7 Eylül 2019 Cumartesi

Dezső Kosztolányi - Tarlakuşu

Bugün yıllık Spotify listemi sona erdirip yeni listeye geçtim, çünkü yeni sezon başladı. Bir süredir hangi şarkıyla nokta koyacağımı düşünüyordum, nihayet buldum. Ektedir, yazının sonunda. Liste şu ve şu, otuz bir saat boyunca üzüntüye duçar eden şarkılar var, tam kafaya sıkmalık. Geçen seneki "Kusursuz Bir Mesafe" başlığı altında, o da fenadır. İkinci dosyayı hazırlarken listeyi döndürüp döndürüp dinlemiştim. Az önce kapattığımı dinlediğim sürede üçüncü dosyayı tamamladım, demek ki böyle böyle her sene bir liste ve bir dosya tamamlanacak desem o iş yaş, müziğe zaman ayırırım ama yazmaya ayırmam, kasten. Birincisi, utanç duygusunu yenemeyip aylarca hiçbir şey yazmıyorum. İki, kafamda onca havai fişeğin patlamasını seviyorum, onları yazıyla sabitlemek yerine izlemek daha eğlenceli. Üç, bu yazma işi hiç eğlenceli değil. İlk maddeyle ilgili bu. Dört, okunacak onca şey varken yazmaya zaman ayırmak istemiyorum. Beni çok itekleyen bir parıltı belirirse şiir yazıyorum, müstear isimle yazdıklarım Lirik'te çıkıyordu, şimdi ara ara Kafkaokur'da çıkıyor. O tarafı da zorlamıyorum, müziği de zorlamıyorum, aslında kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum, insanın istediği şekilde yaşamasından daha güzel bir şey yok. Tavsiye ederim. Beklentileri karşılanmayan insanları delirtiyorsunuz biraz ama aslında ilişkilerin olması gereken düzleme çekilmesi için şart. Yani yapabileceğiniz ve yapamayacağınız, yapacağınız veya yapmayacağınız şeyler var, ikiyüzlülüğe vurmazsanız apaçık ortada olan şeyler bunlar, herkesin bu apaçıklığa göre vaziyet alması gerekiyor, yoksa aslında olmayacak duaya amin deniliyor falan, tavsiye etmem. Kafa nasıl rahatsa öyle. Mesela Tristram Shandy'nin çok ilginç fikirlerini okuyordum ki Kosztolányi'nin Türkçedeki ikinci metninin basıldığını gördüm. İlkini okuyalı dört yılı geçti ama güzelliğini hâlâ hatırlıyorum ki unuturum ben, sıklıkla unuturum. Sonuçta hemen hiç yapmadığım bir şey yaptım, sarı tuğlayı bir kenara koyup hemen bu güzelliğe giriştim. Bir yol müddetinde yarılandı, başlandığı günün akşamında bitirildi. Özlemişim, Gecekuşu Kornelius kadar uçuk kaçık bir metin değil ama Macar "neşesini" diyeceğim, taşıyor. Anlatılan hüzünlü bir hikâye olsa da böyle bu.

Macarların en büyük yazarlarından biri Kosztolányi, Macaristan PEN Kulübü'nün ilk başkanı olmuş, onca çeviri yapmış, eleştirileriyle o dönem çok ses getirmiş. Bir metninin Almanca baskısına Thomas Mann önsöz yazmış mesela, büyük olay bence. Tarlakuşu'ndan önce yukarıda belirttiğim metin basılmıştı, Pinhan tarafından. Pinhan'ın böyle edebi çıkışları vardı ama şu sıralar hukuka ve felsefeye ağırlık vermiş durumda, biraz üzücü ama on numara metinleri kazandırıyorlar Türkçeye, bu süper. Nebula gibi nispeten yeni yayınevleri eksikleri tamamlıyor zaten. Butik diyemiyorum, bağımsız diyeceğim, bağımsız yayınevleri güzel yükseldi son dönemlerde. Kuzey Işığı çıktı, Nebula çıktı, Yüz Kitap zaten aldı yürüdü. Ne güzel. Kosztolányi diyordum, sağlam yazar. Her bölüm için o bölümün özetini vermiş başlık altında, klasik anlatılardaki tekniğin modern bir yansıması. İlk bölümde bir gazeteden, bir saatten ve bir takvimden zamanı öğreniyoruz. 1899, 1 Eylül, 12:30. Baba ve anne bavulla uğraşıyor, yolculuk var. Anne'nin kız kardeşi Etelka ve eşi Béla aileyi davet etmiş, yazı birlikte geçirmek istiyorlar ama bizimkiler yorulmuş, altmış yaşına basmak üzereler, istemiyorlar gitmeyi. Tarlakuşu'na gün doğuyor, tek başına gidecek, kasabadan bir haftalığına da olsa uzaklaşmak iyi gelecek ona. Baba (Ákos Vajkay) ve Anne (Antónia Bozsó) üzgün, kızlarını uğurlamak için tren istasyonuna kadar birlikte gidiyorlar. Yolda kasabanın bakkalı çakkalı, meyhanesi kahvehanesi, sokağı caddesi şöyle bir anlatılıyor, anlatının mekanı oluşturuluyor. kasabalılar Tarlakuşu'na biraz "oh olsun" dercesine bakıyorlar, belki otuz beş yaşına geldiği halde evlenemediği için, belki kimseye yüz vermediği için, belki de sadece uyumsuz biri olduğu için. Tarlakuşu neşeyi simgeliyor, bu simge ahali tarafından gamsızlık veya kibirlilik olarak görülüyor olabilir, sonuçta babanın canı sıkılıyor ister istemez. Kızının çok çirkin olduğunu, bu yüzden evde kaldığını düşünüyor falan, vedalaşma sırasında cümleten ağlıyorlar. Kasabada bilinen bir şey bu, kilisede ve pek çok yerde ağlıyorlar, alışmışlar. Tren gidiyor, anlatının sonuna kadar Tarlakuşu bir daha ortaya çıkmıyor. Yokluğunda yaşananlar olağanın dışında olduğu için ortada bir gariplik yok, metne adının verilmesi doğal.

Yalnız kalan Anne ve Baba ne yapacaklarını bilemiyorlar, Tarlakuşu'na çok alıştıkları için boşluğa düşüyorlar ve günlerini dolduracak uğraşlar arıyorlar. Géza Cifra'yı görünce nefretlerini körüklüyorlar, maksat iş olsun. Cifra nam arkadaş Tarlakuşu'yla ilgilenmiş ama kasabada kızı alacağına dair söylentiler çıkınca muhabbeti kesmiş, kendi kıymetinde olmayan insanlarla gezinmeye başlamış falan, bu yüzden nefret ediyor bizimkiler bu adamdan. Ayaküstü konuşuyorlar, adam istasyonda çalıştığı için kaçarsız karşılaşıyorlar ama muhabbet kısa kesiliyor ve Baba'nın geçmişine odaklanıyoruz, şecere çıkarma çalışmalarından sonra evde bir başlarına kaldıkları bölümde ikisinin konuşmalarına şahit oluyoruz. Söyleyecek bir şey bulamadıkları zaman birinin dediğini diğeri tekrarlıyor. Bir nevi duygu dumuru. Bu önemli, anlatının sonunda Tarlakuşu geri döndüğü zaman, hasretle dolu geçen beş saniyeden sonra aynı şeyi yaptıklarını görmek ilginçti. Tarlakuşu'nun elinde bir kafes, kasaba da bir kafes, aile de bir kafes ama Tarlakuşu yine aynı, her koşulda kendine özgürlük alanı yaratabiliyor. Yoksullukla sınandığı için pek de bir seçeneği yok gerçi, ailenin durumu iyi değil. Baba'nın durumu da iyi değil, adam rüyasında kızının saldırıya uğradığını ve bıçaklandığını görüyor. Kadın paramparça, adam aklını kaybedecek gibi oluyor. Baba takıntılı, tiyatroya gittiği bölümde kadın oyuncunun şuh davranışlarını ve sahnede öpüşmesini günler sonra bile çok ayıp bir şeymiş gibi değerlendirmesi düşündürüyor, Tarlakuşu'nun evlenmesini ister gibi gözükse de aslında kızı üzerinde muhtemelen baskı kuran bir adam bu, seziliyor. Annenin sessiz sakin bir kadın olduğunu da düşünürsek, eh, gerçi yoğun bir baskıdan söz edemeyiz ama en azından psikolojik olarak ketlemişler birbirlerini. Anne ve Baba, kızlarının evlenmemesinden memnunlar bir açıdan, hep beraber oturuyorlar ve rahatları bozulmuyor. Kızın çeyizini yeme niyeti olmayan, düzgün bir erkek çıksa içten içe istemeyecekler onu, bu da aslında hiç kötülüğü olmayan Cifra hakkındaki düşüncelerinden okunabiliyor. Takıntılı yaşlılar, en korktuğum. Demek ki kesinkes onlardan birine döneceğim yaşlanınca.

