16 Eylül 2017 Cumartesi

Claire Keegan - Mavi Tarlalardan Yürü

Karakterleri geçiştirmeye çalıştım, beceremedim. Rahipler, yarı yıkık ailelerin mutsuz çocukları, hepsi başka bir öyküde görünüp kayboluyorlar ama bunun isnatı yok, belki Keegan İrlanda'nın hikâyesini çatarken karakterleri geçişli hale getirmiştir, anlayamadım. Tatildeydim, insanlar denize giriyordu, ara sıra ben de giriyordum. Hakkını veremedim, affola. Affolmaya, kendimi kayıramayacağım.

Yazarın aldığı ödülleri bir yana koyuyorum, hiçbir zaman sıcak yaklaşamadım bu meseleye, yine de bir şeylerin göstergesi olduğuna katılmıyor değilim. Keegan serimci değil, göstermediklerinin ardında daha yüksek bir doruk var. Objelerle karakterler arasında belli belirsiz bağlantılar, çözülmeye yol yapmayan açılımlar öyküleri bir noktadan başka bir noktaya getirip orada bırakmıyor, sürerliğin bir anıyla bakışıyor ve okura bu bakış kadarından fazlası verilmiyor, kişilerin duygularını gündeliğin içinden çekip çıkarmak kalıyor geriye. Anılar acı, ona bir uğraş gerekmiyor ama bu acıyla bir şey yapmanın fazileti, o noktada öyküler ellerinizden öper.

Uzun ve Istıraplı Ölüm: Kurgulanabilir yaşam ve bunun olabilirliği üzerinedir. 

Böll Evi diyeyim, yazarlar için tahsis edilmiş bir ev var ve kadın bu evde yazacak. Böll'ü pek bilmiyor, yazmayı iyi biliyor. Bundan şüphe duyanlar var; yaşlı bir edebiyat profesörü, Alman. Telefonda evi ziyaret etmek istediğini söylüyor. Kadın istemiyor ama adam ısrarcı. Bundan sonrası... Bir diğerini bilemeyeceğimiz, hatta kendimizi de iyi bilemeyeceğimiz gerçeğine rağmen insanın bir tek kendisinin hissettiğini düşündüğü sıkıntılar vardır, sıkıntı aynı olsa da milyarlarca muadili olduğu için aynı şekilde dile getirilemeyeceğini düşünürüm ama Keegan öyle bir yakalamış ki içimde yatan azıcık özgün olduğuma dair fikri paramparça etti. "Güzel başlamış bir gündü, gerçi hâlâ güzeldi, ama değişmişti; mademki bir saat belirlemişti, gün bir şekilde Alman'ın ziyareti doğrultusunda ilerlemeye mecburdu." (s. 13) Bu ne büyük derttir anlatamam. Bütün günüme el konmasına sonsuz lanet.

Kadının ilk günü denize girerek, pasta yaparak ve oyalanarak geçer, ziyan edilmiş zaman. Adam gelir, Böll'ün anısına saygısızlık ettiğini söyleyerek kadını aşağılamaya çalışır. Adam bir şekilde sepetlenir, kadın yaşadığı günü yazmaya başlar. Su ısıtıcısını çalıştırır, yaşam alanını düzenler. Adamın uzun ve ıstıraplı ölümüne hazırlanmaktadır. Kurgunun gerçekten daha yaralayıcı bir bölümüdür bu, gücün kullanılması ve yaratılanların öldürülmesi büyük iştir, yorucudur.

Ayrılık Hediyesi: Yavaş yavaş açılan bir öykü. Çiftçi bir aile, üç çocuk, en küçüğü kız. New York'a gidecek, evi ardında bırakıyor. Abi Eugene, kızla uğraşsa da onu sevdiğini okuyabiliyoruz. Nesnelerle, diyaloglarla açılan bir hikâye. Babanın küçük kızı istismar etmesi, kızın nihayet kaçabilmesi ve bu uğurda abisinin gösterdiği özveri. Anne kızını affedebilecek mi, kocasıyla bir başına bırakıldığı için? Ağaç kırılmaz, eğilir ama göğe bakmaz artık, güvensizliği diğerlerinedir, diğerleri neden eğilmemiştir? 

"Sen" kullanılır, Butor'nun en dolaysız anlatıcısı. "Bir yabancı el çantanı istiyor ve çantayı ona veriyorsun. Kapısı olmayan bir çerçeveden geçiyorsun, el çantan sana geri veriliyor." (s. 35) O çantanın geri verilmeme ihtimali, kendi yaşamının geri verilmemesiyle bir, gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yok ve bunun farkına varınca tuvalete koşturuyorsun, bir kabine kapatıyorsun kendini, çevreni küçültmeye çalışıyorsun, dünyanın duvarlarını üzerine örtüyorsun.

Mavi Tarlalardan Yürü: Rahibin gözünden görüyoruz. Gelinin elleri imza atarken niye titrer? Damadın kardeşi ve arkadaşlarının hayvanlığı rahibi neden rahatsız eder? Kopan zincirden kurtulan incilerin sahibine verilişi neden iki gözü de titretir? Rahibin incelikli bir görüşü vardır zira hayatının en önemli düğününe katılmıştır. İçinde bir oyuk. Çok da giremiyorum, öykünün güzelliği incinir. Bir alıntı, bana çektirdiği bir ah! 

"Rahip dans pistinden geçiyor. Gelin orada, elleri açık bekliyor. İnci tanesini eline koyunca, gelin gözlerinin içine bakıyor. Gözlerinde yaşlar var ama bir tekinin düşmesine bile düşmesine izin vermemek için gözünü kırpmayacak kadar gururlu. Gözünü kırpsaydı elinden tutup buralardan götürürdü onu. En azından kendine söylediği bu. Bir zamanlar kızın da istediği buydu, ama iki insan hayatın herhangi bir anında bir şeyi nadiren aynı anda ister. Bazen insan olmanın en zor yanı budur." (s. 49) En zor yanı, tek zor yanı.

Korucunun Kızı: Mutsuz ailelerin gizledikleriyle ilgilidir, bir de insanın ne istediğini ancak neyi istemediğini bildikten sonra anlamasının yarattığı geri dönememenin mutsuzluğu vardır. En uzun öykü bu, en zor hazmediliri de.

