10 Mart 2017 Cuma

Sadi Borak - Halikarnas Balıkçısı ve Bir Duruşmanın Öyküsü

Balıkçı'ya merhaba!

Robert Kolej, Oxford, İstanbul. Beyoğlu'nun kesmeyen levanten ortamı, babasını öldürmesiyle yedi yıllığına düştüğü kodes, üzerine Bodrum'a sürgün. Akdeniz'in narenciye cenneti olmasında payı büyüktür Balıkçı'nın; Avrupa'dan tonla tohum getirtmiş, Akdeniz'i Türk bahçesi haline getirmiştir. 25 yıllık Bodrum meskunluğunda Antik Yunan'ın Anadolu'da doğduğu tezini kuvvetlendirmek için birçok eser kaleme almış, yanında öyküleri ve romanlarıyla coğrafyanın kalbi olmuş büyük adam. Yazdıklarını keyifle okudum, okumaya devam ediyorum. Kendisi bu topraklar için büyük bir değerdir. İyi anlatıcıdır, araştırmacıdır. Helal olsun!

Sadi Borak, yıllar boyunca ulaşılamayan meclis arşivinin açılmasıyla birlikte Balıkçı'nın sürgün edilmesine yol açan duruşmayı okurlarla paylaşmış, üzerine Balıkçı hakkındaki yazıların bir bölümünü derlemiş, en sona da Balıkçı'nın daha önce yayımlanmamış yazılarına yer vermiş. Güzel bir inceleme.

Zekeriya Sertel'in Resimli Ay'ında yayımlanan Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Ölüme Nasıl Giderler? başlıklı öykü, Balıkçı'nın ve Sertel'in başını yakıyor. Öyküde dört kaçağın yaşadıkları, çarpık adalet sistemi iğnelenerek anlatılıyor, gerçek dışı/abartılmış bir durum yok açıkçası. İşin kötü yanı şu ki 1925'te isyanlarla boğuşan cumhuriyet, muhalif gözüken veya öyleymiş gibi yorumlanan en ufak bir yazıya dahi tahammülsüz, bu yüzden iki arkadaşı palas pandıras Haydarpaşa'dan trene bindirip Ankara'ya yolluyorlar. İstiklâl Mahkemeleri'nin verdiği kararlar günümüzde bile eleştirilir, dönemin şartları gereği -bu da çok kaypak bir ifadedir bana göre- hüküm hemen verilir ve ceza infaz edilir. İtiraz hakkı yoktur, mahkemenin ertesi günü insan kendini darağacında bulabilir. Böyle bir ortamda bizimkiler ölüp ölüp dirilir, hakimlerin karşısına çıkarlar. Sertel biraz kıvırmaya çalışır, yazıyı denetleyip denetlemediğini hatırlamadığını, denetlese bile mahkemenin çıkardığı anlamlardan hiçbirinin aklına gelmeyeceğini söyler. Sıra Balıkçı'ya gelir, sadece doğruları anlattığını söyler, bu kadar. Askerliğin ruhundan anlamadığını söylerler, bir iki haksız suçlama gerçekleşir. Balıkçı çıkar, çatır çatır savunur kendini ve mahkemenin yanlış yaptığını söyler. Karar: İdam cezasının iptali, üç yıllık Bodrum sürgünlüğü. Zannımca ucuz atlatılmış bir tehlike var burada, Yorgun Savaşçı'daki yargılama bölümünü hatırlıyorum; çatır çatır asıyorlar insanları. Sadi Borak, İstiklâl Mahkemeleri'nin o zamanlar için elzem olduğunu, kurunun yanında yaşın da yanıp yanmadığını bilmediğini söylüyor ama durum ortada, lafı döndürmeye gerek yok sanki. Neyse, Balıkçı, Mavi Sürgün kitabında sürgün yıllarını pek güzel anlatıyor, ben pek bulaşmıyorum burada.

Balıkçı hakkında söylenenler genellikle iyi, Oktay Akbal için Balıkçı'nın öyküleri biraz zayıf olsa da iyi. romanları ve denemeleri de iyi. Benim ilgimi çeken Sait Faik'le Balıkçı'nın tartışması oldu. Yeditepe'de 1953, 1954 yıllarında bu iki büyük yazar, kimin kimden esinlendiğine dair küçük bir münakaşaya girmişler. Akbal, iki yazarın metinlerini basım tarihlerine göre kıyasladığında Sait Faik'in Balıkçı'dan esinlenmiş olamayacağını söylüyor ve tersini iddia ettiğine kanaat getirdiği Yaşar Kemal'i eleştiriyor. Balıkçı'ya göre mevzu: Tartışmayı Balıkçı'nın ağzından yazan biri başlatıyor ve Sait Faik'i kızdırıyor, üzerine böyle bir tartışma ortaya çıkıyor. Benzer duyarlılıkları var ama Balıkçı için Sait Faik Marmara'nın, küçük denizin adamı. Ne kadar yaşam dolu olsa da kapalı. Kendisiyse engin deniz, açılıp gitmelik. Sonsuzluk.

Baba katli de bir diğer ilginç konu. Arkadaşları hiç bahsedilmeyen bu konu hakkında pek bir şey bilmiyor ama Balıkçı'nın bir yazısında olay açıklanıyor. Baba Osmanlı paşası, bir müddet II. Abdülhamid'in sağ kolu. Demokrasiye kayan görüşleri öğrenildiği an saraydan uzaklaştırılıyor, öldürülme korkusu yüzünden deliriyor biraz. Bir gün Balıkçı'yla kavga ediyor ve silahına davranıyor. Balıkçı daha atik, çekip vuruyor babasını ve Kurtuluş Savaşı boyunca, yedi yıl hapis yatıyor. Sadi Borak'a göre iyi bir savunmayla, babanın durumunu gösteren belgelerle müdafaa edilse Balıkçı'nın beraat etmesi gerekir ama böyle olmuyor tabii.

Halikarnas Balıkçısı'nı okuyun bir, beğenirsiniz. Kendisinden bir alıntıyla bitiriyorum: "Bir de Fuzuli şikayet eder, 'sabah rüzgârından başka kapımı açan yok' diye. Eşek herif, daha ne istiyorsun? Doğada yalnızlık mı olur?" (s. 207)

Merhaba!

9 Mart 2017 Perşembe

Özgür Çakır - Yükşehir

İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'nın yanına koyuyorum bunu, aynı sıkıntıyı yaratabildi ki oyun bitse de hava alacağım bir yere çıkabilsem diye kıvranıp durmuştum. Kitabı elimden bırakamadım, zaten bir solukta okunuyor. Meselesiyse uzun süre peş bırakmıyor, fazla sıkılmış ve gevşetilemeyen bir kravat gibi. Az sonra okkalı bir sopa yiyecek, hacamat olacakmışsınız da saksıya fesleğen gibi oturacakmışsınız anlamı da çıkar.

Şuraya bırakayım, mutlaka gidin ve izleyin:


"Bü" yük, atılmış. Çeşitli geçim problemleri, kuşak çatışmaları, akışkan aşklar derken nirengisi kayıp insanlar arasında İstanbul'un bildiğimiz manzaralarına karışıyoruz. Beyaz yakalıların dünyası; gecekondulara pek bulaşmadan, çadır kentlerin kıyısından dolanarak ilerliyoruz. Gülünecek hale mi ağlanıyordu neydi, öyle bir mizahi yaklaşım var ama insanın gülümsemeye hali de kalmıyor açıkçası. Pandomima'nın Paskal'ına, ünlü hatıra defterinin yazarına gülmek isteyenler için değil bu. İnsanların zorlukla taşıdığı bir şehrin türlü çarpıklığı karşısında İstiklâl Marşı okunurken sırıtıp hemen ciddileşen çocuklar oluruz ancak. Tepemizde sopa, ona inat gülünecek bir şey bulunur.

Çirkin Havuz: Bozuk para atılan havuzu okumadan birkaç gün önce Emre'yle aynı şeyi Moda'da yapmıştık. Bir şeylerden memnun değildik, erken gelen baharı bir an önce kutlayıp soğukları yetiştirmek için öğle vakti biralarımızı alıp deniz kenarına indik. Memnun olmadığımız şeyleri denize dökmeye geldiğimizi sanıyorduk, biz döküldük. Benden 1 TL, ondan 2 TL sulara bırakıldı. Sonrasında bu öyküyü okudum. Havuzun bir zamanlar Bahariye'nin sonunda yer alan havuz olduğunu hayal edip mutlu oluyorum, lisede okulu kırıp kenarında az oturmamışızdır. Öykünün karakterleri de o sırada oradaymış da ne yaptıklarını anlayamamışız gibi. Biz büyümüşüzdür, onlar daha da büyümüştür ve ilişkiler, işler iyice güçleşmiştir. Anlıyoruz onları artık, 2000'lerden sonra zamanın hepimiz için durduğu fikri uzun süredir aklımı kurcalıyor ve işinden olan, sıkıntılarla boğuşan arkadaşlarıma yardım edebilmek için kenara para ayırmaya bakıyorum. Öyküdeki abimiz gibi açlıktan hırsızlığa meyleden ve yakalanınca dayak yiyen bir arkadaşım olmadı, olmasın. Çıkarsak birlikte çıkalım, batarsak birlikte bakalım. Together we stand, divided we fall. Hemen ardından Sait Faik'in Havuz Başı öyküsünü hatırlıyorum, kıyaslıyorum ve kara suya atılan paraların çağrıştırdığı bekleyişi düşününce kara bir çağda sürdürdüğümüz yaşamımızda fıskiyeler karşısında hayrete düşmeyecek olmamıza derinden üzülüyorum.

Yükşehir: Ali Bey, camdan gördüğü kadarıyla kendisini bir kaşık suda boğmak isteyen gri, kalabalık, stop lambalarının pusunda kirli şehrin nesine kanmış? Babasının zeytin ağaçlarına bakmak istemediği için memlekete dönmemesine rağmen çarpıklığın nesine kanmış? İş görüşmesinde 1500 TL teklif eden kadını masaya yatırıp iyi etmek istemesine rağmen, adı söylenince adresini arayan sperm gibi fırlayan kardeşimiz Ali Bey, aynalarda kim olduğunu bir türlü hatırlayamayan, babasının gölgesinde yaşamak istemeyen Ali Bey, az mahsul, Suriye krizi, işsizlik, aylık hesaplar, sap koalisyonunda baş içkici... Ali Bey! Ali Abi! İstanbul'dan uzaktayken hayatı kaçırıyormuşum gibi bir hisse kapılırdım, ikinci senenin ortalarında Kadıköy'ü özlemekten bir hal olurdum, ormanı ve denizi ve yolları ve insanları ve daha neleri bırakıp doğup büyüdüğüm yere, İstanbul'a, Kadıköy'e geldim de ne buldum? Ali Bey, sen ne buldun?

Artçı: Bu acıtır, hatırlamak istemiyorum.

Fırdöndü: Hikâye benim için tanıdık. Zonguldak'ın beldesi. Okuldan çıktım, deniz kenarına yürüyorum. Taşlığında balık ağları asılı bir evden adamın teki apar topar çıkıyor, dönüp karısına bağırıyor: "Ulen bütün gün balık tutuyom, içmeyip de n'apçem?"

Tuttuğu balıkları üçe beşe okutup bir kısmını da yiyerek yaşayanlarla ilgilidir, daha çok onların sıkıntılarıyla.

Sarı Bira: Kitaptaki iki üç öykünün karakterleri ortak, bir karaktere başka bir öyküde rastlayabilirsiniz. Murat ve Ali böyle.

Murat içmeye başlamayabilirdi, başladı. Annesini üzmeyebilirdi, kendisi üzgün olduğu için böyle bir şey mümkün değil. Nohut-pilav satarak geçindi, tamam. Kadim Kaptan'ın vapur kaçırma teklifine onay verdi, mangal yapacaklar. Arkadaşı Ali'yi ayarladı, o da iyi. Hadi bakalım. Fatura ödenecek bir de, öde Firuze. Murat.

Arife Günü: Ah!

Kuşak farkı, müzisyen, kovulu ve başarılı oğul, kızgın baba. Söyleyemiyorum daha. Birkaç öykü daha var, giremedim.

Kitabı beğenmeyenler olmuş, çiviye alışkın olmayanlardır. Çakır'ın çivi gibi öyküleri var; puanla değil de havlu attırarak kazanır. Sağlam bir yumruğa hazır olun.

8 Mart 2017 Çarşamba

Muriel Spark - Bayan Jean Brodie'nin Baharı

Filmini izlemedim, filmde katmanların daha geniş olduğu söyleniyor. Çocukların ve Brodie'nin ilişkileri daha derinliklidir sanıyorum, izlemek üzere sıraya sokuyorum.

II. Dünya Savaşı'nın öncesinde bir kız grubunun altı yılının yanında öğretmenleri Bayan Brodie'nin baharını izleriz. Çocukların birey olma çabası öğretmenlerinin gölgesinde yeşermeye çalışır, hayatının en güzel yıllarını yaşayan Bayan Brodie, kızları yetiştirirken kendi maceralarını anlatır, ders programının çok ötesinde şeyler öğretmeye çalışır, yaşamı mesela. Kendi perspektifinden gördüğü hayatı formüle edip kızlara aktarır. Zaman ilerledikçe kızlar büyür, hatta öylesine büyürler ki anlatının güncel zamanından 20 yıl sonrasına kadar gideriz, yetişkinlerin dünyasına çoktan adım atmış kızların geçmişle muhasebelerine şahit oluruz. Spark'ın güzel bir oyunu; ani sıçramalarla okur için farklı pencereler açılır.

Sandy, Mary, Rose, Eunice, Monica ve Jenny, Bayan Brodie'nin küçük çetesini oluşturur. Her birinin olayı farklıdır; Rose zamansız cinsel uyarılar yaratacak kadar güzeldir, Mary şapşiktir, Sandy gelişim potansiyeli en yüksek olandır falan. Bayan Brodie'yi sevdiklerini söyleyebiliriz belki, tabii aralarında kısıtlanmışlık duygusuyla boğuşacak olanlar da var. Öğretmenin ayağını kaydırmaya çalışan müdireye karşı birlikte hareket ederler ama belli bir yere kadar. İçlerinden biri, Bayan Brodie'nin faşizme duyduğu ilgiyi ifşa edecek ve okuldan atılmasına yol açacak. Kim olduğunu söylemeyeyim, sürpriz. En yakınlardan biri, kız izci grubu yanlarından geçerken Bayan Brodie'nin kıskançlık dolu bakışlarını görüp izci olmayı düşünen. Öğretmeninin düzen takıntısını anladıktan sonra kendilerinin de bir faşist grubu olduğunu keşfedecek, yaşam deneyimi arttıkça Bayan Brodie'den kurtulmaları gerektiğini anlayacak ve kadını şikayet edip her şey bittikten sonra bir manastıra kapanacak. Eski günlerinden alacağı ilhamla psikolojik araştırmalar yapacak ve ün kazanacak falan, söyledim aslında. Pardon.

Dünyanın bir minyatürü: Etraflarında o zamanın sosyal problemleri, fark etmeye başladıkları andan itibaren kafalarını kurcalamaya başlar. Bir kadının bir diğerine, "Senin erkeğin olurum," demesi, kadınların haklarını kazanma yolunda başarıya ulaşmaya başladıkları yıllarda -ki ne utançtır kadın hakkı diye bir şeyin olması, insan hakkı aslında ama ataerkil düzenin yediği halta yuh!- ilk kez gördükleri kadın polis uzunca bir süre kafa karıştırsa da Bayan Brodie'nin yol göstericiliği sayesinde anlam kazanır. Tabii iki başlı bir yaşam görüşüne yol açar bu, yollar çatallandıkça öğretmenin aslında o kadar da bilge olmadığı anlaşılır. Kuşak farkının yanında yüzyıla özgü hızlı bir zaman akışı da vardır, her şeyi sorgulanabilir kılar bu. Kadının Mary'ye umutsuz vaka gibi davranması, faşizm güzellemeleri engin ve verimli görünen gölgeyi çürütür. Fidanlar güneş ışığına çıkmak ister.

Resim ve şan öğretmenleriyle kurulan ilişkiler sorgulamaları artırır. Bayan Brodie, iki erkek öğretmenin tekiyle ilişkisini sürdürürken kızları hasta olan diğerinin evine dönüşümlü olarak yollar. Kendi yarattığı laboratuvarda kızların gelişmesini ister ama onlara duygularıyla nasıl mücadele edeceklerine dair hiçbir şey veremez, haliyle. Bu durum kendi pozisyonunu da tehlikeye sokar; yeni yaşantılar yeni tehlikeler doğurur. Kızların başına gelen tam olarak budur, değişirler ve öğretmenleri gammazlanır. Hiçbir zaman kimin yaptığını bilemezler. Bayan Brodie, diğer öğretmenlerin kafalara bir şeyler tıkmaya çalıştığını, kendisininse içlerindeki cevheri açığa çıkarmaya çalıştığını anlatır ama beklediği şey bu değildi sanırım, zaten suçu Mary'ye atmaya meyillidir, gammazlayan öğrencisiyle konuşurken onun böyle bir şeyi yapacak son kişi olduğunu söyler. Tehlike en yakındakinden doğuyor oysa.

Spark oyuncul; Mary'nin acı sonunu ani bir sıçramayla anlattıktan sonra ilerleyen bölümlerde kızın çocukluk zamanını anlatırken ölümüne sebep olacak olayla ilgili nesnelere yer verir. Başka, anlatıcının sesini kesip kalınan yerden diyalogla devam eder. İronileri başarılıdır, mizahı çarpıklığı kadar güldürür.

Spark iyi, okumaya devam.

Richard Brautigan - Willard ve Onun Bowling Kupaları

Kahretsin ki şu aralar çok kötü hissediyorum ve Brautigan'a dadanmamam gerektiğini bildiğim halde çekip okuyuveriyorum. Ulan! Bir tane daha gitti!

Sahiplenmenin zehri üzerinedir. İlişkiler, incelikler üzerinedir. Alışkanlıklar, arayışlar üzerinedir.

Constance ve Bob: "Tavandan yüz voltluk olması gerektiği halde iki yüz voltluk bir ampul sarkıyordu. Bu Bob'un isteğiydi. Kadın bu kadar fazla ışığı sevmezdi. Bob severdi." (s. 6)

En başta neydi, aşık olurduk. O da benzer şeyler hissederse hayat ne süper derdik, acı fasıllarını mutluluklar izlerdi, severdik. Her şey bundan ibaretti, kolaydı. Sonrasında birlikte yaşamanın zorlukları belirince, bunlar aşkı olduğundan başka bir şeye dönüştürdükçe istekler kendilerine bir çeki düzen verdi. Yapılacak yemeklerden seksin düzenine ve biçimine her şey aynada kendine baktı, bazıları gördüklerini beğenmedi ve silkindi. Muhtemelen aşk parçaları döküldü, süpürüldü ve çöpe atıldı, evin temiz tutulması lazım. Düzen, en ortak olanından ama ortaklık kaypaklığa sebep olabilir, insan bir başkası olmak istemezse ev sıklıkla temizlenecektir. Bu ikisinin arasındaki şey tez elden temizliğe muhtaçtır; birlikte yaşamalarını sağlayan parçaların tavsadığı, birbirine oturmadığı anlar çoğalmaktadır, yeni heyecanlar işlerin iyiye gitmesini sağlamamaktadır. Çok bilmiş bilmiş konuşuyorum, üşenmesem kendimi tokatlardım.

Constance Bob'ı gerçekten seviyor, işleri zorlaştıran bu. Constance 23 yaşında umutsuz bir yazar, kitabını çok sevdiğini söylediği bir avukatla yattıktan sonra vajinasında siğiller çıkıyor ve dalgayı Bob'a bulaştırıyor. Bob'ın sevgiye yaslanıp devam etmesi hasarsız atlatılmış bir virajı gösteriyor -Constance'ın çok pişman olduğunu, evliliği bitirmek istediğini söylemesine rağmen Bob sevdiği kadını bırakmıyor- ama sanıyorum tam olarak öyle değil o iş, adam her işi yalapşap, döke saça yapmaya başlıyor ve Yunan Antolojisi'nden okuduğu parçalarla kadını çıldırmanın eşiğine getiriyor. Nevrozlar farklı şekillerde ortaya çıkabilir, bir anda peçete koleksiyonu yapmaya başlayan bir arkadaşınız varsa muhtemelen yardıma ihtiyacı vardır, yardımcı olun.

Vajinanın temizlenmesi süresince anal sekse yöneliyorlar, RP gereğince BDSM cenahlarında yüzüyorlar ama kendilerinden hiç bu kadar uzaklaşmamışlardır herhalde, geleneksel sekse düşkünlükleri düşünülürse. İki insanın arasında açılan yolları Brautigan'ın mizahına omuz vererek okuduğunuzda gülünecek pek bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok. Kıçıma dayanarak bu kitabı Brautigan'ın en acı kitabı ilan ediyorum.

Kadın ticari başarı da bekliyor, eğer başarılı olsaydı avukatla yatmaz, siğil kapmazdı. Bu yüzden kırbaçlandığı, ağzına kumaş parçası sokulduğu zaman aklından gazetelerde çıkan övgü dolu eleştirileri hatırlar. Eyleminin sonucundan tatmin olmadığı ortada ama istediği ticari başarıya kavuşmuş olsaydı... İnsan ne istiyor, neyi ne zaman istiyor? Bir çıkmazın orta yerinde bırakıyor Brautigan, ikisinin hikâyesi bu kadar.

John ve Patricia: Bizimkilerin komşuları. Adam film yapımcısı, kadın öğretmen. Greta Garbo filminden dönüyorlar. Adam sevişmek istemiyor ama kadına karşı koyamıyor. Bir de Bob'ın o eski, parlak haline dönmesini dört gözle bekliyor, arkadaşının unutkanlığından ve pasifliğinden pek hoşnut değil.

Kadın, adamı Willard'ı kullanarak ikna ediyor ama Willard? Bir kuştur, cansızdır, yaklaşık elli bowling kupasıyla birlikte karanlık bir odada durmaktadır ve canlı olmamasına rağmen sahip olduğu kupalarla böbürleniyor gibidir. Bir ağacın dala sahip olmasından böbürlenmesi gibi. John, kupaları terk edilmiş bir arabanın içinde bulup eve getirmiştir, onlara sahip olmuştur, onlar üzerinde hakkı vardır, tabii Willard'ın ardından.

Logan Biraderler: Tam Coen Biraderler işi karakterler. Çok özgün adamlardır, anlatmaya çalışırsam berbat ederim.

Çalınan kupalarının peşine düşerler, arayışları Bob ve Constance'ın evinde biter. Yanlış numara; John evlerin numaralarını şaka yapmak için değiştirmiştir ve kabak bizimkilerin başında patlar. Silahlarını çekip kurşun yağdırırlar. O an Bob'ın Vedat Sakman'dan alıntı yaptığını düşündüm: "Aşk ateşi iki kurşun, birin' aldım yar." Sonra kitap bitti zaten.

İletişememizin başta gelerek anlatıldığı bu müstesna eserde bir insan nasıl yavaş yavaş yitirilir, akışkanlık nedir ve nereden gelir, bir insan kaç türlü değişebilir gibi soruların cevabını bulamayabilirsiniz, ben bulmak için kitabı birkaç kez daha okumayı düşünüyorum.

4 Mart 2017 Cumartesi

José Saramago - Bütün İsimler

Çok kısa.

Mitik labirentlerin devlet dairelerine dönüştüğü: Nüfus Kayıt Merkez Arşivi. Lojman, daireye koridorla bağlı, mekanizmanın kolu eve, mahremiyete tecavüz halinde. Ölüm nedenleri, tarihleri, doğum nedenleri(?) ve tarihleri, bir sürü kağıt, ruhsuz. Bir sürü insan, kağıt. Amirler kast sisteminin tepelerinde, pek ilgili değiller. Daha yukarıdan gelen emri uygularlar, mesela yaşayanlarla ölülerin işlemleri farklı zorluklara sahip, dosyaların yerleri değiştirilebilir. Daire kurulduğundan beri biriken dosyalardaki isimler silik, kimin nerede öldüğü, ne için öldüğünün yanında neden yaşadığı da belki mazruftur, bu hengamede nasıl bilinir? Dosyaların arasında kaybolup açlıktan, susuzluktan ölen insanların çalıştığı kurumda daha fazla ölüm dosyası birikmesin diye ölmek yasaklandıysa eğer, Don José kardeşimizin dosyalardan birine kafayı takıp bir kadının peşine düşmesini doğal karşılıyorum.

Birinin bir şeyi mutlaka Don José; birinin oğlu, birinin torunu, birinin arkadaşı. İsmi söylenirken doğru vurgulanırsa tabii, yoksa Don José dediğimiz kişi Don José olmayacaktır. Söyledikleri anlaşıldığı zaman var olacaktır, sözcüklerine başka anlamlar yüklendiğinde başka biri olacaktır. Şimdilik bildiğimiz Don José olarak kalsın. Dosyaların tavana, göğe yükseldiği bölümlerde merdivene çıkarsa kemerini merdivene bağlar. Belki böbürlenmediğini kanıtlamak, hiçbir şey bilmediğini göstermek, tanrılığa soyunmadığını anlatmak için yapar bunu, Ne kadar umursanırsa. Babil'i inşa edenler birbirlerini çok az tanıyorlardı ama hedef birdi, göğün katlarını tırmanmanın bir amacı vardı. "Kim hayal edebilir şimdi Don José'nin o yasak kapıyı ilk açtığında içinde bulunduğu ruhani hali, o heyecanı, kapının girişindeki o ürpertiyi, sanki içinde Tanrı'nın tüm güçlerini sakladığı bir odaya adımını atmış gibiydi, geleneksel olanın tam tersine, tanrısal bir güçle yeniden canlanıyor değil, sanki onu reddediyordu. Çünkü sadece ölü tanrılar daima tanrı olarak var olmaya devam ediyorlardı." (s. 24) Don José'nin amacı düşmemek. Metafor olarak bu iyi, bir de koleksiyonu var. Yaşadığını ispatlamak, kaosa karşı direnç gösterebilmek için.

İnsanın bir şey yapması gerekir. Bilincin uzanamadığı noktalarda bu şeyin kaynağı olabilir. Kadını arayışı mesela.

Amirine yakalanana kadar çok insanla görüşür, kadının izini sürer. Sürpriz sona değinmeyeceğim.

İlk Saramago tecrübemdi, tanıştığıma sevindim. Serdar Çelik çevirmiş, Gendaş'tan çıkanı var bende. Korkunç, Kırmızı Kedi'den alın.

Joe Haldeman - Bitmeyen Savaş

Yıldız Gemisi Askerleri'yle kıyaslıyorum. Heinlein'ın söyleyecek sözü vardı, kurduğu dünya bu sözün, sistemin üzerinde yükseliyordu. Demokrasinin yaşadığı değişim, savaşla birlikte aldığı biçim, diğer mevzular karakterlerin açıklamaları yoluyla yansıtılıyordu. Anlatıcının sesi de vardı tabii, zamanın büyük romanları gibi. Uzay savaşları üzerinden dünya bu hale gelebilir, hatta savaşacak düşman yaratılarak dahi güç tek bir elde toplanabilir ve şimdinin iktidarı kimlik değiştirerek muktedirliğini koruyabilir gibi bir mana oluşuyor, "saksıya fesleğen gibi oturturum" anlamı da çıkıyordu. Fetiş niteliğindeki iktidar düşman yaratmaya çalışıyor kısaca, böylece muhalif seslerin kesilmesiyle birlikte korku imparatorluğu bütün kaynaklarını daha çok baskı kurmak, daha çok üretmek ve dolayısıyla ezmek için kullanabiliyor. Gerçi Haldeman'ın konusu bu, aşağıda. Dört başı mamur, kültlüğünü sonuna kadar hak eden bir roman Heinlein'ınki.

Bitmeyen Savaş'a baktığımda günümüzün anlatısına daha yakın bir özellik buldum; Ballard'ın dediği gibi erdem öğretilebilir bir şey olmaktan çıktı, bireysel kaosların canlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Dolayısıyla William Mandella'nın söyleyecek pek bir sözü, yaşayacağı ideali, büyük fikirleri yok. Fizik eğitimi aldıktan sonra seçkinleri -okumuşları da diyebiliriz- içeren bir askeri yapıya er olarak girip zorlu eğitimlerden sonra -yallah- cepheye yollanana kadar garip bir heyecan ve çokça sıkıntı yaşıyor. Çağlayan misali akan olayların yanında romanın geçtiği doksanların dünyasında ne gibi yeniliklerin olduğunu yine Mandella'nın ağzından öğreniyoruz. Çökmüş yıldızlara girilerek evrenin bir diğer ucundan çıkılabiliyor, insanoğlunun kolonizasyonu için büyük adım.

Romanın yazıldığı 1970'lere baktığımızda Hawking'in çığır açan çalışmaları karadelikler konusunda yepyeni -ve günümüzde biraz hafif- bilgiler veriyordu, Haldeman zamanının güncel bilgisini kullanıyor ki kendisi de fizik ve astronomi eğitimi almış. Tek yamuğu, bu türde sıklıkla rastlanan tarihlendirme hatası ama kendisi okurdan olayların paralel bir evrende geçtiğini varsaymasını istiyor. Sebep olarak kitaptaki savaşın Vietnam'ın bir kopyası, hatta devamı olarak ele alınması. Haldeman üniversiteden mezun olur olmaz cepheye gidiyor ve yenilgiyi en önden izleme zevkine kavuşuyor, tabii bir sürü soru üreterek. "Acaba bu savaş gerçekten lüzumlu muydu, ne için savaşıldı?" gibi sorgulamalar, romanda komutanların Vietnam savaşı gazileri olarak bir durağanlığın -yenilgi demeyelim- piyonları olmalarına yol açmış. Sürmekte olan bir savaş, Vietnam'da da savaşmış komutanlar, neyle karşılaşacaklarını bilmeyen askerler ve eğitim, eğitim, eğitim. Orduda kadın-erkek ayrımı yok, cinsellik ast-üst haricinde özgürce yaşanabiliyor. Onca yıl eğitimin ardından cepheye sürülen 150 IQ'ya sahip insanlar ölmek ve öldürmek için, alt sınıflar köle gibi çalışmak için... Muazzam bir distopya. "Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor," diyen rektör nereliydi, Ugandalı?

Dört bölümden oluşuyor, ilk bölüm Er Mandella. Eğitimler ağır falan, geçiyorum, Heinlein'la paralel. Teknolojik oyuncakları da geçiyorum, Haldeman'ın yarattığı teknoloji son derece makul, güzel ama bir iki nokta düşündürüyor. Göreliliğin çöpe atıldığı söyleniyor ama çökmüş yıldızın orada olması göreliliğe bağlanıyor, Sicim Teorisi'nin palazlandığı yıllarda elde yeterli veri olmadığı için Haldeman bu kısmı daha çok sezgileriyle yazmış gibi geldi bana. Bir de kamuflaj meselesi var. Günümüzde akıllı kamuflajlar üzerinde çalışılıyor diye biliyorum, yani bakıldığı yer neresi olursa olsun optik bir yanılsama yaratarak zemine bakıldığı gibi algılatan bir model. E sen derin uzaya gitmişsin, gemiler yapmışsın, bilmem ne, üç çeşit kamuflaj seçeneğin var? Orman, çöl, bir de bir şey daha. Çiğ geldi bu. Üşenmeyip notlarımı okusam belki üç beş şey daha çıkar ama bu kadar yeterli, daha eşelemiyorum.

Savaşın uzayda atlama zıplama olaylarında gemilerden birinin geri dönmemesi üzerine araştırılıp bulunan Tauran adlı düşman ırk yüzünden çıktığını görüyoruz. Neyse, eğitimlerden sonra bölük Pluton'un Charon adlı uydusuna gidiyor, arada zayiatlar oluyor tabii, birileri ölüyor falan. Mandella birinin hayatını kurtarıyor. Çatışmaya giriyorlar, düşmanları hacamat ediyorlar ama heriflerin silahı yok denecek seviyede. Tauranlardan da bahsedeyim, fizyolojileri bizimkine çok benziyor ama ucubeden sayılmalarına yol açacak nitelikleri var. Bir de ilaç gibi bir şey alıyor bizimkiler, karar mekanizmaları geçici olarak devre dışı kalıyor ve iyi eğitilmiş köpeklere dönüyorlar. Öldürmekten başka bir şey düşünmek, hissetmek yok. "Ben sadece emirleri uyguladım" mantığı her zaman geçerli olacak. "İnsan ırkından tiksiniyordum, ordudan tiksiniyordum ve bir yüz yıl boyunca bu benliğimle yaşama olasılığından korkuyordum... Neyse ki, her zaman hafızamı sildirebilirdim." (s. 97)

İki nokta güzel, birincisi psişik hayvanlar. Bizimkilerden duyarlı olan bazıları bu hayvanları öldürdükleri zaman telekinetik tepkiye dayanamayıp ölüyorlar, ayrıntı olarak iyi. Diğeri de iletişim kurma çabasının çoktan elenmiş olması. Tauranlarla kurulacak tek diyalog bombalar yoluyla gerçekleşiyor.

Çavuş Mandella: Marygay, Mandella'nın aşık olduğu kadın atlamalar sırasında basınç kabinindeki -basınç kabiniyle ışık hızında yolculuk yapabilmek, hmm- bir problem yüzünden ağır yaralanıyor ve zor da olsa tedavi ediliyor. Emekli olup Dünya'ya gitmeye karar veriyorlar ama ışık hızında yolculuk yapmak insanı genç ve dinç kıldığı için -ki herkese sigarayı bıraktıktan sonra günde 1 saat yürüyüşle birlikte tavsiye edilir- zamanın normal seyrinde ilerlediği yerlerde, evrenin kafayı yemediği birçok noktada diyelim, yıllar, belki yüzyıllar geçmiş oluyor. Haliyle döndükleri gezegen bildikleri gezegen değil. Haldeman'ın yarattığı alternatif Dünya güzel; iktidar olan BM'nin egemenliği korkunç. Para birimi olarak kalori kullanılıyor, kağıt parçalarına ve sayılara güven duymaktansa besin değerine bel bağlamak dünyanın ne kadar parçalandığı hakkında fikir verebilir. Şehirlerde güvenlik aşırı sıkıntılı, gücü yeten herkesin koruması var. Çekirge Etkisi adlı kitapta kolluk kuvvetlerini güçlendirmenin bu tür bir güvenlik önlemine göre daha az maddi kayba yol açacağı güzel bir şekilde anlatılıyor, iktidar mekanizmaları bunun farkındadır ama doğru şeyi yapmalarına yol açacak bir isyan çıkmıyor, en azından başta.

Şimdi hatırladım da, Yer Açın! Yer Açın! adlı muhteşem kitabı okumanızı tavsiye edeceğim. Şehirde insandan boğulmak neymiş, tam karşılığını bu kitapta bulursunuz.

Mandella annesinin yanından Marygay'in yanına gidiyor, zira kadın çok yaşlı olduğu için tıbbi yardım alamıyor, neyse. Komün yaşamının sürdüğü bir yerde yaşayan Marygay ve ailesi, Mandella'yı aralarına mutlulukla katıyor ama yağmacıların bir gece baskını sonucu neredeyse bütün komün yok ediliyor, iki kadersizimiz tek çareyi orduya dönmekte buluyor. Dönüyorlar.

Bu bölümde şehirlerdeki gökdelenler ilgimi çekti. Modern Babil Kuleleri. Her çeşit insan, her çeşit sosyal ortam, her türlü sefillik, her şey gökdelenlere sıkışmış vaziyette. Tanrılaşmaya, gökyüzüne dokunmaya çalışan insanoğlu için kallavi bir ironi.

Sonraki bölümler okurun ellerinden öper. BK sevenler için kaçmaması gerekir. Gereken özeni gösteriniz.

Ray Bradbury - Karahindiba Şarabı

Çocukluğun dünyası.

Zaman algısı ve masumiyet yitirildiğinde anılar tekrar işlenir, yetişkinliğin koyu rengi manzarayı baştan boyar. Puf, bir anda başkasının çocukluğuna bakarız. O kimdi? Biz değiliz, bizden çok uzaktaki biri, pencereden sokağa baktığımızda gördüğümüz çocuklardan biri, gerçi yıllardır sokakta oynayan çocuk görmedim ama neyse.

Stephen King, yaratıcılığının bir bölümünü çocukluk algısını kaybetmemesine bağlıyor. Animizm ve sezgisel dönem, Piaget'nin söylediğine göre çocukların dünyayı anlamlandırmasında başat işler. Tamamen benmerkezcil. O zaman ne olacak, çocuk uyuduğu zaman hiçbir şeyin var olmadığını, uyandığında evrenin de kendisi için tekrar oluştuğunu düşünecek. Douglas ve kardeşi Tom için işler böyle, zaten Bradbury de, bir adamın içinde saklanan çocuk olmasa kitabın yazılamayacağını söylüyor. Yaz biter, iyi gelir sözcükler falan, güzel ama çocukluğunu koruyabilmiş yetişkinler için sonsuz yazın kapıları her zaman açık.

King zaten Bradbury'den oldukça etkilenmiş ama en önemli esinlenmenin bu algıdan kaynaklandığını düşünüyorum; orta karar bir kasabanın renkli insanları, karanlık köşeleri, doğanın kazandırdığı saf bir kavrayış yeteneği ve elbette aile, King'in kurduğu dünyaların temelini oluşturmada oldukça yardımcı olmuştur sanıyorum. Farklı olaylar ve kişiler, benzer duyarlılık.

Bradbury, çocukluğundan itibaren bir şeyler yazdığını ve etrafında gördüklerini sözcüklere dökebilmek için çalıştığını söylüyor. Biriktirdiği şeylerin beklemesi gerek; yazarken yetişkinliğin getirdiği olgunlukla o güzel yaz aylarını irdelemek, metnin içerdiği oyunları ayakları sağlam temellere de oturtabiliyor. Yazarın yıllar sonra kızlarıyla birlikte doğduğu kasabaya geldiği anı düşünüyorum; bir yanda ortalıkta koşturan çocuk, bir yanda çocuğun gelecekte sahip olacağı kızları, ilginç bir ikilik yaratmış olmalı. Anlam vermesi zor, böyle bir şey nasıl olabilir ki? Anılar gerçeği şekillendiriyor ve tam tersi; öyleyse buradan bir yaz romanı çıkar. Diye düşünmüştür belki Bradbury.

"O zaman işte benim, bir zamanlar ağzında şekerleme, köpek dişleriyle yarasa elbisesi giymiş ve ağaçlarda tepetaklak asılı duran, sonunda on iki yaşlarında ağaçlardan yere düşerek kendine oyuncak bir daktilo makinesi bulup ilk 'romanını'; yaşamı olduğu kadar ölümü, ışığı olduğu kadar karanlığı, genci olduğu kadar yaşlıyı, akıllı ve aptalı birlikte, tam dehşet kadar saf neşeyi de yazan çocuğu kutlayışım." (s. 10)

Aile, doğa. Douglas babasının gölgesinde yürür, Tom da abisinin. Nesiller boyunca aktarılan bilgelik, erdem, onur. Ortabatı'nın küçük kasabalarındaki küçük çiftliklerden biri. Çocuklarına, "Bir milyon yıllık yararlı yaprak çürüğü aşağıya döşenmiş. Bunu yapmak için geçen sonbaharları düşünün," diyen bir babayı panteonda Gaia'nın yanına bir yere koymak lazım diye düşünüyorum. Bir parçası olduğumuz doğanın sonsuzluğu ve insanın duyması gereken saygı daha iyi nasıl öğretilebilir? Bu bilgi sayesinde çocuklar yaşadıklarını hissediyorlar. Anlık bir parıltı. Bilincin farkına varma. Dünya artık daha gerçektir, daha renkli. Yaşadığının farkına varmayan insan gerçekten yaşamış mıdır? Ritüel gibi bir durum da var; erginliğe ulaşmak için toplumların binlerce yıldır sürdürdüğü geleneklerden olan yolculuk, mücadele gibi zorlayıcı ödevler ölümlere yol açabilse de topluluğa birey olarak kabul edilebilmenin yolu ritüelleri tamamlamaktan geçiyor. Bir arketipin yansıması aslında, kahramanın sonsuz yolculuğu gibi. Yolculuk biter ve değişim gerçekleşir; daha iyiye ulaşılmıştır. "Ve burada, oluşmuş veya henüz oluşmamış patikalar, bir erkek olmak için yolculuk yapmanın gerekli olduğunu çocuklara anlatırdı." (s. 33) Yürümek yani, en doğalından. Şarap da bir başka metafor, yazları yapılır ve yazlar şişelerde muhafaza edilir. Geçmişe şöyle bir göz atmak isterseniz şişelere bakmanız yeterli.

"Bu şişeyi üç yaz önce doldurduk. Güzel bir yazdı, bir sürü şey olmuştu."

İnsanın kendi hikâyesini yaratmasında mihenk taşları.

Yarı izole bir dünya. Çiftliğin sınırlarının dışında kasabanın tekinsizliği hissediliyor. Çocukluğu Abdülhak Şinasi Hisar misali nostaljiyle bırakmıyor Bradbury, büyüdüğü kasabanın bütün duygularını taşıyor. Korku da bunlardan biri; Yalnız Adam'dan bahsedeyim. Bu yarı mitik Yalnız Adam, kadınları öldüren bir psikopat. Kimse görmemiş, neye benzediğini kimse bilmiyor. Douglas'ın gece geç vakit eve dönmediği zaman annesinden yediği papara bir yana, kasabalı kadınlardan birinin tek başına eve dönerken yaşadığı korku öyle kuvvetli ki katharsis yüzünden elleriniz soğuk soğuk terliyor. "Gir ulan şu eve artık!" diye bağıracaktım az kalsın. Kadın zaten yalnız yaşıyor, nihayet girebildi evine. Tabii oturma odasından gelen öksürük olmasaydı her şey çok güzel olacaktı.

Yine bir Bradbury farikası; merkezde bizim çocuklar olsa da örümcek ağı gibi bir anlatının yardımıyla kasabadaki diğer insanların yaşamları üzerinden dönen hikâyeler de var, mesela Tarotçu Bacı. İki kardeş, oyun salonu sahibinin kötü davrandığını düşündükleri tarot makinesindeki otomat kadını kaçırıyorlar, kadının kendileri için kehanetleri olduğunu düşünüyorlar falan, bir ton macera. Şunu da eklemek istedim; Bradbury'nin karakterleri anlatış biçiminin Uşaklıgil'inkine feci derecede benzediğini düşünüyorum, böylesi bir incelik var.

Bay Jonas, işte bu herif ilham verici. Normalde kasabanın çöplerini toplayıp ev ev gezdiriyor, işi bu ama veli gibi bir adam. Şimdi kitapta bulamam, aklıma geldiğince şöyle diyor: "Birilerinin çöpü, diğerlerinin lüksüdür." Çok orijinal bir adam, Douglas hasta olup yataklara düştüğünde, adım adım ölüme gittiğinde annesinin izin vermemesine rağmen Douglas'a bir ilaç getiriyor ve çocuğu ayağa kaldırıyor. İlacın içeriğinde saf kuzey havası, İrlanda Rüzgarı vs. var. Çok severim böyle hikâyeleri, fantazinin nereden çıkacağı hiç belli olmaz, her zaman sürprizlere açıktır.

Bir de modernizm eleştirisi elbette; eve ziyarete gelen hala, annesine yemek kitapları, malzemeler vs. getirir. İyilik yaptığını düşünmektedir ama sonuç tam tersi olur, yemeklerin tadı kaçar, kimse yemeğini bitiremez. Dede bir gün halanın eline bileti sıkıştırıverir, evden yollar. Douglas her şeyi eski yerine koyar ve ev yine leziz yemek kokularıyla dolar.

Çok sevdim çok; çocukluktan yaşlılığa, doğadan kente mükemmel bir anlatı bu. Şiddetle tavsiye.