Evet, kız gitti ve yalnız kalan çift koca bir yokluğu paylaşıyor. Gündelik yaşamları değişiyor birden, örneğin yemeği Tarlakuşu yapıyor normalde ama gitti kız, ne olacak? Kasabanın lokantasına giriyorlar ve şaşkınlıkla karşılanıyorlar, onları orada görmeyi beklemiyor kimse ama aç kalmayacaklar tabii. Yemek yiyorlar bir güzel, etraflarında tanıdıkları insanlar var. Sanatçılar, hakimler, kasabanın "Panterler" denen serseri tayfası, bir dünya insan. Anlatı boyunca çoğuyla karşılaşacağız, bizimkilerin farklı yönlerini açığa çıkaracaklar ama daha çok Baba'nın dünyası üzerinden gideceğiz. Neyse, Baba bu serseri tayfanın kurucu üyelerindenmiş ama yaşlanınca bırakmış o işleri, içki içmemeye ve dışarıda takılmamaya başlamış. Eski arkadaşlarının kışkırtmalarına başarıyla karşı koyup içki içmiyor. En azından ilk denemede. Sonrasında bir haftalık olaylar, Tarlakuşu dönene kadar çok şey oluyor. Kiliseye gidiyorlar, tiyatroya gidiyorlar, en sonunda iki saatliğine diye evden çıkan Baba, eski arkadaşlarıyla içip kumar oynuyor, zil zurna sarhoş oluyor, nihayetinde sabaha karşı geliyor eve. Anne meraktan delirmiş durumda ama eşinin iyi durumda olmadığını görünce zorlamıyor adamı. Gerçi gerek de kalmıyor buna, adam kendisi patlıyor ve kötü bir adam olduğunu, kızının da çok çirkin olduğunu, dünyanın bok gibi bir yer olduğunu falan anlatıyor salya sümük. Bu sonuncuyu uydurdum, boktan bahsetmiyor. Nasıl desem, bir patlamanın daha ağır olacağını düşünürüz ama değişimin çok yavaş, çook yavaş gerçekleştiği bir kasabada yıllardır süren problemlerin kabullenilmesiyle birlikte isyanlar da törpülenmiş gibi gözüküyor. Sonuçta sarhoş parlamasından öteye gitmiyor Baba'nın yaptığı, en sonunda eşinin teskin edici sözlerinin yardımıyla uykuya dalıyor. Çok geçmeden Tarlakuşu'nun geleceği güne uyanıyorlar zaten, gidip alıyorlar kızı. "Minik kuş" eve dönüyor, yalnızlık bitiyor.

Kosztolányi öncelikle Arı Kovanı'ndakine benzer bir ortam yarattığı için takdire değer. O kadar girift ilişkiler yok ama karakterlerle tiplerin münasebetleri sıkı kurulmuş. İkinci olarak o dönemin sosyal olayları ve toplumsal meseleleri sık sık dile getiriliyor, Dreyfus vakasından bahsediliyor örneğin, dünyanın alevlere boğulacağı savaşın çanları pesten, çın çın çalıyor, sanat sepet işlerinin günlük hayatın içindeki rolünü de katalım, zengin bir dünya çıkıyor ortaya. İşin toplumsal boyutu bu, bireysel boyutta bir ailenin pek anlatılmayan, daha çok sezdirilen yaşamı var önümüzde. Baba, Anne ve Tarlakuşu, sessizlikle anlaşan bireyler, kendilerine has mutsuzlukları var, iyi bir anlatı için yeterince tansiyon taşıyorlar.

İyi bir roman, ben ilk metnin etkisi altında kalıp daha şamatalı bir şey beklediğim için birazcık üzüldüm ama yine eğlendim bazı yerlerde, mizah da sağlam. Razıyım, yeter ki daha çok okuyabilelim Kosztolányi'yi. Bu metnin dizisi mi var, filmi mi var, bir şeyi var, yarın araştırıp izleyeceğim.

6 Eylül 2019 Cuma

James Tiptree, Jr. - Uzaktan Kumandalı Kız

"Uzaktan kumanda" olur ama metnin orijinal adının bir parçası olan "plugged in", meseleye muazzam bir derinlik katıyor. Anlatılan dünyaya bakalım, reklamların yasaklandığını ve insanların tüketmeye devam etmeleri için yönlendirildiklerini görüyoruz. Bu yasaklama konusunda derinlemesine bir bilgi yok, zaten kısacık bir metin olduğu için böyle bir şey bekleyemiyoruz. İyi bir teknik kullanılmış, anlatıcı, "Zombi" diye hitap ettiği birine P. Burke'ün hikâyesini hızlıca, sanki o an anlatmasa bir daha anlatamayacakmış gibi anlatıyor, dolayısıyla ayrıntılara girilmiyor pek. Anlatıcının konuşurken onca diyaloğu nasıl hatırladığını düşünmek zorunda kalmıyoruz, çünkü bu bir bilimkurgu. Bir android konuşuyor olabilir, hafızasındaki verileri şak diye kullanabilir. Sonra aniden tekrar bir şaakk, tasvirlerle doldurur anlatıyı, şaşırır millet. Derler: "Ne oluyor, nasıl hatırlıyor bu?" Şıraakk, bir de ses basar anlatıya, zaten diyaloglar havalarda uçuşuyor. Çil yavrusu gibi dağılır okurlar. Bu işler böyle. Herkes ayağını denk alsın. Sağlam bir metinle karşı karşıyayız. "Plugged in" mevzusuna dönersek simülasyondan bayağı bir yol alırız ama ben kuramlardan fikir aparamayacak kadar tembel, aparmayacak kadar da tembel bir adam olduğu için işi o tür bir okuma yapanlara bırakıyorum. Sonuçta aynı dünyadaki farklı bir sınıfa dahil olan P. Burke için bazı duyguları simüle etmesi bekleniyor, böylece yapay bedeninin yardımıyla zengin tayfayı koyun güder gibi güdebilecek, cinselliğini kullanarak dünyanın harcamasını yaptırabilecek. Gerçi başa dönmek lazım, zombiyle konuşmaya başlamanın hemen sonrasına. AT&T adlı bir şirketten ve Burke'ten haberdar oluyoruz hemen, şirket muazzam büyük ve Burke adlı kadın muazzam yoksul. Tanrılara bakıyor, yoldan geçen zenginler burun filtrelerinden -muhtemelen- filtrelenmiş temiz havayı solurken Burke gibiler ölümü bekliyor ama şansı dönüyor sonunda, tabii buna şans denebilirse. Holovizyon adlı nanenin televizyonla radyoyu rafa kaldırdığı, insanların mekiklerle uzay yolculuklarına çıktığı, GTX adlı başka bir şirketin çeşitli biyolojik faaliyetleri yürüttüğü ve Burke'ü kıskaca aldığı bu dünyada birkaç uyku hapının ardından mutluluğun geleceği düşünülüyor ama kamusal alanda intihar etmek yasak, intihar bile edemiyor Burke. Şirketin adamları gelip kendisini götürüyorlar, teklifleri çok cazip. Bir sürü eğitimden sonra yapay bir bedeni yönetecek. "Dönyanın en gözel garısı" olmaya aday bir hale geldiği zaman yerin yüz elli metre altında, Carbondale denen bir yerde "naklen canlı bir kız" haline geliyor. Geliştirilmiş embriyolar, et bölümünün ürettiği bedenler, reklam yerine geçecek bireyler haline geliyor. Burke son aşamada Delphi oluyor mesela, dünya güzeli bir kadın haline dönüşüyor. Şirket için müthiş bir kazanç kapısı, zira başka şirketlerin ürünlerini sattırmak için bir nevi sosyal medya fenomeni haline getirdiği bu tek beden/iki zihin aracılığıyla üst sınıftan insanları manipüle edecek. Burke yaşadığının farkında değil artık, varlığını Delphi olarak sürdürüyor ve bir enkazdan fazlası değil artık, makinelere bağlı bir yaşam sürmek zorunda.