Üç öyküyü anlatmıyorum, Üvez Ağaçlarının Gecesi'ni özellikle okumanızı isterim. Edinin, iyidir.

15 Eylül 2017 Cuma

H. G. Wells - Kipps

"Sıradan Birinin Hikâyesi" Wells'in kurgulayışıyla sıradan olmaktan çıkabilir. Mucizeler? Hayır. Uzaylılar? Başka dünyalar? O da değil. Wells akıl alan dünyalarının dışında tarihçiliğe de soyunmuş bir düşünürdür, kendi kurgu-tarihini oluşturmaya çalışmıştır. Anlatının Gücü'ne bakılırsa niyeti ve motivasyonu anlaşılabilir. Neyse, Kipps'in hikâyesinin gücü, Wells'in verdiği yaşam dersini bir kenara koyarak düşünürsek tam o anda ve orada olan bir gencin, Wells'in bir parçasını sunduğu tarihin odak noktasını oluşturmasında yatar. 19. yüzyılın kıyısında, İngiltere'de yoksulluğun gerçekten, gerçekten ezdiği, endüstrileşmenin köle-işçiliğe kapı olarak kullanıldığı zamanların hikâyesidir bu. Dickens esanslı bir anlatı olmasaydı Jack London'ın Uçurum İnsanları'na iliştirebilirdim ama o kadar çarpıcı bir sahicilik söz konusu değil; Wells'in yerlerde sürünen işçi sınıfını, kodaman tayfayı ve erdemli insanı anlatmasının bir sebebi var, tıpkı tarih yazımının yönlendirebileceği kurgu-tarih gibi. Dönem romanlarının kalabalık karakter kadrosu belli bir zaman dilimindeki bütün eğilimleri simgeler, burada da her biriyle verilen bir mesaj, bir dönem panoraması var ama önemli olan Kipps'in ne yaptığı ve ne yapacağı. Kipps kerterizimiz olacak.

Bir yıl kadar önce yayınevini ziyaret etmiştim, Caner ve eşi Merve'den bir hususta bilgi alacaktım. Birkaç kitap verdiler sağ olsunlar, Kipps'i de öyle okudum. Geç de olsa borcumu ödüyorum.

Metin üç bölümden oluşuyor, Kipps'in geçmişiyle başlıyoruz. Kipps'in dayısı ve yengesi var, annesiyle babası şöyle böyle hatırladığı figürlerden öteye geçmiyor. Bir miktar para ve Kipps, dayıyla yengeye verilenler bunlar. Yengenin Kipps üzerine kurduğu planlar var, öncelikle alt sınıf bir okul yerine orta sınıf okuluna yolluyor çocuğu. Sıkıntılı bir yaşam sürdürüyorlar, kapalı, dışarıya hiçbir şey sızdırmayan. Bu sızmazlığın orta yerinde Ann Pornick'le tanışıyor Kipps, çocukluk aşkı. Saf.

Ara: Buraya kadar bekardım, bundan sonrasında evli bir adamım. Yazıya geçen hafta başlamıştım, bitirmek bugüne. Devam. Evlenirler ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Değil, latife ettim. Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları'ydı, kahramanımız "Suvazun koyluğunden" geldiğini söyler ikide bir, çözene kadar kafa patlatmıştım. Diyaloglar da ona göredir, yerelliği ve sınıfın dipliğini korur. Sonrasında kodamanların arasına karışma çabalarında, Ann'i bırakıp bir başkasıyla nişanlandığında da korur, döneceği yeri ve köle gibi çalışmaktan kurtulacağı yeri imlercesine aynıdır. Başlarda altı penilik bir bozuk parayı ikiye bölememesinde de benzer bir sabit vardır, paranın yarısını hatıra diye Ann'e verecektir ama beceremez, sanki paranın karşısında hep kendi kırılacakmış gibi. Çalışmaya başlamadan önce başarırlar nihayet, kazanılacak bir diğer yarının açlığı doğar.

Kipps, manifaturacılık yapan Mr. Shalford'ın yanına çırak olarak verilir ve ilk dişliliği burada başlar, çarklara uyum sağlamaya meyilli olsa da çarklara uyum sağlarken insanlığını kaybetmeye başlar. Çalışma koşulları rezalettir, sanayileşmenin kalmış tek dişi koca bir sınıfı ezmek için yeterlidir. Devreciliğe benzer bir sistem var, önce gelen ayak işlerinden yırtar ve Kipps son gelen olduğu için ne kadar pis iş varsa üzerine yıkılır. Yavaş yavaş nefret duymaya başlar, sömürülmektedir ve kendisini sömürenler patronu gibi beş para etmeyen adamlardır. İş arkadaşları umutsuzdur, ölene kadar o kanalizasyon borusunda sürüneceklerini söylerler. Bu çarktan kurtulmak için ne iradesi, ne bilgisi vardır; kitap okumaktan anlamaz, yeni yeni palazlanan sendikal hareketleri destekleyemeyecek kadar bilgisizdir. Yola devam etmesini dükkana gelen kadınlarla gönül eğlendirmesi ve diğer uğraşlar sağlar. Tüketim mesela, kazanılan üç kuruş para o kadar lüzumsuz işlere harcanır ki akıl alır gibi değil. AVM'de tezgah başında geçen yaşamlara bir bakın, içime koyu bir çukur açılıyor düşününce. Kipps kendi çukurunun pek farkında değil; öfkesinin ardında ne olduğunu çözemediği, sadece kişilere kinlendiği için ne yapması gerektiğini bilmiyor.

Ahşap oyma kursu. O kadar da bilmiyor değil sanırım, en azından yeni bir şeye başlayacak enerjisi var. İşlerinden olmak istemiyorlarsa karıları zapt etmenin gerekliliğinden bahseden erkeklerin katıldığı bir kursta kendini bulmaya çalışıyor. "Hiçbir şey bilmiyordu, hiçbir şey; tertemiz bir ışığın köşesinde titreşen karanlıkta yaşıyordu." (s. 77)

Büyümenin getirdiği yeni yollar alsın gerisini. Başkasının üstünlüğünü kabullenmek, kadınlarla ilişkiler kurabilmek, kolay kazanç, kolay kaybediş, sürüklenme, bulunma, ne olursa olsun ilk aşkın büyüsünün sürmesi ve anlayışın yol açtığı başka yollar... Sonucu aniden değiştiren kazancın sürpriz belirişi anlatıyı yaraladı ama didaktik bir metin zaten, uslu bir çocuk olursak Şirinler'i görebiliriz.

