Sezin'imle ev taşıyoruz, öldük. Abimin sponsorluğunda beyaz eşya aldık, yerleştirdik. Yaşam alanımız on katına çıktı, kız ayakkabılarını koyacağı bir sürü rafa kavuşunca mutluluktan ağladı falan, kısacası yazmaya zaman bulamadım. Bu ay da böyle geçsin. Sıklıkla okumaya devam ediyorum, yazacaklarımdan küçük çaplı bir dağ oluştu, 15 tatilde eritmeye bakacağım artık.
Anıların işlenmeden aktarılması zor. Bilincin parladığı anın biricik peteğine sıkışmış olanlar haricinde anılar olabildiğince kurgulanır, hikâyeleştirilir ve paketlenir, sonrasında bir uyarıcıyla birlikte ortaya çıkacak biçimde depoya kaldırılır. Bir şarkı, bir koku, algıların anahtarları her türlü kodu çözer ve yıllar bir anda aşılabilecek mesafeler haline gelir.
Aynı mevzuyla alakalı Hafızadan Kurtulmanın Beş Kadim Yolu diye bir öykü yazıyordum, adam kitabını yazmış. Ben bitireyim de dergiler yine basmasın. Knausgaard'ın üçüncü kuşatması tamamen çocukluğundan ibaret. Bir bölümü olduğu gibi çocukluk, şu parıltılı anlar, diğer bölümler çocukluğun yetişkin yorumlaması şeklinde okunabilir.
Yeni bir mahalleye taşınan ailenin küçük çocuğu, manzarayı hiç unutmayacağı şekilde zihnine kazıyor. Küçük Karl Ove, çocukluğundan bir anda yetişkinliğe adım atıyor ve geçen zamanla birlikte kişiliğinin nasıl değiştiğini, nasıl değişebileceğini merak ediyor. Kitabın yazıldığı ana kadar böyle pek çok an yaşanmış, çoğu hatırlanıyor ve zamanın henüz işlenmemiş bölümü bir bilinmez olarak ortaya çıkıyor. Çocukluk, ölüme dair sahte anılar yaratabilir. Cenaze evinde masaya yatırılan bedenle yeni mahallesini keşfedilmiş bir dünya gibi inceleyen aynı: Karl Ove.
"Bellek, yaşam için güvenilir boyutlarda değil. Üstelik belleğin gerçeğe öncelik vermemesi gibi basit bir nedeni yok bunun. Belleğin bir olayı doğru veya yanlış hatırlamasını gerçeklik gereksinimi belirlemiyor hiçbir zaman. Öz çıkarlar belirliyor bunu." (s. 21)
Bazen karıştırıyorsunuz; anıların anlatıcısı hafıza kodlarını bu çıkarların peşinde çözüyor gibi görünürken çocukluğun doğal anıları bir anda ortaya çıkıyor, karma bir yapı oluşuyor. Güzel bir şey bu, çok katmanlı yapıyı kendiniz aralamalısınız. Hemingway'in buzdağı metaforunu anımsarsanız daha derinlere inebilirsiniz.
İnsanın söylemedikleri olduğunu kim söylemişti?
Tek bir sözcük olsun israf edildiğini düşünmüyorum, Knausgaard okuruna sunduğu şemada anılarının yazınını nasıl etkilediğini anlatıyor aslında. Bu yüzden uzun uzun anlatılan ve anlamsız/değersiz görünen bölümler bile bir amaç uğruna yazılmış. Fark edersiniz ki büyük bir felaketin öncesi ve sonrası uzun uzun anlatılmıştır, zira felaket unutulsa bile ardılı ve öncüsü asla unutulmaz, hafıza eklektik bir şekilde çalışır ve bazı parçaları daha çok parlatır. Bu parlamalardan sıkça görürüz, zira Karl Ove'ın babası, özellikle ilk kitapta ölümünün ardında bıraktığı boşluğa düştüğümüz adam, tam bir sığır olduğu için çocuğa etmediğini bırakmıyor. Bunun yanında ergenlik problemleri, akran despotizmi derken kimsenin yabancısı olmadığı bir dünyayı, orman yasalarının yaşam boyunca en geçerli olduğu zamanları izliyoruz. 60'lı yılların Norveç'i oldukça ıssız, yeşil ve depresif. Despot baba, sessiz anne ve kendi halindeki abi ile birlikte Karl Ove için onlarca kez damgalanmış bir çocukluğu yazmak zor olsa gerek.
Cinsellik, edebiyatın ve müziğin keşfi, okul, arkadaşlar, hepsi bir yerden çocukluğa tutunmuş. İlk öpüşmede arkadaşın öpüşme rekorunu kırmak için salyalarını kızın üzerine akıtan bir beceriksizin hallerini izlerken aynı herifin okuldaki başarılarını ve evdeki hayatta kalma mücadelesini saygıyla izliyoruz.
Tekrar söylemek istiyorum, baba tam bir sığır. Ortaokul öğretmeni olup çocuk psikolojisinden bu kadar uzak kalan bir adam olamaz. Mesleki deformasyon mu diyeyim, ne diyeyim, bilemedim.
Beynin hikâyesi en iyi fantazyaları çöpe atacak kadar heyecan verici ve fantastik. "İnsan Beyninin Gizemi, binlerce benzeri arasından seçilmiş, modern sinirbilimin kurulmasını mümkün kılan kral, yamyam, cüce ve kaşiflerin yaşamlarını yeniden canlandıran, insan beynine dair en iyi hikâyelerin bir derlemesidir." (s. 19) Her bölüm, insan beyninin en iyi anlayabildiği form olan öykü şeklinde kurgulanmış, beyinle alakalı farklı olayların çözümünü okumadan önce geride yatan olağanüstü hikâyeleri öğreneceğiz, sonrasında başa gelenlerin sinirbilimde açtığı çığırı inceleyeceğiz. Kean'in seçtiği örnekler gerçekten akla zarar ölçüde etkileyici. Fiziksel beyinden bilinçli bir zihnin ortaya çıkmasının hâlâ sinirbilimin temel paradoksu olduğunu söyleyen Kean, hikâyelerin beynin yapabilecekleri konusunda fikir vereceğini belirtiyor.
Deli deli işler var, ben üçün beşin lafını yapmam ama çok hadise anlatmayacağım. Beş diyelim, lafını yapalım. Önce mevzuyu anlatayım. Beyin hakkında kesme biçme işlemleriyle başlayan bilgi edinme sürecinin kısa bir tarihçesi bu kitap. Eklemlenen araştırmaların beyin hakkında çok şey söylemeleri bir yana, takip eden bir diğer araştırma tamamen farklı bir telden çalınca önceden bilinenler de tekrar düzenlemeye ihtiyaç duyuyor tabii. Dolayısıyla beyin hakkında her an yeni bir şey bilinebilir, mesela beynin çalışmayan bir bölümü, görevlerini başka bölümlere aktarabiliyor, algılananlar beynin farklı bölümlerinde işlenebiliyor, bir sürü şey. Görseller de hoş; beynin neresi ne iş yapar, beyin çizimleriyle anlaşılabiliyor.
Vaka vaka ilerliyoruz, her bir vakada beynin farklı bir özelliğini ve olguların bilimsel açıklamalarını da öğreniyoruz. Ne güzel. Söylemek gerekir ki çoğu buluş, sezileri ve öngörüleri kuvvetli birkaç bilim insanının omuzlarında yükseliyor. Yaratıcı düşünce, sanatla bilimi bir noktada birleştiriyor.
Paré ve Vesalius'la tanışıyoruz; beyin cerrahisinin önemini dünyaya tanıtan ilk cerrahlar. Tıbbın hurafeden çok daha fazlası olduğunu gösteren bu adamlar, görünenler kadar görünmeyenlerin de mühim olduğunu söylüyorlar. Kafaya alınan darbe, görünür yaralanmalara yol açmasa da ölümcül olabilir, bu bile tıpta başlı başına bir devrimdir kanımca.
İkinci aşamada, görülebilen davranış bozukluklarının temelinde yatan rahatsızlığın beynin kimyasını darmaduman etmesi var. ABD başkanlarından birini katleden şizofren kardeşimizin frengisinin beynin yapısını nasıl cortlattığı anlatılıyor. Güzel.
Üçüncü bölümde beynin yeniden yapılanması, James Holman'ın olağanüstü yaşamında vücut buluyor. Teğmen Holman, İngiliz Donanması bünyesinde çalışırken bütün dünyayı geziyor. Homurtuların sebebi, Holman'ın görme özürlü olması. Görmeyen bir insanın dünyayı gezmesindeki amaç nedir, anlaşılmadığı için adamın anıları görmezden geliniyor, birçok tantana... Olay şu; nöronlar algıları derleyip toparlayarak kendi arzularımızı da katar ve ortaya yeniden yorumlanmış, yaratılmış bilgiler ortaya çıkar. Geçmişi yeniden yaratırız, algıladıklarımızı yeniden yaratırız ve bunu yaparken algı çeşitlerini olabildiğince değerlendiririz, bir kanal hepten kapalı olsa bile. Birçok ses görsel olarak beynimizde yankı bulabilir, bir nevi sinestezi. Bir de ekolokasyon denen nane var, Daniel Kish bu işin üstadı. Daredevil dostumuz ve yarasalarda gördüğümüz ses dalgalarıyla görsel harita çıkarma olayı. Çok az insanın böyle bir yeteneği var. Gözlerinizi kapayın ve dilinizi şaklatarak önünüzdeki manzaranın görselini oluşturmaya çalışın. Ses dalgaları geri gelecek ama algılamada problem yaşayacaksınız, hiçbir şey olmayacak. Görme yetisini kaybeden insanlar zamanla bu kartografi işinde kendilerini geliştirip bir ölçüde görebiliyorlar.
İşin bilimsel açıklamasını geçip garip hadiselere değineyim, merak eden kitabı alsın. Virüsler yüzünden canlı varlıkları tanıyıp cansız varlıklara hiçbir tepki vermeyen insanların hikâyesi ürkünç. Renk hafızasının yitirilmesi, yuvarlak şekillerin algılanamaması, çeşit çeşit rahatsızlık...
Kayıp organ ve organ nakilleri başlı başına bir araştırma konusu. Hayalet (fantom) uzuv sendromunun sebebini az çok biliyoruz; yitirilen bir uzvun kaşınması, acıya yol açması gibi olaylar, beyindeki nöronların o kayıp uzvun hala var olduğunu hissettirmesi sonucu gerçekleşiyor. Organ nakillerinde yeni organın beyin tarafından kabul edilmesi, beynin yapısıyla alakalı. Kısaca, yeni bir organ ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok benimseniyor. Tırnak yeme alışkanlığı olan bir insan yeni elinin tırnaklarını yerse bu iyi, zira insan başkasının elinin tırnaklarını yemez. Freud sürçmeleri de engellenmeye çalışılıyor söz gelimi; "bu el" değil de "elim" denmeli falan, bir sürü şey. Aklıma Robocop geldi.
Burada işin farklı bir boyutu var. Kişi yeni organına tamamen kendi özünü döküyor, duygularının yol açtığı kimyasal değişikliklerle yeni organın uyum sağlaması çok önemli. Gerçi burada organların maddesi farklı ama mantık aynı. Kısacası yüz nakli mi yaptırdınız, hemen tıraş olun, gülümseyin, öpün, öpülün, en küçük kasınızı bile çalıştırın. Beynin yeni yüzü kabul etmesi kolaylaşır.
Fantom uzva ek: Ön kolu olmadan doğan bir kız çocuğunun okulda olmayan parmaklarıyla parmak hesabı yapmasına ne dersiniz? Tüm bedenin beyinde zihinsel bir temsili var ve bunun bozulması kolay değil. Şu nefis bölüm de olayla oldukça alakalı zannediyorum:
İngilizce alt yazılı olarak izleyebilirsiniz. Ben de The Animatrix'i en kısa zamanda 30. kez izlemeliyim.
Bedenin zihinsel temsili beyinde olduğu gibi var, peki beyindeki yüz bölgesinin ayak ve el bölgesine komşu olduğunu biliyor muydunuz? İşte şimdi ayak ve el fetişleri daha anlamlı hale geldi.
Son olarak korku hissetmeyen kadını anlatıp bitiriyorum. Bir bombaya kafa atabilir ya da üstüne benzin döküp kendini yakabilir. Bunları yapmamasının sebebi can acısından, ölmekten korkması değil, sadece yaşamanın dikkate değer olduğunu düşünmesi.
Hikâyeler alıp yürüyor, size de okuması kalıyor. TÜYAP'ta iyi bir indirim yakalarsanız alacaklarınızdan biri bu kitap olabilir. Pişman olmazsınız.
Veysel Karani Keleşoğlu, inşaattan düşüp ölen bir işçi. Patronlar şirketin ticari itibarına gölge düşmemesi için cesedini molozların arasına sakladılar ve bundan kimsenin haberi yoktu, hala yok.
Kitabın iki yazarından biri, Ruanda'daki katliamların ardından bölgede inceleme yaparken palalara indirgenmiş insan yığınlarını anlatıyor, sıkı bir yumruk yemiş gibi olursanız devam etmeniz için bir yeşil ışık. Yaşadığınız, bitmez gibi gözüken sonsuz hayatın, her şeyin ardından sonunuz şu: Erkek-pala. Kadın-pala. Çocuk-pala. Boğazınız kesildi, yüzlerce cesetten birisiniz.
Başarılar. Yarın bir manyak tarafından bıçaklanmamak için mücadele ederken, şöyle bir bakıp geçen insanlardan haykırarak yardım etmelerini isterken başarıya ihtiyacınız olacak.
Gary A. Haugen, International Justice Mission (Uluslararası Adalet Kurulu) adlı organizasyonuyla hukuksuzlukların peşine düşüyor ve deneyimlerini anlatıyor. Korkunç hikâyeler var, insanın kanını donduracak cinsten. Hikayelerin ardından tam olarak neler döndüğünü anlıyoruz, Haugen hukuka yatırım yapılmadığı sürece toplumların refah düzeyine ulaşmasının imkansız olduğunu anlatıyor. Sömürge toplumlarının ani özgürleşmelerinin altyapısızlık sonucu daha büyük bir çürümeye yol açmasının yanında gelişen ülkelerdeki çarpık yapılaşmaya -sadece mimari değil- da yer veriliyor ama önce muşta ve biber gazı.
Biber gazı hala gelmedi de muştayı aldım, ne olur ne olmaz diye evde tutuyorum. Silah yerine geçtiği için dışarı çıkarken şimdilik yanıma alamıyorum, yine de varlığı güven veriyor.
Haugen, BM'de ülkelerin temsilcilerine kamu güvenliğinin rezil durumda olduğunu söylerken kendilerinin şiddete karşı nasıl bir önlem aldıklarını soruyor. Cevap: "Güvenlik satın alıyoruz." Güvenlik şirketleri milyar dolarlık bir piyasa haline geleli çok oldu, şık sitelerin etrafında duvarlar yükseleli de öyle. Eh, öyleyse benim muştam, benim kararım. Yarın güvenliğimi tehdit eden bir durum olduğunda önce kafa kırıp sonra tehdit etsem herhalde bir ay tutuklu kalıp serbest bırakılırım. Mahkemeye giderken şöyle güzel bir giyinirim, pişman gözükürüm. Yırttık.
Ben güvenliğimden endişe duyuyorum, psikolojisi bozuk adamlar başkalarından endişe duyuyor ve ortada kullanılacak mis gibi bir silah duruyor. Nuh Köklü'yü öldüren insanlığın ilk halkası, geçen aylarda müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Demek ki benim gibi sığırları caydırıcı pek çok örnek olay var ve beyinsizliğimden kurtulabildiğim sayılı anlarda silah almamaya karar verebiliyorum. Bu eğitimsiz insanlar içinse çok uzun bir zaman boyunca beklememiz gerekecek, zira toplumsal çürüme öyle boyutlarda ki mahkemelerden meclise her yer kokuyor. Yani yarın öküzün teki beni bıçaklayabilir, ben böbreğimi kaybederim, adam bir ay sonra hapisten çıkar ve her şey devam eder. Yani ben yanıma silah almalıyım ve kendimi korumalıyım. Bireysel silahlanmanın önünü açma zamanı geldi. Kolluk kuvvetlerinin bir halt yiyemediği noktada bireyin kendi kolluğunu kendi tutması gerekiyor. Polise güven sıfır, hukuka güven sıfır, öyleyse orman kanunlarının işlerlik kazandığı noktada av başlayacak demektir.
Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens nam kitabında hukukun ulusal ve evrensel düzeyde niçin çok önemli olduğunu Bilal'e anlatır gibi anlatıyor. Şöyle diyor kısaca: "Birader, sen uluslararası hukuku sallamazsan zaten bittin, kanon abilerin seni ezer ama iç hukukun bitmişse senden korkmaya gerek yok, sen zaten kendini er geç bitireceksin. Kimse seninle ticaret yapmak istemeyecek, insanlarının temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geleceksin ve kelleni uçuracaklar."
Hukuk çok önemli bir şey kardeşim. Neden, çünkü senin güven içinde yaşamanı sağlar. Güvenlik, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ikinci sırada gelir, birinci sırada su, oksijen gibi yaşam için şart olan maddeler var. Senin güvenliğin yoksa yarın için umudun da yoktur, işinde verimli olamazsın, ilişkilerin tavsar, rezil bir toplumun rezil bir ferdi olursun. Yaşadığının farkına varmazsın bile. Ne acı!
Kitaptaki üç örnekten ikisini vereyim, ilki Peru'dan. Küçük bir yer, herkes birbirini tanıyor, zenginler ve fakirler süregelen şekilde yaşıyorlar. Bir gün 8 yaşındaki bir kıza tecavüz ediliyor ve kızın cesedi yol ortasına atılıyor. Kızın ailesi fakir, haltı yiyeninki zengin. Sonuçta hukuk sistemini, polisinden mahkemesine satın alıyorlar ve yırtıyorlar. Kızın annesi çok yoksul, avukatlara bir dünya para dökmesine rağmen sonuç alamıyor ve elindekilerden de oluyor.
Hindistan. Öncelikle söylemem gerekir ki günümüzde köle olarak yaşayan insanların sayısı, köleliğin hukuken kaldırıldığı zaman yaşayanlarınkinden çok daha fazla. Nüfus korkunç bir şekilde arttı, kölelik kanunlarca yasaklandı ama kimin kanunları? Kanunların gücü nedir, kanunlar gücünü nereden alır? Erdemli insanlardan alır, alması gerekir. Peki, sen çıkarın için insanları erdemden uzaklaştırırsan, onları ot gibi yaşatır ve alım gücünü sürekli azaltırsan ne olur? Sana bumerang gibi döner, semtinde bombalar patlamaya başlar. Yüzlerce koruman ailelerini geçindirememeye başlar, elindeki maddi güç giderek erir, dış baskılar artar, iç baskılar artar. Despot olursun, diktatör olursun. Hindistan'daki patronlardan farkın kalmaz. Hindistan dedim, aynısı Gazap Üzümleri'nde var, ABD'nin batı kıyılarında 100 yıl önce yaşanan insanlık dramından bahsediyorum. İşçiyi borçlandır, haklarını unuttur, hatırladıkları noktada kaba kuvvetle bastır, gözünün önünde çocuğunu öldür, eşine tecavüz et.
Bugün değil, yarın değil, bir gün tepenize çökülecek.
Sinirlendim yine, neyse. Bir iki örnek daha veriyorum, farklı kalemlerdeki problemleri inceledikten sonra çarpıklığın sebebi nedir, ne yapılabilir ve ne yapılıyor, bunları inceleyelim. Önce Kenya'ya gidiyoruz, polislerden korkulan tipik bir gelişmekte olan ülke. 80 yaşında bir kadının evine komşusu tarafından el konuyor ve kadın sokağa atılıyor. Ülkede mülkiyet yasaları oldukça yetersiz olduğu ve yürütülemediği için kadın evsiz kalıyor. Düşünsenize; gece vakti evinizi basan eli sopalı adamlar, "Dessekterget lan buradan!" diye sokağa atıyorlar sizi ve kanun sizin tarafınızda değil.
Filipinler'de kadınlar kaçırılıyor ve zorla hayat kadını olarak çalıştırılıyor, çocuklar satılıyor, neler neler.
Bu kadar korku filmi yeter.
Büyük bir sistem düşünün, kitapta kanalizasyon sistemi ele alınmış. Her şey çok iyi çalışıyor ama son parça eksik olduğu için sistemin hiçbir değeri yok. Devletlerle, uluslararası organizasyonlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla kanunsuzluk/şiddet arasında böyle bir ilişki var. Maddi yardımlar görünürde fark yaratsa da çarpık düzeni değiştirmek için yapılan hiçbir şey yok, dolayısıyla her geçen gün daha çok mağdur türüyor. Sonuçların umut kırıcı olması doğal, zira değişen bir şey yok.