Delphi görevden göreve koşmadan önce reklamların neden yasaklandığına şöyle bir değiniliyor. Aslında basit, halk onca reklama maruz kalınca, reklam bombardımanında kayışı koparmaya yaklaşınca isyan etmiş, Huckster Yasası çıkarılmış ve bildiğimiz anlamda reklamlar yasaklanmış. Operasyonun başındaki Bay Cantle, Delphi'ye gerekli bilgileri sağlıyor ve başarılı olması için çaba gösteriyor. Yüz Numaralı Adam'ı hatırlayalım, Bay Cantle'ı "eşoleşek" denen adamla bir tutabiliriz. Delphi'den kimseye bir şey söylememesini ve ürünlerin reklamlarını gizliden gizliye yapmasını söylüyor, sosyal bir koşullanmanın peşinde. Yolculuklar başlıyor, Barselona'da yolunacak kazlar var ama araya dereye sıkıştırılmış birkaç bilgi daha: Delphi'nin tat ve koku duyuları yok, bant genişliği buna izin vermiyor. Dokunma duyusu da genel olarak hissizlikten mustarip, aslında somut dünyanın dikkat dağıtıcı küçük arızalarına maruz kalmamak için şeytanca bir yaklaşım. Göründüğü kısa filme bir ödül kazandırdıktan sonra başka iş. İşlerin ardı arkası kesilmiyor, Delphi-Burke değişimleri sırasında Burke hiçbir şey hissetmiyor, sahte bir yaşantının hızı arttıkça artıyor. Üstelik öylesi bir bütünleşmeyi sağlayan tek kadın. Yirmi yıllık ömrü var, rakip şirketler daha uzun ömürlü kızları üretmeye çalışıyor bir yandan, vahşice sürdürülen bir mücadele de var. Hayallerinin gerçek olduğunu gören Burke, Delphi olarak verilen bütün görevleri yerine getirdiği için mutlu oluyor, hayallerin gerçek olabileceğini düşünüyor ve sokakta intihar etmeye çalıştığı zamanların artık çok uzakta olduğunu düşünüyor. Sınıf atladı, zenginleşti, zenginlerle takılmaya başladı, dolayısıyla herhangi bir şikayeti yok, zaten bilişsel yetenekleri kim bilir nasıl dumura uğradı ki kendi varlığını bir başka bedende duyumsamaya başladı falan, nörolojik fasılalara da pek girilmediği için görmüyoruz. Aslında okur olarak bizim görevimiz bu, boşlukları dolduracağız. Mesela bir zaman makinesi olsun, çalışmıyor. Bir müddet sonra çalışmaya başlıyor ve yolcularını ilk Woodstock'ın orta yerine gönderiyor. Bu nasıl olabilir, tak tak yöntemi diye uydurabilmeliyiz hemen. Temassızlık ihtimalini düşünerek bir iki defa vurulduğunu düşüneceğiz, böyle şeyler.

Burke her ne kadar varlığını başka bir bedene aktarmışsa da uykuya çekildiği sırada kendi kendine bir iki sözcük mırıldanıyor, bunu mevzudaki ilk çatlak olarak görebiliriz. Bilinçle beden arasındaki gedik büyüyor sonra, Yüz Numaralı Adam'ın dönüşümüne yakın bir dönüşüm yaşanıyor, şirket paniklemeye başlıyor hafiften. Bir görevde sağlam batırıyor Delphi, kendisiyle bağlantı kuran ikinci patron Paul'e durumu anlatıyor ve çat, aşık oluyorlar birbirlerine. Paul, şirketin patronunun oğlu olduğu için işler iyice karışıyor ve adamın Delphi'nin durumundan haberi yok. Burke adamı sevse de zihni sekiz bin kilometre ötede, kendi varlığı da orada, kısacası zihin Delphi'den ayırıyor kendini, önceki varlığını hatırlıyor ve Paul'e anlatıyor durumu. Paul mekanı basıyor, gerçek Burke'yle karşılaşıyor. Bir beyin ve sinir uçları, kadından geriye kalan bu. Bedeni kan ve kastan oluşmuş bir pelte, zorlukla hareket ediyor, serbest kalmak için bilincini yok edip Delphi'de yeniden doğacağını düşünüyor ve Paul'e kendini imha ettiriyor. Belki de intiharın bir değişik biçimi, adamı kandırarak sonsuz huzura kavuşuyor. Yoruma açık.

Orijinal bir durum. Gelişen teknoloji ahlaki, etik ve hukuki açıdan pek çok düzenlemeye yol açacak, Harari, Kurzweil ve Kaku gibi birkaç bilim insanı uç örnekler üzerinden bu meselenin gelebileceği noktaları akıl kaçırtırcasına anlatıyorlar, ilgili olanlar bir göz atabilir. Bunun yanında Ursula K. Le Guin'in önsözü de ilginç, Alice B. Sheldon'ın hayatı incelenmeye değer. CIA'de ve üniversitelerde çalışmış bir kadın, dönemin erkek egemen edebiyat camiasında yer bulabilmek için "James Tiptree, Jr." adını kullanmak zorunda kalıyor. Le Guin'in bu konuda yaşadığı sıkıntıları anlattığı metinleri var, yine ilgili olanlar inceleyebilir. Sonuçta bilimkurguya şahane bir yenilik getirmiş Sheldon, İthaki'den yazarın başka metinlerini de basmasını rica ediyoruz, iyi geceler diliyoruz.

5 Eylül 2019 Perşembe

İsahag Uygar Eskiciyan - Konteyner Zaafı

Yine bir Eskiciyan müstearlığıyla karşı karşıyayız. İpinden kopmuş öyküler, müstearlığı buradan kaynaklanıyor. Beni Afiyetle Yemelerine mesela, ilkokula başlar başlamaz orasından burasından ısırılan, yenen bir çocuğun çeşitli kişi/kurum/kuruluş mekanizmalarıyla, diş geçirenle yenip bitirilmesini ve öğütülmesini görürüz. Sağ kolu gidiyor önce, anne şamarı basıyor. Baba fark ediyor, baba basıyor şamarı, ailenin pek bir katkısı yok kısaca. Ailenin katı sağladığı ne var, kendi adıma ben de bilmediğimi söyleyeceğim. Neyse, okul değiştiriyor çocuk, yeni arkadaşlarından birinin evine gidip proje ödeviyle uğraşırken arkadaşının babası tarafından kemiriliyor, cinsel organlar giriyor işin içine. Projeden en yüksek notu alıyorlar, tecavüz cabası. Göğüslerinden biri yeniyor sonra, diğer göğsü yeniyor, yenecek pek bir yer kalmayınca sıra yüreğe geliyor. Yetişkin, okullarını bitirmiş, işi gücü olan bir kadının yüreğinden başka bir yeri kalmayınca, en sonunda yüreği de kalmayınca belki insan daha iyi bir son bekliyor. Tansiyonu yükselen öykü, yiyiciyle göz göze gelme anında sona eriyor. Ani bir duruş. Belki yüreğin yok oluşu üzerinden başka bir son üretilebilirmiş, belki öyküyü çok beğenip sonunun daha iyi bitmesini istiyorum, bilemiyorum, kötü değil ama daha iyi olabilirmiş. Eskiciyan biraz dağınık bırakmış bu öyküleri, anlatıcıyı mutlak yaratıcı haline getirip kesivermiş öyküleri, anlatıcı daha fazla anlatmak istemediğini söylüyor, nokta koymak istediğini söylüyor, bir şey söylüyor ve öyküler bitiveriyor böylece. Ağza bir parmak bal çalıp gerisini rafa kaldırmak gibi.

Şarkısı Bitmeyen Adam. Şarkı söyleniyor, yaşamın ta kendisi. Anneyle baba tanışıyorlar, evleniyorlar, anlatıcının ablası doğuyor, dört yaşında hayatını kaybediyor. Şarkı söyleyen adam iki damla yaş döküyor, ceketinde iz kalıyor. Anlatıcı doğuyor, annesi vefat ediyor bu kez. Meme vermek istemiyor bir ara, memesizliğe alışması gerektiğini söylüyor ama aslında annesizliğe hazırlıyor. Dut ağacının ardına gömülüyor anne, duttan bir kuş iniyor, yıldızların yeri şarkının sürerliğinde tayin ediliyor, kuşun gagasından bir damla içiyor anlatıcı, uzun vadede toprağa düşecek ama anlatıcının sözleri var daha, yaşam sürüyor ve en sonunda damlanın tadı kaybolmadan bitiyor öykü, patlayan bir silah olmadan. Kelâma şükrediyor anlatıcı, barut kokusundan kurtulmamızı sağlayan söz bittiğinde hemen bir diğer öyküye geçiyoruz, Kâbus Bitiren'e, en akışkan öyküye. Şöyle bir şey canlanıyor gözümde: Eskiciyan'ın aklına bir fikir geliyor veya fikir bir süredir var, itkisi dayanılmaz hale geliyor veya bir anda bir ışık parlıyor zihinde, adam oturuyor ve yazmaya başlıyor. Belli bir noktaya ulaşacak veya belli bir noktadan yola çıkacak. Çıkacaksa eğer, olağanüstü bir olay gerçekleştikten sonra, diyelim ki bu öyküdeki gibi bir kaktüs var, doktora getirilmiş ki doktorun elini öpsün. Neden öpsün? İyileştirildiği için. Kaktüs kişileştirildi, hemen bir isim kondu: Niyazi. Doktora gelindiğine göre anlatıcının da bir sıkıntısı olsun, kısa bir süre sonra öleceğini hissetsin ama Niyazi'nin tek başına yapamayacağını düşünüp doktordan bir istekte bulunsun, kendisi ölünce Niyazi'nin de öldürülmesini dilesin. Kâbusa bağlayalım her şeyi, uzun bir "haayııır" için kâbusu bitiren yegane nida diyelim. Son. Spontane fikirlerin uç uca eklenmesi, böyle midir acaba? Eskiciyan, bağladıklarını o an mı buluyorsun?

