk Taner vardır belki, o kadar. Diğer herkes ölebilir, ben de dahil.
Bu arada hayatımda ilk defa romantik bir Türk filmine gittim, İkimizin Yerine'de biraz tutuk İşler. Mustafa Hakkında Herşey ile tanımıştım, o zamandan beri yer aldığı filmleri izledim ama bu... Eh diyorum, kameradan uzak kaldığı zamanlara bağlayıp daha iyi işler çıkarmasını diliyorum.
İşler'in anıları/öyküleri bazı dergilerde yer alıyormuş, bilmiyordum. Böyle toplu halde okuması daha keyifli geldi. Olduğu gibi yazıyor adam, dobra. Çatır çutur girişiyor, edebi değeri sorguya açık ama samimiyet dozu oldukça yüksek olduğundan göze batırmayabilirsiniz, öbür türlü kitap elinizde kalabilir.
Çocukluktan alıyor, günümüze kadar getiriyor. Belli başlı anıları şöyle:
* Kitabın telifi Gümüşlükspor'a gidiyor; Gümüşlük aşığı olan İşler, amatör ruha hasta olup takımı desteklemeye başlamış. Satın mı alıyor, başkan mı oluyor, öyle hadiseler de var.
* Sünnet hikâyesi, dedenin ramazanları, adının konması falan, hoş şeyler.
* Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nde okuyor, zengin elemanlar falan var ve kendisi işçi çocuğu. Aşık olduğu kız tarafından reddedilmek de bu okul zamanlarına kısmet oluyor. Kızla yıllar sonra karşılaştığında kız İşler'e, "Başarılarını görünce gurur duyuyorum arkadaşım," diyor. Nejat İşler, "Hâlâ mı?" diye soruyor. Reddedilme sırasında arkadaş kalmak istediğini söylüyor kız, ona bir gönderme. Kız anlamıyor veya anlamazdan geliyor. İşin ilginç boyutu şu, İkimizin Yerine'nin bir sahnesinde -şu an repliği tam hatırlamıyorum- çok benzer bir dokundurmayla bir şey söylüyor İşler. Adamın doğal davranışı, yaşamıyla canlandırdığı karakterler arasında büyük benzerlikler bulunduğunu düşünüyorum. Mimikler, replikler, adam kendini oynuyor sanki.
* Baba solcu, dede muhafazakar, ailede çatışma var. Darbe döneminde babayı alıyorlar, ailede büyük bir korku. Adamı bırakıyorlar, tekrar alıyorlar. Meğer 15 sene evvel yaptığı bir polislik başvurusunun sonucunu bildirmek için çağırmışlar ikincide. İlkiyse unutulmak istenen anılardan ibaret. Babayla dede arasında ara ara beliren düşmanlık ve sıklıkla görülen sevgi, İşler'de yer etmiş.
* Tezgah maceraları, üniversitede okurken yavaş yavaş beyaz ekranda belirme dönemleri, arkadaşlarıyla yaşadıkları falan derken kaptırıp gidiyorsunuz. Üç filmi hakkında bir iki şey yazıp gidiyorum.
Barda çekilirken kusanlar olmuş ve iyilerle kötüler ayrı masalara oturmaya başlamış. Eh, şu ehil insanların gardiyancılık oynadığı deneyi hatırlayın. Sonra, İşler rolüne hazırlanmak için Soğukkanlılıkla'yı okumuş, nedensiz kötülüğü kaynağından almış yani.
Behzat Ç.'yi Fikret Kuşkan'la çekme planları varmış ama önce davranan başkaları olmuş. Sonra Ercüment Çözer olarak giriyor olaya, mis gibi oluyor. Dizi ekibinin çalıştığı en uyumlu, en iyi ekip olduğunu söylüyor.
Kaybedenler Kulübü İşler'in zaten dinlediği bir programmış, çok severmiş adamları. Film olayı gelince Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı'yla tanışıyor, onlarla takılıyor bir müddet. Bir de filmdeki miskin herifin Mehmet Ada olduğunu öğreniyoruz, günümüzde ünlü bir yönetmen. O zamanlar bir reklam işi yapıp deli para kazanmış ve sikerler deyip bırakmış işi, Kaan'ın eve başlamış. Böyle bir şeyler.