Ön kapağı çok yakıştırdım, insanları niteleyen aksesuarlar ama insandan bağımsız.

Şu an sabahın beşi, ödünç verecek birazcık uykunuz var mı?

7 Eylül 2017 Perşembe

Leopoldo Lugones - Tuzdan Heykel

Yzur: Jack London'ın Âdem'den Önce'siyle Poe'nun tuhaf, bilimsel kurgusu bir araya gelince ortaya çıkan, konuşma yetisine sahip olmak için çalıştırılan bir maymun. Lugones bu iki isimden etkilenmiş olabilir; birincisi kendi yaratısı için doğayı biçim değiştirmeye zorlayan insanı, ikincisi de dönemin bilimsel olanaklarını doğayı anlamlandırmada kullanma çabasını irdelediği için.

Cinsini bilemiyoruz, konuşmak için fiziksel ve zihinsel koşulların yeterli olduğunu biliyoruz. Maymunu iflas etmiş bir sirkin açık artırmasından alan anlatıcı, maymunların eski çağlarda konuştuğunu ve uzun süredir bu özelliklerini kullanmadıklarını düşünüyor, işe koşulmak istemedikleri için konuşmadıkları söylenir ki yeterince makul, işe koşulmayacaksam ben de konuşmazdım. İş bu noktada biraz daha ilginçleşiyor gerçi; anlatıcı için maymunlar şu ya da bu sebepten konuşmaktan vazgeçen insanlar. Dili kullanmadıkları an hayvana dönmüşler. Düşüncenin ortadan kalkmadığı bir hayvanlık bu, temel düzeyde düşünebilen hayvanlar olarak kalmışlar. Gerileme dönemi; söz gelişi dünyayı anlamlandırmada elli kelimelik bir sınır olduğunu düşünelim. Fiziksel dumur neye bağlanır, bilemiyorum. Bu fikirlerle beş yıl geçer, adamımız maymunu eğitmenin tam zamanı olduğunu düşünür çünkü maymunun en entelektüel yaşam evresi gençlik. Bu yönüyle siyahlara benzediklerini söyler anlatıcı. Manası nedir, yine bilemiyorum.

Yzur, insanların yaşamına yavaş yavaş alışır ve çevresel olgunlaşma gerçekleşir, insanla hayvan arasındaki ilişkiler şöyle kısaca bir incelenir ve anlatıcı eğitime başlar. Dudak hareketleri, dişler, nefes, ince ince anlatılır. Eğitimle, dili kullanma becerisiyle birlikte "uygarlaşma" süreci de başlamış olur. Maymunun duyarlılığı artar, gözünden yaş gelir, yıldızlara bakıp düşünür. Anlatıcının uygarlık-doğa çatışmasını incelediği bölüm bunun hemen ardından gelir, galipler mağlupları onmaz biçimde yaralar, gelişimi onlar için durdurur. Bu konumda da benzer bir hadise vardır, maymun insana yaklaştıkça anlatıcının tepkileri sertleşir, sanki bütün çabasına rağmen bunun gerçekleşmesini istemez gibidir. Üstünlüğün korunması. Hayvan dayak yer, hasta olur ve ölüm döşeğinde mantıklı cümleler kurar: "EFENDİ, SU. EFENDİ, BENİM EFENDİM." (s. 28)

İktidar saplantımızdan iğreniyorum.

Ateş Yağmuru: Borges, Epikürcü bir toplumun yağmur altında kaldığını söyler, İbraniler anlatılıyor olsa bile.

Lugones'in öykülerinde mitlerden sıkça yararlanılmıştır, bu da Gomorrah'ın hikâyesidir. Epigrafı Levililer'den, yıkıma dair.

Akkorlar düşer, zevk içindeki insanlar çığlık çığlığa kaçışır, şehir yavaş yavaş yok olur ve sokakların manzaralarıyla birlikte anlatıcının evinde olup bitenler gözlenir. Kuğularla kertenkeleler çiftleşir, yeni modaya uygun giyinen kadınlar tam bir günah deposu gibi, kıyametin baş sebeplerinden biriymiş gibi anlatılır. Anlatıcı için orijinal, güzel bir kompozisyondur bu. Kadınlar çıplaktır, kıyamet o yüzden kopmuştur. Evet. Şu mitlerdeki ataerkilliği çıkarırsak geriye ne kalır, merak ediyorum bazen.

Yıkık bir şehrin ayakta kalmış son binalarından birinin mahzeni yiyecekle doludur, anlatıcı yıkımın içinden çıkıp gelen adama birlikte mahzene inmelerini teklif eder, şehri basan aslanları gördükten sonra dışarıda hiçbir canlının kalmayacağından emin olur. Aşağıda suyun içine uzanır, zehir şişesini ağzına götürür. Kendi yaşamını sonlandırır, bu işi Yehova'ya bırakmak istemez. Six Feet Under'da sevdiğim bir söz vardı: "Yaşamının efendisi olan ölümünün de efendisi olur."

Şimdi tekrar baktım da, Lugones'in sözüymüş bu, oysa Six Feet Under'da geçtiğinden öylesine eminim ki...

Abdera'nın Atları: Müthiş. Trakya'da atlarıyla meşhur olan Abdera, anlatıcının mitolojik varlıklarıyla bağlantılı efsanevi bir şehir. Atlar insanlaşmaya başlamasa öyle kalabilirdi. İnsanın insana ettiği atlarla bağdaştırılınca, bu güzel hayvanlar acı çekmeye başlayınca isyan ederler. İnsanlar ve atlar ölür, ayırt edilemezler. Kent yıkılmaya yüz tutar, dehşet dolu geceler yaşanır derken... Antik Yunan'ın mucizevi varlıklarından biri, alevler saçan dev bir aslan ortaya çıkar ve atların yüreğine korku salar. Sayısız çağın gücünü taşımaktadır, mitik kurtarıcıdır o. Tek bir çığlık kopar, kurtuluşun ve minnetin çığlığı: "'Herkül, bu gelen Herkül.'" (s. 64)

Epik, muhteşem bir anlatı. Eski çağların bütün sihrini taşıyor.