606 Numaralı Özel Odanın Hikâyesi, bu biraz zamana yayılmış gibi gözüküyor. "'Kusurun yoksa mürettep divansın, ancak kusurunla Beckett'sın.'" (s. 23) Bu söz çok yerde paylaşıldı, kitabın mottosu gibi bir şey oldu aslında. Konferans sırasında söyleniyor, söyleyen Onnig'in eli karnına gidiyor, adam yere yığılıyor ve Samuel hemen yardıma koşuyor. Doğru doktora. Anlatıcı özellikle şahit olmak istiyor, öykünün doktordan sonrası gelmeyecek gibi dururken anlatıcının keyfine şükrederek okumaya devam ediyoruz. Elindeki tırpanı duvara bırakıyor, kim olduğunu da öğrenmiş oluyoruz böylece, Onnig'e üzülmeye vakit bulamadan Tırpanlı'nın cüccük hareketine, nahına şahit oluyoruz, ortamdaki gerginliği dağıtmak için doktora çalışıyor ama doktor bunlara karşılık "sikinden osuruyor". Neler oluyor. İtalik bir tonda konuşmaya başlıyor Tırpanlı, dimdik harfler insan bedenine fazladan yük bindirmesin diye. Oyuna bak. Nihayetinde Tırpanlı'nın doktor için geldiğini öğreniyoruz, Tırpanlı'nın okura seslenişini de görüyoruz, biz de oradayız zira Tırpanlı neredeyse biz oradayız, tersi de geçerli.

Kitaba adını veren öykü, diğerlerinin arasında matraklığıyla öne çıkıyor. Aslında basit, Arat benzin işiyor. Hastaneye gitmiyor, laboratuvar faresi olmak istemediği için kimseye bir şey söylemiyor, işeyip arabasının deposunu dolduruyor. Durumu arkadaşı Tacettin'e söylüyor ne yazık ki, niye söylüyorsa, o kadar pimpirikli adam. Tacettin hemen şantaj yapıyor, para kazanmaya başlıyor ama Arat siktiri çekiyor tabii, ne yazık ki Tacettin CIA'e haber vermiş bile. Ödül olarak öldürülüyor ve Arat'ın ABD'ye götürülmesine neden oluyor. Hindistan'dan gelen bir kadınla evlendiriliyor Arat, kadın mütemadiyen bor sıçıyor. Çocukları değerli bir insan olacak, belli. Aşağı yukarı böyle, bir de yine anlatıcı giriyor araya ve öyküyü bitiriveriyor. Bir de varlığını hissettiriyor, Arat'ın yanındayken şahit olmuş her şeye, hatta Arat'ın bir öykünün içinde olduğunu bildiğini söylüyor. Karakterler kurmaca olduklarının farkında, oyunu biraz bozuyor bu ama bu tür bir oyunu baştan bozuk olarak kabul edersek bir sıkıntı yok. Son olarak, "Bilal'e anlatır gibi anlatmak" kalıbının kullanılmasını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Güldüm ama, yalan yok.

İğrenç Yeşil Gömlek. Simon çok çekiyor bu öyküde, pantolonunu olur olmadık zamanlarda indirmese hayatı daha kolay olurdu. Herkes başını çeviriyor ama Simon indiriyor işte, kendi kendine konuşuyor, hareketler yapıyor, herkes uzak duruyor adamdan. Gittiği bir AVM'de mekanın müdürüyle eşinin önünde indirmesi beyinleri yakıyor. Zamazingoyu gören müdür hemen koparıyor kayışı, eşinin de büllüğü görüp görmediğini merak ediyor. Kendi küsküsünün küçük olup olmadığını düşünüyor, kıyaslama yapmak istiyor. Kafa yandı bir kere, eşinin hiç sevmediği o yeşil gömleği hediye olarak alıyor ve aile ziyareti sırasında, herkesin içinde indiriveriyor pantolonu. Simon hastalık saçıyor, insanları teşhirciliğe sürüklüyor ama asıl mesele, bu olaya şahit olan eniklerden biri anlatıyor öyküyü. Neden? Eskiciyan'ın garip oyunlarından biri daha.

Pinti Yazarın Kahramanı son olsun. Bu da çok şamatalı bir öykü. Anlatıcı bir roman dosyası okuyor, arkadaşı yollamış. Kumru var, karakter. Otobüse binecek, Artin'le birlikte. Artin basıp geçiyor ama Kumru'nun akbili boş, dudidut dudidut diye çınlıyor otobüs. Artin inmiyor, otobüs gidiyor, Kumru kalıyor orada. Arkadaşı yardım istiyor anlatıcıdan, Kumru hâlâ durakta bekliyor, günlerdir orada. Anlatıcı kendini hazırlıyor, arkadaşı yazmaya başlar başlamaz yönlendiriyor onu. Eş zamanlı iki anlatı beliriyor, bir yanda arkadaşın yazdığı cümleler, diğer yanda araya giren anlatıcının yönlendirmeleri. Çok komik bence: "Kumru'nun beklediği otobüs, durağa yaklaştı. Lan otobüsü hemen getirtme, beklet az! Birden otobüsün tekerleği patladı. Yok içine bomba koysaydın! Sonra daha büyük bir patlama sesi duyuldu. HA'SİKTİR! Köpek otobüsü si... yazma artık! Beni buradan al!" (s. 65) Sonrası daha da geyik, anlatıcı kendini ejderhaya dönüştürtüyor falan, arada derede bir simitçi beliriyor ve Kumru'nun söylediklerinin kaynağının Kumru'dan mı yoksa yazardan mı doğduğunu soruyor, serbest dolaylı anlatıcı o kadar da serbest değil, tam bu noktaya sabitlenmiş durumda.

Kalan öykülerin başka meseleleri var, Eskiciyan'ın absürtlükten uzaklaşıp daha bireysel meselelere odaklandığı öyküler de varmış deyip biraz da üzülerek okuyoruz, çünkü ayrılık hikâyesi ağırlığını koyuyor ve bulunduğu öyküyü diğerlerinden daha baskın bir hale getiriyor.

Eskiciyan kafada havai fişek patlatıyor, okunması halinde bir süreliğine sıkıcı bir insan olmaktan kurtarır diye düşünüyorum, insan gariplikle doluyor. Ben doluyorum gerçi, başkasını bilmem. Teşekkürler Eskiciyan, ey Eskiciyan, can Eskiciyan, dost Eskiciyan.

4 Eylül 2019 Çarşamba

Necati Tosuner - Özgürlük Masalı

Tosuner bir röportajında 1950 Kuşağı öykücülerinin dışlayıcı tavırlarından bahsediyordu, kendisinin ilk kitabı çıktığında bir süre görmezden gelinmiş, ardından olumsuz eleştirilere maruz kalmış. Aslında o zamanları düşününce biraz olsun hak veriyorum sanırım, Tosuner'in diğer metinlerini pek beğensem de ilk öykülerinden çoğu gerçekten vasat, üç beş izleğin etrafında dönen öyküler. Kadınlara karşı duyulan "yıkılmışlık", yalnızlık, gidememek, öfke, bu tür şeyler var öykülerde. Olsun tabii ama hemen her öyküde aynı iç döküşün pek de farklı olmayan biçimleriyle karşılaşmak hep aynı şeyin okunduğu hissi yaratıyor, hoş değil. Örneğin Sancı.. Sancı...'da da benzer meseleler var ama kurmacayla daha bir uğraşıldığı belli oluyor. Yakın tarihli örnekler olduğu için söylüyorum. Bu ilk öykülerinde Tosuner'in sonraki metinlerinde de yer vereceği konuları belirlediğini söyleyebiliriz, kendi fiziksel durumundan ötürü toplum karşısında duyduğu kompleks, anlatının doğrultusunu direkt belirlemiş bir yandan. Bu açıdan dikkate değer öyküler var elde, üstelik yirmi bir yaşındayken kendi imkanlarıyla bastırmış öykülerini Tosuner, daha da bir dikkate değer sanırım, kırk yıl sonra yazdığı metinlerdeki üslubunun daha ilk öykülerinde görülebilmesi de takdire değer. Değerli bir yazar yani Tosuner, öykücülüğümüzde ve romancılığımızda kendine has bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Evet.