Elimde çaydanlık, kahve yanılsaması sağlayan ikisi üç aradaya sıcak su koyuyorum. Merak edip araştırıyorum, neden çözünme sıcak suda daha hızlıdır, kahve nasıl üretilir, termodinamiğin yasaları nelerdir ve olayları nedir? Yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamanın yolu merak etmekten geçiyor ve sıklıkla merak ediyorum. Nesnelerle, geleneklerle alakalı Kudret Emiroğlu'nun nefis kitaplarına başvuruyorum, işin bilimsel boyutunu TÜBİTAK karşılıyor. Gerçi orucun telepati üzerindeki etkisi gibi araştırmaları nasıl hala basmadılar, merak etmiyor değilim ama şimdiye kadar pek bozmadılar sanki.
Çeviri Barış Bıçakçı'ya ait. Eserin çeviri kokmamasını ve sıcak dilini buna bağlıyorum.
Lenihan, The Glasgow Herald ve Books and Bookmen için yazdığı makaleleri derlemiş. Çeşitli başlıklar altında gündelik hayatla bilim ilişkisi irdelenmiş, meraklı ruhlar için güzel bir kitap ortaya çıkmış. Başlık başlık gidiyorum.
Neden Böyle?
* Kayakla alakalı bir mevzuyla oturumu açıyoruz. Kayaklarla buz arasındaki ilişki inceleniyor, doğru bilinen yanlışlar ortaya konuyor ve ders kitaplarındaki bilgilerin her an değişebileceğinden bahsediliyor. Kısaca şu; karın soğukluğu kaymayı etkiliyor. Basıncın, karın ve kayağın yapıldığı maddenin etkileşimi çok mühim. -60 santigrat derecedeki sürtünme, kuru kum üzerindeki sürtünmeyle birmiş falan. Vay be.
* Ultrasonun kullanım alanları var, kavitasyondan tıbba pek çok alanda kullanılıyor. Yüzey temizliği, yüzeydeki çatlaklar vs. ultrason yardımıyla bulunabiliyor.
* Deniz suyunun damıtılmasıyla içme suyu elde edilmesi de ilginç bir mevzu. Doğa, insanlığın üretemeyeceği bir makine ve bir bölümünün kopyalanması bile deli paraların harcanması anlamına geliyor. Arıtma işleminin küçük bir tarihçesi bu.
* Döşeme konusu. Yere uyguladığımız ağırlık kadar yer bizi itiyor ve bu gerilmeye dayandığı ölçüde ayağımız zemine basıyor. Denize girdiğimizde ayakta duramamamızın sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların ve boşlukların etkiye direncini kırması. Aynı prensibi kesme-biçme işlemlerinde görürüz; metal plakaları kesmede iyi yapılmış bir katana kadar etkili silah yok. Bunun sebebi, atomik ölçülerdeki çatlakların Japon demirciler tarafından olabildiğince yok edilmesi. Çift su veriyorlar demire falan, kendi prensipleri var. Ondan sonra vıjt diye kesiyor herifler. Birim alana maksimum basınçla yüklenmek, olay bu.
* Termometrenin, sıcaklıkla soğukluğun tarihsel gelişimi olayı. Termometrenin kısa bir tarihi var, bir de mutlak sıfıra hiçbir zaman ulaşılamayacağı. Dünya'nın fiziki şartları altında pratikte mümkün değil ancak teknoloji ilerliyor, teoriler gelişiyor, bir çaresi bulunur sanıyorum. Tabii kim mutlak sıfırda donup kalmak ister, bilemiyorum. Beni yazmayın, doğal şartlarla ölmek istiyorum.
* Bisiklet olayı. Abdülcanbaz'ın bisikletini bilirsiniz. Neden ön tekerin battal boyutlarda olduğunu merak ederdim, sebebini sezmiştim ve doğruymuş. İlk bisikletler vitessiz, pedalların tam bir turu, ön tekerleğin çevresi kadar ilerletiyor. Eh, ön tekerleği eşek kadar yaparsan bir tam turda daha uzağa gidersin, mantık bu.
"Bisiklet, en verimli ulaşım aracıdır. En az enerji tüketimi ile hareket eden bir mekanizma olarak, insan ve bisikletin birleşimi, her türlü canlıdan ve makineden daha iyi işler." (s. 41)
Bisiklete binmek, yürümeye göre daha az enerji harcatan bir şey. Enerji kıtlığı olanlar için birebir. Buradan devlete sesleniyorum: Bisiklet yollarını artırın!
Bisiklette dengenin oluşması için hala deney yapılıyor olması da başka bir ilginç ayrıntı.
* Gayda. Matematiksel olarak müziğe mükemmel uyum sağlamasının yanında İmparator Neron tarafından çalındığını da öğreniyoruz.
* Sağ-sol el davası. Sol el bir şey taşımada, sağ el karmaşık işlerde kullanılıyormuş genelde. Neden? Organların çoğu sağ tarafta yer alıyormuş, dolayısıyla sola yüklenmek daha mantıklı. Vay.
Tarih
* Esir kuramı ve Einstein'ın bu kuramı hacamat etmesi.
* Uçma olayı. Uçma çabaları doğanın taklit edilmesi yönünde, dolayısıyla kanat ve hız gibi ilk başta insanı uçuramayan tonla şeye kafa yorulmuş ama Leonardo da Vinci'nin helikopter eskizleri doğru cevaptı, anlaşılması zaman aldı. Uçmak için en iyi yol, havayı sürekli aşağı itecek bir sistem tasarlamaktan geçiyor.
Bilim ve Toplum
* Trafik kuralları. Asur Kralı Sinahheriba, trafiği denetim altında tutabilen son insan olarak geçiyor. Kral yolu üzerine at vs. bırakanların kellelerini uçururmuş. Buna ilk trafik kuralı diyebilir miyiz?
Bir nevi kelebek etkisinin varlığından bahsediyor yazar, görünürde sizi yavaşlatan bir kural, geniş çerçevede varacağınız yere daha kısa bir sürede varmanızı sağlayabiliyor. Deneylerle kanıtlanmış bir olay. Ayrıntılar için kitabı edinin.
* Şiir-bilim ilişkisi. "Günümüzde de şairler ve bilim adamları, konuyla ilgili özel bilgi ve deneyimi olmayan insanlarla iletişim kurmanın zor olduğu soyut bir dünyada çalışıyor." (s. 101) İkisinde de deneyimlerin düzene koyulması ve hayal gücünün önemi var, oysa bilimi içeren şiirlere pek rastlanmıyor, yazarın iddiası bu. Fütürizmi falan kenara koyuyorum, şu örnek çok hoşuma gitti:
"Artık Gizli mesajlar alıyoruz Hayal bile edemediğimiz Uzayın derinliklerinden Çoktan sönmüş bir yıldız anlatıyor: Bir zamanlar ne aşk vardı ne de tanrı Ve yapayalnızdı insanlar." (s. 106)
Patric Dickinson, Jodrell Bank teleskopu için yazmış.
* Disko sağırlığı. Hayır, çok çok yüksek bir şiddette sese maruz kalmadığınız sürece arka arkaya gittiğiniz konserler işitme duyunuzu olumsuz etkilemiyor. Kanıtlanmış.
Devridaim makineleri, uçaklar, yazarın Wittgenstein'a bilimsel bir şeyler öğrettiği anısı derken aydınlığa doğru çekiliyorsunuz. Bilim şart. Bilimi sevelim, sevmeyenlere karadelik fırlatalım.
Kitabın baskısı yok, 35-40 TL'ye satılıyor. İthaki yeni baskılarını bilimkurgu serisinden çıkarabilir, çıkarmayabilir, kitabı hiç bulamayabilirsiniz, kısmet bu işler.