Dört öykü daha var, Borges ortaya karışık yapmış biraz. Aşkın en saf halinden azizlerin en ulularına, her şey var.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Tüm Arjantin edebiyatını tek bir yazara indirgemek gerekse bu yazarın Lugones olacağını söylüyor. Wells'in ve Poe'nun etkisinde kaldığını da söylüyor, bunun yanında Yzur, İspanyolca yazılmış ilk bilimkurgu öyküymüş, onu da öğreniyoruz.

Borges'in aracılığıyla meseller sürüyor, Lugones mitleri baştan kuruyor, kutsal kitapların kutsallığıyla başka metinler düzüyor. İyi oluyor.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Mustafa Kutlu - Hayat Güzeldir

"Kalbinde bir kristal kırıldı." (s. 21) Kutlu'nun kalp kırığı betimi. Kısa ve incelikli. Öykülerin tamamı gibi. Diğer yandan, şu: "Efendi boşa koydu olmadı, doluya koydu olmadı." (s. 95) Yazarın özgür olduğunu aklımda tutarak söyleyip çelişiyorum ki böyle bir deyiş yok, boşun dolmayıp dolunun almaması var, boşun olmayıp dolunun almaması var ama bu... Bilemedim.

Öyküler hayatın güzel olduğunu gösteren küçük pencereler açıyor. Görünürde acılar ağırdır ama üstesinden gelinen acı insana mertebe atlatır, iyileştirir. Kutlu'nun insanları mutlu olmayı bilen insanlar, orta-alt sınıfın çilelerine göğüs gerenler. Zor yaşamlar basit mutluluklar getiriyor, hayatın güzelliği zorlukla mücadeleden, alt etmeden ve yılmamaktan geliyor. Mücadeleden yani. Göreceli bir mevzuya etkili bir yaklaşım. Etkili, eğer çevrenizde yaşamınızı değiştirebilecek insanlar varsa. Komşular, hemşeriler, arkadaşlar, kuşlar, fotoğraflar... İnsan yalnızsa yıkılır, yalnız değilse yırtar. Hayatın güzelliğini yalnız başınayken kavrayan pek az karakter var. Cemaat iyidir yani.

Her şey güzel ama Kutlu'nun gösterdiği manzaralara parmağını sokması işi biraz kıssadan hisse vermeye sokuyor. Gerçi Kutlu'yu okumayalı yıllar oldu, tam hatırlamıyor olabilirim ama okuduklarım içinde böyle bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Belki niyet biraz olsun ders vermektir ama bu ders faslı anlatıcının aktarımdan başka bir rolü daha olduğunu gösterip metni edebi açıdan daha az değerli kılıyor. Bence. Mesela aşırı zengin bir adamın parasıyla ne yapacağını bilememesini anlayabiliriz ama parasının faize konduğunu bilmemiz öyküye ne sağlar? Adamın cehennemlik olduğunu bilmemiz, sınırları içinde öyküye herhangi bir açımlama sağlamaz, anlatıya herhangi bir derinlik katmaz, adamın ne kadar da kötü bir iş yaptığını öğreniriz sadece. Devamında faiziyle kavrulmuş onca paranın yoksullara dağıtıldığını öğreniriz, öyleyse herkes haram mı yedi? Dinle ilgili bu açıdan pek bir bilgim yok, aydınlatacak biri çıkarsa sevinirim. Ha, bir de bu öykünün sonunda şu var:

"Fukaranın yüzündeki sevinci gören aydınlar bu işe bir mâna verememiş.
Teoride yeri yokmuş bunun.

Ee!.. Hızır bu, boru değil." (s. 48)

Karikatürleştirmeden, kendinden emin tondan ve Hızır-boru karşılaştırmasından rahatsız oldum ama benim öykü ve anlatıcı anlayışımla ilgili bir şey bu. Bilemiyorum ya, biraz hayal kırıklığına uğradım, sanki Kutlu, "Gençler, bu öyküleri size ders olsun diye yazdım," dermiş gibi. Ders istemiyorum, tepeden inme yönetmelik de istemiyorum, incelik istiyorum. Bulmadım değil; bazı öykülerde bu işe hiç girmemiş Kutlu, ne güzel etmiş. Hatırladım, Beyhude Ömrüm ne güzeldi mesela.

Sevinç: İki simitçi çocuğun etrafına dikilmiş bir park kırkyaması. Dilenciler, öğrenciler, ihtiyarlar ve güvercinler... Çocuklar simidin iki yanından tutar ve çekerler, birinde kalan parça normalden çok daha büyüktür, çocuk haksızlık olduğunu düşünür ve simidinden bir parça koparıp payına küçük bir kısım düşen çocuğa vermek ister. Çocuk almaz, güvercinlere verirler. "Önlerinde bir güvercin bahçesi oluştu." (s. 9) Kutlu'nun imgeleri o kadar başarılı ki zihinde manzara aramaya gerek yok, kendiliğinden oluşuyor. Çocuklar simitleri bitirdi, etraflarında yüzlerce melek dolaşıyor ve işleri rast gidiyor, şüphesiz.

Nöbetçi Âşık: Hudutta bir nöbetçi asker, her an saldırıya uğrayabilir ama kamuflajını açıp sevdiğinin resmine bakmak için zaman var. Düşen fotoğrafı almak için eğildiğinde bir kurşun vızıldıyor, asker hayatını sevdiğine borçlu. Sonra çatışma. Bizimki siper falan almadan yardırıyor, kurşunlar vızır vızır etrafından geçiyor ama buna bir şey olmuyor, üzerine ateş edenlere doğru sıkıyor ve çoğunu öldürüyor. Komutanı şaşırıyor işe ama askerden mantıklı bir cevap alamıyor. Kulübenin penceresinden bakıyor, bulutlar beyaz, gök mavi, tepeler meşeli. Dıranas'tan penccereli ve gül atmalı meşhur şiiri mırıldanıyor. Cevabı sezmiştir.

Profesyonel: Hacı Dede çocukluğunda eğlenmeyi bilirmiş, yeni nesle topaç çevirmeyi öğretince gençliğini hatırlıyor ve coşuyor ama ruhu gençse de bedeni değil, düşüp kolunu kırıyor. Yine de o bir profesyonel, az daha futbolcu olacakmış. Eşiyle muhabbeti, anılara dalışı hoş.

Sırılsıklam: Berber kalfası oğlanla tezgâhtar kızın aşkı. Tanışırlar, eğleşirler, oğlan askere gider. Bu oğlanın ilk öyküdeki asker olduğunu düşününce mutlu oldum bir an. Neyse, sinemalar, aileler derken... Onların muradı. Yoksul ailelerin sevdaları, yaşamları, tam Kutlu'nun kalemi.

Paranın Yükü: Başta bahsettiğim öykü bu. Latif Bey Boğaz'da bir yalıda yaşıyor, pek zengin. Âdil Efendi ve karısı da müştemilatta, yalının işlerine bakıyorlar. Latif Bey'in oğlu var, Prof. Dr. Muhsin Ali Bey. Paraya epey düşkün ama uzaklarda yaşıyor, babasıyla pek bir ilgisi yok. Parayla var. O halde Latif Bey öldükten sonra neden miras işleriyle ilgilenip onca paranın Âdil Bey'e emanet edildiğini öğrenmiyor, burası önemli bir açık. Neyse, para dağıtılıyor ve iç sıkıntısı bitiyor. Paradan kurtulmak, vicdan rahatlatmakla ilgili bir öykü. Çok paranın çok dert getirmesi neden sıkıntı verir, günahsız kazanılmadığı için mi?

Yirmi bir öykü var, benden bu kadar. Takva, inanç ve yaşamın getirdikleriyle ilgili bir deste.

3 Eylül 2017 Pazar

H. G. Wells - Duvardaki Kapı

Betonun orta yerinde başka bir aleme geçiş kapısı fikri ilgimi çekiyor, sanki etrafımızı yaşam alanı yaratmak için duvarlarla kuşatmamıza rağmen başka dünyalar mümkünmüş gibi. Çıkış yolu hâlâ var ama görebilen için. Seçilmişliğin neye göre belirlendiği de ilginç; büyücülerle dolu bir aileden gelmek bu dünyada uzantısı bulunan ötenin marifeti olabilir, bu iyice fantastik. Aşırı duyarlı bir ruha sahip olmak, buradan kurtulmak istemek, öteyi düşlemek vs. gibi sebeplerden kapıyla karşılaşılır. Düşlemenin ötesinde kırmızı veya mavi hap gerekir, seçmek ve seçimin ihtimallerine açık olmak, sorumluluğu kabullenmek... Buradan vazgeçiş gerekir ve hiçbir zaman tam olarak vazgeçemeyenler ötenin çekiciliğini bütünüyle duyumsayamaz. Araf, seçemeyenler için güzel bir kavram. Öncelikle zihinde var olur, arada kalmışlık duygusu. Kapı oradadır, önünden geçilip gidilir. O an öbür türlü davranmak istenir, kapının hep orada olacağı düşünülür ama öncelikler yanlış belirlenmişse, kapıyı görme koşulları sağlandığı halde yarım bırakılacak işler durduğu müddetçe kapıdan geçilemez, hatta kapının varlığı son bulabilir. Six Feet Under'da Brenda zamanlamadan bahseder, bir eylem için her koşul müsaitse, sadece o an mutlu olur insan. Bu durumda kapının da bir önemi kalmayabilir, diğer alemin sunabilecekleri anlamını yitirir, betonlar arasında bilmem kaç fersah yaşanır ve biter. Kapı, seçim yaptırabildiği ve seçmeye açık olduğumuz kadar önemlidir, fazlası değildir.

Wells'in öykülerinde anlatıcı gerçekten bir anlatıcıdır, daha doğrusu aktarıcıdır. Halk söylencelerinin modern topluma uyarlanmış halleri birileri tarafından yaşanır, anlatıcının bu şahitlerle bağı vardır ve ya sözlü bir aktarım sağlar ya da olağanüstü hadiseleri deneyimleyen kişilerin yazılı ifadelerinden bir öykü doğurur. Gerçekliği kurmada anlatıcıya güvenilmezse kaynaklara yönlendiriliriz, anlatıcı, "Bana inanmıyorsanız tanıklara, kanıtlara bakın arkadaşım," diyerek bir manada kurguyu gerçek olmaya zorlar. O dönemde okült gruplar, medyum tayfa, doğaüstünü kovalayan niceleri varken başka türlü bir anlatım düşünemiyorum, Wells yaşamın olağanlığını olabildiğince kırmaya çalışır, bunu hikâyenin kendi yaşantısındaki etkileriyle kuvvetlendirir.

Duvardaki Kapı: Anlatıcı, Lionel Wallace'tan dinlediği hikâyeye o an inanır ve ertesi gün anlatılanların mümkün olamayacağını düşünür. Evinde eşyaları yerli yerindedir, anlatılanla eşyaların gerçekliği birbirini tutmadığı için hikâyenin uydurulduğunu düşünür. Wallace'ın ölümüyle birlikte başka bir duyarlılığa kavuşur, ölünün yaşamını baştan sona düşünme olanağı bulur ve hikâyenin gerçekliğinden ne kadar kuşku duysa da inanmaya yakındır. Okura kendi inancını dayatmayacak kadar zariftir de, inanıp inanmamayı okura bırakır.

Wallace bembeyaz bir duvar ve duvarın orta yerinde de öte diyara açılan bir kapı görür. Kapıdan geçer, yaşayacağını yaşayıp geri döner ve sonrasında anlatıcıyla tanışır, devamı arkadaşlıklarının bilinmeyen yönlerine de bir yolculuk gibidir, anlatıcının fark edip anlam veremediği ruh halleri ve davranışlar bu kapıyla ilgilidir. Wallace zaman içinde hedeflerine yönelir ve kapıyı umursamamaya başlar, çocukluğun sonu gibi bir durum var. Bu sırada dalgınlaşır, yaşama tutkusunu yitirmiş gibidir. "Önümde açılan başka bir kapı görüyordum — kariyerimin kapısını." (s. 33) 

Adamımızın ölümü de belirsizliklerle doludur, anlatıcı ölümün ardındaki gizemle ilgilenmek yerine kapının varlığını düşünür. Wallace doğru seçimi yapmış olabilir, istediğinden fazlasını sunan öte tarafa geçmiş olabilir, karanlıkta bir son.

Plattner Hikâyesi: Benzer bir inandırıcılık çabasıyla başlarız, anlatıcı yetkin çevrelerin Plattner'in hikâyesine inandıklarını söyler ve okuru hikâyeyle baş başa bırakır.

Bir diğer hadise, Wells hikâyeyle doğrudan ilgisi olmayan, gereksiz görülebilecek karakterler yaratır ama işi kurgu olmaktan çıkarabilecek ayrıntılardır bunlar, lüzumludur.

Plattner çalıştığı okulda ilginç tozları karıştırdığı bir deney sırasında havaya uçar ve ortadan kaybolur. Öteki-Dünya'ya geçmiştir, iki dünya arasında kısıtlı iletişim vardır, buradaki olaylar sis perdesi ardındaymış gibi görülür. Her neyse, gidilen dünya aynı güneş sistemi içinde farklı bir gezegendir, Wells bu dünyayı ve canlılarını anlatır, sonra adamımızı geri getirir. Öncesinde Gölge'yi görürüz, canlıların yaşamını alan yüce varlık. Plattner bu varlığa bakmaya cüret edemez, anlattıkları sınırlıdır. Ölümün biçim kazandığı bir dünyada geçirilen dokuz gün, bu dünyada dokuz gün boyunca ortadan kaybolan Plattner'ın kanıtı gibidir.

Unuttum, asıl mevzu Plattner'ın organlarının yer değiştirmiş olması. Sağ el sol el olmuştur, kalp sağ göğse geçmiştir, bir sürü ucubeliğe sahip olur Plattner. Zor bir yaşam onu bekliyor diyeyim.

Son Mr. Elvesham'ın Hikâyesi: Yaşamın çalınması mitik olay. Vampirler dahil pek çok varlığın ekmeğini bundan çıkardığını biliyoruz. Get Out gibi, The Skeleton Key gibi filmlerin özü. Yaşamımıza dikkat edelim.

Yaşlı bir zenginle genç ve kafası çalışan bir adamın münasebeti, gencimizin bedenini yitirmesine yol açar. Bunun bilincine varma aşaması müthiştir, gencin tepkileri ve kavrama süreci oldukça gerici. Bir de şu ki gerçeği destekleyen hiçbir kanıt yoksa o şey gerçek değildir. Aşağı yukarı bu.

Kristal Yumurta ve Sihirli Dükkan da şahane iki öykü, özellikle ikincisi sınırları incelen dünyaların geçişmesini eğlenceli olaylarla anlatıyor ama ben pek eğlendiğimi söyleyemem, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmek mantığa hakaret gibi bir şey. O yüzden mümkün olsun.

Borges'in yorumlarına geliyorum. Borges, Aleph'i Kristal Yumurta'ya borçlu olduğunu söyler. Dünyaların yapaylığı kadar devletler ve milletler de yapaydır, Wells bütün bunların ortadan kalkması için devrime gerek olmadığını, insan aklının bu yapaylıktan kurtulabileceğini söyler. Öyküleri belki de oyundur, inanılmaması için gerçeğe olabildiğince yakındır, senteze ulaşılmasını ister.

Kırmızı Kedi bu seriyi basıyor gerçi ama çok eksik var, şu an bu kitabın satışı yok çünkü Dost'tan sonra basılanlar arasında değil. İnternette 50 TL fiyat biçmişler, en iyisi yeni baskısını beklemek. On beş yıldır, lise zamanlarımdan beri serinin denk geldiğim kitaplarını topluyorum, ödünç vermiyorum. Canlarım benim.

2 Eylül 2017 Cumartesi

Villiers de l'Isle-Adam - Son Şenliklerin Davetlisi

Umut İşkencesi: Aragon Yahudisi haham Aser Abarbanel, İspanyalı engizisyoncular tarafından idam edilmeden önce teselli edilir; sevinmesi gerekmektedir zira dünyadaki sınanışı sona ermek üzeredir. Rakip(!) dinin sayı kazanması da işin içindedir ama çok ulu din kisvesinin altında lafı bile edilmez. Neyse, günahlardan arınma zamanı gelmiştir, sıralamada sonuncudur Abarbanel, en son o yakılacaktır. Kendisini karanlığa terk ettikleri hücrenin kapısının kilitli olmadığını fark etmesiyle birlikte ateşten kurtulabileceğini düşünür, umudu doğurur. Umut acıyı uzatır ama öncesinde erteler, dehlizlerde oradan oraya koşturan ve askerlerle göz göze gelmesine rağmen görülmeyen haham, tanrısının yol gösterdiğine inanır ve çayıra çimene çıkar, koşmaya başlar. Özgürdür, Büyük Engizisyoncu karşısına çıkana kadar. "'N'oldu, evladım? Tam kurtuluşun eşiğindeyken... bizi terk etmek mi istediniz?'" (s. 22) Babasının kendisini neden terk ettiğini sorması amaçlanmışsa eğer, kurtuluş gerçekleşmiş demektir, ateşten önce gelmiştir. Kaçış sırasında adamın umudunun kademe kademe artması ve tanrının işiymiş gibi gözüken şansının yardımıyla birçok kez yırtması, acıyı öz yıkıma, inancın yitirilmesine yol açacak kadar çoğaltır.

Ortam fena gotik, Borges'in belirttiği gibi Poe'nun Kuyu ve Sarkaç nam öyküsündeki mekanın bir benzeri var. İşkencenin türü farklı; burada psikolojik bir işkence var, Poe fiziksel bir açmaz sunuyor. Sanıyorum buradaki daha ağır. Poe'nun çizdiği duvarlar bellidir ve deus ex machina sayesinde mevzu çözülür. Buradaysa daha şeytani bir iş vardır; duvarların varlığı unutturulur.

Tse-i-la'nın Serüveni: Çin'in sihirli dünyasına bir yolculuk. Konuk Kaplan'da Çinlilerin doğaüstünü aynadan yansıyanlar olarak gördüğünü söylüyor Borges, burada da Pussahlar varlıklarıyla bu durumu perçinliyor. Tanrıların ülke sorunlarına doğrudan müdahale edebilmeleri, Buda rahipleri tarafından hurafelerin sürmesi gibi pek çok etkenin arka planını oluşturduğu bu öykü, bir nevi "kral çıplak" durumunun anlatısıdır. Villiers de l'Isle-Adam, öykülerinde sıkı bir uzam yaratmadan olaya girmiyor.

Kafası çalışan bir adam gelir, adamlarının önünde imparatora bir teklifte bulunur. Güruhun içinde kendisini kimlerin öldürmek istediğini söyleyecektir, karşılığında imparatorun kızını ve okkalı bir hazineyi alıp uzayacaktır. Olayın aslı da şu; imparator bu berduşu öldürse kimlerin kendisini öldürmek istediğini bilmediğini gösterecek ve kendisini savunmasız bırakacaktır. Tam tersi blöftür ama sağlam blöftür, imparator şartları kabul eder ve hiçliğin üzerine kurulmuş bir güvene ve var olmayan bir bilgiye sahip olur.

Koz: Yazarın sözcükleri incelikli yaratıcılardır, en ince detaylara kadar kurulan karakterler ve mekanlar basit fikirler üzerine kurulmuş öyküleri katman katman derinleştirir. Bu öykü güzel bir örnek. Tussert nam rahip, kumar oynarken bitirdiği parasına karşılık ortaya kiliseyle ilgili bir sırrı koymayı teklif eder. Teklifi kabul edilir ve rahip kaybeder. Kilisenin sırrını söyleyip mekandan çıkmasıyla öykü biter: Araf diye bir şey yoktur.

Borges'e göre bu öyküyü muazzam kılan şey rahibin ruhunu çoktan kaybettiğini itiraf ediş biçimidir. Rahibin betimi küfre varan hareketlerini önceler. Mekanda rahiple gönül ilişkisi olan bir kadın da vardır, Tussert'nin şeytanı anımsattığını söyler. Tussert karşısında herkes biraz huzursuzdur, sırrın açıklanmasından az önce herkes bir boşluğu hisseder, ümitsizlik mekanı doldurmuştur, gelecek itirafın korkusu herkesi sarar. Bir din adamından duyulan sır, adamın kişiliği göz önüne alınarak gözardı edilir, unutulur. Burada mitle gerçek arasındaki çatışmanın insanda başlayıp yine insanda bittiğini görüp geçiyorum.

Kraliçe Ysabeau: Güzel bir intikam öyküsüdür. Kraliçe, aşığının başkalarıyla yattığını öğrenir ve adamla seviştikten sonra onu yaktıracağını anlatır, sevgiyle ve yavaş yavaş.

Kitaba adını veren öyküyle bir diğer güzel öyküyü geçip Vera'ya geliyorum. Son Şenliklerin Davetlisi, atmosfer değişiminin ne kadar kusursuz olabileceğiyle ilgili bir meydan okuma gibi geliyor bana. Bir grup uçarı gencin eğlencesi, aralarına yeni katılan bir adamla birlikte yavaş yavaş renklerini yitirmeye ve korkutucu olmaya başlar. Yeni katılanın oluşumu yavaştır, gençlerin diyalogları sayesinde gerçekleşir ve korkunç bir öyküyü açığa çıkarır.

Vera'ya geldim bu kez. Borges, bu öykünün Poe'nun dünyasına en yakın öykü olduğunu söyler, gerçekten de Lady Ligeia'daki ölümsüzlüğe yakın bir durum vardır ama inancın getirdiği somut gerçeklerin anlatımı belirgindir bunda.

Aşk ölümden daha güçlüdür fikri üzerine kurulmuştur. Athol Kontu'nun pek sevgili eşi öldükten sonra çekilecek acının tarifi yoktur, şuradan çıkarılabilir belki: "Birbirlerinin kalp vuruşlarıydılar." (s. 101) Bundan daha güzel bir aşk tarifi duymamış olabilirim. Neyse, bu çift karanlık bir konağa kapanıp dış dünyadan yıllar boyunca korunarak yaşıyorlar ve kadın ölüyor, kont bütün hizmetçileri gönderip bir tanesini yanında tutuyor ve günden güne erimeye başlıyor, eridikçe kadın canlanıyor ve bir gün gerçekten de karşısında beliriyor ama adam kadının öldüğünü kendine hatırlatır hatırlatmaz her şey karanlığa gömülüyor. Mezarın anahtarı hariç kadından geriye hiçbir şey kalmıyor. Anahtar, birlikte olmaları için son bir hediye.

Wagner'in dostu, Anatole France'ın hayranlık duyduğu Villiers de l'Isle-Adam, "retorik bir romantik" olarak küstahlığı ve inceliği birlikte taşır. Kısa boyludur, yoksuldur ve aristokrattır. Yapıtlarında olduğu kadar yaşamında da oyunculdur, Borges bunları söyledikten sonra kendisinin Buenos Aires'ten başka bir yerde şiir yazıp yazamayacağını merak etmesi gibi Villiers de l'Isle-Adam'ın da kendini İspanya'dan ayrı düşünüp düşünemediğini sorgular. "İmgelem gücü ne denli zengin olursa olsun, bir şair nereye kadar zaman ve uzamdaki yerinden kaçabilir?" (s. 10) Borges'e göre yazar bunu yapabilmiştir, öykülerde İspanya yeni Fransa'dır.

Şu aralar Babil Kitaplığı'nı bitirmeye çalışıyorum, bir müddet bunlardan başka bir şey yazmayacağım. Şunu da koymuş muydum buraya, can sıkıntısından yaptık:

1 Eylül 2017 Cuma

P'u Sung-ling / Cao Xueqin - Konuk Kaplan

"Bugüne dek yeryüzünde Çin kadar batıl inançları güçlü bir başka ülke daha var olmamıştır." (s. 5) Borges'in ilgisini çeken rüyalar, kabuslar ve olağanüstü varlıklar Çin'de cirit atıyor, güpegündüz ve gecenin karanlığında. Önsözde kısaca değiniyor Borges, ben daha da kısa bir biçimde aktarayım. Konfüçyüs tinsel yaratıklara saygı duyulmasını ve onlarla araya mesafe koyulmasını öğütler, iki dünyanın birliği Taoizm ve Budizm tarafından zayıflatılmışsa da inançların baskı yoluyla kaybolmayacağı malum, doğaüstünden korkuluyor ve görüldüğü üzere bu durum kolaylıkla ortadan kalkmayacak. Şaman geleneklerinin dinler tarafından asimile edilmesi tehlike ama böylece yok olmaları önlenmiş oluyor bir yandan. Bilemiyorum, farklı kültürler birbirini incelediği müddetçe hiçbir şey yok olup gitmeyecek. "Bunu bir de doğaya söyle delikanlı," dedim kendi kendime, siz zahmet etmeyin.

Çin'de doğaüstü olayların imkansız ya da gerçekdışı gibi algılanmadığını söylüyor Borges, Bir Çin Yazı Odasından Öyküler nam metni yazan P'u Sung-ling'e bakarsak bunların kurgusal olduklarını söylemek güç. Borges, cehennem tasvirini ve diğer mevzuları Poe, Hoffman ve Quevedo yazınıyla kıyasladığında paralellikler bulur ama işin ilginç yanı, yazar anlattığı harikalar karşısında büyülenmez. Cehennemin yönetiminde bürokrasinin varlığı, yöneticiler, yazıcılar, tanrılar ve başka pek çok öge günümüz dünyasına tutulan bir aynadan yansıyanlardır sanki. Devam eder Borges, Çinlilerin imgelem dünyalarının geniş olduğunu ve anlatılanlarla yaşananlar arasında pek de bir fark bulunmadığını düşündüklerini söyler. Adamların gerçeklikleriyle karşılaştığımızda uyum sağlamakta zorlanabiliriz, hatta okur olarak kültürel bir çatışma da yaşayabiliriz ve öyküler bize saçmanın saçması gelebilir, bu bizim kültürel geçişkenliğimize, aynadan yansıyanı kabullenebilmemize bağlıdır.

Çok sayıda öykü varmış, Borges birkaç öyküyü derlemiş. Cao Xueqin'in Kırmızı Köşk Düşleri nam metninden de iki fragman mevcut. Bu abimizin yazdığı metin roman kişilerinin en çok olduğu metinlerden biri olabilirmiş, tam dört yüz küsur karakter! Tamamını çevirmek zor, yayımlamak daha da zor. İki parçayla yetineceğiz.

Koruyucu Meleklik Sınavı: Çin'de her şehrin bir koruyucusu var, tanrılar tarafından seçiliyor. Olay gerçektir, anlatıcının ablasının kocasının Sung Tao adındaki dedesinin başından geçmiştir. Aynı gerçeklik oyununa Yeats'te de rastlanıyor, tanıdık birinin başından geçen mitik, doğaüstü olayların anlatımı, işi kurgunun dışına çıkarmada güzel bir yöntem.

Beyefendi mühim bir sınavdan geçer, verdiği cevap beğenilir ve ataması yapılır ama bakılması gereken bir ana vardır, Yazgı Kitabı getirilir ve tanrılar Sung Tao'nun annesinin dokuz yıl daha yaşayacağını görürler. Dokuz yıllık bir erteleme yapılır, Sung Tao evine dönerken uykudan uyanır gibi gözlerini açar. Üç gündür ölü olduğunu fark eder, tabuttan çıkar ve görevinin devredildiği diğer kişinin de öldüğünü öğrenir. Dokuz yılın ardından Bay Sung görevi için ayrılır, arkasında ölüsü kalır. Ölümden sonraki yaşam için güzel bir alternatif, şu sahne geldi aklıma:


34. saniyeden itibaren. Bu öykülerde kafalar kopar, yürekler çıkarılır ve ölümle münasebet kurmalık pek çok eylem gerçekleşir ama ölüm başka bir dünyanın, daha ötelerin bir gerçeği gibidir. Bu dünyaya çok yakın ve çok uzak. Kopan kafalar yerine oturunca yaşam sürer, yüreklerin yerine başkaları konur ve kişi nefes almaya devam eder, bunlar tinsel hadiselerdir, kaba gerçekle pek alakalı değildir.

Ch'ang-ch'ingli Budist Keşiş: Seksen yaşındaki keşişle otuz yaşındaki prens arasındaki ruh göçü öyküsüdür. Keşiş düşüp ölür, oralarda avlanan prens de atı tökezleyince tepetaklak düşer, o da ölür. Keşişin ruhu prensin bedenine girer, bundan sonrası çevresinin ve kendisinin inanca dört elle sarılmasıyla her şeyin düzelmesinin anlatısıdır.

Ölüler Ülkesi'nde: Akutagava'nın benzer bir öyküsü vardı, acının sonu selamet konulu, bol cehennemli, bol bürokratlı bir eziyet öyküsüdür. Babasının iblisler tarafından işkence gördüğünü düşünen hayırlı evlat, kendi dünyasından ayrılıp ölülerinkine geçtiğinde seksen çeşit eziyet görür ama davasından vazgeçmez, tanrılarla karşılaşınca muradına erer.

Bu minvalde işler. Çin kültürü zaten olabildiğince ortada, detayları ilginç. Bizdeki leb değmezin mantığına benzer bir mücadelenin varlığından haberdar oldum, sevindim, farklı kültürlerde sanatsal atışmaların nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir. Gerçi çevirmen C. Hakan Arslan, fonetik bir yapı üzerinden yürüyen atışmanın o kültürle ilgili bilgisi olmayan okurlar tarafından pek anlaşılamayacağını söylüyor. İşin inceliği anlaşılmıyor gerçekten, Çince bilmek lazım. Hayvanların kutsallığından bahsetmeye lüzum yok. Bilgelik her öyküden çıkarılabilir, öğretici öykülerdir bunlar. Mesela şu: "Doğan yuvarlak olsun, eylemin köşeli." Düşün dur.

Babil Kitaplığı ne güzel!