27 Mart 2019 Çarşamba

Jeff VanderMeer - Yetki

Biyolog'u eşini bulmak için X Bölgesi'nde yolculuğunu sürdürürken bıraktık, ikinci ciltte perdeyi Kontrol'ün gördüğü rüyayla açıyoruz. Yüzüyor, uçurumun kenarından dipsiz bir boşluğa bakıyor, körfezi ve mağarayı görüyor, düşmeye devam ediyor. Uyanıkken de gün düşlerinde düşüşünü görüyor, adını sayıklayarak kendine geliyor. Sadece X Bölgesi'nin değil, hastalıklı bir toplumun da tam kalbindeyiz; adı hiç anılmayan gizli bir servisin gizli bir bölümü, Southern Reach psikolojisi alt üst olmuş insanlarla dolu, zaten Bölge belireli otuz yıl olmuş ve Bölge'nin tanımlanmasına dair hiçbir ilerleme kaydedilememiş, eh, o zaman SR neden bir sürgün yeri, kenara köşeye atılmış bir birim haline gelmesin? X Bölgesi'nin doğallığı anormal bir hale geliyor bu durumda, doğanın son derece canlı ve bağımsız olduğu bir dünyada insanlar için araştırılan mesele başlı başına bir tehdit, Bölge kendini koruyor. Aslında korumuyor da, sadece var oluyor ve varlığı kendi doğasına uygun olmayan canlılar eleniyor. İnsanlık için doğal seçilim. İnsanın evrimini sürdüremeyeceği bir dünya yaratıyor Bölge, çok az insan kendisine uyum sağlayabiliyor, özdeki büyük değişimleri göze alarak. Genetiğin kodları Bölge tarafından alındıktan sonra replika üretiliyor ve Bölge tarafından bilinen dünyaya gönderiliyor, belki bu da kendiliğinden gerçekleşen doğal bir süreçtir, bilmiyoruz, Kontrol'ün sorguladığı Biyolog pek bir şey söylemiyor, konuşmaya meyilli değil. VanderMeer kameraları SR'ye çeviriyor bu ciltte, içeride nelerin olup bittiğini izliyoruz.

Üçlemeyi eşsiz yapan detay, ardı arkası kesilmeyen sorulara cevap bulabilmek için oradan oraya koşturan insanların, Bölge'nin gizeminin çözülmesi için sayısız tehlikelere atılanların maceraları değil, her karakterin ve olayın Kafkavari bir bilinmeyende belirip gizeme farklı açılar kazandırması. İlk ciltte Bölge'nin sırrını çözmek için yola çıkan dört kadının yaşadıklarını görüyorduk, Bölge'nin karanlığı ve dört kadının kendilerine sakladıkları sırlar anlatıyı biçimsiz bir zemin üzerinde ilerletiyordu, el yordamıyla yürüyorduk, belirsizlik olabildiğince ağırdı, durumun SR'de içinden daha da çıkılmaz bir hal aldığını görüyoruz. VanderMeer karakterlerin gizemlerini kurgu içinde parça parça çıkarıyor ortaya, her şeyi bir anda sunmuyor, mevzuyu daha da gizemli bir hale getiriyor. Hem Bölge'yi hem de karakterleri merak ediyoruz böylece, tam bir karmaşanın içindeyiz.

John Rodriguez, isimsizleştirme politikası kapsamında "Kontrol" olarak ortaya çıkıyor. SR'nin tepeden inme yöneticisi. Müdür ortadan kaybolduktan sonra müdürlüğü devralıyor ve Grace'in nefretini direkt üzerine çekiyor, yardımcısı olması gereken Grace'in kendisine pek de yardımcı olmayacağını daha en başta anlıyoruz, Biyolog'un yer aldığı keşif ekibinden dönenleri dikizledikleri bir sırada ipler daha bağlanmadan kopuyor. Bu gerilimli ilişki metin boyunca sürecek, ekipten kalanlara bakalım. Antropolog muayenehanesinin arka kapısını çalarken kocası tarafından bulunuyor. Haritacı evinde, verandada bir sandalyede otururken bulunuyor, Biyolog da bir arazide öyle dururken. Psikologdan haber yok, Biyolog'la son karşılaşmaları sırasına ölmek üzereydi, Sürüngen tarafından hacamat edilmişti ve giderayak Biyolog'a bilgi vermesi gerekirken hiçbir şey söylememişti, aslında SR'de bir işler döndüğü o zamandan anlaşılabilen bir şeydi. Neyse, sorgulama faslı başlayacak ama pek de bir şey öğrenilemeyecek gibi duruyor, dönen üç kişi de sersem gibi dolanıyor ve kanserden ölmeyi bekliyor, önceki ekiplerden dönenler gibi. Zaten bunlar kopya, orijinalleri Bölge'de bir yerde öldüler. Biyolog hariç, o kocasını arıyor. Bunların hiçbirini bilmiyor Kontrol, annesinin kendisine "son bir şans" olarak sunduğu konumuna alışmaya çalışıyor. Anne Jackie Severance tek çocuk, babası gibi o da Teşkilat'a girip adım adım yükseliyor ve sağlam bir mevkiye kavuşuyor. Kontrol'ün dedesi Jack ilginç bir adam, daha çocukken Kontrol'ün eline silah verip neler olabileceğini görmek istiyor ama aslında her şey kontrolü altında, kontrollü bir kaos onun istediği, çocuğun psikolojik olarak sağlamlaşması için. Anneyle dede arasındaki çatışmalar anneyi güçlendirse de Kontrol'ü olumsuz etkiliyor, Teşkilat'taki yetkinliğinden şüphe duyuyor, kendine güvensiz biraz. Bu güvensizliği Grace'in tavırlarıyla ortaya çıkıyor tekrar, ne kadar gizliyor olsa da Biyolog'la görüşmeleri de sıkıntılı geçiyor bu yüzden. Gerçi Biyolog da pek bir şey anlatmıyor. İşler zor yani, Kontrol için zor bir görev. Müdür'ün odasına yerleştikten sonra yakın geçmişin bilinmeyenleri de çöküyor üstüne, örneğin Müdür'ün bilgisayarı kayıp. Kişisel geçmişin izlerini taşıyan en önemli parça eksik, Kontrol odanın geri kalanıyla yetinmek zorunda.

Kendi yaşamında da boşluklar var Kontrol'ün, böylece göreviyle yaşamı denklenmiş oluyor. Babası İspanyol ve Hint kökenli, zamanında büyük sükse yapmış bir sanatçı. Zirvede olduğu yıllarda aile yaşantısı keyifli ama adamın çöküşe geçtiği yıllardan sonrası sıkıntılı. Anne görevi gereği evden uzaktayken baba kendi varlığının aile için pek de gerekli olmadığını anlıyor ve yavaş yavaş uzaklaşıyor. Tam bu noktada kesiyor VanderMeer, Bölge'nin ortaya çıkışını anlatmaya başlıyor ve iki bozukluğu aynı bölümde birleştiriyor. Yaklaşık otuz beş yıl önce tabiatı değiştirmeye başlayan bir olay gerçekleşiyor. "Olay" diyorlar; istila, akın, saldırı, her şey söylenebilir, dolayısıyla söylenen her şey anlamsız. Fanus diyeyim, fanusun içindeki yapay olan şeyler hızla çürüyor. Topoğrafik bozukluk olarak adlandırılan bir "tünel" var, Kule olarak görüyorduk önceki metinde. Buraya dair pek bir bilgi yok ama Bölge'nin kaynağıyla bir alakası var buranın, ne olduğunu bilmiyoruz henüz. Neyse, fanus toprağın altındaki bir katmana kadar iniyor, gökyüzünde de stratosfere ulaşıyor. İçine giren kayışı koparıyor. Böyle bir ortam. Sürüngen var bir tane, homurdayıp duruyor. Deniz feneri var, içinde millet birbirini vurmuş. Günlükler yığılı, yüzlercesi öyle bekliyor. Tam kafaya sıkmalık, çok kasvetli bir ortam. SR'ye de sirayet etmiş durumda, Grace'in Müdür'den ne kaptığını, ikisinin ne kadar yakın olduklarını merak ediyor Kontrol, uzunca bir süre. İçerideki ekibin elemanları birer birer ortaya çıkıyor, Whitby de onlardan biri. Bilim insanı, SR onu da bezginleştirmiş. Belki de çürük bal kokusundandır, bilemiyoruz. Metnin sonuna kadar birkaç kez ortaya çıkıyor bu koku, sanki Bölge kokuyor ama Bölge'nin içine giren kimse yok orada, deterjan kokusu olduğunu düşünüyor Kontrol. Çok sonra ortaya çıkıyor ne olduğu ama önce ekip. Kontrol'ün rapor verdiği biri var, Ses, kim olduğu bilinmiyor. Müdür olabilir, Grace'in ta kendisi olabilir -Grace belki de Merkez'den görevlendirilmiş üst düzey bir görevli olabilir, her ihtimal düşünülmeli- veya Kontrol'ün annesi olabilir, bilmiyoruz. Sadece Kontrol'ü denetlediğini biliyoruz, hipnoz vasıtasıyla programladığını da. Kontrol bunun farkına çok sonradan varıyor, Mike Cheney ve Deborah Davidson ortaya çıktıktan sonra. Cheney son eleman, fizikçi. Şen bir adam. Bölge'nin klonlanma, kuantum mekaniği gibi boyutlarını onun fikirleriyle anlamaya çalışıyoruz. Bu tayfa Müdür'e toz kondurmuyor, Ses bile.

Tek bir bakış açısı, üç koldan ilerleyen olay örgüsü. Karakterler arasındaki ilişkiler, Kontrol'ün geçmişi ve Bölge'nin yapısı, iç içe geçmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bölge'yle alakalı Cheney'nin söyledikleri ilginç. Adama göre iki "Olay" olmuş; Bölge ortaya çıkmış ve sınırlanmış. İki olayın kaynağının farklı olabileceği söyleniyor, Bölge'yle Sınır birbirini kontrol etmek için yerleştirilmiş olabilir, Bölge'deki bir şeyin dışarı çıkmasını veya dışarıdan bir şeyin içeri girmesini engellemek Sınır'ın görevi ama hangisi için Sınır var, bilinmiyor. Tavşan deneyi var bir de. Sınır görünmüyor ama hayvanlar tarafından sezilebiliyor. Yüzlerce tavşanı Sınır'ın ötesine geçirmeye çalışıyorlar, hayvanların bazıları öteye geçerek yok oluyor. Kameradan görüntülere bakıldığı zaman anlaşılmaz bir fenomen çıkıyor ortaya, öte taraf görünmese de hayvanların uzuvlarının kesildiği görülüyor. Bazı tavşanlar geri dönüp insanlara saldırıyor ve kaçıyor. İlginç. Bu hayvanları pişirip yiyorlar. İçerinin havasını, suyunu almış besinler dışarıda yeniyor, eşyalar kullanılmaya devam ediyor falan, zaten Sınır ortadan kalkmış gibi bir şey, herkes zehri almış. Whitby anlatıyor bunları, Müdür'ün Psikolog'un ta kendisi olduğunu da anlatıyor. Kadın görevini bırakıp Bölge'ye giren son ekibe katılmış ve ortadan kaybolmuş sonuçta, Kontrol'e çözülmez bir düğüm bırakarak. Çekmecesinde bir telefon, bir de bitki var mesela. Neden orada oldukları muamma, son ciltte ortaya çıkıyor. Bu sırada Biyolog'la görüşmeler sürüyor, kadın fenerde gördüklerini anlatıyor, aslında fener bekçisi olan ama başka bir yaşam formuna kavuşmuş adam hakkında bilgi veriyor. Saul Evans'ın hikâyesini yine üçüncü ciltte öğreniyoruz, fenerin duvarlarına vaizlik yaptığı dönemden aklına gelen yazıyı yazmış ve kuyuya taşı atmış böylece. Müdür'ün odasında da aynı yazı var, kadın duvarlarından birini bu yazıya ayırmış.

Müdür'ün son keşif ekibine Psikolog olarak katılmasından önce Sınır'ı geçip geri döndüğünü öğrenen Kontrol, tayfayı toparlayıp sınır boylarına gidiyor ve kendi gözlemini yapıyor, bu sırada keşif için gönderilen ekiplerin bilinenden daha çok sayıda olduğunu öğreniyor. 11. Keşif için K'ye uzanan bir sıralama var, her grupta en az on grup daha. Gözlemlenemeyeni anlamak için. Tam kuantum işte; gözlem kesildiği anda numuneler değişiyor. "Teruvar" diyor Whitby, mekanın bilinci. Mekan kendini yeniliyor, gözlemden edinilen izlenimleri silecek ölçüde değişiyor. Keşif ekiplerinin her seferde başka bir Bölge'yle karşılaşmış olması olası, topoğrafik bozukluk sabit ama diğer her şey bambaşka. Gerçi bilemiyoruz, geri dönenlerden sağlıklı bir bilgi alınamıyor. Bölge'ye dair güzel bir detay: "'Kapalı veya açık alanlarla ilgili ne hissedersen et, orası bir garip, çünkü aynı anda hem açık ve geniş bir alanda, hem de korkulukları olmayan daracık bir uçurumun kenarından her an düşecek gibi hissedeceksin. Her dar, hem de sınırsız bir mekânda var olacaksın. Keşif üyelerini hipnotize etmemizin sebeplerinden biri de bu.'" (s. 169) Geriye sağ salim dönen James Lowry var bir tek, ilk ekipten hayatta kalan tek insan, muhtemelen kopyası yerine kendisi gelen de tek insan. Rolü son ciltte iyice ortaya çıkıyor ama o bir dursun. Müdür/Psikolog ve Lowry yakın arkadaş, tayfanın diğer üyeleri ikisinin arasında nelerin döndüğünü bilmedikleri için gizeme bir parça daha ekleniyor böylece.

Biyolog'un kopya olduğu ortaya çıkıyor, Müdür'ün Psikolog olduğu anlaşılmıştı zaten, bir de Whitby'nin kafayı yemesine şahitlik ediyoruz. Odalarda bir başına takılıyor ve Bölge'nin etkisinden kurtulamadığı için histerik davranışlarıyla Kontrol'ün ödünü koparıyor. Grace sağ olsun, Kontrol'ün önceki görevlerinden birinde işleri nasıl batırdığını ortaya çıkarıyor ve adamın konumunu bir güzel sallıyor. Göreve gelmesinde annesinin etkisi vardı zaten, yıllar önce SR'de bir süre çalıştığı için kadın oğlunun neyle karşılaşacağını biliyor ve Kontrol'ü denetliyor durmadan, Ses'in Lowry olduğunu söylüyor. Anlatıcının söylediğine göre Ses, Kontrol'ün deli dedesi. Hangisi doğru?

Fotoğraf vardı bir tane, fenerde çalışan Saul Evans'ın yer aldığı. Yanındaki küçük çocuğun Müdür'ün ta kendisi olduğunu anlıyor Kontrol, otuz beş yıldan fazla bir süre önce Sürüngen'le Psikolog aynı kareye sıkışmışlar. Sonraki metinde incelenecekler artıyor, Sınır genişliyor, Biyolog ve Kontrol birlikte kaçıyorlar, sonra metnin başındaki rüya sahnesi gerçek oluyor, Biyolog'un ardından Kontrol de atlıyor ve Bölge'ye geçiyor.

SR'nin de kendi başına bir Bölge olduğunu anlıyoruz, bürokratik müdahalelerin ve güç oyunlarının gizemi daha da derinleştirdiğini görüyoruz, ayrıca Bölge hakkında daha fazla bilgi sahibi olup her şeyin başladığı zamana döneceğimizi umuyoruz. Üçüncü cilt gerçekten şahane bir finalle son buluyor. Az sonra.

24 Mart 2019 Pazar

V. S. Naipaul - Taklitçiler

2015'ten geliyor bu, Kıbrıs'ta askerlik yaparken okumuştum. Malzemelik nöbetlerinde bitirdiğimi hatırlıyorum, Mülksüzler'i de o nöbetlerde bitirmiştim. Tüfeği kasaların konduğu büyük masalara koyuyordum, el fenerimi yakıyordum, pıt pıt okuyordum. Yanımdaki eleman genellikle uyuyordu, uyumazsa uyuması yönünde telkinlerim oluyordu, hipnotize edip uyutuyordum falan, sonra gecenin sessizliği. Tam karşıda Değirmenlik'in ışıklarını görüyordum, solumda Beşparmak'ın kara gövdesi. Aynı gövdenin öte yanına Girne'de asker hastanesinin balkonlarından birinden baktığım zamanı da unutamıyorum. Unutma teknikleri var, bazı şeyleri rahatlıkla unutabilirsiniz, unutamadığınız bir şey varsa biraz araştırın, zihninizi pırıl pırıl edecek yöntemlerle sıfır bir beyne ulaşabilirsiniz. Neyse, o gece -askerliğin bitmek üzere oluşunun etkisiyle birlikte- aklıma pek çok şey kazıdım. Sigara içmemiz yasaktı ama iki gün önce ameliyat olmuştuk, umursamıyorduk. Gecenin üçü veya dördü, balkona çıkınca denizin sesi belli belirsiz geliyordu. Ağaçlar, dağ. Tütünün çıtırtısı. Yalnızlığın verdiği bir güç vardı, nasıl anlatılır bilmiyorum, kendimi çok güçlü hissetmiştim. Bu yaz muhtemelen, gidip tekrar görmeyi düşünüyorum oraları. Yeşim Lefkoşa'yı görmek istiyor, eskimiş şehri sınır boyunca gezip serserilik etmek için Yeşim süper. Mevlevihane var bir de, hafta içi açık olduğu için gidememiştim, orayı da gezeriz. Öyle yani.

Naipaul çocukluğunun renkli dünyasını ele aldığı metinlerden sonra daha ciddi meselelere giriyor, kendinden başlayarak çıktığı yolda doğduğu toprakların siyasi meselelerine, postkolonyal dönemde var olmaya çalışan devrik liderlerin yaşamlarına eğiliyor. İlk metinlerinde siyaset ve siyasetçiler kurgulanan mikro dünyanın bir parçası olarak yer alıyordu, mahallelerin ağır abilerinden genel seçimlere katılan kodamanlara doğru genişleyen bir perspektiften baktığımızda bu kez başrolde Londra'ya sığınmış "vatansever" bir politikacı var. Yerleştiği pansiyonda otobiyografik bir kurmaca yazmaya başlıyor, yazdığı metni okuyoruz. Kırk yaşında, vatanını sömürgeleştiren Batı kültürünü iyice benimsemiş -metnin orijinal adı The Mimic Men, kültür kodlarını çorlayarak modernleşmenin yan sanayi ürünleri haline gelen adamlarla karşı karşıyayız- ve çöküşünü de kabullenmiş bir adam. Meslek hayatının şablonlara son derece uygun olduğunu düşünüyor, Batı'nın sömürge politikasına son derece aşina olduğu için belki biraz olsun her şeyin farklı olacağı hissine kapılmış olsa da kaçınılmaz sonla karşılaşıyor nihayetinde. "Adama ve siyasi hayatıma dönmenin imkânsız olduğunu biliyorum. Sömürgelerde olaylar çok hızlı gelişir, liderler çok hızlı devrilir. Ben de çoktan unutuldum." (s. 9) Liderliğin ve toplumunun özetini birkaç sözcükle ortaya koyuyor sonra, aslında sadece kendi toplumu değil söz konusu olan, çok tanıdık bir tabloyla karşı karşıyayız: "Bizde düzen yoktur. Her şeyden öte, güç yoktur, ve biz bu iktidar eksikliğini anlamayız. Kelimeleri çarpıtır ve güç kazanmak için kullanırız ama blöfümüz görülür görülmez de kaybederiz. Bizim için politika, yap ya da öl demektir. İlk ve son kez taarruz demektir. Kendimizi bu işe adadık mı, siyasi çatışmalarla yetinmez, çoğu zaman gerçek anlamıyla, hayatımızı ortaya koyarak savaşırız. Değişken ve kaypak toplumlarımız da bize destek olmaz." (s. 9) Yer aldığı toplumdan kopmuş, yeni kodlarıyla kendini biçimlemiş devrik bir lider konuşuyor, Ralph Sing, kitlelerin sevgilisi ve katili. 1950'lerde Trinidad üzerindeki İngiliz sömürgesi kalktıktan sonra başa geçirilen kukla. Pansiyonda tanıştığı insanlarla yaşadıklarını anlatırken dünyanın geri kalanının ne durumda olduğunu anlıyor, birçok ulustan birçok insanın arasında kendisini bulmaya çalışıyor ve sık sık geçmişine dönüyor, geldiği noktayı anlamlandırabilmek için temel taşları bulmaya çalışıyor. Bu sırada odasına kız atmayı sürdürüyor, günlüğünü okuyan pansiyon sahibi de odaya uğruyor bir ara. Kadınlarla olan günlük ilişkilerini karakterinin bir parçası olarak görüyor Singh, küçük zaferler çıkarıyor kadınlardan. Kişiliğini sabit tutacak bir şeye ihtiyacı var, kendini tam bir insan gibi hissedebilmek için. Parçalar dağılmak üzere, kadınları kullandığı gibi günlüğü de bir nevi ataç gibi kullanıyor.

Ailesi Hindistan'dan gelmiş, Isabella nam gayet sömürülesi bir adada ikamet ediyorlar. Ralph burada doğuyor, İngiliz vatandaşı olduğu ve ailesinin durumu da elverdiği için Londra'ya geliyor, okumaya. Kaldığı yerin aynı pansiyon olması şaşırtıcı değil, sonuçta her şey bittikten sonra her şeyin başladığı yere dönmek fena çuvallamış insanlar için iyileşmenin ilk adımı gibi geliyor. Unutmak isteyenler için bir ipucu, bunu yapmayın. Süreci tamamen ortadan kaldırmak için başıyla sonu belli olduktan sonra iki ucundan tutarak atınız, üste başa bulaştırmadan. Yoksa Ralph gibi aynı acıları tekrar tekrar yaşarsınız. Neyse, eleman okuyor bir güzel, soylu insanlarla ilişkileri oluyor, birkaçını düzüyor hatta. Sonrasında memlekete dönüyor ve kakao tarlalarıyla ilgilenmeye başlıyor. Ralph için kakao çok önemli, ekonominin ve midesinin can damarı. Basit bir yaşamı hatırlatıyor; tarlada çalış, eve dön, mahsulü okut, yaşa git. Aslında karmaşayı istiyor, Londra'daki ortamı istiyor ama küçük memleketinde parlak bir yaşamı bulmak mümkün değil. Kodlar çalışıyor, imitasyon Londra küçük adaya getirilmeye çalışılıyor. Sandra yanında, Ralph'in aşkı ve açık yarası. Evlilikleri ve boşanmaları oldukça sarsıcı. Adamda sorumluluk bilinci pek yok, o yüzden evlendikten birkaç dakika sonra pişman oluyor, züppenin cezasını bulduğunu düşünüyor. Sahtekarlığıyla, evliliğiyle ve birçok serseriliğiyle ilgili şöyle bir aydınlanma anı var: "Bunu ancak şu anda, yazarken görüyor olmam garip geliyor; tıpkı bir devrimin tarihini yazarken, bazı küçük ve önemsenmemiş hareketlerin bir felaketin tohumu olduğunu farkeden bir tarihçi gibi, ben de ancak şimdi, bunca yıl içindeki bütün faaliyetlerin, parantez içinde var olduğunu belirttiğim her şeyin, bir tür geri çekilişi temsil ettiğini ve kendimi içinde hep hayali, dağılmış, amaçsız ve akışkan hissettiğim üç boyutlu şehrin bende yarattığı tahribatın bir parçası olduğunu görebiliyorum." (s. 62) Sandra da işleri kolaylaştırmıyor, Ralph'in ailesiyle ve adayla girdiği mücadelede sömürülen insanları küçümsediğini belli ediyor, Ralph'i umutsuzluğa sürüklüyor iyice. Bir dünya masraf ediyorlar evlerini döşemek için, sonra adadaki kozmopolitliklerini kutluyorlar. Bu hikâyeyi biliyorum, kendini harcanan para kadar değerli gören insanların dünyasında yalınlığı bulmak mümkün değil ne yazık ki. Ralph her ne kadar vurdumduymaz bir adam olsa da ülkesine ve ailesine bağlı bir adam, sonuçta kadınlarla olan maceraları sömürene karşı bir öfke patlaması olarak görmek mümkün. Şimdi sömürülme sırası kendisine gelmiş durumda.

Aile ve ırk muhabbeti. Anne kırılgan, baba pasif, kardeşler yaygaracı. "Bir ara ırktık biz, genlerimiz pasifti, iki kuşak sonra üç ırktan herhangi birine karışıp kaybolma kabiliyetine sahipti; belki bir gün bizim genlerimizin etkisi sadece bir göz biçimi ya da ince bir bileğin esnekliğiyle anılacaktı." (s. 68) Trinidad'a Hindistan'dan ve pek çok yerden göçmen gelmiş, karman çorman bir şey olmuş orada, Naipaul'un ilk metinlerinde gördüğümüz insanların çoğu başka memleketlerden gelenler veya onların çocukları, aralarında kültür farkları var, politik ayrımlar var falan, tam sömürülesi bir haldeler kısaca. Kolaylıkla kışkırtılabilirler ki savaş çıkıyor nihayetinde, bir liderin devrilmesi savaşsız olmaz. Neyse, Ralph para kazanmaya başlıyor ama Sandra'nın dizginleri eline almasıyla birlikte sinir krizleri geçiriyor, arabasının direksiyonunu yumrukluyor, meşru müdafaa sonucu evlendiklerini söylüyor, bu kısımlarda evlilikle, kolonyalizmle, makroyla mikro dünya arasındaki benzerliklerle dolu düşünceler var, güzel.

Sonrası politika, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki savaşın figürleri, hakim kültürden kurtulmaya çalışıp vatanını ferah bir memleket haline getirmeye çalışan ama aslında iç çatışmaları yüzünden çoktan kayışı kopmuş insanların mücadeleleri, böyle şeyler. Naipaul Mahallesi diyeceğim mesken burada da var; adadaki insanlar yine pek renkli ve her an tutuşmaya hazır. Ortalık yangın yerine dönünce kös kös Londra'ya dönüş ve kuyruğu kısıp düşünmek, yazmak, tarihi itirafname haline getirmek. Ralph Efendi kişisel tarihini sundu, şimdi hava durumu.

Redd'in yeni albümü çıktı ama Spotify'a gelmemiş henüz, gelene kadar aşağıdakiyle idare edelim. Ormanda yürümeli, giden kızın ardından bakmalı klip, şekil duruşlar falan. Şarkı da iyi, yas tutanı delik deşik eder. Kardeş şarkısını da koyayım.


23 Mart 2019 Cumartesi

Giovanni Scognamillo - Türk Sinemasında Şener Şen

Zamanın ötesinden geliyor bu. 2014'ten beri hakkında bir şeyler gevelenecek ama zaman olmadı, okuduğum her metin hakkında bir şeyler yazamıyorum, yetişemiyorum, çünkü yaşamam lazım. Evet.

Merhum Scognamillo'nun kendi deyişiyle "ilk oyuncu kitabı" bu, Şener Şen'in sinema serüvenine odaklanıyor. Scognamillo, Şen'in tiyatro oyunculuğuna gerekli yeri ayırmadığından ötürü okur tarafından eleştirilebileceğini ama alanının sinema olduğunu, bu yüzden mazur görülmesini söylüyor. Mehmet Güreli'nin hatırlattığına göre Romeo ve Jülyet'te uşak rolünde oynamış Şen, Scognamillo Şehir Tiyatrosu'nda oyunun açılış gecesine katılmış ama Cüneyt Türel-Tijen Par ikilisine odaklandığı için Şen'i hiç anımsamadığını söylüyor. Kısacası filmlere odaklanıyor yazar, bazı filmleri defalarca izlemiş ve ortaya bu çalışma çıkmış. Teşekkür kısmında o sıralarda Kabalcı'da çalışan Mustafa Küpüşoğlu'na teşekkür ediyor, ben de teşekkür ediyorum. Kendisi şu sıralarda ALFA'da fırtınalar estiriyor, PKD metinlerini ve diğer pek çok müthiş metni okura sunuyor ama en önemlisi, Neal Stephenson'ın kallavi üçlemesi Barok Döngüsü'ne verdiği katkı. Birkaç röportajını izledim kendisinin, işine koala gibi sarılmış bir adam. Yıllar boyunca çalışır da çeşit çeşit metni dilimize ateşler umarım. Neyse, Agâh Özgüç'e de bir teşekkür var ama teşekkür edilmese bile incelemelerinin her ne kadar yüzeysel olduğu söylense de Türk sinemasına katkılarından ötürü teşekkürü baştan almış bir abimiz kendisi. Bu fasıldan önce komedi ve komedi oyunculuğu hakkında bir değerlendirmesi var Scognamillo'nun, ona yanaşayım. Diyor ki Scognamillo, komediyi yaratan -tipleme veya karakter- oyuncunun biçimlenmesinde ticari nedenler, siyasal baskılar, zorlamalar vardır, olacaktır. Bu yüzden akarı kokarı olmayan meselelerle güldüren adamla düzene karşı kaygısı olan adamın komedisi farklılaşacaktır. Şablonlar çizilir, o şablonun dışına çıkmak risklidir, komik ve komedyen arasındaki farkı şablonlara karşı duruş belirler.

70'li yıllardan itibaren sinemaya ağırlığını koyan Şener Şen'in filmografisinde tek tip komediler olmadı, dolayısıyla oyuncu monografisi için zengin bir kaynakça halihazırda bekliyordu. Scognamillo filmlerden önce Şener Şen'in kısa bir biyografisini sunuyor. Sunar, monografik bir çalışma çünkü. Ali Şen'in Yeşilçam serüveni boyunca çizgisinden pek çıkmamasının oğul Şener Şen tarafından aşıldığı, bu yüzden Ali Şen'e göre Şener Şen'in karakter oyunculuğunun çok daha baskın olduğu söyleniyor. Nefret edilesi karakterlerdeki hoşlukları göstermek Şener Şen'in yetkinliğinde daha başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Başlarda Şener Şen de tipik, karikatür rollerde görülüyor ama sonrasında kopup gidiyor. 1941'de Adana'da doğuyor Şener Şen, 1950'de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınıyor. Mekan Zeytinburnu. Biraz gecekondu çocuğu olduğunu, çeşit çeşit insanla iç içe yaşadığını söylüyor Şen, sıradan vatandaşlardan biri. Oyunculuğu için müthiş bir ortam ama işler umduğu gibi gitmiyor pek, Bakırköy Ortaokulu ve İstanbul Erkek Lisesi maceralarından sonra okuldan şutlanıyor, dersleri pek iyi değilmiş. Yeşil Tiyatro'da Cüneyt Türel'le birlikte sahneye de çıkıyor, sahnelerde görünmeye başlıyor ama Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını geçemeyince Muş, Malazgirt ve İzmit köylerinde iki üç yıl öğretmenlik yapıyor. Zeytinburnu'ndaki bir iplik fabrikasında iki yıl işçilik, işportacılık, ehliyeti alınca Sirkeci-Kasımpaşa arasında şoförlük derken Ergun Köknar'ın desteğiyle, 1967'de Şehir Tiyatrosu. Sahnedeki kuru kalabalığın arasında bir figür, mızrak ve bayrak tutanlardan biri. Sonra çeşitli oyunlar, daha iyi roller derken 1980'e kadar süren tiyatro oyunculuğu sinemaya geçişle birlikte sona eriyor. Almanya macerası da var, 1980'de bir Alman tiyatrosu Türk işçiler için Türk tiyatrosu kurmak istiyor, Şener Şen aralıklarla Almanya'ya gidip geliyor ama iki yıllık süreçte tiyatrodan uzaklaşıyor, en sonunda da istifa ediyor.

Arzu Film'e katılmasıyla birlikte şanı da yürüyüp gidiyor Şen'in. Scognamillo, Arzu Film'in ve Ertem Eğilmez'in hikâyesinin henüz yazılmadığını ama yazılması gerektiğini söylüyor, Şen'in yaşamı üzerinden bu döneme biraz ışık tutuyor. 1976'da Arzu Film'e katılan Şen, Hababam Sınıfı filmlerinde yan rolüyle görülüyor. Badi Ekrem işte. Sonra Bizim Aile, Süt Kardeşler falan. Scognamillo'ya göre İlyas Salman ve Kemal Sunal'la zıt bir ikilinin olumsuz tarafını yaratıyor Şen, kötülükleriyle saf insanları punduna getiriyor sürekli ama kendisinden nefret ettirmiyor, Erol Taş'ın düştüğü duruma düşmüyor yani. Sebeplerini anlatmış Scognamillo, ben de en fazla şu tepkinin verildiğini söyleyeyim. Neyse, Arzu Film 1984'te Namuslu'yu yapıyor ve Şener Şen'in başrolde olduğu filmler geliyor ardından, bir de günümüzde de süren Şener Şen-Yavuz Turgul dostluğu. Gerçi ilk kez 1979'da çekilen Erkek Güzeli Sefil Bilo'da birlikte çalışıyorlar, sonrasını biliyoruz. Yan karakterlerden başrole uzanan yolda şablonunu kırıyor Şen, bolca taşlamalı filmlerde rol almaya başlıyor. Züğürt Ağa'nın olayı ilginç, Yavuz Turgul fikrini Ertem Eğilmez'e söylüyor, Eğilmez böyle bir şeyin yapılamayacağını söylüyor ama Turgul bastırıyor biraz, Eğilmez onay veriyor, sonra, "Domaates." Muhsin Bey de yine ses getiren bir film, Uğur Yücel'i ilk gördüğüm film olabilir.

Kronolojik düzende filmler inceleniyor, Şener Şen'in oyunculuğu eleştirel bir gözlemden geçiyor, Scognamillo monografisini Stanislavski'nin oyunculukla ilgili düşüncelerini Şener Şen'in sanatıyla birleştirerek, çıkarımlar yaparak bitiriyor. Şener Şen'in kişiliği biraz var, oyunculuğu çokça var ve bir dönemin film endüstrisi var bu metinde, büyük bir oyuncunun sanatsal seyri. İyi.

22 Mart 2019 Cuma

Jeff VanderMeer - Yok Oluş

Southern Reach Üçlemesi, ilk cilt. Annihilation olarak izledik, hakkında pek çok teori üretildi hatta, X Bölgesi'nin depresyonun metaforu olduğu, olmadığı, başka şeylerin metaforu olduğu ve olmadığı bir süre tartışıldı. Filmde Natalie Portman'ın canlandırdığı esas kızın eşini aldatma olaylarına girilmişti, metinde öyle bir şey yok. Film biraz romantize edilmiş, macera ve aksiyon sosuna bulanmış, böylece X Bölgesi'nin bilinmeyeni, keşfedilecek bir kötülük olarak konumlanmış. Vandermeer çok daha fazlasını sunuyor. Arka kapakta Lovecraft'in adı anılıyor, onun öykülerindeki atmosferi andıran bir şeyler var gerçekten. Anlatıcılığında ilerlediğimiz biyolog kızın bahsettiği renk karmaşası Uzaydan Düşen Renk'in dehşet verici paletini anımsatıyor, açık havada klostrofobi yaşatacak bir şey. Bilinmeyenin korkusu da eklenince Yok Oluş'un dünyanın pek de bilinmeyebileceğini göstermesi her an gerçekleşebilecek bir distopyaya kapı aralıyor. Mikro bir distopya; yavaş yavaş genişleyen sınırlar parlak bölgeyi bütün dünyaya yayabilir ama öncesinde psikolojik bir çöküş başlamış zaten, meselenin PKD işi olmasını sağlayan paranoyaların doğuş noktası burası. On ikinci keşif grubu dört kişiden oluşuyor; haritacı, antropolog, psikolog ve biyolog. Karanlığın içlerine doğru ilerledikçe birbirlerine duydukları güven azalıyor ve neye inanacaklarını bilemez hale geliyorlar, PKD karakterlerinin yavaş yavaş kafayı kırmalarını anımsatan olaylar çıkıyor ortaya. Bunun yanında on iki gruptan sonrası da gelecek muhtemelen, Buzzati'nin çölüne yolculuk ediliyor sanki. Kafka'nın kafesi olarak da meşhur bir kule ve deniz feneri de var. Aslında süper bir karışım bu metnin içeriği, pek çok yazardan alınan tadı tek başına verebiliyor. Süper.

Grubun yola çıktığı andan sonrasını anlatıyor Biyolog. Küçük bir dikdörtgen kutu veriliyor kendilerine, eğer kırmızı ışığı yanarsa güvenli bir yere geçmeleri için otuz dakikaları olacak. Gerçi pek bir tehlike de yok, önceki grupların raporları arasında herhangi bir yaratık, mahluk, bir şey yok. Neyden kaçınılacak, nereye saklanılacak, hakkında pek bir şey bilinmeyen bu dünyada korunmak için ne yapılabilir, bu soruların cevapları belli değilken kutu biraz tırı vırı hale geliyor ki sonradan güvenlik duygusunun sürmesi için uydurulmuş bir şey olduğunu öğreniyoruz. Southern Reach nam devlet birimi yolladığı insanları denek olarak kullanıyor sanki, ikinci metinde X Bölgesi'nin otuz yıllık bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz ve birime güvenmemek için karakterlerin ellerinde her türlü sebep var, keşiften dönen araştırmacıların yaşayan cenazelere dönmeleri ve bir süre sonra kanserden ölmeleri yüzünden başta biyolog olmak üzere diğerleri de durumdan kıllanıyorlar ama ellerinde bir şey yok, ilerlemek zorundalar, kandırıldıklarını hissetseler de. Önceki ekip on sekiz aydan sonra ortaya çıktığında birimden yapılan herhangi bir açıklama yok, paranoyaya katkı. Saat yok, pusula yok, araştırmacılara hiçbir şey verilmiyor, birkaç silah dışında. Defter veriyorlar bir de, günlük olarak kullanacaklar. Birbirleriyle pek etkileşmemeleri söylenmiş, özgün fikirlerinin korunması için. Ekibin başı olan psikoloğa güvenmiyorlar, birime güvenmiyorlar, birbirleriyle güven ilişkisi kuracak kadar yakınlaşmıyorlar, teknolojiyi kullanamıyorlar, elleri kolları bağlı bir halde ilerlemekten başka yapacakları bir şey yok. Üstelik her gün bir inleme geliyor kulaklarına, ormanın derinliklerinden bir varlığın sesi duyuluyor. "Sürüngen" diyorlar, bu varlıktan korunmak için birbirlerine yakın duruyorlar. İsim kullanmıyorlar, isimleri ellerinden alınmış durumda, uzmanlık alanlarının adları kendi adları olmuş. Bireysel yalıtılmışlığın yanında adımladıkları dünyadan da yalıtılmış durumdalar. Merhaba patolojik vakalar.

Biyoloğun görüleri ortaya çıkıyor, gelecekten yaşanacaklara dair. Kule'nin araştırılması sırasında -bazıları için Tünel, derinliklerinde nelerin gizlendiğini başta kimse bilmiyor- oylama sonucunda daha da derinlere iniyorlar, çıkıyorlar, bazı olayları Biyolog görüyor ama yorumlayamıyor, ne yaşanacağını bilmiyor çünkü. Kendi zihnine de yabancılaşıyor böylece, bir nevi depersonalizasyon yaşıyor. "Varış noktamıza ulaştığımız zaman ne eskiden olduğumuz kişilerdik, ne de gelecekte olacağımız." (s. 20) Sanki bir boşluk olarak biçimlenmişler, X Bölgesi'nde doldurulmak için. Ellerindeki silahların kontrolü psikologda, önceki keşif ekiplerinden bazıları birbirlerini vurdukları veya intihar ettikleri için uzunca bir süre silah verilmemiş ama on ikinci tayfaya veriyorlar, zira ne olduğu bilinmeyen bir tehdit var, insanları psikolojik olarak çökertiyor ve mideye çalışıyor daha çok, bağırsakları falan döküyor, bir şeyler yapıyor. Neyse, Kule'ye giriyorlar ve duvarlardaki yazılarla karşılaşıyorlar. Kutsal kitaplardan alınmış yazılar bunlar, biyoloğun görüşüne göre yavaş yavaş anlam kazanarak durumlarını anlatıyor. İlerleyen bölümlerde yaşananlar teker teker bu yazıların bölümlerine denkleniyor. Parlak, organik harflerden birini inceleyen biyoloğun suratına sporlar fışkırıyor bir ara, biyolog kendini müşahede altına alıp vücudundaki değişimleri gözlemeye başlıyor. Psikoloğun hipnotize edici sözlerinden etkilenmediğini fark ediyor ve kadının amacını merak etmeye başlıyor bir süre sonra, zira antropoloğun aralarından ayrılışını anlatan psikoloğa güvenmiyor, sonradan güvensizliğinin haklılığını anlıyor falan, psikolog gerçekten de bir şeylerin peşinde ama her şey büyük bir gizlilik içinde yürüyor.

Ayrılışlar, geri dönüşler, çatışmalar derken mevzu iyice ayyuka çıkıyor. Sürüngen'in fenerde çalışan adam olduğunu anlıyor biyolog, gerçi o adamdan geriye pek de bir şey kalmamış. X Bölgesi'ndeki bir şey, belki X Bölgesi'nin bilinci adamı ele geçirmiş ve bütün organik yapıları karman çorman hale getiren bir, "yaşam karıştırıcı" diyeyim, yaşam karıştırıcı haline getirmiş. Kule de bir organizma, her ne kadar uzaylıların varlığından bahsetmeseler de dünya dışından gelen bir yaşam formu olabilir veya doğanın bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkmış olabilir. Dünyayı mahvettiğimizi, X Bölgesi'nin ise kusursuz bir yapıya sahip olduğunu düşünüyor biyolog bir yerde, dolayısıyla belki de doğa evrim geçirmiştir de X Bölgesi ortaya çıkmıştır, doğa kendi peygamberini göndermiştir belki, bilemiyoruz. Kule'yi araştırmaya giden biyolog, önceki ekiplerde yer alan araştırmacıların cesetleriyle karşılaşıyor. Katliam yaşanmış sanki, insanlar birbirlerini vurmuşlar, bir şeye ateş etmişler, belki delirmişler. Ne döndüğü belli değil. Biyolog alt katmanlara indikçe cesetlerden geriye kalan sayısız günlükle karşılaşıyor ve en tepedekilerden bazılarını inceliyor, kocasınınkini hemen buluyor. Kocası bir önceki keşif grubundaydı, biyoloğun bilinmeyene yolculuğunun kişisel bir sebebi var. Birazdan değineceğim ama önce yüzleşme sahnelerini anlatmalıyım. Sürüngen'le yüz yüze geliyor biyolog, özümseme ve taklit etme ihtiyacının vücut bulmuş haliyle. Biyolog kendi çıkarımlarını yapıyor, X Bölgesi'nin dünyaya saplanmış bir diken olduğunu düşünüyor, içindeki her şeyi kopyalayan bir diken, geri dönebilenlerin kopya oldukları bariz. Bizim dünyamızda bir süre ebleh ebleh yaşayıp kanserden ölüyorlar, biyoloğun kocası da dönüşünden altı ay sonra ölüyor. Deneme turları gibi; X Bölgesi dış dünyaya uyum sağlayabilecek organizmalar yaratmaya çalışıyor ve o da kendi deneyini sürdürüyor aslında, iki farklı dünya kendi organizmalarıyla birbirini sınıyor, test ediyor ve evrim geçiriyor.

Aile, geçmiş. Biyoloğun çocukluğundan itibaren anlatmaya başladığı kişisel tarih çoğu noktada X Bölgesi'nde yaşadıklarıyla bütünleşiyor, belki de kopyalanma sırasında bütün anılar canlandırıldığı içindir. Biyologla kocasının arasındaki sallantılı ilişki, biyoloğun mesleğiyle kurduğu gönül bağı, arkadaşlıkları, dostlukları, annesi, babası derken yaşam parçaları bir araya gelerek kopyanın özünü oluşturuyor. Kocasının günlüğünü okuyan biyolog, adamın uzaklardaki bir yerleşim yerine gittiğini anlıyor ve o da kocasının peşinden gidiyor, belki de kopyanın peşinden gidiyordur ama pek sanmam, kopya kanserden öldü. Yunuslar, kuşlar, X Bölgesi'nde yaşayan her canlı bir parça bilinç taşıyor, kocasının bir deniz canlısına dönüşmesinin kendisini pek de şaşırtmayacağını düşünüyor biyolog, yolculuğa çıkmadan önce dört gün boyunca günlüğüne yazdıklarını okuyoruz ve kadını yolculuğa çıkmadan önce bırakıyoruz, yazmıyor daha fazla, yola çıkıyor.

İç içe geçmiş iki farklı dünya. Yıkımları birbirine benziyor, anlamları da birbirine benziyor. Yaratılışın özüne yürüyen yaratılanları yok oluştan başka bir şey beklemiyor, büyük bir ironi. İlk kitap güzel, diğer ikisine de bakayım.

20 Mart 2019 Çarşamba

Forrest Gander - Şairin Vedası

Orijinal adı As a Friend, metnin son cümlesi aynı zamanda. Hayat arkadaşlığı tam anlamıyla vücut bulmuş durumda, Les'in yaşamında durmadan geçiş yaptığı her bir katman için farklı insanlar var, Les insan biriktiriyor ve hepsiyle dost oluyor, hepsine yakınlık duyuyor ve sevilmek istiyor, istediği belki de tek şey. Toplum kendi istediği biçime sahip olsaydı her şey daha kolay olabilirdi, örneğin çok eşlilik -bu tabir de özünde hatalı gibi geliyor bana, bağlamından kopuk, "eşlik" mevzusu baştan sıkıntılı- genel geçer olsaydı Les'in serseriliği onu dünyanın en şeker insanlarından biri haline getirirdi ama kodlar çok katı, kırabilenler mutlu bir şekilde yaşıyor, kırmaya çalışıp kıramayanlar sevenlerinin yaşamlarını cehenneme çeviriyor, karışık olay. Sonuçta Les'in edeceği bir veda var ama öncesinde annesinin yaşadıklarına odaklanıyoruz. Toplamda dört bölüm var, ilk bölüm doğum yapan bir anneye odaklanıyor. Rahatlık doğuran bir dil, öylece okuyoruz. Çocuğun biyolojik babası gemide çalışıyor, uzaklarda, anneyi yalanlarıyla kandırıp kirişi kırmış. Anne -kadın diyeyim- elinde kutsal kitapla doğurmayı bekliyor, annesi yanında, hemşireler tatlı sert. Kadın annesini yargılamak istemiyor ama istiyor da, doğum sancıları gelene kadar. Aralarındaki ilişkinin pek de sıkı olmadığını anlıyoruz, kadın serserilik, itlik ve hergelelik peşine düşmüş bir süre önce. Annesi neyi yanlış yaptığını düşünüyor, sonra babanın yokluğunda kızını düşündüğü kadar iyi eğitemediğini anlıyor, bulundukları yer bu çıkarımı yapması için yeterli. Çığlıklar, küfürler, sıkıntılı bir doğum. Ikınmalar, kasılmalar, erkek bir çocuk dışarı çıkana kadar sürüyor. Kadın ağlıyor, annesi çökkün. İkisinde de derin izler kalıyor, yaşamları boyunca bakıp bakıp anımsayacaklar. Kadın oğlunu evlatlık veriyor ve her yaş aldığında çocuğu özlemediğini söylüyor, hiç özlemiyor, yirmi sekiz ve otuz yaşında, otuz iki yaşında özlemiyor. Evleniyor, başka çocukları oluyor ve düzene giren yaşamının rahatlığını hissedince düşünüyor, çocuk ne yapıyor acaba?

Kopuk, bilmiyoruz, Clay'in anlatıcılığında ikinci bölümden devam ediyoruz. Clay kardeş Les'le ve diğerleriyle sürdürdüğü ilişkilerini anlatıyor, patlama anına kadar. Les'in ortaya çıktığı dünyaya geçiveriyoruz, yetişkinlerin her olasılığa açık dünyaları anlatıyı kaplayıveriyor. Les arabasıyla gelip şiirini bırakıyor ve gidiyor, Clay için Les'in özeti. Fırtına gibi bir adam. İki defa evlenmiş, aralarındaki tek evli adam. Geçmişi sır. "Muhtemelen evlatlık olmasından, aile hakkındaki belirsizlikten ve sevilmeye karşı duyduğu açlıktan kaynaklanıyor olmalıydı." (s. 26) Les'in karakterini çiziyor Clay ve kendini fırtınaya bırakıyor; biraz kıskançlığın ve çokça hayranlığın kefeleri arasında salınıp duruyor. Arada sırada Les'ten inciler üfürüyor, hatta o incileri kendininmiş gibi söylediği de oluyor. Aslında Les'in etrafındaki herkes ondan bir şeyler kapıyor, adam sıkı bir şair, sözcüklerle yaşamın doğrudan sunamadığını dolaylı olarak yaratıyor. Mesela şu: "Hayat bir erkeğin bütün olasılıklarını yaşamasına imkân vermiyor. Sanki onun sahip olduğundan çok daha azına razı oluyordum." (s. 26) Korkunç bir açlık çekiyor adam, bu yüzden düzüşüyor, içiyor, yaşamı kırıntı bırakmamasıya yemeye çalışıyor. Daha çok, daha çok ve daha çok. Şenlik ateşi gibi bir hayat Les'inki, erken sönmeye mahkum. Yakışıklılığı, birikimi, her şeyi tamam. Clay dahil herkes seviyor onu ki Clay de göreceğimiz gibi itin, uğursuzun teki, Les'le birlikte mutluyken bir süre sonra kıskançlığın ağır basmasıyla arkadaşını satıyor. Les Sarah'yla birlikte yaşıyor, Cora'yla evli. Cora uzaklarda bir çiftlikte, sanat sepet işleriyle ilgileniyor. Les, eşini haftada en az üç kez ziyaret ediyor, sonra şehre dönüp Sarah'yla birlikte yaşıyor. Denk getirdiği kadınlar cabası. Neyse, satış noktasına geleceğim ama Clay'in düşüncelerinden kırpayım azıcık. Clay hem Les'e, hem de Sarah'ya aşık ve ikisini birbirinden ayıramıyor. Bazen Les'in ortadan kaybolmasını istiyor, böylece imrendiği yaşam kendisinin olabilir. Dünyada farklı bir şekilde var olmanın tasavvurunu yaratıyor Les, Clay'in ulaşamadığı yaşam ıstırap verir hale geliyor ve tayfanın takıldığı mekanın çalışanlarından birine yüklüce bir para veriyor, Les'in ankesörlü telefonda çevirdiği numarayı öğrenmesi için. Kadın öğreniyor, Clay'e fişekliyor hemen. Clay numarayı çeviriyor, uzunca bir konuşma yapıyor ve beklemeye başlıyor. O sırada bir sürü yaşantı, detay, araba gezintileri, birlikte geçirilen zaman, bilmem ne. Cora çıkıp geldiği zaman ipler kopuyor, iki kadın ve bir adam saatlerce konuşuyorlar, kavga ediyorlar, bağırıyorlar ve ağlıyorlar. Les dayanamıyor, üç kurşun sıkıyor kendine. Son. Yaşam yaşanırken biriken suçluluk ve acı kesin olarak ortadan kalkıyor. "Bir zamanlar seçimlerim vardı. Sonra sanki hayatım vücudumdan çıkıp gitmişti." (s. 61) Genazino'da da benzer bir mevzu var; sanki seçimlerin sorumluluklarının biriktirilip bir anda alınması gibi. O ağırlık çöküşe neden oluyor ve intihar kalıcı sorunlar için kalıcı bir çözüm haline geliyor. Böyle bir yaşam için ideal son. Toplumsal kodlar kabul edilmiş aslında, Les neyin içinde var olduğunu bilse de sevdiği insanlarla hiçbir şey paylaşmayarak, kodlardan muaf olduğunu söylemeyerek, başkalarını umursadığından değil de kendisini gerçekleştirebilmek için herhangi bir çabada bulunmayarak her şeyi kabulleniyor.

Sarah. Les kadar şair belki, sonraları tek dizeye düşürdüğü anlatısına Les'in intiharını ve ötesini sıkıştırıyor. Oral seks yaptığı ilk adam, kuyu suyu gibi tadı var. Direkt Les'e sesleniyor. Les kadını sıklıkla güldürüyor, kadının tutulmasını sağlayan bir şey. Uydurulan pozisyonlar gerçekten komik, "Sıkışmış Kütük Pozisyonu" diye bir şey üfürmüş Les. Gözde canlanan şeyse basmakalıplıktan kurtardığı için takdir edilesi bir uydurma. Meme rujuna karşılık çük yüzüğü hediye etmiş Sarah, Clay bir yerde görüyordu bu yüzüğü. Sesleri kaydeden kulaklar, yerin altında bile, Les'e ait. "Gözle görünmeyen ağır bir yarayla, aynaya doğru yürüyorum." (s. 69) Sarah'ya ait. Blues, Miles Davis, satılamayan plaklar, onlarca anı. Bütün sorumluluğu Sarah'ya yıkıp giden Les'in ardından ağıt.

"Kendine nasıl böyle ihanet edebildin?

Böyle." (s. 83)

Ağırlığını yere vermeden yürümeye çalışıyor Sarah, başaramıyor. Hayaletten kurtulamıyor, evli olmadığını söyleyen hayaletten, fotoğraflardaki hayaletten, sonsuza kadar yirmi beş yaşını yaşayacak hayaletten.

"Tatlım benim.

Yani öyleydin, hâlâ hayattayken." (s. 85)

Son bölüm, Les'in bir röportaj kaydından çekim hataları. Les'i ilk kez kendi sesinden dinliyoruz. Uyum arıyor, dostluk da. Kendi uyumunu kimseye uyduramadığı için sonunun kendi ellerinin marifeti olması doğal. Pişmanlıkları var, şiirin yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla ilgili fikirleri var, yaşamının bir özeti var. Hızla yanıp sönen bir yaşam.

Gander şairmiş, şairin romanı. İyi.

13 Mart 2019 Çarşamba

Peter Bichsel - Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu

Arka kapakta Bichsel için Çağdaş İsviçre Edebiyatı'nın F. Dürrenmatt ve Max Frisch'le birlikte en önemli yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Dört metni Türkçeye çevrilmiş, farklı yayınevleri tarafından. Bu ilk metni ve ilki böyleyse diğerlerini de kaçırmam, İsmail Abi'ye söyleyeyim de ayırsın denk gelirse. Yankı'nın kitapları denk gelirse onları da ayırıyor, sağ olsun. Yirmi sene önce falan deli gibi toplanıyormuş Yankı'nın kitapları, Yankı'nın ve Yön'ün. Kalanları da ben topluyorum, karşılaştıkça alıyorum. Bir de geçende Yanık Njall'ın Sagası'nı buldum uyguna, ona da sevindim. Kadıköy'de Rexx'e çıkan dar bir sokak var, Gitar Cafe'nin olduğu. O kadar çıkmadan sağda bir giyim dükkanı, önünde sepet, kitaplar. Birkaç yıl önce girdim, içerideki kitaplara da bakınırken bu Yanık Njall'ın Sagası'nı gördüm, almak istedim. Dükkanı işleten tatlı kadın, "Onu satmıyorum, benim için çok özel bir kitap o, kötü hissedersem arada sırada açıp okuyorum, iyi geliyor," dedi, sonra denk gelmeyi bekledim ve nihayetinde geldim. Bir dahaki gidişimde, "Okudum Njall'ı," deyip sohbeti oraya getireceğim. Zamanın geçtiğini bir tek böyle anlıyorum, arzuyu dindirince, başka türlü her şey sabitmiş gibi geliyor. Yılların farkına varamıyorum, Legolas'ın yürüyüşü canlanıyor hemen. Millet karda bata çıka yürümeye çalışırken bu herif gayet rahat, ağırlıksızmış gibi yürüyor, ardında ayak izi bırakmıyor. Böyle bir şey. Ayak izi yok, gerisi ve ilerisi aynı. Demek ki böyle. Anda olanları gözlemci veya katılımcı olarak deneyimlemek. Bu kadar.

Bichsel'in gözlemciliği benzer bir noktada. Anlık parçalara odaklanıyor, birkaç karakter ve birkaç mekan, gerçekleşen olaylar, son. Çıkarımsız, yansıtmacı bir anlatı. Tek çıkarım metnin adında, öyküde öyle bir istencin izini doğrudan bulamıyoruz ki bulmayalım, insana kendimizi yansıtıp eylemlerin doğasını inceleyelim, okur olarak gözlemin ötesine geçerek ivmesiz, gösterişsiz parçaların izdüşümlerini falan, bir şeylerini yorumlayalım ya da yorumlamayalım, ne bileyim, sadece anları bilelim. Edebiyat ne işe yararsa o işle uğraşalım. Ben şahitlikten bir adım daha ötesine gitmek istediğim için gidiyorum, hadi bakalım. Ya herro ya merro. Katlar'a bakalım. "Geçici olarak bir ev düşünülebilir, dört katlı, katları birbirine bağlayan ve birbirinden ayıran merdivenli, kiremit damlı; bir ev." (s. 9) Düşünceye göre giriş katında kimse oturmuyormuş ama sonra "belki de" kimse oturmuyormuş. Diğer katlarda birileri oturuyor ama giriş katı muallakta. Giriş katında birilerinin oturup oturmaması bir apartmanı apartman yapan detaylardandır, örneğin dairemin yanındaki daire bir şirkete ait, akşamdan itibaren ertesi sabaha kadar boş. Dairenin yalnızlığını düşünüyorum bazen. Ben çok küçükken abim şamata olsun diye gecenin bir köründe şirketin telefonunu arardı, kulağını duvara dayayıp her dülülüde gülerdi. Şirketten poşet poşet çöp çıkardı, abim bir tanesini alıp eve getirmişti. Bir dünya evrak ve kaza fotoğrafları, muhtemelen sigorta için. "Bu araba nasıl bu hale gelmiştir lan sence?" diye sorduğu zaman hemen bir şeyler uydurup anlatmıştım. Abim beğenmemişti, "Siktir lan," diyerek kendi hikâyesini anlatmıştı. Onunki daha iyiydi. Abim birçok şeyde benden daha iyiydi ama hiçbir şeyin üzerine gitmedi, ailenin çöplüğüne karıştık. Bu öyküde olduğu gibi baharda evimize başka türlü girerdi güneş, odanın daha bir aydınlık olmasından anlardık mevsimlerin geçişini. Geçen yıl çaprazımızdaki binayı yıktılar, yerine bir şey dikilmedi henüz, güneşin biraz daha aşağıya inmiş halini görebiliyoruz böylece. Evlerde oluyoruz biz, tanıyoruz ve tanınıyoruz ve onlar için üzülüp seviniyoruz. Yaşadığım her bir evi biliyorum, biri hariç. Kocamustafapaşa'da bir ev var, babamla zamanında orada kalmıştık, beni kaçırdığı sıralarda olabilir. Annem deli gibi aranırken ben çatı katında bulduğum oyuncaklarla oynuyordum. O ev nerede o acaba, o ev kim? Babama soramam, kimseye soramam. O evi, herhangi bir evi bulmakla ilgili bir öykü yazmalıyım.

"Ormancıların işi ormanla. Kadınların beklemektir.
Evler evlerdir." (s. 10)

Erkekler nam parçada kadın vardır, bir arkadaşını bekler, treni bekler, kahve içer. Terbiyesinin bozulmuş olması umulur ama o çok iyidir, herkes onu çok iyi biri olarak bilir, yaklaşılmaz bir varlık olarak. Kendince kadındır, bundan erkeklerin haberi yoktur. Biçimlenmiş düşünceler, erkeklikler arasında bir başınadır. Yanaşılabilir aslında ama yanaşan yoktur. Varsa da yoktur. Kadındır o, erkekleri çekip iter. Bir benzeri, Çiçekler. Adam kadını bir çiçekçi dükkanında düşler. Çiçeklerin kokup kokmadıklarını sormayı düşünür, kadın koktuklarını söylemeyi düşünür, iki taraf da -aslında bir taraf- her şeyi söylemeyi düşünür ama hiçbir şey olmaz. Adam kağıttan çiçekler satmaktadır, kadın gerçek çiçekler satar. Aslında hiçbiri olmaz, böyle bir şey yoktur, böyle bir öykü vardır sadece. Şakayıklar'da yaşlı bir kadın, okul arkadaşlarının birer birer öldüklerini duymaktan kendi sonunu düşünmez, geçmişiyle birlikte yaşar. Posta kutusunda bulduğu şakayıklarla arkadaşlarının çiçeklikleri arasında ilişkiler kurar, sütçüyle şakalaşır, gündelik hayatını yavaş yavaş toparlar, sonun yaklaştığını sezer ama bunu kendine hatırlatmamak için elinden geleni yapar. Aslanlar'da bir yaşlının ölümü vardır, nihayet, bir büyükbaba ölür, parası paylaşılır ve artık herkeste bir parça büyükbaba vardır. Büyükbaba çok içer, çişini tutamaz, ayakkabılarını bağlayamaz. Altmış dört yaşında flüt çalmayı öğrenen adamlara bakarak kendine bir şeyler yontamaz, elinde yaşlılığından başka bir şey kalmamıştır. Sirke girseydi, girişi pahalı bulmayıp aslanlarla bakışsaydı o zaman daha çok hatırlanabilirdi ama olmadı.

Yeni ve iyi. Yazar adama bir şeyler verir, okura da görme biçimi sağlar. Sağlam metin.

10 Mart 2019 Pazar

Alkioni Papadaki - Ayın Rengi

Tütün tarlasının sınırındaki kiraz ağacının dallarını gökyüzüne doğru uzatması yıldızlara dokunabilmek için. Rüzgarlar şarkı söylüyor, gün ışıyana kadar doğanın bilinci uyanık. Ertesi gece için ağaçla yıldızlardan biri sözleşiyor, yine konuşacaklar. Devinimden, sonsuzluktan, ağacın yakınındaki evde yaşayan insanlardan. Çocuklar ağacın altında oynuyorlar, uyuyorlar, çocukluğun coşkun suyunu akıtıyorlar. Yıldız pazar gününü soruyor, ağaç cevaplıyor. Çocuklardan birinin, Foti'nin elinde bir kuduzböceği, Despina Nine'nin boş sepetinde gözyaşı saklı bir mendil, çocuğun derede unuttuğu, kağıttan bir kayık, ıssız bir yerde, cepte bir karanfil. Yıldız, pazar günlerinin çok kederli olduğunu söylüyor ve gecenin gözkapaklarında saklanıp kayboluyor.

Uyutmadı dün. Sabah Yeşim'le kahvaltı yapmak için sözleşmiştik, erkenden uyumam lazımdı ama Papadaki'nin inceliği içimde bir yeri acıttı, anlattığı hikâyeyi bitirene kadar uyumak istemedim. Bunu geceleyin Yeşim'e anlattım, kitabın adını merak etti. Söyledim. Aynı uykusuzluktan istediğini söyledi, yakında okur. Geçende konuşurken çok yalnız hissettiğimi söylemiştim laf arasında, Mutlu Bir Çocuk'u örneğin, kimseyle konuşamayacaktım, bilen çıkmayacaktı, bende izi öyle duracaktı, sözcükleri belki gündeliğin içinde bir biçimde canlanacaktı ama bundan yine kimsenin haberi olmayacaktı. Böyle şeyler anlattım, iki gün sonra kitabı okumaya başladığını söyledi. O, "Yalnız kalmayacaksın çocuğum," der demez bittim sanırım. Bu kitap için de aynı şey geçerli, cümle alem okusun isterim. Bu hassaslığın payını alan incelir, dünya daha güzel bir yer olur. Olmaz da, bir denemiş oluruz. Bu kitabı okur musunuz? Hikâyeye aşinayız, ailenin etrafında dolanan bir anlatı var, olabildiğince oyunsuz. Oyun doğanın ve doğayla iç içe geçmiş yaşamların içinde gizli, Despina Nine'nin söylediklerini bir yıldızdan duyabilme ihtimali var, bundan güzel bir şey olabilir mi? Farklı gerçeklik boyutları oluşturan metinlere kaçarsız bitiyorum, bir de Foti'nin hikâyesi sardı beni. Sarmayan pek bir şey yok aslında, kısacık bir metinde sihirli bir dünya görünüyor, son derece gerçek. Bana göre. Benim gerçeğimde deponun duvarlarıyla et kamyonları konuşuyor, ben buna şahit oldum, nöbet tutarken, gecenin üçünde. Birkaç ay sonra ikinci kitap çıkar herhalde, orada var. Kusursuz Bir Mesafe dedim, bence yine olmayana ermek istedim ama dediğim gibi; yıldızlarla ağaçların konuştuğuna inanıyorum, insanın mahvına umutla yürüyeceğine inanıyorum, şarkılara inanıyorum, pek çok şeye inanıyorum. İnançlarıma dokundu bu metin, o yüzden çok sevdim. Yani nasıl diyeyim, güzelliğinden gözlerim doldu, içimde bir çöllük kum birikti. Ah.

Pazar günlerinin kederine geliyorum ama önce aile. Pazar günleri anne çocuklarını alıp kiliseye gidiyor. Foti ile Petros erkek çocuklar, Foti büyük olanı. Angeliki ve Hristina elbiseleriyle baharı getiriyorlar ama bahar hiç bitmiyormuş gibi gözüküyor oralarda, komşu topraklar maviyle beyaz. Nina çocukların annesi. Çok söyleniyor, çok şikayet ediyor ama Despina Nine'nin biraz sert, bilgece konuşmalarını dinleyip sakinleşiyor. İkisi birbirlerini ite çeke anlaşıyorlar, denkleniyorlar, çocuklar bu dengeyle büyüyor. Pazar günleri Despina Nine kiliseye gitmiyor, Serez Devlet Psikiyatri Kliniğine gidiyor, ikinci oğlunu görmek için. Adam küçükken düşmüş, birkaç sene sonra akli dengesi bozulmuş ve her yerde Şeytan'ı gördüğünü haykırmaya başlamış. Pazarları annesi ziyaret ediyor, o zaman sakinleşiyor. Papazın okuması işe yaramayınca ameliyata razı olan Despina Nine pişman, ameliyattan sonra iyice kötüleyen oğlunu eski haliyle görüyor hep. Otuz yıldır, her pazar. Nina tütün tarlasında bir erkek gibi çalışıyor. Foti on iki yaşında, uzaklara gitmek istiyor, tütüne kalmayacak. Baba Kosta, Nina'nın eşi. Yıldırım düşüp canını alana kadar ailenin başındaydı, anlatının en başında sahnenin dışına çıkıyor. Sonrası başsız kalan bir ailenin yavaşça dağılışı. Umutlar sürüyor yine de, ne kadar kötü hallere düşseler de her şeyin iyi olacağını umuyorlar, her şeyi sessizlikle kabulleniyorlar. Anlatının başlarında yıldızla ağaç konuşurlarken yıldızın dediği bir şey var, Foti'nin isyan edip aileyi zor durumlara düşürmeye başlamasından sonra çocuğun sırları öğreneceğini söylüyor. Ağaç soruyor, yıldız söylüyor: "'Kuşlar gidiyor ama tekrar geliyorlar. Güneş batıyor ve her sabah tekrar doğuyor.'" (s. 19) İkinci darbeyi buradan yedim. Şöyle diyorum; sonsuz bir iç monolog dönüyor aslında, sözcükler varsa da döngü de sözcüklerin yerini alabilir. Bir insanın tözün sesini duyması fikri başlı başına heyecanlandırıcı bir şey, bundan büyük bir mertebe olamaz. Ben o fikre vardım ister istemez, kendimi döngüye eşledim. Şöyle bir şey var yukarıda bahsettiğim metinde:

"Ağaçları, suyu, gökyüzünü saatlerce izlediğini bilirim, bunlardan bir şey öğrenmiyor mu hiç? Sadece kendine mi yontuyor bunları, kendi hissettiklerinin biçimlenmesi dışında sonsuzlukla hiçbir ilgisi yok mu? 
Sanırım yok, var olduğunu düşünmüştüm. Dünyanın sesini duyamıyor, acılarından başka düşünebildiği bir şey yok. Ağacın tarihini kuşatan uğultu, suyun havayla birliğinden gelen şırıltı, hiçbir şey ...’in bencilliğini kıramıyor. ..., karşısındaki sonsuzu anlayamıyor, sonsuza göre bir kendilik oluşturamıyor. Sadece gürültü çıkarıyor ve kendi sesinden başka etrafındaki hiçbir şeyi umursamıyor."

Kuşların gidip tekrar gelmesi, güneşin hareketi ve benzeri pek çok şey varlığımıza özünü katamıyorsa eksiklik bizdedir, tamlanamayacağız demektir. Üzerinde daha oynarım ama bunu anlatmak istemiştim. Neyse, Foti anlıyor bunu ama yeterince acı çektikten sonra. Cioran'ın şu aralar sıklıkla paylaşılan bir sözü var, acı çekmemiş biriyle boş muhabbetten öteye gidilemeyeceğine dair, öyle bir şey ama buna da katılmıyorum ben, gerçi metni okumadım, bağlamı bilmiyorum ama şu haliyle geçersiz bir fikir olduğunu sanıyorum, acının niteliği de önemli. Gerçekten neyse, aralarda cırcır sesleri, yaprak hışırtıları geliyor, Papadaki sıklıkla yer vermiş bunlara, zamanın geçtiğini imlemiş. Despina Nine giderek yaşlanıyor, güçlüklerle başa çıkmaya devam etse de özünün kurumaya başladığını seziyor ve hazırlık yapıyor kendince. Yaşlı Gedeon çıkıyor ortaya, böyle karakterler sıklıkla çıkıp kayboluyor, çok hoş, bu da zamanın geçişini gösteriyor. Gedeon, Foti'yi teskin ediyor, "Bir dur evladım, bak zamana, insanlara, kuşlara, acılara," falan diyor. Gecelerin Yargıcı gibi bir karakter. Acılarla sınanan çocuğu büyütüyor bir yandan, doğayı dinletiyor çocuğa. Bu sırada Fotin gözünü kaybediyor ve daha da kötüsü, aşık oluyor. Kız uçarı, Foti'yi defalarca yıkıyor ve zaman zaman ortaya çıkıp çocuğun dünyasını mahvediyor ama Foti tam anlamıyla büyüdüğü zaman kıza hayır diyebiliyor, nihayet. Bu aşkın farklı boyutları, geçirdiği evrim falan, büyümenin bir alegorisi olarak da okunabilir; insan değişiyor ve aşk da değişiyor ama kaybolmuyor, sadece üzeri külleniyor biraz, hayat devam ediyor. Hayat hep devam ediyor. Araya siyaset de giriyor ama pek yoğun değil, sadece sağ-sol ve Marx muhabbeti var biraz, bu kadar.

Despina Nine. Kuşlara bakakalıyor tarlasında, aramaya çıktıkları zaman gözlerinin açık olduğunu görüyorlar, oturduğu yerde kalmış öylece. Kiraz ağacı yıldızla konuşuyor, Despina Nine'nin elinde bir avuç kirazla geldiği zamanları anlatıyor. Bir ölüm bundan daha güzel anlatılamaz. Ailenin diğer üyelerinin başlarına gelenler ne kadar kötü olsa da yaşamın doğal akışında gerçekleştiklerini biliyoruz, ağaçla yıldızın sesi hiç uzaklaşmıyor, her şey oluyor ve bitiyor.

Müthiş, anlatamıyorum daha fazla. Okuma sırasında birinciliği almalı, eşe dosta hediye edilmeli, cümle alem okumalı, bu kadar.