12 Nisan 2016 Salı

Peter Handke - Yorgunluk Üzerine Deneme

Peter Handke, yorgunluk fragmanlarını kullanarak algılanan dünyanın yorgunluğundan ruhun yorgunluğuna doğru uzanıyor. Uzunca bir yürüyüş demektir bu. Çocukluğunun uzaklardan gelen sesini duyabilse de genç zihnin yorgunluğa yüklediği anlam birkaç kareden fazlası değil. Çocukluğun suçlu yorgunluğu, "dışarıya" çıkıldığında diğer insanların zorla kucaklattığı -anlatıcı bunun tersini söylese de insanların devinimsizliğinden doğan bir kendiliğindenlik hissediliyor, - bir acı, "şakaklarda bir cendere" sıkılığında. Üniversitedeki yorgunluk, belki de çoğumuzda ortaya çıkan bir kaygı halinde. Bir an olsun gelecekten umudunuzu kestiğiniz olmadı mı? Ben çok hissettim, Handke'nin o zamanki kaygılarına benzer şeyler duyumsamışımdır. Uzmanlaştıkları alanların anlatımında dahi enerjisi düşük doçentler, profesörler, kayırmacalar, yanlış bölümü tercih etmiş olma korkusu, neler.

"Ama şimdi üniversite yıllarında, orada, o kiralık odada farklı, aile evinden tanınmayan yeni bir tür yorgunluktan korkulurdu: kentin kıyısında, yalnız bir odada yorgunluk; 'yalnız-yorgunluğu'." (s. 8)

Uyuyan Adam mı çıktı oralardan bir yerlerden?

Uyku bir kaçış değil, uykusuzluğun neden olduğu yorgunluk da değil olay, farklı yorgunlukların farklı dünyaları, bu. Birbirinden uzağa düşen kadınla erkeğin yorgunluğu, konuşma yetisini yakıp kül edeni. Farklı biçimlerde dışa vururdu kendini; çiçekler yolunurdu, adımlar sayılırdı, adlar unutulurdu. Cenk Taner'in dediği: "Öylesine yorgunum ki adım neydi unuttum." Handke için bu yorgunluk aşıldığında yahut bölündüğünde, gündelik ıvır zıvırlar tarafından, kadınla erkek mutlu olabilir, bir ihtimal. Nasıl bir sıkıntı içinde olduklarını fark etmeleri gerekecek en başta, ardından bu sıkıntının ne koşulda yok olduğunu anlayacaklar ve sürdürecekler, sürünecekler belki. Sıkıntının, yorgunluğun yoğunluğu bir çifti çöle sürükleyebilir ve dışa vurum yoluyla birini öldürüp diğerini kumlara karabilir. Kitabı ve filmi son derece başarılıdır bunun. Tek bir darbede aşktan savruluş. Tek bir yorgunluk, küçük bir çatlak. Onarmak zordur. Dostlukların yorgunluğuna benzemez bu, dostlar bu yorgunluğu kendileri olarak paylaşırlar. Aşıkların yorgunluğu tekmiş gibi hissedilir, bölündüğünde diğerinin bir parçası da gelir. Fazladan yorgunluk, taşınamayacak bir yük. Don Juan, yorunluğunu başka kadınlarınkiyle birleştiriyordu. İki insanın bir araya gelebilmesi bu birleşimin atlatılmasına bağlıdır, iki yorgundan bir dinç çıkabilir.

Bütün bunların anlatımında amaç: "Olabildiğince kalpsiz bir biçimde, sorunuma ilişkin sahip olduğum resimlerin peşisıra gitmek, ardından her seferinde kendimi kelimenin tam anlamıyla resme yerleştirmek ve bu resmi, tüm titreşim ve kıvrımlarıyla birlikte, dil yardımıyla kuşatmak bana yetmeli." (s. 18) Çizilen resimlerde fiziksel yorgunluğun Avusturya'ya, işçi sınıfına ait bir parçası da var, yalanlardan ibaret bir devrimin, rüyanın inançlı işçileri için bir manzara. Makinelerin başındakiler değil, toprağın başındakiler için. Yorulmaz sanılan insanların fikren dermansızlaşması bir parçalama mekanizması haline geliyor ve işçi sınıfı yalnızlaşıyor, herkes kendi yorgunluğunu kendi yaşıyor. Handke için yorgunluk burjuvalara yakışmaz, resmedilebilir bir yorgunluk değildir onlarınki.

Korkuyu silen, kaygıyı yok eden, bütün iyiyi ve kötüyü birbirine karıştıran yorgunluk, bütün resimleri birbirine ekler, çok parçalı bir yaşamı kayıt altına alır. Kendiliğinden vardır, olmadığı durumlarda bir nesne olarak yaratılır. Bir başlangıçtır, sondan sonraki. Zaman-uzamın yaratılışındadır, tarihtir. Daha az Ben'in daha çokluğu olarak yorgunluk.

"Yorgunluk: Bütün krallar düş görmeden uyurlarken düş gören tek kralın parmağına dokunan melek." (s. 58)

2 Nisan 2016 Cumartesi

Thomas Bernhard - Odun Kesmek

Berjer koltukta ikinci kez yaşanan otuz yılın öfkesinden bir arkadaşımın aracılığıyla haberdar oldum. Selçuk Altun da sıklıkla Bernhard der ama bu patlayıcı adamın sesi, Altun'un andığı birçok kitabın, müzisyenin, heykelin, resmin ve insanın arasında kaynar. Büyük ayıp. Öfke diyoruz, insanın denetimi en zor duygusu, en özgür duygusu olduğunu da söyleyebiliriz, ketlemeye gelecek bir şey değil. Nevrotik davranışlarımızdan düşlerimize kadar her yere sızar, özgürlük arayışı çatlak arar. Her seferinde bulur. Tutacak gibi değil, yamalara teyelli mutluluğu kendi rengine boyar. Bastırılırsa bir süre sessiz kalır, sonra belki böyle bir kitap olarak çıkar ortaya. Bu kitabı öfkesini bastırmakta zorlanan bir adam alır, okur. Kendi ateşinden başkalarına da uzatır. Arkadaşım uzattı. Aldım, ben de öfkeliydim. Bazı şeyler kahrolmalıydı. "Odun Kesmek," dedi, "okuyacağın en şiddetli metinlerden biri olabilir." Başka şeyler de söyledi. "Yarın iş var, uyumam lazım, uyuyamıyorum. Aradığım öfkeyi geç, çok geç buldum, yazmam lazım. Sanatın ahbap tayfasından tiksinirim, çıkarcı insanlardan tiksinirim, hayırsız insanlardan tiksinirim, sosyal bir varlık olduğumuz için de bunlarla iç içe olmaktan tiksinirim, genelde kendimden de tiksinirim. Boku yemişliği açıkta olan insanlarla yakınlık kurmayı severim, olayları ortada çünkü. Yalan dolanları yok, neyse o. Çok laf söylerler arkadaşlarıma, bana da söylerler. Acısını çektikten sonra çoğu şey gibi bunları da unutuyorum. Yutuyorum. Göğsümde bir hedef tahtası var. Gönlünüzce sıkabilirsiniz, sonra kendinizden nefret edersiniz. Kendimi hep bir ayna olarak görmüşümdür. İstediğinizi yapın, sonra yaptığınıza bakın. Ben unuttum, Gülten Akın unutanları affetmiyor, onlar çoktan devam ediyor oysa, önünde sonunda. Siz hatırlamaya lanetlisiniz. Kendinize hapissiniz. Yırtıp çıkacağınız bir göğünüz yok. Daima gülen yüzleriniz var, kibarlığınız eşsiz. Yalnızlığınızla yapacağınız hiçbir şey yok, sadece acısını çekiyorsunuz ve kurtulmak için kendinizden birçoğunu etrafınıza topluyorsunuz. Rezilsiniz. Tatilleriniz rezil, gününüz rezil, ilişkileriniz rezil. Gülen yüzler, birbirinizden bir şeyler çalmak için. Sevgi, zaman, çocuk." Bu adamla ara ara buluşurum, Kadıköy'den Kalamış'a yürürüz. O evine gider, ben Yat Limanı'ndan otobüse binerim ve sokağıma yürüdüğüm 15 dakika boyunca dünyanın normal renklerine dönmek için kırmızıdan kurtulmaya çalışmasını izlerim. Uykuya dalmadan önce yine aklıma gelir, öfkesini düşünürüm. Nasıl yaşanır böyle? Otuzlarını ortalamaya yakın, iyi bir üniversitede doktora, iyi bir iş, yalnızlık. Roman karakteri gibi adam ya da adam gibi roman karakteri, yine de modası geçmiş. Trajedisinin modası ne zaman geçer? Öfkeninki geçmeyeceğinden mümkün değil. Her öfke orijinaldir, bir diğerinden farklıdır. Bernhard'ın çeviri kitaplarını kabullenmeyişinde benzer bir duyarlık var. Bu son derece kişisel, çevrilemez, yorumlanamaz, benzetilemez -arkadaş, onca tartıştık ama sen haksızsın- bir isyan. O berjer koltuğun otuz yıla yayılmış ansımaları rüya avcısı gibi yakalayıp pekleyerek hapsetmesi bir lanet, bir işkence, bir rahatlama. Spiral anlatının sonsuza ıraksayan ucu berjer koltuk. Diğer ucu, nirengi noktası aynı olan çemberlerin büyüttüğü anılarda Viyana'nın karanlık havası, Auersbergerler, müntehire Joanna, Burg Tiyatrosu ve kötü anıların, anlatının 4x büyüttüğü birkaç sevimsizlik abidesi. Her birine ayrı ayrı odaklanıp berjer koltukta kendi anına dönen bir hafıza, güncelde gördüğü manzarayı her anıyla yeniden çirkinleştirip her seferinde yeni bir hatırlayışın fırtınasına kapılacak, gündüz feneri berjer koltuk. Otuz yıl içinde koltuk yeniden döşetilmiş, ilk zamanlarından oldukça farklı. Hatırlananlar da öyle. Onları öyle bir değiştireceğiz ki hatırlanmayacaklar, sonunda. Öfkesiz, durgun bir yaşantıda yolun buraya çıkacağını sanıyorum. Anlatıcının yaşantısı böyle değil, neleri hatırladığına bakalım. Yetenekli bir öğrenci, aldığı müzik eğitiminin yanında iyi bir yazar, benzerleri arasında parlıyor. Yaşamaya aç, öğrenmeye de. Auersbergerler'in aşırı, vay anasını harikulade sanat ortamında geçirdiği zamanı kahırla ansa da gençken, hiçbir şeyin farkında olmadığı zamanlarda orada sömürüldüğünü çok iyi hatırlıyor, Joanna'nın da. Derin bir ilişkileri vardı, zaman içinde yollar ayrıldı ve Joanna'nın cenaze törenine kadar belki de hiçbir şey gelmedi aklına, hiçbir kötü anı kendini hatırlatmadı. Auersberger çifti cenazeden sonra onu evlerine davet etmeseydi belki yine yırtabilirdi, olmadı. Kader değil, kadersizlik değil, geleceğini söyledi sadece ve işte, berjer koltuk. İnsanlar çok önemli konular hakkında konuşuyor, Viyana'yı bırakıp gitmeyenlerin bir halt olamadığı sanat dünyasının çok haltlı insanları. Ev sahibi çift de onlardan; zamanında potansiyel vadedip sonrasında hiçbir ilerleme gösterememiş insanlar. Harcanmış yetenekler. Kaybolmuş incelikler. "İnsanlarla en içten biçimde arkadaş oluyor ve bunun gerçekten ömür boyu süreceğine inanıyor ve günün birinde bu her şeyden çok takdir ettiğimiz, hayranlık duyduğumuz, hatta sevdiğimiz insanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılıyor ve onlardan tiksiniyoruz ve onlardan nefret ediyoruz ve onlarla hiçbir ilişkimiz kalsın istemiyoruz, diye düşündüm, berjer koltukta, tıpkı eskiden duyduğumuz eğilim ve sevgi gibi, nefretimizle de onları ömür boyu istemediğimiz için onları kafamızdan tamamen siliyoruz." (s. 38) Daha derine bir bakış. Neşter ruhu kesiyor, ipeğin yırtılma sesini bilir misiniz? "Derin bir nefes aldım ve müzik odasındaki insanların duymak zorunda kaldıkları bir biçimde kendime şunları söyledim; sen edimsel olmayan, yalnız tasarlanmış bir yaşam yaşadın, yalnız tasarlanmış bir varlıksın, gerçek değilsin, seninle ilgili her şey ve sen olan her şey, her zaman tasarlanmış, edimsel ve gerçek olmayan bir varoluştu." (s. 51) Yıllar boyunca aklına gelmeyen bu düşüncenin belirmesine yıllar varken bir şeyler başarılmıştı, bir şeyler oluyordu, Viyana'dan uzakta. Şimdi Burg Tiyatrosu'ndan beklenen çok mühim bir oyuncunun gelmesi, yemeğin başlaması beklenirken diğer her şey gibi bu da omuzlarda taşınacak bir yük, insanın kendi yükü. İnsanın kendi kayası. İnsan kendini taşır, yuvarlanması için, tekrar taşımak için, yuvarlanması için. Joanna dayanamadı, bir gölge kadındı. Yaratmaya devam edebilirdi oysa, birazcık yardımla. Şimdi onun hakkında söylenen şeyler birkaç kelime, oyuncu masadaki yerini aldı, berjer koltuğa veda ettik, spotlar masaya çevrildi, oyuncuya ve anlatıcının eski kırığı olan, Virginia Woolf'u aştığını iddia eden yazara. Anlatıcı, kadını terk ettikten yıllar sonra yine karşısında. Oyuncunun devasa, musmuazzam yeteneği, kibirli ses tonunda gizli. Bir taraftan da anlatıcının adamı gömmesi gerekiyor ki inbreeding denen nanenin sanatı nasıl tektipleştirdiği lanetle anılsın ve dahi Woolf'u Aşan Kadın'la oyuncunun kavgası parodiye dönsün, iki cahilin, iki yetenek israfının horoz dövüşü, Viyana bu kadar, bu insanlar arasında senin ne işin var anlatıcı, en başta gelmemeliydin, sabah olduğunda iki ahmağın barıştığını görmemeliydin, Kendinle çelişkiye elbette düşmeliydin, önce onlardan tiksindiğini söyledin, onların seni kullandığını söyledin, sonra Woolf'u Aşan Kadın'ı kullandığını, ondan alman gerekeni alıp yoluna devam ettiğini söyledin, yoksa o seni terk edecekti ve yoluna devam eden o olacaktı. Bu öfken kendine de. Bu acı hepinizin. "Yeryüzü, her şey, haksızlığın ta kendisi, diye düşündüm. İnsanlar haksızlık ve haksızlık her şey, gerçek bu, diye düşündüm. Yalnız haksızlığa sahibiz, diye düşündüm. Bu insanlar her şeymiş görünümünü verdiler hep, gerçekte hiçbir şeydiler ve zaman zaman, eğitimli görünümü verdiler, oysa değildiler ve kimi zaman da insani görünümü verdiler, oysa öyle değildiler, diye düşündüm." (s. 78) Berjer koltukta.

31 Mart 2016 Perşembe

Ray Bradbury - Mars Yıllıkları

PKD, BK'yi BK yapan "yeni fikirler, yeni olasılıklar" diyordu. Sunuş kısmında astroloji profesörü ve BK yazarı Fred Hoyle da aynı noktaya dikkat çekip BK'nin edebiyat potansiyeli açısından büyük önem taşıdığını söylüyor. Duyguların permütasyonu sınırlı, o halde farklı mevzular için katalizör bulunmalı ve bu katalizör BK. Kanonlaşmaya doğru giden klasik ve modern edebiyat bir noktada tıkanacak, oysa BK her daim güneş gibi parlayacak!

Pek katılmadım buna. Hoyle yardırmaya devam edip insanın çevresine karşı olan sorumluluğunun pek ele alınmadığını -BK dışında- söylüyor. Buna hiç katılmadım. Ele alınmıştır, terra-kurma olarak zuhur etmesine gerek yok. Bu romandaki Mars ve Dünya, iki komşu ülke olarak ele alınabilirdi. İki komşu şehir. İki komşu mahalle. İrlanda'da Katolik ve Protestan mahalleleri, neden olmasın? Boer ve yerliler. Kısmen de olsa bu gerçekleşebilirdi, "mavi ışıklı uçan varlıklar" temalı öyküde dini inanışların biçim değiştirmesiyle birlikte pederlerin tutumuyla paralel olarak Doris Lessing'in Siyah Madonna gibi müthiş bir örneği duruyor. Bu konuda sözü Mahmut Alnıgeniş'e bırakıyoruz.


Hoyle da şunu diyor: "Şu anda değindiğim, dinin biçimsel olmayan yönleridir. Bana göre biçimsel olmayan bağlamda din, bir insanın gökyüzünü huşu içinde bakması, eğer aklı varsa kâinatın görkemli oyununun bir amacı olduğunu ve insanın kendi küçük rolünün de bir anlamı olduğunu hissetmesidir. Din ve bilim arasındaki çatışma, din ile biçimsel din arasındaki çatışmadır ve bunun da açık bir nedeni vardır. Tüm biçimsel dinler, fiziksel dünya anlayışımızın bugünküne göre çok daha az gelişmiş olduğu, eski zamanlarda ortaya çıkmıştır." (s. 10) O halde bilimsel anlamda sürekli gelişen dünyamıza göre dinin farklı yorumları ister istemez ortaya çıkacaktır, dini semboller yerini yeni sembollere bırakabilir. Çok basit bir örnek olarak klonlanmış İsa'yı örnek göstermek mümkün, adam dünyaya tekrar geleceğine göre neden bu yolla gelmesin? BK'nin asıl rolü tam da bu: Olasılıkları kullanarak farklı düşüncelere kapı açması. Bilimsel ilerlemeyle birlikte yeni fikirler ortaya çıkacak, sonra daha yenileri. Yanlışsam dürtün, Arthur C. Clarke dört ciltlik efsane eserinin giriş bölümlerinde metinleri Voyager yolculukları sonucu elde edilen bilgilerle yazdığını söylüyordu.

Bu anlatıyı klasik edebiyatın -bence- bir tık üzerine koyan nedir? Birinci olarak çok başarılı, gerçekten başarılı bir yabancılaştırma duygusu. Bir mahalle ötede ne kadar farklı olursa olsun sizin gibi insanlara rastlarsınız, bildiğiniz form. Mars Yıllıkları'ndaysa uzak bir gezegenin varlığı bile bu yabancılaştırma için yeterli, işin içinde Ray Bradbury olduğunu hep aklımda tutuyorum bunu söylerken. Bu anlatının BK olup olmadığıyla ilgili tartışmalar dönmüş, dalga falan geçilmiş hatta, bakış açısına göre bir parça doğruluk payı olabilir ama Hoyle'a göre Odysseia da zamanının bir bilimkurgusu. Türün de belli bir formülü olmadığına göre -içinde iki gram konjürasyon akımülatörü olmayan BK, BK değildir, gibi- mevzuyu fantazyadan pek de ayırmamak gerek. Bir BK'de uçuk icatlar olması gerekmiyor, bir fantazyada illa Elfler olacak diye bir kural yok. Bu geniş perspektiften yaklaşırsak, mesela Mars'ıın terk edilişinden sonra gezegende kalan sayılı insanlardan ikisinin birbiriyle olan ilişkisini işleyen öykünün BK'yle uzaktan yakından alakası olmazdı, lakin aynı mevzu bir Marslıyla bir Dünyalının karşılaştığı öykünün bağlamıyla ele alındığında, o zaman sınırlar çiziliyor. İki şehrin hikâyesi tekrar yazılabilirdi, tehlike çok yakın ama Ray Bradbury farklı dünyaları kullanarak bu tehlikeyi bertaraf edip okura hayal gücünün saf parıltılarını gösteriyor. BK bu yahu.

Ocak 1999'dan Ekim 2026'ya, Mars'a yollanan ilk roketle başlayıp Mars'ın yüzeyinde kalan son insanlara kadar anlatılan 27 yıllık süreçte insanı bulacağız, başka bir gezegende veya kendi gezegenimizde. Ne kadar kolay aldanabildiğimiz, korkabildiğimiz, sevinebildiğimiz ve kaçabildiğimiz her zaman aklımızda olacak. Ben burada kısa bir tarihçe tutmakla yetineceğim. Bazı karakterler birkaç öyküde birden görünüyor. 27 yıldan bahsediyoruz, normal.

Şubat 1999: Marslı kadın hayatından pek sıkılmış, eşi de bildiğimiz hödük. Mars'a gelen ilk araştırma ekibini rüyasında gören kadın, özellikle beğendiği bir astronottan bahseder eşine. Büyük hata. Adam kadından ekibin ne zaman ve nereye ineceğini öğrenir, silahını alıp dışarı çıkar ve iki kişilik ekibi yok eder. Mars'ta her şey normale dönmüştür. Kısa bir süre için.

Ağustos 1999: Delilik. İkinci ekip kapı kapı dolaşır ve Dünya'dan geldiklerini söyler, kimse sallamaz bunları. Koca gezegen devlet dairesine dönmüştür sanki, oradan oraya yollanırlar ve seyyar satıcı muamelesi görürler. En sonunda kapalı bir ortama alınırlar, anlaşılır ki orası tımarhane. Ekibin kaptanı, tımarhanenin doktoruyla görüşür ve doktoru Dünya'dan geldiğine bir türlü inandıramaz. Doktora göre muhteşem bir yaratıyla şizofreninin dibine vurmuş bir adamdır. Söyledikleri o kadar inandırıcıdır ki doktor kendi akıl sağlığından şüphe etmeye başlar, sanrıyı yok etmek için ekibi ve kaptanı öldürür, ortadan kaybolmadıklarını görünce kendi kafasına sıkar bu kez.

Nisan 2000: Üçüncü sefer. İnsan inanmak istiyor ve sorgulamıyor, özleminin büyüklüğü ölçüsünde. Astronotları çok önceden ölmüş aile üyeleri karşılar, evlere dağılırlar. Ekibin kaptanı bir işler döndüğünü düşünür. Küçük bir paranoyayla başlar, gerçeğin dehşetiyle sona erer. Marslılar, telepati yeteneğiyle insanların çok özlediği diğer insanları kullanır ve savunmasız hale getirdikleri ekip üyelerini öldürür. Güzel bir savunma mekanizması. Filmlerde de olur ya, kahramanın sevdiği kişi zombi olur, vampir olur da öldürülemez bir türlü.

Haziran 2001: Spender insanlığın kanonuna karşı. Ekip kaptanıyla Spender'ın diyaloğu, insanoğlunun kültürünü ve yıkıcılığını inceleyen en önemli bölümlerden biri. Adamımız Mars medeniyetini tanıdıkça atom bombalarından, çoğunluktan, Dünya'dan kaçmak istediğini fark eder ve ekibe geri dönmez.

Bu seferden sonra yerleşimciler gelmeye başlıyor; önce birkaçı, sonra yüzlercesi, binlercesi. Tabii oksijen yetersiz, bir terra-kurma projesi lazım. O konuda Benjamin kardeşimiz devreye giriyor, ciğerlerinin kaldıramayacağı oksijensizlikte bir havayı doğanın da izin vermesiyle değiştiriyor, solunabilir bir hale getiriyor. Ağaçlar.

Ağustos 2002: Şu öyküyü okuduğum diğer hiçbir öyküye değişmem. Dünyam aydınlanıyor böyle güzel şeyler okuyunca, günüm muhteşem geçiyor, musmutlu bir insan oluyorum.

Tomas yaşlı bir adam, değişimlere açık. Gezegen değiştirecek kadar. Mars'ın renklerini, kokusunu, her şeyini seviyor. Geçmişinden kurtulmaya çalışmıyor, sadece daha yeni bir geçmiş istiyor.

"Bu gece havada zamanın kokusu vardı. Tomas gülümsedi ve hayal gücünü işe koştu. Bir düşünce vardı. Zaman nasıl kokardı? Toz, saatler ve insanlar gibi. Zamanın sesi nasıldır diye merak ederseniz, karanlık bir mağarada akan su, ağlama sesleri boş tabutların kapağına vuran toprak ve yağmur gibidir bu ses. Daha da ileri gidecek olursak, zaman neye benzer? Zaman, kapkara bir odaya usul usul yağan kara, ya da eski bir sinemadaki sessiz filme, Ya da yeni yıl balonları gibi aşağıya ve hiçliğe doğru düşen yüz milyar surata benzer. işte böyle kokar, görünür ve ses verirdi zaman. Ve bu gece -Tomas bir elini kamyonetin dışında esen rüzgâra uzattı- zamana neredeyse dokunabilirdiniz." (s. 156)

Yolda bir Marslıyla karşılaşıp konuşuyorlar, ötekinin böyle güzel bir anlatımını bilmiyorum. Gerçeklikleri farklıdır, dilleri farklıdır, her şeyleri farklıdır ve orta bir noktada buluşulamayacağı konusunda anlaşıp yollarına devam ederler. Anlamak için baskı, şiddet vs. yoktur, sömürü niyeti yoktur. İki akıllı varlığın ilk ve son kez karşılaşıp yaşamlarına devam etmeleri, bu kadar basit.

"Kim geleceği görmek ister ve kim görebilmiş ki?" (s. 166)

Kasım 2002: Ateş Balonları da kafa açıcı bir öykü. Misyonerler dinin farklı biçimlerine rastlayabileceklerini düşünüyorlar, ortalıkta parıltılar saçarak uçan nesnelerin varlığına dair söylentiler duyulmuş. Misyonerlerden biri, diğerlerini bu varlıkları bulmak için ikna ediyor, diğerlerinin amacıysa bildikleri formuyla dini yaşamak ve yaymak. Her neyse, bu varlıkları buluyorlar ve bedenden, kötülükten arınmış olduklarını görüyorlar. Büyük bir huşu işte, insanın ilk zamanlarında gökyüzüne bakması gibi.

İtfaiyeciler kitapları yakıp söndürüyor. Fahrenayt 812. Usherların Konağı ikinci versiyonuyla karşınıza çıkacak; Dünya'dan kaçıp kendi konağını yaptıran bir Poe hayranı, Mars'ta dahi konağını yıkmak isteyen kitapyakar zihniyete kök söktürecek. Siyahiler yeni gezegene doğru yola çıkacak, ırkçılığın yarı parodik bir eleştirisini okuyacaksınız. Bir de tam PKD öyküsü diyebileceğiniz öyküler var, kimlik sorununa robotik yaklaşımlar. Sanal olan, gerçek olan birbirine karışacak.

Dünya'nın havaya uçması ve bunun Mars'tan bir pırıltı halinde görülmesi büyük sıkıntı. Ev neresiydi, anlamı neydi, insanoğlu yaban mı, bunlar hep düşünülecek. Nihayet ortalıkta pek insan kalmayınca milyon yıl süren bir piknik başlayacak. Çocuklarına suda yansımalarını gösteren baba, Marslılara baktıklarını söyleyecek. Neler de neler.

İyi BK iyi edebiyattır, Ray Bradbury şahane bir yazardır. Burun kıvıranlar Mars'a gidemesin, ne diyeyim.

Böyle bir kitaba böyle bir şarkı gider. RIP Hide.

29 Mart 2016 Salı

Richard Brautigan - Karpuz Şekerinde

Cessie öne çektirdi de okudum, yoksa bekleyecekti ve kendime yazık edecektim. Baharın bir iki kafayı uzattığı günlerde ortalık yeşil-pembeye kesti. Ağzımın tadı yerine geldi. Hassas bir dengeye sahip olan benÖLÜM'e ağır gelmek mümkün değil, düş görür gibi yaşayanların aralarına kaynayıverin.

"Ya da biri senden bir şey yapmanı istemişti. Sen de yapmıştın. Sonra dediler ki yaptığın şey yanlış -'hatam için üzgünüm,' dedin- ve başka bir şey yapmak zorunda kaldın.
İşte benim adım o." (s. 10)

Balık, bu alıntı da benim için.

Anlatıcının isminin bir önemi yok, bu kasaba Sedat Demir'in öksüren meskenine benzese de işin içine karışan alabalıklar, karpuz şekeri ve diğer karpuzî meseleler ayrı bir ince işe çıkıyor. Kasabanın adı benÖLÜM, balıklar, karpuzlar ve sakin insanlar için çok güzel bir memleket. Sakin insanlar, hayatlarını basitleştirip karmaşadan uzaklaşanlar. Ne kadar basit olurlarsa olsunlar, ne kadar mutlu olmak isterlerse istesinler mutsuz olmaya, intihar etmeye bir mani yok. Yaşam basitleştikçe trajediler de basitleşiyor, yok olmuyor. Bildiğiniz gibi yaşam paket halde geliyor, içinde her şey var. Zaten mutsuzluğun olmadığı bir yer ütopyadan çok distopya olurdu sanıyorum.

Okulda iyi kompozisyonlar yazan anlatıcı, kitap yazmakla uğraşırken evine uzanan köprünün gıcırdayan tahtasıyla Margaret'ın geldiğini anlıyor ve kızın gelmesini istemiyor, onun yerine Pauline'in gelmesini tercih ediyor. Trajediye yol açacak bir tercih, sonlara doğru.

benÖLÜM'de yaşayanlar, Bill, Charley ve diğerleri, tek bir işle meşgul insanlar. Birbirlerini sıklıkla görürler, yemek yenirken mesela. Kızarmış havuç, sürekli. Bu sürreal dünyada güneş her gün farklı bir renkte parıldar, oysa yiyecekler pek farklı değildir. İnsana dair alışkanlıkları hiçbir karpuz değiştiremez.

Anlatıcının olayları özetlediği bir bölüm var, fihrist gibi. Oradan olacakları öğrenirsiniz. Maddeler konsantre bölümler gibidir, basitliğin sakinleştirdiği kelimelerde başka bir anlam, bir hırçınlık göremezsiniz. Arka planda daha büyük işler dönüyor gibi görünüyor, onu da sona atayım.

Unutulmuş İşletmeler, unutmayanlar tarafından etrafında dolanılan bir yer. içtenKAYNAYAN ve arkadaşları civarda birkaç baraka kuruyor, içerideki nesnelerden viski yapıp içiyorlar ve benÖLÜM'ün değiştiğini, kasabada yaşayan aptalların her şeyi rezil ettiğini söylüyorlar, özellikle Charley'nin kardeşi içtenKAYNAYAN bayağı bir haşlıyor milleti. Kaplanların öldürülmesi de önemli tabii. Zamanında memlekette birçok kaplan varmış, hatta içlerinden biri anlatıcının matematik problemlerine yardım eden cinsten. Ne yazık ki çocuğun annesiyle babasını yiyorlar, büyük talihsizlik. Çoğu insanı yiyorlar aslında, ortadan kaldırılmaları bu yüzden ama içtenKAYNAYAN için onların varlığı olmazsa olmaz. Margaret da bu tayfaya ilgi duyup onların meskenine sık sık gidiyor, anlatıcıyı Pauline'e kaydıran bu da olabilir.

içtenKAYNAYAN ve adamları parmaklarını, burunlarını kesip kan kaybından ölüyor, aşkına karşılık bulamayan Margaret intihar ediyor ve parlayan çiçeklerle gömülüyor. Ardından bir şenlik, ölüyü uğurlamak için en güzel yol. Bir anlatının bitmesi için de.

Kapitalist dünyadan kurtulmuş bir kasaba, işletme kapatılmış, işletmeden arta kalanlar içtenKAYNAYAN gibi tüketim insanlarına sürekli viski sağlıyor ve onların ölümüne yol açıyor. Kaplanlar insanlara yardımcı olabilir, görünüşte. Yaşayanların zamanlarını, emeklerini yiyorlar. Yapay doğanın bir parçası, onlardan kaçılmaz, yok edilmedikleri sürece. Soyları tükenince insanın kendine ayıracak zamanı, başka mücadeleler için enerjisi kalıyor geriye. Bir de karpuzlar, karpuz fenerleri, karpuz çiçekleri, karpuz güneşi. Yaz geliyor!

Brautigan, güzelliğine kaç karpuz sığar?

Orhan Duru - İstanbulin

İstanbulin bir fes, bir kıyafet ve Orhan Duru'nun denemelerinden oluşan bir kitap. Orhan Duru bilmediğiniz gibi Demir Özlü, Ferit Edgü gibi diğer pek bilinmeyenlerle birlikte aynı ortamların havasını solumuş, "bilim kurgu" adına kavuşmamızı sağlamış ve öyküleriyle üniversite yıllarıma damga vurmuş merhum yazardır. Sezer Duru'nun eşidir, birlikte yazdıkları O Pera'daki Hayalet'te Hayalet Oğuz'u ne güzel anlatmışlardır. İyidir yani.

Orhan Duru'nun İstanbul izlenimleri seksen farklı zamana ve mekana açılıyor. Yılların değiştire değiştire, çoğalta çoğalta doyamadığı kaosun zaman zaman peydah olan anlaşılır manzaralarına bakınca farklı şehirler gibi algılanan megapolün kiri, pası, nostaljisi, güzelliği, her şeyi ortaya çıkıyor. Çöp dağlarının bombatik etkisinden sokak isimlerine, pek çok mevzuda Duru'nun oynattığı kalem için teşekkürü borç bildim. Birçok İstanbul'u birçok kılık içinde bulacaksınız, nefis olmuş. Bunların arasında zaman zaman Ferit Edgü'yle Taksim gezintisi, sanatçı dostların masa başı halleri belirebilir, ilgiyle okunuyor ama ilk deneme en mühimlerinden biri, şehirde yaşamak ve edebiyatla ilgili. Bir konferans metni, konferans tartışmalar yüzünden gerçekleşememiş.

Duru, bir şehir insanı olduğunu ve doğayı ne kadar özlerse özlesin en fazla on gün boyunca ağaçlara, denize ve temiz havaya katlanabildiğini söylüyor, sonrasında kente dönüyormuş. Kaosa ve insanlara dönüyordur aslında. Doğanın evlere dek dallanıp budaklandığı yerlerde kendi sesinden başka bir sesi arayabilir insan ama kendine katlanabildiği ölçüde aramaz, başkalarına şiddetli bir ihtiyaç duymaz bir süre. İki farklı yedi günlük süreç hatırlıyorum, birinde kar tatilinden ötürü evden çıkmadım, kimseyle konuşmadım. Beldenin birazcık dışında, gelenin gidenin olmadığı bir yerde yaşıyordum. Önümde deniz, arkamda orman vardı. Delirecektim. Diğerinde yine bir tatil, bu kez aradan bir sene geçmiş, hayatımın en dolu bir haftası olabilir. Kendi sesime alıştığımdandır. On gün şehrin bağlarından kurtulmaya yetmeyecek bir süre. Kurtuldum diyebilirim, sonra düş kurdum, önünü alamadım ve tekrar İstanbul. Ne güzel diyor Duru; "Düş kuramayanlar ve çılgın amaçlar peşinde koşmayanlar kentlerde yaşamasın daha iyi." (s. 10)

Edebiyat olayı da yine Duru'nun bir saptaması. Türkiye'de edebiyatın sadece kentliler için olduğunu söylüyor. Okuyan tayfanın kentlere yığıldığı malum. Gerek kültürel gelişmeleri yerinden takip etmek ve bu işlere bir yerinden dahil olmak, gerek köyün, kasabanın yoğun yalnızlık duygusundansa şehirdeki seyreltilmiş yalnızlığı yaşamak cezbediyor. Köy edebiyatı da kentliler için. Kentlilerin edebiyatı kendine.

karanlık city başlıklı denemeyle birlikte şehrin sokaklarına iniyoruz. Köpekler, çöpler, sağdan soldan yükselen dumanlar, travestiler, insanın üstüne üstüne eğilen binalar. Bildiğimiz Dark City olmuş burası. Değişmiş, hiçbir adın eski anlamı yok. Mesela istanbul'un düş kırıklıkları adlı bölüm.

"Sıraselviler'de selvi yok.
Sıracevizler'de ceviz yok.
Topağacında ağaç yok.
Söğütlü Çeşme'de söğüt yok.
Bostancı'da bostan yok." (s. 14)

Daha da gidiyor. Küçükyalı'da yalı yok, İdealtepe'de Platon yok?

cangilistaniye/cangilislambol: Sanayi kuruluşları, kat karşılığı köşk, kara dumanlar, Gemlik'te beton göreceksiniz, sakın şaşırmayın. Erenköy'ün son köşklerini şu aralar görebilirsiniz, numunelik kaldı bir iki tane.

Tarih olmuş dükkanlar, tarih olmuş sokaklar, tatlar, esnaf lokantaları, insanlar, hepsinin tarihçesini tutuyor Duru. İstanbul Ansiklopedisi'ni açıp birazcık kurcalamak nelerin yok olduğunu görmek için iyi, hayıflanmanınsa çaresi yok. Kuru bir anlatı beklemeyin, Duru'nun mizahını seversiniz. Nostaljisini de.

27 Mart 2016 Pazar

Robert E. Howard - Almuric

Bir MonoKL güzelliği daha. Yayıma hazırladıkları arasında Kavgam II var, tek kitapla hastası olduğum Kobo Abe -Abe Kobo?- var, Papini basacaklar derken aldı başını gitti maaş. Hadi bakalım. Başka Dünyalar serisine ara vermiş gibi gözüküyorlar, bu olmadı. Keşke devam etseler.

Robert E. Howard, Conan gibi, Kull gibi adamları yaratarak kılıçlı, büyülü maceraları da yaratmış oldu. İlginçtir, Kılıç ve Büyü Öyküleri adlı kitabın baskısı bitmemiş, edinebilirsiniz bu türü seviyorsanız. İthaki bunun ilk cildini basmış, sonra yarım bırakmış. Clark Ashton Smith'in öykülerinde yaptığı gibi. Devamını getirmemişler, herhalde yayınevi zarar ediyor diye. Yayın hakkı onlarda değildir umarım, başka yayınevleri bassa keşke. Neyse, Howard'ın bu tür dışındaki öyküleri de çok güzel, birkaçını İngilizce olarak okudum. Korkunç gerçekten. Karanlıkta 33 Yazar seçkisinde Cehennem Güvercinleri vardı, şahane bir öykü o. Daha ilk cümlelerde yaratılan bir dehşet atmosferi, okuru ne olduğunu anlamadan çarpıyor. Tekinsizlik yaratmada üstüne olmayan bir adam Howard.

Almuric bir kılıçlı vurdulu kırdı türünden güzel bir roman. Esau Cairn'ın maceralarını, kestiği kafaları ve kırdığı kemikleri takip ederek nihayete varmadan önce farklı dünyaları, farklı ırkları ve bütün bunların arasında mücadeleden vazgeçmeyen iki Arzlı'yı -en azından birinin ruhu Arzlı- tanıyacağız.

Başta profesöre benzer bir adamın anlatımıyla mevzuya aşina oluyoruz. Bu Esau Cairn arkadaşımız katıksız gücüyle çevresinde ucube olarak görülen biri. Düşünce yapısı oldukça basit ve kasları oldukça sıkı, bu yüzden bir ucube gibi muamele görüyor. Üniversiteden atılıyor, acı gücünün yüzünden boksörlük lisansı elinden alınıyor. En sonunda karanlık işlere bulaşıp profesörün evine kaçıyor. Profesör, bu arkadaşımızı "kendi çağına uydurulan ve kendi olmaktan vazgeçmeyerek dışlanan" şeklinde niteler. Gerçekten de doğduğu yer, ABD'nin cangıl bölgesidir ve bir Spartalı gibi yetiştirilen Cairn, toplumda yeri olmadığı ortaya çıkınca başka bir güneş sistemindeki Almuric adlı gezegene yollanıyor ve oradaki maceralarını profesörün anlatmaya yanaşmadığı bir şekilde Dünya'ya ulaştırıyor. Anlatı bu maceralar üzerine kurulu.

Cairn kendini hiç bilmediği bir dünyada bulur, Crusoe'nun bir nevi çeşitlemesi. Bulunduğu ortama ayak uydurmaya çalışır, farklı mekaniklere sahip doğanın yardımıyla daha da güçlenir, hızlanır falan. Öbür türlü o dünyanın yaratıklarına karşı hayatta kalma şansı yoktur. "Hayatta kalmak katılaşmaya bağlı olduğundan katılaştım." (s. 31) Kıllı, koca koca yaratıklara karşı savaşır, bir de insana benzer bir canlıyla dövüşür, herifi tokatlar ve onun bıçağını alır ama ağır yaralanır ama çevresine ayak uydurduğu ölçüde yaşamı kolaylaşır. "Soğuk suyla yıkanmak dışında tedavi görmeyen yaralarım kendiliğinden iyileşmişti, zira Doğa kendisine yakın yaşayanların acılarını dindirmeye eğilimlidir." (s. 32)

Sonrasında bir şehrin surlarının önüne çıkar ve şehir sakinleri bunu tutsak alır. Onlardan biri olabilmek için gergedan kuvvetinde bir adamla dövüşür, saatler boyunca süren dövüşten sağ çıkar ve kabileye katılır. Ha, bu arada aynı dili konuşurlar ama anlatıcı bunun nasıl mümkün olduğunu es geçer. Meeh. Bir de bıçağı gören şehir sakinleri şaşırır, zira bu bıçak düşman kabilenin başındaki adama, diyelim ki Yenilmez Hilmi'ye aittir. Sonra bu herifle de karşılaşacaklar. Çok heyecanlı.

Cairn durmadan gözlemler ve Almuric'i hemen her yönüyle betimler. Mavi bir kuşağın ötesinde ne gibi varlıklar olduğu bilinmemektedir, kimse oraları keşfe çıkmaz. Bilinen dünyanın sonu. Ötesinde dipsiz bir uçurum olduğu sanılır. Bu savaşçı şehirdekiler Vikingler gibi vandallık yaparlar, günlerini gün ederler falan. Birkaç kabile sürekli savaş halindedir, kadınları kaçırıp dururlar. Bir de Yagalar var, bunlar Cairn gelmeden önce bir efsaneden ibaret olan şehirlerinden sürüler halinde gelip terör estiren kanatlı varlıklar. Kraliçelerini tanrıça olarak görüyorlar, sadece kendi bedenlerine ve zevklerine tapıyorlar. Herhangi bir ahlak anlayışları yok, yarattıkları dehşetin de sınırı yok haliyle.

Cairn ve katıldığı kabilenin reisinin kızı olan Altha arasında bir haller olur. Altha yaşadığı dünyayı beğenmez, bir Arzlı gibi düşünmektedir ve kaçma hayalleri kurmaktadır. Bizimkinin aklı gider elbet, kız Yagalar tarafından kaçırılana kadar tereddütlü hallerden beyni bozar ama ondan önce düşman kabilenin ikisini birden ele geçirmesi var. Hapsedildikleri günün gecesinde Yaga saldırısı yaşanır, Yagalar ikisini birden götürürler. Cairn kraliçeyle konuşur ve şehirleri hakkındaki çoğu bilgiyi edinir, bir şekilde kaçar ve kendi kabilesiyle düşman kabilenin savaşmak üzere olduğu bir zamanda aralarını bulur, Yaga memleketine doğru yola çıkarlar. Gerisi bildiğimiz hikâye.

İlgimi çeken nokta, Yagaların Akka adlı bir köle ırkına sahip olması. Doğa dedik, uyum sağlayamayanı yok eder. Tam oturmamış bir düzen var Almuric'te; bu Yagalar çağlardır varlığını sürdüren bir ırk kraliçenin anlattığına göre. Diğer türlerin yaratılmasıyla bir şekilde ilgileri var, hele Akkaları gütmeleri ve onları işkence aracı olarak kullanmamaları ilginç. Başka ırklara musallat olup pis işlerini yapanlara dokunmuyorlar ama bir ahlak anlayışları yok demiştik. Belki Howard, Almuric'le ilgili başka metinler de üretmiştir, bilemiyorum. Bu nokta düşünmeye değer. Sonuçta Cairn bu organizmaya bir virüs olarak dadanıyor ve doğal işleyişi bozuyor. Gerçi henüz oturmamış bir düzen var ama zamanla stabil hale gelebilecek bir dünya Almuric; çok büyük ve bilinen nüfusu çok az. Cairn kardeşimiz nüfusun yarısını kırıp geçirmeseydi iyiydi.

Sonuçta Altha ile mutlu mesut yaşıyorlar, muhtemelen keşif gezilerine çıkıp keşfedilen dünyaya akınlar yapmışlardır sonrasında.

Güzel, türü sevenler beğenecek.

26 Mart 2016 Cumartesi

H. P. Lovecraft - Cthulhu'nun Çağrısı


1994'te Gotik Öyküler adıyla Mitos'tan çıkmış ilk, bu halini Taksim'deki Sahaflar Çarşısı'nda gördüm ve alamadım, oldukça pahalıya satılıyordu. İthaki'den çıkan baskısını da çok sevdiğim bir abim vermişti, hikâyesi Cthulhu Mitosu Öyküleri 4 adlı yazıda mevcuttur, onu da Cansu'ya verdim ve geri gelmedi sanırım. Bir tanesine daha beş sene evvel rastladım, az daha evleneceğim kıza hediye ettim ve dedim ki, "Bak kız, bu kitap benim için çok özeldir." Biz ayrıldıktan birkaç ay sonra hoşlandığı bir adama hediye etmiş o da. Süper olay. Neyse, alakasız olaylar.

Mustafa Küpüşoğlu adlı zatın direktörlüğünde Alfa basıyor şimdi, ki bu adamın çıkmasına vesile olduğu her kitabı alırım. Çevirmen de Hasan Fehmi Nemli, bana göre en iyi Poe -üzgünüm Tomris Uyar- ve Lovecraft çevirmeni. Yine de kendisine olan minnet borcumdan ötürü Dost Körpe'ye saygılarımı sunarım.

Kapaktaki resim Bosch'un veya Bruegel'in, kitapta kaynak belirtilmemesi güzel bir ayrıntı tabii. Bu uçan şahsın mitosla ilgisi pek yok, tekinsiz havayı yansıtması açısındansa başarılı.

Kitapta sekiz adet öykü ve bir adet çevirmenin önsözü mevcut. Dost Körpe, Lovecraft'i ve mitosunu gayet güzel anlatıyor. Öğreniyoruz ki Herbert West'in maceralarını okumamızı Giovanni Scognamillo sağlamış, ellerinden öperim.

Randolph Carter'ın Hikâyesi: Randolph Carter, bir antikacı ve Miskatonic Üniversitesi öğrencisi olarak Lovecraft'ın birkaç öyküsünde karşımıza çıkıyor. Adlandırılamayan, Bilinmeyen Kadath'a Düş Yolculuğu gibi öykülerde bu adamın maceraları akıl alır, hele Kadath'a çıkılan yolculuk bence Lovecraft'in zirve noktalarından biridir. Şahsen Celephais'e yapılan yolculuğun kahramanı da Carter'mış gibi düşünürüm, öyle olmasa bile.

Burada Carter ve arkadaşı Warren, Warren'ın okült çalışmalarının etkisiyle unutulmuş bir mezarlığa giderler. Warren muhtemelen Necronomicon'la haşır neşirdir ve arkadaşını da bu işlere teşne edip kafayı kırayazmasına yol açar. Neyse, mezarlıkta çok eski bir kapak bulurlar, bu kapağı açtıklarında cehennemin yedi kat dibinden gelen kokulara maruz kaldıkları gibi Warren adlı cesur arkadaşımız, bir tür telli telsiz aparatıyla birlikte derinlere iner. Konuşurlar, Warren gördüklerini tarif edemez, gerilim adım adım artar. En sonunda Warren kurtuluşun olmadığını haykırır ve Carter'a kaçmasını söyler. Carter feryat figan eder, telin öbür ucundan şöyle bir ses gelir: "Seni aptal, Warren öldü!" On dört yaşımın haliyle nasıl korktuğumu anlatamam, şimdi bile tüylerim ürperiyor.

Erich Zann'ın Müziği: Auseil Sokağı ortada yok, hiçbir haritada yok, sanki hiç var olmamış gibi. Peki neler oldu da sokak ortadan kalktı?

Anlatıcı, üst katında oturan Erich Zann adlı yaşlı kemancıyla arkadaş olana kadar akla karayı seçer. Üst kattan acayip sesler gelir, bizimki mevzuyu iyice merak edip adama musallat olur ve bir gün kendini adamın evinde bulur. Adamın kemanından çıkan notalar bir süre sonra deliliğe ve hiçliğe dönüşür, anlatıcı pencereden dışarı baktığı zaman kapkara bir boşluktan başka bir şey görmez. Dehşet içinde oradan kaçar, sokağı da bir daha bulamaz. Yine bir gerim gerim geren öykü.

Herbert West - Diriltici: Filmleri çok başarılı değil, B movie diyebileceğimiz tarzda. Tekrar çekileceğine dair bir şeyler okumuştum ama kesin bir bilgim yok.

Öykü olarak yine Lovecraft'in mitos dışındaki muazzam işlerinden. Birden çok parçadan oluşuyor, her birinde farklı canlandırma denemeleri var. Bazıları savaş ortamında, bazıları West ve yardımcısının kendi kurduğu laboratuvarda. Mevzu şu ki bu Herbert West, insan yaşamının bir dizi kimyasal tepkimeden ibaret olduğunu düşünür ve hazırladığı karışımlarla beyin hasarının ortaya çıkmadığı ölçüdeki taze ölüleri diriltmeye çalışır. Olayları yardımcısı anlatır, onun ağzından dinleriz. Deneyler yıllar boyunca sürer, West'in geçirdiği dönüşümü adım adım takip ederiz. Nihayetinde kaçmaz West, sonuyla yüzleşir. Yaptığı deneyler onu parça parça çürütmüştür, devam etmek istemez ve kendini bırakır.

Pickman'in Modeli: Ressam Pickman'e Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde de rastlayabilirsiniz.

Bu adamın çizdiği resimler grotesk manzaralardan, acayip mahluklardan ibarettir ama bu mahluklardan biri son derece gerçekçidir, sanki gerçekten varmış gibi. Dehşet manzaraları da aslından kopya edilmiş gibidir ki gerçekten de öyle olduğu öykünün sonunda ortaya çıkar.

Duvarlardaki Fareler: Anaerkil dönem tanrıçasının intikamı. Dost Körpe'nin söylediğine göre Lovecraft annesinden ötürü kadın düşmanıymış ama bu öyküde Kibele'nin zaferini görebilirsiniz, tabii nasıl bir zaferse bu. Pagan inançların dehşetine çıkılan bir yolculuk bu da.

De La Poer -son kelime hariç tersten okuyun, bir şey çağrışacak- ailesinin son üyelerinden biri, atalarına ait bir evi restore eder ve buraya taşınır. Evin tarihçesini öğrendikçe, bir de duvarlarda koşuşturan fareler ortaya çıkınca mahzenden aşağılara doğru bir keşif gezisine çıkar, bir dostuyla birlikte. Aşağıda uçsuz bucaksız bir şehir bulurlar. Roma, Kelt ve daha öncesinde hüküm süren uygarlıkların izlerinin yanında kemiklerle dolu birçok çukur vardır. Tam bir ölüm şehri. Adamımız ailesinin lanetine uğrar ve en iyi dostunu yerken bulur kendini.

Adamın kedisinin adının Nigger-Man olması da Lovecraft'in ırkçılığına bir örnek.

Cthulhu'nun Çağrısı ve Innsmouth Üzerindeki Gölge'ye girmiyorum, Cthulhu Mitosu'nun temel öyküleridir. İlkinde dünyanın farklı uçlarında Cthulhu'nun etkisindeki insanların yaptıkları var, bir de tabii keşif gezisinde R'lyeh'ın yükselişi, Cthulhu'nun ortaya çıkışı, öklid dışı geometrilerin insanları yutması, neler neler. Doğa gerçekten kendine yabancı olan unsurları bir şekilde yeniyor, belki de Dünya'nın bağışıklık sistemi budur.

İkinci öyküde Marshlar, yaptıkları şeytani anlaşma ve ailesinin köklerini araştıran bir adamın dehşet dolu kaçış hikâyesi var, bu kaçış gerçekten gerilim açısından takdire şayan, unutulmayacak bir kaçıştır, efsanedir. Gerçi adam ne kadar kaçarsa kaçsın, aile mirasını üstleniyor, yapacak pek de bir şey yok. Mitos öykülerinin bulunduğu kitapta Lovecraft'in Long Island'ta yaptığı gezilerde bu şehri ziyaret ettiği, hatta yaşlı bir Marsh'la gerçekten konuştuğu ve öyküyü bu araştırmalar sonucu yazdığı söylenir.

Yabancı: Bombayı sona bıraktım. Mitosu, diğer öyküleri geçtim, benim için Lovecraft'in en muazzam öyküsü budur. 8-10 sayfacık. Nerede doğduğunu, kim olduğunu bilmeyen bir çocuk, yalnız yaşadığı şatoyla sınırlı dünyasını korku ve acı dışında bir duyguyla anlamlandıramaz. Şatodan uzaklaşmaya çalıştığında karanlık ormanların bilinmeyen dünyasıyla karşılaşır, öteye gidemez. Okuduğu kitaplardan başka bir avuntusu yokken bir gün her şeye rağmen bu dünyadan kurtulmaya karar verir ve şatonun çatısındaki kapakları kaldırmaya çalışır, başarılı olur ve bildiği küçük dünyaya şatonun tepesinden bakmak için döndüğünde toprak zeminden başka bir şey göremez. Yeryüzüne çıkar, yürür, penceresinden sarı sıcak ışıkların yayıldığı bir hana girer, handaki herkesi korkudan altına işetir ne olduğunu anlamaya çalışırken odanın öbür ucunda korkunç bir yaratık görür. İnceler, yaklaşır ve yaratığın aynadan yansıyan kendi olduğunu anlar. En sonunda şatoya geri döner.

Lovecraft'in çocukluğu, evet. Bariz bir şekilde ortada.

Beni etkileyen kısmı, belki de ilk kez kim olduğumu düşünmeye başlamamı sağlamış olmasıdır. Topluma göre ben kimim, kendime göre kimim, nerelerden kurtulamıyorum, nerede saklanıyorum. Kimim ulan ben? Evet.

Ne desem, ne anlatsam yetmez. Başucu kitabım; başka hiçbir kitabı ikinci kez okumamışken bunu belki yirmi defa okumuşumdur. 28 yaşındayım, ömrümün yarısında hep yanımdaydı.

Alın arkadaşım.