Sardı.
Garion'un hadisesi, şey, ben Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum. Yazdım muhtemelen. Orada adam diyor ki işte mitolojik, dinselli kahramanların prototipleri mevcuttur ve bu prototiplerin ardıllarında benzer özellikleri görürüz. Bilinmeyene karşı gösterilen cesaret, fedakarlık, vazgeçiş ve sonsuz bir güç. Böyle şeyler. Şimdi Garion'a bakalım:
"Evi olarak bildiği tek yerden koparılan, kendisine en yakın iki insanın kimliklerinden bile emin olamayan ve mümkün olanla olmayan arasındaki fark kavramı tahrip olan Garion, kendini tuhaf bir hac yolculuğunun ortasında bulmuştu. Ağaçların yuttuğu bu yıkık şehirde ne işleri olduğunu bilmiyordu; buradan ayrıldıklarında nereye gidecekleri hakkında en ufak bir fikri yoktu. Emin olabildiği tek şey, dünyanın bir yerlerinde, şafaktan önceki alacakaranlıkta unutulmuş bir köydeki küçük bir eve sürünerek yaklaşan ve Garion'un annesiyle babasını öldüren bir adamın varolduğu yolundaki korkunç bilgiydi; eğer hayatının geri kalanını buna adaması gerekse bile, Garion o adamı bulacak, bulduğunda da öldürecekti. Bu tek, elle tutulur gerçekte Garion'a tuhaf bir biçimde rahatlatıcı gelen bir şeyler vardı." (s. 20)
Bir de kendini tanımak var işin içinde, bu da bir kahraman için çok önemli. Ulaşılması gereken bir hedefinn varlığı da noktayı koyuyor. Garion, kendini tamamlaması gereken bir karakter, soruları var ve bu soruları sorarak değil, yaşayarak çözecek bir karakter. Bir serüvenin değil, bir çocuk-peygamberin -veya kahramanın- serisidir bu.
Tayfa güneye doğru inişe devam ediyor. Garion biraz daha kendini tanımış halde, en azından yanındakilerin de kim olduklarını biliyor artık. Evet. Devam ederlerken Garion bir gence saldırıyor. Genç sağlam çıkıyor, Belgarath gelip ayırıyor arkadaşları. Bu arada Kurt olarak geçiyor, Belgarath demeyeceğim bir daha. Yani kimin kim olduğu ortada ama eski isimlerden devam ediyoruz. İsimleri gizliyorlar, hele İpek'in birden fazla kimliği var. Gizli işler çevirip yakalanmamak istiyorsanız şart.
İşte bu Garion'un daldığı genç Lelldorin bir Arend. Eşlikçi olması için babası tarafından gönderilmiş. Babası Wildantor Baronu. Mimbre hakimiyetinden nefret ediyor, topraklarında çok sayıda Mimbre var. Bu yüzden onlara karşı öfkeyle dolu, katakulli döndürüp başlarındakini öldürmeyi falan düşünüyor hatta. Saf bir genç ama güçlü. Bu toprak kavgasını Güney Afrika olayına benzetebiliriz. Mimbreler yönetim kademesinde ve Arendlileri sallamıyorlar hiç. Bu yüzden de Lelldorin krala suikast düzenleyecek bir grubun elemanı ama bu olay iç savaşı daha da kızıştıracak. Bu da bazılarının işine geliyor, Murgoların. Bundan sonraki her katakullide Murgoların bir şekilde olaya dahil olduklarını düşünelim, adamların diplomasi yetenekleri, manipülasyon olayları tavan yapmış. Murgolar ve Grolimler, kaçırılan taşı kötü tanrı Torak'a götürmek isteyen doğunun ve güneyin iğrenç halkları. Grolimleri Ctuchik diye bir rahip yönetiyor ve taşı çalan Zedar'dan nefret ediyor. Dolayısıyla Kurt'un amacı, Ctuchik'i kullanıp Zedar'ı cortlatmak. İstikamet Rak Goska.
Bu dünyanın büyü hadisesi de şöyle:
"(...) 'İlle de o kelimeyi kullanmak istiyorsanız, büyü, nesnelerin doğal düzenlerinin bozulmasıdır. Bazen hiç beklenmedik etkileri de olabilir, o yüzden çok dikkat etmek gerekir. Üstelik bir de...' Kaşlarını çattı. '...Bir tür gürültü yapar diyelim. Yani ses olarak değil tabii, ama açıklamak için öyle diyorum. Bazı yetenekleri olan insanlar bu gürültüyü duyabilir. Polgara ve ben bir şeyleri değiştirmeye başlarsak, Batıdaki bütün Grolimler tam olarak nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlarlar.'" (s. 36)
Bir de var olan her şeyin diğer bütün şeylerle olan ilişkisi de var, tamamen katı bir maddecilik ve kelebek etkisi gibi bir şeyler. Telepatik işler gibi geldi bana, şifacılık tarzı olaylarda bitkilerin, bazı maddelerin kullanılması var ama büyüde öyle bir şey yok. Tamamen zihin gücü, mekanik dünyaya bir dış etki. Dengeleri bozabilecek olması bu yüzden.
Seride her şeyden biraz var, kapitalizm eleştirisi olarak da serfler var. Lelldorin için serfler, korunması gereken böcekler. Yaşasalar yeter, açlıktan sürünseler de olur. Bir yaşam tarzı olarak görüyor bunu onlar için. Sonradan bak kardeş diyorlar, öyle bir dünya yok ve bu adamları böyle yaşatmaya devam ederseniz isyan edip sizi gömerler. Aklı başına geliyor delikanlının sonradan.
Mandorallen de katılıyor aralarına, Vo Mandor Baronu. Neşeli, romantik bir şövalye. Hiçbir şeyden korkusu yok. Bir zamana kadar. Tayfaya bir dövüş esnasında katılıyor, o dövüşte Lelldorin yaralanıyor ve zehirleniyor. Bir şehirde bırakıyorlar onu. Ardından yine kavgalar, dövüşler, yollarda Murgolar, Grolimler... Hepsini anlatmaya üşendim. Arendiya kralının hayatını kurtarıyorlar, Lelldorin'in zamanında Garion'a verdiği bir bilgi sayesinde.
Doğuya doğru bir yollanış var. Yakalanıyorlar burada, ilk ciddi tehlike. Paslı kilitleri kurcalayan İpek sayesinde uzuyorlar. Nyissa Kraliçesi Salmissra'nın tuzağıymış o meğerse. O kadının da kendi çıkarı var. Herkesin kendine ait bir planı var, Game of Thrones gibi biraz ama hepsine ayrı bir pencereden bakmıyoruz tabii.
Bu bölümde Garion kendini tanımaya başlıyor, gücünün farkına yavaştan. Polgara rahatlatmaya çalışıyor çocuğu. Basit bir çocuk Garion; hayat onun için çiftlikten ibaretken birden onca kılıcın, büyünün arasına düşünce afallıyor tabii ve gücünden de korkmaya başlıyor.
Tolnedra imparatoru dünyada olup bitenlere uzak, kendi yağında kavrulan bir adam. Belgarath'ın, Polgara'nın varlığını da kabul etmiyor, inanmıyor onlara ve hiçbir şekilde Torak'a ve adamlarına savaş açmayacağını söylüyor. Aşarak adlı bir Murgo var, imparatorla ticari ilişkiler geliştirmiş ve bizim tayfanın da başına bela olacak bir adam. Önceden de karşılaşmışlardı. Gider yapıyor bizimkilere. Bir de Ce'Nedra var, kralın kızı. Riva kralıyla evlendirilecek, kadim anlaşma gereği. Soyun sürmesi, taşın korunması falan. Kız gitmek istemiyor, sonradan saraydan kaçıp bizim tayfaya katılıyor. Aşarak'ı da gebertiyor Garion, burası ilginç. Aşarak bizimkilere tuzak kuruyor, Garion'u yakalıyor falan. Sonra Garion'un içi kıpır kıpır oluyor, böyle bulutlar çarpışıp foşur foşur olur ya, öyle ışıklar falan çıkıyor içinde. Aşarak'a bir tane patlatıyor, adamın yüzü yanmaya başlıyor. Garion acıyor adama, tam yangını durduracakken Polgara telepatiyle durmamasını, ailesini öldürenin aşarak olduğunu söylüyor. Garion adamı gebertiyor ve gücünü ilk kez ortaya çıkartmış oluyor, bilinçli olarak. Bu ortaya çıkmanın arkasında kafadaki başka bir sesin etkisi de var, Belgarath'a bahsolunduğunda Belgarath da merak ediyor bu sesin kime ait olduğunu. Kimse bilmiyor. Garion kendinden nefret etmeye başlıyor, yüzleşemiyor bir süre bu olaylarla falan.
Nyissa Amazon gibi bir yer. Bol nehirli, bol sinekli, bol böcekli, nemli, sıcak, öeh.
Buradaki kraliçe Garion'u kaçırıyor ve onu seks kölesi gibi bir şey yapmak istiyor. Tövbe ya. Neyse, amaç sadece o da değil. Şimdi bu Garion'u arıyorlar ya, ele geçirip öldürecekler. Ctuchik'in bir elçisi geliyor kraliçenin önüne. Kraliçe de diyor ki Torak uyanınca benimle evlensin, ben de bu genci ona vereyim. Yoksa vermem diyor. Bu sırada Garion'un kafasındaki ses ortaya çıkıp Garion'u yönetiyor. Sarayı basıyor tayfa ve kraliçe korkudan tanrı İssa'yı uyandırıyor. İssa geliyor, olayları görüyor ve kendi köşesine çekiliyor, yardımcı olmuyor kraliçesine. Falan. Sonra kraliçeyi hacamat ediyorlar, yola devam.
Böyle, seri sardı ya. Güzel.