Yalnızlığa Övgü nam öyküsüne bakıyorum. Direkt o kentin sokaklarını bırakacağını söyleyerek başlıyor anlatıcı. O kent Ankara. Bulvarında aylakça dolaşılan, Kızılay Durağı'nda kızların çocuksu gülüşlerine maruz kalınan boğucu bir uzam. "Çift çifttir herkes. Bir yalnız ben varımdır." (s. 1) Bafra sigarası iyi bir arkadaş, başka da bir arkadaş yok. Henüz. Başka bir öyküde ortaya çıkan arkadaşı dışında pek sosyalliği yok anlatıcının. Üzgün ve umutlu, kenti terk edecek adam, mutluluğu arayacak ama yola çıkmadan önce nasıl mutlu olacağını fark ediyor, yalnızlığını severek kurtulacak. Sevgi aramaktan vazgeçerek kurtulacak. Parkeler de kurtulacak, sonlarda yalnızlığını öldürmek için topuklarını parkelere vuruyor ve beş tanesini tahtalı köye, bir anlamda geldikleri yere gönderiyor. Bir günde beş parke ölüyor, öykü böylece sona eriyor. Hemen ardından kitaba adını veren öykü geliyor, hepsinin içinde en iyisi bu. Kuşlarla ilgili ilk bölümde serçelerin toplandığı bulvardaki izlenimler var, kuşların mevsimlik hareketi atkestanesi ağacına tünemeyi gerektiriyor, anlatıcı yine arkadaş arıyor ama kendisi kuş değil, tüneyen bir hayvan hiç değil, o yüzden yine yalnız. Yanından insanlar geçiyor, umursamıyorlar. Kendini avutamıyor anlatıcı, kuşların özgürlüklerine imreniyor, o da istediği yere gitmeli ama arkadaşı olmadan zor. Arkadaşının babası çok kızgın bir adam, akşam vakti sokağa salmıyor genci, gündüzleri oradan oraya yürüyorlar, dolanıyorlar, gitmenin hayallerini kuruyorlar. Kuşlar da özgür olmadıklarını söylüyorlar sonra, Allah'a bir isyan yükseliyor, kimseyi özgür yaratmamış. İkinci bölümde, "Sat anasını!" şeklinde bir rahatlama tekerlemesi üfürülüyor, iki arkadaştan birinin başına sıkıntılı bir şey geldiğinde diğeri hemen yapıştırıyor bu sözü, satıyorlar anasını. Tutuldukları bir kız yok, yapacakları bir iş yok, hayat bomboş. İntihar etmeyi düşünüyorlar, erken davranan Kızılay'daki yapı bitince -hangi yapı acaba, 1960'ların başında inşa edilen ne varsa orada- tepesinden atlayacak, diğerine iki yaşamı birden yaşamak kalacak. Birtakım beceriksiz ilişki denemeleri de hayal kırıklığıyla sonuçlanınca gitmeyi akıllarına koyuyorlar iyice, evden kaçıyorlar. Gazetelerdeki kayıp ilanlarında kendi yüzlerini görüp gülüyorlar ama tamamen kaybolamıyorlar, anlatıcının arkadaşı yan çiziyor ve diğerini de vazgeçirmeye çalışıyor ama kafaya takılmış bir kere, gidilecek. Gidiliyor, serçeler yerine güvercinler ve martılar seviliyor, dönülüyor sonra. Kalan arkadaş bir kız bulmuş, mutlu. Özgürlük masalına inanıyor anlatıcı, kısa bir süreliğine de olsa başka kuşları sevebildi.

Martılar Gülüştüler. Mahalleliler, esnaf, atkestaneleri, umutla beklenen ama gelmeyen aşk. Göl Kıyısı. Uzun bir adamla kısa bir adamın konuşmaları. Ağaçlara bakan adam hemen bir uzun adam oluşturuyor bilincinde, kısalığın ve uzunluğun dertlerinden bahsediyorlar. İnsan Sayılmak. Gözlemcinin bir adamı göz hapsine alarak insanlığın ne olduğunu düşünmesi. Toplumun dışladığı, sevilmeyen birinin var olup olamayacağı üzerine -diğerleri gibi- kısacık bir öykü.

Bir Ebemkuşağı Peşinde nispeten iyi bir öykü. Yolda görülen bir kadının koluna girdiğini hayal eden anlatıcı için hemen bir hikâye doğuyor: Kadınla tanışma, birlikte yürüme, arkadaşın evine davet, arkadaşın da kadınla sevişmek istemesi, birtakım mutluluklar. Hayal tabii. "Ben düşlerimdeki yaşayışlarla avunan yağmurların çocuğu." (s. 48) Sonraki öyküye başlarken yeni bir öyküye geçmediğimizi düşünebiliriz, devam edeyim, şu alıntılamaya değer: "Yaradanın varlığını yokumsadım. Sıkıntılarda boğuldum, açmazlara düştüm büsbütün. Oysa ben de en dolgun inanışlarla ona güveneyim isterdim. O sevdirmedi kendini." (s. 49) Yaradanla bir çekişme başlıyor ardından, yirminci yaşa gelir gelmez ilaha savaş açan bir anlatıcının düşüncelerini takip ediyoruz. Kader anlayışı üzerinden sürdürülen mesele özgür iradenin sınanmasıyla genişliyor. Anlatıcının annesi, oğlundan "kötü kadına" gitmemesini istiyor ama adam geneleve gidiyor ve bir kadınla sevişiyor, yaşamı duyumsamaya çalışıyor kendince.

Son iki öyküye dokunmuyorum. Bu. Bütün kusurlarıyla birlikte -bence- iyi bir yazarın doğuşunu görmek isteyenler okumalı.

2 Eylül 2019 Pazartesi

Washington Irving - Uykulu Kuytu Söylencesi

Irving'in yedi öyküsü derlenmiş, en bilinenleri. Uykulu Kuytu Söylencesi'ni Sleepy Hollow olarak biliyoruz, şu kafasız süvari. Johnny Depp'in Ichabod Crane'i oynadığı uyarlaması en meşhuru, onun dışında başka uyarlamaları da var, çizgi filmleri falan, iki yüz yıllık bir öykü uyarlanabilecek her şeye uyarlanmış durumda ki ABD'den çıkan ilk büyük yazar olarak dünyanın dikkatini çektikten sonra Irving'in en çok bu öyküsü tutuluyor denebilir. Sözlü geleneğe yaslanan söylence anlatımının bütün özelliklerini taşıyor bu öykü, McKay'in "el yazması tekniği" dediği anlatım biçimi kullanılmış. İlk üç öykü bu türe giriyor, Diedrich Knickerbocker'ın evrakları arasında bulunduğu söylenen öyküler inandırıcılığı artırmak için mektupların, belgelerin arasından çıkarılmış gibi gösteriliyor. Romantik anlatının bir niteliği daha: "Her neyse, benim görevim ispat etmekten ziyade açık ve inandırıcı olmak maksadıyla olanları anlatmak." (s. 7) 18. yüzyılın sonlarında doğan Irving kendi döneminin sosyal ortamını öykülerine olduğu gibi taşımış, Hollandalıların yerleşim bölgelerindeki yaşamlar detaylarıyla anlatılıyor, doğa tasvirleri genişçe bir yer tutuyor üstüne, böylece yeni kıtanın coğrafi değil de sosyal keşfedilmemişliği bilinmeyenin korkusunu doğurmak için ideal bir ortam yaratıyor. Bitkiler ve canlılar olabildiğince özgür, insan elinin henüz o kadar da değmediği bölgelerde Kızılderililerin varlığı da cabası. Pek çok öyküde Kızılderililer için kutsal olan mekanlar veya yerleşim yerleri anılıyor, doğaüstü için başka bir temel. Stephen King'in bir övgüsü var arka kapakta, Pet Sematary'yi düşünürsek Irving'den çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Neyse, Tappan Zee adı verilen bir bölgeye yerleşiyor Hollandalılar, ehlileştirdikleri hayvanlar ve ekip biçtikleri topraklar önlerinde uzanıyor ama bazı karanlık noktalara yaklaşmıyorlar, yeni kıtadaki eski toprakların bazı bölümleri onlar için gizemini koruyor. Uykulu Kuytu denen bölge örneğin, bir varlık tarafından ele geçirildiği söyleniyor ve civarından veya içinden geçen insanların düşle gerçek arasında bir yerde sıkıştığından bahsediliyor. Kızılderililerin zamanında burada ayin yaptıklarına veya ilk yerleşimcilerden Alman bir doktorun toprağı büyülediğine değinildikten sonra Uykulu Kuytu'nun Başsız Süvarisi'yle karşılaşıyoruz, yine bir söylence olarak beliriyor, oralarda takılıp insanları huzursuz eden bir hayalet. Bağımsızlık Savaşı sırasında başının bir top mermisiyle kopmuş, hayaleti oralarda geziniyormuş, böyle şeyler. Oralarda yaşayan insanlar başka yere taşınsalar da Uykulu Kuytu'nun zihinlerindeki varlığı sürüyormuş, mektubun yazılmasını bu etkiye borçluyuz.

Ichabod Crane'in soyadı "turna" demek, kırsallığını yitirmeye yüz tutmuş dünyanın bir parçası. Öğretmenlik yapan, ince uzun bir adam. Neşeli biri, kadınları güldürmesinin yanında o dönemde kıtanın kuzeydoğusunda, Salem'de patlak veren cadı avının bir parçası, ironi. Cotton Mather'ın yazdığı İngiltere'de Cadılığın Tarihi adlı metni iyi biliyor, "bilge bir insan" gibi görünüyor. O zamanda bilgelikten kasıt bu, toplumun normlarına uyduramadığı kadınları yok etme biçimi de denebilir. Vahşet ama bu vahşetten hiç bahsedilmiyor, konu kafasız kardeşimiz. Ichabod on sekiz yaşındaki öğrencilerinden birine aşık oluyor, kızın etrafında dört dönmeye başlıyor ama güçlü bir rakibi var, Brom Van Brunt. "Yumruk Brom" olarak da biliniyor, arkadaşlarıyla birlikte bölgenin asayişini sağlayan bir adam. Tabii olarak aynı kıza tutuluyor o da, Ichabod'dan haberdar olduğu için kinleniyor ve sağda solda adamı iki seksen uzatacağını söylüyor. Bir ziyafette karşılaşıyorlar, insanların anlattıkları hikâyelerden doğaüstü bir şeylerle karşılaşacağımızı sezebiliyoruz. Sonuçta Ichabod mekandan çıkıyor, atına atlıyor ve öcülü bölgenin civarından geçiyor. Aklında dinlediği hikâyeler var, ödü kopuyor gecenin bir yarısı. En sonunda kaçınılmaz sonla karşılaşıyor, Başsız Süvari tarafından takip ediliyor ve fırlatılan kafa kendisine isabet edince düşüyor. Karanlık.

Sonrası yine söylentiler. Başsız Süvari'nin Yumruk Brom olabileceği fikri bir kenarda duruyor, Ichabod'un akıbeti hakkındaki söylentiler de duruyor bir yerde. Anlatıcı kesin bir sona bağlamıyor hikâyeyi, yarıda bırakıyor.

Rip Van Winkle da bir klasik. Yirmi yıl sonra uyanan adam üzerinden zaman karşısında Amerikan toplumunun değişimi anlatılıyor, özeti bu. Yine bir kadın düşmanlığı var, adamımızın eşi çok konuştuğu ve huzur vermediği için kötü kadın konumunda. Can sıkıcı. Neyse, yine o döneme dair bir dünya detay, Van Winkle'ın birtakım askeri kahramanlıkları, cömertliği, hayırseverliği, erkek güzellemesi kısaca. Bir gün eşiyle tartıştıktan sonra evden çıkıyor işte, yolda karşılaştığı bir adamın sunduğu içkiden içiyor ve Uykulu Kuytu benzeri ilginç bir yerde uyuyakalıyor. Uyandığı zaman eve geri dönerken fark ediyor ki her şey değişmiş. İnsanlar İngiltere'ye bağlı değiller artık, özgürlüklerini kazanmışlar, bir dünya şey değişmiş. Kendisini soruşturduğu zaman bir genci gösteriyorlar, orada duruyor işte, kendisi. Oğlu aslında, zamanın nasıl geçtiğini o zaman anlıyor. Yeni bir yönetim altında insanlar daha coşkulu ama oğlunun uyuşukluğu da dikkat çekici, belli bir kesimin sadece yaşamak için çabaladığını, siyasi olaylarla pek ilgilenmediğini düşündürüyor. Fantastik bir öykü, The Twilight Zone'dan Evil Dead'e kadar pek çok yerde görebiliriz verdiği esini.

Lanetli Ev, Knickerbocker'dan son öykü. Manhattaoe (günümüzde Manhattan) civarında yaşanan birtakım olaylar. Bir ihtiyarın hayaletlerle haşır neşir olması ve öbür tarafa göçmesiyle ilgili kısacık bir öykü. Şeytan ile Tom Walker geliyor ardından, hırslı bir adamın zengin olmak için Şeytan'la anlaşma yapması aslında sıkça işlenmiş bir mesele, dörtyol ağızlarında yapacağı anlaşma için bekleyen insanlardan Faust'a pek çok örneği var. Bu öyküde Tom Walker adlı karakterin Şeytan'la yaptığı anlaşmayı görüyoruz, adam bir korsanın gömdüğü paraları Şeytan'ın yardımıyla bulunca hemen tefeciliğe başlıyor, milletin kanını emiyor, birçok yuvayı yıkıyor, insanları intihara sürüklüyor. Yaşlandıkça yaptığı şeylerden uzaklaşmaya başlıyor, kiliseye gidiyor, yanında İncil taşıyor falan. Şeytan memnun değil tabii, bir yolunu bulup adamı çekip götürüyor en sonunda. Kapitalizmin doğuşuna dair bir öykü olarak da okunabilir, manası çok derin.

Kalan öyküler de benzer atmosfere sahip. Bir ateşin başına oturup anlatılacak öyküler, halk hikâyelerinden beslenmiş ve yazıya geçerken korkutuculuğu azalmamış. Şahane.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Clive Barker - Cehennemlik Yürek

Hellraiser çocuk aklımızı bir temiz almıştı, ziyade olsun. It'in İnterStar'da gösterildiği zamanlardı, ilk versiyonu, şu dört beş saat süreni vermişlerdi, beş yaşındaydım ve kapı gibi bir travmam olmuştu, süper. It'i lisede tekrar tekrar okudum, tam metni çıkınca onu da okudum bir güzel ama Barker'ın metni için beklememiz gerekti. Nihayetinde İthaki el attı, Türkçeye kazandırdı metni, süper ama çeviride ve düzeltide sıkıntılar var ne yazık ki. En azından kitap dağılmadı bu kez, yapıştırıcıyı değiştirmişler sanırım. Düzeltiye bir iki örnek vereyim: "(...) bir siluetin sendeleyerek çıktığını girdi." (s. 98) Tamam diyoruz, geçiyoruz ama başka bir şey var bu kez: "Hem de bir önce direnmeliydi." (s. 102) Dost Körpe'yi Cthulhu'ya sardığım zamanlardan beri severim, çevirilerinden ötürü çok eleştirildiğini gördüm, hiç denk gelmemiştim ama nispeten kötü bir çevirisine denk geldim sanırım. Sadece bunlar değil, metin genel olarak iyi ama sözcük tercihleri yer yer can sıkabiliyor. Bu sıkıntılar tansiyonun yükseldiği bölümlere denk gelmiyor, o açıdan yine iyiyiz. Bu arada It Chapter Two'nun gelmesine az kaldı, oradan sardım. Fragmanda Bev yirmi yedi yıl sonra eski evine gidiyor, orada yaşayan yaşlı kadınla konuşurken kadın bir ara donmuş gibi kalakalıyor öyle, işte bu tür şeyler lazım artık. "Hö!" deyip korkutmamalı film, amorf insanlı veya beklenmedik işlere girmeli. Amorf insanlı dedim de, o tablodan fırlayan kadın da korkunç bir şeydi ya. Neyse, Barker'a gelelim. Barker'ın bu romanının atmosferi tam Rawhead Rex işi, öykülerindeki hava var burada, o yüzden uzun metinlerinden çok daha iyi bence. Gerçi onların olayı başka, daha epik bir anlatının metin boyunca sürdüğü eserler onlar, yine şahaneler ama gerilim ve korku arıyorsanız Cehennemlik Yürek'e bakacaksınız. Pornografik cinsellik daha en başta beliriyor, üstelik dehşet anının tam orta yerinde, Barker'ın imzası gibi bir şey bu. Öte dünyaların varlıkları iyi kurgulanmış, tasvirleri ve diyalogları başarılı. Çürük ete geçirilmiş zincirler, eriyen kaslar, kukuletalı varlıklar, çeşit çeşit. Bunların yanında kurguda aksayan birkaç yan var ama ben yine bodoslamadan dalayım da yeri gelince söylerim. Frank'le başlıyoruz, bir kutuyu açmaya çalışıyor. Pandora'dan esinlenilmiştir herhalde, kutudan çıkanlar insanlığın sefilliğini zirveye çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü. Kutunun üzerinde birtakım butonlar var, mekanik bir işlemi başlatmak için bulmaca çözer gibi bulmak gerekiyor bu butonları. Frank buluyor ve kutuyu açıyor. Bu ilk bölümde kutu detaylarıyla anlatılıyor, işte kutu açılınca ne oluyor, ortam bir anda nasıl tekinsizleşiyor, böyle şeyler. Frank hayatından pek memnun değil, zevk peşinde koşup dünyaları kazanarak kaybetme konusunda ustalık devrini de yaşadıktan sonra bildiği dünyadan sıkılıp bambaşka dünyaların izini aramaya başlıyor, böylece Lemarchand'ın kutusu geçiyor eline. Kutuyu kendisine satan antikacının dediğine göre eğer açabilirse kutudan doğaüstü güzellikler çıkacak, bilmem ne. Frank nihayetinde açıyor zamazingoyu ve çan sesleri duyuyor, bir sürü çan. Oda kararıyor, ışıklar sönmeye yüz tutuyor derken odada birkaç figür beliriyor. Biri hangi şehirde olduklarını soruyor, farklı zamanlar ve farklı mekanlar arasında Frank'in bahtına düşüyorlar. Gash Tarikatı'nın varlıkları, biraz Lovecraft havası var. Antikacıyla Frank birçok günlük karıştırmışlar onları çağırabilmek için, Gilles de Rais'nin ve Bolingbroke'un yazdıkları üzerinde çalışmışlar ve oradalar işte, Frank'e ne istediğini soruyor biri. Frank haz istediğini söylüyor ve yine Barker'ın temel izleklerinden biri olan psikolojik şiddet baş gösteriyor. Adam bu konuda çok başarılı, bir örneği öykülerinde de var, arkadaşını kaçırıp bir mekana kapatarak palyaço kılığındaki bir işkenceciye dönüşen ve arkadaşını delirten adamın olduğu öykü muazzam bir şey. Frank de delirmek üzereyken bölüm sona eriyor, başka bir bölüme geçiyoruz.

