5 Temmuz 2016 Salı

Robert A. Heinlein - Yıldız Gemisi Askerleri

Üç mesele: Askeri disiplin, savaş ve bütün bir ırkı savaşçı yapan tarihi olaylar. Kahramanımız Rico, askere gideceğini söylediği zaman babasının tepkisi oldukça sert; savaşanlar zaten varken aile serveti bırakılıp gidilmez. Bir yıl sonra manzara şu: Buenos Aires böcekler tarafından istila edilmiş, Rico'nun annesi ölmüş ve baba askere katılmış, baba-oğul uzayda karşılaşıyorlar. Bir süre sonra da şu: Rico'nun kendi birliği var, babası müfreze çavuşu. O anti-militarist adam, emir-komuta zincirinin müstesna bir parçasına dönüştü. Bunun sebebi ne? Dünya nasıl böyle bir yer haline dönüştü ya da bu olması gereken, hayali kurulan bir ütopya mı?

Heinlein, klasik BK'nin üç atlısından biri. Askeri geçmişini kitaba şöyle bir sıvayıvermiş, düşünülecek pek çok mevzu çıkarmış ortaya. Zaten mesele yaratabildiği için iyi yazardır, uzay gemilerini çakıştırıp kofti heyecan yaratsa Marslı gibi dandik bir kitap çıkardı ortaya. Heinlein öyle değildir, gayet başarılıdır.

Öncelikle şunu söyleyeceğim ki askerliğini yapmamış arkadaşlar, metnin içerdiği bağlılığı ve psikolojik şiddeti nispeten deneyimleyemedikleri için alımlamada biraz güdük kalacaklardır, devrelerim ise bütün o saçmalıkları tekrar yaşayacaktır, hatta rüyanızda başçavuşunuzdan tokat bile yiyebilirsiniz. Askerlik, kuralları açısından değişime oldukça kapalı, mantığı her yerde aynı olan evrensel bir meslek. Uygulamada çeşitlilik var, biz zorunlu olarak gidiyoruz ama adamlarda bu iş şart değil gibi gözüküyor. Gözükmeyen kısımda diğer maddeler devreye giriyor, ben askeri disiplin maddesini açacağım şimdi. Metnin yarıya yakını bu evreden bahsettiği için bir iki şey söylemek lazım.

Öncelikle askerliğin insanın kendi ahmaklığından doğduğunu söylemeliyim. Saldırı veya savunma, başka bir insanı öldürmek için eğitim alıyorsunuz, temelinde askerlik budur. İnsanın doyumluluğu diye bir şey olmadığı için komşunun çimleri bize her zaman daha yeşil görünür, bu yüzden komşu bahçesini çitle örer veya köpek alır. Aptallıkta bir numarayız ve bunun sebebi soyutlama yapabilen tek canlı türü olmamız değil. Askerlik hak verilemeyen fakat anlaşılabilen bir ahmaklıktır.

Kitapta askerlik gönüllülük esasına dayandığı için profesyoneller olabildiğince caydırıcıdır, aklı bir karış havada olan adamları elerler ve geriye kalanları eğitirler. Bizde böyle değildir, bir yıl veya beş ay boyunca aynı adamları eğitmek zorundasınız, bu yüzden komutanların yetmediği noktalarda diğer askerler devreye girer ve ergen/akran despotizmi denen nane devreye girer. 30 yaşında adamın ağladığını gördüm ben, yorganını düzgün katlamadığı için 20 yaşındaki çavuştan azar yemişti. Neyse, mesele askerliği kıyaslamak değil. Saatler boyunca çok zor şartlarda -kışın soğuktan donarken veya yazın güneşin alnında yanarken- eğitim alırsınız, saatlerce silah talimi, selam dur, bilmem ne yap alıştırması yaparsınız. Çok düşünmüşümdür nedenini, bunca işkence neden? Neden bir saat selamlama eğitiminden sonra dinlenmiyoruz da dört saat boyunca o cehennem sıcağında durmadan hep aynı hareketleri yapıyoruz, neden ulan? Anladım sonra, kitabı okumadan çok önce anladım. Sizden bir mantığı kavramanız isteniyor, askerliğin mantığı. Emre itaati öğrenmeden önce insanların aptal olduğunu öğrenirsiniz, onca eğitimden sonra yapması gerekeni hala öğrenemeyen insanlar vardır ve onlar yüzünden yanarsınız, yerlerde sürünürsünüz, pislik içinde kilometrelerce koşarsınız. Bu heriflerin yapmaları gereken şey çok basittir aslında, hızlıca sıraya geçmeleri gerekir, marşı yüksek sesle söylemeleri gerekir, "Beş say çök!" komutunda 245'ten sonra ne söyleyeceklerini bilmeleri gerekir ama hayır, yapamazlar. Bunu yapamayan adamların cephede çevreleri için de zayiata sebep olacakları düşünülür ve bunlar yüzündendir bütün o sıkıntılar. Bir tane ebleh varsa bir bölükte, o bölüğün tamamı ebleh kabul edilir ve ona göre eğitim uygulanır. Full Metal Jacket'ı izlemişsinizdir.

"Bütün erlerde, olan bitenin katıksız alçaklık, hesaplı sadizm ve diğerlerine eziyet eden akılsız moronların zalimane zevklerinden ibaret olduğuna dair sarsılmaz bir düşünce vardı." (s. 71)

Psikolojik olarak da eğitilirsiniz, bütün o zalimliğin sebebi budur. Küfür yersiniz, ördek yürüyüşü -lanet bir şeydir- yaparsınız, bir sürü şey. Üstlerinizin beyinsizliğiyle bu eğitim arasında çok ince bir sınır vardır, bu sınır silikleştiği zaman kalbiniz kırılır, her şey bir oyun olmaktan çıkar ve işte o an askerlik hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Oysa bunun da ötesi vardır, gerçek bir tehlike durumunda bu kızgınlık bile işe yarayabilir. Sadece savaş halinde.

"Acemi birliği gerektiğinden daha zalim ve katı mıydı?
Tek cevabım şu: Yapacağım bir sonraki muharebe atlayışında, kanatlarda Currie Kampı'ndan mezun olmuş adamların ya da onların Sibiryalı muadillerinin olmasını istiyorum. Aksi takdirde kapsüle girmeyi reddedeceğim." (s. 73)

Çavuş Zim adlı şahsın dediği bir şey var: Askerler şiddeti besler, daha yaşlı ve akıllı kafalar da kontrolü. Askerlerin beslediği şiddet ötekine değildir sadece, kendi üyelerine de uygularlar. Kırbaçlama cezası, ölüm cezası, suçlu olan cezasını çeker.

Peki bütün bu eğitim, askerlik ne için? Adamımız Rico, arkadaşı Carl'la birlikte orduya yazılmak ister, aşık olduğu kız da orduya yazılacağı için. Babasına karşı çıkar ve gerçekten de yazılır, eğitimini alır, uzay üslerine doğru yolculuğa çıkar. Piyadedir, bizdeki özel timin muadili bir sınıf. Özel kıyafetleriyle savaşırlar, kapsüller içinde gemiden fırlatılırlar ve sakat kalmazlarsa, ölmezlerse böcekler tarafından yok edilmemeye çalışırlar. Böcekler Terra için büyük tehlikedir, yıkıcı saldırılar düzenlerler ve gezegenleri kolonileştirmek için uğraşırlar. Rico kardeşimiz iyi bir askerdir, komutanlarının komuta yetkinliği konusunda attığı şamarlardan ders çıkarır, hiçbir zaman vazgeçmez ve subaylık okuluna da bu motivasyonla girer. Son operasyonunu başarıyla tamamlar, yaralanır ve kendi birliğinin başına geçer, metin böylece sonlanır. Büyük bir macera yok, en azından tipik kreşendoyla sonuçlanan cinsten yok. Bu açıdan da tuttum ben romanı, bütün dikkat aksiyon sahnelerinde toplanmıyor, adamın anlatmak istediği başka şeyler var.

Üçüncü madde Heinlein'ın foşik olarak suçlanmasını mazur kılar mı bilmem ama adam kendi yönetim biçimini oluşturmuş, saygı duyulası bir olay.

Ordu ve Donanma şeklinde iki askeri oluşum var ve Donanma daha çok iş yaptığını düşünüp böbürleniyor, oysa bu ikisinin işbirliği kaçınılmaz ve birbirlerini pek sevmeseler de birlikte çalışmak zorundalar. En üst tabakadan başlayıp aşağılara inen bu yin-yang mevzusu, toplumun ahlaki temellerinden doğan bir çıkmazın sonucu. Yirminci yüzyılın demokrasileri bir bir pörtlemiş, Rus-Anglo-Amerikan İttifakı ve Çin Hegemonyası arasındaki savaş dünya nüfusunu iyice azaltmış ve ideal yönetim şeklinin oluşması için zemin hazırlamış. İskoçya'da yaşanan ilk olayla düzenin temeli atılmış, vandallıklara karşı çıkan iki gazi, birkaç kelleyi koparmış ve yerel polisliği üstlenmişler. Sonra bu sistem büyümüş ve dünyanın her yerine yayılmış. İzlenen yol güzel; nüfus kontrolü olarak savaş ve tek bir hegemonya. Sonrasında sadece askerlik hizmetini yerine getirenlere vatandaşlık/oy verme hakkı verilmesi de işin tuzu biberi olmuş. Peki neden böyle bir sistem var? Sebepler birbirine bağlı. Rico'nun Albay Dubois adlı bir hocası var lisede, adam askerliğin ve düzenin temel mantığının tohumlarını o yaşlarda çocukların zihnine atmış. Dubois, her şey çökmeden önce gençlerin şiddet eylemleri arttığında toplumun onları kazanmak için rehabilitasyon merkezleri vs. kurduğunu, bu yüzden yetersiz uygulamalarla her şeyin daha kötüye gitmesine sebep olduğunu söylüyor ve köpek eğitimiyle eş tutuyor mevzuyu. Tamamen askeri bir mantık, davranışçı psikolojinin göklere çıkarıldığı bir fikir. Telkin yoluyla köpeğin halıya işememesini sağlayamazsınız, onun anladığı dilden konuşmanız gerekir; kötekle. Kısasa kısas, herkese anladığı dil. Ahlâk, diyor Dubois, insanın hayatta kalma çabasından ibarettir ve bu çaba en kutsal çabadır. Hayatta kalmanın yüceliğini daha iyi hissetmek isteyen varsa askere gidiyor zaten, birey olmayı ve sonrasında takımın bir parçası haline gelmeyi öğreniyor, bunlar hayatta kalmak için şart. Organize yaşamı ve savaşı anlayan insan, ahlâklı hale geliyor ve oy verme hakkı kazanıyor, vatandaşlığa kabul ediliyor. Ergenlik ayininin daha karmaşık bir hali diyebiliriz buna, topluluğa kabul edilmek isteyenler kaplan vs. öldürür ya da doğada bir hafta canlı kalmaya çalışır, onun gibi. Bu iş Spartalılarda da var, Afrika kabilelerinde de var, hatta bizde de var. Ad koymak eski bir adettir ve çok önemlidir aslında, kişinin varlığını betimleyen ve tamamlayan en önemli öğelerden biridir. "Yiğidim, adını bağışlar mısın?" dendiğinde olay ad söylemekten çok öte bir şeydir, bir sır vermek gibidir aslında. Boğaç Han'ın ad konmasını hatırlayın, ulular belirler adları. Neyse, işin toplumsal boyutunda Heinlein, eski uygarlıkların -şimdi de kimi topluluklarda tahminimce devam ediyordur- ritüellerinden yepyeni bir uygarlık yaratmış, hayırlı olsun.

Özet geççiler için: Ahlak hayatta kalma çabasıdır. Hayatta kalma çabası askere gitmek ve orada takımla birlikte savaşmaktır. Bu deneyimi yaşayanlar sisteme iyi entegre olur, zira fedakarlığın, ölümün ve yaşamın ne olduğunu anlamışlardır.

Bir iki detay. Böceklerin komünal yapısı, bireysel mücadeleyle darmaduman edilebilir. Mesajı kes. Bilim adamlarının yöneteceği bir toplum manipüle edilebilir. Olağanüstü şartlar olağanüstü yönetimler doğurur. Savaşlar olmadığı müddetçe böyle ütopik/distopik mevzulara gerek kalmaz, savaş olursa Heinlein'ın yarattığı sistem iyi bir alternatiftir. Eğer yayılmacı bir politika izliyorsanız, başka yaşam formları umrunuzda değilse katledicilerin rüyasıdır bu.

Kitap oldukça iyi.

Ek: Filmi izleyip geldim. Şu sahneyi bir koyayım:


"Come on you apes! You wanna live forever?"

Kitapta ilk bölümün epigrafıdır bu. "Davranın sizi maymunlar! Sonsuza kadar yaşamaya mı niyetlisiniz?" Adsız müfreze çavuşu, 1918.

Filmde bunu söyleyen herif lisedeki hoca Albay Dubois ama kitapta olay böyle değil; hocayla bu komutan farklı kişiler, filmde aynı kişi yapmışlar.

Onun dışında filmde askeri eğitimin zorlukları tam olarak yansıtılamamış, askerler yaz kampına gelmiş çocuklar gibi. Aşk meşk olayları işi cıvıklaştırmış ve aksiyon sahneleri daha gore. Müzikler atmosferi bozuyor, tipik macera filmi yapmış adamlar. Pek beğenmedim.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Salim Şengil - Anılarda Kalan Portreler

Salim Şengil, çoklukla Ankara Çetesi'nin hadiselerini aktarsa da İstanbul ayağı da kuvvetli. 1930'lu yıllardan itibaren sanatçı tayfasının içinde bulunmuş, CHP'nin açtığı öykü yarışmasını kulis yaparak da olsa kazanarak öykücülüğünü taçlandırmış bir değişik abimiz. Anılarını anlatmadan önce özellikle uyarıyor ki hatırladıkları oldukça doğrudur, değişme ihtimali yüksek anılara pek yer vermemiştir. Belgelere dayanarak konuşmuş yani, ihtilallerin ardından baskınlarda götürülen mektuplar ve kitaplardan geriye kalanları değerlendirmiş. İlginç hikâyeler var, sanatçı tayfası çok garip ve politikacılar oldukça kaypak.

Edebiyat çetelerinden pek hoşlanmıyorum, belki sekseninci kez söylüyorum ve mevzunun oldukça eskilere dayandığını görmek hoş olmadı. İlk hikâyede Salim Şengil'in küçük çaplı kulis çalışmaları görülüyor. Sabahattin Ali, Şengil'in hikâyesini beğeniyor. Sadri Ertem de beğeniyor ve CHP'nin yarışmasında jüri olarak yer alıyor. Süper. Bizimkinin öyküsü birinci oluyor, sonra aşırı sosyalist bir öykü olduğu konusunda eleştiriler ortaya çıkıyor. Ertem, Falih Rıfkı ve Reşat Nuri'nin oluşturduğu komisyondan çıkan yorum gerçekten hoş, belki de anının tek hoş yanı.

"...Bu öyküde sosyalizm doktrinine ve propagandasına rastlanmadı. Yirminci yüzyılın bütün sanatlarına yansıyan realizm denilen ekolün türünden olup Ulus Meydanı'ndan herhangi bir yöne doğru gidilirse bu hikâyede anlatılan olayın bir başka türlüsünü görmek mümkündür." (s. 16)

O zamanlar -gerçi şimdi de- öcü gibi korkuyorlar sosyalizmden, komünizmden, birçok şeyden. Oysa bunlar adam yemez, korkulacak bir şey yok. Gerçi ABD de onca sanatçısının başını yemedi mi bu aptallıktan?

Orhan Veli ve Nurullah Ataç'la olan anı da süper. Şengil, devlet desteğiyle kurulmuş bir pavyonun müdürü oluyor ve bol tekme tokatlı günler başlıyor. Parası çıkışmayanı, sıkıntı çıkaranı dövüyorlar, bilmem ne. Pavyon olduğundan kadınlar, konsomatrisler, ilginç olaylar. Neyse, bu iki sanatçımız mekanda içiyor ve paraları çıkışmıyor. İkisi de birbirinde para olduğunu düşünmüş falan. Ulan bunlar bizi döverler falan derken Şengil yanlarına geliyor, yahu hah hah, sonra ödersiniz diye yolluyor bunları.

Ahmet Muhip Dıranas efendi adammış, sakin sakin içermiş, masaya kadın çağırırmış, etkileyici bir ses tonu varmış. Şairliği iyi, kişiliği de iyi. Ne güzel.

Cahit Sıtkı'yı tedavi olmak üzere İsviçre'ye giderken uğurlayanlardan biri de Şengil. Bir dahaki sefer ancak tabutunu görebiliyor, çok üzücü. Cahit Sıtkı ince yapılı, orta boylu bir adam. İçtiği belli başlı yerler var, demlenirken yazarmış şiirlerini. Geç vakte kadar kaldıkları bir gün siyasi meseleler konuşulurken lokantada boş yer kalmamış, sivil polis sarmış dört bir yanı ve lokantacı olan dostları gitmelerini istemiş. Polisleri katakulliye getirerek sıyrılmışlar. Çakırkeyif eve dönerlerken Şengil bırakırmış evine Cahit Sıtkı'yı, sultanlığının son aylarında. Sonra şairimiz evlenmiş, keyif ortamlarından uzak kalmış ve alışkanlıkları zorla değiştirilmiş, öyle ima ediyor Şengil. Cahit Sıtkı'yı çok iyi anladım, bir yerden çekilince başka bir yerden itmek gerekiyor. Adam da sabahları işe gidiyorum diye çıkıp iki tek atmadan yapamazmış. Ah be abi.

Sait Faik. "Sürekli parasızlık Sait'in kaderi değil, yaşamının biçimiydi." (s. 49) Dergi savaşları eğlenceli, Şengil'in çıkardığı dergi, öykü başına verdiği ücreti artırdıkça Varlık da artırıyor, Sait Faik'in işine geliyor bu ama ne kadar verseler azmış şimdi bakınca. Sonra Şengil mevzuyu bitiriyor, başka bir dergiye öykü yollamaması şartıyla Sait Faik'e oldukça yüksek bir meblağ öneriyor ama yazar o sırada vefat ediyor. Bir ilginç olay: Şengil'le Attila İlhan, Sait Faik'le yedikleri bir yemekte ünlü yazarın son sözlerinin onun vasiyeti olduğunu düşünüyorlar. İlhan, vasiyetin yazarın annesine söylenmesi gerektiğini düşünüyor ama Şengil bunu engelliyor, sebebini de söylemiyor. Açıklamaktan çekinirmiş. Olay neydi acaba?

Memduh Şevket Esendal'la ilgili karakteristik bilgilerin dışında bir iki olay ilgi çekici. Adını kullanarak 2000 Lira borç alan bir tanıdığının yediği haltı kendi üstleniyor ve o borcu çatır çatır ödüyor. Bir de Erdal Öz, Can Yayınları'nı kurduktan sonra Şengil'in MŞE kitaplarını basma önerisini geri çevirmek zorunda kalmış, yeterli sermaye yokmuş o zamanlar. Sonrasında Bilgi bastı zaten.

İlhan Berk'in şiir aşırma hadiselerine çok yerde rastladım ama hesabı ödemeyip hacamat edildiğini ilk kez duydum. Muhabbet etmek için millete içki ısmarlar gibi yapıp arazi olmuş, ertesi gün bunu yere yatırıp zorla o parayı almışlar. Vay ya. Ha, bunu yapan adam da Can Yücel. Ev kirasıymış o para da, Can Yücel hiç sallamamış, almış parayı.

Hasan Hüseyin'in bir konuda çark etmesi Şengil'i kırmış ama asıl facia Yılmaz Güney. Yani yazılanlar harfi harfine doğruysa bu Yılmaz Güney ne pis adammış arkadaş, çok kalp kırmış. Kalp kırmak ne kelime, milleti iflas ettirmiş resmen, umutlarla oynamış. Sözünün eri değilmiş hiç, en azından anlatılan hususta.

Politik anılara girmiyorum, memleketin çığırından çıktığı bu günlerde pek hafif kalır.

Güzel, sevdiğiniz adamları daha çok veya daha az sevmek için okuyun bence.

Simruy Tüzün - Serpent Yumurtası

Kayıp bir şair.

"Simruy Tüzün 1962 yılında Münih'te doğdu, ilk şiirleri 1983 yılında Beyaz dergisinde yayınlandı. 1989 yılından bu yana Los Angeles'ta yaşıyor."

Hakkındaki bütün bilgi bu, bir de şiirimizin gölgedeki akıncılarından Mustafa Irgat'la oynadığı bir film var, Mehmet Güreli'yi de görebilirsiniz burada.

TEKerLEME/Zungenbrecher (1985)

Bergman filmi olanı kadar kara mıdır, bir kuytuya sığındığına göre bu mümkün bir şey. Dizelere serpili bulutlardan fırsat kalırsa aydınlandığına şahit olunur. Aslında pek çok aydınlık şiir vardır; orman, ağaç ve kitap bir şiirin sıkıntılı havasında şekillerle dile getirilmiştir ve şiir sorgulanır, "hani şiir........hangi şiir", kuyruğunu ısırmış bir yılan görseliyle açılan şiirlerin başı ve sonu arasında belirli bir yol, ne ki adımlar belirsiz. Birkaçı hariç.

Anne. Giden annenin kimlikleri bir bir ortalığa saçılır.

"SENİ GÖRDÜM gitmiştin/yokluğunu nefesim bildi/hafif bir boşluk yattığın yer/çimen çiçek baskın/mum alevi misin şimdi sen/rüzgârda bir ayin/çılgın bir tazı" (s. 13) Elle tutulabilir anılar da vardır, helva kavuran ellerin kokusu, huzurlu bir uyku.

Ay, üzerinden atlanabilirdir ve bir diğer mesele olan geçmişe aittir. "DÜN/demindi bu" (s. 17) Geçmiş zaman sincabın kuyruğundadır, gelecek gözden yitmiştir, hissedilen şimdinin uğultusudur ve Tüzün'ün şiiri bu uğultunun çözümü sayılabilir. Kısa dizelerin sessizlikle bir kan bağı var, uğultunun iyice işitilebilmesi için her şey kısılı. "Tanrının sesi uzak," der Tüzün bir yerde. Zaten söylediği de o yerdir, o yere aittir.

Oyunculluk da vardır biraz; şair tek bir karbon atomunun -C- şeklinden molekül oluşturur ki bu insandır aslında, bir sürü C'den topluluk oluşur ve aldıkları şekillerle toplamdan bambaşka bir şey oldukları ortaya çıkar. Bir örnek çoğulluk.

Minimal olduğu ölçüde yoğun, tekrarların -kelime, imge, çivi, oklava vs.- her biri daha büyük bir yükü omuzluyor. Okunmalıdır.

Daha kaç sanatçı varsa böyle, alayının peşindeyim.

28 Haziran 2016 Salı

Ursula K. Le Guin - Sürgün Gezegeni

Le Guin'in sosyal meseleler yaratıp insan-insan ve insan-toplum ilişkilerine çomak soktuğu bir başka kitabı. Giriş bölümünde kitap hakkında açıklamalar yapan Le Guin, karakterlerini cinsiyet gibi özelliklerin ön kabul yaratacak etkisinden muaf tutarak oluşturduğunu anlatıyor. Le Guin'in ideolojik eylemlerin hedeflediği değişimlerde insanı diğerlerinden farklılaştıran özelliklerinin önemsiz olduğunu belirtmesi aslında ayrımcılığa karşı güzel bir tutum, bu yüzden Le Guin her ideolojinin yanlış yorumlar yaratabileceğini ve dolayısıyla bu yorumların eleştirilebilir olduğunu belirtiyor. İnsan salt insandır, değişim her insan içindir ve geri kalan her şey ideolojiyi özünden saptırabilir. Sapmasın, iyi olan neyse onun peşinden gitsin. Evet. "Bir ideoloji ancak ve ancak düşünce ve hislerin berraklığını ve dürüstlüğünü yoğunlaştırmak için kullanıldığında değerlidir." (s. 11)

Kitap, Hainish Cycle'ın bölümlerinden biri. Diğer kitapları bilmediğimden toplu bir yorum yapamayacağım, bodoslamadan anlatayım. Sürgünlerin gezegeninde -Gamma Draconis Sistemi'nde Werel nam- Alterralılar ve Tevarlılar yaşıyor, yani gezegenin bilinen tarafında durum bu. Bilinmeyen taraflardan Gaallar güneye göçmeye başladığı zaman Alterralı Jakob Agat, Tevarlı Wold'un yanına gider ve beraber savaşmazlarsa yok olacaklarından bahseder. Temelinde farklılıklara rağmen bir araya gelme hikâyesi ama manası çok derin. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar. Şunu vereyim de sağlam başlayalım: "Tanışmalarını, birliktelik kurmalarını sağlayan, onları özgürleştiren şey, aralarındaki o fark, yabancılıktı sanki." (s. 97) Mülksüzler'de aslında o kadar ilerici olmayan gelişmiş bir uygarlıkla muhafazakâr görünüp ilerlemeye yatkın bir uygarlığın ilişkileri anlatılıyordu, burada mevzu iki klan arasında, daha küçük bir dünyada işleniyor.

Alterralılar başka bir sistemden uzun zaman önce gelmiş bir ırk, büyük savaştan önce görev için geldikleri gezegende savaşın patlak vermesiyle zorunlu olarak kalıyorlar ve ırkdaşlarıyla iletişimleri kesiliyor. Savaşın sürüp sürmediğini bilmiyorlar, 23 nesil boyunca yabancı, soğuk bir gezegende yaşamaya çalışıyorlar ve doğanın kendilerini yavaş yavaş reddetmesiyle üreme yetenekleri dumura uğruyor. Bu dumur olayı birçok özellikleri için geçerli, bir de Kültürel Ambargo var, evrensel bir kanun. Yerlilerin teknolojisinden öte bir teknolojiyi kullanmaları yasak. Zihin okuma yetenekleri var ama kullanmaları yasak. Bu yeteneği çağlar önce Rokanan adlı birinden, başka bir gezegende öğrenmişler. Rocannon'un Dünyası'nı okumak şart oldu böylece. Neyse, silah kullanamıyorlar, kolaylıkla üreyemiyorlar, kapalı bir toplum haline geliyor Alterralılar, hatta Seiko adlı Alterralı, Rolery'ye, "Ulan kaç asır oldu, bir tekerlek kullanmayı bile öğrenemediniz kerkenezler!" diye çıkışıyor falan. Sonuçta gezegenin yerlileri olan Tevarlılar, bu arkadaşları dışlıyor ve "yaban" diyorlar onlara. Karaosmanoğlu'nun şu kitabı okuyup yorumlamasını çok isterdim, o kadar çok ortak noktası var ki iki kitabın... Bir dış tehlikenin belirmesiyle birleşmeye çalışan iki yabancı tür, aralarındaki gerilim, bilmem ne.

Rolery, öyle durmasa da romanın kilit karakteri sanıyorum. Wold'un torunlarından biri. Tevarlılarda poligamik bir düzen var, Wold'un birçok kadınından birçok torunu olmuş. Zamanında iki toplum kız alıp vermiş, bir akrabalık da var. Anlatının başında Rolery'nin okyanusu görmek isteyip Alterra topraklarına girmesi, kadının özgür iradesi için en güzel örnektir. Yasakların anlamını yitirmesiyle birlikte özgürlüğünü yaşamak isteyen Rolery, Jakob'ın zihnini okumasıyla birlikte bir diğer yasağı da çiğner. İki tür arasında zihin okuma yasaktır, Jakob Rolery'yi Alterralı sandığını söyleyip yanlışlıkla zihnini okuduğunu belirtir ama önemli olan zamanla birlikte kuralların ve dahi alışkanlıkların değişebilmesidir. Bu ikisi birbirine tutulduktan sonra gizli gizli buluşurlar, koklaşırlar, hatta savaşın başlarında Rolery'nin Jakob'la sevgili olduğunu duyan Tevarlılar, birlikmiş, ittifakmış falan dinlemeden Jakob'ı sille tokat döverler, hacamat ederler. Sağduyulu Tevarlılar, sığır olanlara ne kadar da güzel bir halt yediklerini söyleyip adamları tebrik ederler. İç çatışmalardan ötürü sürgüne yollananlar da olur, haklı olduğu halde usullere uygun davranmayanlar kentten şutlanır. Kokuşmuş kanunların güncellenmesi şart. Kohlberg'in ahlak aşamalarında kanun ve düzene ölümüne biat eden insanlar için ayrı bir kademe mevcut, adamın dediğine göre bu aşamadakiler için kanunlar insanlardan üstündür ve kanun yapıcılar bilmeyecek de biz mi bileceğiz? Argumentum ab auctoritate denen bir nane vardır, otorite söylediyse doğrudur hesabı. Lakin ki öyle değildir, otoriteler de cozutabilir. O zaman çok basit bir şey devreye girer: mantık. Empatiyi de araya sıkıştırın. Mis gibi bir kanun yapıcı oldunuz, tebrikler.

Gaallar şehri bastı, kış geldi ve savaş başladı, kelleler koltukta şehir savunmasına geçildi ve Jakob'ın arkadaşları, şehrin konseyini oluşturan kişiler bir bir ölmeye başladı. Kitap, ana meseleleri üzerinden pek çok hadiseyi inceliyor, zamandan tutun da iktidara kadar. Arka kapakta da mevzuyla alakalı bir alıntı mevcut. Jakob lider değildir, en azından kendini öyle görmez ama etrafındakiler onu öyle görür ve söylediklerini yerine getirirler. Gücün kaynağı birey olsa da yönetmek istemeyen biri için o rol etrafındakiler tarafından biçilmişse yapacak pek de bir şey yok. Doğal bir liderlik bu, insanın en derin meyillerinden biri; birinin ne yapılması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymak. Rahatlatır, sorumluluktan kurtarır. Sadece emirleri uygularsınız, suç işlerseniz bu rezil savunmayla bir şeyleri değiştirebileceğinizi düşünürsünüz ama kafaya şaplak yemeyi çoktan kabul etmişsinizdir. İşin iki farklı boyutu.

Zaman mefhumu var, kendi emperyalist düzenlerinde Tevarlılar için zaman, bir tık gelecekle geçmişi aydınlatan bir lamba gibi. Uzun vadeli plan kurma yetileri yok, geçmişin dehlizlerine dalıp geleceği yorumlayabilme güçleri yok. Zamanı ölçülere ayırma yetenekleri de bu şekilde gelişmiş, uzunca bir süreyi dört mevsime sığdırabilmeleri bu yeteneksizliklerinden kaynaklanıyor. Öbür tarafta da kadınlar Jakob'ı kıskanıyor çünkü seçilen kadın bir insan, Alterralı değil.

Böyle çok çeşitli çatışmaların yer aldığı, kafa açıcı bir kitap. Hoş.

24 Haziran 2016 Cuma

Roelf Bolt - Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi

İnanmak istemediğimiz sürece yalanın gerçeği çarpıtmak gibi bir özelliği yok. Duymak istemiyorsan sormazsın, işin bir diğer boyutu. Sessiz kalmak ya da inanmamak, yaşamımızı sekiz farklı alternatif gerçekliğe bölmez ama kimsenin doğal bir yalan makinesi olmadığını düşündüğümüzde doğrusal bir zamanda yaşamak pek mümkün gözükmüyor. Kolektif bir cinnete sürüklenen toplumun peygambere ihtiyacı varsa peygamber üretilir, tanrı üretilir ve kral çıplak olsa bile önemli olan çıplaklıktan çok kralsa eğer, o zaman inanmayan için ezilmişliğin yaratacağı cinnet başlar. İnanç savaşları bir yana, yalan için inanan ve inandıran gerekir, bu kitabın temelde anlattığı dalavereler de bu iki taraf üzerinden yürüyor. Birbirine umutsuzca muhtaç taraflar.

Yazarın giriş bölümünde neden bu konu üzerine yoğunlaştığıyla alakalı mevzulardan sonra insanın yalan söyleme ihtiyacıyla ilgili güzel bir açıklama var. İnsan, zihinsel olarak soyutlama yeteneğini edindiği andan itibaren yalan söylemeye başladı. Bolt için evrimsel bir garabet olan Homo sapiens, tarımdan gözlüğe pek çok icatla evrimin doğal seyrinden çoktan çıktı ve kendi yolunda ilerliyor. Şimdiye kadar evreni anlamada -fizik tam olarak bu işe yarar aslında ve bence ilginç bir şey; fizik bizi yarattı ama biz de onu yarattık, tabii cümlenin geri kalanını unuttunuz, bu kadar uzun ara cümle mi olur lan yüzünün çerçevesini sevdiğim, dediğinizi duyar gibiyim- büyük yol kat ettik ama işin yan etkileri pek iç açıcı değil. Savaşlar, soykırımlar bir yana, ilk olarak yalanın varlığından söz edilebilir. "Soyutlama gücü, yani alternatif gerçeklikler yaratma kabiliyeti, bu kitabın konusu olan kötülüğün esas nedenidir. Bir insan mükemmel bir hayat yaşamasının önündeki tek engelin partneri olduğuna inanabilir. Bir başkası şayet ortaokuldaki hocaları kimya alanındaki vizyoner görüşlerinin kıymetini bilip mezun olmasına izin verselerdi, bugün AIDS'e tedavi bulabileceğini öne sürebilir. Aynı şekilde icra ettiği sanatın değerinin ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını iddia edenlere rastlamak mümkündür." (s. 10) Sonsuz alternatif var, bunlara yol açan da insanın kendi icadı olan şeyler aslında. Örneğin Rönesans'a kadar sahtecilik diye bir şey yok, zira o tarihe kadar ressam kavramı -öznel üretim de diyebiliriz-  üzerinde pek durulmadığı için taklide imitasyon denmiş ve sanatın nitelikleri tam olarak yerleştiği zaman bunun o kadar da zararsız bir şey olmadığı anlaşılmış. Sahte banknot, telif hakları, şudur budur derken işler iyice karıştı, haydi bakalım.

Vakalar çeşitli. Nitelikli dolandırıcılık var, trolllük var, neler neler. Ben en acayiplerini alacağım, toplamda 146 vaka var.

Abraham Lincoln'den sahte aforizmalar olayı bize pek uzak değil, internetten okuduğu bilgiyi, doğruluğunu teyit etmeden kullanan köşe yazarları, politikacılar gırla. Burada işin boyutu biraz daha büyük, Bush ve Al Gore bu naneyi yemiş.

Albert Einstein'ın 1915'te demirin manyetik özellikleri üzerine yaptığı bir deneyin sonuçlarını beğenmeyip kafasına göre değiştirmesi olayı var, hiç yakıştıramadım. Sen de mi Einstein, sen de mi?

Arthur Orton vakası çok ilginç, zengin bir ailenin çocuğu uzun bir yolculuğa çıkıyor ve kayboluyor. Kayıp ilanlarından sonra çocuktan haber geliyor yıllar sonra, herif geri dönüyor. Annenin oğluna kavuşması görmeye değer ama ailenin diğer üyeleri böyle düşünmüyor. Dönen çocuk asıl çocuk değil ama anne öyle düşünmüyor. Kadın öldükten sonra miras davaları, bilmem ne. Buna benzer bir film vardı, adını hatırlayamadım şimdi. Annenin arayışı, çocuğun dönmesi falan aynı ama bu kez anne tarafında sıkıntı var, anne çocuğu öldürüp etrafındaki insanlara evladının kaçırıldığını söylüyor. Yıllar sonra kavuşuyorlar ama çocuk o çocuk değil, anne o anne değil, çok ilginç bir filmdi. Olur yani böyle şeyler, büyütmeye gerek yok?

Barones Murphy'nin Çello Testisi vakası trolllüğün efsanevi örneklerinden. Dr. Murphy bir tıbbi dergide "Gitar Memebaşı" adlı rahatsızlıktan haberdar olur ve olayın geyik olduğunu düşünüp Çello Testisi nam kendi uydurukluğunu dergiye yollar, kendisi tıp profesörüdür ve bu yüzden çalışmasını kocasının imzasıyla gönderir ki mevzu ciddiye alınmasın. Mevzu ciddiye alınır, makaleye sayısız atıf yapılır.

Brooklyn Köprüsü'nü satan Bay Parker, bizdeki Sülün Osman'ın yediği naneyi 1800'lerin sonlarında yer ve koca koca köprüleri, binaları parası olan ama aklı kıt göçmenlere kakalar. Polis, yapıların önüne barikat kuran, turnike koymaya çalışan insanlardan bıkar ve limanlarda kamuya ait yapıların satın alınamayacağına dair broşürler dağıtır.

Ölü adamı uçağa bindirmeye çalışan bir aile aklımı aldı. Tabut içinde götürmek daha pahalı diye adamı giydirmişler, tekerlekli sandalyeye oturtmuşlar ve millete uyuduğunu söyleyip uçağa bindirmeye çalışmışlar. Ulan insanlar amma acayip ya.

Savaş hileleri falan var, onlardan bir iki tanesini yazayım. II. Dünya Savaşı'nda General Montgomery'ye çok benzeyen bir aktör, farklı cephelerde görünüp Almanları yanıltıyor ve saldırı farklı bölgelerde gerçekleşiyor. Kuzey Kore'nin bastığı sahte dolarlar da bombastik; adamlar piyasaya sahte dolar sürüyor ve ABD buna karşı koymuyor, çekik gözlü kardeşlerimiz açık açık sahte para için ham madde ithal ederken bile. Bir de 23. Özel Servis vakası var, filmi çekilmemişse ayıp edilmiş demektir. Üstün zekalı birkaç insan II. Dünya Savaşı'nda bir araya getiriliyor ve düşmanı yanıltmak için efektten tutun da kamuflaja kadar pek çok konuda katakulli düzenliyorlar ve tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alıyorlar, zira başka bir savaş patlak verebilir ve kullandıkları taktikler bu savaşlarda işe yarayabilir.

Erich von Däniken nam abinin kitaplarını ayıla bayıla okuduk, yalan yok. Ben lisede almıştım bir tane, aklımı yitiriyordum ki olur mu oğlum öyle şey, olmaz deyip yırtmıştım. Neyse, adamın dalavereci olduğu anlatılmış. Güzel.

Sanattan ekonomiye pek çok alanda büyük dalavereler, insanın deliliğine eğlenceli bir yaklaşım. Hoş.

20 Haziran 2016 Pazartesi

Bülent Somay - Şarkı Okuma Rehberi

Mevzusu belli şarkılar vardır, mesela şu:


Adam hayatının muhasebesini yapıyor, kız gitmiş, bizimki cascavlak kalmış. Anlaşılabilir. Konulu bir başka şarkı da şu:


Yaşamak çok zor, önüme çıkana iki kafa atmadan devam edemeyeceğim meseleli bir başka şarkı. Yoruma pek açık değiller. Derinlik yok diyemeyeceğim, mis gibi düşündürebilirler ama Bülent Somay'ın seçtiği şarkılar şiirin alımlanıp pullanıp başka başka şiirlere, şarkılara kapı açması gibi farklı istikametleri hatırlatır. Kendi de bir yerde söyler; şarkıların sözleriyle şiir arasında küçücük gibi gözükse de koca bir dünyalık fark vardır: müzik. Cohen şarkı yazmaya başlamadan önce nispeten tanınmış bir şairdi ama şiirin yetmediği noktada singer/songwriter olarak anlattı derdini. Sözler kağıt üstünde kalmadı, müziğin sözleriyle işlendi ve anlam kendini çoğalttı. Somay'ın çok yerinde bir tespitini olduğu gibi alıyorum, Cohen'ın güzelliğinin yanısıra bizim edebiyat çetelerine ve müzik endüstrisine sağlam bir giydirme içerir: "Her alan kendi kurallarını, kendi 'raconunu', kendi yeniden üretim koşullarını oluşturur, artık 'dışarıdan' gelecek müdahalelere tahammül edilemez. Böylece bir yandan dev bir müzik sanayii oluşup müzisyenleri ve müzisyen adaylarını dev değirmen taşları gibi öğütmeye, ya yok etmeye ya da budayarak ortalamaya uydurmaya, sıradanlaştırmaya başlar; bir yandan da sanayileşebilecek kadar yaygın bir tüketici kitlesi olmayan şiir, kendine jüriler, yarışmalar, özel yayın organları ve ödüllerden kurulu seçkinci bir lonca sistemi üretir. Şiirle müzik arasında duruyorsanız, tercihiniz kırk katırla kırk satır arasındadır: Ya daha popüler olduğu için sanayileşmiş, kapitalistleşmiş olan müzik alanına girip 'serbest piyasa' koşullarına kurban gideceksiniz, ya da pre-kapitalist lonca sistemi içinde kalan şiirin alanına kapanıp, bir gün seçkinlerin kaymak tabakasının gözüne gireceğiniz anı bekleyeceksiniz." (s. 12) Leonard Cohen'ın ikisinden de uzak durduğunu belirten Somay, bu yüzden bir numaralı adamının Cohen olduğunu ekler. Cohen gerçekten de hiçbir klana dahil olmamıştır, anlamı sadece kendinden menkul bir şarkı gibi.

Somay için şarkıların bir açıklaması olmamalıdır, şarkı sadece kendisi için vardır. Bu kitabın meselesi, Bülent Somay'ın şarkıları nasıl "okuduğu", bu konuda Asimov'dan verdiği örnek de oldukça yerinde. Asimov, katıldığı bir konferansta eserlerini yorumlayan birine, yorumlarına katılmadığını belirtir ama adamın cevabı ibretliktir: En doğru yorumu eserlerin yazarının yapıp yapmayacağı muammadır. Şarkı, yazarının bile farklı zamanlarda farklı şekillerde yorumlayabileceği bir üründür, sabit bir anlama sahip değildir. Yine Somay'ın deyişiyle bir şarkının 15 yıl arayla dinlendiğinde taşıyacağı anlam bir olmayacaktır, alımlama her seferinde farklı bir biçimde gerçekleşecektir. Dolayısıyla incelenen şarkıların anlamı o ana aittir, bizim için de okuduğumuz ana. Klasikleri 10 yılda bir tekrar okumamız gerektiğini söylerler, aynı mantık. Bu kitabı beş yıl sonra okursanız farklı anlamlar çıkaracaksınız yani. Biz Somay'ın "o an" neler düşündüğüne bakalım.


Tufandan Sonra Ne Olacak?: Tufan, yeryüzünde ne kadar zındıklık varsa alıp götürmüştü. Peter Gabriel şarkının üç farklı versiyonunu yarattı ve her seferinde farklı bir arınma sundu. Somay, şarkının gerçekten küresel ısınmayı anlattığını da düşündüğünü belirtiyor ama metaforik olarak tufanın daha derin bir anlamı olduğunu ekliyor.

"Yön almanın anlamı ne/Bir taraf seçemiyoruz bile"

Somay, metaforun "1968 sonrası" dönemine atıfta bulunduğunu belirterek başlıyor. 47'liler'i, Bir Gün Tek Başına'yı falan okuyanlar için yabancı olmayan meseleler çıkıyor karşımıza. Devrimlerin en güzeline inandı insanlar ama o devrim çoktan satılmıştı. The Sopranos'ta söylenir, Dave Grohl Learn to Fly'da söyler, George Carlin gösterilerinde söyler. Sendikalar, hükümetler, kapitalist sistem devrimi bir güzel sindirmiş, devrimin ikonlarını kullanarak devrimcilerin çocuklarından dahi paraları cukkalamıştır. Somay'ın bu yenilgiye cevabı "ya o/ya bu" şeklinde bir çıkıştan ziyade, başkalarınca belirlenmiş yolların dışında bir üçüncü, dördüncü yol bulmanın gerekliliğidir.


Suzanne: Suzanne'in tuttuğu aynada çiçekler, çöpler, yosunlar ve sevgi peşinde çocuklar var. Kişiliğin parçaları diyebiliriz. Somay için Suzanne bir aynadır, kişiye kendini gösterir. Marx'tan Cohen'a benzer düşünceler aktarılagelir; insan kendini bir başka insanda tanır ve tanıdıkça aynayı tutana aşık olur. Tabii başka insanlara ayna olmayı öğrendikten sonra. Herkese ayna olmak söz konusu olduğu zaman insan içindeki Don Juan'ı derinlere gömmek istiyor ama onunla yüzleşmek belki de en iyisi, diyor Somay.


Niçin Şarkı Söylüyorum?: Pinochet demir yumruğunu indirdiği zaman Jara'nın parmaklarını kırdılar, sonra gitar delik deşik edildi, susturuldu. Gitar bir araçtı, insanın "iyi" yanını ortaya çıkaran, ruhu sağaltan, özgürlük şarkıları söyleten bir araç. Günlük hayatın sıradanlıklarını yaratmanın sihriyle çekilebilir hale getiriyoruz. Yok edemeyiz, ortadan kaldıramayız ama makul bir ölçüde katlanılır kılabiliriz. His ve akıl, basit bir araçla birleştirilebilir ve insanı yıldızlara çıkartabilir. Somay'ın gitarıyla ve Jara'yla kurduğu ilişki belli ki çok özel. Hatta dipnot olarak anlattığına göre el yapımı gitarı kırılıyor, Erkan Oğur tarafından tamir ediliyor ve ilk albümlerinin kaydında perdesiz hale getirilerek kullanılıyor. Ne kadar güzel.

Working Class Hero'da işçi sınıfının tanımı, yapabilecekleri ve şarkıdaki ironi ele alınıyor. Fragile'da pasifizmin işe yaramadığı anlatılıyor, gerçi 10 sene sonra eklediğine göre Somay, tetiği çekmek yerine vurulmayı tercih edermiş. Famous Blue Raincoat kitabın en ilginç bölümü olabilir, Freud üzerinden kadın-erkek ilişkileri, iktidar kavramıyla birlikte ele alınıyor ve kıskançlığın kaynakları irdeleniyor.

Düşündüklerimiz üzerinden şarkıları yorumladık, şarkılar bizi farklı yerlere götürdü ve aklımızı allak bullak etti, bu kez onlar tarafından değiştirilmeye müsamaha gösterdik, şarkılar başka şarkılara yol gösterdi, şiirlere çıkan yollardan tekrar şarkılara döndük, metinlerarasılık bir fırtına gibi esti, hemhal olabilmek için elimize gitar aldık, seslerle sözleri birbirine kattık, bitmeyen bir yolculukta seyreder dururuz. Mozaik'in has adamı Somay, seslerle olduğu kadar sözlerle de başarılı bir şekilde oynuyor ve şarkıları kendince okuyor, başka anlamların da görülebileceğini anlatıyor. Bir Somay'dan, bir de bu gecenin adamı ilan ettiğim Nick Drake'ten üç şiir-şarkıyla bitiriyorum.


Patrick deWitt - Sisters Kardeşler

Olay 1851'de geçiyor, Oregon ve Kaliforniya arasında bir yerlerde. Charlie ve Eli Sisters, Commoder'un emrinde kiralık katil olarak çalışan iki kardeştir, burun farkıyla Charlie daha büyüktür ve patronunun tavsiyesiyle kardeşine patron gibi davranmaya başlar. Eli duyarlı bir çocuktur ve sonradan anlaşılacağı üzere merhametli bir babadır. Hak etmeyenlere karşı merhametsizdir, orası ayrı.

Ellerinde yeni bir iş var, Warm adlı ayyaşı vuracaklar ve adamın yerini bulmak için öncelikle Commodore'un adamı Morris'i bulacaklar. Morris'i keşif ekibi gibi düşünebiliriz ki gerçekten de bir şeyleri keşfedip patronunu satması ironik değildir.

Yola koyulurlar, Eli'ın atı önceki ata göre rezil bir haldedir ama adam hayvanı sever, daha iyi bir at bulduğu zaman bile o atı satar ve yola Tub'la devam eder. Abiyle çekişmeleri yol boyunca devam eder, büyük kardeş paragözdür, ayyaştır ve muhteşem bir katildir. Bunun sebebi babasını öldürmesi olabilir, zira annelerini döven babasına daha fazla sabredemez. Eli empati timsalidir, müthiş bir sezgiye ve duyarlılığa sahiptir, öldürdüğü adamların bile acısını hisseder diyebiliriz. Böyle iki ucube kardeşin başından geçenler tam bir Tarantino filmi kıvamında. Eğlenceli, dehşet verici, çok renkli. 1850'lerin Western ortamında yaşam kaosta bir yer edinebilmeye bakıyor; herkesin kafaya göre silah çekip birbirini vurabildiği bir dünyada güçlü olan ayakta kalıyor ve Sisters Brothers oldukça güçlü.

Kaotik bir dünya dedik, kara büyüden düellolara, Altına Hücum dalgasından gangsterlere tam bir curcuna. Yolculuğun başında ağlayan bir adama rastlarlar, adam kendine doğrultulan silahlardan zerre etkilenmez ve birilerinin terk edip gittiğini haykırarak uzaklaşır. Bu adam iki kez daha karşılarına çıkacaktır, sonuncusu o kadar uygunsuz bir yerde gerçekleşir ki Eli yerden bir taş alıp adama fırlatır ve, "Git lan buradan!" diye bağırır. Belalı bir gezegenin çevresinde dolaşan bir uydu gibidir adam, gerçi dünya da küçüktür. Yol boyunca sıralanmış kasabalardan başka gidilebilecek bir yer yoktur, yolda kızılderili saldırısına uğramazsanız.

Şanssızlık da var biraz, Eli'yı örümcek ısırır ve zehir etkisini anında gösterir, bir kadının kulübesine sığınırlar. Kadın cadıyı andırır ve bizimkileri korkutur, sabah olduğunda kapıya astığı muskadan başka bir iz yoktur kendisinden. Eli muskanın altından geçer ve lanetlendiğini düşünür ama sonradan karşılaşacağı bir kız, adamın aslında korunduğunu söyler ve başka hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolur. Bir kez daha göründüğünde yine farklı bir şey söylemez. Böyle garip tesadüfler, ilginç karşılaşmalar kitapta gırla, küçük bir dünya olduğunu söylemiştim.

Yola devam, bu kez Eli'ın kafası şişiyor. Dişleri korkunç bir durumda, yol üstünde rastladıkları doktor-veteriner kırması bir adamın garip tedavisi işe yaraması kafa balon gibi gezecek. Adamdan iki şey kaparlar; diş fırçası ve anestezik maddeler. İkisi de zamanına göre büyük yeniliktir, nane aromalı toz nefesi açar ve Eli'ın vazgeçilmezi olur. Kişisel bakımlarına dikkat eden kovboylar bunlar. Uyuşturuculara el koymak için doktoru darp ederler ve yola koyulurlar. Aralarda yine Tarantinovari diyaloglar bolca vardır, absürtlükten gına gelmeyecek ölçüde başarıyla serpilmiştir.

Morris'i bulurlar, daha doğrusu günlüğünü bulurlar. Günlükte Warm'un Morris'i deşifre ettiği anlatılır. Warm, zamanın deli mucitlerinden biridir ve nehirlerde dibe gömülü altın tozlarını yüzeye çıkartacak bir formül keşfetmiştir. Commodore bu formülü ister, Warm kaçar ve peşine düşen kiralık katillerden kurtulmaya çalışır. O esnada bir aydınlanma anı yaşanır, Morris patronundan kurtulmak ister ve Warm'la iyi bir ikili olup çalışmaya başlarlar. Aynı fikir Eli'ın da aklına gelmiştir, Charlie'yi ikna eder ve diğer ikisine katılırlar. Altın çıkarma işlemi sırasında iki kafadar ölür, Charlie elini kaybeder ve aklı başına gelir, cins bir insandan munis bir kardeşe dönüşür. Memlekete dönerler, Eli Commodore'u öldürür ve bir dükkan açar. Bitti.

Avi Pardo çevirmiş, ben kötü bir kitap çevirdiğini hatırlamıyorum. Domingo basmış, kötü bir kitap bastıklarını bilmiyorum. Mevzu zaten oldukça ilginç; Eli'ın filozof bir yanı var ve bütün bu kafa parçalamanın, bağırsak deşmenin ortasında Pascal gibi sözler söyleyebiliyor, bir fahişeye aşık olup bütün parasını kaybedebiliyor. Charlie tam tersi, maço. İkisinin uyumsuzluğu acayip bir serüveni garantilemiş oluyor. Bunun dışında soydukları adamlar, köşeye sıkıştıklarında kurtulma taktikleri gibi pek çok ayrıntı muhteşem bir arka plan yaratıyor, anlatıyı tek boyutlu olmaktan, klasik bir maceradan kurtarıyor.

On numara beş yıldız.