26 Ekim 2016 Çarşamba

Arthur C. Clarke - Şehir ve Yıldızlar

Kitabın baskısı yok, 35-40 TL'ye satılıyor. İthaki yeni baskılarını bilimkurgu serisinden çıkarabilir, çıkarmayabilir, kitabı hiç bulamayabilirsiniz, kısmet bu işler.

Öyküden romanlaştırılmış bir eser, Clarke ön sözde mevzunun gelişmesini ve konuyu tekrar işlerken bilimsel olarak isimlendiremediği kavramların gelişen teknolojiyle birlikte bilimin çözülmüş dosyalarına yerleştiğini anlatıyor. "Kara güneş" olarak adlandırdığı kozmik olayın Hawking tarafından teoride çözüldüğünü, günümüzde "karadelik" olarak bilindiğini söylüyor mesela, sonrasında Merkez Bilgisayar tarafından yaratılan, hipnotik projektör ürünü sagaların "simülasyon" olarak literatüre geçtiğini görüyoruz. Kendisi iyi bir bilim adamı, buluşlarının yanında hayal ettiklerinin de önemi büyük. Rama  ve diğer uzay serüveninde Voyager'ların buluşlarını kullandığını biliyoruz. Bildiği kadarını kullanıyor, yeni bir buluş ortaya çıktığında aynı şekilde sonraki kitaplarında yenileri kullanıyor, bu böyle gidiyor. Günceli takip etmesi açısından fark yaratan bir adam Clarke.

Clarke'tan tarih anlayışının çarpıtılması üzerine kurulu toplumların evveli ve ahiriyle alakalı güzel bir roman. Pinhan'dan yeni çıktı; Ernest Renan'un milliyetçilik anlayışıyla alakalı bir kitabı var ve orada bir milletin tarihini çarpıtmadan, yorumlamadan millet bilincine sahip olamayacağı belirtiliyor. Eh, 1 milyar yıl sonra bu çarpıtmayı insanlarla birlikte makineler yapıyor ve bir topluluğun dağılmasını toplumu dizginleyerek engelliyor. Ortada Matrix benzeri bir dünya var ve tamamen gerçek, Equilibrium'daki mevzuya daha çok benziyor. Alvin adlı gencimiz hapını almayı falan unutmuyor tabii, tezcanlı bir genç ve seri üretim insanlardan biri değil. Kahramanımız tek başına büyük bir yolculuğa çıkacak ve evrenin gizemlerini çözmek için elinden geleni ardına koymayacak.

Diaspar, 1 milyar yıldır aynı döngünün içinde. İnsanlar 1000 yıl kadar yaşıyor, sonra sıralarını bekleyip tekrar dünyaya geliyor. Üst üste yığılan zihinlerin yanında Merkez Bilgisayar'ın hafızasında olanlar da tarihsel birikimin geleceğe aktarılmasında etkililer, yine de milyar yıl öncesi efsanelerden ibaret. İnsanların neden Diaspar'a sıkışıp kaldıklarının açıklaması, galaktik bir imparatorluk kuran insanların bilinen evrenin sonunda İşgalciler'le karşılaşıp Dünya'ya geri dönmelerine dayanan söylencelerden ibaret. Diaspar kurulduğu sırada şehirler ve okyanuslar ortadan kalkmış, yüzeyi çöller kaplamış halde ve insanların doğal yaşam alanları tahrip edildiği için yaşayacakları yapay bir alana ihtiyaçları var. Yarlan Zey adlı bilgin şehri ve bilgisayarı yaratıyor, sağ kalanlar şehre toplanıyor ve bütün girişlerle çıkışlar kapatılıyor. Bir fanusun içinde 1 milyar yıl boyunca yaşayan onca insanın dış dünya hakkında hiçbir fikri yok. Dışarıda çölden başka bir şey olmadığına inanılıyor, daha da önemlisi; İşgalciler'in geride kalanların yaşamalarına tek bir şartla izin veriyor: Hiçbir zaman uzay yolculuğuna çıkılmayacak. Efsaneler iyi örülmüş, insanlara uzunca bir süre korkuyla hükmedilebilmiş böylece.

İnsanlar laboratuvar ortamında evrim geçiriyor ve biçimlendiriliyor. Tırnaklar ve tüyler yok, saçlar dışında bütün fazlalıklar atılmış. Duyguların ketlenmesi dışında aile yaşantısı da düzenlenmiş; tekrar doğanlara anne-baba atanıyor. Kişisel eğitmenler Diaspar'daki yaşamı son derece normalleştirerek yetişkin halde doğanlara dünyayı öğretiyor, yenilerin dışarı çıkmaması sağlanıyor.

Alvin bu çömezlerden değil, sagalardaki yapaylığı çözdüğü gibi dışarısı hakkında bilmek istediği çok şey var. Hocası Jeserac'ın anlattıkları kadarıyla biliyor ki önceden bir başka hayatı yaşamamış nadir insanlardan biri. İlişkileri doğal olanın aksine çok kısa sürüyor falan, bir sürü uyumsuz yanı var. Diaspar'ın çatı bölgesine yakın alanlarında gezinirken karşılaştığı aynalar bu uyumsuzluğunu gösteren güzel bir metafor. Diyalekti çözüyor Alvin; hareketle hareketsizliğin ilişkisini anlıyor ve yapması gerekeni kafada kurmaya başlıyor. Burada Neo kompleksi ortaya çıkıyor biraz. Jeserac gerçeği anlatan ve seçimler konusunda Alvin'i serbest bırakan akıl hocası, Oracle'ı andırıyor. Bu kusursuz dünyayı biraz kusurla yaşanılır hale getiren Khedron -Soytarı- Morpheus'ı andırıyor ama sistemden kurtulmak gibi bir isteği yok, sadece kendi gençliğini hatırlıyor ve dışarıyı keşfetmek isteyen Alvin'e Merkez Bilgisayar'ın kurcalanabilirliği sayesinde bir çıkış yolu açıyor. Alvin için ilk yolculuk.

Alvin sonunda geri dönmek istediği bir yolculuğa çıkıyor ve raylı bir araçla Lys'e ulaşıyor. Lys'in insanları, fanusta yaşayan kuzenlerinden farklı bir şekilde evrimleşmiş, telepatik yetenekleri tavan yapmış bir durumda ve teknolojiden tamamen uzaklar. İşgalciler, insanlara farklı türden korkular vermiş ve başarılı da olmuş; dış dünya tamamen tekinsiz, keşfedilmeye değer bir şey yok ve verilenlerle mutlu olup çok düşünmemek en iyisi.

Lysliler, Alvin'in gelmesini bekliyorlar aslında, çağlar boyunca birkaç gezgin şehirden kaçıp Lys'e gelmeyi başarmış. Geri dönmedikleri için Diasparlılar, Lys hakkında pek bir şey bilmiyor. Alvin hakkında bir karar alınması lazım elbette, muhtemelen aklındakileri sildikten sonra çocuğu geri yollayacaklar.

Alvin, Lys'te tanışıp arkadaş olduğu Hilvar'la birlikte dikkatlerini çeken bir ışık olayını araştırmak üzere Shalmirane'e gidiyorlar. Büyük, kara bir krater var ve bu kraterin düşen Ay'ı yok etme işinde, daha da önemlisi İşgalcilere karşı verilen savaşta kullanılan silahın ürünü olduğu yönünde anlatılan hikâyeler var. Yalan tabii, kraterin dibindeki sudan bir robot ve ilginç bir varlık ortaya çıkıyor.

Efendi için Yüce Eskiler'i bekliyorlar.

Efendi, şehir kurulmadan önce Dünya'ya gelmiş bir yalvaç, Yedi Güneş'ten geldiği sırada etrafına birçok mürit toplamış ve Yüce Eskiler'in gelip insanlığı kurtaracağını söyleye söyleye ölmüş. Robotuna da babalar gelene kadar bilgi vermeyi yasaklamış ama Alvin katakulliyle gizemi çözüp asıl yolculuğa çıkıyor. Lysliler hafızasını silip çocuğu Diaspar'a yollamak üzereyken robot Alvin'i kaçırıp Diaspar'a getiriyor.

Diasparlılar da Lys'i biliyor artık, tabii çoğu bilginin başına geldiği gibi bu da önceden bilinip ortadan kaldırılmadıysa.

Merkez Bilgisayar, robotun inadını kırıp her şeyi öğreniyor, Alvin de. Kraterde Efendi'nin geldiği gemi var, Hilvar'la birlikte gemiye atlayıp her şeyin başladığı yere, Yedi Güneş'e gidiyorlar.

Işık hızı problemini bu tür romanlarda dikkatle okumuşumdur, hız arttıkça enerjiye dönüştüğümüz için insanın moleküler yapısı nasıl korunacak falan. Clarke, karakterlerini uzayın bükülmesi vasıtasıyla bir nevi portal yoluyla seyahat ettiriyor.

Gezegenleri keşfediyorlar, insanoğlunun çağlar önce galaktik imparatorluğu genişlettikleri zamanlardan kalma ölü dünyalarda bulunacak çok şey var. Biri atmosferini yitirdiği için ölü, diğeri doğanın dopinglenmesiyle birlikte canlanmış. Koca bir gezegen, dev bir organik yaşamın yuvası olmuş. Bir diğerinde insanlığa dair kalıntılar var ama terk edileli çok olmuş. Umutsuzluk içinde oradan oraya sürükleniyorlar ve Vanamonde ortaya çıkana kadar gizemin çözümüne dair hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz.

Vanamonde, insanoğlunun varabileceği son teknolojik noktayı temsil ediyor. Bir enerji, mutlak akıl, Tanrı'nın pek çok özelliğini barındıran bir varlık. Vanamonde bizim çocukları bulduğu an Lys ve Diaspar'la iletişim kuruyor ve bütün her şey açığa kavuşuyor.

Frankenstein Sendromu. İnsan uzayın derinliklerine yolculuk eder, diğer canlı türleriyle iletişim kurar ve kendine bir Tanrı yaratmaya koyulur. Bir şeyler ters gider, Vanamonde'un hırçın abisi yaratılır ve saf kötülükle her şeyi yıkmaya başlar. İnsanların elinde hala güç vardır, Vanamonde'u yaratırlar ve karanlık varlık bir karadeliğin içine hapsedilir. Vanamonde, karadelik ölünce zincirlerinden kurtulacak kara varlık için evrenin derinliklerinde beklemektedir. Son bir savaş, iyiyle kötünün arasında.

İnsanlar yarattıklarından ve yıkımdan kurtulmak için gezegenleri terk eder ve Dünya'ya sığınır, her şeyin başladığı yere. İşgalciler efsanesi yaratılır, Diaspar dışındaki yerleşimlerde teknolojik hiçbir şey üretilmez, telepati gibi öz yetenekler geliştirilir. Kabaca mevzu bu. Her şey açığa çıkınca şehirler tecridi kaldırır ve o güne kadar düşünülmeyen felsefi problemler ortaya çıkar.

Uzaydan aynı şekilde çekinen ve bir milyar yıl boyunca kendi evrim çizgilerinde ilerleyen topluluklar arasında büyük farklar var, Clarke bu farkları belirtse de lüzum görmediği için pek eşelememiş. İnsan ömrü problem mesela; Diasparlılar bin yıl falan yaşıyor ama Lys'te yaşam süresi çok daha kısa, normal insanlar gibi. Genleriyle oynanmamış, organik beslenen adamlar bunlar, kaya gibiler. Eh, iki medeniyet birleştiği zaman sonuçları ne olur, bunun üzerine ayrı bir roman yazılabilir ki Ursula ablamız ucundan kıyısından bu işe bulaşan eserler yazdı.

Her şey önceki nesiller tarafından ayarlanmış. Alvin gibi dışarıyı merak eden kaşif ruhlu gençlerden o amana kadar altı, yedi tane gelmiş ama sonuna kadar gidememişler. Neo'nun başarısız versiyonları gibi düşünebiliriz. En başından beri bir temizlik işi aslında, tehlikenin geçip geçmediğini anlamak için programlı olarak bir kaşif yaratılıyor.

Medeniyetler çatışması, kuşak çatışması, teknoloji-ahlak ikilemi derken güzel bir BK çıkmış ortaya. Bulursanız kaçırmayın diyeyim.

21 Ekim 2016 Cuma

Bozkurt Güvenç - Japon Kültürü

Bozkurt Güvenç, mimarlık eğitimi aldıktan sonra aklında dönüp duran soruları daha fazla engelleyememiş olacak ki antropoloji alanında çalışmalar yapmış, çalışmalarıyla profesörlüğe kadar yükselmiş, Hacettepe Üniversitesi'nin kurucu üyelerinden biri olmuş. Biraz gezi yazısı, biraz anı, bir o kadar bilimsel bakış açısı, nefis bir araştırma çıkmış ortaya.

Güvenç, öncelikle çocukluğunun Japon kültürü izlenimlerini aktarıyor. Shogun, Japon pazarları, Kuvai Köprüsü ve diğerleri, anlaşılmaz ve uzak insanlar hakkında bir ilgi uyandırdıysa da yıllar içinde silinip gitmiş. Gençlik yıllarında Yedi Samuray, Kanlı Pirinç gibi filmler ilgiyi geri getirmiş, üzerine 1964 Tokyo Olimpiyatları'nın coşkusu eklenince yazarın dikkati bu çekik gözlü kardeşlerimizin üzerinde toplanmış. Belgeseller falan derken Tokyo'dan Türk-Japon ilişkilerinin ilerletilmesi maksadıyla davet edilen Güvenç, Japonya'da uzunca bir süre bulunmuş ve adamların yaşamlarını inceleme fırsatı bulmuş, mevzuyla ilgili bir kitap yazmaya karar vermiş. Yaptığı alıntı manidar: "'Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya, birkaç hafta kalan konuk kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar, birkaç yıl yaşayan bilge kişi yazma sevdasından kurtulur.'" (s. 27) Yeterince uzun kalmamış yazar, Japon kültürünü yüzlerce sayfaya sıkıştırmak zorunda kalmış ama çok keyif veren bir çalışma çıkmış ortaya. Hocanın ellerinden öperim.

Güvenç, araşırma yöntemleri ve yararlandığı kaynaklardan sonra genel bir Japon imajı çiziyor. II. Dünya Savaşı sırasında yapılmış bir araştırmada Japonlar üç maddeye sıkıştırılmış:

1) Yakın ilişkilerde duyarlı bir yakınlık, yumuşaklık, hoşgörü.
2) Aile ilişkilerinde düzen, kuralcılık, töreye bağlılık.
3) Yarışta ve savaşta fanatizme varan aşırılık, acı çekmekten ve çektirmekten sanki zevk alan bir küstahlık, sertlik ve kabalık.

Nasıl yani? Batı, Japonya'yı inceledikten sonra adamların hikmetinden sual olunmayacağını söyleyerek işin içinden çıkmış ve Japonlar kapalı kutu olarak yaftalanmış. İşin ilginç yanı, Japonlar da bu yargıyı sevmiş ve anlaşılmaz olduklarını doğrulamış.

"Tanyeri Ülkesi" - Adalar ve İnsanlar

Çinliler, güneşin doğduğu yönde bulunan adalara "güneşin yeri" anlamına gelen bir ad vermişler: Nippon ya da Nihon. Çince söylenişi Cihpon. Marco Polo bunu Ciappone yapmış, oradan Japan olmuş.

Adalarda tektonik hareketler devam ediyor, %88'lik bir bölüm dağlardan oluşuyor ve ormanlar da %80 civarı bir alanı kaplıyor. Japonya'nın en önemli dezavantajı, tarım için kullanılacak alanın oldukça dar olması. II. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesine yol açan zincirleme reaksiyonun tetikleyicisinin bu darlık olduğu söyleniyor; Güneydoğu Asya tamamen ele geçirilseydi besin maddelerinin adalara taşınacağı söyleniyor ama bunun için ABD'nin deniz gücünü ortadan kaldırmaları gerekiyordu. Pearl Harbor'a saldırdılar, uyuyan devi uyandırdılar ve birkaç yıl içinde yenilgi geldi. Bu başka mevzu gerçi de sebebi önemli. Tarımsal nüfus yoğunluğu en yüksek yerlerden biri Japonya, milyonlarca insanın besini çok küçük bir alandan geldiği için olabildiğince yüksek verim alınmalı, bu da teknolojiye bakıyor. Adamlarda teknoloji var, biliyorsunuz. Robotları ve X-Japan'i Japonlara borçluyuz, ikisi de yüksek teknoloji ürünüdür.

Adamların kozmogonisi de süper; İzanagi ve İzanami kardeşler, kutsal tanrılar olarak yüzen bir ülke yaratma görevini yerine getirmek üzere okyanusa bir mızrak daldırmışlar, mızrağın ucundan damlayan tuzlu su küçük bir ada ortaya çıkarmış. Vay be.

Polinezya dahil adalarda pek çok kültürden bahsetmek mümkün, binlerce yıl öncesine dayanan bu kültürlerden ilk yerleşimcilere ulaşıyoruz. İki katmandan söz edilebilir; birincisi Korelilerle aynı kökenlere sahip Ainular ki Kafkas kökenli, beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü ve bol kıllı bir halk. Japonya'nın gerçek sahipleri olduğu söyleniyor, günümüzde 10 bin civarında Ainu kalmış. Batıdan gelen çekik gözlüler tarafından katledilmişler, çok yazık. İkincisi, atlı-göçebe tayfa. Atalarının Göktürklerle bir bağlantıları olduğu düşünülüyor, Yamato halkı bu elemanlardan olabilirmiş. Yamatoları tabii ki Age of Empires'tan hatırlıyoruz, bizim küçük balıkçılarımız ve savaşçılarımız.

İşin ders boyutunu geçiyorum, samuraylardan feodal düzene, Meiji Restorasyonu'ndan günümüze merak edilen pek çok hadise kitapta yer alıyor. Ben biraz daha ilginç olayları alacağım buraya.

* Batı Şövalyeliği ve Japon Samuraylığı arasında benzerlikler büyük, özellikle 12. ve 14. yüzyıl arasında Japon cengaverlerinin Avrupa Ortaçağı'na yerleştirilse sırıtmayacakları söyleniyor.

* Tokyo dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri, İstanbul'un hemen ardından geliyor.

Bu şehirde her şey söylenen saatte yapılırmış, başlı başına bir makineymiş burası. İnsanlar konuşkan değil ama saygılı, af dileyerek söze başlıyorlar. Gülümsüyorlar, hep gülümsüyorlar. Gülümseme için "alt-üst olmuş acı" şeklinde bir şarkı sözü varmış. Acıları, sevinçleri, hepsi gülümsemelerinde gizliymiş adamların. Patlama noktasında gözyaşları devreye giriyormuş. Çok ilginç.

100 binden fazla restoran varmış ve çoğu hazır yemek restoranıymış. Hayat çok hızlı, yapılacak çok iş var ve Japonlar karınca gibi. "Gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar öylesine sağlıklı ve saldırgandır ki sabah kesilen limon akşamına varmaz, küflenir. Besin endüstrisi "öğün endüstrisi" yönünde gelişmiştir. Hazır yemek kutuları üstünde gün ve saat damgaları vardır. Bir iki saatlik gecikme ya da erken hazırlama, günlük yemeğin bozulmasına yol açabilir. Bu yüzden geleneksel saklama (kavurma, kurutma, lakerda, çiroz yapma, dumanlama vs.) teknikleri son derece gelişmiştir. Yaygındır." (s. 101)

Güvenç'in denk geldiği bir hadise: Uyuyor görünen bir kadın, gözleri kapalıyken çantasından bez parçası çıkarıp ayakkabılarını silmiş, bezi yerine koymuş. Gözler hala kapalı.

Barthes'ın da insan öğütücü bir çark olarak gördüğü Paçinko mekanları, yalnız ve hızdan başı dönmüş Japon insanının kendiyle -makineyle de diyebiliriz- kalabildiği nadir yerlerden. İnsanlar kumar ve oyun oynayarak rahatlayabiliyor. Biri Güvenç'e Japonya'yı olduğu gibi yazmasını söylemiş, bu da güzel memleketin üzücü yanlarından biri.

* Japon töresi oldukça geniş bir konu, iki üç mevzu verip kaçıyorum.

Kemal Sunal'ın Japon İşi filminde Japon kardeşimizle selamlaşıp durduğu sahneyi hatırladınız.

"Görgü kuralı selamlaşan kişilerin birlikte ve aynı derecede eğilmelerini gerektirir. Ancak kişilerden birisi ilk selamda daha fazla eğilmişse ikinci üçüncü denemelerde eğilme derecesini karşılıklı olarak dengelemeye çalışırlar. Tam bir denklik sağlanıncaya kadar hacıyatmaz gibi birkaç kez eğilip doğrulurlar. Bu yolla yinelenen selamlarda gösterilen saygıda karşılıklı bir teşekkür anlamı da saklıdır." (s. 135)

Yirmi küsur yıllık gizem çözüldü böylece.

Adamların dilinin yapısı gereği vurgulamalar çok önemli, vurgulara göre sesler farklı anlamlar kazanıyor. Uhuhu, ihihi, ohoho ve vahaha gibi birçok gülme şekli var.

Kozmogonilerinin yan ürünü olan Şinto'yla Budizm arasında sıkı bağlar var, bu yüzden Şinto-Budist olanları çok. Aslında bütün dinlerin özünde iyilik, doğruluk gibi kavramlar var ve geri kalanların farklılığı dışında özler aynı. Baba ve oğul Herbert aynı fikirden yola çıkarak Budislam diye bir şey uydurup Dune'un kalbine oturtuvermişler. Japon halkının belli bir dinin değil, geleneksel halk inançlarının etkisi altında olduğunu söylüyor Güvenç. Erdemli bir insan olmak adamların tek inancı diyebiliriz.

Zen'den halk inanışlarına, sanattan devlet yönetimine Japonlar hakkında muhteşem bir kaynak. İki yıl önce okumuşum, incelemesi bugüne kısmet oldu ki onda birini bile anlatmadım.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Philip Gourevitch - Yazarın Odası

Orhan Pamuk, ön sözünde kitaptaki röportajların, özellikle Faulkner röportajının kendisi için çok önemli olduğunu belirtiyor. Gözde canlanabilir; 25 yaşında bir adam, ilk kitabını bitirmeye çalışıyor ve umutsuzluğa kapıldığında kendini kanepeye atıp röportajları tekrar tekrar okuyor. Sade, sigara kokusunun sindiği bir odada radikal değişimlerle hayatına yön vermeye çalışan yazar adayı için itici gücü bu röportajlar sağlıyor. Pamuk'un başka kitaplarında Faulkner hakkında söylediklerine denk gelmiştim, 60 yıl önceki röportajı okuyunca kaynağa inmiş oldum.

Evet, bir şeyler karalayan insanların bu röportajları gerçekten okuması gerekiyor. The Paris Review sağ olsun, röportajları bu gazeteye borçluyuz.

Capote'den Hemingway'e, King'ten Borges'e birçok yazar serüvenlerini anlatıyor. Teker teker inceliyorum.

Truman Capote

* Çoğu yazarın hemfikir olduğu bir konu aslında; Capote de disiplinini ve tekniğini, yazımı en zor tür olarak değerlendirdiği kısa öyküye borçlu olduğunu söylüyor.

* Hikâyeyi kurarken yine çoğu yazarın röportajlarında belirttiği şeyden bahsediyor; yeterlilik diyeyim ben buna. İki anlamda ele alınabilir; birincisi yeterli alıştırma, yeterli yazma denemesi, tecrübe yani. Gerektiği zaman eserlerin çöpü boylayabilmesi gerekiyor. İkinci anlamda yeterlilik de kelime sayısından noktalama işaretine kadar bir metni oluşturan bütün etkenlerin yeterli ölçüde -eksik veya fazla- değil kullanılması. Bu zaten kısmen ilk yeterlilik türüne bağlı, bir sezi olarak ortaya çıkıyor.

* Bir öykünün doğal olup olmadığını anlamak için öyküyü farklı şekilde tasarlamanın mümkün olup olmadığını irdelemek gerektiğinden bahsediyor. Eğer farklı bir şekilde yazılabilirse, cık.

* Toplumun kendisine ayak uyduramadığından bahsediyor, özel bir çocukmuş ve toplumsal kurumların tamamı bu çocukluğu mahvetmek için elinden geleni yapmış. O da Çehov'a, Wolfe'a, Proust'a sığınmış. Röportajın verildiği sıralarda artık roman okumadığını, biyografi ve mektuplara sardığını söylüyor. Dickens ve Poe da uzak geçmişin anılarında kalmış.

* Yazarın mutlaka bir persona etkisi sezdirmesinden bahsediyor, kaçarsız bir şey bu. Varlığını olduğu gibi boca etmeden kişilik çizgisinin çekildiğini söylüyor.

* Yine çoğu yazarın söylediğini söyleyerek eleştirmenleri sallamayın diyor. Cevap dahi vermemek gerektiğini söylüyor.

Ernest Hemingway

Bıçkın delikanlımız Hemingway, röportajlarında çok haşin. Söylemedikleri, söylediklerinden çok daha önemli ve kitabı okursanız söylemediklerini sezebilirsiniz.

* Adam ayakta yazıyor. Böyle bir şeyi ilk defa duydum. Ne yazdıysa hep ayakta ve kendine özgü bir sistemi var, masayı falan o sisteme göre düzenlemiş. Çok karışık gözüküyor.

* Sabahın ilk ışıklarıyla yazmaya başlıyor, esin pırıltılarını tüketmeden bitiriyor ve ertesi gün aynı pırıltılarla yazmaya devam ediyor. Endişenin yazma yeteneğinin en büyük düşmanı olduğunu söylüyor. Tartışmaya açık ama bu adam için durum bu.

* Yazar adaylarına önereceği en iyi zihinsel egzersiz soruluyor ve efsane bir cevap geliyor: "İyi yazmayı güç bulduğu için gitsin kendini tavandan assın derim. Sonra da hiç acımadan ipi kesip kendini yazmaya zorlamalı. Bu durumda yazmaya başlarken elinde en azından ipe çekilme hikâyesi olur." (s. 45)

* Gazetecilik geçmişinin yazma konusunda çok önemli olduğunu söylüyor. Marquez de aynını söyler. Sevdiği yazarlar: Stendhal, Twain, Flaubert, Tolstoy, Dostoyevski... Aslında çoğu yazar aynı isimleri sayıyor.

* Kimseyle rekabet halinde olmadığını söylüyor. Yazarken hikâyeden başka hiçbir şeyi düşünmüyor ve gidişatı bilse de yazacaklarını aynı gün tasarladığını söylüyor. Üslup konusuna hiç girmiyor ve röportajı yapanı adeta azarlıyor.

* Asıl bomba buzdağı tekniği olabilir, başka kaynaklarda rastlamıştım ama adamın ağzından ilk kez duydum: "Bir konuyu bilmenin gerçekten bir önemi varsa, o zaman hep buzdağı prensibi uyarınca yazmaya çalışıyorum. Yani yazdığım kadarı, aslında buzdağının uyun üzerindeki kısmı, geri kalan sekizde yedisi hala bende saklı." (s. 59) Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfalık bir destana dönüşebileceğinden bahsediyor Hemingway ama bu hali daha iyi, yazarın bilip okurun bilmediğini sezdirmek iyi bir teknik.

"Olmuş şeylerden, varolan şeylerden ve bütün bildiklerinizden ve bilemeyeceklerinizden bir şey ortaya çıkarıyorsunuz ve bu bir temsil değil, tamamen yeni bir şey, bütün gerçek ve yaşayan her şeyden daha doğru. Siz ona can veriyorsunuz ve eğer bunu iyi yaptıysanız ölümsüzleştiriliyorsunuz. İşte bu yüzden yazıyorsunuz ve bildiğiniz başka hiçbir sebep yok." (s. 64)

T. S. Eliot

Kendisi şair ve poetikası çılgın bir kardeşimiz.

* Baudelaire ve Lafourge etkisiyle üretkenliğe geçiyor.

* Yeats hakkında söylediği: "Yoğun Kelt karamsarlığı taşıyordu yazdıkları. Doksanlı yılların, ya fazla içkiden ölen ya da intihar eden tiplerinden başka bir şey yoktu şiirlerinde." (s. 69)

* Ezra Pound'un Çorak Ülke üzerinde yaptığı değişiklikleri anlatıyor. Bazı bölümler tamamen çıkartılmış falan.

* Günde üç saatten fazla yazmadığını anlatıyor, poetikasından bahsediyor, oyunları hakkında konuşuyor. Yeni şairlere söyleyeceği pek bir şey yok. Arayın ve bulun diyor kısaca.

* Hemingway'in söylediğinin tersi var; istediği kadar zamanının olmaması konsantrasyonunu toplamasına yardımcı olmuş. Kaygı seviyesi belirli bir düzeyde tutulursa yazım konusunda kamçılayıcı oluyor.

Jorge Luis Borges

* Zamanının yazarları hakkında pek bir fikri yok. Epik edebiyata duyduğu ilgi onu hep mitlere, Beowulf'a falan götürüyor.

*  Öykü yazmaya başlama hikâyesini bir yerlerden duymuş olabilirsiniz, ben yine de yazayım. Adamımız şiirleriyle bilinirken bir kaza geçiriyor ve başından hasar alıyor. Yeteneğini kaybetme korkusundan öykü yazmaya karar veriyor, çünkü şiir ve deneme yazamazsa işinin zaten bitik olduğunu anlamaktan korkuyor. Korkmasına gerek yok, bingo!

* Öykülerindeki hikâye anlatıcılığı röportaja da yansıyor ve kelime-metafor ilişkisini anlatırken o sıralar çalıştığı Eski Norse ve Kelt dilinden örnek veriyor. Muharebeye "insan ağı" denirmiş, zira kılıçlar ve mızraklar yukarıdan bakıldığı zaman insanları birbirine bağlıyor gibi gözükürmüş. Hadi bakalım, buradan yakın.

* Harbiden kanayan bir yaraya da parmak basıyor Borges, öyle olmayıp öyleymiş gibi görünen sanatçılara iğneyi de, çuvaldızı da sokuyor. "Çok iyi şiirler yazmış -ince bir dille hassas ruh hallerini anlatmış- birçok şair tanıdım, ne var ki oturup konuştuğumuzda sadece açık seçik hikâyeler anlatıyorlar ya da sokakta konuşulduğu gibi politika tartışıyorlar, bu bir tür gösteriş için yazdıklarını ortaya koyuyor." (s. 107) Ben birkaç tane tanıdım böyle, ortalama üstü yazıp rezil bir kişilik ortaya koyan arkadaşlar... Yapmayın lan, tiksindiriyorsunuz.

* Genel meseleler olarak Borges'in Arjantin'i ve eserlerine yansıması var, Yeats'i Eliot'tan daha çok sevmesi var ve hatta Eliot'a giydirmesi var, alakalı bir mevzuda sanatçıların yok yere allayıp pulladıkları, oyunlar oynadığı eserlere giydirme var. İyi bir röportaj.

Marquez, Faulkner ve King röportajları kalsın. Üçünü de büyük keyifle okudum, okumanızı tavsiye ederim.

Robert E. Howard - Fatih Conan

Güneyde Schamak'ın kulelerinin kadim sessizliği, batıda derin bataklıkların uzandığı yolun sonundaki kara Tl'asuol falan, çeşitli fantastik mekanlarda koşuşturmacalar, kovalamacalar, Conan yine bir işler peşinde, buz mavisi gözlerinin parıltısıyla turuncu bandanası korku saçıyor, zorlu rakiplerini o dehşet veren çevikliği ve kaslarıyla bir bir hacamat ediyor derken yine bir Howard koşuşturmacasıyla karşı karşıyayız. Zamanları karıştırma hadisesinden dibine kadar yararlanan Howard, Roma İmparatorluğu'nun dağılışıyla ortaya çıkan kaos ortamının bir benzerini yaratıyor ve Conan'ı bu karmaşanın tam ortasına bırakıyor.

Bileğine kuvvet yiğit, baltana zeval gelmeye!

Her şeyi iktidar hırsı taşıyan dört adam başlatıyor, çağlar öncesinin unutulmuş büyüleriyle Xaltotun'u diriltiyorlar. Orastes, Valerius, Tarascus ve Amalric, üç bin yıldır uyuyan efsanevi büyücü Acheronlu Xaltotun'u diriltip bu kara büyü üstadını yere çalacak yegane silahı, Ahriman'ın Kalbi'ni büyücüye teslim ediyorlar. Adam bunu açılması çok zor bir kutuya koyup ortadan kaldırıyor ama yeterince iyi saklayamıyor, sonradan bu gruptan biri taht oyunlarından tırsıp Xaltotun'un döneklik yaparak hepsini öldürmesinden korkarak kutuyu çalıyor, Güç Yüzüğü'nün çıktığına benzer bir yolculuğa çıkıyor. Bir kutu ve peşinde yirmi adam, Conan dahil. Neyse, burası daha sonra.

Xaltotun çok çaça bir büyücü, o sırada Aquilonia tahtında oturan Conan'a diş biliyor ve siyasi oyunlarla adamlarını birer birer tahta çıkartıp düşmanlara savaş açıyor. Conan'ın macerayla dolu günleri, korsanlık ve yağma zamanları geride kalmış, herif soylu kanı taşımamasına rağmen tahtı baltayla ele geçirmiş ve bırakacak gibi değil ama Xaltotun o güne dek görülen en kuvvetli büyücü denebilir, savaş öncesi bir büyü yapar ve Renly Baratheon hadisesine benzer bir şey gerçekleşir; Conan'ın çadırında bir gölge belirdikten sonra savaşçımızı felç eder. Conan kıpırdayamaz, yerine kendisine benzeyen bir adamı geçirirler.

Savaş başlar ve anlatım tekniklerini kullanması açısından çok başarılı bulduğum Howard'ın sürprizi belirir: Savaşı Conan'a bir yardımcısı anlatır ve bütün savaşı onun ağzından dinleriz. Şöyle canlandırabilirsiniz; bir çadırın içinde Conan yatıyor, çadırın girişinde yardımcısı heyecanla savaşı anlatıyor. Kamera sabit, yardımcının orduların manevraları hakkında söylediklerini duymanın yanında yüz ifadesini de görüyorsunuz. Sonra Xaltotun'un hayvani büyüsü yüzünden tepeler Conan'ın ordularının üzerine çöküyor, büyük bir yenilgi. Yardımcı şoktan donmuş bir haldeyken kendine geliyor ve komutanını kaçırmaya çalışırken öncü kuvvetler çoktan çadırın civarına gelip herkesi kılıçtan geçiriyor. Conan yakalanıyor, yancılar devrik kralı öldürmek istese de Xaltotun bizimkini sağ bırakıyor ve diğerlerinin nefretini kazanıyor.

Xaltotun, Conan'ı zindanına kapatıyor ve köle olması için baskı yapıyor ama adamımız yine bir yolunu bulup cehennemle yüzleşiyor, bir canavarı öldürüp kirişi kırıyor. Zenobia, Conan'ın kaçmasını sağlayan kadın, daha sonra Conan'ın eşi olacak. Kadınlar Howard'ın hikâyelerinde yan karakterler olarak karşımıza çıkıyor ve söylendiği gibi bir kadın düşmanı değil Howard. Kadınları ikinci plana yerleştirdiği söylenebilir ama roller kesinlikle önemsiz değil, bu yüzden Howard'ın eserleri kadın-erkek odaklı arketipçi bir okumaya son derece açık. Kahramana yardım eden kadınlar, ihanet eden kadınlar, kahramanı dönüştüren, yeni bir yolculuğa çıkaran, yolculuğunu biçimlendiren kadınlar... Çok zengin bir mevzu.

Sonrası Conan'ın bitmeyen maceraları işte. Kalbin peşinde eski günlerine dönüş yapıyor Conan; gemiyle denizlere açılıp köleleri kurtarıyor, aradığını buluyor ve adamımızı alt ediyor. Bu gemideki köleleri kurtarma hadisesi de incelemeye değer. Monarşinin demokrasi olarak değerlendirildiği bir dünya bu, dolayısıyla bir efendiden başka bir efendinin -Conan- buyruğuna giren kölelerin sevincini anlamak mümkün ama açıkta kalan noktalar var. Sevinçten hoplayıp zıpladıktan sonra tekrar küreklere dönüyorlar, değişen bir şey yok aslında. Başlarında efsanevi bir komutan var, komutanın sözünden çıkmaları yasak ama daha çok yağma yapacakları için mutlular. Yani bakınca adamların özgürlük problemi yok, herkes mamasına bakıyor. Diş geçirebilen başa geçiyor, mevzu bu.

Conan işte, macerayı seven adam. Uç rastlantılar, bir anda ortaya çıkan yardımcılar falan derken olay iyice mitolojik bir hal alıyor, parodiye dönüşmeye ramak kalıyor ama anlatan ciddi, okuyan ciddi, bize de adamımızın yardığı kafalardan, öldürdüğü kötülerden zevk almak dışında bir şey kalmıyor. Hadi bakalım.


16 Ekim 2016 Pazar

Robert Greenfield - Son Sultan: Ahmet Ertegün ve Rock 'N' Roll'un Yükselişi

Ahmet Ertegün en başta şanslı bir adam. Babasının büyükelçiliği sayesinde İngiltere'ye, oradan ABD'ye geçip farklı memleketlerin havasını suyunu alarak büyümüş. İkincisi; hırslı bir adam. Sanatçı keşfetmek için koca ABD'yi dolanırken, onca maddi zorluğa göğüs gererken itici gücünü her zaman hırsından almış. Üçüncüsü; basit bir adam. Çok basit. Keyfi uğruna elde avuçta bir şey yokken harcadığı paralar, amaçsız bir evlenme-boşanma süreci, sömürdüğü sanatçılar ki işin vardığı hukuki süreçte Atlantic Records'un kaybettiği bir dava var, girdiği katakullili işler derken karşımıza uyanık bir adam çıkıyor. İyi eğitimli, yaşam standartlarını ne olursa olsun korumaya çalışan, kolladığı yıldızların çok sevdiği, cin gibi, baba gibi bir adam. Çok renkli, anlaşılması zor, yorumlaması kolay. Zannediyorum yazarın atladığı noktalar da var, pek girmediği gri bölgeler. Nasıl değerlendirileceği okura kalmış.

Kronolojik olarak anlatayım, aralara sıkıştırılmış ilginç şeyleri ben de aralara sıkıştırayım.

* Ahmet, yüksek sosyeteye aitmiş gibi görünse de aslında insanların böyle olmadığını sezdikleri söyleniyor. "Türklük yapma," derlermiş mesela, uygunsuz bir şey yapacağı düşünüldüğünde. Bir de şu ilginç; sahne arkasına geleceği duyulduğu zaman tur menajerleri Rolling Stones elemanlarına, "Çocuklar, Atatürk geliyor," dermiş. Güldüm.

* Çeviri hatası mı bilmiyorum, 1095 yılında papanın Kudüs'ü kurtarmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na savaş açtığı söyleniyor. Osmanlı o zamanlar yoktu. Çeviri faciasına sonda değineceğim, yazarın hatası da olabilir gerçi.

Baba Mehmet Münir'in macerasıyla başlıyoruz. Kendisi hukuk okuyor ve Osmanlı'nın TBMM'yle görüşmek üzere Bilecik'e gönderdiği grupta baş hukuk danışmanı olarak yer alıyor. Mustafa Kemal'in alıkoyduğu üç kişiden biri kendisi. Ankara'ya götürülüyor ve Milli Mücadele'ye katılıyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra büyükelçilik günleri başlıyor; İsveç'ten sonra İngiltere'ye, oradan da ABD'ye geçiyor. Ahmet ve abisi Nesuhi İstanbul'da doğuyorlar. Yazar, rezil bir Türkiye portresi çiziyor ki doğrudur; çöken bir imparatorluğun yol açtığı sosyoekonomik yıkımın izleri derin. Enkaz devralıyor TBMM, bu da doğru.

İsveç'te sanat dolu günler, iyi bir öğrencilik, İngiltere'de kral ve kraliçeyle yenen yemekler, izlenen ilk konser: Duke Ellington! Ahmet kişiliğini oluştururken müzikle alakalı ilk dopingini alıyor ve zenci müziğine orada aşık oluyor.

ABD günleri, baba Münir ölene kadar rüya gibi geçiyor. Büyük paralara yaptırılmış bir ev, kaymak tabakadan onlarca tanıdık, evin salonunda zenci müzisyenlerin performansları, bolluk, bereket... Woody Guthrie ile, Steinbeck ile arkadaşlık...

* ABD gizli servisi Münir'e zencilerle çok içli dışlı olmamasını söylüyor. Münir beyaz-zenci ayrımının saçmalığını düşünerek böyle bir şeyi asla yapmayacağını belirtiyor. Ahmet'i zorunlu din derslerinin verildiği okuldan alıp başka bir okula veriyor falan, dobra bir adam.

* Yıl 1939 oluyor, abi Nesuhi Paris'te okurken can güvenliğinden endişe ettiği için ABD'ye dönüyor. Eh, herkes dünya tarihini sular seller gibi bildiği için bir açıklama yapılmamış. Ben yapayım; Naziler. Neyse, Nesuhi'nin kendisi de iyi bir müzik dinleyicisi ve plak koleksiyoncusu, ABD'y dönünce bir de bakıyor ki zenci kültürü ve müziğiyle bütünleşmek uğruna evden kaçmaya ve bir zenci gibi yaşamaya başlayan Ahmet'in binlerce plağı var.

* Ahmet, D. H. Lawrence, Wilde, Whitman, Conrad vs. gibi pek çok adam hakkında oldukça bilgi sahibi, kendini durmadan geliştiriyor. Nesuhi de öyle; caz konusunda o kadar bilgiliymiş ki UCLA'da ilk resmi caz dersini o vermiş. Vay be.

Bu iki kardeş, 1940'ta izledikleri müzisyenleri ertesi gün sefarete çağırıp konser düzenliyorlarmış. Bir yandan evlerine kadar giren Alman casuslarla uğraşıyorlar, savaş yılları hareketli geçiyor. Savaşın sonuna yakın, Mehmet Münir ölüyor ve ABD donanmasından bir iki gemiyle Türkiye'ye getiriliyor, böylece SSCB'ye gözdağı da veriliyor.

Babasının ölümünden sonra Ahmet zor günler geçiriyor. Kız kardeşi gibi Türkiye'ye dönmek istemiyor ve ABD'de kalmanın yollarını arıyor. Eski tanıdıklar, çevresi bir müddet kendisine yardım ediyor ve ilginç bir şekilde Ahmet sürekli borçlanıyor, lüks yaşamına devam ediyor. Plak işi tutmasaymış şapa fena oturacakmış, onu anladım ben.

Sağdan soldan borç alıyor, bir de Herb Abramson'ı buluyor; ilk ortak. Herb aslında diş hekimi ama müziği çok sevdiğinden bu işe giriyor. Ahmet'le zencilerin ağırlıkta olduğu eyaletleri turlayıp yetenekleri keşfediyorlar, plak yapıyorlar falan. Bir on yıl falan bu şekilde geçiyor, Ray Charles geliyor sonra. Büyük efsane, filminde Ahmet'le olan ilişkilerini izlemişsinizdir. Gerçi Ahmet filmde kendisinin hiç de iyi yansıtılmadığını, bir takım elbiseden çok daha fazlası olduğunu söylüyor. Sonuçta Ahmet Ray'e bağlanıyor ve Ray, Atlantic Records'ı büyük miktarda para için bıraktığında Ahmet'in kalbi kırılıyor. Yavaş yavaş pişiyor Ahmet, haksızlıklarının arkasında bunlar olsa gerek.

Ortaklar değişiyor, tek kişilik projeler profesyonelleşip ekip işi haline geliyor, her şey şirketleşiyor ve Ahmet her şeye rağmen varlığını sürdürüyor. Şirketinin satılmasından sonra hala başta, her şeyi yönlendiren adam. Kid Rock, Rolling Stones, Stills, Crosby, Nash & Young, The Byrds, Led Zep, birçok grubun plaklarını çıkartan adam olarak efsaneler arasına katılıyor. Futbol düşkünlüğü sayesinde ABD futbol ligi Pele gibi bir yıldızı canlı canlı izliyor falan. David Geffen gibi efsane bir yapımcıya rol modellik yapan, dünyanın ana akım müzik anlayışına yön veren efsane, şaşaalı bir adam. İlginizi çekecek çok hikâyesi var, mutlaka okunmalı.

April'ı da gömelim biraz. Çeviri rezalet, yazım hataları korkunç. Kapaklara ayırdığınız parayı kısıp edit mevzularına ayırın gözünüzü seveyim. Vonnegut hariç bastığınız kitaplar da kötü. Neyse ya, ne yaparsanız yapın.

13 Ekim 2016 Perşembe

Saul Bellow - Boşlukta Sallanan Adam

Bu, askerden dönene kadar son yazı. Orada okurum ama yazamam sanıyorum. Beni AŞTİ'den Mamak'a götürebilecek birileri var mı? Şimdiden teşekkürler.

Hazırlıklar yapıldı. Kitapları dizdim, hangi sırayla yollanacaklarını belirledim. Okumadıklarım, yeniden okuyacaklarım falan. Çamaşırhane çavuşu veya kazan dairesi şeyi olmak lazımmış bol zaman için. Yazıcılık da iyi. Spordan vakit bulabilirsek. Kıbrıs oğlum, Rum sınırı. Her an savaş çıkabilecekmiş gibi hazır bir tugay. Kısmet.


Bir yıl sonra: Geçen sene eylülün dördü olması lazım, yukarıdakileri yazmışım. Söylenecek pek bir şey yok, derin bir nefes alıyorum ve halıya bastığıma şükrediyorum. Kıbrıs'ın cehennem sıcağı, güneşin alnında kazılan çukurlar, kurulan çadırlar, nöbette atılan voltalar, Türkiye'ye giden uçaklar, Girne'nin sahilleri, Lefkoşa'nın ıssız sokakları... Bitti gitti ulan işte, gece gece icat çıkarmaya lüzum yok.

Bu kitapların hepsini yanıma aldım sonradan. Bir bavulda asker malzemeleri vardı, diğer ikisinde kitap. Beni karşılayan bölük komutanı, "Bu ne lan, tatile mi geldin?" dediğinde, "Kitap gomtanım," çekmiştim, adam garip garip bakmıştı. Vay be. Sonra bunları dolaba dizdim, koğuş kontrolünde üsteğmenden, "Kütüphane mi ulan burası, kaldır şunları depoya!" diye papara yedim falan. Garip garip işler.

Kitap, evet.

Pascal'ın dediği: "Mutsuzluğun tek nedeni, insanın odasında sessizce nasıl oturacağını bilememesidir."

Bellow'un adamı askere gitmeyi beklerken herhangi bir sorumluluk altında değildir. İşsizlik, adamın tek sıkıntısı işsizlik ve düşünmek. Çiçeklerin açması, yaprakların dökülmesi ve diğer doğa olayları, yaşamın ana dürtüleri olduğu için zevk vermesi gereken şeyler olarak ele alınıyor ama düşen yapraklar yenmez, çiçeklerden ev yapılmaz, çimen verip yemek alınmaz, aynı çayırda iki kez otlanılmaz. Dolayısıyla bu iç sıkıntısını geçirmek için bazı tedbirler, can sıkıcı tedbirler almak lazım gelmektedir. Adamımız eşinin zoruyla abisinden para istemeye gider, kayınpederinin hastalığıyla canını sıkmak zorunda kalır ve insanoğlunun yaşam deneyimi üzerine birtakım atıp tutmalara girişir. İnsanların sahip oldukları eşyaların kılığına bürünmeleri, ön yargılar, ailenin yıkıcılığı, tatminsiz bir eş, umursamayan insanlar, işsizlik ve benzeri pek çok hadise, adamımızın üstünden silindir gibi geçer.

Adam,, boşlukta kendini ağaca asmış gibi sallanır.

Düzensiz, boğucu saatlerin çaresi nedir? Askerlik! Adam bütün o sıkıntıları yaşarken askere gitmeyi bekler ve sevinçten çıldırmış bir şekilde askerliği överken roman biter. Düzenli saatler, amaçlı bir yaşam, boşluğun dolmasıyla belirir ama bu dolgu gerçekten rahatlatır mı? Sanmam, adamımız üstlerinden papara yerken işlerin düşündüğü gibi gitmediğini anlayıp tekrar isyan etmiş olabilir. Her neyse.

Eh, bu yazı da kısa olsun. Tavsiye ediyorum, rezil anlattım ama kitap süper.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Robert A. Heinlein - Yaban Diyarlardaki Yabancı

İlla bir şeyler eksik kalacak ama girişiyorum.

ABD'de uzunca bir süre yasaklanmış bu kitap, tanrılığa soyunmuş bir Marslının ele alındığı tek bildungsroman olabilir. Tabii adam bize gelişmiş olarak geliyor ama biz bu gelişkinliğe henüz hazır olmadığımız için insanoğlunun gelişim romanı da olabilir. Sonuçta mevzuya çok uzak olmadığımız kesin; Marstan Gelen Adam Valentine Smith'in insanlara öğretmeye çalıştığı şey, insanların zaten yakın bir zamana kadar sahip olduğu erdemden başka bir şey değil. Sevgiyle, fedakarlıkla kurulmuş toplumsal düzen, "modern" insanların yakın bir zamanda keşfedip kuruttuğu Polinezya'da mevcut. Steve Taylor ve Yuval Noah Harari'nin kitaplarında okuyabilirsiniz; buralardaki topluluklardan bazılarında aile kavramı bütün bir kabileyi kapsar, mülkiyet yoktur ve çocuklar, kadınlar, erkekler, hayvanlar herkese aittir, dolayısıyla bir erkek herkesin kocasıdır, bir kadın herkesin karısıdır, bir çocuk herkesin çocuğudur. Paylaşmayan insanlar ayıplanır ve dışlanır. Bizim için çok garip ama adamlar bu şekilde yüzlerce yıl yaşamış ve umarım yaşamaya devam ediyorlardır. Araştırmalara göre suç oranı medeni toplumlardakine göre yok denecek kadar az. Öz denetimleri sayesinde nüfus problemi yaşamıyorlar, savaş yok, ne güzel memleket.

Smith kardeşimiz, Fremenlere ilham kaynağı olacak şekilde su verme/paylaşma kutsallığıyla, groklama hadisesiyle, kendine özgü gariplikleriyle bir anda ortaya çıkıp Dünyalıların beynini yakıp bahsettiğim bu düzeni kurmak için uğraşıyor ve sonlara doğru başarıyor da; küçük bir topluluğu Polinezyalılar gibi yaşatıyor ve en sonunda Romalılar gelip evini yakıyor, gerisi malum. Çok sayıda dini göndermenin yanında Smith'in İsa'ya benzerliği gözden kaçmaması gereken bir hadise. Luka'da insanların İsa'nın çarmıha gerilmesi için bağırmasıyla ilgili babın benzeri kitapta olduğu gibi mevcuttur. Lakin Smith babasına kendisini neden terk ettiğini sormaz, çünkü inancına göre herkes tanrıdır, herkesin sorumlulukları vardır ve bu sorumluluklardan ilki, insanların kendi varlığıyla ne yapacağına dair sorumluluktur. Smith, kendini kalabalığa bırakır ve onları çok sevdiğini söyler. İnsanların ruhlarını kurtarmak için kendini feda eder, umarım değmiştir.


Kapağı ara ara baktığım Rekürsif Düşünce'den aldım. Sıkı blog, tavsiye ederim.

Baştan almam lazım, böyle olmayacak.

Kitap sansürlü haliyle de basılmış. Türkçeye çevrilen tam versiyon, 751 sayfa.

Mars'a ilk insanlı keşif gezisi için dört çift seçiliyor, hepsinin birden çok uzmanlık alanı var. Elemanlar iniş yapıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor. İkinci keşif takımı ilk takımdaki herkesin öldüğünü belirtiyor, sonra mesajı düzelterek ekipten bir kişinin sağ kurtulduğunu söylüyor. Bu sağ kurtulan arkadaşımız Smith. Dünyaya getiriliyor ve bir hastaneye kapatılıyor, yer çekimine alışması ve o andan sonra ne olacağıyla ilgili plan yapılması için zaman geçmesi gerekiyor.

Bundan sonrası için ek bir bilgi vermem lazım, Heinlein gerek mentorlukta bir dünya markası olan Jubal adlı karakteri vasıtasıyla, gerek Smith'le insanoğluna dair pek çok problemi ele alıyor. İletişim, demokrasi, sadakat, batıl inançlar, akla ne gelirse. Kurguyu sekteye uğratma pahasını yapıyor bunu, insanlığın portresini etraflıca çiziyor. Olayların ortasında siyasete dair bir nutukla karşılaşmak okuru o dünyadan çıkarabiliyor, kötü bir şey.

Smith, Dünyalı genlerine sahip bir Marslı. Marslılarca yetiştiriliyor, farklı bir düşünce sistemiyle Dünya'ya geldiği için insanın düşünme şekline alışması zaman alıyor. Düşünce sistemi farklı olduğu için dili de farklı, Dr. Mahmud adlı filolog yardımıyla iletişim kurabiliyor. Adamın dünyasında ölenler aslında ölmüyor, biçim değiştirip ruh benzeri bir varlığa dönüşüyorlar. Ermiş benzeri bir konum. Yaşayanlara kendi doğalarını aktarmaya devam ediyorlar. Tasavvuf muadili bir öğretiden kopup gelen Smith, insanların çorak dünyasına başka meziyetlerle de geliyor. Orada olmasını istemediği bir varlığı ortadan kaldırabiliyor. Tam bir açıklaması yok, nesneler hiçliğe gömülüyor, belki geldikleri yere gidiyorlardır. Groklamak var, varlığın bir olayı her zerresiyle anlaması benzeri bir iş. İşin metafizik boyutu derin, tatmin edici açıklamalar mevcut.

Smith hastaneye kapatılıyor, kimseye gösterilmiyor ve yerine dublörü basın karşısına çıkartılıyor falan. Sebebi, adamın deli bir servete konmuş olması. Dört çift gitmişti, evli olmayan iki astronotun meyvesi Smith. Onların mirasına konduğu gibi dönemin uzay yasaları gereği Mars'ın, koca bir gezegenin de sahibi konumunda. Çıkar ilişkileri büyük, devletlerin birleşerek oluşturduğu federasyonun başındaki adamlar mesele çözüme kavuşana kadar Smith'i gözlerden uzakta tutuyor ama işe burnunu sokanlar var. Başta gelenlerden ikisi, romanın önemli karakterleri haline gelecek.

Jill, vamp bir kadın. Smith'in kaldığı hastanede hemşire olarak çalışıyor ve adamın cinsellikten nasibini almadığını öğrenince işi merak ediyor, yanına gidip görüyor ki sonsuz bir sevginin dışında adamın sunacağı bir şey yok.

Ben, gazeteci. Smith'e ulaşmak için Jill'i kullanıyor ve dublör olayını keşfediyor. Federasyonun adamları tarafından kaçırılmadan önce Jill'i Smith'i kaçırması için ikna ediyor, sonra ortadan kayboluyor. Jill, Marslı dostumuzu Jubal'ın yanına getiriyor.

Jubal, dediğim gibi tam bir mentor. Her şey hakkında bilgisi, bilgisi yoksa fikri var. Tam bir hukuk adamı, servetini bu yoldan ve yazdığı eserlerden edinmiş. Çok yaşlı bir adam, hayatının son macerasına atılıp Smith'i evinde saklıyor. Federasyonun adamları evi basıyor, Smith'in birkaçını yok etmesinin yanında hukuk bilgisiyle adamları eve sokmuyor, bir sürü olay. En sonunda kovalamacanın bitmesi için federasyonun genel sekreteri olan Douglas'la iletişime geçip Smith'in servetinin yönetimini federasyona bırakıyor, Smith'in hamisi oluyor.

Tanrı rolü bir açıdan uygun; Jubal, Smith'i dünyaya hazırlıyor. İnsanlığa dair hemen her şeyi öğrettikten sonra çocuğunu salıveriyor, zira denetim altındayken tam bir uyum sağlanamayacağını görüyor. Final bölümünde çocuğunun nefret dolu insanların arasına doğru yürüdüğünü görünce içi sızlıyor. Babanın üzüntüsü, çocuğunun fedasını engellemeyecek olmasından kaynaklanıyor. Morpheus'un dediği gibi; kapıyı Jubal gösteriyor ve oradan girecek olan Smith.

Neyse, bir süre sonra Smith Jill'le birlikte evden ayrılıyor, birkaç ufak tefek işin ardından kendi komününü kuruyor. Başta bahsettiğim sosyal düzen. Finalde de bu düzene, barışa, mutluluğa hazır olmayan insanlar tarafından katlediliyor. Durum kabaca bu.

İnce noktalarını maddeler halinde yazıyorum:

* Derin devlet Smith'i nasıl alamadı? Normalde olması gereken şu: Askerler evi basar, görgü tanıklarıyla birlikte mekanı da yok eder, tanık uydurur, bitti gitti. Burada Smith ve Jubal faktörü devreye giriyor. Smith kardeşimiz, evi basan askerlerle birlikte tepedeki adamlardan birini de yok ediyor, ortadan kaldırıyor. Kanıt yok ortada, adamların nereye gittiğine dair bir bilgi yok. İkinci adımda hukuk devletinin nasıl bir şey olduğunu görüyoruz, bizde malumunuzdur ki hukuku geçtim, devletin bile varlığı sorgulanır hale gelmiş durumda. Jubal gibi bir hukuk gurusu var, adamdan çekindikleri için bahçedeki çiçeklere bile ihtimam göstermek zorunda kalıyorlar. Bir de resmi görüşmeler var, tam bir hukuk ve kişilik sınavı. Devletin adamı iki makarayla hukuk dışı bir şekilde işleri halletmeye çalışsa da Jubal haklarını çok iyi bilen biri olarak adamların savunmalarını çatır çatır çökertiyor. Haklarımızı iyi bileceğiz ve gücümüzü hukuktan alacağız yani, eğer böyle bir şey varsa. Adamlardaki hukuki sistemi gördükçe içiniz gidecek.

* Smith-Mars ilişkisi üzerinden Batı kaynaklı dünya görüşüne çuvaldızdan ziyade katanalar saplanıyor. Dünyanın keşfedilmesi diye bir şeyin varlığından söz etmek, Avrupa'nın kendi penceresinden bakıldığında doğru, keşfedilen topraklarda yaşayan insanlar açısından yanlış. Kökten yanlış aslında, yirminci yüzyılın en büyük keşiflerinden biri bu olabilir. Yerliler öldürüldü, topraklar ele geçirildi ve Batı'nın zenginliği katlanarak arttı. Sömürgecilik, sonrasındaki ekonomik sömürgecilik derken dünyayı az sayıda insan, çok sayıda şirket yönetmeye başladı. Aşağı yukarı bunlar anlatılıyor. Kitabın yasaklanmasında bunların etkisi büyüktür diye düşünüyorum.

* Marslı-Dünyalı mantığının karşılaştırılması, kitabın felsefi altyapısının önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Sanat: Cinsiyet ikiliğinin yaratıcılığı körüklediğine dair bir söylem var, ilginç. Hadımların müzelerde sergilenen hiçbir eserinin olmaması bu mevzuya örnek gösteriliyor. Kastratoların varlığı tek başına değillemeye yeter mi bilemem, yine de pek doğru bir fikir gibi gelmedi bana. İkilik önemlidir ama her şey midir, düşünülmesi gerek.

Din: İsa'nın asılmasına benzer bir durum, Marslıların grokladıkları halkı yok edip özümlemeleriyle benzer bir nitelik taşıyor. İnsan, İsa'yı öldürüp onu sonsuza dek içinde taşımaya mahkum edildi, Marslılar içinse ölenle aynı bedeni paylaşmak önemli. Bu nasıl olacak, ölenin bedenini yiyerek. "'Kardeşim Jubal, çözüldüğünde her lokmada seni bağrıma basıp kutsayarak yememe izin verilmesini umuyorum... seni tamamen groklayana kadar.'" (s. 205) Jubal'ın aradaki farklılıkları insanoğlunun yüzyıllar boyunca geliştirdikleri tabulara bağlaması güzel bir çaba. İnsan eti yemiyorsak bunun sebebini çevresel koşulları göz önüne alarak düşünmemiz gerekiyor.

Polinezya ve Afrika'daki bazı kabilelerde bu inanış var, ölenin eti yenir ve onun niteliklerinin yiyene geçtiği söylenir. Sadece yemek gerekmiyor, Atlas'ta üç kuşak öncesine kadar atalarının kafataslarını kolye yapıp takan bir yerli fotoğrafı görmüştüm, aklım gitmişti.

Eski bir inanış bu, Afrika'da Felsefe adlı güzel kitapta, yanlış hatırlamıyorsam, açıklaması mevcuttur. Oğul Herbert, Dune'da Ginaz kılıçustalarında benzer bir hadise yaratır; ölen ulu savaşçıların isimlerini çömezlere verir, böylece ustaların güçleri çömezlere geçer, katlanarak büyür. Adın kutsallığıyla ataların gücü güzel bir şekilde birleştirilmiştir bana göre. Marslılar öldükten sonra ruhları var olmaya devam ediyor demiştim, fiziksel bir karşılığı var olayın. Peki Marslıların Smith vasıtasıyla bizi groklama ihtimali var mı? Anlatının başından itibaren okurun cevabını aradığı bir soru. Yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz, olmayabiliriz de. Bunu ben söyleyecek değilim, lütfen kitabı okuyun. Bu ne tembellik.

Ölüm: Onlarda çözülmek olarak geçiyor. Groklanan bir şey varlığa katılıyor, varlık eklektiktir ve ölünce her şey çözülür. Mantığı sevdim.

İnsan gülebilen hayvandır, diyor Jubal. Bütün yıkımına rağmen insan güler, Smith'in en sonunda anladığı mesele bu. Mars'tan geliyor ama bence asıl geldiği yer, kayıtlara geçmemiş kadar uzak bir geçmiş. İkilik kıyaslamasından dev bir roman doğmuş, ele alınmayan konu pek kalmamış. Güzel bir insanlık komedyası, güzel bir irdeleme. Meselesi çok, ben az bir bölümünü inceledim, gerisi sizde.