6 Ekim 2012 Cumartesi
3 Ekim 2012 Çarşamba
David Eddings - Kehanetin Oyuncağı
Serilere girişmek zordur, bitmezler çünkü. Başka hiçbir şey okumamanız lazım, başka hiçbir şeye kafa yormamanız lazım. Unutursunuz çünkü. Zibilyon tane isim vardır, zibilyon tane yer vardır, hepsini hatırlamak lazım gelir. Sonra kıvranıp durursunuz şu kimdi, burası neresiydi diye. Ansiklopedide madde arar gibi o unutulan adamı/yeri ararsınız önceki kitaplarda, sayfalarda. Bu yüzden şöyle derince bir soluk alıp başlamak lazım.
Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Haritamız var, çok şekil. Doğudakiler ve güneydekiler yine sıkıntılı, çakal ve sorun çıkaran abiler. Şimdi Türkler orkmuş geyiğine sarmayacağım ama ortada bir sıkıntı var zannediyorum. Tamam lan tamam çok adi insanlarız biz, tarihte hep uyuzluk çıkardık falan. Dsddf.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.
Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.
Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.
Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.
Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:
"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)
Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:
"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)
Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.
Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Haritamız var, çok şekil. Doğudakiler ve güneydekiler yine sıkıntılı, çakal ve sorun çıkaran abiler. Şimdi Türkler orkmuş geyiğine sarmayacağım ama ortada bir sıkıntı var zannediyorum. Tamam lan tamam çok adi insanlarız biz, tarihte hep uyuzluk çıkardık falan. Dsddf.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.
Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.
Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.
Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.
Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:
"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)
Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:
"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)
Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.
Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
30 Eylül 2012 Pazar
Halid Ziya Uşaklıgil - İzmir Hikâyeleri
Halid Ziya İzmir doğumlu. Dedesi Uşak'tan gelmiş, çeşitli ticari hamlelerle deli para kazanmış. Uşşaki, Uşakizade, Uşaklıgil olarak kök salmış bir bay. Halid Ziya da halayıklarla, dadılarla, sülaleyle böyle her anlamda ferah bir ortamda büyümüş. Hani Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası gibi konak/yalı romanları var ya, iyazarın bu geçmişe bağlılığının ve o ortamda büyümesinin ürünleri bunlar. Bu tarz mekanlarda geçen romanların yazarlarına bakın, illa bir konak bağlantısı bulacaksınız hayatlarında.
İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.
"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır." (s. 9)
Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.
Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.
Mensur şiirler konusunda çok alay etmişler, Halid Ziya'nın konu hakkında söyledikleri şu:
"Bu 'Mensur Şiirler'den neler çektim neler?.. Tâ ki üstad Recaizade Mahmut Ekrem bir güzel mektupla onları övesiye kadar..." (s. 23)
İzmir'e gelen Fransız, İtalyan kabare sanatçıları, tiyatro ortamları, kültürel ortamlar, musikişinaslar... Bir dünya.
Eh, artık eleğini asmış olan büyük yazardan itiraflar da geliyor. Mesela şöyle:
"Haftada bir kez yazı yazmakla avunmak istiyorum. Bu, bilemedim bilemedim, beni iki saat oyalayan bir eğlencedir. Yazıdan da tiksindim ya... Düşün bir kez, altmış yıldan beri sürüp giden bir iş! Önceleri, genç iken, nasıl istek ve sevinçle, her yazılandan ruhsal bir ödül bekleyerek nasıl umutla yazardım. Ve her yazımı bitirince nasıl uçmak üzere havalanmaya hazırlanan bir kuş gibi hafiflik duyardım. Şimdi hiç öyle değil. Yazmak bence neredeyse bir işkence. Her yazıyı bitirince de bir ateşli bunalımdan çıkmışa benziyorum." (s. 29)
Adam fena bıkmış dsfd.
"(...) Hele edebiyattan bıktım, usandım. Özellikle bugünün edebiyatından... düne ilişkin olanlardan -ben de içlerinde olarak- usanmaktan daha da fazla bir duygu ile uzak kalıyorum. Bana edebiyattan söz etmeyin de her şeyden konuşun." (s. 30)
Önceki kitapta bir öyküyü anlatmıştım, oradaki görüşlerle çelişir gibi. Tabii zamanla fikirler de değişiyor. E tabii Çelik de değişti. Neyse, sonrasında polisiyeye sarıyor Halid Ziya. Bayağı bir polisiye okuyor, heyecan manyağı oluyor. Süper.
Sonra işte İzmir'de Halid Ziya. Karşısına kendi çocukluğunu konduruyor, kendisiyle konuşmaya başlıyor falan. O zamanının hayalleri, dargınlıkları, umutsuzlukları... Eski bir valsin duyulmasıyla birlikte gözlerden siliniyor çocuk, Halid ziya öylece kalıyor. İnsan merak etmeden duramıyor; 60 yıl sonra büyüdüğümüz yere döndüğümüzde biz ne bulacağız acaba?
Uzak Anılar: En sıkıntılı bölüm. İzmir'de bir akraba çocuğu var, Affan Sabit. Affan diyelim. Bu çocuk kedileri falan tüfekle öldürüyor, bir acayip çocuk. Bolca okuyor falan ama fena haşarı. Küçük Halid'i de alarak maceralara çıkıyorlar bazı bazı. Hizmetçilere sıkıntı çıkarıyorlar, bilmem ne. Çıktıkları gezintilerde Buca'nın minik bir köy olduğunu, İzmir'in şehir merkezinin sınırlarından itibaren her yerin ağaçlık, bağ bahçe olduğunu görüyoruz. Eski İzmir'e dair çok şey var.
Sonrasında katakullilerle Affan'ın ailesi batıyor, Affan kendini tasavvufa veriyor ve çile çekmek üzere bir dergaha kapanıyor. Sonra akıl hastası olduğunu düşünüyorlar ve İstanbul'da bir akıl hastanesine yatırıyorlar. Orada ölüyor. Hazin bir hikâye.
Güzel İhsan: Uzak anılarda kalmış bir adam İhsan. Onun hikâyesi, dolayısıyla İzmir'in de. Ben sadece şunu alacağım:
"Şilin o zamanlar İzmir'e sanki sarmış olan bir tür gümüş rupye idi ki yarım mecidiye olarak elden ele dolanırdı. Arada altmış para kadar bir fark olurdu ki bu fark yüzünden Kızıldeniz kıyılarından, Suriye'den akın akın bu paralardan gelir; açıkgözler bu ticaret yüzünden önemli kazançlar elde ederlerdi." (s. 135)
Böyle bilgiler mühim ve sıkça.
Civelek Ziver: Zenci bir çocuğun hikâyesi. Halid Ziya'nın takıldığı bir İzmir kahvesinin delikanlı sahibi, zenci bir çocuğu yanına alır. Bu sahip gençliğinde bir Habeş kıza aşık olmuş, kızı öldürmüşler falan. O yüzden çocuğu yanına almış, kendi evladı da o yaşlarda olacakmış çünkü, eğer olsaymış. Evlatlık statüsü de kazandırıyor çocuğa. Sonra çocuk deli hasta oluyor, adam para topluyor ve Halid Ziya da adamcağıza yardımcı oluyor ama sonradan çocuğun yaşayıp yaşamadığını bilmiyor. Bu öyküde önemli olan bilgilerden biri şu:
"(...) Zencilerin bir tane bayramı olurdu ki İzmir'in sayılı günlerinden biriydi. Onların Afrika geleneklerinden getirdikleri bir tören Kadifekale sırtlarında, İzmir'in Bahribaba sırtlarından denize bakan bir noktasında yapılırdı...
İzmir'de ne kadar değişik ve çeşitli kabilelerden gelme erkek-kadın zenciler varsa burada toplanırlar; yerler, içerler, oynarlardı. İzmir halkından bir büyük kalabalık da bunları seyretmek ve bu garip oyunlarını görmek için orada toplanırlardı. Özellikle borulu zenciler bu törenin en başta gelen öğeleri idiler." (s. 140)
İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.
İzmir Hikâyeleri, Halid Ziya'nın yazdığı son esermiş. Yeşilköy'deki köşkte geçen huzurlu zamanlardan sonra yazar son bir kez İzmir'e gidiyor ve doğup büyüdüğü yerlerin değişimi karşısında içinde bir burukluk ortaya çıkıyor, ardından bu kitabı yazıyor. Şahıslar yine halktan kimseler; işçiler, esnaf, tanıdıklar, falan. Bir de dildeki sadeleşmenin uç noktaya vardığı bir eser olmuş bu. Gayet sade, sohbet eder gibi.
"İnsanın önünde aşılacak yol pek kısa kalınca, daha yaşanabilecek günlerin sayısı azala azala artık sonra yaklaşınca geriye doğru bir bakışla gözlerin geriye doğru çevrilmesinden büyük bir haz duyuluyor. Sanırım bunun için olacak ki çoğu yazarlar hayatlarının sonlarının sonlarına doğru anıları yazmaktan zevk almışlardır. Yaşlıların da çocukluklarından, gençliklerinden ikide birde söz etmeleri, geçmiş yılların arasından andaç toplamaya uğraşmaları gene bu sebepten ileri geliyor olmalıdır." (s. 9)
Yaa... Daha yirmili yaşlarımızdayız, hatta bu aralığın yarısına bile gelmedim ama şimdiden ufak ufak olmuyor mu çocukluğa özlem, onlu yaşlara özlem? Şu çağda zannediyorum ki pek erken yaşlanıyoruz. Kırklarda, ellilerde ne olur, Allah bilir.
Gerilere Doğru: Giriyoruz. Halid Ziya önce çocukluk arkadaşlarıyla yıllar sonra karşılaşmalarını anlatıyor, sonra İzmir'e dönünce dedesinin konağını yıllar sonra tekrar geziyor, dolanıyor oralarda. Konak ortamı süper. Hizmnetçiler, akrabalar, bir dolu insan. Dedesi, Halid Ziya'ya Nurullah dermiş, Papağan Halid dermiş. Böyle tatlı anılar. Bir de edebiyatla haşır neşir olmaya başlamasının hikâyesi var. Nevruz diye bir dergi çıkarıyormuş Halid Ziya, orada Ohnet'den çeviri yapıyormuş. Bu Ohnet, Goncourt Biraderler falan, Fransa'nın ikinci sınıf yazarları zannediyorum, bir hocamız öyle demişti. Dönemin meşhurları ve Edebiyat-ı Cedîde kuşağını en çok etkileyen yazarların başında geliyorlar.
Mensur şiirler konusunda çok alay etmişler, Halid Ziya'nın konu hakkında söyledikleri şu:
"Bu 'Mensur Şiirler'den neler çektim neler?.. Tâ ki üstad Recaizade Mahmut Ekrem bir güzel mektupla onları övesiye kadar..." (s. 23)
İzmir'e gelen Fransız, İtalyan kabare sanatçıları, tiyatro ortamları, kültürel ortamlar, musikişinaslar... Bir dünya.
Eh, artık eleğini asmış olan büyük yazardan itiraflar da geliyor. Mesela şöyle:
"Haftada bir kez yazı yazmakla avunmak istiyorum. Bu, bilemedim bilemedim, beni iki saat oyalayan bir eğlencedir. Yazıdan da tiksindim ya... Düşün bir kez, altmış yıldan beri sürüp giden bir iş! Önceleri, genç iken, nasıl istek ve sevinçle, her yazılandan ruhsal bir ödül bekleyerek nasıl umutla yazardım. Ve her yazımı bitirince nasıl uçmak üzere havalanmaya hazırlanan bir kuş gibi hafiflik duyardım. Şimdi hiç öyle değil. Yazmak bence neredeyse bir işkence. Her yazıyı bitirince de bir ateşli bunalımdan çıkmışa benziyorum." (s. 29)
Adam fena bıkmış dsfd.
"(...) Hele edebiyattan bıktım, usandım. Özellikle bugünün edebiyatından... düne ilişkin olanlardan -ben de içlerinde olarak- usanmaktan daha da fazla bir duygu ile uzak kalıyorum. Bana edebiyattan söz etmeyin de her şeyden konuşun." (s. 30)
Önceki kitapta bir öyküyü anlatmıştım, oradaki görüşlerle çelişir gibi. Tabii zamanla fikirler de değişiyor. E tabii Çelik de değişti. Neyse, sonrasında polisiyeye sarıyor Halid Ziya. Bayağı bir polisiye okuyor, heyecan manyağı oluyor. Süper.
Sonra işte İzmir'de Halid Ziya. Karşısına kendi çocukluğunu konduruyor, kendisiyle konuşmaya başlıyor falan. O zamanının hayalleri, dargınlıkları, umutsuzlukları... Eski bir valsin duyulmasıyla birlikte gözlerden siliniyor çocuk, Halid ziya öylece kalıyor. İnsan merak etmeden duramıyor; 60 yıl sonra büyüdüğümüz yere döndüğümüzde biz ne bulacağız acaba?
Uzak Anılar: En sıkıntılı bölüm. İzmir'de bir akraba çocuğu var, Affan Sabit. Affan diyelim. Bu çocuk kedileri falan tüfekle öldürüyor, bir acayip çocuk. Bolca okuyor falan ama fena haşarı. Küçük Halid'i de alarak maceralara çıkıyorlar bazı bazı. Hizmetçilere sıkıntı çıkarıyorlar, bilmem ne. Çıktıkları gezintilerde Buca'nın minik bir köy olduğunu, İzmir'in şehir merkezinin sınırlarından itibaren her yerin ağaçlık, bağ bahçe olduğunu görüyoruz. Eski İzmir'e dair çok şey var.
Sonrasında katakullilerle Affan'ın ailesi batıyor, Affan kendini tasavvufa veriyor ve çile çekmek üzere bir dergaha kapanıyor. Sonra akıl hastası olduğunu düşünüyorlar ve İstanbul'da bir akıl hastanesine yatırıyorlar. Orada ölüyor. Hazin bir hikâye.
Güzel İhsan: Uzak anılarda kalmış bir adam İhsan. Onun hikâyesi, dolayısıyla İzmir'in de. Ben sadece şunu alacağım:
"Şilin o zamanlar İzmir'e sanki sarmış olan bir tür gümüş rupye idi ki yarım mecidiye olarak elden ele dolanırdı. Arada altmış para kadar bir fark olurdu ki bu fark yüzünden Kızıldeniz kıyılarından, Suriye'den akın akın bu paralardan gelir; açıkgözler bu ticaret yüzünden önemli kazançlar elde ederlerdi." (s. 135)
Böyle bilgiler mühim ve sıkça.
Civelek Ziver: Zenci bir çocuğun hikâyesi. Halid Ziya'nın takıldığı bir İzmir kahvesinin delikanlı sahibi, zenci bir çocuğu yanına alır. Bu sahip gençliğinde bir Habeş kıza aşık olmuş, kızı öldürmüşler falan. O yüzden çocuğu yanına almış, kendi evladı da o yaşlarda olacakmış çünkü, eğer olsaymış. Evlatlık statüsü de kazandırıyor çocuğa. Sonra çocuk deli hasta oluyor, adam para topluyor ve Halid Ziya da adamcağıza yardımcı oluyor ama sonradan çocuğun yaşayıp yaşamadığını bilmiyor. Bu öyküde önemli olan bilgilerden biri şu:
"(...) Zencilerin bir tane bayramı olurdu ki İzmir'in sayılı günlerinden biriydi. Onların Afrika geleneklerinden getirdikleri bir tören Kadifekale sırtlarında, İzmir'in Bahribaba sırtlarından denize bakan bir noktasında yapılırdı...
İzmir'de ne kadar değişik ve çeşitli kabilelerden gelme erkek-kadın zenciler varsa burada toplanırlar; yerler, içerler, oynarlardı. İzmir halkından bir büyük kalabalık da bunları seyretmek ve bu garip oyunlarını görmek için orada toplanırlardı. Özellikle borulu zenciler bu törenin en başta gelen öğeleri idiler." (s. 140)
İki Sima, Deli Fato gibi öyküler de İzmir'in insanı hakkında etkileyici öyküler. Halid Ziya, diyecek bir şeyim yok. Okunsun.
29 Eylül 2012 Cumartesi
Halid Ziya Uşaklıgil - Bir Hikâye-i Sevda
Kariler, eğer bir şeyler karalama derdindeyseniz, çok deli ve arıza bir yazar olacağınızı düşünüyorsanız ve Halid Ziya'ya bakıp "meeh" demişseniz çok veya az, bir şeyler kaybetmişsiniz demektir. Şu coğrafyada yaşamları süzgeçten geçirip de tadını bozmadan sayfalara aktarabilen nadir yazarlardan biri, "Lan benim romanlarıma kitlenmeyin, öykülerim daha başarılıdır, onlara da bakın," sözüyle tarihte yerini almış, bir iki giderinin dışında bolca okumuş, bir o kadar yazmış, çevirmiş, bir dönemin edebi ortamına damga vurmuş bir adamdır Halid Ziya. O yüzden lazım. Selim İleri'ye, Necati Tosuner'e, işte öyle öyle adamlara bakın. Favori yazarları arasında Halid Ziya'yı göreceksiniz.
Bir de tüyo: Kabalcı var, bildiniz. Girin, indirimli kitaplar bölümünü bulun. Oradan sadece 1 TL'ye Halid Ziya'nın kitaplarını alabiliyorsunuz. 1 TL. Tırto tırto kitaplara para vermeyin de bir tanecik alın bari lan. Ya da siz bilirsiniz ama alın bir tane, bulunsun.
Kitaptaki öyküler 1894-1921 arasında kaleme alınmış ve bazıları otobiyografik öğeler içeriyor. Halid Ziya öncelikle mükemmel bir gözlemci, ardından mükemmel bir kurgucu. "Bana birkaç isim verin, size hemen bir hikâye sunayım," diyor adam. Çünkü geçmişe dönük bitmek bilmeyen bir özlem var ve uydurukçuluk, kaynağını bu sonsuz özlemden alıyor. Gençlik yıllarını İzmir'de geçiren Halid Ziya, yazdığı onca öyküye, romana rağmen İzmir'in havasını sayfalardan alamamaya başlıyor ve 50 yıl sonra doğup büyüdüğü şehre geri dönüyor. Bu başka bir yazının konusu.
Bir Hikâye-i Sevda: Barba, Balkan Savaşları sırasında İzmir'e gelen bir meczuptur. Soru sorarlar, cevap vermez. Sürekli güler. Buna geldiği köyde derme çatma bir kulübe yaparlar, yemek verirler. Köyün meczubu olur artık, herkes onu çok sever ve kış gelince bir gemiye atlayıp gitmek isteyen köyün uğurunu bırakmazlar. Barba yine güler, köyde kalır. İşte güç isteyen işleri falan yapar. Bu arada Barba'nın aşık olduğu dedikodusu yayılır. Adam gerçekten de hayalet gibi gezinmektedir, böyle adeta aşığım ulan ben diye bağırmaktadır. Sorarlar, söylemez. Susar, gönül razı gelmez, o da alır kazmayı küreği, yıkıntıların arasında bir yol yapmaya başlar. Aylar geçer, yol biter, Barba için bir tören düzenlenir ve madalya gibi bir şey alır Barba.
Ortadan kaybolduktan sonra cesedini göl gibi bir yerde bulurlar, ayağına falan taş bağlayıp atlamış. Aldığı madalya tarzı şeyi de köyün en güzel kızının kapısına asılı bulmuşlar. Böyle bir garip insanın hikâyesi. Mahallesinde deli mi diyeyim, akıl hastası mı diyeyim, neyse, olanlar bilirler. İncelersiniz ama ötesini merak etmezsiniz. Halid Ziya ötesini de gösteriyor burada. Süper.
Emel-i Meyus: Her akşamüstü dışarıdaki çocukları izleyen bir amcamız var. Hiç kaçırmıyor; aynı saatte, aynı yerde. Eşi de kendi dünyasında bir kadın. Çocukları olmuyor, sıkıntı burada.
Doktorlar, hemşireler, kocakarılar, üfürükçüler, kar etmiyor. Bu sırada bir evliliğin anatomisini de çıkartıyor Halid Ziya. Evlendikleri zaman, çocuksuzluk, evlatlık fikrinin adam tarafından reddedilmesi, bir zaman sonra konuşacak hiçbir şey bulamamaları, bir odada sessizce yaşlanan insanlar... O geçen zamanın tıkırtısını işitebiliyorsunuz, oda da gözünüzün önünde canlanıyor. Tozlar içinde yaşayan iki insan. Zamanı öyle sakince öldüren insanlar Halid Ziya'nın kaleminden başka bir kalemden çıkamazdı zannediyorum.
Neyse, bir gün karısı adama müjde veriyor. Dünyalar adamın oluyor, emin olmak için doktorla konuşmaya gidiyor adam. Doktor yine birçok terim kullanarak adamın kafasını karıştırıyor ve diyor ki yanılıyorsunuz be mal, karınız hamile değil. Off, yıkılmaya gel. Sonra eve dönüyor, daha büyük bir umutsuzluk içinde kıvranırken yüklükten ses geliyor, bir de bakıyorlar ki üç tane kedi. Birini tutuyorlar evde, adını da İsmet koyuyorlar. Doğmayacak olan çocuğun adı. Ulan çok üzücü bir hikâyeydi ya.
Güzel Artemisiya: Kıvrandım şunu okuyunca:
"İnsanın hayatında geçmişin anılarına yöneltilen geriye bakış, bence tıpkı tersine çevrilerek bakılan bir dürbüne benzer: Bütün görüntüler ve biçimler uzaklarda, ancak ayırt edilebilen uzun aralıklarla sıra ile durur. Ancak renklere, çizgilere ilişkin olan bütün bakışı incitecek eksiklikler kusurlar uzaklığın boyutu ile örtülmüş, gizlenmiştir." (s. 30)
Halid Ziya, geçmişi böyle gördüğünü söylüyor. Gerçekten de bir süre sonra sadece güzel anılar kalıyor, ya da kötü anılar gerçekten de kötüyse, yani karakterimizi etkileyecek kadar, yaşamımızı değiştirecek kadar kötüyse ortada hiçbir şey kalmıyor. Hiçbir şey hatırlamıyoruz, bastırıyoruz ve diplere çöküyor ne varsa. Diplere, asla bir şey aramak istemeyeceğimiz derinliklere çöküyor. Nereden nereye geldik, neyse.
Anlatıcı muhtemelen Halid Ziya. Gençliğinde izlediği bir şarkıcıyı yıllar sonra tekrar izliyor ve geçmişin ne kadar da uzakta olduğunu fark edip yıkılıyor, kaçıyor ortamdan. Böyle.
"Ben daha fazla işitmemek için, şimdi bir çığlık acılığıyla yüreğime ezinç veren bu yinelemeyi duymamak için acele yürüyor, buradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum. Ama o, iki masum çocuk annesinin (Artemisiya) bu gülerken ağlayan sesi beni izliyordu ve hâlâ izliyor:
Tara, tara, tira, tara, rara, rira..." (s. 39)
Daire-i İstintakta: Sorgu sırasında söylenenlerden oluşan bir hikâye, teknik bu. Bir kızcağız var, 15 yaşında. Bir yıl evvelinde bir adam çıkartıyorlar karşısına, evlendiriyorlar. Görücü usulü bile değil, veya kızın haberi olmadan öyle. Halid Ziya da dönemin sorunlarına olabildiğince eğilen bir yazar, dolayısıyla böyle şeyleri sıklıkla yazıyor. Kadına şiddeti ve çarpık evlilikleri eleştiriyor burada. Kadın öldürüyor kocasını en sonunda ama adam neler neler yapıyor. Şerefsiz. Bir de şey, kadın hamile olduğunu söylüyor adama.
"O gün yanına yaklaşarak yavaşça, hem gülerek hem korkarak söyledim. Ah, ne dedi bilir misiniz? Öfkeyle bana döndü, omuzumdan şiddetle bakarak: 'Sen de, piçin de yerin dibine batınız!' dedi." (s. 43)
Dsddsf, züppe olmakla suçlanan bir yazar için hakaret, küfür böyle kariler. Adam kibar.
Bayram Hediyesi: O zamanın arkadaş çevresine süper bir bakış ve yoksul insanlar. Rencide edilmeden bir insana nasıl yardım edilir, bu. Fakat asıl olay Süleyman Naim adlı bir arkadaşın söyledikleri:
"Ben sana bir şey söyleyeyim mi azizim? Edebiyatta eski, yeni, pek yeni, daha da çok yeni, yeninin yenisi yoktur. Yalnız bir şey vardır: Edebiyat!.. Bugünün edebiyatına, özel deyimiyle Edebiyat-ı Cedîde'ye karşı aşağılatmada bulunanlar ne kadar insafsızlık ediyorlarsa, eski edebiyatı küçümseyenler de haksızlıkla aynı şeyi yapıyorlar demektir. Edebiyatta ben ne eskilik, ne yenilik tanırım; edebiyatta ne dün vardır, ne bugün... Edebiyat, Batı'nın hüzünler ufuklarında ya da Doğu'nun keyifli göklerinde doğmuş olsun; edebiyat Arabistan'ın güneş tufanları altında tutuşan çöl denizlerinde, bir hurma ağacının lutfedici gölgesinde; ya da kuzeyin donuk tanyerleriyle boyanan buzdağlarında yetişsin, bence edebiyat, her vakit, her yerde birdir. Edebiyatta ayrımı yapılacak yalnız bir görüş açısı vardır: Güzel ya da kötü..." (s. 50)
Mai ve Siyah'taki şiir ve Edebiyat-ı Cedîde görüşlerini destekleyen, hatta koca bir dönemin özetini çıkaran bir bölüm.
Küçük Kambur: Halid Ziya'da çocukların yeri pek önemlidir. Kendisinin çocuklarla ilgili bir sözü vardı, galiba dünyada en çok çocukları, çocukların tertemiz, saf gönüllerini sevdiğini söylüyordu galiba. Dolayısıyla hemen her öyküde küçük rollü, büyük rollü çocuklara rastlarız. Bu da öyle. Küçük kambur, mutlu bir aile ortamında büyüyen bir çocuk. Babası eğlence olsun diye her zamanki gibi sallıyor kendisini bir gün, lakin çarşaf elinden kaçınca güüm, çocuk yerde. Omurgası zortluyor ve çocuk kambur oluyor. Bundan sonrası diğer çocukların kambura alışma safhası, giysi problemi, yani küçük bir çocuk için dert olacak bütün küçük sıkıntılar. Minicik detaylarda büyük bir dünya var Halid Ziya için.
Hiçbir şey bizim çocuğu yıkamıyor, ta ki beraber büyüdüğü bir kız evlenene kadar. Eh, bir insanı aşk yıkabilir ancak.
Bir Valide Tarafından: Görücü usulü evlilik temalı bir öykü. Anne, kızını evlendirmek üzere ve kendi gelinlik çağını hatırlıyor, anılara dönüp anlatıyor bazı şeyleri. Çok ilginç hadiseler var, zamanımızda birçoğu yok olmuştur ama o zamanlar niyeti belli eden şifrelermiş adeta. Birini alayım. Görücüler çıkarken.
"Onlar çıkarken size, 'Allah bağışlasın efendim, Allah güldürsün efendim!" derler, bu: 'Allah başkasına bağışlasın, başkasından güldürsün!' demektir." (s. 75)
Taktiklere gel lan, süpermiş. Neyse, kızımız bir genci beğeniyor, evlenecekler. Genç o sırada askere alınıyor, gidiyor. Ölüm haberi geliyor anneye, anne yıkılıyor. Kızına haberi daha vermemiş, öyle görüyoruz öykünün sonunda. Yıllar süren görücü akınından sonra işler yoluna girdi derken tekrar görücü akını başlayacak, kız için büyük yıkım. Adam insanın içini kıyıyor ya, gerçekten on numara beş yıldız öyküler.
Ruznâmeden Müfrez: Yani günlükten alınmış anlamında. Günlükten bir bölüm. Halid Ziya diyor ki operatör bir dostumun güncesinden aldım.
Bir gün doktora bir ressam geliyor, aşk hikâyesini anlatıyor. İşte karşı camda bir kız varmış. Bakışmalar başlamış, gülüşmeler başlamış, selamlar başlamış falan. Sonra anneyle ve kardeşiyle geliyor kız, ziyaret ediyor ressamı. Seviyorlar birbirlerini, evleniyorlar. Ressam gece bir de bakıyor ki kızın kulağının yarısı yok. Dert oluyor, ulan yarısı olsa ne olacak, olmasa ne olacak diyor ama bir yandan da istemiyor kızı. Aşık ama aşık değil. Çünkü kızın estetiği bozuk. Lan seviyorsan evlen, çocuk yap, süper bir ömür geçir. Kulağın yarısı yok diye lolo yapmak ne oluyor.