Julia ve Rory çıkıyor karşımıza, Frank'ten kalan eve taşınıyorlar ve yerleşmekle uğraşıyorlar. Rory, Frank'in bir iki yaş küçük kardeşi, abisi gibi delifişek değil, aklı başında ve makul bir adam. Julia'yı seviyor ama Julia sevmiyor onu, evlenmelerine saatler kala Frank'le sevişip adama aşık olan Julia için Rory sevdiğini düşündüğü bir adam, fazlası değil. Frank yine ortadan kaybolunca adamı unutacağını sanıyor ama eve girer girmez bunun mümkün olmadığını anlıyor, sanki Frank oradaymış gibi. Frank gerçekten de orada ama başka bir boyutta, Tarikat bedenini ve ruhunu ele geçirmiş durumda, sonsuz bir işkenceye maruz kalıyor Frank, kendi evinde ama cehennemde aslında. Gittiğini düşünüyorlar, sonuçta Frank ne zaman başı sıkışsa arazi olduğu için normal bir durum. Rory'yle arasını bozmamak ve Julia'dan kurtulmak için gerçekten gitmişti Frank, artık sonsuza kadar orada. Çan seslerini duyuruyor Julia'ya, tabii Julia hiçbir şey anlamıyor en başta, sadece Frank'i görmek istediğini düşünüyor. Rory'nin deyişiyle "bok gibi" davranıyor eşine, adama bir çöpten fazla değer vermiyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu, Julia'nın kafayı kırması için temel oluşturuluyor böylece. Bu sırada Kirsty'yle tanışıyoruz, Rory'ye tutuk bir kadın. Julia'dan pek hazzetmiyor, Julia da Kirsty'yi küçümsüyor tabii ama işler sarpa sarınca küçümsemekle hata ettiğini anlayacak. Julia'nın dönüşümü konusunda sıkıntı olduğunu düşünüyorum, ayrıntılı bir şekilde anlatılmıyor bu, Frank'e yardım etmeye başlamasının altındaki sebepler biraz havada kalıyor. Çan sesleriydi, kokuydu derken en sonunda Frank'le -Frank'e benzer bir şeyle de denebilir- karşılaşıyor, adamdan geriye çürümüş etten ve kastan başka pek bir şey kalmamış ve leş gibi kokuyor üstelik. Julia'yı kullanıp tekrar bir bedene bürünmeyi düşünüyor, bu güzel. Julia kayıtsız şartsız uyuyor adama, herhangi bir büyü yok, hayati bir tehlike yok, sadece aşk var ama aşka dair de pek bir şey görmediğimiz için Julia'nın Frank için barlardan düşürdüğü erkekleri eve getirip boğazlarını kesmesi, Frank'in bu insanlardan beslenmesini sağlaması kurgu içinde uçuklaşıyor. Doğaüstü bir varlık var karşımızda, elalemin etini budunu yiyerek, kanını içerek kendi boyutuna dönmeye çalışıyor, iyi işlenmemiş bir aşk bu varlığa destek olmak için yeterli mi? Bilemiyorum, biraz yavan geldi bu. Çok hızlı ilerliyor anlatı, belki biraz daha uzun tutulup daha fazla açılsaymış daha iyi olurmuş. Neyse, Julia eve çağırdığı adamların boğazlarını kesiyor ve hiç kimse kendisini arayıp sormuyor. Kestiği bir adam başka bir yerden geldiği için hemen merak edilmeyebilir ama ilk adamı da mı soruşturmuyorlar, orası muamma.

Öyle böyle derken Rory bir haller olduğunu anlıyor, Julia daha bir rezilleşiyor çünkü. Kirsty'den Julia'yla konuşmasını rica ediyor, sıkıntıyı anlayabilirlerse problemi de çözebilirler. Bu cinayetler işlenirken Kirsty eve geliyor, Frank'le ve öldürmekte olduğu adamla karşılaşıyor. Frank bir bedene tam olarak kavuşmamış, yine de insanüstü bir gücü var. Kirsty'yi kıtır kıtır yiyecek diye beklerken kutu çıkıyor ortaya, Kirsty kutuyla adamı yaralayabildiğini görüyor ama yeterince güçlü değil, Frank tam Kirsty'yi doğrayacakken kutuyu dışarı atıyor kadın, sonra o hengamede kaçıyor hemen, ağır yaralandığı için hastaneye yatırılıyor. Buradan sonrası ilginç, yine bir Barker alametifarikası diyelim. Hemşirenin biri kutuyu Kirsty'nin yanına bırakıyor, Kirsty kutuyla oynarken kilitleri açıyor ve Tarikat, "Cenobite" denen tipler bu kez kendisine musallat oluyorlar. Kirsty'nin kutuyu bilerek açıp açmadığı önemli değil, bunun daha önce de gerçekleştiğini ama durumun önemli olmadığını, Kirsty'nin her türlü ayvayı yediğini söylüyorlar. Kirsty düşünüyor, Frank'i onlara vermesi karşılığında canının bağışlanmasını istiyor. Kabul ediyorlar. Burası da ilginç, Frank'in ellerinden kurtulduğu sırada ne yaptıklarını, kaçılan mekanın özelliklerini hemen hiç görmediğimiz için gizem öylece kalıyor. Neyse, Kirsty eve geri dönüyor, Rory'le Julia'nın mutlu mesut takıldıklarını görüyor. Sonra Rory batırıyor işi, Frank olduğu ortaya çıkıyor adamın. Rory'yi öldürmüşler, derisini Frank "giymiş". Yine bir çatışma, Tarikat müdahale etmiyor buna. Kirsty merak ediyor bunun sebebini, ölmek üzere çünkü. Sonra aklına bir fikir geliyor, Frank'e adını söyletiyor. Tarikat o zaman ortaya çıkıyor, anlaşmanın tamamlandığı söyleniyor ve Frank geldiği yere götürülüyor. Her şey bittikten sonra evden çıkan Kirsty, kutunun üzerinde Julia'yla Frank'in yüzlerini görüyor, sayısız hayaletle birlikte acıdan haykırıyorlar. Son.

Julia başarıyla kurulmuş bir karakter değil, karikatüre benziyor açıkçası. Frank iyi, zaten delirmiş bir adamdan kardeşinin derisini yüzmesini bekleyebiliriz. Rory de şapşal aşık olarak kurmacadaki görevini başarıyla yerine getiriyor. Kirsty'nin hımbıllıktan kahramanlığa geçişi de biraz problemli ama yine de iyidir.

Barker sağlam korkutuyor yine, elden gelsin. Korku filmi izlerken elinizi yüzünüze siper ediyorsanız tam sizlik bir metin.

30 Ağustos 2019 Cuma

Arkadi & Boris Strugatski - Kıyamete Bir Milyar Yıl

Kaku'da görmüştüm ama fikir onun değilmiş, yine meşhur başka bir bilim adamına göre üç tip uygarlık var. I. Tip deneni bulunduğu gezegenin bütün kaynaklarını kullanır hale gelen, başka gezegenlere zıplamaya hazır uygarlık. II. Tip sanırım bulundukları sisteme yayılan, koloni faaliyetlerine girişeni, III. Tip kara deliklere bodoslamadan dalar hale gelen türden bir şey, evreni istediği gibi eğip bükebiliyor falan. Entropiyi etkileyebiliyor muydu hatırlamıyorum ama kontrol altına alabiliyordu sanırım. Aslında kilit nokta bu, zira Strugatski Biraderler bu mesele üzerine kurmuşlar anlatıyı. Romanda I. Tip'e geçebilmek bile mümkün gözükmüyor. Kaku'ya göre biz 0,8'de falanız, yüz yıla kadar eşik atlayacağımızı söylüyor Kaku. Atlayabilecek miyiz? Biraderler öyle bir olay örgüsü kurmuşlar ki bu atlayış mümkün olmuyor. Araştırmaları engelleyen bir dünya saçmalık çıkıyor ortaya, evrenin kendini gizleme çabası ve bilimsel gnostisizmin önüne çekilmiş koca duvar düşündürüyor, fantastik olayların fantastik sebepleri olmalı. Bilim insanları için kabul edilemeyecek bir şey, düştükleri ikilemde can çekişmeleri bundan. Meşhur usturaya göre birçok cevaptan akla en yatkın olanı kabul edilir ama o cevap doğaüstünden başka bir sonuç sunmuyorsa rasyonel düşüncenin neferleri bu durumda ne yapabilir? Bir: Daha fazla veri toplayıp analize girişir ve daha derin bir bataklıkta debelenmeye başlar, işin içinden bir türlü çıkamaz, sayısız varyant başka varyantlara yol açar, sonsuz bir zincirin halkaları teker teker çözülür ama sonu gelmez bu işin, deliliğe kadar yolu var. Bir sonuca vardı diyelim, matematiğin son noktası. Ted Chiang'ın bir öyküsünde geçiyordu, matematiğin "son noktası" ulaşılabilir bir yerde, matematikle kafayı bozmuş bir kadın bu noktaya ulaşıyor ve hayatının anlamı bir anda ortadan kayboluyor. Eşiyle arası bozuluyor, aile dağılma noktasına geliyor, yaşamın anlamı ortadan kalkıyor, kişisel bir felaket. Varlık sayılara sıkıştırılmış durumda ve sayıların ulaşabileceği son nokta hiçlik, o halde ortadan kalkılacak. Muazzam bir öykü. Monokl ikinci bir Chiang kitabını basacakmış yakınlarda, duyunca çok sevindim. Neyse, iki: Bütün inançlar ve olgular bir kenara bırakılarak fantastiğe yeni baştan yaklaşılacak, belki de formüle edilebilir bir fantazya düşüncesi bilimsel paradigmayı ele geçirecek, farklı disiplinlere kapı aralanacak. Bu gerçekten fantastik ama anlatının temelinde bu var zaten, karşı karşıya gelinen fantastik bir olgu için mevcut bilim bir çözüm üretemiyorsa elde iki seçenek kalıyor, ilki uyum sağlamak ve ikincisi deliliğe doğru koşmak, kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi.