Bunun iki sebebi var, alıntılarla olabildiğince özetliyorum:
"Görünüşe göre iyi insanların yıllardır yaptığı gibi yoksullara her türlü eşyayı ve hizmeti sağlayabilirsiniz, fakat eğer toplumdaki zorbaların şiddet ve hırsızlıklarını zapt etmiyorsanız (yıllardır yapamadığımız gibi) çabalarımızın sonuçlarının oldukça umut kırıcı olduğunu göreceğiz." (s. 11)
Bu bir. Kanunların üstünlüğünün sağlanabilmesi için yapılması gerekenler, hukukun her bir mekanizması incelenerek son derece açıklayıcı bir şekilde anlatılıyor. Polisliğin oluşumu ve farklı versiyonları karşılaştırılıyor, tarihsel verilerle destekleniyor. Polis oldukça önemli, zira herhangi bir yasa dışı durumla karşılaşan ilk birim. Buna rağmen hukuksuzluğun önde gideni polis sayesinde ortaya çıkıyor. Rüşvet, iktidar maşalığı, pek çok işi var adamların. İş yine dönüp dolaşıp iktidara, devlete geliyor. Devletin hukuk sistemini kamu yararına kurması gerek, öbür türlü aylar boyunca tutuklu kalmalar, yıllar boyunca süren davalar derken korkunç tablolar ortaya çıkıyor. Bir örnek var kitapta, adamın biri dosyası kaybolduğu için yıllar boyunca hapishanede kalıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor, inanın.
İkinci mesele: "Görünüşe göre sömürgeci güçler gelişmekte olan dünyayı yarım asır önce terk ettiklerinde kanunların çoğunun değişmesine rağmen kanun yürütmesi; yani sıradan insanları şiddetten korumak için değil, rejimi sıradan insanlardan korumak için tasarlanmış olan sistemler değişmemiş. Bu sistemler, anlaşılıyor ki, asla yeniden düzenlenmemiş." (s. 13)
Vurgu bana ait. Bunun için zamanında sömürge olmaya gerek yok, kendi insanını sömürge olarak gören hükümetler için de aynısı söylenebilir. Sonuçta halkına yeterli hukuki eğitimi vermiyorsun, vatandaşın kanuni haklarını bilmiyor ve bu durumdan kendine kazanç çıkartıyorsun. Bu sadece senin için geçerli değil, çanağını yalayan adamlara da gücünün bir parçasını veriyorsun ve kan emici patronlar çıkıyor ortaya. Devlet, mafyaya dönüşüyor. Mücadele edilen yapı bu. "Sonuç itibarıyla, hukukun korumasının dışında yaşayan yüz milyonlarca yoksul insanın suiistimale uğramasının ana nedeni, genellikle iyi yasaların eksikliği değil, o yasaları uygulamak için gereken işleyen bir kamusal adalet sisteminin eksikliği." (s. 211)
Dilini anlayamadığınız bir kanunlar topluluğunuz olsun ister miydiniz? Hemen Afrika'daki bir memleketten vatandaşlık alın. Kanunlarınız anadilinizde olmayacaktır. Bir ara çevirirler. Kendi ülkemizden konuşalım, sizi gözaltına almak isteyen bir polisle münakaşa ediyorsunuz. Haklarınızı söyleyemezsiniz, daha doğrusu adam sizi dinlemez. Zira kendini bağlayan kanunları en iyi ihtimalle görmezden gelecektir, tabii bunları bildiğini varsayıyoruz. Siz Türkçe konuşacaksınız ama adamın dili başka bir şey, geceyi nezarette geçirmeniz yüksek ihtimal. Sebep? Polise mukavemet. Örnekleri var.
Son bölümde yozlaşmış bir sistemin yavaş yavaş nasıl dönüştürülebileceği ve yazarın hukuk organizasyonunun yaptığı işler var, bir model sunabilir.
Toprağı ilaçladınız, sürdünüz, bin bir emek harcadınız ve mahsulü kaldırmak için bekliyorsunuz. Çekirgelerin saldıracağından haberiniz yoktu, her şeyinizi yitirdiniz. Çekirgeler de bu sistemin bir parçası oysa, hatta Dünya'yı yok edecek bir meteor da öyle. Tehlikeyi yok etmek herkesin iyiliğine, devletin de. Dünyada kamu düzeninin sağlanması yine ele alınıyor, bu kez 150 yıl öncesine göre daha bilinçli bir şekilde. Bizse bir 150 yıl daha bekleyeceğiz gibi gözüküyor.
Toprak türedi. İnsan ev kurdu, toprağı ekip biçti ve devlet ortaya çıkınca daha büyük ve güzel bir şey uğruna -inandırıldıkları buydu- başkaları için de çalışmaya başladı. Ortakçı belirdi, toprağı sürüp ürünleri sahiplerle paylaştı. O da ev kurdu.
Toprak ağası türedi. Ortakçıların arasına düşmanlık soktu, şirketlerin yıkımına yol hazırladı.
Şirketler... Toprakları ele geçirip evleri yıktı, aileleri aç bıraktı. Farklı yatırımlar farklı uğraşlar getiriyordu, bir anda evsiz kalan onca insan söz dinletemedi. Önceleri yenebildikleri adamlar vardı, kanlı canlı insanlar. Şimdiyse karşılarında hiçbir şey yok. Bir şirketle nasıl mücadele edilebilir, elde hukuki bir dayanak olmadıktan sonra? Suyu döversin, o kadar. Hukuk her zaman güçlünün yanında, haklının değil. İnsanlık hakkı bu, tapuya senede gelmiyor ki. Suyunu içtiğin, toprağını yediğin, kaç nesildir yaşadığın yer satıldı, sen satıldın.
Dün haberi çıktı, 80 yaşında kadını kentsel dönüşüm kapsamında evsiz bırakacaklar. Oturduğu daire, yeni bir daireye değer alana sahip değilmiş. Suyu ve elektriği kesildikten sonra başına gelen:
Steinbeck'in insanları, toprağı anlatan diğer yazarlarınki gibi her zaman var olacak. Devletin toprakla bir alıp veremediği var ve sonu hiç iyi olmayacak.
Steinbeck, toprak işçilerinin arasında bulunmuş, onlarla zaman geçirmiş. Bu yüzden yaşadıkları zorlukları biliyor, onların gözünden görüyor her şeyi. Yüce bir anlatıyla baş başaymış duygusu uyanıyor okurda, bunun sebebini uzun süredir doğayla kaynaşık insanların kolay anlaşılmayacak sezgilerinin başarılı aktarımında, doğadan başka bir şey bilmedikleri için her şeyin yoluna gireceğine dair -kentliye göre cahilce, toprağı tanıyanlar için bilgece- sonsuz umudun kavranışında yatıyor.
İncil'i ve Tevrat'ı mutlaka okumak lazım, Edip Cansever de böyle dermiş. İmge zenginliği ve her duygunun arketipi bu metinlerde mevcut, göçler de. Hikâyesini takip edeceğimiz ailenin parça parça dökülüp yine de dağılmaması, yolda olmanın zorunlu birleştiriciliğinden kaynaklanıyor. Huzurlu bir yaşam için Californiya'ya gitmeyi düşünürler, pamukların göz alabildiğine uzandığı bu topraklarda toprağı işlemeye devam edecekler, düşleri bu yönde. Yolda karşılaştıkları insanların söylediklerini umursamazlar, Shangri-La'yı bulmak için tanrı kelamı gibi yayılmış mutluluk ve refah söylencelerinin peşine düşerler.
Kayıpları büyüktür; aileden kopmalar başlar. Ölümler, ayrılıklar araya girse de çekirdek korunur, hedeflerine varırlar ve kendilerine yabancı olan düzenin burayı da ele geçirdiğini görürler. Az paraya çok çalışmak zorunda kalırlar, ancak karınlarını yarım yamalak doyuracak kadar para kazanırlar. Komünal bir kampta geçirilen birkaç gün, California'daki en mutlu günleri olur ama oradan da sürülüp meyve toplayıcılığına başlarlar.
Sıkıntıları biliyoruz, günümüzde de aynen devam ediyor. Üç otuz paraya çalışmak için ölü gibi yaşarlar, yerlerine kolaylıkla adam bulunabileceği için işi bırakıp gidemezler. Her şey tekelin elindedir; besin maddeleri, diğer ihtiyaçlar... Yaşam pahalı, aile bağları güçlü. Gitsin gidebildiği yere kadar. Neleri varsa paylaşırlar, diğer insanlara yardım ederler. Ekmek, araç, ellerinde ne varsa... Hiçbir şey kalmayınca memelerinden süt verirler, son nokta budur. Bir insanın diğerine en çok yakınlaşabileceği nokta. Vücuttan bir parça, başkasının yaşaması için paylaşılmalıysa paylaşılır. Yaşlı bir adam ölmek üzereyken ailedeki genç kızın memesinden süt emer ve son.
Ailenin hikâyesinin yanında sosyoekonomik bir portre de çizilir. Araba satıcıları, araçlar, mekanik gürültü, makineleşen dünya... Traktör şoförleri makineden çıkmış gibi gözüken sandviçlerden yer, çocukların lapaları yağda kızartılır, dünyayı çürüten mazot kokusu her yere siner. İnsanlar hayatta kalabilmek için diğerlerinin enerjisini çalacak hale gelmiştir, büyük buhranın ülkesinde yaşam mücadelesi, diğer insanların omzuna basarak verilir.
Yeryüzünden kovulmuşların serüveni bu, her an bir benzeri yaşanıyor ve anlatılması gerek. Steinbeck, kutsal bir kitap yazarmış gibi yazmış. İlahi bir niteliği var kitabın, hoş.
Kosinski'yle Kundera arasında, meseleleri açısından bir yakınlık buluyorum. İkisi de insana dair bir tür boşluğu anlatıyor, edinilmiş boşluk. Karakterlerin edimleri ilkeselliklerine dayalı ve yaşadıkları zamanda iyinin muğlaklığı, iki dünya savaşı sonrası ortaya çıkan yılgınlık, bu ilkelerin niteliklerini insanlığa duyulan ümidin kaybolması sonucu bozuyor, karıştırıyor ve huzursuz insanların yıkımlarına, kaybolmalarına yol açıyor. Kayboluş bir tür mutsuzlukla örtülüyor; yaşamın yitirilmiş coşkusu bir daha bulunamayacakmış gibi. Kosinski'yi Kundera'dan ayıran şey, bu yitikliğin uç noktalarda yaşananlarla incelenmesi, daha yırtıcı karakterler ve parodiden uzak anlatımın günümüz insanının yenilgisini kes(k)inleştirmesi. Kundera'nın çizgileri daha ince ve merceği daha odaklı, Kosinski'yi -gözümde- daha gerçek kılan şey, adamın kurmacaya daha çok gerçek döktüğü izlenimini uyandırabilmesi. Bir sürü dedikodu var, işte efendime söyleyeyim, yazar takımı varmış da onlara yazdırıyormuş, aslında küçük, mavi bir cinmiş, bilmem ne. Bilemiyorum, bilmek istemiyorum, sadece bu adamın okunacak kitabı kalsın diye bir anda hepsine girişmiyorum.
Baby Boomer nam kuşağın önündeki özgürlük alanının haddi hesabı yok. 1950'lerden günümüze, özellikle ABD'de devrim niteliğinde işler yaptılar; Rock'ın diğer türlerden ayrılmasını, en köşeli dönemlerini bu adamlara borçluyuz, keza cinsel özgürlüğü, her şeyin üzerinde yer alan yaşam deneyimlerini, hemen her şeyi. Babaları varoluşu sorgularken bu arkadaşlar ya önlerinde uzanan uçsuz bucaksız dünyayla ne yapacaklarını bilemeyip kayboldular ya da istedikleri gibi yaşayıp zamanlarının tadını çıkardılar.
Kaybolanlara, Jonathan James Whalen'a bakalım. Bu jenerasyonun tipik bir örneği, "Yapabiliyordum ve yaptım" mottosuyla yaşıyor. Babası ABD'nin sayılı sanayicilerinden biri, oğluna büyük bir servet bırakıp ölüyor. Annesinin de anlamını yitirmiş anılardan başka pek bir katkısı yok. Ego bu dönemde geliştiği kadar hiçbir dönemde gelişmemiştir herhalde. Bu durumda ötekine duyulan açlık da tavan yapıyor; içten içe anlaşılma ve sevilme arzusu büyüse de sızacağı çatlakları bulamıyor ve insanı zehirlemeye başlıyor.
"İşte, diye düşündüm, boş bir odaya kapatılmış, birlikte çocuksu oyunlar oynayan bir koca çocuklar topluluğu. Kimse öbürünü anlamıyor. Herkes kendi kandiline yapışmış, hepimiz aydınlanmayı bekleyerek karanlık mağaralarda dolaşıyoruz. Başkaları kadar bulanık ve basite indirgeyici bir kafam olduğu düşüncesini sevmiyorsam, ama gerçekten onlardan daha karmaşık, daha uyanıksam, niçin beni anlamaları için böyle büyük bir istek duyuyorum?" (s. 130)
Herkes bir ada, bir diğerine asla ulaşılamayacak. İhtiras Oyunu'nda olduğu gibi, bölümleme yok. İnsanın modülerliği metnin yapısını da etkiler durumda. İnsan sayısız parçasıyla mutsuz ve metni bölen her paragrafta bireyin benzer problemleri mevcut. İlk parçada Whalen bir helikopter kiralar, normal ücretin üzerinde bir ücret öder. Milyonlarca insanı yarım saatliğine izlemek ister, her birinin sıkıntısını hissetmek istermiş gibi. Büyük bir servete konduğunu, annesiyle babasının öldüğünü anlatır. Zengin bir adam, onca parayla ne yapacağı hakkında hiçbir fikri yok. Hayatıyla ne yapacağı hakkında da yok aslında. Meraktan dolandırıcıların iş tekliflerini dinler, Karen'la ilişkisini bozup yeniden kurar. Köksüzlük... "Evden ayrılalı beri bir serseri, bir parya oldum; bugünün içinde yaşamak ve kişiliğimi ya da geçmişimi incelemeyi geri çevirmek için bahanemdi bu benim. Ama kendimi tanımak istiyorsam, çelişkilerimle yüz yüze gelmek ve çocukluğumun yükünü kabul etmek zorundayım." (s. 26) Çocukluğun yükünde ülkenin demir sanayisiyle alakalı en ufak bir olumsuz eleştiride insanları işlerinden eden, kendine özgü sevgisiyle psikolojik katliam yapan bir baba var. Whalen'ın Bangkok gezisinde uyuyakalan yolcuların eşeklerini döndürüp onca saat katedilen yolu heba eden bir çocuk var, kendisi. Etrafındaki insanlar da kendi gibi; birçok örnekten biri: İntihal yapması için cesaretlendirilen bir adamı tuzağa düşürüp akademik kariyerini bitiren kadını Whalen'dan ayıramıyorum. Çoğu karakteri birbirinden ayıramıyorum aslında, çıkış yolunu kendilerine bulamadıkları gibi birbirlerinde de bulamıyorlar. Yine de beraberken mutlular, insan benzerinin yanında mutlu oluyor. Bir süreliğine. Karen'la telefonda konuşurlarken Whalen'ın düşündüğü: "Kendi kişiliğimin iki yüzünü her zaman gizlemek istediğimi ona söyledim. Aldatan, yok eden entrikacı ve kötü niyetli yetişkinle umutsuzca sevgiye ve anlayışa susayan çocuk." (s. 37)
Adamımız ortalıklardan kaybolduktan sonra peşine dedektifler takılır, Ankara'da izini bulurlar, sonra Katmandu'da. Anne için oğlunun ortalıklardan kaybolması yıkımdır, aşırı doz ilaç aldığı için ölür. İntihar edip etmediği muammadır, bu da anlatılan pek çok durum gibi belirsizdir. Whalen bir parçasını daha yitirir, arayışı giderek umutsuz bir hal almaktadır. "Şimdi geçmiş eylemlerimin alt yapısını keşfetmeye çalışıp hepsini birbirine bağlayan incecik ipi arayarak anılarımı yokluyorum." (s. 40)
Gökdelenlerin Amerikan Rüyası'nı delip geçmesinden sınırsız cinsellikte yitmeye sonsuz bir yolculuk, sorgulamalarla dolu. Köksüzlük dedim, kökün hiç olmaması gerektiği yere yükselmesi de buna dahil. Baobab, şeytanın ters yüz ettiği lanetli, Whalen'ın elleri dünyayı tanımaya çalışırken ayakları onu hiç bilmediği yerlere götürüyor. Kendinden uzağa, bilincinin ötelerine.
"Bu duygunun hiç geçmemesinden, bunu açıklama yeteneğini hiçbir zaman bulamamaktan ve bunu duyan tek kişi olmaktan korkuyorum." (s. 199)
Ek: Şimdi tekrar okudum da, Kundera'yla karşılaştırdığım bölüm kötü, çok kötü. İbret almam için olduğu gibi bırakıyorum. Anlamayışıma verin.
Daha önceden basılmış olabilir, benim bildiğim ilk Sarmal bastı bu ikiliyi. İthaki'nin iyi işlerinden biri bu ikilinin diğer kitaplarını basmaya başlamak oldu. Umarım BK serisinin çıkacak diğer kitapları arasında Strugatski Biraderler'inkiler de vardır, zira şöyle sıkı giydirmelere açız bence, üstü olabildiğince kapalı olsa da.
Adamlardan bahsedeyim biraz. İkisi de bilim adamı; Boris 1933 doğumlu. Astronom, bilgisayar mühendisi. Arkadi 1925 doğumlu, İngilizce ve Japonca eğitimi alıp öğretmenlik yapıyor. 1950'lerden itibaren yazmaya başlıyorlar, 60'larda işlerini bırakıp bütün zamanlarını yazmaya ayırıyorlar. Tarkovski, adamların bir eserinden Stalker'ı yaratıyor derken kopup gidiyorlar.
Bulgakov'la aynı çizgideler, aralarında bir kuşaklık fark var ve bayrağı devralmış gibiler. Bulgakov Sovyet sanat ortamını yerin dibine sokarken toplumsal değerlerin yozlaşmasını adım adım takip ediyordu, biraderler aynı şeyi Sovyet bilim dünyası için yapıyor. Kader Yumurtaları'nın çok daha geniş bir kadroyla yazılmış parodisi gibi bu kitap. Adamların ucundan kıyısından dokundurmadıkları şey yok gibi; Wells'ten Sovyet bürokrasisine, o güne kadar iz bırakmış doğru veya yanlış ne varsa derleyip toparlanmış, bazılarına çuvaldızla girişilmiş, bazıları tiye alınmış, sonuçta keyifli bir BK çıkmış ortaya. Tam olarak BK demek doğru da değil sanki, fantazyayla karışık bir BK parodisi.
Önsözler konusunda Oğuz Atay'a uyuyorum, ben atladım ama neyle karşılaşacağını bilmeyen okur, işin heyecanını kaybetmek uğruna bilgi sahibi olup okumaya başlar başlamaz tokat yemekten kurtulabilir. Ben biraz anlatayım Adam Roberts'ın söylediklerini. Evet... Gerçi pek anlatacak bir şey de yok; olayı kısaca özetliyor ve YOKHİÇ (Yüksek Okültasyon Kurulu Hususî İcat Çalışmaları) adlı kurumu Hogwarts'la kıyaslıyor. Demeden edemem; bu da moda oldu, Rowling'in dünyasıyla kıyaslanmamak çok kötü bir şey herhalde. Neyse, bu büyü hadiselerinin kurgulanması meselesi gerçekten önemli. The Kingkiller Chronicle, Belgariad gibi süper sagalar kendi sistemlerini içeren dehşet iyi büyücülük anlayışına sahiptir. Eh, Potter ve arkadaşlarının sopa sallayıp büyü yapmalarını da yiyelim ama bu eserden aynı şeyi beklemeyelim, zira adamların böyle bir kaygısı yok zaten. Roberts kıyaslamış ama böyle bir şeye lüzum yok. Bunun yanında insanların fantazyalarda büyüden çok büyü sistemlerini sevdiğini söylüyor, doğruluk payı var diyorum. Belli sistemlere oturtulmuş dünyaların gerçeklik sanrısını daha başarılı yaratabilmelerinden kaynaklanıyor olabilir bu. Sonuçta uçan bir salyangozun, "İtfaiye itfaiye şiş bomba, Maske Maske çok yaşa!" diye bağırıp büyü yapmasını istemem. Bunu bir sisteme oturtma çabası başarılı olabilmişse, işte o zaman isterim.
PKD demiş adam, PKD'nin bilinçli kaos diyebileceğim karmaşası yok ama tekinsizlik... Bir parça diyebilirim. Bir de Pratchett demiş, evet, Pratchett'in dünyaları biraderlerin yarattığı dünyayla karşılaştırılabilir. Aslında diyalogların kurulumundan iğnelemelere kadar pek çok benzerlik var.
Metne geçelim. Yukarıda bahsedilen bir kuruluş var, olayını Roberts çok güzel anlatmış: "Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız 'işleyiş' tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şey değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor." (s. 8) Ba-dum tıss!
Orijinal metinde nothing anlamına gelen YOKHİÇ adlı mekana geçmeden önce Saşa'nın bu enstitüyle tanışmasını anlatmalıyım. Roman üç bölümden oluşuyor, ilki Divanın Çevresindeki Patırtı. Karelia civarında arkadaşlarıyla buluşmak için arabasıyla yolculuk eden Saşa, yolda iki garip tipi arabasına alır ve kalacak yer problemi de böylece çözülür; herifler Saşa'ya kalacak yer ayarlar. Über teknolojik bir divanın, garip bir kadının ve daha garip olayların mekanı, enstitü. Adamımız garip hadiselerle haşır neşir olur ve bunların hiçbirinin yabancısı olmadığını söyler, bir yerlerde okumuştur bunları. Olaylara balıklama dalar. "Hepimiz de naif materyalistleriz, diye düşünüyordum. Ve de akılcıyız. Her şeyin hızla, akılcı bir şekilde açıklanmasını bekliyoruz; yani bir avuç dolusu bilinen olguya indirgenmesini. Ve hiçbirimiz de diyalektiğe bir kuruş değer vermiyoruz." (s. 58) Evrenin sonsuzluğu, her an sayılara, formüllere dönüşebilecek mucizelerin varlığı aslında anlamlandırma çabalarının sona ermeyeceğini, böyle bir dünyada bütün mucizelere, tuhaflıklara açık olunması gerektiğini söylüyor. Kaostan düzen çıkarmaya çalışıyoruz, öyleyse mitolojiyi en kaba düzenlerden biri olarak kabul edebilir miyiz? Metne göre edebiliriz; aniden ortadan kaybolan divan, konuşan hayvanlar ve harpiler, tepegözler falan, başka ne anlatıyor olabilir? Bu roman, insanın rasyonalize etme çabasının aslında ne kadar zavallıca olduğunu da söylüyor. Saşa'nın cebinde bulunan ve her harcandığında tekrar cebe dönen bozuk parası, uçan motosiklet ve daha pek çok nesne, göremediğimiz özün insanın anlayamayacağı kadar uzak bir dünyada gizlendiğini kanıtlıyor.
Patırtının Daniskası adlı ikinci bölümde Saşa'yı bilgisayar mühendisliği pozisyonundaki iş teklifini kabul etmiş olarak laboratuvarda görürüz. Başka bölümlerdeki bilim adamları, üstlerine düşen gariplikleri son derece yetkin bir şekilde yerine getiriyorlar. A-Janus ve U-Janus adlı tek kişi, iki kişinin vücudunda yaşıyor. Gizemi son bölümde çözülecek, yazarlar araya bir bulmaca sıkıştırmışlar. Hopgeldio nam bilim adamı olumsuz bir rol sunuyor okura; baskıcı, kontrolsüz. Yaptığı bir deney başarısız oluyor ve tüketim toplumu katanayla deşiliyor adeta. Adamımızın deneyi bir süper-benmerkezci boşluk yaratıyor, civardaki tüm lüks sayılabilecek tüketim eşyalarını tek bir noktaya topluyor. Bu bir, ikincisinde hayatın anlamı üzerine yapılan bir araştırmada ölümün hayatın kaçınılmaz niteliği olmadığını dair bulgular elde ediliyor ve felsefeciler çok öfkeleniyor. Jankélévitch'in sinirden kudurduğunu canlandırdım gözümde. Çok eğlenceli. Jankélévitch için ölüm, yaşamı bütünleyen bir parça olarak görülüyor. Bunun doğru olmadığı bir zaman da gelecek elbet, bilimin ölümsüzlüğe giderek yaklaştığını düşünüyorum, rejenerasyon bir gün bulunacak ve bilimin bulguları incelenmek üzere felsefenin önüne atılacak. Geleceğin felsefesinin problemlerini çok merak ediyorum ve göremeyeceğim için üzülüyorum.
"Mutluluk bilinmezin ara vermeksizin kavranması sürecidir, hayatın anlamı da budur." (s. 149)
Saygı duyulası kitaptan saygı duyulası cümleler. Devam eden iki sayfada bu süreç ve enstitü muhteşem bir şekilde özetlenmiş, okuyacaklar ve okuyanlar bu sayfaları tekrar tekrar okusun isterim.
Çeşit Çeşit Patırtı adlı bölümde Janusların problemi çözülüyor, çok orijinal bir mevzu var burada. Anlamak için iki kez okudum, burada anlatmaya kalkıp olayı rezil etmeyeceğim, sadece çok yaratıcı olduğunu söyleyip geçeceğim. PKD'nin zaman paradokslarına benzer bir hadise var, oldukça keyif verici. Bir de Wells'inkine benzer bir zaman yolculuğu var, burada kurulan dünyalar da yine oldukça yaratıcı.
Problemi çözülen Janus Polievtoviç'in Saşa'ya yaptığı açıklamayı alıp bitiriyorum, sonrasında alt metin gelecek ve ikinci katmanla anlatıyı daha hassas bir terazide ölçebileceğiz.
"'Anlamaya çalışın, Aleksandr İvanoviç, herkes için tek bir gelecek yoktur. Bir sürüdür bunlar ve her bir davranışınız onlardan birini yaratır. Bunu anlayacaksınız,' dedi inandırıcı bir tavırlar. 'Mutlaka anlayacaksınız bunu.'"
Bu, Boris Strugatski için eserin son derece basit olmakla birlikte en temel fikri.
.
Dr. Emmett Brown tarafından söylendi, The Matrix'te söylendi fakat en derli toplusu Terminator'da: "...the future is not written. It lies in the choices you make. Our future is ours to decide. Always."
Notlar adlı son bölümde bilgisayar laboratuvarı yöneticisi Privalov'un metinle ilgili düşünceleri var. Mantıklı bir okurun terminolojilere, enstitüdeki bilimsel çabaların varlığına inanmayacağını düşünüyor ve öne sürdüğü fikirlerin yazarlar tarafından önemsenmediğini belirtiyor. Yazarlar, adamın metni çok ciddiye aldığını düşünüyor. Hadi bakalım, neresinden tutmak lazım?
Boris Strugatski'nin sonsözü oldukça güzel. Bu kitabı 50'lerin sonlarında düşünmeye başlamışlar ve ilk bölümü yazmak üç yıl sürmüş, sonrasında kaptırıp gitmişler. Kitabın adının hikâyesi de güzel; o yıllarda herkes deli gibi Hemingway okurmuş. Hemingway'in son kitabının adı Cumarrtesi Pazartesi'den Başlar'mış, adamlar bunu ters çevirmişler.
En önemlisi, Boris onca mit, buluş ve kafayı kırmış adamla ne yapmaya çalıştıklarını anlatıyor. Özgürlüğün dolaylı bir güzellemesi, kabaca bu. "Sözle anlatılmaz bir ÖZGÜRLÜĞÜN hüküm sürdüğü bir dünya - bizim gerçek hayatlarımızda yetmeyen ÖZGÜRLÜĞÜN. Bizzat masalların içinden çıkmadığını er ya da geç anlamaya başladığımız özgürlük. Kazanmak için Taşyerovlarla, Hopgeldiolarla hem de sertçe mücadele etmemiz gereken özgürlük - çünkü kavga alanında kolayca kabul etmeyecekler yenilgiyi." (s. 286)
Eli Torbalı Adam'ın prototipi diyebiliyorum. Anlatıcı anı toplar gibi topluyordu boş kutuları, sokağın rengini alıyordu. Bence kahverengi.
Hüseyin Peker bence edebiyatımızın değeri en az bilinen -underrated yazmaya elim gitmedi, derken gitti- sanatçılarından. İnsan Arkadaşınındır diye bir şiir kitabı var, onu da edindim. Anlatılarına eklemlenebilecek dizelerini alıyorum:
"Son günlerde eve dönsem mi? Diye bir inilti bir uçurum içimde Eve dönsem mi? Bu kılıksız fakirliğin bir köşesinden
Son günlerden derin bir gök Dokunan mavi bir iz gibi içimde O yaralı sokaklar, sabahla doğan Akşamla kapanan kendi ateşine Sokaklar bana da benziyor Ne bileyim her şey biraz
Sonra koşarak vuruyorum yokuşlara Ama çok kısa, çıkmaz bu yokuşlar Gümüş çenekli çiçekler doğuyor bir boşluğa açılınca"
İzmir'in fuarı, semtleri, çatırdayan evliliği, arkadaşlar filan, hepsi bir araya geliyor ve Dost nam anlatıcının anılarına dönüşüyor. Dost bir kitap yazmak için hayatını delik deşik ediyor, bileysiz bıçak elde. Eşi, küflü evliliği, evin tozuyla yalın duvarlarının diyalektinde iz bırakmış. Duvarlar konuşuyor. Dost mu konuşuyor? Farkına varılmıyor.
"Anıları korur dururuz. Anıları kırar doğrarız." (s. 8)
Semin Hanım'ın yazığı romanı Dost daktiloya çekiyor. Semin Hanım, eşinin arkadaşı. Ortada arka çıkılacak başka bir şey kalmadığında bir başlarına kalıyorlar. Cinsellikleri sevgisizliğin koyu tadını taşıyor: Katran. Dost'un erdenliği sorgulayışında bu sevgisizlik var desem yattığı kadınlara nispeten hakaret olur, asıl Dost'un sürüklenişine bakmak lazım. Semin'den tiksiniyor, kadının soyduğu elmaları teri değmiştir diye tekrar soyuyor. İğdiş edilme korkusu daha derinlerde. İstence dönüşmemesi, anlatıcının umudunun tükenmemesindendir diye seviniyorum.
Dost'un babası duygusu kırık bir adam, çocuğu kalfa olarak sağa sola veriyor ve erken yetişkinlik başlıyor, zamansız büyüme. Alınan haftalığın çoğu anneye, geriye kalanıyla bir haftalık keyifler yaşanacak ve bu durum ölene kadar devam edecek. Okullar okundu, ziyade olsun, işlere girildi, evlenildi. Çocuk? İki tane; kız ve erkek. Mutluluk çerçevelenip duvara asılmamış hiç, her yere dağılmış ve Dost'un avcı-toplayıcı kültürüne yolladığı selamda izler var.
Avcı: Mutsuzluk için özel olarak evrim geçirmiş, kokuyu çok uzaklardan alıp avının peşine düşebiliyor. Yakaladığı solmuş bir menekşe, en iyi zamanlarını hiç görmemiş. Görmediği zamanların, mutluluğun omzundaki çukurunu eşeliyor.
Toplayıcı: Kutular dedim, yazmaya çalıştığı roman, yazımına yardım ettiği roman derken metinler altüst, birini diğerine ekleyebilirsiniz ki Peker'in yaptığı da bu.
Borges'e rastlamak da mümkün bu anlatıda; şiirle alakalı bir paragraf: "İnsanlar şiire benzetilmeyi hak etmiyor. Bazı örnek davranışlar şiiri anımsatabiliyor. Ama insanların tümüyle şiir gibi düşünülmesi bence doğru olmuyor. Ayağının tozuyla şiir. Pazarda pazarlık: Şiir. Arkadan birinin gözünü oyması: Neresi şiir bunların!" (s. 26) Sonrasında her insanın gözünde şiirin ışıldadığı da söyleniyor, çoğu zaman kötüye kullanılan bir şiir. Borges'in yanında Süreya da var sanırım; Süreya baktığı her şeyde şiir gördüğünü söylemiş. İş insana gelince -bence- tanrı kelamına en yakın tür olan şiir de yozlaşıyor. Borges de bu bozulmayı söylüyor röportajlarında; şairlerin şiire bürünüp yaşamamaları, yeterince saf olmamalarından kaynaklanıyor.
Enis Batur, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Camus, Sartre ve Kafka bahsi geçiyor, alakayı okur kursun derim. Bende bütün huzursuzluğu dışta doğurabilen anne/adamlar çağrışıyor. Pardon, Peker'in dediği bir şey bu. Kadın doğurur, erkek yazar.
Sözcükler iyi derli bir şiirden koparılıp serpiştirilmiş. Gece, "uykusu uzatılmış, uyanması ufaltılmış bir biçime"sokulmaya çalışılırken fiilin karşıladığı iş, anlamla kuşatılmış bir yalnız imge duygusunu çağırıyor. Şudur yani; çağrışım oldukça uzak, alınması gereken bir mesafe var ve yazar, okurun bu mesafeyi alabileceğine güveniyor. Peker'in anlattığı kendi meselesi ama insan kendini insana anlatırken yine kendini ölçüt alıyor. Dost'ta bunun tam tersi var; kendini başkalarında tartamadığı için hep kendiyle kalıyor. Bulantıları bundan.
Demeden edemeyeceğim, referanslar çok sıkı. Anlatıcı, öykünün bir nefeslik, romanın birden çok ömürlük olduğunu söylerken Barnes'ı, Kosinski'yi, Kundera'yı ve Calvino'yu anıyor. Sadece karakter yaratımı değil, romanın kendi, yazarın birçok karakteriyle oluştuğu için sıkı.