Neyse, doktor işte oraya bir şey yapamayacağını söylüyor, ressam da umutsuzlukla çıkıyor oradan. Bu kadar.
Büyükbaba: Yine bir Halid Ziya şahanesi. Gözlem, kurmaca gücü ve çocuk. Üçü bir araya geldi mi aha.
Büyükbabayla torunu, en azından anlatıcı öyle düşünüyor. Zamanlar boyunca gözlüyor anlatıcı, ikisine de bir hayat oturtuyor. Bir gün çocuk büyükbabanın yanında değil, adamcağız çökmüş ve elinde ilaç torbaları var. Gerisini biliyoruz ama o kalp burukluğunu bilmiyorsunuz, okursanız anlarsınız. Bildiğin sokaktan geçmeyen adamı geçer gösteriyor Halid Ziya, inanıyoruz. Zaten inanmak zorundayız, yazarların okuyuculara yalan söyledikleri nerede görülmüş?
Bir bu kadar daha öykü var, hepsi şahane. Okuyalım.
Bir de tüyo: Kabalcı var, bildiniz. Girin, indirimli kitaplar bölümünü bulun. Oradan sadece 1 TL'ye Halid Ziya'nın kitaplarını alabiliyorsunuz. 1 TL. Tırto tırto kitaplara para vermeyin de bir tanecik alın bari lan. Ya da siz bilirsiniz ama alın bir tane, bulunsun.
Kitaptaki öyküler 1894-1921 arasında kaleme alınmış ve bazıları otobiyografik öğeler içeriyor. Halid Ziya öncelikle mükemmel bir gözlemci, ardından mükemmel bir kurgucu. "Bana birkaç isim verin, size hemen bir hikâye sunayım," diyor adam. Çünkü geçmişe dönük bitmek bilmeyen bir özlem var ve uydurukçuluk, kaynağını bu sonsuz özlemden alıyor. Gençlik yıllarını İzmir'de geçiren Halid Ziya, yazdığı onca öyküye, romana rağmen İzmir'in havasını sayfalardan alamamaya başlıyor ve 50 yıl sonra doğup büyüdüğü şehre geri dönüyor. Bu başka bir yazının konusu.
Bir Hikâye-i Sevda: Barba, Balkan Savaşları sırasında İzmir'e gelen bir meczuptur. Soru sorarlar, cevap vermez. Sürekli güler. Buna geldiği köyde derme çatma bir kulübe yaparlar, yemek verirler. Köyün meczubu olur artık, herkes onu çok sever ve kış gelince bir gemiye atlayıp gitmek isteyen köyün uğurunu bırakmazlar. Barba yine güler, köyde kalır. İşte güç isteyen işleri falan yapar. Bu arada Barba'nın aşık olduğu dedikodusu yayılır. Adam gerçekten de hayalet gibi gezinmektedir, böyle adeta aşığım ulan ben diye bağırmaktadır. Sorarlar, söylemez. Susar, gönül razı gelmez, o da alır kazmayı küreği, yıkıntıların arasında bir yol yapmaya başlar. Aylar geçer, yol biter, Barba için bir tören düzenlenir ve madalya gibi bir şey alır Barba.
Ortadan kaybolduktan sonra cesedini göl gibi bir yerde bulurlar, ayağına falan taş bağlayıp atlamış. Aldığı madalya tarzı şeyi de köyün en güzel kızının kapısına asılı bulmuşlar. Böyle bir garip insanın hikâyesi. Mahallesinde deli mi diyeyim, akıl hastası mı diyeyim, neyse, olanlar bilirler. İncelersiniz ama ötesini merak etmezsiniz. Halid Ziya ötesini de gösteriyor burada. Süper.
Emel-i Meyus: Her akşamüstü dışarıdaki çocukları izleyen bir amcamız var. Hiç kaçırmıyor; aynı saatte, aynı yerde. Eşi de kendi dünyasında bir kadın. Çocukları olmuyor, sıkıntı burada.
Doktorlar, hemşireler, kocakarılar, üfürükçüler, kar etmiyor. Bu sırada bir evliliğin anatomisini de çıkartıyor Halid Ziya. Evlendikleri zaman, çocuksuzluk, evlatlık fikrinin adam tarafından reddedilmesi, bir zaman sonra konuşacak hiçbir şey bulamamaları, bir odada sessizce yaşlanan insanlar... O geçen zamanın tıkırtısını işitebiliyorsunuz, oda da gözünüzün önünde canlanıyor. Tozlar içinde yaşayan iki insan. Zamanı öyle sakince öldüren insanlar Halid Ziya'nın kaleminden başka bir kalemden çıkamazdı zannediyorum.
Neyse, bir gün karısı adama müjde veriyor. Dünyalar adamın oluyor, emin olmak için doktorla konuşmaya gidiyor adam. Doktor yine birçok terim kullanarak adamın kafasını karıştırıyor ve diyor ki yanılıyorsunuz be mal, karınız hamile değil. Off, yıkılmaya gel. Sonra eve dönüyor, daha büyük bir umutsuzluk içinde kıvranırken yüklükten ses geliyor, bir de bakıyorlar ki üç tane kedi. Birini tutuyorlar evde, adını da İsmet koyuyorlar. Doğmayacak olan çocuğun adı. Ulan çok üzücü bir hikâyeydi ya.
Güzel Artemisiya: Kıvrandım şunu okuyunca:
"İnsanın hayatında geçmişin anılarına yöneltilen geriye bakış, bence tıpkı tersine çevrilerek bakılan bir dürbüne benzer: Bütün görüntüler ve biçimler uzaklarda, ancak ayırt edilebilen uzun aralıklarla sıra ile durur. Ancak renklere, çizgilere ilişkin olan bütün bakışı incitecek eksiklikler kusurlar uzaklığın boyutu ile örtülmüş, gizlenmiştir." (s. 30)
Halid Ziya, geçmişi böyle gördüğünü söylüyor. Gerçekten de bir süre sonra sadece güzel anılar kalıyor, ya da kötü anılar gerçekten de kötüyse, yani karakterimizi etkileyecek kadar, yaşamımızı değiştirecek kadar kötüyse ortada hiçbir şey kalmıyor. Hiçbir şey hatırlamıyoruz, bastırıyoruz ve diplere çöküyor ne varsa. Diplere, asla bir şey aramak istemeyeceğimiz derinliklere çöküyor. Nereden nereye geldik, neyse.
Anlatıcı muhtemelen Halid Ziya. Gençliğinde izlediği bir şarkıcıyı yıllar sonra tekrar izliyor ve geçmişin ne kadar da uzakta olduğunu fark edip yıkılıyor, kaçıyor ortamdan. Böyle.
"Ben daha fazla işitmemek için, şimdi bir çığlık acılığıyla yüreğime ezinç veren bu yinelemeyi duymamak için acele yürüyor, buradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum. Ama o, iki masum çocuk annesinin (Artemisiya) bu gülerken ağlayan sesi beni izliyordu ve hâlâ izliyor:
Tara, tara, tira, tara, rara, rira..." (s. 39)
Daire-i İstintakta: Sorgu sırasında söylenenlerden oluşan bir hikâye, teknik bu. Bir kızcağız var, 15 yaşında. Bir yıl evvelinde bir adam çıkartıyorlar karşısına, evlendiriyorlar. Görücü usulü bile değil, veya kızın haberi olmadan öyle. Halid Ziya da dönemin sorunlarına olabildiğince eğilen bir yazar, dolayısıyla böyle şeyleri sıklıkla yazıyor. Kadına şiddeti ve çarpık evlilikleri eleştiriyor burada. Kadın öldürüyor kocasını en sonunda ama adam neler neler yapıyor. Şerefsiz. Bir de şey, kadın hamile olduğunu söylüyor adama.
"O gün yanına yaklaşarak yavaşça, hem gülerek hem korkarak söyledim. Ah, ne dedi bilir misiniz? Öfkeyle bana döndü, omuzumdan şiddetle bakarak: 'Sen de, piçin de yerin dibine batınız!' dedi." (s. 43)
Dsddsf, züppe olmakla suçlanan bir yazar için hakaret, küfür böyle kariler. Adam kibar.
Bayram Hediyesi: O zamanın arkadaş çevresine süper bir bakış ve yoksul insanlar. Rencide edilmeden bir insana nasıl yardım edilir, bu. Fakat asıl olay Süleyman Naim adlı bir arkadaşın söyledikleri:
"Ben sana bir şey söyleyeyim mi azizim? Edebiyatta eski, yeni, pek yeni, daha da çok yeni, yeninin yenisi yoktur. Yalnız bir şey vardır: Edebiyat!.. Bugünün edebiyatına, özel deyimiyle Edebiyat-ı Cedîde'ye karşı aşağılatmada bulunanlar ne kadar insafsızlık ediyorlarsa, eski edebiyatı küçümseyenler de haksızlıkla aynı şeyi yapıyorlar demektir. Edebiyatta ben ne eskilik, ne yenilik tanırım; edebiyatta ne dün vardır, ne bugün... Edebiyat, Batı'nın hüzünler ufuklarında ya da Doğu'nun keyifli göklerinde doğmuş olsun; edebiyat Arabistan'ın güneş tufanları altında tutuşan çöl denizlerinde, bir hurma ağacının lutfedici gölgesinde; ya da kuzeyin donuk tanyerleriyle boyanan buzdağlarında yetişsin, bence edebiyat, her vakit, her yerde birdir. Edebiyatta ayrımı yapılacak yalnız bir görüş açısı vardır: Güzel ya da kötü..." (s. 50)
Mai ve Siyah'taki şiir ve Edebiyat-ı Cedîde görüşlerini destekleyen, hatta koca bir dönemin özetini çıkaran bir bölüm.
Küçük Kambur: Halid Ziya'da çocukların yeri pek önemlidir. Kendisinin çocuklarla ilgili bir sözü vardı, galiba dünyada en çok çocukları, çocukların tertemiz, saf gönüllerini sevdiğini söylüyordu galiba. Dolayısıyla hemen her öyküde küçük rollü, büyük rollü çocuklara rastlarız. Bu da öyle. Küçük kambur, mutlu bir aile ortamında büyüyen bir çocuk. Babası eğlence olsun diye her zamanki gibi sallıyor kendisini bir gün, lakin çarşaf elinden kaçınca güüm, çocuk yerde. Omurgası zortluyor ve çocuk kambur oluyor. Bundan sonrası diğer çocukların kambura alışma safhası, giysi problemi, yani küçük bir çocuk için dert olacak bütün küçük sıkıntılar. Minicik detaylarda büyük bir dünya var Halid Ziya için.
Hiçbir şey bizim çocuğu yıkamıyor, ta ki beraber büyüdüğü bir kız evlenene kadar. Eh, bir insanı aşk yıkabilir ancak.
Bir Valide Tarafından: Görücü usulü evlilik temalı bir öykü. Anne, kızını evlendirmek üzere ve kendi gelinlik çağını hatırlıyor, anılara dönüp anlatıyor bazı şeyleri. Çok ilginç hadiseler var, zamanımızda birçoğu yok olmuştur ama o zamanlar niyeti belli eden şifrelermiş adeta. Birini alayım. Görücüler çıkarken.
"Onlar çıkarken size, 'Allah bağışlasın efendim, Allah güldürsün efendim!" derler, bu: 'Allah başkasına bağışlasın, başkasından güldürsün!' demektir." (s. 75)
Taktiklere gel lan, süpermiş. Neyse, kızımız bir genci beğeniyor, evlenecekler. Genç o sırada askere alınıyor, gidiyor. Ölüm haberi geliyor anneye, anne yıkılıyor. Kızına haberi daha vermemiş, öyle görüyoruz öykünün sonunda. Yıllar süren görücü akınından sonra işler yoluna girdi derken tekrar görücü akını başlayacak, kız için büyük yıkım. Adam insanın içini kıyıyor ya, gerçekten on numara beş yıldız öyküler.
Ruznâmeden Müfrez: Yani günlükten alınmış anlamında. Günlükten bir bölüm. Halid Ziya diyor ki operatör bir dostumun güncesinden aldım.
Bir gün doktora bir ressam geliyor, aşk hikâyesini anlatıyor. İşte karşı camda bir kız varmış. Bakışmalar başlamış, gülüşmeler başlamış, selamlar başlamış falan. Sonra anneyle ve kardeşiyle geliyor kız, ziyaret ediyor ressamı. Seviyorlar birbirlerini, evleniyorlar. Ressam gece bir de bakıyor ki kızın kulağının yarısı yok. Dert oluyor, ulan yarısı olsa ne olacak, olmasa ne olacak diyor ama bir yandan da istemiyor kızı. Aşık ama aşık değil. Çünkü kızın estetiği bozuk. Lan seviyorsan evlen, çocuk yap, süper bir ömür geçir. Kulağın yarısı yok diye lolo yapmak ne oluyor.
Neyse, doktor işte oraya bir şey yapamayacağını söylüyor, ressam da umutsuzlukla çıkıyor oradan. Bu kadar.
Büyükbaba: Yine bir Halid Ziya şahanesi. Gözlem, kurmaca gücü ve çocuk. Üçü bir araya geldi mi aha.
Büyükbabayla torunu, en azından anlatıcı öyle düşünüyor. Zamanlar boyunca gözlüyor anlatıcı, ikisine de bir hayat oturtuyor. Bir gün çocuk büyükbabanın yanında değil, adamcağız çökmüş ve elinde ilaç torbaları var. Gerisini biliyoruz ama o kalp burukluğunu bilmiyorsunuz, okursanız anlarsınız. Bildiğin sokaktan geçmeyen adamı geçer gösteriyor Halid Ziya, inanıyoruz. Zaten inanmak zorundayız, yazarların okuyuculara yalan söyledikleri nerede görülmüş?
Bir bu kadar daha öykü var, hepsi şahane. Okuyalım.
H. G. Wells - Dünyanın Sonuna Doğru/Dünyaların Savaşı
Kariler, bilim kurgu ne güzel bir şey. Mesela Lem. Konular ne kadar insan. Mesela Asimov. Konular ne ilginç. Mesela Lögüyi, konular ne kadar insanların boklukları. Çeşit çeşit oldukları için herkes bir tat alabilir. Gerçekten süper.
Bildiğimiz Dünyalar Savaşı. Lakin ki öyle değil, adamlar gelip çoto çoto dağıtıyorlar. Bizimkiler de toptur, tüfektir, böyle şeylerle karşı koymaya çalışıyorlar ama sihir gibi gelen bir teknolojiye karşı şansımız yok. Şanlı bir direniş yok yani, Falling Skies ortamı hiç yok.
En başta Mars'ta meydana gelen bir patlama var. Çeşitli ilginç veriler elde ediliyor. Mars bizim gezegenle aynı doğrultuya gelmiş, yakınmış falan. Gözleniyormuşuz bayağıdır. Ogilvy diye bir astronom var, Ottersaw Gözlemevi'nin başındaki adam. Bizim filozof esas oğlanın arkadaşı. İşte gözlemliyor bu değişiklikleri, sonra bizimkine diyor ki Mars'ta insana benzer yaşam formlarının yaşama şansı milyonda bir. Milyonda bir bizim için çok büyük bir oran, fakat evren için çok küçük. Yani, evrenden bahsediyoruz. Her şeyin olabileceği tek yer. Sonra üç ışık kaynağı tespit ediliyor, bunlar gezegenimize geliyorlar galiba. Güm diye düşüyorlar. Silindir bunlar, büyükler biraz. İnsanlar gidiyor yanlarına, kuluçka döneminden sonra açılıyor bunlar. Deli sıcak bir ışınla insanlar meşaleye dönüşüyorlar. Filmde pof diye küle dönüşüyorlardı hatırlıyorsanız. Demek ki ayar çok önemli. Izgara kokusunu seviyorsanız ayarı birazcık kısın, insanlar yansın.
Sonrası bildiğimiz kaçma olayları. Ordu harekete geçiyor, geçtiğine pişman oluyor. Adamlarda muazzam silahlar var, senin silahların adamlara üfürükten geliyor haliyle.
Biyolog olan Wells'in ihtisas alanıyla ilgili yaptığı açıklamalar güzel. Marslılar pipet gibi bir şeyle kanımızı etimizi emiyorlarmış, beslenme yolları bu. Wells şöyle diyor:
"Bu beslenme biçimi kuşkusuz bize çok iğrenç gelecektir. Ancak, bizim etoburluk alışkanlıklarımızın da akıllı bir tavşanda aynı duyguları yaratacağını düşünmek gerekir.
İnsanın, zamanının ve gücünün büyük bölümünü yemek ve sindirim işine ayırdığını düşündüğümüzde, bu tür enjeksiyon uygulamasının fizyolojik avantajları olduğu inkar edilemez. Bizim vücudumuz yarı yarıya bezler, damarlar ve organlardan oluşmakta, bunlar da heterojen gıdayı kana dönüştürüyorlar. Sindirim olayı ve onun sinir sistemine etkileri de gücümüzü azaltıyor ve düşünme kapasitemizi etkiliyor. İnsanlar karaciğerlerinin sağlıklı ya da sağlıksız oluşuna göre mutlu ya da mutsuz olabilmektedirler. Fakat Marslılar bütün bu ruhsal durumlar ve duyguların üstüne çıkmış konumdadırlar." (s. 100)
Adamlar ayrıca uyumuyorlar, cinsel ilişkiye girmiyorlar ve vücutlarındaki herhangi bir cortluğu daha doğmadan temizleyebiliyorlar. Kanser, şu, bu, hiç yok. Pirüpak, pırıl pırıl canavarlar. Sonlarını getiren de bu olacak zaten.
Esas oğlanla bir topçu yüzbaşısı mıydı, onun konuşmasında asker insanoğluyla Marslıları karşılaştırıyor. Zaten romanın temelinde de bu var. Adam diyor ki insanlar rahattı. Zengin olanları vardı, fakir olanları vardı, fakat herkes gece ailesinin yanında mutlu oluyordu. Marslılar bunun bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öyle boş beleş yaşıyorduk, şimdi ahlak sistemleri değişecek, değer yargıları değişecek, dinler değişecek, şu bu. Yani büyük bir felaket yaşanmadan hiçbir şey değişmez diyor. Böyle bir şey.
Bir şey demeye gerek yok, süper kitap.
Bildiğimiz Dünyalar Savaşı. Lakin ki öyle değil, adamlar gelip çoto çoto dağıtıyorlar. Bizimkiler de toptur, tüfektir, böyle şeylerle karşı koymaya çalışıyorlar ama sihir gibi gelen bir teknolojiye karşı şansımız yok. Şanlı bir direniş yok yani, Falling Skies ortamı hiç yok.En başta Mars'ta meydana gelen bir patlama var. Çeşitli ilginç veriler elde ediliyor. Mars bizim gezegenle aynı doğrultuya gelmiş, yakınmış falan. Gözleniyormuşuz bayağıdır. Ogilvy diye bir astronom var, Ottersaw Gözlemevi'nin başındaki adam. Bizim filozof esas oğlanın arkadaşı. İşte gözlemliyor bu değişiklikleri, sonra bizimkine diyor ki Mars'ta insana benzer yaşam formlarının yaşama şansı milyonda bir. Milyonda bir bizim için çok büyük bir oran, fakat evren için çok küçük. Yani, evrenden bahsediyoruz. Her şeyin olabileceği tek yer. Sonra üç ışık kaynağı tespit ediliyor, bunlar gezegenimize geliyorlar galiba. Güm diye düşüyorlar. Silindir bunlar, büyükler biraz. İnsanlar gidiyor yanlarına, kuluçka döneminden sonra açılıyor bunlar. Deli sıcak bir ışınla insanlar meşaleye dönüşüyorlar. Filmde pof diye küle dönüşüyorlardı hatırlıyorsanız. Demek ki ayar çok önemli. Izgara kokusunu seviyorsanız ayarı birazcık kısın, insanlar yansın.
Sonrası bildiğimiz kaçma olayları. Ordu harekete geçiyor, geçtiğine pişman oluyor. Adamlarda muazzam silahlar var, senin silahların adamlara üfürükten geliyor haliyle.
Biyolog olan Wells'in ihtisas alanıyla ilgili yaptığı açıklamalar güzel. Marslılar pipet gibi bir şeyle kanımızı etimizi emiyorlarmış, beslenme yolları bu. Wells şöyle diyor:"Bu beslenme biçimi kuşkusuz bize çok iğrenç gelecektir. Ancak, bizim etoburluk alışkanlıklarımızın da akıllı bir tavşanda aynı duyguları yaratacağını düşünmek gerekir.
İnsanın, zamanının ve gücünün büyük bölümünü yemek ve sindirim işine ayırdığını düşündüğümüzde, bu tür enjeksiyon uygulamasının fizyolojik avantajları olduğu inkar edilemez. Bizim vücudumuz yarı yarıya bezler, damarlar ve organlardan oluşmakta, bunlar da heterojen gıdayı kana dönüştürüyorlar. Sindirim olayı ve onun sinir sistemine etkileri de gücümüzü azaltıyor ve düşünme kapasitemizi etkiliyor. İnsanlar karaciğerlerinin sağlıklı ya da sağlıksız oluşuna göre mutlu ya da mutsuz olabilmektedirler. Fakat Marslılar bütün bu ruhsal durumlar ve duyguların üstüne çıkmış konumdadırlar." (s. 100)
Adamlar ayrıca uyumuyorlar, cinsel ilişkiye girmiyorlar ve vücutlarındaki herhangi bir cortluğu daha doğmadan temizleyebiliyorlar. Kanser, şu, bu, hiç yok. Pirüpak, pırıl pırıl canavarlar. Sonlarını getiren de bu olacak zaten.
Esas oğlanla bir topçu yüzbaşısı mıydı, onun konuşmasında asker insanoğluyla Marslıları karşılaştırıyor. Zaten romanın temelinde de bu var. Adam diyor ki insanlar rahattı. Zengin olanları vardı, fakir olanları vardı, fakat herkes gece ailesinin yanında mutlu oluyordu. Marslılar bunun bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öyle boş beleş yaşıyorduk, şimdi ahlak sistemleri değişecek, değer yargıları değişecek, dinler değişecek, şu bu. Yani büyük bir felaket yaşanmadan hiçbir şey değişmez diyor. Böyle bir şey.
Bir şey demeye gerek yok, süper kitap.
22 Eylül 2012 Cumartesi
Hakan Bıçakcı - Karanlık Oda
Hakan Bıçakcı'nın yine nereden ne çıkaracağının belli olmadığı bir roman. Entry girseydim böyle girerdim. Girmedim.
Bir otobüste, hattın son durağında ve hiç bilmediği bir yerde uyanan bir adam var. Kendisi fotoğrafçı. Gecenin bir körü otobüsten iniyor. Gidecek pek bir yer yok, yakındaki lokanta dışında. Gidiyor, çorba morba içiyor. Adamın evinde kalıyor, sonra şimdiyle geçmiş arasında bazı acayip bağlantılar kuruyor, kaçıyor oradan. Yaralar belirmeye başlıyor vücudunda. Fotoğrafçı olmak için yaptığı korkunç yolculuk var bir de, İstanbul'a gelişi ve kendi dükkanını açana kadar geçen sürede yaptığı düğün fotoğrafçılığı. Yaralar çoğalıyor, her şey birbirine giriyor, adam ne olduğunu anlamıyor, bağlantılar kurmaya devam ediyor. Herkes, her şey birbirini andırıyor. Böyle.
Okurken kelimelere, olaylara dikkat edilirse daha ilk sayfalardan mevzu ortaya çıkarılabilir. Otobüs yolculukları, bürokrasi mavisi, doktor, falan. Bir de müzikler var ama sadece var, olaylara bir fon oluşturmuyor, bir katkı sağlamıyor. Adamımız müzik dinliyor, o kadar.
Geriyor, bir noktaya kadar anlamak istiyor insan neler olduğunu. Hakan Bıçakcı'nın istediği zannediyorum King'in isteğiyle aynı; olağan insanların olağanüstü durumlardaki tepkilerini sınırları çizilmiş ve ipuçları verilmiş bir gizemin etrafında kurmak. Başarılı ama büyük umutlarla okunmamalı sanıyorum.
Kısa, böyle. Güzel. Sahafta görülürse kaçırılmasın.
Bir otobüste, hattın son durağında ve hiç bilmediği bir yerde uyanan bir adam var. Kendisi fotoğrafçı. Gecenin bir körü otobüsten iniyor. Gidecek pek bir yer yok, yakındaki lokanta dışında. Gidiyor, çorba morba içiyor. Adamın evinde kalıyor, sonra şimdiyle geçmiş arasında bazı acayip bağlantılar kuruyor, kaçıyor oradan. Yaralar belirmeye başlıyor vücudunda. Fotoğrafçı olmak için yaptığı korkunç yolculuk var bir de, İstanbul'a gelişi ve kendi dükkanını açana kadar geçen sürede yaptığı düğün fotoğrafçılığı. Yaralar çoğalıyor, her şey birbirine giriyor, adam ne olduğunu anlamıyor, bağlantılar kurmaya devam ediyor. Herkes, her şey birbirini andırıyor. Böyle.
Okurken kelimelere, olaylara dikkat edilirse daha ilk sayfalardan mevzu ortaya çıkarılabilir. Otobüs yolculukları, bürokrasi mavisi, doktor, falan. Bir de müzikler var ama sadece var, olaylara bir fon oluşturmuyor, bir katkı sağlamıyor. Adamımız müzik dinliyor, o kadar.
Geriyor, bir noktaya kadar anlamak istiyor insan neler olduğunu. Hakan Bıçakcı'nın istediği zannediyorum King'in isteğiyle aynı; olağan insanların olağanüstü durumlardaki tepkilerini sınırları çizilmiş ve ipuçları verilmiş bir gizemin etrafında kurmak. Başarılı ama büyük umutlarla okunmamalı sanıyorum.
Kısa, böyle. Güzel. Sahafta görülürse kaçırılmasın.
19 Eylül 2012 Çarşamba
Charles Bukowski - Postane
Ayyaşın önünde saygıyla eğilelim. Şimdi kalkalım.
Bukowski'nin ilk kitabı. Chinaski'nin ilk ortaya çıkışı. Bir yanda beynini hafif ateşte kırk dakika pişiren, sevişerek yaşama gücü bulan bir uyumsuz, öbür yanda savaş çığlıklarının duyulduğu bir ülkenin çarpık iş düzeninde tutunmaya çalışan bir işçi. Henry "Hank" Chinaski. Tanıştığınıza inanın ki mutlu olmadınız.
Chinaski'nin 11 yıllık bir dönemi var burada, anlattıklarından çıkardığımıza göre 39-50 arası. Kendisine göre bu iş bir yanlışlık olarak başlamış. Herkesin işe alındığını duyunca kendisi de başvuruyor. Yanlışlık dediği de deneme sürecinde bir kadını fikfiklemesi. İşi seviyor, sırf düzüş ve rahat dağıtım olduğunu düşünüyor. Yani seks olmasa işe girmeyecek belki. Birazcık şeyimize mukayyet olmalıyız zannediyorum.
Sonra Jonstone diye bir ayının yönetiminde çalışıyor. Jonston bir ayı. Anlayışsız, kaba ve tam bir sistem adamı. Tipik bir dişli. Chinaski elbette "kaşınıyor" bu durumda.
"Yedek taşıyıcıların kendileri olmayacak emirlerine itaat ederek Jonstone'ı mümkün kılıyorlardı. Acımasızlığı bu denli bariz birinin böyle bir konuma nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Kadrolu taşıyıcıların umurlarında değildi, sendikalı işçinin beş paralık değeri yoktu." (s. 9)
Sonuçta bir şikayet mektubu yazıyor Hank, biri daha üst mercilere, biri Jonstone'a. Sonunda paparayı yiyip bir de Jonstone kendisine iş vermediği için çalışırken boşta kalıyor. Sonra Jonstone mecburen, tahminimce kanunlar gereği kendisine iş vermek zorunda kalıyor ama en kazık güzergahı veriyor. Belli bir zaman veriliyor ve imkansızı başarmasını istiyorlar Hank'ten. Tamamen götlük çok affedersiniz. Bu sırada Hank'in köpeklerle maceraları, postacılarla sıkıntısı olan bazı insanlarla maceraları... Hank tepkileri var buralarda bol bol. Sabah işe giderken otobüste ıhsı tıhsı diye kendi kendime güldüm. Tutanaklar da var. Jonstone, kendisi gibi lüzumsuz tutanakları Hank'e yolluyor bıkmadan. Hank de çöpe atıyor bunları. Sürekli bu döngü devam ediyor. Delirmemek elde değil, böyle böyle insan alkolik oluyor işte. Hank'in mektup bırakırken girip şarap içtiği, tuvaletine sıçtığı kilise bölümü de var, yoksa değil yemek yiyecek, uyuyacak zaman yok. Tam bir sömürü düzeni.
Ya Allah aşkına, bok gibi bir sabahı güzelleştirecek şöyle bir bölümden daha güzeli olabilir mi? Şöyle:
"Kaçık ve donuk insanlardan geçilmiyordu sokaklar. Çoğu güzel evlerde yaşıyor ve çalışmıyorlardı, bunu nasıl başardıklarını anlamakta güçlük çekiyordu insan. Mektuplarını posta kutusuna koymana izin vermeyen bir tip vardı mesela. Kapının önüne dikilip üç blok öteden gelişini izler, yanında vardığında elini uzatırdı.
Aynı güzergahta çalışan birkaç kişiye sordum.
'Kapının önünde durup elini uzatan adamın sorunu nedir?'
'Hangi kapının önünde durup elini uzatan adam?'
Hepsinin sesi de aynıydı.
Bir keresinde o güzergahta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektubu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.
'HAYIR HAYIR HAYIR!' diye bağırdı. 'KUTUYA KOYMA!'
Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2'de koşmuş olmalıydı.
Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu." (s. 26)
Otobüste onca asık surat, Dudullu'ya doğru gidiyoruz. Bir gülme aldı beni. Sahneyi gözümde canlandırdım, duramıyorum. Çok iyi geldi, günüm de süper geçti. Şu paragrafı okumayı nasip edenlerden, yazarından çevirmenine Allah razı olsun.
Bunun dışında işyerinde kafayı cozutan adamların hikâyeleri de tam bir kara mizah örneği. Bir tanesini alıyorum: G.G adlı amca. Gittiği güzergahlarda çocuklara şeker veriyor, bir gün mal bir anne tarafından çocuk tacizcisi olduğu öne sürülüyor. Sonrasında bir gün işini bırakıp ağlayarak kaçıyor G.G.
"G.G'yi bir daha görmedim. Kimse bilmiyordu ona ne olduğunu. Sözünü de etmiyorlardı. 'İyi adam.' Kendini posta hizmetine adamış adam. Yerel bir marketin reklam broşürleri yüzünden gırtlağı kesilmişti -özel indirim: üç doların üzerindeki her alışveriş için bir kutu çamaşır tozu bedava.' (s. 37)
Bütün bu postane hikâyesi sırasında Henry üç kadınla beraber oluyor: Betty, aileden zengin, nemfoman Joyce ve Fay. Bukowski'nin Fay'den çocuğu oluyor, otobiyografik bir karakter. Diğerleri de muhtemelen öyle, belki Joyce değil öyle. Kadınlarla yaşadıklarına girmiyorum, hipodrom olaylarına girmediğim gibi. Sadece Joyce'un ısrarıyla alınan muhabbet kuşlarının Hank'i nasıl delirttiğini söyleyebilirim ama söylemem, inanılmaz keyifli bir bölüm. Alın da okuyun, onu da mı yazayım.
Hank için nokta cümle:
"'Yarın hangi ata oynamayı düşünüyorsunuz?' diye sordu barmen.
'Yarın çok uzak,' dedim ona." (s. 115)
Tez görüldüğü yerde alına. Süper kitap.
Bukowski'nin ilk kitabı. Chinaski'nin ilk ortaya çıkışı. Bir yanda beynini hafif ateşte kırk dakika pişiren, sevişerek yaşama gücü bulan bir uyumsuz, öbür yanda savaş çığlıklarının duyulduğu bir ülkenin çarpık iş düzeninde tutunmaya çalışan bir işçi. Henry "Hank" Chinaski. Tanıştığınıza inanın ki mutlu olmadınız.
Chinaski'nin 11 yıllık bir dönemi var burada, anlattıklarından çıkardığımıza göre 39-50 arası. Kendisine göre bu iş bir yanlışlık olarak başlamış. Herkesin işe alındığını duyunca kendisi de başvuruyor. Yanlışlık dediği de deneme sürecinde bir kadını fikfiklemesi. İşi seviyor, sırf düzüş ve rahat dağıtım olduğunu düşünüyor. Yani seks olmasa işe girmeyecek belki. Birazcık şeyimize mukayyet olmalıyız zannediyorum.
Sonra Jonstone diye bir ayının yönetiminde çalışıyor. Jonston bir ayı. Anlayışsız, kaba ve tam bir sistem adamı. Tipik bir dişli. Chinaski elbette "kaşınıyor" bu durumda.
"Yedek taşıyıcıların kendileri olmayacak emirlerine itaat ederek Jonstone'ı mümkün kılıyorlardı. Acımasızlığı bu denli bariz birinin böyle bir konuma nasıl geldiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Kadrolu taşıyıcıların umurlarında değildi, sendikalı işçinin beş paralık değeri yoktu." (s. 9)
Sonuçta bir şikayet mektubu yazıyor Hank, biri daha üst mercilere, biri Jonstone'a. Sonunda paparayı yiyip bir de Jonstone kendisine iş vermediği için çalışırken boşta kalıyor. Sonra Jonstone mecburen, tahminimce kanunlar gereği kendisine iş vermek zorunda kalıyor ama en kazık güzergahı veriyor. Belli bir zaman veriliyor ve imkansızı başarmasını istiyorlar Hank'ten. Tamamen götlük çok affedersiniz. Bu sırada Hank'in köpeklerle maceraları, postacılarla sıkıntısı olan bazı insanlarla maceraları... Hank tepkileri var buralarda bol bol. Sabah işe giderken otobüste ıhsı tıhsı diye kendi kendime güldüm. Tutanaklar da var. Jonstone, kendisi gibi lüzumsuz tutanakları Hank'e yolluyor bıkmadan. Hank de çöpe atıyor bunları. Sürekli bu döngü devam ediyor. Delirmemek elde değil, böyle böyle insan alkolik oluyor işte. Hank'in mektup bırakırken girip şarap içtiği, tuvaletine sıçtığı kilise bölümü de var, yoksa değil yemek yiyecek, uyuyacak zaman yok. Tam bir sömürü düzeni.
Ya Allah aşkına, bok gibi bir sabahı güzelleştirecek şöyle bir bölümden daha güzeli olabilir mi? Şöyle:
"Kaçık ve donuk insanlardan geçilmiyordu sokaklar. Çoğu güzel evlerde yaşıyor ve çalışmıyorlardı, bunu nasıl başardıklarını anlamakta güçlük çekiyordu insan. Mektuplarını posta kutusuna koymana izin vermeyen bir tip vardı mesela. Kapının önüne dikilip üç blok öteden gelişini izler, yanında vardığında elini uzatırdı.
Aynı güzergahta çalışan birkaç kişiye sordum.
'Kapının önünde durup elini uzatan adamın sorunu nedir?'
'Hangi kapının önünde durup elini uzatan adam?'
Hepsinin sesi de aynıydı.
Bir keresinde o güzergahta mektup dağıtırken elini uzatan adamı gördüm, evinden yarım blok ötede durmuş komşusuyla konuşuyordu. Bir blok ötede beni görünce evine yürüyüp beni karşılayacak kadar zamanı olduğuna karar verdi. Arkasını dönünce koşmaya başladım. Ömrümde bu kadar hızlı mektup dağıttığımı hatırlamıyorum, müthiş bir depara kalkmıştım, hiç düşürmedim tempomu, öldürecektim onu. Mektubu posta kutusunun aralığına sokmak üzereyken döndü ve beni gördü.
'HAYIR HAYIR HAYIR!' diye bağırdı. 'KUTUYA KOYMA!'
Bana doğru koşmaya başladı. Bulanık ayaklarını gördüm sadece. Yüz metreyi 9.2'de koşmuş olmalıydı.
Mektubu eline bıraktım. Zarfı açtı, verandayı katetti, kapıyı açtı ve içeri girdi. Ne anlama geldiğini bana birinin anlatması gerekiyordu." (s. 26)
Otobüste onca asık surat, Dudullu'ya doğru gidiyoruz. Bir gülme aldı beni. Sahneyi gözümde canlandırdım, duramıyorum. Çok iyi geldi, günüm de süper geçti. Şu paragrafı okumayı nasip edenlerden, yazarından çevirmenine Allah razı olsun.
Bunun dışında işyerinde kafayı cozutan adamların hikâyeleri de tam bir kara mizah örneği. Bir tanesini alıyorum: G.G adlı amca. Gittiği güzergahlarda çocuklara şeker veriyor, bir gün mal bir anne tarafından çocuk tacizcisi olduğu öne sürülüyor. Sonrasında bir gün işini bırakıp ağlayarak kaçıyor G.G.
"G.G'yi bir daha görmedim. Kimse bilmiyordu ona ne olduğunu. Sözünü de etmiyorlardı. 'İyi adam.' Kendini posta hizmetine adamış adam. Yerel bir marketin reklam broşürleri yüzünden gırtlağı kesilmişti -özel indirim: üç doların üzerindeki her alışveriş için bir kutu çamaşır tozu bedava.' (s. 37)
Bütün bu postane hikâyesi sırasında Henry üç kadınla beraber oluyor: Betty, aileden zengin, nemfoman Joyce ve Fay. Bukowski'nin Fay'den çocuğu oluyor, otobiyografik bir karakter. Diğerleri de muhtemelen öyle, belki Joyce değil öyle. Kadınlarla yaşadıklarına girmiyorum, hipodrom olaylarına girmediğim gibi. Sadece Joyce'un ısrarıyla alınan muhabbet kuşlarının Hank'i nasıl delirttiğini söyleyebilirim ama söylemem, inanılmaz keyifli bir bölüm. Alın da okuyun, onu da mı yazayım.
Hank için nokta cümle:
"'Yarın hangi ata oynamayı düşünüyorsunuz?' diye sordu barmen.
'Yarın çok uzak,' dedim ona." (s. 115)
Tez görüldüğü yerde alına. Süper kitap.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






