26 Aralık 2019 Perşembe

Memet Fuat - Çağını Görebilmek

Memet Fuat'ı Adam Yayınları'nın ve De Yayınevi'nin kurucusu olarak biliyoruz, çevirmen olarak biliyoruz, Nazım Hikmet'in üvey oğlu olarak da biliyoruz ama antrenörlük yaptığını bilmiyoruz, ben bilmiyordum en azından. Masa tenisi ve voleybol antrenörü olarak yıllar boyunca spora hizmet etmiş, çok güzel. Nazım Hikmet'in kitaplarını yayıma hazırlamış, hatta bastığı kitapların başka yayınevlerinden çıkan versiyonlarına dair iki eleştiri yazmış. Telif hakkı konusunda hiçbir şey söylememiş Memet Fuat, o zamanlar mevzuyu nasıl çözdüklerini merak ettim açıkçası. Neyse, edebiyatımızda ağırlığı olan, önemli bir insan kısacası. Latife Tekin'e ikinci metnini yazmadan Sevgili Arsız Ölüm'ü yayımlatmamasını salık veren de kendisi, Tekin'e göre edebiyatımıza "Memet Abi"ler lazım. Edebiyatın sektör haline geldiğini gördükçe içi kan ağlayan biriymiş Memet Fuat, günümüzdeki halini görse ne yapardı, çok merak ediyorum. Böyle biri işte, yazıları da -bildiğim kadarıyla- kişiliği ölçüsünde değerli. Herkese mavi boncuk dağıtmak yerine iyiye iyi, kötüye kötü demeyi bilmiş, hatta böyle yapmayan Yaşar Kemal'i ince ince eleştirmiş, Ümit Yaşar Oğuzcan'ı şair olmadığı yönünde eleştirdikten sonra Oğuzcan'ın tepki dolu yazısına geri adım atmadan cevap vermiş, bildiği doğrulardan şaşmayan biri. Yazıları keyifle okunuyor ve zamanın edebi tartışmalarına göz atmamızı sağlıyor. Sadece edebi tartışmalar yok yazılarının arasında, 1960'ların başlarından itibaren edebiyatımızın ve toplumumuzun durumunu inceleyen yazıları var, eleştirinin neden geri planda kaldığına dair fikirleri var, pek çok konuda kalemi sağlam bir düşünür var karşımızda.

Gençlere belli bir dergide yazmalarını önermesine rağmen kendisinin başlangıçta öyle yapmadığını belirterek başlıyor Fuat, birkaç dergide yayımladığı yazılarının kaynaklarını belirtiyor. Varlık, Yeditepe, Türk Dili gibi dergilerden derlenen yazılar kronolojik sıraya dizilmiş, konularına göre tasnif edilmemiş. Daha iyi, böylece Fuat'ın düşünce tutarlılığına dair çıkarımlarda bulunmamız kolaylaşıyor. Fuat çok tutarlı bir adam, benim çıkarımım bu kadar. Evet. Başlıkları almadan yazılara geleyim yavaştan, ilkinde özgeciliğe sıkı bir övgü var, ahlak üzerinden gerçekçiler-düşçüler ayrımını yapan Fuat, elli yıl öncesinde düşçülerin özgeciliğe yakın olduğunu söylüyor, kısacası gerçekçilik düzlemi koyu bir bencilliğin üzerine kurulmuş durumda. Batı-Doğu medeniyetleri üzerinden vardığı yargılar tartışmaya açık, gerçekçiliğin tamamen Batı kaynaklı olduğu konusunda su götürür fikirleri var, Kant'ın ahlak anlayışını yer yer irdelediği bölümler de var, ben şu alıntıyı yapacağım: "Bencilliğin kaçınılmaz olduğunu anlasak bile, kötü bir şey olduğuna inanmaktan vazgeçemiyoruz. Düşünce ile eylem ayrılıyor. En bencil kişilerin özgecil görünmeye çabalamalarındaki gülünçlük bu ayrılmanın sonucu. Çoğalan gülünçlükler ise özgeci davranışlara karşı duyduğumuz kuşkuyu doğuruyor." (s. 16) Bencilliğin katmanlarına değineceğim ben, insan çok karmaşık bir bilişsel yapıya sahip olduğu için bazı bencilliklerini mantığa veya duyguya -gerçi bu ikisini ayırmak da zor bana kalırsa- bürüyüp kötüye değmeden yaşayabiliyor, çok garip geliyor bu bana. Mümkün yine de, utanç duygusu bu açıdan bambaşka formlara büründü, sosyal ilişkiler bağlamındaki işlevini kaybetti. Bir başkasına karşı kendi "iyisini" öne süren insan dokunulmazlık kazanıyor, ilginç bir patolojik olay. Fuat şöyle noktalıyor yazısını: "Yaşamdan kişisel bir tat almanın, ben'in uşaklığını etmenin en saygıdeğer, en övülesi yolu özgecilik." (s. 17) Özgecilik iyidir, yaşamın yükünü dağıtır, insanı hafifletir. Hafif hafif yürümek varken onca ağırlığın altında ezilmenin tek sebebi, bunu varlığının kopmaz bir parçası haline getiren insanın kendinden de bir şeylerin kaybolabileceğini düşünmesi olabilir, bilemiyorum artık.

Başka bir mesele, eleştiri. Bugünün problemi olduğu gibi geçmişin de problemi. Fuat'a göre çoğu eleştiri yazarının eleştirisini yapacağı metinle ilgili bir ön hazırlığı yok, masaya oturup akıllarına ne gelirse yazıyorlar. Kendisinin de bunlardan biri olduğunu söylüyor Fuat, bunun Ataç stili olduğunu da belirtiyor. Oldukça incelmiş bir zevke, dolu bir zihne sahip olmayan insanların bunu başaramayacağını söyleyip deneme-eleştiri arasındaki ayrıma odaklanıyor. Yöntemli çalışmanın yerine "sanatçı söyleminin" Ataç eleştirisini oluşturan öge olduğunu söyledikten sonra iki alanda da yazılar kaleme alan yazarları mercek altına alıyor: Melih Cevdet Anday ve Sabahattin Eyüboğlu eleştiri metinleri yazarlarken Hüseyin Cöntürk ve Asım Bezirci incelemeleriyle öne çıkıyor ama Cöntürk'ün "bile" denemeye doğru kaydığını düşünüyor Fuat, bunun sebebi olarak dergilerin formatını gösteriyor. Dergi anlayışı değişirse, dört sayfayı geçmeyen yazıların yayımlandığı dergilerden başka üç ayda bir yayımlanan ve tamamen eleştiriye odaklanan dergiler çıkarsa eleştiri ilerler, bu ilerlemeye örnek olarak Allen Tate'in Ezra Pound eleştirisini görüyoruz, biraz "üslupçular" ve "kavramcılar" karşılaştırmasına da kayıyor Fuat, edebiyatımızda gördüğü bir eksikliğin kapatılma biçimine dair kafa yoruyor. Ezra Pound'un aldığı bir ödül üzerinden ilerleyen tartışma günümüzde de güncelliğini koruyor, Handke'nin aldığı ödül tartışıldı ve tartışılacak gibi gözüküyor. Edebi kıstaslarla siyasi fikirler arasındaki bağıntının objektiviteyle çözümlenmesine dair bir bölüm var, sonrasında alakalı olarak Upton Sinclair bahsi başlıyor. Bizde bir dönem Marksist olarak bilinmiş Sinclair, tek bir çeviri metni üzerinden bu yargıya varılmış ama Fuat yabancı kaynakları tarayarak bu bilginin doğru olmadığını söylüyor, Sinclair'ın metinlerini ve yaşamını anlatarak bambaşka bir Sinclair portresi çiziyor. Doğru bilgiler vermek için çabalıyor, diğer makalelerinde de benzer bir çabanın ağırlığı seziliyor. "Bilimsel aşırma" dediği intihal konusunda kendinden bir örnek veriyor, yıllar önce okuduğu bir Orhan Veli metninden etkilenip etkilenmediğini bilmiyor ama o metindeki bir düşünceyi olduğu gibi alıp kendi yazdığı bir metinde kullanmış, bunun üzerine kafa yoruyor. Okuduğumuz şeyler aklımızda ne ölçüde kalıyor, ne ölçüde kendi fikirlerimize dönüşüyor ve bunu ne ölçüde unutuyoruz, mesele bu. Farklı bir biçimini Eco anlatıyor, zamanında -sanırım- doktora tezinde kullandığı bir bilgiyi aldığını düşündüğü kitaba bakıyor, görüyor ki o bilgi metinde yok, bilginin temelini oluşturan başka bir bilgi var. Dağınık okumalar yaşamın bir noktasını bir yerden biçimleyiveriyor, süper olay.

Başka bir mevzu, sanatçının geçimi. Sanatçıyı öldürmek gerektiğini söylüyor Fuat, en azından sınırda tutmak gerekiyor, daha çok üretebilmesi için. Sanatçı bir karşı güç olarak görülüyor, toplumu bir arada tutan parçalardan biri, çok iyi şartlarda yaşarsa sanatını yetkin kılamaz, çok kötü şartlarda sanat eseri yaratamaz, o halde ortada bir yerde takılsın. İkinci bir işte çalışsın. "En iyisi gene öğretmenlik. Yazın dört ay tatili de var." (s. 67) Dört ay mı? O nasıl şeymiş ki? İyiymiş. Çevirmenler için de aynı şey geçerli tabii, ortaya çıkan eserin çok iyi olmasına gerek yok, çok kötü olmasına da gerek yok, vasatlık yeterli. En azından kaliteli vasatlık istiyor Fuat, çevirinin dört ögesine değinen yabancı bir kuram kitabından alıntı yaparak iyi çevirinin neliğini sorguluyor. Kendi çeviri anlayışını da veriyor arada, ekleme ve çıkarma yapmayı sevmediğini, sözcüğü sözcüğüne çeviri yapmaya çalıştığını söylüyor. Sonrasında Prévert çevirileriyle alakalı değerlendirmelerde bulunuyor, Melih Cevdet Anday'ın Kolları Bağlı Odysseus nam metniyle ilgili bir okurun mektubuna yer vermesi ve şairin yeni bir şiire doğru aldığı yolu değerlendirmesi çeviriyle ilgisiz gibi gözüküyor ama bilinen şiir-yeni şiir ikiliği düşünüldüğünde, yorumlama biçimleri göz önüne alınarak bağlantı kurulabilir. Sanat eğitiminin yorumlama, karşılaştırma deneyimi açısından önemli olduğunu ama bizde durumun içler acısı olduğunu söylüyor. "Biz sanat eğitiminden geçmeyen bir toplumun insanlarıyız. Okullarda sanat tarihi, edebiyat, müzik, resim —okuyoruz okumasına, ama tadına varmadan, anlamadan, baş belası diye..." (s. 89) Çok şey söylenir ama hiç girmiyorum buraya, akademinin rezilliğini anıp devam edeyim.

Başkaca ne var, Cemal Süreya'ya ve Tomris Uyar'a karşı çıkışlar, Ümit Yaşar Oğuzcan'la girilen münakaşa, Tarık Dursun K.'nın kıyasıya eleştirilmesi, genç kuşağın "kaynaklara" yönelme eğilimi, birbirini tutan ve tayfa/çete oluşturan edebi şahsiyetler, "ilancılıkla" geçinen vasatlar topluluğu, Çetin Altan'ın yine kıyasıya eleştirilmesi, İkinci Yeni ve Garip, Yaşar Kemal'i hedef alan eleştiriler, 60'lı yılların edebi ortamının bir panoraması. Fuat'ın yazıları sayesinde edebiyatımızın biçimlenme serüveninin bir parçasını görebiliyoruz, pek hoş. Denk gelinirse okunsun, kaçırılmasın.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder