21 Mayıs 2018 Pazartesi

Antoni Jach - Şehrin Katmanları

Yüzey. Ağaçlar, binalar, insanlar, toprakta gömülü altınlar. Katman. Şehrin kuşatıldığı zamanlarda altınlarını gömen köylüler, sığınaklarda felaketin geçmesini bekleyenler, dehlizlerde saklanmaya çalışanlar. Alt katman. Zırhlı askerler kapıları kırmak için koç başıyla saldırıyor, içeridekiler şehirlerini kimin ele geçirmeye çalıştığını bilmiyor. Atılan oklardan biri surların üzerinden geçiyor, kıyamet anında etrafına topladığı çocukları eğlendirmeye çalışan ihtiyarın böğrüne saplanıyor. Daha da alt katman. Sessizlik. Çayırlarda bir adam, bulutları izliyor. Bir altı. Toprak. Sessizlik.

Paris'in altı kat kat mezarlıkla, üstü de mezarlarını sırtlarında taşıyanlarla dolu. Radyo dalgalarının izini ilk salınımdan itibaren izleyebiliriz, birkaç ışık yılı uzağa kadar. Yaşayanların izini de toprağın derinliklerine kadar, belirli bir noktaya ulaşıncaya dek izleriz. Sonrasında boşluğun uğultusu. Jach, bu uğultuya kadarki süreci inceliyor. Dünyanın uğultusunu. Modern şehirlerden barbarlara yolculuk. Aslında barbarlardan barbarlara; kentleşme sürecinde mezarlıkların ve kutsal sayılan bölgelerin etrafında oluşan meskenler su kaynaklarıyla birleşti, böylece felsefenin ve sair uğraşın doğduğu alanlar ortaya çıktı, barbarlıktan medeniyete ölülerin ve evrensen çözücünün omuzlarında ulaşıldı. Birileri bu düzeye daha önce geldikleri için gelemeyenleri kendilerinden ayırdılar. Medeniyet, ikiliklere çok şey borçlu. Rémi Brague'ın Avrupa: Roma Yolu nam incelemesini öneririm, bu metinle paralel okunursa Romalılığın ve Avrupalılığın aynı şey olduğu görülebilir. Neyse, Jach anlatısını ikinci tekil şahıs üzerine kuruyor. "Siz" gidiyorsunuz, görüyorsunuz, anlatıcı gözlemliyor ve öznenin yaptıklarını sıralıyor. Yine bir ikilik; devini ve sabitlik.

Bölümlenmiş bir anlatı: Kütüphane, Metro, Kafe, Cadde, Mahzen-Mezar, Barbarlar, Romalılar, Varış, Ayrılış, Uyanış. Mahzen-Mezar'da muhtemelen uyuyakalan öznenin Roma döneminden kalan kemiklerle dolu mahzenlerde bir savaşın arifesine uyandığını görene kadar günümüzün sokaklarında geziniyoruz, uyanışlar birlikte Romalıların ve barbarların ağzından iki farklı cephenin birbirlerine dönüşme aşamalarına şahit oluyoruz.

Kütüphane'den başlayalım. Şehrin geçmişini arıyorsak kütüphaneye gideceğiz, bu iş için özel olarak kurulmuş bir kütüphane var. "Çağdaş Batı uygarlığı Romalıların ve barbarların kemikleri üzerine inşa edilmiş." (s. 11) Rémi Brague, Doğu-Batı ikiliği ve dinlerin çokluğu üzerinden de bölümlemeler yaratıyor ama mevzu bahis şehir. Notlar alıyoruz -anlatıcının sesine uyuyorum, her şeyi yaşayan biziz- ve geçmişin ağırlığı altında eziliyoruz, onca ölü bizi aşağı çekiyor, şehri taşıyanlar yaşayanları yüklükten azat etmeye çalışıyor ama mümkün değil, bunu Stendhal da söylemiş, tarihe karşı yeniklik duygusu. Şimdinin böyle olmasından sorumlu değiliz ama sorumluluk duygusundan kurtulamadığımız için şimdiyi kendimize yontuyoruz. Çıkışsızlık. Bir kafenin sandalyesine çöktük, tepemizde teknolojik tarihi görüyoruz; binlerce uydu, yörüngede dolanan kozmik çöpler. Yaşayan insan kendi tarihini göklere kuruyor, pislikle yazılmış bir tarih. Altmış sekiz nesil öncesinin insanlarının yaşadığı, Glanum denen bir yerin kalıntıları üzerinde duruyoruz, barbar istilaları sırasında terk edilmiş. Kemikler üst üste yığılı, çöpler yukarılarda yığılı, gökyüzündeki kurtuluşumuzu tersine bir toprağa gömmüşüz.

Metro. Yaşlı bir adam çıkıp burjuvalaşmış neslini, 1968'in ateşli gençlerini yerin dibine sokuyor, birkaç kuruş istiyor. Evsizler etrafta dolaşıyorlar, yemeklerini ve kaderlerini paylaşmak istiyorlar. Milyonlarca düşünce çarpışıyor, aralarına evsizlerinki de karışıyor ve hep beraber kirleniliyor. Düşüncelerin kokusu metroya sinmiş, ölü derinin ve çağların ötesinden gelen ruhların. Hiçbir deodorant, parfüm bu kokuyu gidermek için yeterli değil. İnsan yapımı bir koku değil bu, zaman yapımı. Afişler yapışkanlardan  kurtulup yere düşüyor, milyonlarca insan yavaş yavaş dökülüyor ve yeni hücreleri doğuruyor, raylar eskiyor, modernizm ortadan kalkmaya doğru hızla ilerliyor. Çernobil'in beyaz ısısı ve ışığı çok şey söylüyor, "bu kadarı yeter" anlamında bir işaret. Dünya tarihine bir virgül. Barbarlık günümüzde birçok olaydan ve kimlikten oluşuyor.

İstasyonları sayıyoruz, yürüyoruz, binip iniyoruz. Kendi bokumuzda boğulacağımızdan korkan -biz de atalarımızın gözleriyiz- Augustus, Cloaca Maxima'yı onarıyor ve bok için bir kurtuluş yolu beliriyor. İnsan yerleşik bir canlı değilse de yerleşmiştir bir kere, bok öyle değil. Onun seyahat etmesi gerekiyor. Seyahati için yerleştirilen borular, kemik yığınlarının az üzerinden geçiyor. Lüks apartmanların altından geçiyor. Mızrak darbesiyle yere devrilmiş kralın son anını bekleyişinin altından geçiyor, yaşamın neliğini yürüyerek düşünen yalvacın ayaklarının altından geçiyor, gazap dolu tanrıyla müşfik tanrının ikiliğinin altından geçiyor, bütün bokların ulaştığı yere ulaşıyor. "Kim olduğumuzu ve buraya nasıl geldiğimizi unutmasak." (s. 34) Birilerinin bokları altımızdan geçiyor, bunu unutmasak yeterli. Yaratılış bulamacından doğan her şeyle birlikte, sonsuza bir akış. Bulamaçtan dinozorlarla birlikte sosyal güvenlik numaraları da doğuyor, insanın aklını kaçırası geliyor buna. Biz bir zamanlar bir numara değildik, B-52'lerden yağdırılan bombalarla çağlar öncesine yollanmak istedik ama yeterince yok edemediler, dünyanın derinlerine kazınmıştık. Şimdi oralarda bir yerdeyiz, debeleniyoruz ve bundan bir çıkış olup olmadığını düşünüyoruz. Her şey nasıl bu kadar karmaşıklaştı, her şey buraya nasıl ulaştı, bunları düşünüyoruz. "İnsanoğlunun anısını taşıyoruz." (s. 37)

Hitler'in Paris'e zarar vermeyeceği düşünüldü, kendisi böyle bir şeyi istemiyordu ama yıkmak istediği şehirler vardı, yıktı. Amerikalılar Alman şehirlerini yıktı, Dresden'da kavrulmadık çok az kişi kaldı -biri Kurt Vonnegut- ve olanları hatırlamak istemediler. Kaçı Hitler'e oy vermişti, bundan sorumlu olan kimlerdi? Diğerinin öfkesinden korkmamak için nasıl bir cinnet gerekir? Hitler'in Paris'i yok edip etmeyeceği kurmacaya açık, Paris'e döşenmiş bombalar konusunda Diplomatie adlı bir film çekildi, müthiş. Sağduyuya ulaşabiliyor insanlar, insan olduklarını hatırladıklarında. Karşılarındakilerin insan oldukları unutturulur ki kolaylıkla yok etsinler. Galyalılar bunun sonucunda yok edildi, pek çok barbar gibi. Japonları yok eden bombalarda Romalıların uzantısını görmek mümkün. "Romalıların savaş silahı sevgisi, atom bombasıyla ilahlaşıyor." (s. 52)

Şehrin onca katmanından sonra barbarlarla Romalıların birbirlerine dönüştükleri bölüm başlıyor, müthiş bir anlatı. Barbarlar yıllar süren kuşatma sonucunda yerleşik yaşama geçtiklerini fark ediyorlar, kuşatılan şehrin etrafına kendi şehirlerini kurmuşlar. İçerideyse barbarlaşma başlıyor, soylular birbirlerini öldürüp yiyecek kıtlığını komşularının ve akrabalarının depolarında kalanlarla gidermeye çalışıyor. Yapay bir ikiliğin sonucu yine bire ulaşıyor.

Jach, şehri ele alırken mitolojiden felsefeye, teknolojiden medeniyete pek çok konuda fikir yürütüyor, kurduğu bağlantılarla mekânı birçok açıdan üretiyor. Mutlaka okunması gereken bir metin, uğultuyu merak edenler için.

20 Mayıs 2018 Pazar

Salâh Birsel - Kahveler Kitabı

Salâh Bey Tarihi I. Enis Batur, üslubunu ayrı övüyor, denemeciliğini ayrı övüyor, Birsel kahvelerin tarihiyle birkaç döneme ışık tutuyor. Keyifli üslubu daha çok kendi hatıralarını değerlendirdiği bölümlerde ortaya çıkıyor, başkalarından duydukları da bu keyfin bir ortağı. İşin magazin boyutu bir yana, birkaç asır boyunca ileri geri gidip duruyoruz; Zâtî'den Orhan Kemal'e pek çok sanatçının ilginç yaşantılarını görürken sanat ortamlarını ve sanatçıların çalışma prensiplerini de öğrenebiliyoruz. "Biz bildiklerimizi, duyduklarımızı söylüyoruz, bilmediklerimizi, duymadıklarımızı söylemiyoruz." (s. 269) Birsel bu ortamlarda sıklıkla bulunduğundan, sanırım biraz da yaşanan onca şeyin sonraki kuşaklara kalmasını istediğinden anılarını döküp saçıyor, kişisel bir mikro tarih oluşturuyor. Kahvehanelerde yaşananlar kahvehanelerde kalmıyor, racon bozuluyor, Birsel muazzam bir beşlemeyle hiçbir şeyin kaybolup gitmemesini sağlıyor.

Kahvenin tarihinden İstanbul'daki kahvehanelerin tarihine geçiş, ardından bölüm başına bir kahvehanenin incelenmesi, çerçeve bu şekilde oluşuyor. Kahveleri kuranların geçmişleri, devredilen kahvelerin yeni sahiplerinin geçmişleri, yılların onca yükü başlıklarla bölünmüş durumda. Başlamaya en uygun konuyla giriş yapıyor Birsel, kahvenin tarihi. Kahve 1543'te Türkiye'ye geliyor, 1653'te Fransa'ya gidiyor. İstanbul'da ilk kahvehaneler 1555'te açılmış, "kahvefüruşluk" mekanlarıymış buralar. Birçok padişahın birçok yasaklama emri, emirlerin delinmesi, vurulan kelleler, Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi'nin tanıklıkları, din adamlarının kahveyi meyhaneden daha beter görmeleri, bir dünya olay. 1633'teki büyük yangında şehir kül olunca suçu kahvelere yüklemişler, padişahlar sokaklarda gezerek tütüncüleri, kahvecileri ve sair eşkıyayı öldürtmüş. Kahveye vergi getirilmiş, yabancılar verginin altından girip üstünden çıkarak haksız kazanç sağlamışlar. En son, Kızıl Sultan'ın hafiyelerinin uğrak yeri olmuş kahveler. Çok adam toplanmış buralardan. Yıldız olan adı Yaldız'a çevrilen kahve var, II. Abdülhamid işkillenmesin diye. Hikâyeler çeşit çeşit.

Ozanların kahveler hakkındaki görüşleri de ayrı bir bölümde yer alıyor. Mehmet Akif'in kahveleri yermesi, Fransa'da gördüğü kahvelerden sonra övgüye dönüşmüş. Bizde daha geç oturan bir kültür kahve kültürü, sadece serserilerin takıldıkları yerler olmaktan sanatçı tayfası sayesinde kurtulmuştur denebilir. Sait Faik'e göre buralarda bakanlar kurulu kurulur, hemen dağıtılır, vatan kurtarılır ve tekrar batırılır, çeşit çeşit insan çok acayip muhabbetlere girer, gündelikçilerle yolgezerlerin bir araya gelebildikleri yegane yerdir kahve. 20. yüzyılın kahvelerine örnek olarak Lebon, Elit, Baylan verilmiş, daha pek çok örneği var. Sanatçıların anılarına baktığımız zaman buraların önemini anlayabiliyoruz, Demir Özlü'nün kendisinden pek çok anı dinlemiştim bir zaman. Neyse, Paris kahveleriyle de kıyaslamalar yapılıyor. Yahya Kemal'in Verlaine ile tanışmış olduğu söyleniyor. Fikret Adil, İbrahim Çallı gibi isimler de Paris kahvelerinin havasını almış kişiler. Sanatçı kahveleri Paris'te meşhur, Galeano bir kitabında bu kahvelerin dökümünü ve önemli sanat hareketlerinin başlangıç noktaları olarak önemini anlatıyordu ama hatırlayamam şimdi hangi kitapta olduğunu.

Kahvenin kavrulması, servisi, adetleri, şusu ve busu hakkında yer yer sıkabilecek, detaylı bilgiler var. Zamanın kahve kültürüyle ilgilenenler için enfes. Gerçi adamına göre kahve yapılıyor, iyi kahve yapan kahveciler çok tutuluyor. Gençlerin, yaşlıların, esrarkeşlerin, tiryakilerin vs. kahveleri ayrı ayrı. Demlenmek isteyenlerin belli kahveleri var, nereye gitmek isterlerse. Hemen her kahvede görülebilecek olan tek kişi Ahmet Rasim belki de, kendisi acayiplik peşinde oradan oraya gittiği için uğramadığı kahve kalmazmış. Hikâyeleri komik, yaşadıkları da öyle. Kentle ilgili yazılarından nerelere gittiğini, neler yaptığını biliyoruz ama kendisi hakkında yazılıp söylenenler daha ilginç. Ahmet Rasim gibi efsane olan Pierre Loti'nin de Eyüp'e ilk gelişi ve ara ara uğradığı mekânı da güzel hikâyelerin birikmesini sağlamış. Birsel'in zamanlar arasında dolaşan bir şimdi anlatısı var, aradan yüz yıl geçmiş olsa bile oradaymış gibi anlatıyor, canlandırıyor. Üslubuna keyif katan bir özellik bu.

Galata, Tophane, Kadıköy, birçok meskenin kahveleri ayrı ayrı anlatılıyor, bunun yanında yolu İstanbul'dan geçmiş, Batılı büyük sanatçıların da anılarına sıklıkla yer veriliyor. Gerçekten çok zengin, ayrıntılı bir anlatım olduğu için onca bilgiye giremiyorum, sanatçılarla ve mekânlarla ilgili bir iki ilginç detayla bitireceğim.

Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası için malzeme topladığı, yollarını yürüdüğü yer Direklerarası. Bu tarihi yerin cıvıl cıvıl dünyasını okumaktan büyük keyif alınıyor. Birsel, Ekrem'in gözlem sırasında yaptıklarını anlatıyor ve o zamanın işaretlerini sıralıyor. Tarık Akan'ın filmlerinden biliyoruz, meğer Osmanlı zamanından geliyormuş. Saçlar dalgalandırılırken baş parmak havadaysa bir anlama, serçe parmak havadaysa başka bir anlama geliyormuş, ayakkabıların birinin öyleyken diğerinin böyle olması, manası çok derin bir olaymış. Sosyalleşmenin neredeyse yasaklandığı zamanlarda insanların bu işaretlerden başka bir çaresi yokmuş.

Edebiyat kavgaları meşhur. Muallim Naci'nin yancılarıyla Ekrem'in yancılarının kapışmaları, Sait Faik'in Nurullah Ataç'ın eleştirmenliğini yerin dibine sokması, "dekadan" vakası, edebi toplulukların kuruluşları ve dağılışları, Orhan Kemal'in dönemin bütün sanatçılarını etrafında toplayıp sabahın beşinden onuna kadar kalemi elinden bırakmaması, Mehmet Akif'le Mithat Cemal arasındaki tartışma ve barışma, Nazım Hikmet'in yurt dışına gitmeden önceki ve yurt dışından döndükten sonraki halleri, konuşmaları, Suat Derviş'e yeşillenmesi ama reddedilmesi, Dergâh tayfası, Tanpınar'ın ve Yahya Kemal'in çevresi, bir dolu eğlenceli ve üzücü hikâye. Anlatamayacağım, mutlaka okunması lazım. Gerçi bu işlere merakı olmayan okuru açmaz, muhtemelen sıkar ama azıcık bir ilgi varsa dünyanın keyfi okuru bekliyor.

Nedir, müthiş bir anı-deneme karışımı.

Carsten Jensen - İlk Taş

Jensten, 1980'lerden itibaren Afganistan'a ara ara gidip Rusların ve sonrasında Amerikalıların binlerce yıllık geleneği, bölgenin kanla yıkanmasını sürdürmesini gözlemlemiş. 12 Strong'un kaotik atmosferinden yola çıkarak söylenebilir; daha uzun bir süre o topraklara barış gelmeyecek. Kabile savaşları bitecek gibi değil, ortak bir düşmana karşı bütün yerlilere savaşçılara dönüşebilse de kendilerini yok etmeye de son derece meyilliler. Zaten korkunç bir savaşın içinde olan Afganların dünyanın öbür ucundan gelen işgalcilere karşı savaşmaları bir yana, yerli düşmanları yok etmek için yabancılarla işbirliği yapmaları da uzun vadede kendileri için iyi değil. Gerçi çorak toprakların ve yüksek dağların arasında hiçbir şey hayatta kalacak gibi gözükmüyor, her şey toz ve kaya arasında çözülmeye başlıyor. Jensten, hızla çözülen insanların hikâyesini anlatıyor. Danimarkalı askerlerin coğrafyayla, Afganlarla ve bürokrasiyle mücadelesinin çok yönlü, çok anlatıcılı biçimi sayesinde hayatta kalma güdüsünün hangi eylemlerle ifade edilebileceğini gösteriyor; ABD'nin herhangi bir eyaletinde, bilgisayar başında yönettiği drone'un Afganlara bomba yağdırmasını sağlayan askerle son şarjörünü yan yana dizilen üç insana boşaltan asker arasındaki benzerliğin farklı koşullara rağmen bu güdü olması dehşete düşürücü. Yukarılarda bir yerlerde alınan kararlar cehennemi yaratıyor, geri kalanı askerlerin ölümü yanıltma çabasından ibaret.

Jensen, romanını Shah Wali'ye ithaf etmiş. Yaşlıların yüzüne çocukluğunda sahip olmuş Shah Wali, on iki yaşındayken altı insan öldürmüş. Incendies'in çocuk mücahidinin silahının dürbününden bakışını, kendi yaşındaki diğer çocukları vuruşunu acıyla hatırlıyorum. Ölüm makinesi haline getirilmiş küçük çocukların hiç bitmeyecek bir savaşa uyandıkları ülkenin yangını dinecek gibi değil. Epigraf Malraux'dan: küçük demir parçalarının canlı eti delmesiyle kazanılacağı düşünülen savaşların neyi kazandırdığını sorgulamak üzerine. Simülasyon haline getirilmiş bir savaşın gerçeklik duygusunu yok ettiği düşünülebilir, fanatik değerlerin ele geçirdiği insanlar onlarca kişinin arasına dalıp kendisini havaya uçurur. Simüle edilmiş bir kendilikte korkunun toplumca yaşanması sağlanır, kendiliğin/kişiliğin bir değeri kalmamıştır. Jensen, Counter-Strike oynayan genç insanların bu simülasyona çoktan kapılmış olduklarını sıcak çatışmanın tam kalbinde de gösterir, hemen her şey oyuna dönüşmüştür ve ekranın ortasındaki artıya sıkılan kurşunların neyi öldürdüğü önemli değildir. Yaşam, ekranın arkasından izlenir gibidir.

Jensen, Biz Boğulanlar'da olduğu gibi parçalı-uzun anlatı tekniğini sürdürmüş. 612 sayfalık uzunca bir metinde savaşın birçok yönü bu teknik sayesinde ele alınabiliyor. Buna benzer bir üslubu Norman Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sünde görebiliyoruz; karakterlerin geçmişleri ve savaş sırasındaki şimdileri bölüm başlıklarıyla ayrılmış ama geçmişle şimdi arasında kesin bir ayrım mevcut, bağlantının kurulması bu açıdan kolaylaşıyor. Jensen, aşamalı bölümlemeler kullanarak güvenlik alanlarına ayırdığı anlatısını Afganistan'da konuşlanmış Danimarka üssünde başlatarak Taliban'ın üst düzey yetkililerinden birinin karşısında cezalarını bekleyen karakterlerin tedirginliğiyle sona erdiriyor, kademeli olarak yükselen gerilimle birlikte askerlerin/kahramanların yolculuğunu takip ediyoruz. Askerlikten önceki yaşamlarıyla terörist avcısı olmalarının arasındaki zaman, denizden yüzlerce metre yükseklikteki arazilerde karşılaşılan zorluklarla paramparça olup tekrar bir araya geliyor. Yeni bütün, eskisine hiç benzemiyor. Bir coğrafyanın hikâyesi olduğu gibi karakterlerin değişiminin de hikâyesi bu, fiziksel ve ruhsal bir yolculuk.

Üçüncü Müfreze'nin Beyaz Bölge'deki yaşamıyla açılan metinde askerlerin de yerlilere benzemek için sakal bıraktıkları, çölün buna zorladığı söyleniyor. Coğrafya dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen insanları yerlilere benzetiyor. Düşmana benzeme çabası. Onlar kadar acımasız olunmazsa hayatta kalınamaz. Zıddına dönüşme meselesi aslında, Beyaz Kale'den Şehrin Katmanları'na kadar çoğu metinde işlenmiş bir mevzu. Aslında bir dönüşümden söz edilebilir mi, o da tartışılır. Bazı şeylerin olma biçimlerini karşıt kutup belirlese de bağlam/uzam aslan payını alıyor, bu durumda uyuşmazlığı ortaya çıkaran mesele, yaşamın ta kendisinden başka bir şey değil. Yapay zıtlıkları üretme meselesinde iktidar sahiplerinin üstün bir yetenekleri var, haliyle savaşların çıkmasında da. Hiyerarşinin en altında yer alan askerler de kendi ayrıştırma görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Amerikalılar için Taliban "shitheads", Danimarkalılar için "Tali-bob". Afganların kıyafetlerinden yemeklerine kadar her şey askerlerin dilinde bir aşağılama olarak karşılığını buluyor.

Jensen'in defalarca gidip yerinde gözlemlediği kışla yaşamı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alınmış. Tek tipleştirilmiş insanların günlük yaşamları, beslenme düzeninden vücut çalışmalarına kadar dakikası dakikasına belirli. Sosyal yaşamları incelemeye değer, anlatının açımlanışı karakterlerin psikolojileri temelinde inşa ediliyor. Schrøder'den bahsetmek gerek, kilit karakter o. Asker olmadan önce bilgisayar oyunu tasarımcısıymış, çoğunun oynadığı oyunlarda onun payı var. Çavuş olduğu için hayatını merak eden arkadaşlarına pek bir şey anlatmıyor, savaşta bir fark yaratmak için orada olduğunu söylüyor. Sanal dünyayı kurgulayan bir asker, gerçek yaşamı da kurgulamak istiyor. Batı lehine bozulan dengeleri tekrar kurmak için kendisini NPC olarak yazıp oyunun içine yerleştirmiş. Hannah, babasının eziyetinden askerlikle kurtulmaya çalışırken Schrøder'in kendinden eminliğine kapılıp onunla yatıyor ama beklediği şefkati pek göremiyor, Schrøder'in başka planları var. Diğer bir asker, oyunlarda para verip alınan eşyaları gerçek hayata taşıyor ve internet üzerinden çeşitli savaş malzemeleri alıp insanları daha iyi öldürmeye çalışıyor. Başkomutan Steffensen, bürokratik oyunların oynandığı bir seviyede hem halkla ilişkileri, hem de askerleriyle olan iletişimini sürdürmeye çalışıyor. Afganistan'da halk oyuyla iş başına gelen hükümetin korunması için kendisine ihtiyaç duyuluyor ama Afganların arkasından çevirdiği oyunlar, öldürülen muhalifler kendi insanlığını sorgulamasına yol açıyor. Brad Pitt'in War Machine filmindeki eşleniğine baktığımızda Steffensen'in son derece pasif kaldığını görebiliriz, savaş koşullarında alınması gereken katı kararları alabilecek kişiliğe sahip değil, katılaşmamış bir vicdanı var ve bu yüzden kendi emriyle öldürebileceği insanlardan çok daha fazlasının ölümüne yol açıyor.

Bölümler ilerledikçe ateş hattına ulaşan bölüğün uğradığı ihanetler, Schrøder'in kendi adamlarını öldürüp ortadan yok olmasıyla başlayan cadı avı, komutanların drone saldırılarından korunmak için tanımadıkları insanlardan medet ummaları, Taliban'la yüzleşme, pek çok olay yaşanıyor. Karakterlerin yolculukları sırasında yerlileri drone ataklarından kurtarmaları, karşı kutba ulaşabildiklerini gösteriyor. Aynı şekilde yerliler de onları ölümden kurtarıyor, ortak payda olan insanlıkta buluşmanın hayal ürünü olmadığı gösteriliyor. Zaman zaman belirip kaybolan insanlar, deus ex machina görevini yerine getiriyorlar ama kurguyu baltalamıyor bu, sadece olasılıkların gerçekleşme ihtimallerini anımsatıyor. Kaos, öfkesini sunmakla yetinmiyor, onun da kendince planları var.

Savaş tasviri üzerinden günümüz dünyasının eleştirisini de görmek mümkün; internetin gerçekliği simüle etmesi, sosyal medyanın yarattığı, sosyalliği baltalayan bağımlılık, gerçeklik duygusunun yitimi, alt metinlerde pek çok irdeleme mevcut.

Jensen müthiş bir kurgucu, her karakterinin penceresinden bakarak edimleri farklı bakış açılarıyla yorumluyor, savaşın orta yerinde insan olarak kalmaya çalışanları yüceltiyor. En az Biz Boğulanlar kadar iyi.

İlk taşı atacak kimse yok.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Junichiro Tanizaki - Anahtar

Japon geleneğini, kültürünü Nazlı Kar'da detaylı olarak gördük. Soylu aileler, kızları veya oğulları evlenecekse derin bir araştırmaya girişir, dedektifler tutulur, aileye girecek olan insanın yamuğunun olup olmadığı kontrol edilir. Yerel kıyafetlerle Avrupa stili elbiseler bile bir uçurumun bir araya gelmeyen iki yakasını oluşturur. Günümüzde durum nedir, bilmiyorum ama Batılı tarzda giyinen kadınlar biraz uçarı olarak görülüyor o zamanlar, 1930'lardan sonrası. Bu metni oluşturan iki günlükten birinin yazarı olan İkuko, eşinin gözünde kıyafetleriyle de bir kimlik oluşturuyor. Kocanın adına bir yerlerde denk geldiğimi sanıyordum ama bulamadım, profesör olduğu için Hoca diyeceğim, Hoca'nın İkuko'yu tek bir parça halinde görememesinin sayısız sebebi var, bireysel ve kültürel. Sınıfsal farklar, kültürel farklar, ahlâk anlayışı, pek çok kod var. Hepsini birbirine ekleyeceğim.

Tanizaki'nin Tokyo'da yazdığı metinlerle tutucu bir yer olan Osaka'da yazdığı metinler, yazarın iki farklı dönemini kesin bir şekilde ayırt etmemizi sağlıyor. İlk dönemde Batı etkisiyle yazdığı metinler Japon kültüründen pek esinlenmediği zamanlara denk düşüyor, ikinci dönemdeyse Japonya'nın modernleştiği ve dünya savaşlarının en büyüğünden sağlam bir sopa yiyerek çıktığı zamanlarla iki farklı Batı'nın sentezi mevcut. Tanizaki'nin Tokyo'dayken etkilendiği Batı'yla Osaka'ya gelişinden sonraki Batı arasında muazzam bir fark var; bu farkın sebebi Tanizaki'nin kendisi tabii. Dünya birikimi arttıkça Batı'nın da farklı parçalardan oluştuğunu görüyor ve ikinci döneminde bu parçalarla kendi toprağının parçalarını bir araya getirmeye çalışıyor, böylece aynı evde yaşayıp birbirine yıldızlar kadar uzak olan insanların hikâyelerini okuyabiliyoruz. Okuyabiliyoruz, kendi ağızlarından. İki günlük; Hoca'nın ve İkuko'nun. Şöyle hayal ettim, belki de İkuko'yu Tokyo'daki Tanizaki olarak, Hoca'yı da Osaka'daki Tanizaki olarak görebiliriz. Aşırı bir yorum olabilir, belki de değildir. Kendisini karakterize etmeyi seven bir yazar Tanizaki, bu durumda cinsiyetlerin yaratacağı farkların üstesinden gelebilecek kadar da iyi bir kurgucu.

Hoca, yeni yılın ilk gününden itibaren İkuko'yla olan ilişkisini yazmaya başladığı günlüğünün anahtarını ortalık bir yerde bırakıyor ki İkuko günlüğü okusun. Aslında günlük olmaktan çıkıldığını gösterir bu; günlükle mektup karışımı bir metin yazıyor Hoca. Kitap hakkında şöyle bir bakınırken Yekta Kopan'ın bir değerlendirmesine denk geldim, günlüğün yazımında "Hikâyesinin olay örgüsünü okura net geçirebilmek kaygısı" yüzünden bir üst-anlatıcının varlığının sezildiğini, bunun da metni sakatladığını söylüyor. Ben buna pek katılmadım. Üst-anlatıcı ister istemez oluşur, zira her ikisi de kendi yazdıklarının diğeri tarafından okunabileceği ihtimalini düşünerek yazıyor. Günlükler okunsun istiyorlar hatta. Naipaul'un Taklitçiler'inde enfes bir örneği vardı bunun; zamanında çok mühim olan iki kişi arasındaki mektuplaşma sürerken esas oğlan mektuplaştığı kişinin üslubunu yapmacık buluyor, sanki o mektuplar kitleler tarafından okunacağı için o parıltılı, şaşalı dil kullanılmış. Okur bir üst-okur haline geliyor bu durumda, benzeri naneyi Tanizaki de yapıyor kısacası. Neyse, günlüklerdeki kodları belirlemeden ilerlemek dertli olacağı için önce çerçeveyi çiziyorum.

İkuko, Kyoto'nun geleneklere bağlı ailelerinden birinin kızı. "Öyle bir kadın tutup da kocasının günlüğünü gizlice okumaya kalkmaz." (s. 9) Burada durmak gerekiyor, günlüğünü çarpık gerçeklikle kurmacaya çeviren adamımızın -haliyle artık anlatıcı olarak da isimlendirilebilir- pek de güvenilir olmadığını düşünmeye başlamak için iyi bir nokta, çünkü birkaç sayfa sonra anahtarı ortalık yere "düşürdüğünü" göreceğiz. Okurun temkinli olması gerekiyor, bu insanlar başkalarına yalan söylemek pahasına kendilerine de yalan söylüyorlar. Kodlar gerçek ama. Adam elli altı, İkuko kırk beş yaşında. Kadının "iyi" bir evlilik yapmak için ailesinin dürtmesiyle evlendirildiğini öğreniyoruz, kocasını sevdiğini ama aslında sevmediğini öğreniyoruz, zira görev bilinciyle sevmek diye bir şey yoktur. Hoca'ya göre İkuko, eğlence mekânına satılmış olsa oradaki herkesi çalkalayacak bir kadın. Erkeğin güç istencini darmadağın eden bir kadın İkuko, hele Hoca'nın. Bu yüzden yetersizlik duygusuyla korkunç bir şekilde çarpıtılabilir. En azından Hoca'nın sözcüklerinden anladığımız bunlar.

Hoca'nın günlüğündeki kayıttan sonra İkuko'nun günlüğüne geçiyoruz, metin bu şekilde ilerliyor. Güç istenci dedim, İkuko'nun günlük yazmasındaki amaç, kocasından gizlediği şeyin ona üstünlük duygusu vermesi. Aralarında sağlıklı bir ilişki yok, sağlıklı bir iletişim yok, konuşmalarından anladığımız kadarıyla yaşamlarını sürdürebilecek kadar iletişiyorlar, bu kadar. Sevişmeleri kısa sürüyor, bu iletişim kanalı da kapalı. Adam, kadını tatmin edemiyor, kadın daha fazlasını istiyor ama geleneklerine bağlı, kocasını aşağılamıyor ve olduğu gibi seviyor. İkuko'nun da güvenilmez olduğunu belirteyim. Aslında metin Arthur Schnitzler'ın Ölmek'inin egzotik versiyonu sayılabilir bu açıdan; bir diğerini asla bilemeyeceğimiz için boşlukları kendimiz tamamlarız, bilinçli veya bilinç dışının yardımıyla. Sonra dünya başımıza yıkıldığı zaman doluluk yanılsaması ortaya çıkar, tanıdığımız kişiyi aslında tanımadığımızı, aslında kimsenin birbirini tanıyamayacağını anlarız. Tanıyamadığımızı ardımızda bırakır, başka bir tanıyamama vakasına yöneliriz. Tanıma gereksiniminden vazgeçildiğinde ve bir ihtimal her şey iyi gittiğinde kötü olan ne varsa unuturuz. Aşağı yukarı böyle işliyor süreç, bu iki insan doğal yollardan bunu anlayamadıkları için günlüklere, mektuplara, imalara, Kimura'ya, ortada kalan kızlarına başvurup içinden çıkılmaz durumlarını iyice düğümlüyorlar.

Kimura? Hoca'nın öğrencisi, o da hoca. İkuko'ya ilgi duyup duymadığını bilmiyoruz ama İkuko, James Stewart'a benzettiği Kimura'ya korkunç bir şekilde çekiliyor. Hoca da bu ikisini bir araya getirip kıskançlığı, nefreti ve sevgiyi bir araya getirmeye çalışıyor. Afrodizyak olarak Kimura işe yarıyor gerçekten, Hoca İkuko'yla çok sağlam sevişiyor, İkuko Kimura'yla sevişiyor ve birbirlerini günlükleri üzerinden yormaya, kandırmaya çalışmaya devam ediyorlar. İkisi de birbirinin günlüğünü okuyor ama okumamış gibi davranıyor. Korkunç bir uzaklık. Hoca bu stresi kaldıramıyor, şehvet dalgaları da sağdan soldan vuruyor ve ölüyor. İkuko'nun günlüğüne düştüğü son notlardan eşinin günlüğünü ne zaman okumaya başladığı, söylediği yalanları, her şeyi öğreniyoruz. Kimura'nın ikisinin kızı olan Toşiko'yla evleneceğini, İkuko'nun da yanlarında yaşayacağını gördükten sonra arka kapağa geçiyoruz, bitiriyoruz. O kadar kod dedim, pek bir şey de söylemedim ama anladınız.

Karanlık ve gizli duyguların olduğu söyleniyor ama ben bunlara pek rastlamadım. Boşlukta sallanan insanlar var, birbirleriyle konuşmuyorlar. Birbirlerini önemsemiyorlar, sevmiyorlar, zorla bir araya gelmişler, yeni bir hayat için gereken cesaretleri yokmuş, birbirlerini yavaş yavaş tüketmişler. Hoca'nın ölümü tamamen İkuko'nun yediği haltlar yüzünden gerçekleşiyor olsa da böyle bir sorumluluğu yaratacak herhangi bir derinlik yok. Birbirlerini tanımama ihtimalleri onları hiç mutsuz etmezdi. Kimi mutsuz ederdi, bir taraf gerçekten sevmişse onu. Doğal ve istenen bir ilişkiye başlayan herkes müthiş bir enerjiyle dolar, yeniden doğmuş gibi. Bu insanlar doğmamış bile. Pü Allah sizi be. Birbirlerinden o kadar farksızlar ki bir müddet sonra hepsi birbirini kendisiymiş gibi duyumsuyor. Kimura aslında Hoca, İkuko da Hoca, böylece Kimura yaşlı adamdan alabileceği bir intikam varsa alabilir. İkuko, kendisini bu yaşlı osuruğa hapseden geleneklerden intikam alabilir, Hoca fahişe olarak görmeye meyilli olduğu karısının ahlâksızlığından mutlu olabilir. Sevgisizlik pek çok kötülük doğuruyor.

Yeterince zevzekleştiysek eğer, son söz: "Pek olur Japon kurmacası," derler. Bir bakın. Yeni baskısı yok ama internette bulabilirsiniz. Gerçi yakınlarda basıldı sanırım. Bilmiyorum ya.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Necati Tosuner - Güneş Giderken

Zaman Çarkı'nın bütün kitaplarını iki aylık bursumla almıştım, satan çocuk okuyamadığını söylemişti. Elimde koca bir kutuyla Kadıköy'den Küçükyalı'ya gelişimi hatırlıyorum, Haydarpaşa'dan trene binmiştim, Küçükyalı'da inip yokuşu ağır ağır çıkmıştım. 2010 civarı olması lazım. Ne güzeldi o yol, tren. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Ben bunu öykünün tekinde yazdım, basıldığında okunabilir ama tekrar kurgulayayım. Ben bir zamanlar nişanlıydım, ilk kez. Taksim'e gitmiştik, nişan alışverişi için sanırım. Müstakbel metrukum bir işini halletmek için beni yarım saatliğine azat etti, Aslıhan Pasajı'na gittim. Dükkanlardan birine girdim, bakınmaya başladım. Kızın biri de öbür tarafta bakınıyor. Üç kitabı beğendim, eski baskı şeyler. Entropi sonucu milyon yıl içinde bir araya gelebilirlerdi ancak.

Kasaya gittim. Kız da geldi o sırada. Ben hâlâ kitaplara bakıyorum.

"Ama..."

Dükkan sahibine baktım. Bir kıza, bir bana çeviriyordu başını.

"Farkında mısınız, aynı kitapları seçmişsiniz."

Yıldız Ecevit'in Orhan Pamuk'la ilgili kitabının ilk baskısı, Roland Barthes'ın bir kitabının ilk baskısı, diğerini hiç hatırlamıyorum.

Kıza dönüp bakmadım bile, gözümün ucundan gülümsediğini gördüm. Parayı verdim, çıktım. Bu kadar. Bu kadar olmamalıydı diye düşünmeye başladım, yeni yeni. Kitapları nereye koydum, bilmiyorum. Bulsam ne olur, yine bilmiyorum. Parıltıyı avuçlarımdan yere düşürmüşüm gibi hissediyorum. Bir noktada yaşadığımı hissediyorum, yaşam bana göründü. Ben onu kaçırmışsam da oradaydı. Hiçbir şeyi kaçırmamışsam da oradaydı. Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek.

Necati Tosuner'e geliyorum. Bütün kitaplarını zamanın birinde almıştım ama bu bana hediye edilmiş. Eski bir sevginin izleri var, ilk sayfada kurşun kalemle yazılmış bir not. Rüzgâr bazı şeyleri alıp götürecek ama her şeyi değil. Gerçi bu benim elimde değil, neyin gidip gitmeyeceğini bilemiyorum. Denk gelirsem biliyorum. Buna denk geldim. Raflara bakarken çekip aldım, notla karşılaşınca okudum. İyi oldu.

Tosuner'in kısa cümleleri, kısa sözcükleri, kısa diyalogları ve dolayısıyla küçük parçalardan kurduğu bir öykü dünyası vardır. Bir çocuğun gözünden görülmeye başlanan ilk dünya/öykü, çocukluğun yalın kurgusundan ibaret bir anlatı biçiminin tercih edildiği izlenimini uyandırabilir ama sonraki öykülerde yokuşlardan yuvarlanan zamanın karşısında korkuyla durmayan, ruhuna yaşlılığı dokundurmayan karakterlerin de aynı dille oluşturulduklarını, aynı dili kullandıklarını görürüz. Tosuner yaşlılığın öykülerini yazıyor diyemiyorum, denk gelmeyen duyguların yarattığı acıyı yazıyor. Bu.

Ayten'in Kerem'li Öyküsü'nde Kerem bir çocuk, sokak köpeklerinin havlayıp havlamadığının çetelesini tutuyor, apartman duvarının önünde gazoz içiyor ve dünyayı kendince, kendi sözcükleriyle yaratıyor. Funda'ya aşık. Funda, komşunun büyük kızı. Kerem'in saçlarını okşayıp geçiyor, bir iki laflıyorlar. Anne, Funda'nın evli olduğunu söylüyor. Kerem, "Evliyse evli," diyor. Ayten Teyze bu aşktan haberdar, çocuğun sözlerinden kendi yaşamına çıkıyor. Tuncay'ı çalıştığı şirkette görmeye gidiyor. Tuncay evliyse evli, yine de görecek. Kerem'in aşkını anlatacak, daha önceden anlatmış. Biraz sohbet edecekler, gülüşecekler ve Tuncay, Ayten'den kendisiyle birlikte İstanbul'a seyahat etmesini isteyecek. Pazar günü dönecekler. Olsun, seviyorlar birbirlerini. Belli.

Sıcak Bir Gün, ah! Yazar evini taşıyor, yeni bir eve taşınma telaşı. Telefonu açtır, Esra telefon eder belki. Esra'yı çağır, belki gelir. Kızı üzme, öpmeye kalkma bir daha, kaçtığı zaman canın yanıyor. Aradaki yirmi beş yaşın bir önemi var mı, aşık olmuşsun. Kız da çıkıp gelmiş evine, biraz çekingen ama sana duyduğu yakınlık içini ısıtıyor. Öpmeyeceksin. Öpmeye kalkıyorsun, kendini tutamıyorsun. Kız hiçbir şey demeden geri çekiliyor, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyor. Evlenmeli mi? Adam iyi, adamın annesi de sevmiş kızı. "Kızım," diyor yazar, pes ediyor. Kız ağlıyor, yazar kanepeyi açıyor. Kız uykuya dalmadan önce adamın kendisini çok mu sevdiğini soruyor. Aslında çok mu sevdiğini sormuyor, adamdan çıkan derin bir, "Ah!" her şeyi susturuyor. Ne kadar kısa ve ne kadar ıskalanmış bir tutku.

Yol, diyelim siz yine yaşadığınız yerdesiniz. Yaşınız hayli var. Karşı pencerede hoşlandığınız biri var, uzun süredir görüyorsunuz onu ama konuşamıyorsunuz. Karşı apartmanın yöneticisi de o birine takık. Ondan erken davranmak istiyorsunuz, bakkalda denk geldiğiniz zaman kendinizi davet ettirip karşıdaki eve giriyorsunuz. Giriyorsunuz, o sokaktaki son gününüz. Taşınıyorsunuz. Her şey biraz gecikiyor, eskiyor.

Halı. Bakın, Tosuner'in Anlatıcılığına Giriş 101. Şiirli. Anlatıcının kendisiyle konuştuğu bölüm diğer öykülerde ara ara var. Anlatıcılığı zaten... Pencereden bakıp her şeyi gören birinin sözcükleri, yağmurun kimlere, neden yağdığını oluşturuyor. Sezilir ki hikâye anlatılacaktır, önemli olan sadece hikâyedir, yorgun ve buğulu gözlerle birlikte.

Mesut Bey ve Dilek Hanım herhalde on beş dakika kadar sohbet ediyorlar, bir çay içimi. Ben bunu beceremeyeceğim, anlatmayayım da mutlaka okunmasını söyleyeyim. Bu kadar naif bir öyküye rastlamak zor. Tosuner ne güzel dünyalar kurmuş, bir bakılmalı.

Dört öykü daha var anlatmadığım. 1999 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı Tosuner'e kazandıran öyküler, keşke okunsa!

Ek: Başka bir yerde öldüğümü söyledim. Burada ölmenin yetmediğini, sürünmenin de gerektiğini söyleyeyim. Şöyle; belki on yıl önce bir şarkı dinliyorsunuz. Hoşunuza gidiyor, tekrar tekrar dinliyorsunuz. Sonra zaman geçiyor, başka şarkılar giriyor hayatınıza. İyi. Yıllar sonra o şarkıyı tekrar dinliyorsunuz ve ölüyorsunuz, bu kötü. Çünkü o şarkıyla bu şarkı aynı değil. Bu şarkı hayatıma denk geliyor. Bu sefer.


13 Mayıs 2018 Pazar

Arthur Machen - Işıldayan Piramit

Machen'a Lovecraft'in bir öyküsünün epigrafı olarak rastlamıştım. Yedi göbek Galli olan Machen, diğerleri adaya gelmeden çok uzun zaman öncesinden beri orada olan Keltlerin inanışlarını kendi zamanına taşıyan bir yazar. Pagan dehşetler Machen'ın öykülerinde canlanıyor, modern çağların boşlukta sallanan insanlarına geçmişin ölmeye hazır olmadığını anlatıyor. Angllar, Saksonlar, Normanlar gibi pek çok topluluğun göçtüğü o topraklarda Stonehenge'in başlı başına hatırlatıcı bir anıt olarak var olmaya devam etmesi, çift katlı otobüslerin geçtiği yolların altında, derinliklerde kadim varlıkların yaşamayı sürdürdüğünü anımsatır.

Barker'ın Machen'a saygılarını sunduğu bir öyküsü olarak görüyorum Rawhead Rex'i; çağlar öncesinin iblisini durdurmak için Bereket Tanrıçası heykelinin kullanılması gerekiyordu. İnsanın çağlar boyunca inandığı her şey -biz bilmesek de- birbiriyle bağlantılı, seziyorum bunu. Joseph Campbell bu konuda bir şeyler yazmıştır umarım, büyük dörtlemesinin kalan üç kitabını yutarcasına okumam gerek. Neyse, Borges der ki Machen'ın kötülük probleminin temelinde gerçek kötüler vardır. İyiliğin yokluğunun dışında kötü varlıklar tepelerde, ormanlarda ve metruk mekanlarda cirit atar. Borges'e göre kötülerin cismani halleri, "Poe ve Lovecraft kadar taşkın olmayan düzyazısının kesinlik ve ciddiyetiyle çelişir." Ataları gibi toprağa ve büyüye bel bağlayan Machen, nesillerdir sürdürülen zorbalığa dayanarak insanları suçladı. Kelt olduğu konusunda ısrar etti ve Keltlerin uğradığı eziyetler sonucunda günümüzün İngilizleri pagan iblislerin saldırısına uğradı. Çelişki burada doğuyor; kötülük yaptıkları için mi kötülüğe uğruyorlar, iblislerin kötülüğü mü kendini gösteriyor? Gerçek kötülüğün ne olduğu soru işareti olarak kalıyor. Öykülere baktığımızda bilinçli bir kötülük görmeye çalışırsak pek de başarılı olamayacağız, var olma alanlarını koruyan varlıklardan başka bir şey göremeyeceğiz. Bu varlıkların ortaya çıkarılması için uğraşmak bir savunma mekanizmasını harekete geçiriyor ister istemez, bunun saf kötülük olduğunu söylemek mümkün değil.

Kara Mührün Öyküsü'nde rasyonalist bir adamın fikirlerini değiştirmeye çalışan Bayan Lally'nin anlattığı öyküyü dinliyoruz. Sadece dinleyici konumunu doldurup öykünün sonunda ağzı uçak girecek kadar açılan adam, iki kere ikinin beş ettiğine, iki kenarlı üçgenlerin varlığına inanmaz. Kadına meydan okur, şaşırtılmak ister. Kadın da, "Al sana katakulli," der, anlatmaya başlar.

Kocası öldükten sonra kadın Londra'daki kardeşinin yanına gelir ve iş aramaya başlar. Bir gün pes eder, kendini öldürmeyi düşünürken Profesör Gregg'le tanışır. Bu profesör akademik yaşamda yapacağını yapmış, okültizm üzerine çalışmak istemektedir. Arkadaşlarına bu isteğinden bahseder ama kendisiyle dalga geçilir. O da emekliliği yaklaştığı sırada, elindeki mührü ve yıllarca biriktirdiği gazete sayfalarını yüklenir, iş verdiği Lally'yi de yanına alarak kırsala gider. Yolculuk başlayana kadar kadının aklını "çok büyük bir sır" olduğunu söylediği gizli bilgilerin varlığıyla doldurmuştur, evindeki raflar dolusu kitap da aklını bilimle -gizli bilimlerle de- doldurduğunun kanıtıdır. Lally, bilinmeyene doğru yola çıkar bir açıdan. Doğaüstüne inanmaya pek meyilli değildir, dünyada keşfedilecek pek bir şey kalmadığını söyler. Profesör aynı fikirde değildir.

Bilinmeyen hakkında konuşmaları, dünyanın gizemleri, Dünya'nın kendisi kadar eski anıtlar, yazıtlar, bir sürü şeyle doldurulan paragraflar boyunca profesörün adım adım tedirginleştiğini görürüz. İncelemelerini sürdürmekte, elindeki mührü Libya'daki kadim bir halkın yarattığı sembollerle kıyaslamaktadır. Mitlerin kaynakları belli belirsiz sezilir, civardaki şapşal bir oğlanın sayıklamalarından mührün üzerindeki harflerin seslendirilmiş halleri duyulur. Profesör, civardaki bir papazdan dil hakkında bilgi almak ister, Peri Halkı denen bir kavmin konuştuğu eski bir dili keşfetmek üzere olduğunu öğrenir. Sonrasında gerçekleşmesi imkânsız şeyler gerçekleşir, profesörün arkasında bıraktığı mektup sayesinde Lally her şeyi öğrenir, hikâyeyi adama anlatır. Son.

Machen, Kelt söylencelerini aktarırken yarattığı dehşeti doğallaştıramıyor açıkçası. Bu ee kadar doğallaşabilirse gerçi. Doğallaşabilir, Lovecraft ve çağdaşları bunu çok iyi yapıyor. Borges bu açıdan Machen'ı başarılı buluyor, okura yapaylığı sezdirebilecek olağanüstü olayların coşkun bir üslupla desteklenerek gerçeklik yanılsaması yarattığını söylüyor. Aynı fikirde değilim, bunda olayları Lally'nin anlatımından dinlememizin etkisi olabilir. Kendisi kuşkucuydu, ecinnilerle karşılaşana kadar bu kuşkuculuğun sürdüğünü biliyoruz, coşkunun taşınmasını baltalayan bir şey bu. Bilemiyorum, dünyada böyle şeylerin var olduğunu aktarmak için doğal bir akışı tercih ediyorum. İnanmayanları inanmaya zorlamak iyi bir yöntem değil hikâye anlatıcılığında.

Beyaz Tozun Öyküsü, Karanlıkta 33 Yazar'da da mevcut. Basit; kadın ve kardeşi Frank. Frank, ablasının evinde hukuk çalışmaktadır, odasından çıkmamacasına. Bir ara hasta olur, doktora gider ve doktorun verdiği beyaz bir tozu suyla karıştırıp içmeye başlar. Arkadaşlarıyla buluşmaya başlar, sosyal hayatı canlanır ama bir yandan yavaş yavaş değişmektedir, umacıya falan benzemeye başlar. Gerilim ağır ağır yükselir, kadının çağırdığı doktor adama hiçbir şekilde yardım edemeyeceğini söyleyip oradan kaçar. En sonda bir kimyager, ilacın çağlar öncesinden gelen ritik bir toz olduğunu söyler. Meryem'i aşağılamak için yapılan pagan törenlerin çılgın çiftleşmelerinde kullanılmakta, kullanan herkesi delirtmektedir. Bizim eleman formunu da kaybeder, çamur yığınına dönüşür.

Eh. İyi bir öykü olduğu söylenebilir ama odasından çıkmayıp yavaş yavaş deliren bir adamın pek korkutucu bir yanı yok açıkçası, sondaki çözülüş de sadece antik ritüellerden biri hakkında. Eh.

Işıldayan Piramit nam öyküde, kırsalda kaybolan bir kızın başına ne geldiğiyle ilgili bilmeceleri tak tak çözen dedektif ruhlu bir abimiz vardır. Arkadaşının evi, kızın hiçbir iz bırakmadan kaybolduğu yere çok yakındır. Bir de evin hemen önündeki çakıl taşlarının farklı sıralanışla farklı biçimler aldığı keşfedilir. Sonuçta gizem çözülür, toprağın altındaki kadim piramitte yanan kadının gölgesini ve tepelerin altında yaşayan varlıkların gözlerini görürler. Böyle.

Yeats'in Kelt Şafağı'nın bir tık arkasına koyuyorum bunu. Machen kesinlikle çok esinleyici bir yazar, ona diyecek bir şey olmasa da coşkusunu dizginleyememesinden ötürü öyküleri biraz ders kitabı içeriği taşıyor. Oysa Büyük Tanrı Pan'ı ne kabusvari, ne müthiş bir romandır!

Bugün de ukalalık yaptık, şükür. Kaçmaz, müthiş kitaplıktan iyi bir kitap.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Richard Brautigan - Big Sur'un Güneyli Generali

Big Sur'dan Henry Miller geçti, Kerouac gölgesini sahile düşürdü. Suda bir nevi hakikat buldular, ormanların sesini dinlediler. Böyle bir yerde yaşadıysanız sabahları ormanın söylediklerine akşamları denizin cevabını duyarsınız. Filyos'ta ikisinin arasında iki yıl yaşadım, susmayı öğrettiler. Su samuru ve orman çileği olmayı da öğrettiler, birinde dinleyip diğerinde benden çok daha büyük bir şeyin parçası olmayı bildim. Metne buradan yakınlaşabildim, Brautigan'ın yazdığı şiir böyle bir yaşamı uyandırabilir, arada tozlanan zaman mühim değil. Brautigan zaten bir ediptir, kendisi söyler bunu. Metinleri şiirden kırpılmıştır, bu iyi. Big Sur'da yaşanan birkaç olayı kurmuştur, bu da iyi. Güneyli generalle coğrafyanın gerçekliğine gerçeklik katmıştır, müthiş.

Subayların başına gelenlerle ilgili bir listeyle başladı. Ölenler, intihar edenler, kısacası zayi olanlar bir yerlerde gömülü halde duruyorlar. Liste iyi ama, "Kişisel sebeplerden ötürü çatışırken ölenler" maddesi aklıma takıldı. Bir kişi ölmüş bu yüzden. Acaba olay neydi, bizim general olabilir mi bu? Subayların yüz yirmi beşi profesyonel asker, yüz yirmi dokuzu avukat veya hukukçu. Bir orduyu yönetmenin kanunları vardır diye düşünmeli. Savaşın Wilderness olarak adlandırılan biçiminde General Robert E. Lee'nin Kuzey ordusuna karşı giriştiği mücadelenin yüz yıl sonrasında Big Sur'da yaşananları hukuksal bir zemine oturtmaya çabalıyorum, yaşamanın ta kendisinden başka bir şey çıkmıyor ortaya. Big Sur unutulmuş, yerlileri ortadan kaybolmuş, zaferler ve yenilgiler geçmişte kalmış, hayatın kendisinden başka bir şey yok orada. Lee Mellon, tam bu sırada çıkıyor Jesse'nin karşısına. Jesse anlatıcı. Lee Mellon'ın dişlerinden bahsediyor başta, oynak dişler. Sayı değişiyor, toplamda yüz yetmiş beş farklı diş görmüş adamın ağzında. Bu dişler sabit değil, yerleri değişiyor. Keyfi değişimler olduğunu sanmam, ruh haline ve iş kazalarına göre belirlenen bir şey. Dedesi General Augustus Mellon. Savaşını başka bir biçimde sürdürmesinin yanında dedesiyle olan benzerliğini bilemiyoruz. Sonlara doğru biliyoruz, biraz. Brautigan'ın bölümlemelerinin sonlarında savaş alanından fragmanlar veriliyor, dedeyle torunun yaşamak için yaptıklarını kıyaslayabiliriz.

Jesse ve Lee, San Fransisco'da tanışıyor. Lee, otostop çekerken arabasına bindiği homonun oral edepsizlik için teklif ettiği on doların yanında arabayı ve geri kalan parayı da almış. Homo için anlatılacak bir hikâye çıkmış, kaptırdığı şeyler önemli değil. Neyse, sokakta içiyor bunlar. Viski. Lee'nin parası var, Jesse'nin yaşadığı binada bir oda tutuyor. Binanın sakinleri ilginç insanlar, bizim iki yaşayıcı gibi. Usta yaşayıcılar bunlar; kafaları güzelken martıları izliyorlar. Martıları izlediklerinin farkındalar. Martılar durmadan izleniyor. "Geçmiş, şimdi ve gelecek gökte çalan davullar gibi geçip gidiyor." (s. 18) Lee'nin konuştuğu şeylere bakarak bu davulların sesini duyabiliriz, her şeyi içerir. KKK'nin hikâyelerini dinleyerek büyüyen Lee, dedesinin Mark Twain'le aynı yıl öldüğünü söyleyip Halley'i de o yıla sokuşturur, o anı da. Davranışlarında da her şeyi bir yere tıkıştırma huyunu görebiliriz, son derece uçucu bir adamdır. Jesse de ondan aşağı kalır gibi değildir. Uçuculuğun anlatısıdır bu.

Kütüphaneye gidip dedenin yaşamını araştırırlar ama pek bir şey bulamazlar, kütüphaneci polisi aramadan az önce oradan uzaklaşırlar. Lee odasına yerleşir ve binadaki tiplerle tanışırız. Yönetici emekli bir müzik öğretmeni, kendisine Mozart plağı verildiğinde çok ses çıkaran ayakların sahibine binada kalmaya devam edebileceğini söyler. Bir başkası: "İkinci kattaki diğer odada sabahları günaydın, akşamları iyi akşamlar diyen bir adam kalıyordu. Onun adına ne hoş." (s. 27) Sayım tamamlanır ve Lee'nin on altı yaşındaki kırığıyla tanışırız, Jesse bir gün Lee'nin odasına girer ve evinden kaçan kızla karşılaşır. Bu ayrı bir hikâye, kızın babası ve Lee arasındaki münasebet ilginç. Aslında metnin tamamında ilginç münasebetler, ilginç eğretilemeler ve pastoral keyifler vardır. Su kenarında bir yaşam, yiyecek bulmak için yapılanlar, kurbağalar sussun diye suya atılan timsahlar, beliren ve kaybolan kadınlar, şimdinin bitmez sakinliğinde geçen günler.

Son olarak birkaç güzellik. İkisinin aynı binada yaşadıkları zamandan sonra yollar ayrılıyor, mektuplaşıyorlar ve Jesse Big Sur'a, Lee'nin yanına gitmeye karar veriyor. Beş parasız, güzel çocuklar. Leş gibi şeyler yiyorlar, biri ne olduğu tam olarak anlaşılmayan Jack Mackerel. Paket ürün. "Jack Makerel yedikten sonra şiirden, estetikten ya da dünya barışından konuşmak imkânsızdır." (s. 56) Bu bir, ikincisi de okuduğum en naif yeşillenmeye denk gelmiş olabilirim. Jesse ve Elaine'in birbirlerini keşfetmeye çalıştıkları bir diyalog var, böyle bir sadelik olamaz. Alıntılayıp rezil etmek istemiyorum, anlatının atmosferiyle birlikte bir doz olarak alınmalı.

Ne güzel oldu, bugün Brautigan okudum ve biraz daha inceldim. Herkes okuyup incelsin. Sahilde bir gemi dağlara doğru gidiyordu. Bugün ben Brautigan okudum yahu, övünülecek bir şey!