Öyküden romanlaştırılmış bir eser, Clarke ön sözde mevzunun gelişmesini ve konuyu tekrar işlerken bilimsel olarak isimlendiremediği kavramların gelişen teknolojiyle birlikte bilimin çözülmüş dosyalarına yerleştiğini anlatıyor. "Kara güneş" olarak adlandırdığı kozmik olayın Hawking tarafından teoride çözüldüğünü, günümüzde "karadelik" olarak bilindiğini söylüyor mesela, sonrasında Merkez Bilgisayar tarafından yaratılan, hipnotik projektör ürünü sagaların "simülasyon" olarak literatüre geçtiğini görüyoruz. Kendisi iyi bir bilim adamı, buluşlarının yanında hayal ettiklerinin de önemi büyük. Rama ve diğer uzay serüveninde Voyager'ların buluşlarını kullandığını biliyoruz. Bildiği kadarını kullanıyor, yeni bir buluş ortaya çıktığında aynı şekilde sonraki kitaplarında yenileri kullanıyor, bu böyle gidiyor. Günceli takip etmesi açısından fark yaratan bir adam Clarke.
Clarke'tan tarih anlayışının çarpıtılması üzerine kurulu toplumların evveli ve ahiriyle alakalı güzel bir roman. Pinhan'dan yeni çıktı; Ernest Renan'un milliyetçilik anlayışıyla alakalı bir kitabı var ve orada bir milletin tarihini çarpıtmadan, yorumlamadan millet bilincine sahip olamayacağı belirtiliyor. Eh, 1 milyar yıl sonra bu çarpıtmayı insanlarla birlikte makineler yapıyor ve bir topluluğun dağılmasını toplumu dizginleyerek engelliyor. Ortada Matrix benzeri bir dünya var ve tamamen gerçek, Equilibrium'daki mevzuya daha çok benziyor. Alvin adlı gencimiz hapını almayı falan unutmuyor tabii, tezcanlı bir genç ve seri üretim insanlardan biri değil. Kahramanımız tek başına büyük bir yolculuğa çıkacak ve evrenin gizemlerini çözmek için elinden geleni ardına koymayacak.
Diaspar, 1 milyar yıldır aynı döngünün içinde. İnsanlar 1000 yıl kadar yaşıyor, sonra sıralarını bekleyip tekrar dünyaya geliyor. Üst üste yığılan zihinlerin yanında Merkez Bilgisayar'ın hafızasında olanlar da tarihsel birikimin geleceğe aktarılmasında etkililer, yine de milyar yıl öncesi efsanelerden ibaret. İnsanların neden Diaspar'a sıkışıp kaldıklarının açıklaması, galaktik bir imparatorluk kuran insanların bilinen evrenin sonunda İşgalciler'le karşılaşıp Dünya'ya geri dönmelerine dayanan söylencelerden ibaret. Diaspar kurulduğu sırada şehirler ve okyanuslar ortadan kalkmış, yüzeyi çöller kaplamış halde ve insanların doğal yaşam alanları tahrip edildiği için yaşayacakları yapay bir alana ihtiyaçları var. Yarlan Zey adlı bilgin şehri ve bilgisayarı yaratıyor, sağ kalanlar şehre toplanıyor ve bütün girişlerle çıkışlar kapatılıyor. Bir fanusun içinde 1 milyar yıl boyunca yaşayan onca insanın dış dünya hakkında hiçbir fikri yok. Dışarıda çölden başka bir şey olmadığına inanılıyor, daha da önemlisi; İşgalciler'in geride kalanların yaşamalarına tek bir şartla izin veriyor: Hiçbir zaman uzay yolculuğuna çıkılmayacak. Efsaneler iyi örülmüş, insanlara uzunca bir süre korkuyla hükmedilebilmiş böylece.
İnsanlar laboratuvar ortamında evrim geçiriyor ve biçimlendiriliyor. Tırnaklar ve tüyler yok, saçlar dışında bütün fazlalıklar atılmış. Duyguların ketlenmesi dışında aile yaşantısı da düzenlenmiş; tekrar doğanlara anne-baba atanıyor. Kişisel eğitmenler Diaspar'daki yaşamı son derece normalleştirerek yetişkin halde doğanlara dünyayı öğretiyor, yenilerin dışarı çıkmaması sağlanıyor.
Alvin bu çömezlerden değil, sagalardaki yapaylığı çözdüğü gibi dışarısı hakkında bilmek istediği çok şey var. Hocası Jeserac'ın anlattıkları kadarıyla biliyor ki önceden bir başka hayatı yaşamamış nadir insanlardan biri. İlişkileri doğal olanın aksine çok kısa sürüyor falan, bir sürü uyumsuz yanı var. Diaspar'ın çatı bölgesine yakın alanlarında gezinirken karşılaştığı aynalar bu uyumsuzluğunu gösteren güzel bir metafor. Diyalekti çözüyor Alvin; hareketle hareketsizliğin ilişkisini anlıyor ve yapması gerekeni kafada kurmaya başlıyor. Burada Neo kompleksi ortaya çıkıyor biraz. Jeserac gerçeği anlatan ve seçimler konusunda Alvin'i serbest bırakan akıl hocası, Oracle'ı andırıyor. Bu kusursuz dünyayı biraz kusurla yaşanılır hale getiren Khedron -Soytarı- Morpheus'ı andırıyor ama sistemden kurtulmak gibi bir isteği yok, sadece kendi gençliğini hatırlıyor ve dışarıyı keşfetmek isteyen Alvin'e Merkez Bilgisayar'ın kurcalanabilirliği sayesinde bir çıkış yolu açıyor. Alvin için ilk yolculuk.
Alvin sonunda geri dönmek istediği bir yolculuğa çıkıyor ve raylı bir araçla Lys'e ulaşıyor. Lys'in insanları, fanusta yaşayan kuzenlerinden farklı bir şekilde evrimleşmiş, telepatik yetenekleri tavan yapmış bir durumda ve teknolojiden tamamen uzaklar. İşgalciler, insanlara farklı türden korkular vermiş ve başarılı da olmuş; dış dünya tamamen tekinsiz, keşfedilmeye değer bir şey yok ve verilenlerle mutlu olup çok düşünmemek en iyisi.
Lysliler, Alvin'in gelmesini bekliyorlar aslında, çağlar boyunca birkaç gezgin şehirden kaçıp Lys'e gelmeyi başarmış. Geri dönmedikleri için Diasparlılar, Lys hakkında pek bir şey bilmiyor. Alvin hakkında bir karar alınması lazım elbette, muhtemelen aklındakileri sildikten sonra çocuğu geri yollayacaklar.
Alvin, Lys'te tanışıp arkadaş olduğu Hilvar'la birlikte dikkatlerini çeken bir ışık olayını araştırmak üzere Shalmirane'e gidiyorlar. Büyük, kara bir krater var ve bu kraterin düşen Ay'ı yok etme işinde, daha da önemlisi İşgalcilere karşı verilen savaşta kullanılan silahın ürünü olduğu yönünde anlatılan hikâyeler var. Yalan tabii, kraterin dibindeki sudan bir robot ve ilginç bir varlık ortaya çıkıyor.
Efendi için Yüce Eskiler'i bekliyorlar.
Efendi, şehir kurulmadan önce Dünya'ya gelmiş bir yalvaç, Yedi Güneş'ten geldiği sırada etrafına birçok mürit toplamış ve Yüce Eskiler'in gelip insanlığı kurtaracağını söyleye söyleye ölmüş. Robotuna da babalar gelene kadar bilgi vermeyi yasaklamış ama Alvin katakulliyle gizemi çözüp asıl yolculuğa çıkıyor. Lysliler hafızasını silip çocuğu Diaspar'a yollamak üzereyken robot Alvin'i kaçırıp Diaspar'a getiriyor.
Diasparlılar da Lys'i biliyor artık, tabii çoğu bilginin başına geldiği gibi bu da önceden bilinip ortadan kaldırılmadıysa.
Merkez Bilgisayar, robotun inadını kırıp her şeyi öğreniyor, Alvin de. Kraterde Efendi'nin geldiği gemi var, Hilvar'la birlikte gemiye atlayıp her şeyin başladığı yere, Yedi Güneş'e gidiyorlar.
Işık hızı problemini bu tür romanlarda dikkatle okumuşumdur, hız arttıkça enerjiye dönüştüğümüz için insanın moleküler yapısı nasıl korunacak falan. Clarke, karakterlerini uzayın bükülmesi vasıtasıyla bir nevi portal yoluyla seyahat ettiriyor.
Gezegenleri keşfediyorlar, insanoğlunun çağlar önce galaktik imparatorluğu genişlettikleri zamanlardan kalma ölü dünyalarda bulunacak çok şey var. Biri atmosferini yitirdiği için ölü, diğeri doğanın dopinglenmesiyle birlikte canlanmış. Koca bir gezegen, dev bir organik yaşamın yuvası olmuş. Bir diğerinde insanlığa dair kalıntılar var ama terk edileli çok olmuş. Umutsuzluk içinde oradan oraya sürükleniyorlar ve Vanamonde ortaya çıkana kadar gizemin çözümüne dair hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz.
Vanamonde, insanoğlunun varabileceği son teknolojik noktayı temsil ediyor. Bir enerji, mutlak akıl, Tanrı'nın pek çok özelliğini barındıran bir varlık. Vanamonde bizim çocukları bulduğu an Lys ve Diaspar'la iletişim kuruyor ve bütün her şey açığa kavuşuyor.
Frankenstein Sendromu. İnsan uzayın derinliklerine yolculuk eder, diğer canlı türleriyle iletişim kurar ve kendine bir Tanrı yaratmaya koyulur. Bir şeyler ters gider, Vanamonde'un hırçın abisi yaratılır ve saf kötülükle her şeyi yıkmaya başlar. İnsanların elinde hala güç vardır, Vanamonde'u yaratırlar ve karanlık varlık bir karadeliğin içine hapsedilir. Vanamonde, karadelik ölünce zincirlerinden kurtulacak kara varlık için evrenin derinliklerinde beklemektedir. Son bir savaş, iyiyle kötünün arasında.
İnsanlar yarattıklarından ve yıkımdan kurtulmak için gezegenleri terk eder ve Dünya'ya sığınır, her şeyin başladığı yere. İşgalciler efsanesi yaratılır, Diaspar dışındaki yerleşimlerde teknolojik hiçbir şey üretilmez, telepati gibi öz yetenekler geliştirilir. Kabaca mevzu bu. Her şey açığa çıkınca şehirler tecridi kaldırır ve o güne kadar düşünülmeyen felsefi problemler ortaya çıkar.
Uzaydan aynı şekilde çekinen ve bir milyar yıl boyunca kendi evrim çizgilerinde ilerleyen topluluklar arasında büyük farklar var, Clarke bu farkları belirtse de lüzum görmediği için pek eşelememiş. İnsan ömrü problem mesela; Diasparlılar bin yıl falan yaşıyor ama Lys'te yaşam süresi çok daha kısa, normal insanlar gibi. Genleriyle oynanmamış, organik beslenen adamlar bunlar, kaya gibiler. Eh, iki medeniyet birleştiği zaman sonuçları ne olur, bunun üzerine ayrı bir roman yazılabilir ki Ursula ablamız ucundan kıyısından bu işe bulaşan eserler yazdı.
Her şey önceki nesiller tarafından ayarlanmış. Alvin gibi dışarıyı merak eden kaşif ruhlu gençlerden o amana kadar altı, yedi tane gelmiş ama sonuna kadar gidememişler. Neo'nun başarısız versiyonları gibi düşünebiliriz. En başından beri bir temizlik işi aslında, tehlikenin geçip geçmediğini anlamak için programlı olarak bir kaşif yaratılıyor.
Medeniyetler çatışması, kuşak çatışması, teknoloji-ahlak ikilemi derken güzel bir BK çıkmış ortaya. Bulursanız kaçırmayın diyeyim.