5 Şubat 2014 Çarşamba

Knut Hamsun - Victoria

"Hamsun, Victoria ile bütün zamanların en güzel aşk romanını yazmış oldu."

En güzellerinden biri şüphesiz. Romantik dönemin aşk romanları gibi ince ince örülmüş, yarattığı insan-tabiat eksenli dünyadaki başarılı karakterleriyle on numara bir roman. Aşk ve doğa olduğu gibi yalın, karakterler de öyle. Kısacık bir metin, yolda falan rahatlıkla okunabilir.

Değirmencinin oğlu Johannes, yakınlardaki malikanede yaşayan Victoria ve arkadaşlarını sandal gezintisine çıkarır. Arkadaşların arasında Otto var, Victoria'nın çok daha sonra nişanlanacağı çocuk. Çocuklar daha, onlu yaşlardalar. Johannes'i kayıkta bırakıp gidiyorlar, o da hayal kuruyor; bir sürü kölenin kendisine hizmet ettiği, çıktıkları adanın sahibi olduğu bir rüya. "(...) Şato çocukları adadan ayrılıp giderlerken, Victoria, imkansız, yapamayacaktı bunu. Kendini, önünde yerlere atacak, hıçkıracaktı; çünkü Victoria kendisine aşık olacaktı. 'Bırakın da ben de kalayım, reddetmeyin beni efendimiz; kulunuz, köleniz olayım!'" (s. 8)

Adada yalnız kaldıkları bir zaman da oluyor Johannes çocuk saflığıyla Otto'dan çok daha güçlü olduğunu, Victoria'nın adını bir taşa kazıdığını ve eğer uzaklara giderse taşa bakıp kendisini hatırlamasını söylüyor. Gidiyor da; okumak için şehre gidiyor, yıllarca orada kalıyor, başarılı bir öğrenci ve yazar oluyor, Victoria'nın hayali hiç terk etmiyor onu. Tatil için geri döndüğünde malikanenin kızını uzaktan görebiliyor. Ağaçların arasında yürüyor sürekli, çocukluğunda bulduğu sığınağına gidiyor. Dönüşüyle birlikte her şey tazeleniyor; umutları, üzüntüleri, Victoria'ya duyduğu aşkı...

Bir gemi kazasına şahit oluyor sandalıyla gezintiye çıktığı bir zaman. Küçük bir kız suya düşüyor, Johannes kızı kurtarıyor ve anında kızın kahramanı oluveriyor. Bu kız, Victoria'nın Otto'su gibi olacak kendisi için. Victoria'yla yıllar boyunca konuşacaklar, gezintilere çıkacaklar ama hiçbir zaman bir araya gelemeyecekler. Victoria Otto ile nişanlanacak, sonra Otto uçarılıkları yüzünden ölünce dul kalacak, karalara bürünüp Sur'a gidecek. Dsfd şaka. Neyse, Johannes de iyi bir şair olacak ve şehirde yıllarını geçirecek. Aralarda, birkaç günlüğüne görüşülecek. Victoria, Johannes'i hep sevdiğini söyleyecek ama Johannes'in istediği türden bir sevgi olmayacak bu, çünkü Johannes onu görmek için elinden geleni yaparken Victoria hayatın kurgusunda sürüklenmeyi tercih ediyor. Johannes'in aşkı şöyle: "Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu; ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir mum gibi parlardı da; ölümsüzdü, bu kadar. Peki neydi aşk?" (s. 28)

Johannes'in kazada kurtardığı ve sonradan nişanlandığı Camilla, Richmond adlı bir gence aşık oluyor, bunu olabildiğince nazik bir şekilde Johannes'e söylüyor ve aldığı cevaptan mutlu, Johannes'in hayatından çıkıyor. Otto da öldü, aralarında hiç kimse kalmıyor, hiçbir şey kalmıyor. Koca bir "ama" var işte. Johannes'in malikanede katıldığı bir yemekte tanıştığı yaşlı bir adamın sözleri çok şey anlatıyor. Adam ilk aşkının acısından bahsettikten sonra evlenmiş, durumu Johannes'e açıklıyor: "Durun, başka tek söz yok! Neler söyleyeceğinizi biliyorum. Onu, diyeceksiniz, birincisini, gençlik aşkınızı unuttunuz mu? Aynen böyle söyleyeceksiniz. Beri yandan, sayın bayım, ben size o ilk, biricik ve ebedi aşkımı nerede kaldığını sorabilir miyim? O sevgili, bir topçu yüzbaşısıyla evlenmedi mi? Siz hiç ömrünüzde, bir erkeğin evlenmek istediği asıl kadınla evlendiğini gördünüz mü? Ben görmedim. Bir efsane vardır: Tanrı bir erkeğin dileğini kabul eder, erkek ilk ve biricik sevgilisiyle evlenir. Ama bu netice, erkeği yeni saadetlere götürmez, asla. Niçin diye soracaksınız. Bakın, size cevap vereyim: Ufacık bir sebep yüzünden, kadının hemen ölüvermesi yüzünden." (s. 111)

"Siz hiç ömrünüzde, bir erkeğin evlenmek istediği asıl kadınla evlendiğini gördünüz mü?" Ne güzel ya, direkt ayırdım burayı.

Sonuç olarak ayrılık var, hiçbir roman kavuşmalı bir finalle böylesi bir dram yaratamaz. Upuzun bir mektup geliyor Johannes'e, veremden falan ölmeden önce yazmış Victoria. Her şey yarım kaldı ve hayat devam ediyor. Her şey anılarda ve gelecek günlerin heyecanı bu anıları karıştırıyor, bozuyor. Her şeyi olduğu gibi hatırlayabilseydik lanet gibi bir şey olurdu herhalde.

Güzel yani, bende Tur Yayınları'ndan çıkmış olan eski baskılarından var. Timaş'ın kitabı keseceğini düşünmüyorum, pek öyle ayıpçıl sahne yok. Alınabilir oradan ama o kapak ne öyle.

3 Şubat 2014 Pazartesi

John Fante - Hayat Dolu

Eş hamile, baba huysuz, peder baskıcı, Fante çaresiz. Otobiyografik öğeler taşıyan bu kitapta Fante, eşinin hamileliğinin son dönemlerini anlatıyor.

Teliflerden kazandıkları yetiyor, bir süre çalışmalarına ara veren Fante'nin tek amacı Joyce'un kaprislerine katlanıp sıkıntılı dönemi en az hasarla atlatabilmek ama bu pek kolay olmuyor.

"Bazen başımı kaldırıp baktığımda onu gözlerini bana dikmiş başını sallarken buluyordum.
'Tanrım, neden evlendim ki seninle?'
Tek kelime etmeden aptal gibi sırıtmakla yetinirdim, çünkü ben de nedenini bilmiyor, ama benimle evlendiği için mutluluk ve huzur duyuyordum." (s. 9)

Kadına haller geliyor; ev işlerini tek başına halletmeye çalışıyor, gece gündüz bebeklerle ilgili kitaplar okuyor ve bütün huysuzluğuyla doğumu bekliyor. Fante de makaleler okuyor, hatta doktorla konuşurken sürekli makalelerde okuduklarından bahsedip adamı bezdiriyor. Herkesin minik takıntıları var. Gecenin bir körü Joyce'un tuvalete koşup gümbür gümbür adımlarla yatağa dönmesi de bir başka ıstırap kaynağı. Fante, yazarlık kariyerini borçlu olduğunu söylediği, sevdiği kadına kavuşmak için bütün sıkıntıların geçmesini, çocuğun bir an önce doğmasını bekliyor. Joyce da öyle. Bebekten nefret edecekler neredeyse. Sadece bebekten de değil, pek sıkıntılı bir zamanda Fante geçmişi düşünmekte huzur buluyor, hüzün de buluyor gerçi.

"Sessiz sokaklar boyunca eve sürerken öbür kızları düşündüm, tatlı Avis'i ve sevgili Monica'yı, ve geçen onca yıldan sonra öyle bir özlem duydum ki onlara. Ne kadar güzel ve körpeydiler, vücutları ne kadar biçimliydi, hamilelikle şiş filan değillerdi, şimdi beni kendimden geçiren bıktırıcı bir arzuyla özlediğim kızlar geri gelmemek üzere gitmişlerdi ve onlara asla sahip olamayacağımı idrak edince az kalsın ağlayacaktım. Evlilik buydu, bir mezar, kendinden güçlü bir iyi ve doğru olanı yapma isteği ile sabahın üçünde insanın aptal konumuna düşmesine neden olan berbat bir hapishane. Evliliğin tek ödülü çocuklardı, onlar da nankördüler. Kendi çocuklarımı yaşlılığımda tahayyül edebiliyordum; beni kapıya koyuyorlar, ihtiyarlık maaşımı bağlatmak için bazı evrakları imzalıyorlar, böylece benden, hayatının en iyi yıllarını onlara daha iyi bir hayat verebilmek için dürüst bir işte alın teri akıtarak geçirmiş ihtiyardan kurtuluyorlardı. Böyle ödüyorlardı şükran borçlarını." (s. 19)

Baba mevzuları diğer kitaplarda da var, hatta direkt Dostoyevski'ye bağlamış Fante. Oralara sonraki kitapta geleceğim. Bu kitaptakini vereyim şimdilik. Evlerinin ortasında koca bir delik açılınca duvarcı olan babasını ziyarete gidiyor Fante, adamı tamirat amacıyla eve getirebilmek için. Şimdi İtalyan aile yapısı hakkında The Godfather'dan, The Sopranos'tan bir şeyler biliyorum, bu yüzden evde geçen bölümleri, aile üyelerinin ilişkilerini gözümde canlandırabildim. Tipik Amerikan ailesi gibi yaklaşırsanız zannediyorum bu bölümlerin güzelliği önemli bir ölçüde kaybolur. Bu aile yapısı bilinirse neden bazı şeyler üstünde öylesi ısrarcı olunduğu falan anlaşılabilir. Bunu göz önüne alarak okumanızı tavsiye ederim. Neyse, anne zaten evlatlarına bitiyor, John'ı her gördüğünde bayılıyor falan. Baba tam baba; sert ve otoriter ama anneye verilen değer her daim ortada. Kardeşler de kardeş işte. Bu anne-baba ikilisi, torunun erkek doğması konusunda batıl inançları gereği yapmadıklarını, demediklerini bırakmıyorlar. Ceplere sarımsak koymak, sabah çiğ yumurta içmek gibi. En komik bölümlerin çoğu bunlar. Bir de baba-oğul ilişkisi var, inceldiği yerden kopmuyor da orta yolu bulmak için uğraşıyorlar bayağı. Kopamıyorlar tabii birbirlerinden, kesin bir rest yok. Aile her şeyden önemli.

Baba ikna ediliyor, eve dönüyorlar ve karnaval iyice karışıyor. Baba Nick, dev göçüğü tamir etmek için uğraşırken oğluyla çekişiyor, Joyce ve Nick birbirlerini pek sevdikleri için eşine karşı Nick'i savunuyor. Bir de Peder Gondalfo çıkıyor ortaya. Hamile kalana kadar koyu bir ateist olan Joyce, katolik olmaya karar veriyor ama Fante'de bir değişim yok, ateist olmasından mutluluk duyduğu eşi gibi düşünmüyor. Sonrası üçlü ittifak, ortada kalan bir adam ve bir dünya tantana, bebek doğana kadar.

Mis ya, Mustafa Kutlu okurken aldığım keyfin hemen hemen aynısını Fante'den alıyorum. Süper.

1 Şubat 2014 Cumartesi

George R. R. Martin - Kargaların Ziyafeti

Jon yok, Stannis yok, Brandon yok, Tyrion yok, olay daha çok güney ve batı üzerinden yürüyor. Biraz ağır yürüyor, sıkabilir ama ben tatmin oldum.

Brienne: Sansa'yı bulmak için dünyanın öbür ucuna gitti, Jamie'nin elini kesenlerden intikamını aldı ve az daha ölüyordu, sürpriz bir şekilde karşılaştığı Gendry onu kurtardı. Tayfadaki diğer herkes ağır cortladı, uzun bir yolculuktu ve Brienne dışındakiler bir şekilde telef oldu. Brienne kurtuldu, Thoros tarafından bulundu ve ölüp diriltilen leydisiyle karşılaştı: Catelyn Stark, Beric'in Lazarus olayındaki gibi hayata döndürdüğü leydi. Brienne, kızlar konusunda masumiyetini kanıtlamak zorunda ama kılıcı seçmedi, yolda karşılaşıp kafileye kattığı, Tyrion'ın adamı Podrick'le birlikte asılıyor, ölmek üzereyken son bir kelime haykırıyor. Muhtemelen kılıç.
Brienne önemli bir karakter, kılıç hocasından eski nişanlılarına kadar geçmişindeki birçok kişi ve dolayısıyla olay hakkında önemli bilgiler var bu kitapta. Sonraki kitaplarda daha önemli rolleri olacak bence.

Jamie: Ayrı oldukları zamanda Cersei'yle bambaşka kafalara girdiler. Jamie daha mantıklı, ileriyi düşünen bir adam oldu ve bu durum Cersei'yle aralarındaki mevzu cortladı. Sonra da Starklardan kalan sıkıntıları halletmek için cepheye gitti. Zannediyorum Cersei'nin sonunu kendisi getirecek. Cersei, Tyrion'dan ölümüne korkuyor ama asıl korkması gereken Jamie olabilir.

Cersei: İktidar ateşiyle yanıyordu, Joffrey ölünce Tommen'a bel bağladı ve iyice kafayı yedi. Geçmişinin iyice eşelenmesiyle de ortaya çıktı bu; hayalleri yıkık bir kadın Cersei. Çocukken arkadaşlarıyla bir cadıya gidiyor, geleceğini öğreniyor. Bir kralla evleneceği söyleniyor, Rhaegar Targaryen'la evlenecekken kraldan veto yemiş. Sağ El'in kızıyla kralın oğlu, süper olabilirmiş aslında ama Robert'a kısmet oluyor. Eh, Robert da başkasını sevince bok gibi bir evlilik, eldekine sıkı sıkıya sarılma durumu. Cadının bir de kehaneti var, genç bir kraliçe bunu aşağı alacakmış. Margaery Tyrell'a komplo falan kuruyor bu yüzden ama kendi gidiyor bok yoluna, istemeyerek saygı gösterdiği dindar tayfa tarafından katakullisi açığa çıkıyor ve haklılığını kanıtlaması için kendisi adına dövüşecek bir şövalye arıyor, çok affedersiniz, itin götüne soktuğu Jamie'yi geri çağırıyor. Nasip, kısmet. Bu genç kraliçe Daenerys de olabilir, çok karakter var.

Greyjoyları açıkçası biraz sünepe adamlar olarak bilmiştik ama sünepelik Balon'daymış biraz, adam ölünce Euron, Victarion ortaya çıktı, Asha da var aralarında. Euron Greyjoy'da ejderhaları idare edebilen bir boru ve gömülü bir ejderha yumurtası var, Daenerys'le evlenme mevzuları var, ejderhalar üstüne oyunlar dönüyor.

Dorne bölümleri ayrı bir dünya. Arianne Martell, Lannister tayfası için kurduğu tezgahın sonunu getiremedi ama Doran Martell'in planlar daha çılgın. Meğer bu Arianne, Viserys Targaryen ile beşik kertmesiymiş. Eh, herif altınla duş alınca bu olay yattı ama Arianne'in kardeşi Quentyn'i yollamış bu sefer Doran, Daenerys için! Of of, ortalık karışacak iyice.

Arya: Bulunduğu ortama alışmaya çalışıyor. Kör olmasa iyiydi, Sam'le karşılaşması da ilginç ve güzel bir tesadüftü.

Samwell: Üstat Aemon öldü, Sam kızcağızla bir başına kaldı. Sam de ileride önemli işler yapacak gibi geliyor.

Sansa: Kimliği falan değişti ama Sansa diyelim. Gördük ki Petyr Baelish, bu kızı evlendirerek akrabalık yoluyla Kışyarı'nın başına geçirecek. Kitapta bir açıklaması var, şimdi alsam buraya of. Çok çok ince hesaplar, hiyerarşik mevzular. Kral/kraliçe olmak zor iş arkadaş.

Pek sevilmemiş bu kitap, bir dünya karakter katıldı vs. deniyor ama sevdim ben. Daha geniş bir bakış açısı edindik, meraklandık. Bir sonraki kitap var sırada ama biraz Fante okumalıyım.

29 Ocak 2014 Çarşamba

John Fante - Toza Sor

Fatih Hoca var çalıştığım yerde, İngilizce hocası. Beş aydır okul-ev zincirinden bunalmıştım, okullar da tatil oluyor diye çıktık perşembe gecesi, sohbet muhabbet. Evine gittik, plak dinledik, kütüphanesine baktım. Deli kitaplar var, Fante'nin kitaplarını görüp ödünç aldım. Dün İstanbul'a dönerken yolda okudum bunu. Bukowski'den duymuştum ama sahaflarda vs. hiç denk gelmediğim için okuyamamıştım Fante'yi. Bir de şey vardı, kitap fuarında 6 45'in standında elinde şarap, gençten bir dayı. "Oo, Fante'ye bulaşmamak çok büyük hatadır," demişti. Oğlum böyle adamlar var, çok garip. Aziz Kedi Kitabevi'nden Brautigan'ın Japonya Günlükleri'ni alırken orada takılan berduş-nerd karışımı bir kardeşimiz usulca yanaştı, "Dün programda söylediler, oradan mı duydunuz kitabın çıktığını?" dedi. Yok, duymadım oradan. "Ben dinlemiyorum programı," dedim, uzaklaştı. Tripler süper ama. Mütemadiyen kaybediyorlar ya, hayat berbat. Neyse ne ya.

Arturo Bandini'ye de aynı yaftayı yapıştırmaya çalışmışlardır ama loser değil Bandini, hatta kazananlar arasında en tepede güneş gibi parlıyor.

Kitabın başında Bukowski'nin bir tanıtım yazısı var. Fante, Bukowski'nin tanrısı, öyle söylüyor Bukowski. Bir kadınıyla kavga ederken, "Ben Bandini'yim!" diye bağırırmış mesela, sonra Fante'nin takıldığı Bunker Hill civarlarına gider, gezinirmiş. Bu olay bence tek başına yeterli, Bukowski'nin ne büyük bir hayranlık beslediğini anlayabilmek için.

Bandini Colorado'dan otobüse atlayıp Los Angeles'a geldi, bir otele yerleşti ve yazmaya çalıştı. Amacı büyük bir yazar olmaktı. Kütüphanelere gitti, şehirde dolandı, aylaklık etti ve aklına gelen her şeyi kağıda dökmeye çalıştı. Çoğunu attı kağıtlarını, elinde kalanların kendisini en iyilerden biri yapacağını düşündü. Bu bölümüyle biraz Martin Eden'a benziyor Bandini; hikâyeleri sürekli geri çevriliyor, deniyor ve deniyor. Tabii ki bundan ibaret değil bütün olay, loser olmasa da yenilgileri, dengesizlikleri ve aşırı özgüveninin dünyayla çatışması var. Git gelleri bol bir adam. Böyle bir adamın yaşama uğraşısı bu, benzerleri arasında Bandini'nin doğallığı ve bütün diğer şeyler fark yaratıyor.

Annesine mektuplar yazıyor Bandini. Uydurduğum bir örnek: "Anneciğim, yeni bir anlaşma yaptım; hikâyem basılacak ve yüklü bir miktar para alacağım ama şartlar gereği bir ay sonra ödeme yapılacak. Bana bir onluk gönderebilir misin? Seni çok seven oğlun Bandini." Gelen para striptiz kulüplerine, barlara gidecek ve Bandini yaşayacak, oradan oraya sürüklenecek ve hikâyeleri için yaşadıklarını biriktirecek.

"Bandini (İsveç yolculuğuna çıkmadan önce verdiği bir söyleşide): 'Genç yazarlara tavsiyem son derece basit. Yeni deneyimlerden kaçınmasınlar. Hayatı bütün yanları ile yaşasınlar, cesur olsunlar.'
Gazeteci: 'Bay Bandini, size Nobel ödülünü kazandıran bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?'
Bandini: 'Kitap bir gece Los Angeles'da yaşadığım gerçek bir olayı anlatıyor. Kitapta yazılı her şey gerçek, yaşadım hepsini.' (s. 21)

Bandini için gelecekteki kendisi üçüncü tekil şahıs, o büyük bir yazar çünkü. Kendi kimliğinin ötesinde bir varlık. Üne kavuşmuş, zengin, hayranları var, yüzlerce mektup alıyor ve aç değil, haliyle. Bandini aç kaldığında portakal yemekten iğrense de portakala güzellemeler yazıyor, yaşadığı odada takılan fareyle arkadaşlık kuruyor. Hayalindeki kendisini bir başkası gibi görmesi son derece normal. Bir üst-insan hayalindeki. Tanrıyla konuşmalarında bile fark ediliyor bu. Ateist Bandini, öyle olduğunu düşünüyor en azından. Kilise onun için "aptalların, ahmakların, cibbiliyetsizlerin ve şarlatanların sığınağı." (s. 20) Sonradan düşündükleri de yanar dönerliğine güzel bir örnek: "(...) Tanrım artık bir ateist olduğum için beni bağışla ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin." (s. 20)

Bandini kendini de bilen bir adam aslında; ateist olmadığının, tanrıya isyan etmediğinin, iyi bir yazar olmak için feda etmesi gereken çok şey olduğunun, hepsinin farkında. Yine de anlık fırtınalar adamın düşüncelerini çok uzaklara savurabiliyor işte. Aşık olduğu zamanlar bunu daha iyi görebiliyoruz.

Camilla Lopez, Bandini'nin hayatına girince metnin anlatım tekniği ve odağı değişiveriyor. Yine Bandini var merkezde ama artık kadınlarla ilişkilerin üzerinde daha sıkça duruluyor. Adamın kadınlarla ilişkileri... Yok. Belli bir noktaya kadar ilerletiyor, sonrasında arazi oluyor. Kaçıyor kadınlardan, duygusal sömürücü, istediğini almak, daha ötesine geçmemek için yetiyor ona. Camilla'da böyle olmuyor. Camilla ezmeye çalışıyor Bandini'yi, adam da daha büyük ataklarla karşılık veriyor. Kırıcı, saldırgan bir ilişki bu. İlişki de değil aslında; Bandini aşık olduğu güzelliği yıkmak istiyor ve Camilla da kendisine acı verilmesini istiyor. Roller değişiyor bazen. Çok karmaşık. Aniden ortaya çıkıp bir gecede baş döndüren Vera Rivken, büyük bir depremde öldüğü zaman Bandini kendini suçluyor yine, günah işlediği için deprem olduğunu düşünüyor ve Camilla'ya dönüyor. Sonu üzücü bir hikâye, Bukowski, Kasabanın En Güzel Kızı'nı yazarken direkt buradan esinlenmiş. Ya da o da yaşadığını yazmıştır. Çok farklı hayatlar yaşamamışlar sonuçta.

On numara bir Bandini sözüyle bitiriyorum: "Hayat böyle yaşanmalıydı, gayesizce dolaşarak, bir mola ve yola devam, beyaz çizgiyi izle, bir sigara yak ve çölün şaşırtıcı göğünde anlamları ara boşuna." (s. 145)

17 Ocak 2014 Cuma

George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası

İlk iki kitabı iki sene önce okumuştum, devamı biraz geç geldi ama diziyi izlerken okumadan edemedim, tabii dayanamayıp diziyi bitirdim önce. Olay örgüsü kitapta dizinin bittiği yerden sonra devam ediyor, her kitaba bir sezon şeklinde bir senaryo yok. Kitap çok daha ayrıntılı tabii.

Nasıl anlatayım bilemedim, karakterler üzerinden gideceğim.

Robb: Robb belki çok savaş kazandı, Jamie'yi tutsak aldı ama tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Savaşları kazandığını ama durduğu yerde kaybetmeye başladığını söylüyordu bir yerde. Lordlarını bir arada sorunsuzca tutamadı, bir de tutsaklarını en iyi şekilde koruyamadı. Karstark'ın kellesini alması adaletti ama o duruma yol açan sebepleri en başta kaldırması gerekliydi; tutsak Lannister çocuğunu daha iyi korumalıydı. Tywin Lannister sadece bekledi ve Robb'un ordusu çözülme emareleri göstermeye başladı. Asıl son bunun sonucunda gelmedi, bambaşka bir yerden vuruldu son darbe. Evlilik yeminini bozan Robb, misafiri olduğu Walder Frey tarafından katledildi, feci bir şekilde. Kuzeyin Kralı feci düştü, babası gibi. Ruhuna fatiha.

Catelyn: Kızlarını kurtarabilmek için Jamie'yi kral oğlundan habersiz kaçırdı, Brienne'le güneye yolladı. Kuzey'in parçalanmasındaki katkısı göz ardı edilemez. O da katliamda oğluyla birlikte öldü ama mucizevi bir geri dönüşü var, Beric Dondarrion sayesinde.

Jon: Sur'un yeni efendisi. Yabanıllarla birlikte takıldığı zamanlar Ygritte'le beraberdi ama kirişi kırıp Sur'u savunmak için geri döndüğünde, savaştan sonra Ygritte'in cesedini görünce pek üzülmedi. Stannis Baratheon'un hızır gibi yetiştiği zamanda yorgunluktan kırıldı kırılacaktı, canını ortaya koyup pek dövüştü. Sam'i de haklı olarak gönderdi, bebekli bir katakulliyle ama o sonraki kitaba giriyor.

Joffrey: Melisandre'nin kurbanlarından. Geberdi gitti cins, iyi oldu. Son zamanlarında dedesi Tywin'e bile gider yapmaya başlamıştı. Ulan sen kimsin.

Tywin: Yine iyi dayandı, onca cinsliğin arasında çizgisini koruyan nadir adamlardandı. Tabii oğlundan esirgediği sevgi sonunu getirmeseydi iyiydi. Lan doğarken annesini öldürdü diye çocuğunu sevmemek nedir. Arya'ya gösterdiği samimiyet için kendisini daima saygıyla anacağız tabii.

Sansa: Joffrey'in Margaery ile evlenme olayı ortaya çıkınca Kuzey'in ele geçirilmesi için Tyrion'la evlendirildi. İyi de idare etti durumu ama Joffrey'nin ölümüyle birlikte kellesi gidiyordu az daha. Serçeparmak ile kaçtı da kurtuldu gibi gözüküyor şu an, yine güvende değil. Serçeparmak'ın işlediği bir cinayet var sonraki kitapta, Sansa yine güvende değil. Kıl oluyorum gerçi buna, geberebilir. Ay şövalyeler süper romantik diye diye bok etti hayatını.

Arya: Yazık ya. Harrenhall'dan uzadı, yolda arkadaşları bundan ayrıldı, Dondarrion'un eline düştü, sonra Tazı'nın eline düştü. Karşısına kim çıktıysa fidye için kaçırdı bunu. İkizler'e, annesiyle Robb'un yanına geldiği an, kaleye girerken ailesi içeride katlediliyordu. Kirişi son anda kırıp uzadı, Tazı'yı bıraktı ve Braavos'a yelken açtı. Valar morghulis.

Stannis: Renly cortlayınca bir gazla savaşa girdi ama Tyrion tarafından hacamat edilince dipten ve derinden oynamaya başladı. Davos'un okuduğu parşömenle birlikte Sur'a gitti, kurtardı adamları. Melisandre'nin etkisinde, güvendiği tanrıdan lütuf gördü ama sonrası için neler yapabilir, görürüz.

Tyrion: Yazık be. Üstüne atılan bir cinayet var, giderken babasını öldürüp gidiyor, sırf kalbi kırılsın diye Jaime'ye yalan sıkıyor. Haksızlığa uğradıkça villain'lığa doğru gidiyor. Hiç kızmıyorum, ne yapsa mübahtır. Lan yıllardır adamın gururuyla, haysiyetiyle oynadınız. Kesecek alayınızı.

Jaime: Kitaptaki en uzun serüveni bu herif yaşadı. Paradigma değişti, adamın Kral Katili sıfatının arkasındaki olaylar sayesinde herife sempati bile duyduk. Tabii eli çtart diye kesilince sevinmedim değil. Küçücük çocuğu kuleden aşağı iter misin, oh olsun sana edepsiz herif. Şehre geri döndü, Cersei'sine kavuştu ama kılıç eli yok artık. Pis herif.

Cersei: Bu da iyice kafayı kırmaya başladı. Joffrey öldürülünce Tyrion'ın peşine düştü, Tommen'a bel bağladı, amcasıyla kavga etti falan. Çok durmaz, indirirler bunu aşağı.

Theon: Hak ettiğini buldu. Ailem de ailem. Al sana aile aptal herif, her kemiğini kırmışlardır umarım.

Süper kitaptı, şimdi sonrakini okuyorum. Biter öbür gün.

16 Ocak 2014 Perşembe

Gabriel Garcia Marquez - Bir Kayıp Denizci

Marquez'in gazetecilik zamanlarında Luis Alejandro Velasco, bir deniz kazasından kurtulup günler boyunca denizle mücadele ederek karaya çıkabilmiş bir adam, ofise geliyor ve hikayesini satmak istediğini söylüyor. Velasco kazadan kurtulan tek denizci. Karaya ulaştığında bir kahraman gibi karşılanıyor, dikta rejimi ona ödüller veriyor, reklamlarda oynuyor ve daha sonra silinip gidiyor. Giriş bölümünde Marquez'in anlattığına göre hikaye gazetede tefrika edildiğinde hem Velasco'nun, hem de Marquez'in hayatı tehlikeye girmiş, çünkü Velasco'nun kurtulduğu gemi kaçak mal taşıyormuş ve bu mallar doğrudan rejimle ilgiliymiş. Yani adamlar kendi ayaklarına sıkmışlar biraz.

Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.

7 Ocak 2014 Salı

Heinrich Böll - Ademoğlu Neredeydin?

Tahir Alangu'nun 1966'da yazdığı önsözden: "Savaşın somut görüntüsünü değil, insanoğlundaki değerleri olumsuz bir evrime nasıl itelediğini anlatan bu savaş kitabının en önemli ve etkin niteliği, üzerinde uzun uzadıya düşünme, ortaya koyduğu sorunları tartışma gereksinmesini duymadan, ezilerek, bir suçlu bilinci ile katılıp kabul edişimizde beliriyor." (s. 13)

Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.

Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri

Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?

"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş

Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.

"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'

Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)

Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.

Okuyalı bir ay oldu, çoğu şeyi unuttum ve pek de not almamışım. Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.

Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.

Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.

Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.

On numara, savaş leş bir şey.