Bilimkurgu demek zor, bilim felsefesiyle şahane bir şekilde oynanan felsefi bir roman denebilir. Mesele "homeostatik evren" denen nanenin entropik ayarlarla oynanmasını engellemesinden doğuyor, en azından bazı karakterlerin görüşleri bu yönde. Bilim adamlarının paranoyadan paranoyaya koşmalarını izlemek oldukça sinir bozucu, bir o kadar da eğlenceli. Ted Chiang bunu okuyup esinlenmiş midir acaba, araştırmam lazım. Neyse, bölüm bölüm ilerliyoruz ve her bölümün başlığından ayrı olarak "Parça I", "Parça II" şeklinde ayrılmış bölümün içeriği. Sanki yıllar sonra ele geçirilmiş kayıtlar tasnif edilmiş gibi. Evet, o gün son iki yüzyılın en şiddetli(?) temmuz sıcağı kimseye nefes aldırmazken, Malyanov biraderimiz bilimsel araştırmalarını rahatlıkla sürdürmek için eşini ve çocuğunu uzaklara yollamışken Kalyam adlı kedisinin miyavlamasına şaşırıyor, daha o sabah mama verdiğini düşünüyor ama önceki günün sabahıymış aslında, günleri karıştıracak kadar kafası karışık bir adam Malyanov, ilk çatlağı bu noktada görüyoruz. Malyanov tamirciye telefon ediyor, kendisini sürekli yanlış numaraların aramasından yakınıyor. Defalarca aramış ama bir tamirat, düzenleme yapılmamış. İkinci çatlak. Kapı çalıyor, yiyecek ve içeceklerle dolu bir kutu teslim ediliyor kendisine. Eşi göndermiş, zorlukla geçinmelerine rağmen böyle lüks bir harcama Malyanov'un canını sıkıyor, üçüncü çatlak. Bu aslında şey, Ömer Seyfettin'in bir öyküsü vardı, mermer yontan bir adama dair. Adam çekici indirirken hiç şaşırmadığını, kırk yıldır tek bir hata bile yapmadığını söylediği anlatıcının gazabına uğruyordu, benzer bir şekilde. Anlatıcı, adamın evine hindi mi ne gönderiyordu, mermerciyle eşi kavga ediyordu bu yüzden, ertesi gün de mermerci o sinir bozukluğuyla çaat diye kırıveriyordu mermeri, aynı dalga. Tek fark, adamın kafasını karıştıran tek etken anlatıcıyken burada koca evrenin musallatlığı. Neyse, Malyanov çalışmayı sürdürmeye çalışıyor, formüllerine gömülüyor, telefon çalıyor. Vayngarten, kendisi gibi bilimsel işlerle uğraşan arkadaşı. Uğrayacağını söylüyor, Malyanov'un ne üzerinde çalıştığını öğreniyor, kapıyor telefonu. Malyanov delirdi delirecek, iki dakika oturup çalışamıyor. Telefon konuşması bitmek üzereyken Malyanov'un kapısı kırılırcasına çalıyor, Lida geliyor. Malyanov'un eşinin kuzeni olduğunu söylüyor ve sözde eşinden gelmiş bir mektubu kanıt olarak gösteriyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor, parodi gibi. Aklı gidiyor Malyanov'un, eşini aldatmayacağını düşünüyor ama Lida çok güzel bir kadın, çalışma yalan oldu tabii. Bunlar olurken Lida'yla veya Vayngarten'le konuşmaları sırasında birtakım toplumsal meselelere değiniliyor hafiften, örneğin Küba'daki devrim hakkında birtakım gevezelikler, kendi ülkelerindeki bilimsel hiyerarşi, devlet kurumlarının müdürleri, müdür adayları, bilimsel çalışmaların önem sıralamaları, bu tür meseleler üzerinde birtakım gevezelikler yapılıyor ve yine kapı, bu sefer karşı komşu Snegovoy. Bilim insanı o da, söylemeye gerek yok. İki horozla ilgili bir fıkra var, birkaç karakter tarafından anlatılıyor, rahatsız edilmenin izleği olarak görebiliriz bunu.

Petroviç çıkıyor ortaya, Malyanov'un üzerinde çalıştığı projenin grafiklerinden birini eline alıp grafiğin aslında bölgedeki suç oranının yükselişini yansıttığını söylüyor. Bilimsel verilerin birbirinin yerini tutarak temelsizliğe, en azından şüpheciliğe yol açmaya çalıştıklarını görüyoruz, işler bu noktadan sonra tesadüfle açıklanamayacak ölçüde karışmaya başlıyor, arka arkaya çalan kapılar, telefonlar, bitmek bilmeyen ziyaretçiler eşzamanlılık açısından makul ama bu veri olayı ipi koparıyor. Malyanov bir açıklama bekliyor Petroviç'ten, adam bir şeyler biliyor ama söylemek istemiyor başlarda. Yeterince sıkıştırıldığı zaman dili çözülüyor: Uzaylılar. Zeki bir yaşam formu insanlığın ilerlemesini istemediği için işlerimizi sabote ediyor. Vayngarten kendi başından geçen çalışamama hikâyesini anlatıyor sonra, birtakım adamların ortaya çıkıp durumu anlattığını, çalışmalarını yok etmesi gerektiğine dair ısrar ettiklerini söylüyor. Kayboluyor kızıl kafalı adam, bir anda ortaya çıkıp Vayngarten'in kafasını karıştırıyor ve pencereden uçup gitmiş gibi yok oluyor. Mantıkla açıklanamayacak olaylar herkesin başına geldiği için neler döndüğüne dair beyin fırtınasına girişiyorlar. Dokuzlar Birliği denen gizemli bir örgüt olduğunu söylüyor biri, gizemli bilgeler gezegendeki bütün bilimsel başarıları kopyalayıp öğreniyorlar. İnsanların kendilerini yok etmemeleri için uğraşmaları da ikinci görevleri, böylece karakterlerin başlarına gelen garip olayların sebeplerini de öğrenmiş oluyoruz ama bu da mitik bir hikâye, ortada çok fazla bilinmeyen olduğu için fantastik bir durumun ortasında kalıyorlar ama Veçerovski nam bilim insanı, yaşadıklarının aslında hiç de ilginç olmadığını söylüyor. Analiz edilecek bir şey yok, üzerine düşünülecek bir şey de yok, yaşamın kendi olağanlığı içinde yaşadıkları son derece doğal. Bir alıntıyla bitireyim, kurmacaya da yaslanan bir bakış açısıyla:

"'İnsani bu, fazla insani,' dedi Veçerovski. 'İnsanlığın, kâinatı çözmenin eşiğinde olduğunu gözlemlediler, rekabetten korkarak onu durdurmaya karar verdiler. Böyle mi?'
'Neden olmasın?'
'Çünkü bu bir kurgu. Parlak ve basit kapaklı, ucuzcularda satılan bir kurgu. Bir ahtapota smokin giydirmeye çalışmak gibi. Ve öylesine bir ahtapota da değil, aslında hiç olmayan bir ahtapota...'" (s. 104)

Son bir şey: Malyanov'u izlerken bir anda Malyanov'un gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi, anlatım değişiveriyor. Bunu meselenin çözümlenmesi sırasında entropik-bombastik bir değişimin gerçekleştiği şeklinde yorumlamak, ne bileyim, biraz zorlama gibi gözüküyor. Zaten Strugatski Biraderler pek bulaşmıyorlar böyle oyunlara, düşük ihtimal bu. Metnin orijinaline de bakamıyorum, Rusça bilseydim bakardım. Böyle de bir şey var, ilginç. Çeviride bir haller olmuş galiba.

Evet, bilim-evren-insan üçgeninin ele alındığı iyi bir metin bu, Biraderler on numara beş yıldız.

Ek: Sonda Boris'in sansürle mücadelelerini anlattığı bir bölüm var, bilim insanlarından ikisinin kendilerinden mülhem olduğunu söylüyor üstüne, güzel bir sonsöz olmuş.

Ek 2: Yeşim beni Florence + The Machine'e sardırdı, çok sevdim, deli gibi dinliyorum. Alalım: