"Öyküler, metinler" olarak tanımlanan anlatı parçaları var, tersten başlıyorum. "Nuh gemisine şair almış mıydı?" adlı parça, cevabının metni oluşturduğu bir soru. Nuh, gemisine Şair'i almış, kurtuluşa kendinden başka bir tek Şair inandığı için. Şair diğerlerini öldürüp tek başına binmiş gemiye, kendini çoğaltmış, fırtına da bölümleri parçalamış, tufan bu çoğalma son bulsun diye dindirilmiş ve küçük ş'li şairler dünyaya yayılmış, ş'si küçük şairlerin zamanla büyüyüp ş'lerini de büyütmeleri bütün bunlardan sonra gerçekleşmiş. Olmuş ama, zamanla yeni yeni parçalar çıkarmışlar ve hepsini ş'nin altına, üstüne ve ortasına iliklemişler, kırkyamanın sonu şiirlere varmış, Şair tekrar tekrar ortaya çıkıp kaybolmuş. "300. Yaşgünüm İçin Konuşma" bir konuşma, 200. yaşa kadar üç yılda bir yapılan, sonrasında beş yılda bire çıkan konuşmaların bir benzeri, itirafın önceki konuşmalarda da bulunup bulunmadığı belli değil. Bilimin sayesinde 400'e varmayı düşünüyor anlatıcı, tabii yazdıklarının demodeliğinden kurtulmak için dinleyenlerine 140'tan fazlasını yaşamamaları gerektiğini ekliyor. O yaş özgünlüğün mezarı, sonrasında yazar kendini tekrar ediyor. Belki de okuma devrinin bitip yazma devrinin başladığını söyleyen yazarlara, şairlere bir iğne, çuvaldız aynı zamanda. İnsanın nasıl durabildiğini merak ediyorum, yazıyı etkilemese de dünyanın genişliğini, sihrini gösteren metinler, yeniyi taşıyan metinler her an, her yerde, her yayınevinden çıkabiliyor, insan bunu takip etmeyi nasıl bırakabiliyor? Çöl gibi bir şey canlanıyor gözümde, zamanında onca zenginliği taşıyıp sonradan çoraklaşmış topraklar canlanıyor. "Galaksilerarası Kongre" adlı metinde insanın uzaya yayılmasına izin verilip verilmeyeceğine dair bir konuşma yer alıyor, bilinen uzay -pratikte- tek olduğu için bu uzayı insana bırakmamak gerekiyor, zira insan uzaya çöp torbası muamelesi yapıyor. Günümüzde yörüngeden yüzlerce kiloluk atık dolanıyormuş, koca boşluğu da kendi atıklarımızla mı dolduracağız bir gün? Şimdilerde radyoaktif atıkları uzaya göndermek mantıklı gibi gözüküyor, toprağa gömmekten daha tehlikesiz, maliyetini bir yana bırakırsak dünyanın zehirlenmesini bir parça olsun geciktiriyor bu, yine de zamanı gelince bütün bu atıklarla baş etmek zorunda kalacağız. Çöplerle dolu gezegenler düşünün. Çizgi roman temelli filmlerde vardı örnekleri. Neyse, konuşmacıya göre insanın uzaydaki serüvenini kısa tutması sağlanmalı, yoksa ferah, temiz bir uzay kalmayacak ortada. "Özetle: İnsan denen al-türün hayatında vahşet ile karşıvahşet arasındaki etkileşim aşılabilmiş değil." (s. 86) Komşuluk ilişkilerinin askıya alınması düşünülüyor bir yandan, insanla ne kadar az iletişim kurulursa o kadar iyi. "Osmanlı Ferdiyet Fırkası Kuruluyor" adlı parçada Osmanlı Devleti'nin varlığını sürdürdüğü 1996 yılında yeni bir fırkanın kuruluş bildirisini okuyoruz, dil biraz daha sadeleşmiş, ABD yine Ay'a gitmiş, bizde de bir şeyler değişmemiş ve çok şey değişmiş. Osmanlıcılık akımının sürdüğü durumda Türk-Kürt çatışmasının varlığını sürdürmeyeceği söyleniyor, yüz yıl öncesinin düşünceleriyle günümüze atılan bakış kısacası. "Bedenlere inanır mısınız?" bir tersten öykü, ruhlara değil de bedene inancın sorgulandığı. Vaktiyle vücudunun varlığına fark etmemiş bir adam, kısa bir sorgudan sonra bedenine inanıyor ve inandığına kavuşuyor.
"Peki ya siz? Bedenlere inanır mısınız? Kendi bedeninizi çağırdınız mı hiç?" (s. 76)
"a'nın biri" içinde bir a'ya hapsolan a mevcuttur. Seneca'dan bir alıntı, ağızdan çıkan sözün çıkmadan önceki sahibinin sahibi olduğuna dair. Bir "a" çıkmak istiyor ama çıkamıyor, içeride kalmış, sözü söyleyecek olan söylese kurtulacak ama bu kez de "a"nın kölesi olacak. Çıkmaz. "Peki küçük kız beni neden görmedi?" tipik bir postmodern öykü. Anlatıcı bir anda karaktere dönüşüyor, diğer karakterler anlatıldıklarını anlıyorlar, sonra onların anlatıcı rolüne bürünmeleri, anlatının kim tarafından sürdürüldüğünün bilinmemesi, bu tür şeyler. Bir cinayet üzerinden ilerliyor, akla hemen Bir Postmodernist İçin Postmortem geliyor. Ölüm varsa postmodern var, formüle dönüşmüş resmen. "Millî Marşlar (Bazıları)" bir liste, ülkelerin marşlarının adları sıralanmış, Zaire'nin karşısında İstiklal Marşı var.
Döngülerden oluşan kadın-erkek ilişkileri, labirentler, matematik sembolleriyle kurulan yaşam-felsefe ilişkisi, çeşitli konularda pek çok parça. Kısacık. Ben bu kitabı tavsiye ederim, anlatım biçimleri dikkat çekici, yeni bir şeyler var, iyi yani.
Can'ın "Kısa Modern" serisinin ilk kitabı, Ergin Altay çevirisi. Bu uzun öykü ilk kez 1927'de yayımlanmış, Bulgakov kesik yemeden üç yıl önce. Sovyet toplumunun eleştirisinden ziyade morfin bağımlılığının ve tayga sendromunun birleşiminden oluşan bunaltının ölümcüllüğünü anlatıyor Bulgakov, ucu bucağı olmayan bir coğrafyadaki küçücük bir yerleşim yerine sıkışan Sergey Polyakov'un günden güne eriyip gitmesinin anlatısını kuruyor, iki tekniği birleştirerek. Anlatıcımız Doktor Bomgard'ın taşra kasabasından kente tayininden boşalan yeri dolduran Polyakov, tıp fakültesinden arkadaşı olan Bomgard'ın yanında iyileşmek için çabalayana kadar iş işten geçmiş oluyor, geldiği gibi ölüyor Polyakov, geride günlüğü kalıyor. Metnin neredeyse tamamını bu günlük oluşturuyor, Polyakov'un aşk acısından ve kardan başka pek bir şeyin görünmediği topraklardan kurtulma biçimi yavaş yavaş beliren bir yıkımdan ibaret. Birilerine faydalı olacağını düşündüğü için günlüğü olduğu gibi yayımlıyor Bomgard, kısa süren vicdan muhasebesinden sonra kendi sıkıntılarının yanı başına koyuveriyor günlüğü. Artırılan etki. Bomgard da bir şeylere bağımlı olabilirmiş sanki, taşrada yaşayan insanların bağımlılıktan başka bir eğlencesi, ne bileyim, uğraşacak bir şeyleri yokmuş gibi. Oysa mutlu olduğunu söylüyor Bomgard, 1917 kışının kar fırtınalı, coşkulu günlerinde olabildiğince mutlu. Taşradaki gibi görev yükü bütünüyle üzerine binmiş değil, iltihaplar için bir doktor, kırıklar için başka bir doktor, ayrıca her şey için feldscher nam, resmi tıp eğitimi almamış sağlık görevlileri var. "Ah, ne harikadır büyük hastaneler, tıkır tıkır işeyen bir makine gibi! Ölçüsü önceden belirlenmiş yeni bir vida olarak girmiştim makineye ve çocuk bölümünü devralmıştım." (s. 11) Sistem güzel işliyor, hoş. Adamımız kitap okumaya başladığını da söylüyor, tıpla ilgili akademik kitaplardan James Fenimore Cooper adlı ABD'li yazarın romanlarına zıplıyor, ilginç bir detay bu da. Zaman çabuk geçiyor sonuçta, 1918'in Şubat ayı geliyor, Bomgard taşrada kendisinin yerine kimin geldiğini merak ediyor bu sırada, hiçliğin orta yerinde çalışmanın kendisine iyi geldiğini, zorluklara katlanarak daha da güçlendiğini düşünüyor, günlüklerden anladığımıza göre o sıralarda Polyakov büyük acılar çekerken Bomgard mutlu bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Aslında Polyakov'un görev yaptığı yer her açıdan daha zengin olsaydı morfine sarmayacaktı diye düşünebiliriz, Bomgard'ın sıkıntılarının gölgesinden başka bir şeyle karşılaşmasak da taşranın dışarlıklı bir insanda yarattığı tahribatı seçebiliyoruz. Gelen mektup da bunu gösteriyor, 11 Şubat'ta Bomgard'a mektup geliyor, Polyakov bir günlüğüne çağırıyor Bomgard'ı, yardım istiyor. Probleme değinmese de kendisine Bomgard'dan başka yardım edecek kimse olmadığını, zaten kimseden yardım isteyecek hali de olmadığını söylüyor. Bir günlük mesafe, Bomgard başhekimden izin alıyor, ertesi sabah yola çıkmadan önce uykuya dalıyor ama sabahın köründe kapı vuruluyor, Polyakov'u getiriyorlar. Bekleyemeyip getirmişler, az sonra son nefesini veriyor, defteriyle birlikte. İntihar mektubunda ölümünden kimsenin sorumlu olmadığını ve insanların morfine karşı dikkatli olması gerektiğini söylüyor.
Gerisi günlük. 1917'nin Ocak ayında başlıyor mevzu. 21 Ocak'ta kar fırtınasından hiçbir şeyin görülmediği yazıyor bir tek. 25 Ocak, çok parlak bir günbatımı, migren nöbeti ve 1 gramlık morfin, ilk doz. Bir şey olmayacağını düşünüyor Polyakov, her şey böyle başlıyor. 3 Şubat'ta gazetedeki bir haber var, opera sanatçısı konserlerini sürdürüyor, Polyakov kadının adi ruhlu olduğunu düşünüyor, aşık olduğu genç doktoru -Polyakov yirmi beş yaşında, Bomgard da yirmi yedi- bir yılın ardından terk edip giden bir kadına sayıp döktüğü bölümleri yırtıp atmış, iki-üç sayfa. "Yaşadığım aşk faciasından önce hayat dolu biriydim." (s. 27) Anna Kirillovna, Polyakov'un yardımcısı olan hemşire giderek artan dozlar karşısında önce şaşırıyor, sonra dehşete düşüyor ve solüsyonları hazırlamayı reddediyor, Polyakov iyileştiği zaman Kirillovna'yla evlenebileceğini söylüyor ama her şey kötüye gidiyor. Kendi kendine dikkatli olması gerektiğini söylüyor Polyakov, sonra saçmaladığını düşünüyor. Ruh hali giderek bozuluyor, tutarsızlaşıyor falan, işini sadece morfin aldıktan sonra yapabildiğini görüyor. Hırsızlığa başlıyor, algıladığı dünya giderek çarpılıyor, sanrılar görüyor. Kirillovna adamı iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, tehdit bile ediyor ama olmuyor bir türlü, Polyakov kokaine geçiyor bu kez. Aşk acısı, sendromlar, her şey kayboluyor, morfinmanlık anlatının odağına oturuyor. Moskova'ya gidip bir doktorun müşahedesi altında tedavi görmeyi kabul etse de kıyafetleriyle ve hastaneden çaldığı maddelerle geri dönüyor. Göründüğü başka bir profesörün tavrı ilginç, Polyakov'un yalvarmaları karşısında durumu üstlerine raporlamayacağına söz veriyor, bu biraz zorlama ama gayet de olası. Bunların hepsi Bomgard'ın yeri boşalmadan önce gerçekleşiyor, Bomgard kente gittikten sonra yerine gelen Polyakov'un paçayı çoktan kaptırdığını anlıyoruz.
"Ey insanlar! Kimse yardım etmeyecek mi bana? Kendime acımaya başlıyorum. Biri bu satırları okuyacak olursa beni cıvık ve samimiyetsiz bulacaktır. Neyse ki kimse okumayacak." (s. 50)
Kısa bir süre sonra Bomgard'ın gözünden gördüğümüz olaylar yaşanacak ve Polyakov ölecek, Bomgard arkadaşının defterini yayımlayacak, son.
Elli sayfalık bir uzun öykü. İyi bir anlatı. Dönemin tıbbi ortamları ilgi çekici, Sovyet taşrasının ölümcül sıkıcılığı bunaltıcı, Polyakov'un yaşadıkları tedirgin edici. Arka kapakta Bulgakov'un bu metni savaş sonrasındaki morfinmanlık deneyiminden yola çıkarak yazdığı söyleniyor, bu da dikkat çekici. Bulgakov'un diğer metinlerini düşününce klasman daha düşük ama yine güzel. Evet.
Ben bir ara tez yazacaktım, yüksek lisansı bitirecektim, bilmem ne. Selçuk Baran'ın öykülerinde karakter-mekan ilişkisi konusunu derleyip toparlamak için öyküleri iki kez okudum, bir dünya şeye baktım, Lefebvre olsun, Lyotard olsun, deli gibi araştırma yaptım falan, akıl sağlığımı korumak için tezi mezi bıraktım sonra. Akademi rezil bir kurum/kuruluş, sadece bunu söyleyip bahsi kapayayım. Baran'ın kadın karakterlerinin evleriyle kurdukları yoğun ilişkide eşyalardan kurtulma özleminden evden kurtulma isteğine kadar çeşit çeşit nitelik vardı, ekonomik problemlerden aile içindeki iktidar mücadelelerine kadar pek çok meseleyi daha iyi anlayabilmek için okumuştum bu metni. Ayşen Akpınar, Gönül Bakay ve Handan Dedehayır tarafından derlenmiş, üç bölümden oluşuyor: "Yoktan Var Eden Kadınlar", "Mekânın Sınırladığı Kadınlar" ve "Kadın Hallerinden Yansımalar". Baskısı yok ne yazık ki, Turkuvaz'ın da bir daha basacağını sanmam, malum, el değiştirdikten sonra başka cenahlara kaydı Turkuvaz, böyle önemli metinlerle bir daha ilgileneceklerini sanmam. Başka bir yerden çıksa keşke, internette 50 TL'den başlıyor fiyatı. Neyse, en başta Aydın Boysan'ın bir yazısı var. "Hanımlarla ilgili konuların değil birkaç sayfaya, birkaç saate, hatta birkaç kitaba sığması olanak dışındadır." (s. 10) Derleyenlerin sunuş yazısına bakıyorum, mekanın yapısına kafa yoran belli başlı düşünürlerin ortaya koyduklarına göre kendi başına mutlak bir varlık olmaktan çıkan mekanın toplumsal ilişkiler tarafından yapılandırıldığını söylüyorlar, kitabın çıkış noktasının bu ilişkilerin biçimlerini ortaya koymak olduğunu belirtiyorlar. Mekan ve zaman toplumu düzenliyor, bir araya getiriyor veya ayrıştırıyor, kim olduğumuzu çizilen onca çerçeveden çıkarıyoruz. Harvey'den bir alıntı bu. Makalelerin yazarlarının çoğu akademisyen, bunun yanında akademisyen olmayan araştırmacılar da katkı sunmuşlar, uzmanlık alanlarının çeşitliliği ortaya geniş bir inceleme açısı çıkarmış. Osmanlı döneminde kadınların günlük uğraşlarından günümüzdeki bir köyün kadınlarının ekonomik durumlarına kadar pek çok inceleme yer alıyor kitapta, tabii üslup ve araştırma niteliği farkından ötürü bazı makalelerde istatistiksel bilgiye boğulurken bazılarında sihirli bir dünyaya adım atıyoruz. Ayşen Akpınar'ın "Kadınların Varlık Alanlarına Yolculuk" adlı makalesi örneğin, kadınların mekanda varoluş öyküsünü anlatıyor, değineyim. Bireysel kimliğin gelişmesiyle birlikte mekanların inşasının ve kullanımının özellikleri de zaman içinde değişim gösteriyor, buna bireyin kendi anlamına göre mekanı düzenlemesini de katabiliriz. Akpınar, Anadolu'da uzunca bir süre gezip sayısız hikâye dinlemiş, mekanın kullanımına dair sayısız veri toplamış, aile yapısının mekanı etkileme biçimlerinden geçim kaynaklarının biçimleme özelliğine kadar pek çok ögeyi ortaya çıkarıp şahsi tanıklığıyla, evlerde yaşayan kadınlarla yaptığı görüşmelerle savlarını desteklemiş. Mutfağın aile içi sosyalleşmenin odak noktası olduğu bilgisini veriyor örneğin, bu sebeple mutfakların genişçe yapıldığı ve uğraşılan işe göre bahçeye/avluya taşabildiğini söylüyor. Dini yaklaşımların kadınlara evin bazı bölümlerine girememe yasağını getirmesi var, ayın belli günlerinde kadın "kirli sayılarak" dini toplantılara katılmıyormuş örneğin. Mutfaklara haram yiyecek sokulmuyormuş, bazı odalara ayakkabıyla veya çeşitli nesnelerle girilmiyormuş, böyle kısıtlamalar ve kurallar mevcut.
Lâle Aytaman'ın makalesi. Aytaman, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, 1991-1995 arasında Muğla valiliği görevinde bulunmuş. Muğla'nın kadınlarını ve Türkiye'nin ilk kadın valisi olarak "erkeklerin dünyasındaki" deneyimlerini anlatıyor. "Vali Bey" veya "Valiye Hanım" derlermiş, erkekler alışamamışlar bir türlü, buna benzer çoğu şey kitap haline gelmiş ama bulamayız büyük ihtimal, Aytaman'ın anılarını okumak isterdim. Neyse, Muğla izlenimleri çok canlı. Kadınlar saçlarına çiçekler takıp dolaşırlarmış, evlerini pırıl pırıl tutarlarmış, Saburhaneli kadınlar avlularını ortak çalışma alanı haline getirmişler, imece usulü üretime geçip kıyafet dikerlermiş. Aytaman erkeklerin nerede olduklarını sorduğunda "yemek zamanı geldiğinde erzak getirdikleri" söylenmiş. Mevsimden mevsime eğlenceleri, gezme tozma alanları değişirmiş, coğrafyanın bütün nimetlerinden yararlanırlarmış. Atayman hemen bir proje geliştirmiş, zamanında Tayland'da gördüğü el dokumalarının benzerlerinin Muğla'da üretilmesini sağlamış, yüzlerce kadını iş sahibi yapmış. Ne güzel, sonradan o atölyelere, imalathanelere ne oldu kim bilir. İnci Delemen'in anlattığına göre Antik Yunan zamanlarında yaşayan kadınlar da Ege kıyılarında kentlerin tasarlanması konusunda kafa patlatmışlar, bölgede yaşayan kadınlar yaratıcılıklarını çok az da olsa atalarından alıyorlar sanki. Plancia Magna'da ve Perge'de kadın mimarlar, planlamacılar çalışmış, sonrasında bu çalışmalar başka kentlerde de görülmüş. "MS 3. yüzyılla birlikte Ephesos'un varlıklı kadınları imar faaliyetlerinde tek başlarına hareket edebilmeye başlar: Bağışlarını kendi adlarına gerçekleştirir ve tıpkı erkek bağışçılar gibi kamusal alanlara ve yapılara dikilen yazıtlarla kent tarafından onurlandırılırlar." (s. 56) Neslihan Türkün Dostoğlu'nun makalesinde Osmanlı dönemine geliyoruz, Cumalıkızık'taki kadınların yaşamından bahsediyor. Pek iç açıcı değil açıkçası, kadınların kahvehane civarında tek başlarına görülmeleri uygun karşılanmadığı için garip bir yasak çıkmış ortaya. "Geleneksel İslam kentlerinde kadının varlığı arka planda hep hissedilir, ancak hiçbir zaman yönlendirici olmaz. Mahalleler ve mahallelerdeki konutlar kadına ve ailenin iç dünyasına aitken, kent ve kentteki irade erkeğindir." (s. 65) Başka bir makalede sanatsal aktivitelerde bulunan kadınların ürettikleri eserlere odaklanılıyor, örneğin kilim dokuyan kadınlar ruh hallerini desenlerle ifade edebiliyorlar. Ne yazık, erkek egemen dünya insanı insanlıktan çıkarıyor, duyguların ifade edilmesine müsaade etmiyor. "Yandım alamadım" hasırı diye bir hasır türü var örneğin, Elazığ civarında dokunuyor. Aslında türkülerle benzer özelliklere sahip bu dokuma işi, bölgeden bölgeye desenler, anlamlar ve yaşamlar değişiyor, büyük bir kültürel zenginlik çıkıyor ortaya. Hiç çıkmasın da şu erk kalksın ortadan tabii.
Osmanlı zamanındaki kadınlara odaklanıp bitireyim. Hesiodos hamam kültürünü anlatıyor, o zamanlardan kalma bir gelenek. Düğün günü damat ve kız babası tanrı ve tanrıçalar için kurban keserken gelin de çocukluğuna dair ne kadar eşyası varsa yakarmış hepsini, arınma/erginlik ayini gibi bir şey. Hamamın da iki işlevi var gibi gözüküyor, sembolik arınmanın yanında vücut da arınıyor, yeni bir hayata başlanabiliyor böylece. Romalılar bu kültürü uçuruyor hemen, su yolları ve sıcak su kaynakları hamam sayısını artırıyor. Günün belirli saatlerinde erkekler, geri kalan zamanda kadınlar faydalanabiliyor hamamlardan, günümüzün belediye havuzları gibi. Sonraki dönemlerde bu uygulama kaldırılmış, kadınlarla erkekler birlikte yıkanmaya başlamışlar ama MS 2. yüzyılın başında yasaklanmış bu. Bizde kaldığı yerden sürüyor bu kültür, özellikle Mimar Sinan'ın inşa ettiği hamamlar göz alıcıymış ve insanlar her hafta hamama giderlermiş. Ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor Osmanlı insanının hamam tecrübeleri, yabancı seyyahların izlenimlerine de yer veriliyor, Batılı ressamların hamam izlenimlerini resmetmelerine dair küçük bir bölüm var üstüne. İlgimi şey çekti, kadınlar hamamlarda erkek taklidi yapıp erkeklerle dalga geçerlermiş, "hamamiye" denilen şiirler, maniler ve şarkılar söylerlermiş. Adile Naşit'in hamamda atışma sahnelerinde söylediği şey hamamiye sanırım. Bir mikro dünya yaratılmış hamamlarda, sadece kadınlar için. Küçürek alanlara sıkıştırılmış özgürlük. Aynı durum Harem'de de mevcutmuş, Harem'deki kadınların dünyası da detaylarıyla anlatılıyor, ben sadece taklitlerle erkeklerle alay ettiklerini söyleyeyim.
Derya deniz bir kitap, kadınların çağlar boyunca var olma mücadelesini sürdürdüklerine, daha doğrusu varlıklarını erkeklerin kabul etmeleri için uğraştıklarına dair pek çok makale var. Bulan okusun, bilgilensin. Evet.
Aslında bahsi Tolkien'dan açmak istemiyordum ama okuduğum makale Tolkien'ın metinlerinin üzerinden ilerliyor. Dileyen okuyabilir. Algernon Blackwood'un "Söğütler"adlı öyküsü Karanlıkta 33 Yazar'da var, makalenin yazarının aktardığına göre Tolkien'ın eserlerini inceleyen Jared Lobdell, Tolkien'ın bu öyküden esinlenmiş olabileceğini söylemiş, Kuyutorman'ın ve Entlerin yaratımı bir ölçüde bu öyküye dayalı belki de. "Wendigo"da Nazgûl'un esin kaynağı olabilir, biraz aşırı yorum gibi gözüküyor ama ihtimal dahilinde. Diğer yandan Lord Dunsany'nin düş dünyalarının Neil Gaiman, H. P. Lovecraft gibi önemli yazarları doğrudan etkilediği malum, Yokyer için"modern bir Elfdiyarı Kralı'nın Kızı uyarlaması" denebilir. Lovecraft cephesine bakıyorum, Edebiyatta Doğaüstü Korku adlı incelemesinde çok önemli bir bölüm var: "Onun bakış açısı, edebiyatın herhangi bir döneminde yakalananlar arasında en kozmik olanıdır. Dramatik değerler il soyutlanmış söz ve detaylara Poe kadar hassas yaklaşmış, King James İncili nesrine dayanan yalın lirik üslubu yoluyla retorik olarak çok daha donanımlı olan bu yazar, Doğu'nun renkleri, Helenistik biçim, Tötonik kasvet ve Keltik efkar unsurlarını, her biri tek başına hüküm sürebilse de mükemmel ahenk ve homojenliğe halel getirmeden bir diğerini tamamlayacak tarzda ve harikulade bir biçimde harmanlayan bir seçme hayaller serisi üreterek Avrupa kültürü çerçevesinde yer alan neredeyse her mit ve efsaneye inanılmaz bir etkinlik kazandırmaktadır." (s. 86) Lovecraft'ın öykülerindeki kozmik dehşetlerin kökenlerini Dunsany'nin metinlerinde aradığımızda çok sayıda veriye denk geliriz, örneğin "Celephais" doğrudan bir Lord Dunsany güzellemesidir, "Yann'ın Ülkesi" adlı öyküdeki düşsel yolculuk, bilinmeyen diyarların kendine has devinimindeki özgün detaylar Lovecraft'ı doğrudan etkilemiş, öykülerindeki atmosun en temel yapısı haline gelmiştir. Herbert West öykülerini bunun dışında tutuyorum, o öykülerde Lovecraft çocukluğunda dedesinin hediye ettiği kimya setiyle geçirdiği zamanların hatıralarını ölüleri diriltmeye çalışan çatlak bir doktorun, Herbert West'in vasıtasıyla yaşatmaya çalışıyordu, bahsettiğim niteliği tuhaf ve uzak zamanların anlatıldığı, adsız şehirlerin yıkımlarını içeren öykülerde aramak gerek. "Gerçek dışılık alanındaki başarılı eserlerinde ara sıra otantik gelenek içinde gelişen kozmik korkunun dokunuşları vardır. Dunsany, peri masallarında olduğu gibi, canavarca şeyler ve inanılmaz kubbelerin ipuçlarını incelik ve ustalıkla vermeyi çok sever." (s. 87) Elfdiyarı'nın mor dağlarını ve parlak kulelerini Sarnath'ın ve Ulthar'ın karanlığıyla birlikte görebiliriz, bunun yanında Mordor'un kuleleri de rünlerini kullanan Elf Kralı'nın hüküm sürdüğü mekanı tekrar canlandırır, Sauron'unki kadar korkunç olmasa da Elf Kralı'nın akla hayale gelmeyen güçleri ve var olduğu düşsel coğrafyanın tekinsizliği iki metni birbirine yaklaştırır. Başka bir bağ da ölümlü bir insanın bir elf kralın ölümsüz kızına aşık olmasında bulunabilir. Belki de Lord Dunsany, Tolkien'ı sanılandan daha fazla etkilemiştir, geniş kapsamlı bir araştırma yapılsa sağlam bir metin çıkabilir ortaya.
Lord Dunsany'nin Türkçeye çevrilen ikinci kitabı bu, ilki Borges'in oluşturduğu kitaplıktan çıktı, Dost'tan sonra Kırmızı Kedi bastı bir güzel. Yann'ın Ülkesi'ne yazdığı önsözde Borges'in Lord Dunsany hakkında söylediklerini aktaracağım: 1878'de Dublin yakınlarında doğdu, 1957'de "tüm saygın İrlandalılar gibi" Londra'da öldü. On iki yaşında ailesinden baron unvanını miras olarak aldı. Orduya katıldı, Güney Afrika'da ve I. Dünya Savaşı'nda hizmet verdi, avcılık yaptı. Satrançta kendi problemlerini üretti, çok iyi bir satranç oyuncusuydu. Gördüğü şeyler üzerine değil, düşlediği şeyler üzerine yazdığını söyledi. "Matthew Arnold 1867 yılında, Kelt edebiyatı için en önemli şeyin büyülü doğa duygusu olduğunu söylemişti; Dunsany'nin yapıtları bu iddiayı göz kamaştırıcı bir şekilde doğrular." (s. 10) Kipling ve Yeats'le arkadaştı, Yeats'in Kelt Şafağı nam kitabındaki öykülerle kendi öyküleri arasında büyük benzerlikler mevcut. Keltlerin doğaya bakışlarındaki duyarlılığın sanata yansıması benzer mucizeleri ve parıltıları ortaya çıkarmış, ilgi çekici. Borges'e göre ait olabilecekleri bir grup oluşturmaya çalışan entrikacı yazarların arasında Lord Dunsany'nin ortaya çıkışı alışılmadık bir olay, tek başına hayal kuran, bir dolu dünya yaratan yalnız bir adamın muhayyilesi çağının doruklarına ulaşıyor, muazzam bir şey. Elfdiyarı Kralı'nın Kızı'na bir bakış atmak farklı doğaların doğuruculuğuna şahit olmamızı sağlayacak, bakalım. Masal ögeleri taşıyan bir roman, merak uyandıran bir olay örgüsünün yerine farklı dünyaların tasvirlerine ağırlık verilmiş, karakterlerin serüvenleri anlatıda önemli bir yer tutmuyor, daha çok doğaüstü varlıkların tasvirleri ve hayali coğrafyaların betimlemeleri üzerinde durulmuş. Erl erkeklerinin toplanıp kralın huzuruna çıkmalarıyla başlıyoruz, bir sihir lordu tarafından yönetilmek istediklerini söylüyorlar. Tebaasının yaşamı mucizelerle doldurmak istediğini anlayan lord, oğlu Alveric'e ancak şarkılarda ve şiirlerde var olabilen periler diyarına gidip Elf Kralı'nın kızıyla evlenmesini söylüyor. Lorda göre halkın seçimi ahmakça, peşinde neleri getireceğini bilmedikleri bir olağanüstülüğü arıyorlar, yüzlerini göstermeyen Kara Kişiler dışında başlarına gelebilecek felaketleri sezebilen kimse yok. Lord Dunsany'nin dünyasının zenginliği malum, onca varlıktan bazıları üzerinde hiç durulmuyor, örneğin bu Kara Kişiler'le bir daha karşılaşmıyoruz, neyin nesi oldukları muamma. Kahinler muhtemelen. Alveric babasının dileğini yerine getirmek üzere yola çıkmadan önce Cadı Ziroonderel'in yanına uğruyor, dünyadan çıkmamış metallerden mamul, efsunlu bir kılıcı yanına alarak büyülü diyarı bulmak üzere kaleden ayrılıyor. Kılıcı oldukça kuvvetli olsa da Elf Kralı'nın üç rününe karşı koyamayacak, böylece Kral'ın muktedir olduğu topraklarda karşılaşacağı tehlikelerden bazılarının onu alt edebileceği korkusuyla yoluna devam ediyor. Sınıra yaklaştığını bitkilerin ve hayvanların ilginç hareketlerinden anlıyor, doğanın değişmeye başladığı noktanın kıyısındaki evde yaşayan dericiye göre Doğu'da uğurlu bir şey yok, adam yüzünü Doğu'ya çevirmiyor hiç, orayla ilgili çok az şey söylüyor ve Alveric'in istediği kını yapıp misafirini yolculuyor. Lord Dunsany ara ara kendini göstererek kılıcın, Elf Diyarı'nın tasvirlerini sunuyor. Elfdiyarı'nın renkleri bizimkileri andırsa da çok daha başka, loş havanın yansıttığı ışıkların karşılıkları dünyamızda yok, ancak oldukça duyarlı olan insanlar, örneğin ressamlar hayal edebiliyor o renkleri, öylesine sihirli bir yerde yürümeye başlıyor Alveric, boynuna dolanmaya çalışan sarmaşıkları kesiyor, çeşitli uyarıları kulak ardı ediyor ve nihayetinde kaleye ulaşıp Kral'ın muhafızlarını katlederek Prenses Lizarel'le karşılaşıyor. Başında buzdan bir taç, yüzünde duru bir güzellik, Lizarel oldukça göz kamaştırıcı, Alveric dil dökerek onu Erl'e gitmeye ikna ediyor. Kral'ın son anda yaptığı büyüden kurtuluyorlar ve bildiğimiz dünyaya geçiyorlar. Elfdiyarı'ndaki bir gün dünyamızdaki on yıla eşit, aradan geçen uzunca zamanda lord ölüyor, vadinin yönetimi Alveric'e ve Lizarel'e kalıyor. Evleniyorlar, çocukları Orion doğuyor ve alametler dünyaya gerçekten de sihrin geldiğini gösteriyor, halk mutlu oluyor. Papaz hariç.
Lord Dunsany'nin dini tahakkümü inceden inceye eleştirdiği söylenebilir. Papaz'a göre Lizarel ve Orion, Tanrı'nın yoluna hiç girmiyorlar. "Tövbe etmiş denizkızı" olarak görülen Lizarel'e göre ilahi bir inanca ihtiyaç yok, Hristiyanlık için bir sempati duymuyor, Alveric'in canını sıkıyor bu durum. Tartışıyorlar, Lizarel üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor. Bu sırada Elf Kral'ın yolladığı trol, yanında getirdiği rünü Lizarel'e veriyor, babasının Lizarel'i çağırdığını söylüyor. Prenses oğlunu ve eşini geride bırakarak babasının yanına dönüyor, babası ikinci rününü kullanıyor ve sihirli toprakları çok uzaklara taşıyor, bütün kapıları kapayarak insanların diyarıyla kendi diyarı arasına aşılamaz bir sınır koyuyor. Alveric ve birkaç macerasever uzunca bir yolculuğa çıkıyorlar, iki adam geçen onca günden sonra umudunu yitirip geri dönüyor ama kalanlar biraz da delirdikleri için arayışlarını sürdürüyorlar. Alveric diyarı arıyor, Orion büyüyor ve annesiyle babasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor, Cadı Orion'ı büyütürken bir yandan da çocuğu teskin ediyor, Erl meclisi toplanıp Alveric'in yerine bir başkasının tahta oturması gerektiğini düşünüyor, anlatının her bir bölümünde farklı karakterlerin yaşadığı olaylara odaklanıyoruz, en sonunda periler diyarı bizim dünyamızla birleşiyor, troller, tekboynuzlar, periler dünyamızı dolduruyor. Kara Kişiler olsaydı ötesini söylerlerdi belki.
Lord Dunsany'nin kurduğu anlatının dikkat çeken özelliklerinin arasında rünlerin doğurduğu, dünyaların doğal hareketi olan gelgitin sonsuz döngüye bağlanması var, sanki Kral'ın sihri ölümü ve yaşamı doğurmaktadır, gerçekleşen olaylar çok daha eski zamanlardan beri tekrar tekrar yaşanıyormuş gibidir. Alveric yaşlı adama Doğu'da ne olduğunu sorduğu zaman yaşlı adam, "Geçmiş," diye cevap verir, Doğu'nun dünyasındaki zaman farkını düşündüğümüz zaman iki türlü de doğrudur bu, orada zaman geçmiş zamandır ve tekrarın sezgisi yaşlı adamın sözcüklerinde saklıdır. Canlıların kullandıkları dillerin detayları verilmese de trollerin kuşlarla anlaşabilmesi, köpeklerin hırlamalarından korkmaları gibi olaylar karakterler arasındaki ilişkilere zenginlik katıyor. Lord Dunsany elf borularını bir yerde Tennyson'ın bir şiirine bağlıyor, şairlerin, müzisyenlerin ve yazarların öte dünya hakkında sezgilere sahip olmaları fikri muhtemelen Tennsyon'ın şiirleri yardımıyla edinilmiş. Elfdiyarı'nı bulmak için umuttan başka bir şeyin gerekmemesi, umutsuzların o diyarları bulamaması bir başka güzel detay. Son olarak anlatının ortalarına doğru belirip Orion tarafından avlanan tekboynuzun boynuzu hakkında verilen bilgiyi anlatayım, Lord Dunsany'ye -"anlatıcıya" demek doğru aslında- göre Papa'dan Kral Francis'e hediye olarak gönderilmiş bu boynuz. Roma'daki en güzel eser haline gelmiş, 1530'da Kral Francis'e sunulduktan sonra Benvenuto Cellini'nin cömertçe sunduğu hediyeyi "dünyevileştirmeye" çalışıyor anlatıcı, okurun hayal meyal içinde gerçeklik hissini kaybettiğini düşünüp anlatının ayaklarını bildiğimiz dünyaya bastırmaya çalışıyor. "Tekboynuz boynuzunun Erl Kalesi'nden çıkıp hangi ellerde yolculuk ettiği ve sonunda nasıl Roma kentine düştüğü elbette başka bir kitabın konusudur." (s. 129) O kitap var mı acaba? Yarın bir araştırayım.
Lord Dunsany fantastik edebiyatın temel taşlarından biri. Ortada belli bir tür bile yokken geçtiğimiz yüzyılın başında pek çok fantastik öykü ve kısa oyun yazmış, çok sayıda sanatçıyı etkilemiş bir yazar. İlgi duyanlar için öneririm, türü sevenler kaçırmayacaktır zaten.
Edgardo Vega'nın, anlatıcının gerçekten var olan biri olduğunu söylüyor yazar, Montreal'de yaşıyor Vega, Moya'ya fikirlerini çok daha sert bir üslupla aktarmış ama Moya yumuşatarak aktardığını söylüyor ya da oyun oynuyor, belki de öngördüğü tepkilerin hedefini şaşırtmak istiyor, sonuçta bu novella yayımlandığı zaman Moya ölüm tehditleri almış ve memleketi El Salvador'a iki yıldan sonra, temkinli davranarak dönebilmiş, o da geçici bir süreliğine, buluştuğu bir arkadaşı ölmek istediği için mi döndüğünü sormuş, Vega'nın kendisinden bahsederken andığı Marist Keşişler okuluna Moya'nın kendisi gitmiş çünkü, kendisini yarı yarıya kurmuş, belki yarıdan da fazlasını katmış Vega'ya, gerçeğin ne kadarının anlatıda yer aldığını bilemiyoruz, ilgilendirmez bizi, metne odaklanacağız ve buluşmayla başlayacağız, Vega'nın durmadan bir şeyler anlattığı arkadaşı Moya'nın mekana gelmesiyle rock gruplarının ortamı berbat ettiğini öğreniyoruz, sarmal anlatıda bu gruplar diğer her şeyin tekrar tekrar ortaya çıkmasına benzer biçimde belirecek, Led Zep ve The Beatles şarkılarını katlettiklerini öğreneceğiz, birkaç milyon insanın yaşadığı bir ülkede doğru düzgün müzisyenin bulunmaması Vega'yı saat beşle yedi arasında tutacak orada, sonrasında kulak sağlığı için oradan uzaklaşacak, kardeşinin evinden ayrılarak geçici bir süreliğine yerleştiği otele yollanacak ve tiksinti duymaya devam edecek, El Salvador Pilsener'ini içmek yerine, dünyanın en rezil içkisine maruz kalmak yerine viski içecek, "karı içkisi" denen içkiye talim edecek ki herkesin pek sevdiği biradan uzak durabilsin, gün içinde gördüklerini hazmetmesi gerekiyor, gidişine az bir süre kalmışken bir sonraki güne katlanma payı ayırabiliyor böylece, on beş gün boyunca yanında kaldığı kardeşinden, kentteki at hırsızı tipli insanlardan, rezalet heykellerden, pespayelikten kasıtlı olarak kurtulmuyor, kısa bir süreliğine, böylece Kanada vatandaşı olmanın rahatlığıyla istediği zaman Kanada'ya dönmeden önce neden memleketini terk ettiğini ve ne kadar iyi kararlar aldığını görebilsin, tabii annesinin ölümünden sonra yarı payının miras kaldığı evi de satabilsin, kardeşinin yanında kalıp kendi hissesini okutarak cebinde 45 bin dolarla Kanada'ya dönse daha iyi olacak, tercihlerini olumlayacak, katlandığı her şeyi bu istencine bağlamak gerekiyor, Moya'yla annesinin cenazesinde görüşüp sonrasında konuşmak istemesi de bu bağlantıdan doğuyor ki El Salvador'un rezilliklerinden bahsederken Moya'yı da eleştiriyor Vega, sanat tarihi profesörü olduğu için "bilen adam" konumunda, titrini tek bir kez anması anlatıcı olarak ona seviye atlatabilir, böylece Moya'nın orada kalarak edebi yeteneğine ihanet ettiğini, Moya'nın rezalet metinler yazdığını ve geride nitelikli bir eser bırakmadan ölüp gideceğini söyleyebilir, söylüyor, çekineceği bir şey yok, bir daha dönmemek üzere oradan, doğduğu ve yirmi yıla yakın bir süre yaşadığı yerden ayrılacak ama söylenecek çok şeyi var, gençliğinde edindiği on bir yıllık zihinsel sefaletinden kurtulma biçimi olarak da görülebilir bütün bunlar, El Salvador'u zihninden sıyırıp atma çabası, zihninin belirli bir bölümünden kurtulma, bilişsel kastrasyonunu tersine çevirme maksatlı eylem, düşünceden sıyrılıp eyleme dökülmüş bir temizlik, "ülkelerin en kötüsünde, en canisinde" doğmuş olmanın diyeti, üstelik hiç anlaşamadığı, çocukluğundan beri tek bir ortak noktasının olmadığı kardeşi Ivo'nun evinde on beş gün geçirme pahasına, ülkeye dönme kabusunu otuz sekiz yaşına kadar içinde taşıdıktan sonra korkularıyla nihayet yüzleşerek, Ivo'nun yaygaracı çocuklarına katlanarak, Ivo'nun beyinsiz ve gösterişçi eşinin saçma davranışlarına maruz kalarak, evdeki üç televizyonun üçünden de gelen seslere kulak tıkamaya çalışarak ödenen bir diyet, sırf annesinin ölümünden ötürü başlamayan, çok daha öncesinden başlayan bir sürecin ürünü aslında, yirmi yılın ağırlığını tartmak için.
Sonradan ortaya çıkan vasiyete göre Vega'nın memleketine dönmesi halinde evin iki ortağı olacak, bunu Ivo ve ailesi bilmediği için şaşırıyorlar ve Vega'yı haklarından mahrum etmeye çalışmayı düşünüyorlar, Vega pes etmiyor, evi hemen satmak istiyor ki gençliğinden kalan son ur da koparılıp atılsın, geriye hiçbir şey kalmasın, hayatının bir parçası 45 bin dolar olarak banka hesabındaki sayılara eklensin, 45 bin dolar eden bir tiksintiden kurtulsun, böylece iç savaşın ve ölen onca insanın izlerini de silebilsin, tabii önce onları yerin dibine sokacak, on bir yıl süren iç savaştan sonra komünistlerin El Salvador'u nasıl yağmaladıklarını anlatacak, ölen onca insanın yok yere, birilerinin cebini doldurmak için sıçan gibi öldüğünü söyleyecek, savaştan sonra ülkede hiçbir alanda bilimsel bir gelişme görülmediğini, herkesin ülkeden kaçmak istediğini, üniversitelerinde tarih bölümlerinin olmadığı bir ülkenin berbat durumunu anlatacak, sefil solcu politikacılardan bahsedecek, çürümenin siyasi kanatlar için aynı şekilde ilerlediğini söyleyecek, yaptıklarından ve yapmak istediklerinden taviz vermeyeceğini söyleyecek sonra, zaten kurulmuş bir şekilde döndüğünü, Kanada vatandaşı olduğunu her fırsatta dile getirdiğini ve isteklerine karşı çıkan kim olursa onu bu kozla korkuttuğunu ve korkutacağını söyleyecek, hiçbir şekilde uzlaşılamayacağını anlatacak, ülkenin kocaman bir gecekondu mahallesine dönüştüğünü, zengin muhitlerinin aynı korkunçluğa sahip olduğunu, özel üniversite sayısının kırka ulaştığı ülkede paralı embesillerin "üretildiğini", beşeri ve sosyal bilimler derslerinin Sovyet ders kitaplarıyla öğretildiğini, ülkenin en iyi üniversitesinin koridorlarında bok yığınlarının biriktiğini, ülkenin her yerinde bok yığınlarının biriktiğini, ülkede kimsenin insan gibi yaşamadığını, lavabolara işendiğini, geleneksel yiyeceklerin bok yığınlarından farksız olduğunu anlatacak, ardından birkaç gününe dair izlenimlerine geçecek, örneğin Kanada'dan El Salvador'a yolculuk ederken uçaktaki hayvanlardan bahsedecek, insan taklidi yapan hayvanlardan, alkolün etkisiyle anırmaya başlayan, uçağı tımarhaneye çeviren hayvanlardan söz ederken bindiği taksicinin kendisine attığı düşmanca bakışlardan şikayet edecek, kardeşiyle ve kardeşinin bir arkadaşıyla gittiği bir mekanda parça tesirli el bombalarıyla havaya uçurulma korkusunu tekrar tekrar anlatacak, serseriler tarafından öldürülmekten korksa dahi neden bir an önce gitmediğini anlatmayacak, kendini henüz gerçekleştirmiş değil, bunun için bir faciaya ihtiyacı var, pasaportunu kaybetmesi facia ihtiyacını karşılıyor, gittikleri bir genelevde cebini yokluyor ve pasaportunun yerinde olmadığını görüyor, uzunca bir süre orada çakılı kalmaktan korktuğu için kardeşine ve kardeşinin arkadaşına pasaportunun kaybolduğunu söylüyor, hüngür hüngür ağlayacak duruma geliyor, arabaya dönüp pasaportu arıyorlar ve buluyorlar, pasaportta Thomas Bernhard yazıyor, Vega'nın en sevdiği yazar, adını olduğu gibi aldığı Bernhard bir başka Avusturya'da, hatta Avusturya'dan daha Avusturya olan bir yerde dolanıyor, doğduğu ülkeyi Kanada'ya dönmeden önce düşünceleriyle yok etmeye çalışıyor. Yok Etme.
İster istemez Bernhard'la kıyas gerekiyor. Bernhard'ın karakterleri bir "olma" sürecini sürdüren, kendileriyle de mücadele eden karakterler, dolayısıyla Vega'ya göre çok daha derinlikliler. Vega'nın ülkesine dönmesiyle doğan, bazen abartılı bir şekilde vurgulanan nefreti parodiye çark kırmanın kıyılarında dolanıyor açıkçası, zafer kazanmak üzere olan bir karakterin nefretiyle kendini yok etmenin sınırındaki bir karakterin nefreti arasındaki fark bariz, bu yüzden anlatım Bernhard'ın kusursuz bir kopyası olsa da karakterler arasında temeli, geçmişi tam anlamıyla, geniş açıdan kurulmamış -Vega'dan bahsediyorum- bir kişiliğe sahip karakterden doğan büyük bir fark var. Bunun yanında Fatih Balkış'ın Karaçam Ormanı'nda'ki karakterinden de bahsetmek gerek, Balkış'ın karakteri ve anlatısı da bu bağlamda Moya'nınkinden çok daha başarılı. İki anlatıcı da ülkelerine Kanada'dan dönüyorlar, bu da ilginç.
Harold Bloom, Chaucer üzerinden Boccaccio'ya değiniyor. Doğrudan bir incelemeye girmemiş, Batı Kanonu'nun oluşumunda Boccaccio'nun önemli bir etkisi var ama merkeze alınan Shakespeare'in doğrudan beslendiği isimlere odaklanmayı seçmiş Bloom, Dante ve Chaucer odak noktalarda ama Boccaccio için ayrı bir bölüm yok. Neyse, Chaucer Şubat 1973'te Floransa'da dolanıyor. Dante öleli yarım yüzyıl geçmiş, Boccaccio ve Petrarca da kısa bir süre sonra ölecek, Chaucer'ı besleyecek kaynaklardan ikisi yaşıyor yani. "Endişe" kavramını ele alıyor Bloom, Chaucer'ın bu iki isimden ilham ve esin aldığını söylüyor, etkilenme endişesi Chaucer'ı kuşatıyor, belki de metninde Boccaccio'nun adını hiç anmaması bu yüzdendir. İkisinin metinleri de birbirine oldukça benzer, tipler hikâyelerini sırayla anlatırlar ve hikâyelerin anlatımı dışında pek konuşmazlar, hatta Chaucer bir hikâyesini doğrudan Boccaccio'dan alır. Belki de almaz, halk hikâyelerini öyküleştirdikleri için bir meydan okuma da gerçekleşmiş olabilir, Chaucer bu işleri Boccaccio'dan daha iyi becerdiğini göstermek istemiş olabilir. İkisinin metinlerinde de hikâyelerin başlıklarında anlatılacakların özetleri verilir, beklenmeyen olaylar anlatıyı bambaşka bir noktaya götürür ve öykülerde Tanrı'nın gölgesi sezilir, bu tür şeyler. Chaucer'ın Dante'den uzaklaşmasının ve Boccaccio'nun ortaya koyduğu biçime yaklaşmasının nedenini Dante'nin ölümünden sonra geçen elli yılda bulabilir miyiz diye düşünüyorum, gerçi çok kısa bir zaman aralığından bahsediyorum ama burjuvazinin yükselişiyle birlikte toplumsal değişimlerin hızlandığı bir dönemde içeriğin ve biçimin değişmesinin tam zamanıydı belki, ironik hikâyelerin "gerçek olmaması ya da hakikati resmetmesi gerekmediği" fikrini Boccaccio'dan alan Chaucer, İngiltere'ye dönünce otuzlu yaşlarında edindiği birikimi şahane metnini oluşturmak için kullandı. Bloom'a göre "İngiliz Boccaccio" olarak görülmekten nefret ederdi Chaucer, zaten Chaucer çok daha iyi bir hikâye anlatıcısıdır. Şiiri ve öyküyü bir ölçüde birleştirmeyi, hikâye anlatımında ikisini birlikte kullanmayı ustalıkla başarmıştır. Sağlam adamdır ama yine de hikâyelerini Boccaccio'ya borçludur tabii. Ferit Burak Aydar'ın çevirdiği Roman ve Halk'a bakıyorum, Fox'a göre Ortaçağ'ın sonlarına doğru ticaretle uğraşan İtalyan ve İngiliz toplumları modern anlamıyla ilk hikâyeleri ortaya çıkardılar ve hikâye anlatımının içeriği kadar biçimine de kafa yordular, erkeklere ve kadınlara duyulan merakla birlikte anlatım biçimlerini az da olsa çeşitlendirdiler. Fox'un Hazlitt'ten alıntıladığı bölümü doğrudan alıyorum, söylenenler Boccaccio'nun metni için de söylenebilir, büyük ölçüde: "Chaucer'ın karakterleri birbirinden yeterince ayrıdır ama kendi içinde çok az çeşitlilik gösterir, benzer önermeler oldukları hissini uyandırırlar. Chaucer'ın karakterleri tutarlıdır ama tekbiçimdir; başından sonuna kadar onlara dair bir fikir edinmeyiz; bunlara farklı bir ışık tutulmaz ya da tali özellikleri yeni durumlarda gösterilmez; bunlar tasavvur edilemez derecede doğruluk ve kesinlik gibi ayırıcı özellikleri olan ama aynı değişmemiş havayı ve tutumu muhafaza eden portreler ya da fizyonomik çalışmalar gibidir. (...) Yani Chaucer sadece hikâyesinin istediği kadarını, belli bir amaç için gerekli olanını anlatmıştır. (...) Chaucer'da karakterin özünün sabit olduğunu algılarız." (s. 85) Boccacio'nun insanları da benzer niteliklere sahiptir, hümanist fikirlerin bin küsur yıldan sonra tekrar, bu kez daha köklü bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı zamanda, o zamandan kısa bir süre önce yazıldıkları için karakter özelliği taşımazlar, tiplemeden öteye geçemezler. Aracıdırlar, dönemin ahlaki ve dini niteliklerinin aktarılması ve eleştirilmesi amacıyla kullanılırlar. İnsanlık komedyasının versiyonlarından birinde rol almaktan öteye geçemediklerini söyleyebiliriz, kaderleri hikâye anlatıcısının niyetiyle çoktan belirlenmiştir, dolayısıyla özgür iradeleri yoktur. Yol açtıkları görece trajik, çoğunlukla komik kazalara göz atarız, hemen her öyküde kıssadan hisseye uygun olarak ders alırlar veya ders verirler. Kurnazlık, cesaret gibi özellikleri sergilerler, aptallık yapanların cezalandırılmaktan başka seçenekleri yoktur. O dönemde aşka ve karşı cinse duyulan derin merakın ürünü olarak yüceltilirler veya aşağılanırlar, aşkın yarattığı duygulardan çok aşkın bağladığı özne-nesne ikilisinin durumlarına göre değerlendirilirler. Dönem insanının tek boyutlu özelliklerini yansıtırlar kısacası.
Metne dönüyorum, çevirmen Rekin Teksoy'un giriş yazısına bakalım. Boccaccio 1313'te doğuyor, halkın konuştuğu İtalyancayla yazıyor, böylece koca bir edebiyat tarihindeki önemli değişim noktalarından birini ortaya çıkarıyor. Grekçe öğreniyor, Petrarca okuyor, Dante'nin ve Petrarca'nın şiiriyle baş edemeyeceğini anlayınca şiiri bırakıyor. Devlet kapısında görev alıp maddi sıkıntısını gidermeye çalışıyor, 1348'de Decameron'u yazmaya başlayıp 1351'de bitiriyor. "Decameron biçimsel yönleriyle 'ortaçağ' temalarına bağlı kalsa da, hümanizmanın tohumlarını taşıyan bir kültürün habercisidir." Petrarca'ya benzer bir yön. Boccaccio 1350'de Petrarca'yla tanışıyor, Petrarca'nın 1374'teki ölümüne kadar kitap değiş tokuşu yapıyorlar. İlginç bir hadise var, Boccaccio yaşlandığında bir din adamı bu büyük yazara öbür dünyaya hazırlanması gerektiğini, halk ağzıyla daha fazla yazmamasını söylüyor. Boccaccio bunalıma giriyor, o güne kadar yazdığı her şeyi yok etmeye kalktığında Petrarca'nın engellemesiyle kendisine geliyor. Petrarca'ya göre edebiyat da Tanrı'ya hizmet edebilir, bu yüzden yazmaya devam etmesinde bir sakınca yok. Boccaccio bu olaydan sonra eserlerini Latince yazıyor ama hikâyeleri çoktan öyküleştirmişti, üstelik eseri başarılı da olmuştu. Ortaçağ'ın bilinen hikâyelerini anlatmış olsa da yeni biçim ilgi çekti, "insanın mistisizme karşı koyuşu" başlı başına dikkat çeken bir yenilikti. Floransa burjuvazisinin hızlı yaşamı, kentlerden gelip geçen onca insan, onca insanın olayları anlatış biçimleri yeni biçimin temellerini oluşturdu. Rekin Teksoy da müthiş bir çeviriyle bizim nazarımıza sundu bunları, neden böyle bir çeviriye giriştiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. O güne yapılan iki çeviride de eksikler mevcutmuş, cinsellik sahneleri sansürlenmiş falan, bir dünya şey. Sadi Irmak'ın çevirisinde Ortaçağ anlatılırken Fatih'in İstanbul'u alması, kutsal bir fethin gerçekleşmesi gibi metinle ilgisiz fikirlere de yer veriliyormuş, ilginç. Yapıyor bunu bizim çevirmenler, bir Dostoyevski çevirisinde de benzer bir şey vardı diye hatırlıyorum. "Bu gavurlar böyle derler ama en büyük Allah'tır," diye not düşebiliyorlar, çok ilginç. Halikarnas Balıkçısı da metinden iki öyküyü çevirmiş bir derleme için, Teksoy çevirileri beğenmiş, "Keşke öykülerin tümünü aktarsaymış" diyor.
Yedi kadınla üç erkeğin on gün boyunca anlattıkları öykülerden oluşuyor metin, arada Boccaccio'nun aldığı tepkilere cevap mahiyetinde kısa bir bölüm var, bu kesinti dışında on kişi her gün birer öykü anlatıyor, toplamda yüz öykü okuyoruz. Yazarın aşık olduğu ve kavuşamadığı kadına göndermeler de var, Boccaccio bu kadın için roman yazmış ama yetmemiş olacak ki bu metinde de kadını anmış. Kadının tutkusu yüzünden bir araya gelemediklerini söylüyor, biraz da bu yüzden -buradan sonrası metinden bağımsız gevezelik- öykülerde kara sevdalar, ihanetler, aldatmalar ve kavuşmalar havalarda uçuşuyor, yazar kavuşamadığı aşkını ve dönemin uç noktalardaki kadın-erkek ilişkilerini denkleyerek özellikle seçtiği halk hikâyelerini kaleme alıyor. Her bir gün için her günün konusu etrafında anlatılan on hikâye, hemen hepsi romans niteliği taşıyor ve kadınları anlatının merkezine konumlandırıyor. "Kadınlar örneğinde gördüğümüz gibi, yazgının, güü a olanlar destek vermede cimri davranışının haksızlığını bir ölçüde gidermeye çalışacağım. Seven kadınlara -bunların dışındakilere iğne, iğ, çıkrık yeter- destek olmak, kucak açmak amacıyla artık geçmişte kalan ölümcül veba salgınından kaçmak için bir araya gelen, yedi kadınla üç genç erkekten oluşan dürüst bir toplulukta on gün boyunca anlatılan yüz öykü, masal ya da meseli ve söz konusu kadınların sevdikleri için söyledikleri şarkıları aktaracağım. (...) Sözünü ettiğim kadınlar öykülerimi okurlarsa, hem öykülerin eğlenceli içeriğinden keyif alacak, hem de kaçınılması ya da benimsenmesi gereken davranışlar konusunda hiçbir çaba harcamadan yararlı bilgiler edinmiş olacaklar." (s. 21) Sonrasında iç dünyası duyarlı olan kadınlar için uyarı niteliğinde bir paragrafla başlıyor metin, öykülerin kahkahalara ve özellikle gözyaşlarına yol açacağı uyarısı yapılıyor ve şenlik başlıyor. "Tanrının oğlunun insan kılığına girişinin bin üç yüz kırk sekizinci yılında" Floransa'da veba salgını baş gösteriyor, Doğu'da başlayıp Batı'ya kadar yayılan hastalığın yol açtığı toplumsal kargaşaya dair manzaralar sunuluyor, ardından bir kilisede, yas giysileri içinde bekleyen yedi kadına odaklanıyoruz. Pampinea adlı kadın diğerlerine kilisede durmayıp yola çıkmaları gerektiğini söylüyor, Elissa söze girerek kendilerini yönlendirecek bir erkeğe ihtiyaç duyduklarını belirtiyor, o sırada kiliseye en gençleri yirmi beş yaşın üstünde görünen üç erkek giriyor, kadro tamamlanmış oluyor böylece. Duraklarına doğru yola çıkıyorlar, varınca o gün için bir kraliçe seçiyorlar, günün sonuna kadar kraliçe -sıra erkeklere gelince kral- tacını takıyor ve ertesi gün anlatılacak hikâyelerin konusunu belirliyor. Oyun oynamayı isteyenler mağlupların üzüleceği fikriyle bu istekten vazgeçiyorlar, herkes hikâye anlatmaya odaklanıyor. Chaucer'da girilen bir iddia yüzünden anlatılan hikâyeler burada ölümden uzak durmak için anlatılıyor.
Hikâyeler son derece basit, tek boyutlu. Burjuvazi eleştirisinin yanında yozlaşmış din adamları da iğneleniyor bir güzel, Tanrı'nın adı ne kadar saygıyla anılıyorsa uçkurunun peşindeki rahipler o kadar lanetleniyor. Doğrudan olmasa da hikâyelerde kötü duruma düşürülerek. Rahibeler için genellikle olumsuz bir eleştiri yok, hatta ilk günün öykülerinden biri bu konuda ilginç bir örnek sunuyor. Bir manastıra gelen, sağır ve dilsiz taklidi yapan, rahibelerce aptal olarak görülüp aslında son derece zeki olan bir adam zaman içinde her bir rahibeyle sevişiyor, olayların ortaya çıkmasıyla birlikte adam yol alıyor, rahibeler de hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürüyorlar. Katolik inancının sert yasaklarını hangi düşüncelerle deldiklerine dair birkaç açıklama var aralarda, tiplemelerden biri Tanrı'nın affedici olduğunu, cinsellik günahının da affedilebilir olduğunu söylüyor örneğin, bu tür değerlendirmeler söz konusu. Kadınların dilediklerince yaşamaları gerektiği fikri ortaya çıkıyor sonuç olarak, hayati ihtiyaçları karşılayamayan eşler ekarte edilip en nihayetinde silkeleniyorlar, aklını başına alanlar kadınlarının sözlerini dinleyerek değişiyorlar veya komşular tarafından dövülüp yollanıyorlar. Öykülerden şunu da anlayabiliriz, mahallelinin yargı konusunda yargıç kadar olmasa da gücü var, hemen bir mahalle mahkemesi niteliği beliriyor, ardından iddialar dinleniyor ve suçlu olarak görülen tip sopayı yiyor. Mahalleli hem yargıç, hem kolluk kuvveti, hem arkadaş, hem dalavereci, her şey. Öykülerin içeriği bu minvalde. On öykü anlatıldıktan sonra ertesi günün kralı veya kraliçesi seçiliyor, anlatılacak öykülerin konsepti belirleniyor, kadınlardan biri sevda türküsü söylüyor, ardından herkes uykuya çekiliyor. Sonraki günün başında betimlemelerle civardaki güzellikler anlatılıyor, yürüyüşler ve öğle uykuları sonrasında hikâye faslı başlıyor yine. Böyle böyle yüz öyküye ulaşıyoruz. Bazı öyküler kısa, bazıları çok uzun. Her öykünün başında Teksoy'un düştüğü güzel dipnotlar var, örneğin Boccaccio'nun yaşadığı muhitteki karakterlerin öykülerde yer aldığı bilgisi veriliyor, bir de La Fontaine'in pek çok öyküyü masallaştırdığına dair bilgiler var, hoş.
Boccaccio'nun olumsuz tepkiler üzerine yazdığı bölümle bitireyim. Dördüncü günün başında yazar, eserini bol bol övüp olumsuz eleştirileri cevaplıyor. Doğrudan kadınlara sesleniyor, kadınları çok sevdiğinden ve hoşlarına gitmeye çalıştığından bahsediyor, en sonunda da patlıyor: "Beni çekiştirenler ağızlarını kapatsınlar artık! Kızışmak için bana öfke kusacak yerde, yozlaşmış beğenilerine uygun olarak yaşasınlar titreye titreye. Beni rahat bıraksınlar, şu kısacık ömrümüzü bulandırmasınlar." (s. 336)
Temel bir metin işte, okuna.
Patrick Watson geliyor bu arada, iki ay sonra en önden izleyeceğim. Dün bu şarkıyı dinleyerek yeni yıla girdim, dursun burada.
Kudret Emiroğlu'nun Gündelik Hayatımızın Tarihi diye bir kitabı var, şu an tavana değiyor, solumda. Hoca anlatıyor işte, eşyalardan marşlara, caddelerden sıklıkla kullandığımız deyimlere kadar yaşama dair çoğu şey var. Camı anlatıyor mesela, Romalıların camı tabaka halinde üretmelerine değiniyor, zaman içinde camın kazandığı önemden Türkiye'deki ilk cam fabrikalarına getiriyor sözü, orada bırakıyor. Böyle böyle tuğla kalınlığında bir metin oluşmuş, okuyup öğreniyoruz biz de, pek hoş. Miodownik ne yapıyor, terasında çektirdiği bir fotoğrafta görülen nesneler üzerinden eşyanın yapısını inceliyor. Kendisi University College London'ın Malzeme ve Toplum bölümünde çalışıyor, meslekten malzemeci, dolayısıyla bilen bir adam ve bilen adamı dinlemeliyiz. Önce Emiroğlu'nu okuyup ardından Miodownik'i okumalıyız ki kültürel ve sosyal değişimlerden biçim değiştire değiştire bir hal olan nesnelerin atomlarına kadar inelim. Çünkü meraklı insanlarız, öğrenmek istiyoruz. Evet. Miodownik bu işe nasıl başladığını anlatıyor en başta, 1985'te metro beklerken bedeninde on üç santimlik bir bıçak yarası açan adamdan kurtulduktan sonra, muhtemelen travmanın etkisiyle bıçaklara, oradan metallere ilgi duymaya başlıyor. Çeliğe daha doğrusu. Baktığı her yerde çeliği görüyor, zımbalarda bile. İlk zımbanın XV. Louis için yapıldığını öğrenmesi de bu takıntısının sonucu olsa gerek, gerçi alaşımlara dair ne varsa yalayıp yutuyor sonra, sıra diğer nesnelere gelir gelmez ölçek büyüyor, başka malzemeler giriyor işin içine. Fotoğrafta on malzeme var, her birini teker teker anlatıyor Miodownik, bazıları doğada işlenmemiş halleriyle bulunabilirken bazıları için laboratuvarlara ihtiyacımız var, yıldırımlar veya volkanlar dünyanın mikserleri olarak vazife görebilseler de her şeyi yeterli ölçüde ve yeterli ısıda karıştıramadıkları için yapay katalizörlere ihtiyacımız var. Zaten kuantum mekaniği de işin içine girince teorilere doğru küçük bir yolculuğa çıkıyoruz. Miodownik pek uzatmamış kuantum mevzusunu, daha çok görülebilir değişimlere odaklanmış. Örneğin yiyeceklerin normalden daha kıtır yapılmalarının sebebi iştah açmakmış, hatta cipslerin ambalajlarından daha çok hışırtı gelsin diye adamlar oturup kafa patlatmışlar günlerce. Daha çok tükettirmek için uğraşmışlar yani, deneyler yapmışlar, insanların hoşuna giden sesleri ve tatları bulmaya çalışmışlar. Hepsini atomlarla, moleküllerle oynayarak yapmışlar, zincirleri takıvermişler boyunlarımıza. Süper olay. "Bu kitap, malzemelerin ve malzemelerin insan kültürüyle ilişkisinin ayrıntılı bir incelemesi değil, daha ziyade malzemelerin yaşamlarımızdaki etkisini gösteren ve terasta çay içmek gibi masum bir eylemin bile derin bir malzemeler karmaşıklığına dayandığını anlatan bir 'enstantanedir'." (s. 11)
Çelikle başlıyoruz, Taş Devri'ndeki atalarımızın bakır ve altınla haşır neşir olmaya başlamalarından itibaren kemikleri ve taşları bırakmalarının hikâyeleri biraz can yakıcı ama en yakın dostlarımıza, taşlarımıza ve kemiklerimize veda etmek zorundayız bir gün. Sonuçta bakır üretimi başlıyor ve Piramitler inşa ediliyor, Miodownik'e göre Mısırlılar bakırı işlemeyi bilmeselermiş bakır keskiler ortaya çıkmayacak, taş oymacılığı dayanıksız malzemelerden mamul aletlerle yapılamayacağı için Piramitler inşa edilemeyecekmiş. Aslında Aryanlar'ın belli belirsiz tarihinde de metallerin işlenmesi, karıştırılması olayı çok önemli, Mısır'daki Aryan varlığının izlerine bakarsak doğudan ve kuzeyden gelen tayfa Mısırlılara bu tür önemli maddeleri tanıtmış olabilir. Dayanıklı metaller iktidarı ve gücü sembolize ediyor, aslında sembolize etmekten daha fazlasını yapıp sahiplerini muktedir haline getiriyor. Excalibur örneği bu açıdan önemli, kayaya saplı bir kılıcın krallıkla ne gibi bir bağlantısı olabilir ki, saçma değil mi? Bu açıdan bakınca çok mantıklı, kırılmayan bir metali işleyebilecek teknolojiye sahipseniz, ki o zamanlar bu teknoloji birazcık malzemeden, birazcık da yüksek ısı veren yakacaktan ibaretti, dünyanın hakimi sizdiniz o zamanlar. "Dislokasyon" diyor Miodownik, alaşımların saf metallerden daha güçlü olmasını istersek metal kristallerinin hareketini en aza indirgeriz, dislokasyon denen naneyi ortadan kaldırırız, bunun için de malzemeyi olabildiğince sıkıştırırız. Çift su veririz mesela, bizim kültürde çok sağlam kılıçlar için söylenir bu. Sonra sağlam bir döveriz kılıcı, bam güm girişiriz, şekil verdikten sonra suda cos diye soğuturuz, böylece elimizde iyice berkitilmiş bir silah alabiliriz, önümüze gelenin kılıcını ve kafasını kırarız, ne güzel. Tabii sadece savaş aletine çevrilmiyor çelik, tıraş bıçağı oluyor mesela. Romalılar sinekkaydı tıraş olurlarmış ki barbarlardan ayrılabilsinler. Medeniyet göstergesi olan tıraşın kökeni bu. Paslanmaz çelik tamamen şans eseri bulunuyor, I. Dünya Savaşı sırasında laboratuvarda deneyler yapan bir adam parıltısı zamanla kaybolmayan metal bir atık buluyor, ta taa. Bizden önceki nesiller yemek yerken metallerin tadını alırmış ama paslanmaz çelik sayesinde biz sadece yemeğin tadını alıyoruz, koruyucu tabaka sayesinde vücudumuza garip garip metaller girmiyor.
Kağıt, iki numara. Karmaşık yapısını mikroskop olmadan göremeyiz, selüloz liflerini belki eski kitap sayfalarının deforme hallerinde görebiliriz ama günümüzde zor. Çok güzel yapıyorlar bu kağıtları, pürüzsüz, pırıl pırıl. Lignin denen bir maddeden ayrıştırmak gerekiyor kağıdı, yoksa ışığı görünce oksijenle tepkimeye giren lignin çeşitli yaşam formlarına kapı aralar, sonra çürüyen kitaplarla ve gümüşçünlerle karşılaşırız. Yaban arılarının yuva yaptığı kitaplar gördüm, o derece organik bir şey kağıt. Romalılardan önce Çinliler bir şeyler yapmışlar, kağıt benzeri bir materyal üretmişler ama malzemenin tüm potansiyelini açığa çıkaran Romalılar olmuş. Katlanabilir kağıt üretmişler, öncesinde kırılan veya çatlayan malzemeden üretilenler tarih olmuş hemen. Tuvalet kağıdına doğru bir serüven kağıdınki, günümüzde her gün 27.000 ağaç kesiliyormuş tuvalet kağıtları için. Bunları geri dönüşüme de atamıyoruz açıkçası, biraz can yakıyor bu durum. Yapacak bir şey yok. Banknotlar pamuk bazlı bir tür kağıttan üretiliyor, böylece ıslansa da dağılmıyor banknot, kuruduğu zaman işlevini sürdürebiliyor. Son olarak dijital kağıdı almış Miodownik, Janus parçacığı denen bir nane kullanılıyormuş bu tür kağıtta. Mürekkebin her parçacığının bir yanı siyah, bir yanı beyaz olacak şekle getiriliyormuş, iki tarafa farklı elektrik yükü verilince gerçek bir kitap okuma deneyimi oluşuyormuş. Geçen ay Kobo aldım ben, biraz denedim, son derece başarılı gerçekten. Not alma meselesini hızlandırıp notları hızlıca taramaya alışınca bildiğimiz türde kitaplarla işim bitecek sanırım. Belki de bitmeyecek, "mağara adamı etkisi" sürerse aleti satıp bildiğim şekilde okumaya devam edeceğim, bilmiyorum, uyum sağlamam gerektiğini hissediyorum ama sonradan bunun şart olmadığını söylüyorum kendime, sonra da böyle böyle neleri kaçırabileceğimi düşünüp korkuyorum, sonra pek bir şey kaçırmayacağımı düşünüp rahatlıyorum. Bilmiyorum, kafam çok karışık. Benzer bir kaygıyı gazete konusunda irdeliyor Miodownik, evleri boyarken yerlere serilen, hışırtılarıyla varlığını belli eden, çamurlu botların altına konan gazeteler yavaş yavaş ortadan kalkıyor, kullanışlı bir ev malzemesinden olacağız. Özleyeceğiz, evet, Miodownik doğru söylüyor.
Beton. Yine Roma işi. Romalılar çimentoya taş ekleyince betonu elde ediyorlar ve yapılarında kullanmaya başlıyorlar. Biraz su eklenen malzeme gayet güzel sertleşiyor, iyice karıldıktan sonra koca koca binaların yapımında kullanılabiliyor. Dünyanın en eski su dağıtım sistemini Romalılar kurdu, günümüzde de kullanılıyor. Beton sağ olsun. "Ancak, Romalıların en etkileyici beton mühendisliği eseri başkentlerindedir: Roma'daki Pantheon'un kubbesi. Bugün hâlâ ayakta duran kubbe 2000 yaşındadır ve hâlâ dünyadaki en büyük desteksiz beton kubbedir." (s. 74) Kocaman bir şey, hesabı kitabı nasıl yapıldı bilmiyorum ama tepede öylece duruyor, yekpare, ek yeri yok. Sonraki bin yıl boyunca betonun kullanılmamış olması koca bir soru işareti bırakıyor ortaya, belki de Roma'nın yıkılmasıyla endüstriyel bir imparatorluk ortadan kalktığı için işi bilen pek kimse kalmadı ortalıkta, bu yüzden tarihin o bölümünde beton eserlere rastlamak zor. Yine de varlığını sürdürüyor ve bir şekilde günümüze kadar geliyor, teknolojinin etkisiyle ömrü uzatılarak. Betonun içine belli bir tür bakteri bırakıldığında bakteriler kalsit minerali salgılayarak zayıflayan betonu sağlamlaştırabiliyorlar, tabii teoride. Çözülür bu mevzu, kendi kendini yenileyen beton icat edilir, evimizin kafamıza yıkılma ihtimalini düşünmeden mutlu mesut yaşarız.
Başka ne var, çikolata mesela. Geçiyorum bunu, diyetteyim. Aerojeli de geçiyorum, camı geçiyorum, grafitle bitireceğim. Elmas uzunca bir süre dünyadaki en sert madde olarak bilindi, filmlerde falan camı kestiğini, sivri ucuyla kesmediği bir şey kalmadığını gördük. Bunun en büyüğü Samanyolu'ndaki bir takımyıldızında yer alan, Dünya'nın beş katı büyüklüğündeki bir gezegen. Elmastan. Dünya'da bulunan en büyük elmas futbol topu büyüklüğünde, aradaki muazzam farka dikiz. Elmas çok işe yarar ama en çok duygu sömürüsünde etkilidir, sağlam yapısından ötürü ölümsüz olarak görülür ve ölümsüz aşklarla denklenmiştir, böylece elmas yüzükler moda olur olmaz şapşal aşıklar kendi aşklarını sembolize eden elmaslara yönelmişlerdir, bir güzel söğüşlenmişlerdir ve bu mevzu devam etmektedir. Tabii bu ekonomik hadiseden başka elmasın daha da sertleştirilmesiyle ortaya çıkabilecek maddeler var, yakın zamanda bulunan bir tanesine karbon elyaf diyoruz, uçaklarda kullanılıyor. İnce ve dayanıklı bir malzeme. Bilim ilerledikçe süper iletken denen naneler ortaya çıkacak, muhtemelen elmasın yapısıyla benzerlikleri olacak. Grafen örneğin, elmasın dayanıklılığını aşan bir gücü var, geleceğin yapı malzemesi olarak görülüyor.
Porselen ve implant malzemeleriyle birlikte bir iki şey daha var, bitiyor sonra. İnsanın yolculuğu bu bir yandan, doğayı işlemeyi ve doğayla bütünleşmemizi farklı nesneler, alaşımlar üzerinden görmek geçmişimizi daha iyi görmemizi sağlıyor. Meraklısına duyurulur, çok sağlam bir araştırma bu.