21 Ocak 2020 Salı

Péter Esterházy - Kalbin Yardımcı Fiilleri

Acıyla başa çıkma yollarını seviyorum. Anlatı boyunca ilerliyor, çatallanıyor, dallara ayrılıyor, anlatıyı biçimlendiriyor, dile getirme biçimleri doğuruyor, uçsuz bucaksız bir alan yaratıyor. Biricik bir şey, genellikle zorlayıcı, okurun bir parçası yapmayan, okuru bir parçası yapma amacı da olmayan bir alan, yabancı olmaya müsait topraklar. Bizde Gökhan Yılmaz bunu yaptı, ailevi meseleleri sözcükleri parçalayarak, garip biçimlerde birleştirerek, anlamlarını bozup tekrar çatarak anlattı. Pek beğenilmedi zannediyorum, öykülerinde oyundan başka bir şey olmadığı söylendi ama buna katılmıyorum, bir metnin yansımasında kendimizi -bir biçimde/anlamda/durumda görmemek o metni iyi veya kötü yapmaz. Bir metni iyi veya kötü yapan şey metne girmek, dahil olmak olmamalı. Birgül Oğuz da bu açıdan eleştirildi biraz, onun için de aynı durum geçerli. "Yazar farklı bir şey denemiş, olmamış" türünden yorumlar mevzu bahis metinle ilgili en ufak bir açımlayıcı yorum içermediği gibi aslında pek bir değer de taşımıyor, bu tür metinlerde öznel deneyim önemli, okuma deneyimi. Daha doğrusu bir nevi anlayış. Bir acının dile getiriliş biçiminin benzersiz, farklı olması kadar doğal bir şey olamaz. Esterházy de benzer bir doğallığın -aslında bu doğallık bazı okurlarca oyunun ta kendisi gibi göründüğü için yapay, zorlama bir anlatıya yol açıyormuş gibi değerlendirilmiş, ben bunun tam tersini düşünüyorum ve acının yörüngesinden ayrılmayan anlatının bütün uçarılıklarını doğallığın tam kalbinde buluyorum- anlatısını yenilikçi bir biçimde kuruyor. Annesi bir hastanede, uzun ve yorucu bir biçimde ölen anlatıcının anı parçalarından oluşan anlatının her bir bölüm için farklı yazarların metinlerinden alıntılanmış bölümlerle genişletilmesi iyi bir fikir. Metni didiklenen birkaç yazar: Thomas Bernhard, Jorge Luis Borges, Anton Çehov, Lautréamont, Arthur Rimbaud, Georg Trakl. Böyle gidiyor, bölümlerin sonlarındaki alıntılar anlatıcıyı çiftlemiş oluyor haliyle, metinlerin adı verilmediği için bağlamı bölümlerin anlatıcısının bağlamına doğrudan eklediğimizde, anlatılanlarla alıntılar arasında her zaman doğrudan bir bağ kurulmadığı için karmaşık bir yapıyla karşılaşıyoruz, kaotikliğe varan çeşitlemeler olduğu gibi iki paralel çizginin birleşmesiyle de karşılaşabiliyoruz. Kimi okurlar bu teknikten ötürü zorlanmış, zorlayıcı bir şey gerçekten, yine de tümden bir kopuş gerçekleşmiyor, sonuçta yardımcı fiiller eklendikleri cümleyi bambaşka yerlere götürebilirler, götürüyorlar. Anlatıcının niyetine de bakalım: "Dili kullanmıyorum, gerçeği anlatmak istemiyorum ve sizlere anlatmak gibi bir isteğim de yok." (s. 6) Devamı: "Konuşmuyorum; ama susmuyorum da; buna rağmen bu başka bir şey. Temkinliyim, söz konusu annem." (s. 6) Konuşmakla susmak arasında bir düzlem, her çağrışıma açık, annenin kaybından sonra düşünülenler sözcükleşiyor ama sözcükler tamamen kaybedene ait değil, alıntılardaki kayıplardan da sözcükler var, her bir bölüm için bir katman. Mallarmé anılıyor bir yerde, dünyada her şeyin kitap olması için mevcut olduğuna dair bir söz. Bir kitap başka kitaplarla kurulur, o halde bu kitap bir yankılar toplamı olarak da görülebilir.

Annelerinin kötü durumda olduğunu bilen kardeşler, babalarından gelen telefonla birlikte toplanıyorlar. Evde olsalar iyi olur, yani o aralar, sona yaklaşılırken yani, daha fazla ertelemeden ölümle yüzleşmeliler, anlatıcı ölümü sevecek cesareti olmadığını söyledikten sonra. Bölümün alıntısı Camus'den aparma: Anne öldü, dün, patrona da söylenmeli bu, anlamsız olsa da. Annenin çocuklara duyduğu sevgi kıyaslanıyor sonra, anlatıcıya göre erkek kardeşini daha çok seviyor annesi, yine de tam olarak bilinemeyecek bir şey. Anlatıcı bu konuda bir sonuca varamıyor, varamamasının sebebine bağlanabilirse şu var: "Kız kardeşim en güzel olanımız; onda babamın narin yapısıyla annemin canlılığı var. Gerçi erkek kardeşimi kadınlar daha çok seviyorlar ama benim kadınlarım da beni. Yalız bende gereğinden fazla kişisellik var — nev'i şahsına münhasır "metin bozulması"yım. Elbet bundan çıkarılacak bir sonuç yok." (s. 10) Davranışların amaca erişmesi anlatıcı için önemli, istenci dumura uğramış gibi gözüküyor, bu durumda edimleri de çarpık, gerçi kardeşlerin tümü için aynı şey söylenebilir. Yarım yamalak anılarda bütün kardeşlerin tek bir sözcükle gülmekten çatlamaları, ardından gelen derin sessizlik ve irkilme anları ne yapacakları konusunda bir fikirlerinin olmadığını gösteriyor, eylemlerinde bir tutarlılık veya dinginlik aramamak gerekiyor. Hastanede hemşire anneden "geriye kalanı" gösterdiğinde, kendi başına soluk bile alamayan bir bedenin ölüme yakınlığı ortaya çıkınca, bedenin orasından girip burasından çıkan borulardan gelen ıslık sesleri odayı doldurduğu zaman daha da geriye gidiyor anlatıcı, çocukluklarından, gençliklerinden bahsediyor, sonra doktorun, "Ölümü de istemek gerekiyor," sözüyle birlikte âna geri dönüyor. Anne ölmek istemiyor bir türlü, yaşama sıkı sıkı tutunuyor, o durumda. Kendine geldiği zamanlarda çocuklarına bağırıyor, geçe kalmış konuşmalar yapılıyor, haykırışlar odayı inletiyor. Yaz mevsimi, her yer yanıyor, odalardan leş kokuları yayılıyor, sokağın pis ve ağır kokusu hastanenin kokusuyla birleşince iş dönüp dolaşıp Tanrı'ya kadar geliyor. Acımasız Tanrı, çaresizlikten başka bir şey sunmuyor insana. İnsan sıklıkla çaresiz kalıyor, ne yapacağını bilemiyor, uzayda kapladığı yeri dolduramıyor bir türlü, zihnini işe koşuyor en sonunda. Düşünmek, daha çok düşünmek. Babanın geçmişteki hataları, kardeşlerin hoyratlıkları, her şey yüzeye çıkıyor, itiraflar, pişmanlıklar, her şey açıkta. Cenaze için verilen bahşişlerde, mezarın başına konan çelenklerde bir amaç, kendilerini rahatlatmak isteyen kardeşler ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını düşünmek istiyorlar, bahşişi en yüklü tutanın baba olması bir suçun affının dilenmesi olabilir belki. Anne güzel bir ölü değil doktora göre, herkes öldükten sonra çirkinleşir ama güzel ölmek, güzel bir ölüm, ölü güzelliği mümkün olmayan bir şey. Herkes ölüyor, kimse güzel kalmıyor, güzelse de. Beatriz'in ayakları hâlâ sıcakmış otopsi uzmanına göre, buradan bir güzellik devşirilebilir mi? O kadar da ölü olmayan bir ölü. Yarımlık herkesi canlı kılabilir, tamamlanmamış bir veda, bir ayrılık, kopuş, artık her neyse, ayakları sıcak tutabilir, parmakları hareket ettirebilir, hatta ölü bir bedeni konuşturabilir, yapay anılar yaratabilir. Metnin ikiye bölünmesini buna bağlıyorum biraz, anne oğluyla konuşuyor bu kez. Makinelerden, borulardan ve topraktan gelen ses. "Şu cümleyi sevmezdin herhalde (çünkü patavatsız ve kendini beğenmiş): ben aklıma gelebileyim diye aklıma geliyorsun. İçimde acı yok, sadece yorgunluk, büyüyen sessizlik ve artan dehşet." (s. 59) Annenin söyledikleri bir yansıtma, kendi düşünceleri değil, bu açıdan bakarak okumalıyız. "İyi annelik" yapmamış Beatriz, bu açık bir yara olarak kalmış. Her an aşık olabilirmiş, ölüme en yakın olduğu an yaşamı da açık bir gök gibi kuşatabilirmiş. Alman askerlerinin ısrarlı tacizlerinden kurtulan, savaştan sağ çıkan annenin eşi askerlere tokat atmış, evinden atmış onları, iyi ki öldürmemişler adamı, belki de tek zaferini bu şekilde kazanan adam kumar oynamış aslında, eşi elbise dolabında düzülme korkusuyla saklanan kadın ne zaman naftalin kokusu alsa kusarmış bu yüzden.

Birileri iki saatte on kilo karpuz yiyebileceğini söyleyip bahse girmiş, kazanmış. Yabancıları sevmenin mümkün olduğu anlaşılmış, her şey rağmen. Sadakatsizlik affedilebilirmiş, babanın açık saçık mektupları bir oyunun parçası olarak görülebilirmiş, günler boyunca ortadan kaybolabilirmiş insanlar, sonra hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkarlarmış, ölüler ne kadar ağır olduklarını sorabilirlermiş, anne sormuş en azından. Anne ölümünden sonra gerçekten konuşmaya başlamış, öncesinde çocukları onu tuvalete götürürlermiş, kasıklarındaki kıllar açığa çıkınca başlar çevrilirmiş, güldürülen insan rahat rahat işeyemezmiş, çişi geri kaçarmış. Bir anne ölümden korkarmış. Bu sonuncusundan daha korkunç bir şey düşünemiyorum. Aslında bu metni okumak iyi gelmedi bana, geçen yıl ananemi kaybettikten sonra annem iyice kötüledi, sağlığı bozuldu, şimdi zorlukla yürüyor, kaç gündür hastaneye taşınıyoruz. Emre'nin yanına, Fethiye'ye gidecektim, biletleri almıştım ama gidemedim, başka zaman. Neyse, sıkı bir metin bu. Okunur gayet. Okunmalı.

19 Ocak 2020 Pazar

Ray Kurzweil - Bir Zihin Yaratmak: İnsan Düşüncesinin Esrarı

Kurzweil, İnsanlık 2.0 adlı tuğlasında -orijinal adı The Singularity is Near, Paul Allen "The Singularity Isn't Near" makalesiyle Kurzweil'ın öngörülerini eleştirmiş ama bu incelemede Kurzweil cevap vermiş Allen'a, tekilliğin yakında geleceğini söylemiş falan, bence bu ara bilgiler bir an önce sona ermeli, kapıyorum- tekilliği enine boyuna anlatıyor. Teknolojinin üstel bir hızla ilerlemesi, beynin çalışma prensiplerinin çözümlenmesi gibi olaylar bizi nihayetinde tekilliğe ulaştıracak gibi gözüküyor. Şimdi hatırlamıyorum, Kaku'nun alıntı yaptığı bir adam biyolojik bedenlerimizin evrimin halkalarından biri olduğunu ve bu halkaya orta vadede bir yenisinin takılacağını, bunun bir zorunluluk olduğunu söylüyordu. Gerçekten de ortalama 80 yıllık bir yaşam süresi giderek yetersiz hale geliyor, bir konuda kazanılan uzmanlığın işlevselliği bu gelişme hızıyla birlikte sorgulanabilir durumda. Hiç doğru olmayacak ama kafadan bir hesap yapayım, süper zeki olmayan bir insan elli yaşında alanında uzman, yan alanlarda da iyi bir bilgi birikime sahip oluyor diyelim, zihinsel aktivitelerini daha kaç yıl boyunca en üst seviyede tutabilir? Onca birikimin bir anda yok olduğunu da düşünelim. Analitik zekası muazzam ölçüde gelişmiş, yapacağı daha onlarca deney, yazacağı onlarca makale vs. olan biri ölüyor, ölümüne kadar yazdıklarının dışında başka bir şey kalmıyor geriye. Korkunç. Tekillikte hiçbir şey kaybolmak zorunda değil, Transendence'ta olduğu gibi dijital ortamda var olabilen bir beyin, birkaç beyin, öğrenmeyi ve araştırmayı sürdüren binlerce beyin müthiş bir sıçrama yapmamızı sağlayabilirdi. Kurzweil bu tür bir ölümsüzlüğü arıyor işte, seksenine gelirken günde yüzden fazla destekleyici hap alarak tekilliği görebilmeyi umuyor. Milyon dolarlar harcıyormuş adam haplara, üstelik muhtemelen göremeyecek tekilliği ama kurduğu şirketlerle yeni teknolojilerin bulunması için durmadan çalışıyor, her gün spor yaparak bedenini dinç tutuyor, kısacası zihninin hiçliğe karışacağı ânı geciktirmek için fiziksel olarak elinden geleni yapıyor, düşünsel olarak da, düşünüyor işte. Zihnimizin kuantum fiziğinden hallice olduğunu söylüyor, biyolojik benlik üzerinden yapay zekâların muhtemel benliğini kurguluyor, kişiliğin hikâyeler üretilerek bir arada tutulmasından yola çıkıyor -asıl bilinç boşlukları sevmiyor bence, fügden mustarip insanların çektikleri işkenceleri bilir misiniz, bireysel tarihin bir kısmı bomboş, hiçbir şey yok, travmatik bir olay olsun veya olmasın, orada bilinç için sağlıksız bir boşluk var ve dolmuyor, beynin lobları arasındaki bağlantıların kopmasıyla birlikte aslında gerçekleşmeyen olaylar için gerçekmiş gibi hikâyeler anlatılması da bunun bir parçası, kısacası delirtici bir şey, kapıyorum bunu da- ve hikâyeler için gereken örüntülerin nasıl imal edileceğinden bahsediyor. Elimizdeki teknolojiler, bilimde kat ettiğimiz yol bunu mümkün kılabiliyor nihayetinde, son elli yılda nörobilim resmen uçtu, eskiden beynine metal boru saplanan hastaların annelerini tanımamaya başlamaları büyük bir gizemdi örneğin, insanlar kendilerini peygamber olduklarına inandırıp, üstelik buna kendileri de inanıp kitleleri peşinden sürükleyebiliyordu, artık beyindeki hemen her arızayı saptayabilen zımbırtılar mevcut, beynin yapısı mikron mikron çıkarılıyor, neokortekste kurulan devreler fotoğraflanabiliyor falan, muazzam bir gelişme. MIT ve CalTech'in ortaklaşa geliştirdiği patch-clamp robotu sinirsel dokuları tarayabiliyor, kontrol kalemine benzeyen mikroskobik bir aletin beynimde gezinip düşüncelerimi taradığını görmek korkutucu olduğu kadar heyecan verici bir şey. Başka bir ilginç detay, neokortikal bağlantıların yapısı bir ızgarayı andırıyor. Düzenli sıralar halinde üst üste binmiş bağlantılar düşünün, çiplerdeki gibi. Nispeten yeni bir olay bu görüntüleme olayı, Kurzweil bu iki yapının birbirine oldukça benzediğini gördüğü zaman delicesine heyecanlanmıştır diye düşünüyorum.

Emily Dickinson'ın şiirlerinden bir bölüm almış Kurzweil, beynin gökyüzünden daha geniş olduğuna dair bir bölüm. Güzel bir başlangıcın ardından zekâmızın biyolojik mirasımızın çok ötesine geçebileceği fikri geliyor. "İnsan zekâsının tarihi, bilgiyi kodlayabilen bir evrenle başlıyor." (s. 1) Sabit değerlerin yanında kuantum var, oradan sicim teorisi gösteriyor kendini derken makroyla mikronun buluştuğu nokta hâlâ karanlıkta, bulunmayı bekliyor, Kurzweil evrenin ve insanın yapısına kısaca değinerek ivmelenen geri dönüşler kanununa getiriyor mevzuyu, sıçramalar halinde ilerleyen bir yapı bu. Belli kaynaklarla bir noktaya kadar ilerleyebilen bilim, paradigma değişimiyle geriye dönük bilgilerini bir üst aşamaya uyarlayıp kaldığı yerden ilerlemeye devam ediyor. Zihnin şekil tanıma teorisiyle birleştiriyor bu kanunu Kurzweil, neokorteksin basit algoritmasını açıklayıp bir sonraki aşamaya atlama hazırlıklarına değiniyor. Bu incelemede algoritmanın yasaları ele alınıyor daha çok, beynin işleyiş biçimi odakta. "Bu kitabı yazarkenki amacım, beynin ne kadar karmaşık olduğunu anlatan milyonlarca alıntıya bir yenisini eklemek değil; sizleri beynin basitliğinin gücüyle etkilemektir. Bunu yapmak için; tanıma, hatırlama, bir şekli tahmin etme gibi neokortekste milyonlarca kez tekrar edilen basit ve becerikli mekanizmaların, düşünce çeşitliliğimize nasıl yol açtığını anlatacağım." (s. 8) Dünyadaki düşünce biçimlerinin nasıl şekillendiğine dair Kurzweil'ın verdiği Darwin örneği kilit bir noktada duruyor, Charles Lyell devasa yer şekillerinin su akışıyla biçimlendiğini söylediği zaman başta alaylarla karşılaşıyor ama sonrasında görüşleri kabul ediliyor. Darwin, Lyell'ın ses getiren düşüncelerini biyolojiyle birleştiriyor, fikirlerini güçlendiriyor, gerisini biliyoruz. Türlerin Kökeni'nde Lyell'a teşekkür ediyor Darwin, tıpkı sonrasında kendisine teşekkür edildiği gibi. Einstein'ın meşhur formülünü nasıl ortaya çıkardığı da var, Kurzweil bilimin basamak basamak ilerleyişini iki örnek üzerinden anlatarak kendi fikirlerinin temellerini de göstermiş oluyor bir açıdan, hemen ardından düşünme üzerine düşünmenin temel olgularını incelemeye başlıyor. Çocukluğundan itibaren bilgisayımla zihin arasında gördüğü benzerliklere bakalım. Anıların ardışık ve sıralı olduğunu söylüyor, bunu sonradan Turing'in sıralı işlem bilgisayımına bağlayacak, ardında von Neumann'ın rastgele erişim hafızasıyla destekleyecek ve zihnin imitasyonunun teoride mümkün olduğunu söyleyecek. Bunun için örüntü tanıma teknolojilerinin geliştirilmesi gerektiğini söylüyor ki kendi şirketleri bu iş üzerinde başarılar kazanmış zaten, Siri örneğin, Kurzweil'ın ve ekibinin icadı. Siri'yi geliştirme, ses tanıma teknolojisini ortaya çıkarma aşamalarına genişçe bir yer ayrılmış, Wittgenstein'ın dil-felsefe üzerine düşüncelerinden Chomsky'nin zihin-dil kuramlarına pek çok ögenin teknolojik karşılıkları anlatılıyor. İşin özeti şu ki yapay zekâ, bilgisayımın zihinsel karşılığını olabildiğince kusursuz bir şekilde uyguluyor. Bunun için biyolojik parametrelerin yanında -DNA, gen, ne varsa hepsinin işleyiş prensipleri ele alınmış- bunların yazılımsal karşılıkları olan çalışmalar da yüklendiğinde, kısacası karma bir yapı oluşturulduğunda insanın sahip olduğu bilişsel yetilerin -örüntü tanıma, soyut düşünce vs.- bir tık üstünde işlem kapasitesine ulaşılmış. Ne hoş. Bütün bunların yanında özgür irade problemi bütün heybetiyle ortada duruyor. Kurzweil'a göre özgür irade var, tersini gösteren bütün verilere rağmen onca belirlenmişliğin, beynin karar mekanizmasının kendi kendine işleyişinin ardında kalan bölge özgür iradenin varlığı için yeterli. Rüyalar için neokorteksin boşluğu doldurması deniyor, korkunun amigdala tarafından hormonal biçimde salgılanmasıyla birlikte neokorteks bir nefes alıyor, engellenmiş davranışların baskısı için bir çıkış yolu olan rüyaların işlevini yerine getirecek yazılımın üretilmesi mümkün. Bütün teknolojik ıvırın zıvırın yanında evrimsel gelişme de varlığını sürdürüyor, yapay zekâ kodlandığı biçimiyle gelişmeyi ve değişmeyi sağlayabiliyor, böylece sabit bir olgu olarak varlığını sürdürmek zorunda kalmıyor.

Hormonlardan duyulara, etik ve ahlâki ikilemlerden geleceğin hukukuna kadar pek çok meseleyi ele alıyor Kurzweil, muhtemelen göremeyeceğimiz bir dünyanın çizgilerini açığa çıkarıyor. Çok iyi. İnsanın nereye gidebileceğini merak ettiğim için okuyorum ben, meseleye biraz olsun ilgi duyanlar için süper metin.

17 Ocak 2020 Cuma

Paul Bowles - Yükseklerde

Bowles yine bir güzel geriyor. Esirgeyen Gökyüzü'yle bu metninin arasında yirmi yıla yakın bir süre var, anlatım tekniği olarak değişen bir şey yok. Uyumsuzmuş gibi görünen bir çift, bir an önce geride bırakılması gereken ama bir türlü uzaklaşılamayan bir mekân, bir anda ortaya çıkan, ne idüğü belirsiz, okura anlatının gidişiyle ilgili pek bir şey sezdirmeseler de son bölüme kadar anlaşılamayan bir amaç doğrultusunda hareket eden karakterler, anlatıyı esas karakterleri odağa alarak onların bir şekilde çarpı(tı)lmış bakış açıları üzerinden kuran anlatıcı, bunlar yine var. Çoğunlukla Sladeler üzerinden izleyeceğiz hikâyeyi, arada odak değişecek ve çiftin hayatına giren diğer insanların bakış açıları da kullanılacak, ortaya karmakarışık bir durum çıkacak. Esirgeyen Gökyüzü'nden sonra Bowles okurken en küçük ayrıntılara bile dikkat etmek gerektiğini düşünmüştüm, bu düşünceyi ilginç bir şekilde hatırlayıp -genelde unuturum- oraya buraya notlar çiziktirdim. Benzer bir okuma biçimini tavsiye ederim, böylece anlatının başındaki bir ayrıntının finalde çok önemli bir olayın sebebi olduğu hatırlanabilir. Ya da bir adet Yeşim'iniz olacak, kitabı önceden okuduğu için, "Burada ne oldu şimdi ya?" diye sorduğunuzda mevzuyu anlatacak. Ben Yeşim'e sordum bazı yerleri, anlattı. Süper olay. Romana dönüyorum, yukarıdaki izlekler üzerinden gideceğim. Sladeler kahvaltıya oturduklarında uykulular, binecekleri gemi limana girmiş, biraz beklemeleri gerek. "Bizi hayatta olduğumuza inandıracak olan kahveyi yapan biri var herhalde diye düşündüler." (s. 11) Masanın üzerinde bir gece öncesinin yemek artıkları duruyor, kadın gemiyi kaçırırlarsa kendini öldüreceğini söylüyor, anlatı başlar başlamaz huzursuzluğa boğuluyor. Birbirlerinin sorularına cevap vermiyorlar bazen, bıkkın gibi gözüküyorlar. Mrs. Slade belgelerini unutan bir kadına on dolar verdiğini söylüyor, Dr. Slade çok yakın olan iki insanın yeri gelince tamamen kopabileceklerini düşünüyor. Slade Yıldönümü Seferi'nin yıpranan evliliği iyileştirmesi gerekiyor ama böyle bir şey pek mümkün gözükmüyor açıkçası, aralarındaki yaş farkının bununla bir ilgisinin olmadığını söyleyebiliriz, yine de aralarındaki mesafeyi göz önünde bulundurmamızı sağlıyor bu. Mrs. Slade'in on dolar borç verdiği kadının -Mrs. Rainmantle'ın- ortaya çıkmasıyla birlikte Dr. Slade'in sıkıntısı artıyor, kendisini yapayalnız hissediyor, eşinin kadınla ilgilendiğini görünce aralarında kısa bir tartışma yaşanıyor. Birbirlerinin arkadaşlarına ne ölçüde katlandıklarına dair kısa bir münakaşa, ardından Dr. Slade'in suda köpekbalığı olup olmadığını soran küçük bir kıza düşüp kendisinin görmesini söylemesi, bu tür şeyler ve üzerine Mrs. Rainmantle. Üstelik kadın İngiliz başkonsolosuyla da görüşemiyor bir türlü, üçü birlikte takılmak zorunda kalıyorlar. Dr. Slade surat asmamaya çalışıyor, keyfi kaçıyor yine de. Bu noktada kilit bir şey söylüyor Mrs. Rainmantle, Grover'ı görmeye geldiği zaman görmeye değer bir şeyler bulmaya çalıştığını söylüyor. Grover bir kenarda dursun şimdilik, Taylor ve Day'le birlikte. İsimleri yavaş yavaş öğreniyoruz, bundan böyle Dr. Slade'e Taylor, Mrs. Slade'e Day diyeceğim, isimlerinin söylenmesiyle birlikte derinlik kazanan karakterlere dönüşüyorlar, sadece bunaltılarıyla var olmaktan çıkıp mekânın darlığını, tanıklıkların aslında gerçeğin sadece bir yüzü olduğunu imliyorlar. Tatilin ikinci ayağını Puerto Farol'da geçirirlerken Taylor düşünüyor, insanların orada yapacakları hiçbir şey yok. Bekâr bir erkeğe birkaç hastalıklı orospu düşüyor, kimse kitap okumuyor, kimse hiçbir şey yapmıyor, çorak bir yaşamı sürdürüyorlar. İyice kuşatıldık böylece, sıkıntı çemberi tamamlandı.

Otel odası olayı kırılma noktasını oluşturuyor. Mrs. Rainmantle'ın kalacağı oda çok küçük, bavullarla birlikte daha da küçülüyor, kadın için oldukça rahatsız edici bir ortam. Day, kadının Taylor'la yer değiştirebileceğini söylüyor, Taylor küçük odaya geçiyor, öfkesini belli etmeden rahatsız bir uykuya dalıyor. Day ve Mrs. Rainmantle bir müddet muhabbet ediyorlar, Mrs. Rainmantle çok büyük bir ev istediğini, bunun için Hawaii'den arsa aldığını söylüyor. Zengin yani. Bu da cebe. Balkonlarının önünden birilerinin konuşma sesleri geliyor, cebe. Gecenin ilerleyen saatlerinde Day uyanıyor, odada üçüncü bir kişinin varlığını hissediyor bir anlığına, cebe. Sabah erkenden yola çıkacaklar, Day ve Taylor uyanıyor, ortalık hâlâ karanlık. El fenerini alıyor Day, eşinin kapıyı tıklatmasından sonra kalkıp hazırlanıyor, fenerin ışığını odanın içinde şöyle bir gezdiriyor, elbise askılıklarına tutuyor ve odadan çıkıyor. Ardından Mrs. Rainmantle'ın gözlerinin açık olup olmadığından emin olamıyor, sanki açık gibiydi ama kapalı da olabilir. En sonunda gözler ansızın açılıyor, karşıya dikiliyor. Cebe. Birkaç dakikalık süreçte garip olaylarla karşılaşıyoruz ve yeni bölüm başlıyor hemen, gariplik sürüyor. Day'in içinde bir sıkıntı var, eşine Mrs. Rainmantle'ın bedenine ters bir açıda duran başını, boynunun çevresine sıkıştırdığı çarşafı ve boş boş bakan gözlerini anlatmıyor, kadınla bir daha karşılaşmayacaklarını düşünüp yolculuklarına devam ediyorlar. Ertesi gün gazetede bir haber: Gran Hotel de la Independencia'da çıkan ve otelin bir bölümünü yok eden bir yangın. Agnes Rainmantle için üzüntülerin dile getirildiği gazeteyi eşinden saklıyor Taylor, kadının üzülmesini istemiyor. O sırada Day genç bir adamla tanışıyor, kötü biri olduğunu düşündürecek kadar yakışıklı, alımlı biriyle. Gazete bayiinde aradığı dergiyi bulamayan Day'i başka bir bayiiye götürmeyi teklif ediyor. Birlikte arabaya biner binmez Day'in adamın çekimine kapılacağına dair öngörüler oluşmaya başlıyor ama adamın Day'i etkileme niyetiyle hareket ettiğine dair bir emare yok, Day'i kendi yaşadığı eve götürmek için, biraz da zorla ikna ettiğinde dahi. Eve gidiyorlar, Day genç bir erkeğin aşırı lüks bir evde oturmasını mantıksız ve tuhaf bulduğunu düşünüyor, bir iki şey içiyorlar ve kısa süre sonra adam Day'i geri götürüyor, Taylor'la birlikte yemeğe davet ediyor bir de. Otel çalışanlarından biriyle konuşan Day, gencin zengin bir aileden, Sotolar'dan olduğunu söylüyor. İlk bölümün sonu.

İkinci bölümde Vero, Luchita ve Pepito'yla karşılaşıyoruz. Vero on yedi yaşındaki Luchita'yı haftalık elli dolara yanında tutuyor, haftada üç kez sevişmenin ve arkadaşlığın bedeli elli papel. Gündelik yaşamlarına şahit oluyoruz daha çok, zenginliklerle dolu bir evde uçarı yaşamlar sürüyor, Luchita Paris'teki ailesinin yanına dönmek istese de beş parasız olduğu için Vero'nun eline bakıyor, Pepito da öyle. Thorny ve Paloma da yarı arkadaş, yarı çalışan olarak ara sıra görünüyorlar. Vero bir ara ortalıktan kayboluyor, eve telefon edip Luchita'yla konuşuyor ve nerede olduğuna dair yalan söylüyor, arkadan gelen çan sesinden anlıyor Luchita, Vero'nun gittiğini söylediği yerde kilise yok çünkü. Cebe. Vero geri dönüyor, morali bozuk. Annesinin Puerto Farol'da öldüğünü, aslında onunla buluşmaya gittiğini söylüyor. Şimdi ceptekilerden ikisini çıkaralım, cebe ilk attığımız şey Mrs. Rainmantle'ın Grove'dan bahsettiği tek cümle. Diğerini demin attık, Vero'nun ölen annesiyle görüşmesi. Grover=Vero olduğuna göre, Day'la Taylor'ı da yemeğe çağırdığına göre bir işler döndüğünü anlıyoruz ama Grover'ın amacı hakkında hiçbir fikrimiz yok tabii. Aslında var, odadaki garip olaylardan ve yangından sonra kafamda birkaç ışık yanmıştı ama derinlemesine planlan psikolojik bir işkenceyle karşılaşmak sarsıyor açıkçası, anlatının geri kalanında Vero'nun annesi ve babasıyla kurduğu çıkar ilişkilerini ve Sladeler'le oyuncak gibi oynadığını görüyoruz. Anneyle baba ayrılıyor, Grover babasından ve annesinden bir şeyler koparmaya çalışıyor, hatta annesinin dileğini yerine getirip üniversiteye bile kaydoluyor ama gerisini getirmiyor bir türlü, kestirmeden gitmeye karar veriyor ama önce bizim çiftin malikâneye gelişini anlatsam daha iyi. Yemeğe oturuyorlar, sohbet ediliyor ama havada nedenini anlamadığımız bir gerginlik var. Taylor rahatsızlanıyor, yatırılıyor, Day de orada kalıyor ve uykusunda cehenneme çekildiğini görüyor, rahatsız bir uyku uyanıklıktan daha kötü geliyor, gerçeklik algısı yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Ertesi gün kocasını görmek istediğini, doktor çağrılması gerektiğini söylüyor ama Grover kadını oyalıyor, dikkatini dağıtıyor, kadın da pek kendinde olmadığı için bir türlü odaklanıp da istediklerini yaptıramıyor. Bir nevi hapisler, sadece farkında değiller. Henüz.

Anlatının sonunda ceptekilerin tamamı dökülüyor. Otel odasında gerçekten biri var, Mrs. Rainmantle'ın boynunu gerçekten kırıyor ve gizleniyor, ardından oteli yakıyor bir güzel. Vero'yu korku basıyor, Day'in kendisini görüp görmediğinden emin olamıyor bir türlü. Bir plan yapıp Day'le tanışıyor, çifti evine davet ediyor ve LSD, bali, ne bulursa yemeklerine atıyor, içeceklerine koyuyor, yavaş yavaş delirtiyor bizimkileri, üstelik Newbold virüsü diye bir virüs kaptıklarına, bu virüsün kısa süreli hafıza kaybına sebep olduğuna inandırıyor, böylece Day'in o evde geçirdiği zamanları tam olarak hatırlayamamasını açıklamak için bir yalan da burada üfürmüş oluyor. Sonunda Taylor'ı bir kamyona bindirip uçurumdan aşağı atıyorlar, Day de benzer bir sonla öldürülüyor. Bu.

Özellikle malikâne bölümü oldukça rahatsız edici, Day karşısındaki insanların uzaylı olduğunu düşünürken bir an Taylor'ın iyi olup olmadığını merak ediyor ama kabuslar geri dönüyor, gündüz vakti korkunç sanrılara kapılıyor, yardım istedikçe yalnız bırakılıyor, kendisinin de virüs kaptığı ve iyileşme sürecinde olduğu söyleniyor, böyle bir süreç, içinden çıkılamayan bir durum. Üstelik hiçbir şey bilmiyor Day, sezgilerinin yardımıyla bir başkasının varlığını hissetse de hiçbir şey görmüş değil, en azından Vero'yu ateşe atacak hiçbir şeye şahit olmadı ama Vero işi garantiye almak istediği için tayfayı toplayıp kendisini işin içinden çıkardı. Nihilist olduğu söyleniyor, doğrudur herhalde. Yaşamında pek bir şeyi umursadığı söylenemez. Çıkarları için yapamayacağı bir şey yok. Geçtiğimiz yüzyılın en nihil karakterlerinden biri olduğu da söyleniyor, bu da doğrudur herhalde.

Bowles'un en iyi romanı olmadığına dair görüş birliğine varılmış gibi duruyor, ben böyle düşünmüyorum. Hepi topu iki romanını okuduğum için bu düşüncemin de pek bir önemi yok ama en az Esirgeyen Gökyüzü kadar iyi bir roman bu. Zorlu bir okuma deneyimi sunuyor, dikkatli bir okura ihtiyaç duyuyor, daha da nasıl iyi olsun, olmasın.

16 Ocak 2020 Perşembe

David Eagleman - Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü

Nörobilim temelli kırk kısa öykü kırk farklı olasılık sunuyor, aslında çoğu tek bir olasılığın biçimleri. Neokorteksimiz sağ olsun, hikâyeleştirilip örüntüye dönüştürülen algısal izler sayesinde yaşama dair az çok bir fikrimiz var. Bilgimiz az, fikrimiz de az. Kurzweil'a göre görselliğe dönük donanımımız elde edilen verilerin tamamını işleyemiyor, gördüğümüz şeyler on üç görü çerçevesinin birleştirilmesinden oluşuyor, bu çerçevelere giremeyen veri ne oluyor, kayboluyor. Dünyanın tamamını deneyimleyemiyoruz kısacası, üstelik tek bir duyudan kaynaklanan bir kayıp bu, diğer duyuları da katarsak deneyimlediğimiz yaşamın güdükleştiğini söyleyebiliriz. Var olduğumuz dünyada yaşamıyoruz aslında. Bunlar bir yana, neokorteksimizde kronolojik sıraya dizilip anlam örüntüsü yaratan anılarımız aslında bir bütün olarak gelmeye yatkın, tek bir anı parçası işleme girerken bağlandığı diğer parçaları da peşinde sürüklüyor, bilinç bütün anları yumak haline getirip gözlerimizin önünde yuvarlıyor. Eksik ve modüler yaşamımız sona ererse ne olur? Mesela bütün anılar toptan hatırlanacağı için gözlerimizi hiç açmadan otuz yıl uyuruz, yedi ay boyunca aralıksız seks yaparız, on gün hiç durmadan televizyon açarız, her şey bir araya gelmiştir. İlk öykü bu, Eagleman öykülerinde beynimizin çalışma prensiplerini ele alarak ölüm sonrasını kurguluyor. Sadece nöroloji yok bu öykülerde, The Simpsons'ın açılış sekanslarından birinde Homer'ın gözüne girip evrenin en uzak köşelerine varan yolculuğa benzer yolculuklar var, birtakım varlıkların kurduğu evrenin bir parçasına dönüşmeye dair uydurukluklar var, Tanrı'nın evrenle ne yapmak istediğine dair çıkarımlar var, çeşit çeşit. Tanrı'nın insafa gelmesi örneğin, insanlar daha fazla acı çekmesin diye Şeytan'ı işten çıkarıyor ve herkesi cennetine topluyor. Gerçek eşitlik ilk defa hakikate dönüşüyor, komünistler inanmadıkları bir varlığın inandıkları değerleri hayata geçirmesiyle şaşkınlığa düşüyorlar, muhafazakarlar hor görebilecekleri çulsuzlar olmadan mutlu olamıyorlar, liberaller, anarşistler, herkes mutsuz, nihayetinde herkes cehennemde olduğuna dair fikir birliğine varıyor. Karşı kutbun, ötekinin olmadığı bir dünya yaşanabilir olmaktan çıkıyor, Matrix'in ilk versiyonu da benzer bir sebeple çöküyordu. Amigdalanın korku üretmesi lazım, bunun için yeterli ölçüde korkunun/kaygının olmadığı bir dünyada beynin atıl duruma geçmektense yer aldığı organizmanın yaşamını sonlandırması olasılık dahilinde, dolayısıyla beynimiz ne yapmaya muktedirse onu yapsın, beyne onu yaptıralım, yoksa içeriden havaya uçarız ve pek de bir olayı olmayan dünyaya veda ederiz. Etmeden başka bir mevzuya geçelim, yine anılarla ilgili. Ölünce belli belirsiz bir değişiklik hissediyoruz, güne başlar gibi yaşıyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, işe gitmek üzere evden çıkıyoruz, bu tür şeyler. Her günkü gibi bir gün, tek fark yeni uyarıcıların olmaması. Aynı insanlarla aynı yollarda gidiyoruz, her gün aynı anıları canlandırarak yaşıyoruz, aslında minicik bir dünyamız var yani. Yaşarken de böyle. Ben dünya diye bir şey olduğunu ilk olarak askere gidince anlamıştım mesela, askerlikten öncesi her şeyin yavan bir çeşitlemesi olarak giderken o facia bana yaşamın boyutlarını gösterip beynimi yakmıştı. Neyse, yalnızlık duygusunu hiç o kadar derinden hissetmemiştik, her şey aynıydı, üstelik kendi seçimlerimizin sonucuydu her şey. Otobüs durağında bekleyen insanlardan biriyle konuşsaydık yaşamı genişletecektik, yapmadık. Gökyüzü hep aynı renkte, kartondanmış gibi kaldı, bir an olsun durup göğü izlemedik. Bir nevi cehennem bu, aynılık. Başka bir cehennem, türler basamağında iniş. Öldük, bir at olmak istedik. Özgürce koşmak, çayırlarda hoplayıp zıplamak istiyoruz. Bedenimiz şekilleniyor, at formuna giriyoruz ama beynimizi geride bırakmak zorunda kalıyoruz, at beyni insan beyninin ürettiklerini üretemediği için düşüncelerimiz yavaş yavaş kayboluyor, at olmak istediğimizi hatırlayamıyoruz, daha da kötüsü bir daha insan olamayacağımızı hatırlamak insan olarak yaptığımız son şey oluyor ama at olduktan sonra bunun pek de bir önemi yok sanırım, ölümün olduğu yerde biz yokuz yani, Antik Yunan vecizesi.

Ölmeye devam ediyoruz, başka bir düzlemde başka varlıklarla karşılaşıyoruz. Lütfedip bizimle konuşuyorlar, normalde sallamazlar. Neil deGrasse Tyson'ın seminerlerinden birinde söylediği bir söz var, insanlara en son ne zaman yolda yürürken durup da bir kuşla, bir solucanla konuştuklarını soruyor. Belki öyle varlıklar var ki bizi sallamayacaklar, bir parça sümükmüşüz gibi yanımızdan geçip gidecekler de farkına bile varmayacağız bunun. Neyse, öyküdeki varlıklar başka bir varlığın farkına varıyorlar. Evren aslında, bütün parçalarıyla evren, yaşamın sebebini de içeren. Ne ki konuşmuyor, kendisiyle iletişime geçilip geçilmediğinin farkında bile olmayabilir. "Anlam, uzamsal boyuta göre değişiklik gösterir." (s. 24) Tanrı'nın gözdesinin Shelley olduğunu düşünelim örneğin, O'nun anlamını bir yazar taşıyor. Öbür tarafta Shelley'nin etrafında melekler var, kadına hizmet ediyorlar, kadın başının az üzerinde duran bir haleyle etrafına bakıyor. Olay Frankenstein'ın Canavarı'nda bitiyor tabii, tanrılar yarattıkları varlıkları sevebilirler mi, özellikle yanlış yaptıkları veya birbirlerini yok ettikleri zaman? Tanrı'nın yalnızlığını kusursuz bir şekilde anlattığı için Shelley baş köşeye alınıyor, makul. Başkalarının yaşamlarında rol almakla birlikte anlamı oluşturanlara da bakalım, bazılarının rüyaları bazılarının gerçekliği haline gelince dünyadaki herkes birbiriyle etkileşim kuruyor, böylece gecenin yaşandığı yerlerdekiler gündüzdekilerin yaşamlarını deneyimliyor, rüya boyutunda. Ölümü kardeşi rüya, insanları birbirlerine bağlayarak onları öte tarafa hazırlıyor. Bunun da bir sonu var, başka bir öyküye bağlıyorum: "Üç ölüm vardır. Birincisi bedenin işlevini yerine getirmeyi bıraktığı zamandır. İkincisi bedenin mezara sevk edildiği zamandır. Üçüncüsü ise gelecekte, isminizin son defa telaffuz edildiği o andır." (s. 31) İsmin telaffuzunun yeterli olacağını sanmıyorum gerçi, aile ağacını çıkaran bir torunumuzun sayesinde sonsuza kadar yaşayabilecek miyiz? Sanmam, hatıralarla bir ilgisi olmalı bunun. Başka bir yaşamı etkilediğimiz ölçüde canlı kalacağız. İki yolu var bunun, biri insanların yaşamlarında bıraktığımız anılar ortadan kaybolmadan yaşamaya bir güzel devam ederiz, bu iyi. İkincisi de moleküler değişim, belki bir parçamız yıldıza dönüşebilir, gezegene de dönüşebilir, her şeye dönüşebilir. Böylece atomlarımız bilinç kırıntılarını taşıyarak masif gök biçimlerini oluşturabilir. Bir zamanlar neye ait olduklarını hatırlayamazlar ama sezerler, tıpkı bizim de zamanında çok büyük bir şeyin parçası olduğumuzu hissedip o şeyi hatırlayamamamız gibi. Bunu hisseden vardır diye umuyorum, diyelim ki deniz kenarındasınız, denize ve gökyüzüne bakıyorsunuz. İlahi, kutsal bir şeyden bahsetmiyorum, bilinçlilikten veya bilinçsizlikten de bahsetmiyorum, sadece bir durumun yarattığı histen bahsediyorum. Hatırlamamızın imkansız olduğu bir durum, önümüzden geçen vapurlar gibi orada duruyor, dile gelmeyecek bir şey. Garip.

Kırk öykü, kırkı da birbirinden ilginç öykü. Son zamanlarda okuduğum en kafa açıcı şey bu, ihtimallerin varlığı sevindirdi açıkçası, ne diyeyim, daha az kıstırılmış hissettim.

13 Ocak 2020 Pazartesi

Marion Rankine - Şemsiyoloji - Hayatta ve Edebiyatta Şemsiyenin Tarihi

Charles Dickens, romanlarında şemsiyeye 120 kez atıfta bulunmuş. Eski, yeni, büyük, küçük şemsiye, siyah veya çok renkli şemsiye, çeşit çeşit. Anlamı farklı, kurmacaya katkısı farklı, sayısız. Rankine İngilizce edebiyatta bir şemsiye kataloğu oluşturmaktan çok daha fazlasını yaptığını anlamadan önce metnini bir deneme olarak görüyormuş ama işin içine farklı coğrafyalardaki yansımalar ve sosyal yaşamda şemsiyenin sembolize ettikleri girince iş büyümüş. "Şemsiye olma hali" üzerine düşünerek başlıyor incelemeye, böylece iki yüz yıldan fazla bir süre boyunca biçimini değiştirmeden gelen -antik dönemlerdeki şemsiye benzeri nesneler incelemenin konularından biri olsa da şemsiye değiller sonuçta- bir eşyanın tabiatına neleri sığdırabileceğini gösteriyor. Haşin veya yumuşak bir şekilde yaklaşabiliriz şemsiyeye, Dag Solstad'ın Mahcubiyet ve Haysiyet'inde geçmişin kapılarını açan nesneliğin yanında, doğrudan olmasa da farklı çağrışımların peşinden gidebiliriz. Bir yerde unutabiliriz, şemsiye öylece durur. Şemsiyeyi ve unutmayı hatırlarız, Derrida'dan alıntı yaparak bir unutuşun farklı anlamlarına da eğiliyor Rankine. Edebiyattaki şemsiyelerin tamamını incelemek zor, zaten bir arkadaşı uyarmasa Madam Bovary'deki şemsiye bahsinden haberdar olmayacakmış, aramaları sırasında Flaubert bir kez olsun karşısına çıkmamış mesela. Metni şemsiyenin tarihine ve edebiyata mütevazı bir katkı olarak görmek de zor, Batı'nın eserlerinden pek uzaklaşmasa da oldukça kapsamlı bir araştırmanın ürünü olduğu için önemli. "Seçkinlik İşaretleri" bölümüne bakalım örneğin, James Smith & Sons adlı şirketin kuruluşuna, 1830'a dönüyoruz ve nesnenin seçkinliğe katkısını görüyoruz. R. L. Stevenson bir denemesinde şemsiyenin piyasaya çıkar çıkmaz bir elitlik, efendime söyleyeyim, eleganslık göstergesi haline geldiğini yazmış. Gelip geçici nesneler her ne kadar değersiz olarak görülürse de bu nitelikleri pahaları ölçüsünde değişebiliyor. Bugün fırtınalı havalarda şemsiye ölülerini yol kenarlarında sıklıkla görürüz ama o zamanlar muhtemelen tamir ettirmek üzere bir yerlere götürürdük, az sayıda üretiliyorlardı çünkü. Orta sınıf kuvvetleniyordu ve şemsiyeye rağbet ediyordu, bunun yanında işçi sınıfına istihdam sağlanıyordu, yolunacak kazların artmasıyla birlikte üretim de artmıştı, insanlar şemsiye istiyorlardı. Günümüzün otomobili gibi bir şey, statü yarışlarında şemsiye ön plandaydı. Üç bin yıldır böyleydi bu üstelik, Dickens bir yazısında üç bin yıl önce Eski Mısır ve Asur halkının şemsiye kullandığından bahsediyor. Güneşten korunuyorlardı herhalde, bu eylemden türeyen anlamlar bile başlı başına bir inceleme konusu olabilir. Mesela adamın biri güneşten korunuyor ama hasmına göre Güneş Tanrısı'na isyan ediyor, idam. Başka bir adam yağmuru engellediği, ekili alanların sıcaktan kavrulmasına yol açtığı için öldürülüyor, tanrıların yağmur yağdırmamalarına yol açtığı için. Kapalı bir alanda şemsiye açmanın uğursuzluk getirdiği söylenir, bu inancın şemsiyeleriyle birlikte yok yere suçlanan adamlara kadar geriye gideceğini düşünüyorum ve evin içinde şemsiye açıp koşturduğum günleri hatırlıyorum, salondaki avizenin cam parçasını yanlışlıkla düşürüp kırdığım için annemden yediğim tokadı düşününce, evet, buna inanabiliriz. Hükümdarlar da bu kadar şanssız olabiliyormuş bazen, kuraklığa sebep oldukları için tahttan indirilip öldürülürlermiş, sonuçta önce ekmek, sonra hükümdar. Burma'da kadim başkent Ava'nın kralına "Beyaz Fillerin Kralı ve Yirmi Dört Şemsiyenin Efendisi" denirmiş, demek ki bir süre sonra, bu kuraklık olayı zaman olgusunun anlaşılmasıyla birlikte tarih olmuş, insanlar dilediklerince kullanmışlar şemsiyelerini, hatta şemsiye kraliyetin önemli nesnelerinden biri haline gelmiş bazen. Eski Mısır'daki yazıtlarda görülmeye başlanmış bir süre sonra, gölge anlamına gelirmiş. Onca yıldan sonra Dickens'ın romanlarına zıplamış, E. M. Forster ve Roald Dahl şemsiyeye saygılarını sunmuşlar, Mary Poppins şemsiyesiyle oradan oraya uçmuş. Rankine pek çok alıntıyla örnekliyor durumu, hatta bazı hayvanların daha eşit olmasına benzer bir durumu şemsiyenin odağa alınmış biçimiyle de görebiliyoruz, alıntılardan birinde herkesin eşit olduğundan, özellikle şemsiyelilerin eşit olduklarından bahsediliyor. Robinson Crusoe'dan da bahsediliyor, çocukken benim de ilgimi çeken bir bölümde Crusoe kendine bir şemsiye yapıyordu, sanki bu aşamadan sonra değişiyordu her şey. Evini inşa etmesi, kendi ürünlerini yetiştirmeye başlaması, Cuma'yı yamyamların elinden kurtarmasına kadar gidecek olan bir süreci başlatan ayak iziyle karşılaşması, her şey şemsiyeden sonra. Sanırım, öyleydi galiba. Medeni insan şemsiye kullanır yani, ıssız bir adaya düşse bile öyle hoy hoy dolanmaz, hemen bir şemsiye imal edip uygarlığını adım atılmamış topraklara taşır. Neyse, bu olay öyle bir ses getirmiş ki konuşma diline yerleşmiş, şemsiyeye bir süre "robinson" demiş adamlar. Çok ilginç. Bunun yanında zıt çağrışımlar da türemiş, kadın haklarının ilk savunucuları ellerinde şemsiyelerle resmedilmişler, şemsiye hemen protest bir nitelik kazanmış.

Fransa'da şemsiyenin akıbeti nedir, şemsiyeyle ilgili neler yaşanmıştır, ona da bakalım. Adamlar başta hiç sevmemişler bu zamazingoyu, Balzac'a göre şemsiye "baston ile faytondan olmuş bir piç". Arabası olmayan insanların şemsiye kullandıklarına dair bir görüş yayılmış hemen, böylece statü göstergesi olarak arabalar değer kazanmış, şemsiye yerin dibine sokulmuş. Kapitalizm metalar arasındaki ilişkileri nasıl da düzenleyiveriyor, ilginç. Neyse, şemsiyeler şapkalaşmaya başlayınca yine tepkiler doğmuş ama fötr şapka yayılmış bir süre sonra, taşıması daha kolay bir eşya sonuçta. Bu tür değişimlerin kanlı bir şekilde sonuçlandığı da olmuş, İngiltere'de ilk hava tahmin bürosu kurulduğu zaman öngörülemeyen bir fırtına yüzünden gemiler batmış, büroyu kuran adam intihar etmiş, üstüne İngiltere hava durumu tahminlerini on üç yıl boyunca yasaklamış. Şemsiyenin kullanımının artmasıyla birlikte bu yenilikle dalga geçenler de çıkmış, şemsiye kullananları sınıflandırıp her bir sınıf için karikatürler çizmişler. "Göğü Delen" var bir tane, şemsiyesini aşırı bir şekilde yukarıda tutanlar için söyleniyor. "Kalkanlı" var, adı üstünde. Bu arada şemsiyesini gerçekten de kalkan olarak kullanan iki figür varmış tarihte, Kraliçe Victoria bir suikast girişiminden sonra birkaç şemsiyenin zincirli zırhlarla birlikte sıralanması emrini vermiş, böylece saldırılardan korunabileceğini düşünmüş. Diğeri Nicolas Sarkozy. Koca kafa Sarkozy 10000 sterline Kevlar kaplama şemsiye yaptırmış. Başka bir tarihi figür, JFK suikastı sırasında, güneşli havada şemsiyesini havaya kaldıran Louie Steven Witt. Mevzu hakkında deli komplo teorileri bugün bile dönüyor, bu adamla ilgili de sayısız araştırma yapılmış örneğin. Şemsiye ne iş, suikastın gerçekleştirilmesi için mesaj mı gönderdi, bir dünya uyduru.

Unutma ve unutulma faslıyla bitireceğim. İngiltere'de toplu taşıma araçlarında her yıl 80000 şemsiye unutuluyormuş, elden ele dolaşan veya çöpü boylayan onca şemsiyeyi düşününce bir nesnenin bu kadar önemli ve önemsiz olması kafa kurcalıyor. Japonlar bu unutulma işini inançlarına katmışlar hemen, loş ve eski evlerin içinde kenara köşeye atılmış eşyaların "ruhlandığına" dair bir korku var, tsukumogami denen varlıklara dönüşürlermiş bu eşyalar. Küstahlaşmış, vahşileşmiş eşyalar kendilerini hatırlatıyorlar böylece. Bir çizim var, şemsiyenin içinden insana benzeyen acayip bir varlık fırlıyor, korkunç ama şu haiku bence daha korkunç, Yosa Buson 18. yüzyılda yazmış:

"Ah kış yağmuru,
Ayışığının aydınlattığı bir gecede
Eski bir şemsiyenin gölgesi titrer." (s. 128)

Toplumsal cinsiyet, ekonomi, sanat derken şemsiyenin farklı yüzleriyle, aslında insanın da farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz, sıkı bir metin bu. Denk gelinirse okuna.

10 Ocak 2020 Cuma

Tarık Günersel - Bedenlere İnanır Mısınız?

"Öyküler, metinler" olarak tanımlanan anlatı parçaları var, tersten başlıyorum. "Nuh gemisine şair almış mıydı?" adlı parça, cevabının metni oluşturduğu bir soru. Nuh, gemisine Şair'i almış, kurtuluşa kendinden başka bir tek Şair inandığı için. Şair diğerlerini öldürüp tek başına binmiş gemiye, kendini çoğaltmış, fırtına da bölümleri parçalamış, tufan bu çoğalma son bulsun diye dindirilmiş ve küçük ş'li şairler dünyaya yayılmış, ş'si küçük şairlerin zamanla büyüyüp ş'lerini de büyütmeleri bütün bunlardan sonra gerçekleşmiş. Olmuş ama, zamanla yeni yeni parçalar çıkarmışlar ve hepsini ş'nin altına, üstüne ve ortasına iliklemişler, kırkyamanın sonu şiirlere varmış, Şair tekrar tekrar ortaya çıkıp kaybolmuş. "300. Yaşgünüm İçin Konuşma" bir konuşma, 200. yaşa kadar üç yılda bir yapılan, sonrasında beş yılda bire çıkan konuşmaların bir benzeri, itirafın önceki konuşmalarda da bulunup bulunmadığı belli değil. Bilimin sayesinde 400'e varmayı düşünüyor anlatıcı, tabii yazdıklarının demodeliğinden kurtulmak için dinleyenlerine 140'tan fazlasını yaşamamaları gerektiğini ekliyor. O yaş özgünlüğün mezarı, sonrasında yazar kendini tekrar ediyor. Belki de okuma devrinin bitip yazma devrinin başladığını söyleyen yazarlara, şairlere bir iğne, çuvaldız aynı zamanda. İnsanın nasıl durabildiğini merak ediyorum, yazıyı etkilemese de dünyanın genişliğini, sihrini gösteren metinler, yeniyi taşıyan metinler her an, her yerde, her yayınevinden çıkabiliyor, insan bunu takip etmeyi nasıl bırakabiliyor? Çöl gibi bir şey canlanıyor gözümde, zamanında onca zenginliği taşıyıp sonradan çoraklaşmış topraklar canlanıyor. "Galaksilerarası Kongre" adlı metinde insanın uzaya yayılmasına izin verilip verilmeyeceğine dair bir konuşma yer alıyor, bilinen uzay -pratikte- tek olduğu için bu uzayı insana bırakmamak gerekiyor, zira insan uzaya çöp torbası muamelesi yapıyor. Günümüzde yörüngeden yüzlerce kiloluk atık dolanıyormuş, koca boşluğu da kendi atıklarımızla mı dolduracağız bir gün? Şimdilerde radyoaktif atıkları uzaya göndermek mantıklı gibi gözüküyor, toprağa gömmekten daha tehlikesiz, maliyetini bir yana bırakırsak dünyanın zehirlenmesini bir parça olsun geciktiriyor bu, yine de zamanı gelince bütün bu atıklarla baş etmek zorunda kalacağız. Çöplerle dolu gezegenler düşünün. Çizgi roman temelli filmlerde vardı örnekleri. Neyse, konuşmacıya göre insanın uzaydaki serüvenini kısa tutması sağlanmalı, yoksa ferah, temiz bir uzay kalmayacak ortada. "Özetle: İnsan denen al-türün hayatında vahşet ile karşıvahşet arasındaki etkileşim aşılabilmiş değil." (s. 86) Komşuluk ilişkilerinin askıya alınması düşünülüyor bir yandan, insanla ne kadar az iletişim kurulursa o kadar iyi. "Osmanlı Ferdiyet Fırkası Kuruluyor" adlı parçada Osmanlı Devleti'nin varlığını sürdürdüğü 1996 yılında yeni bir fırkanın kuruluş bildirisini okuyoruz, dil biraz daha sadeleşmiş, ABD yine Ay'a gitmiş, bizde de bir şeyler değişmemiş ve çok şey değişmiş. Osmanlıcılık akımının sürdüğü durumda Türk-Kürt çatışmasının varlığını sürdürmeyeceği söyleniyor, yüz yıl öncesinin düşünceleriyle günümüze atılan bakış kısacası. "Bedenlere inanır mısınız?" bir tersten öykü, ruhlara değil de bedene inancın sorgulandığı. Vaktiyle vücudunun varlığına fark etmemiş bir adam, kısa bir sorgudan sonra bedenine inanıyor ve inandığına kavuşuyor.

"Peki ya siz? Bedenlere inanır mısınız? 
Kendi bedeninizi çağırdınız mı hiç?" (s. 76)

"a'nın biri" içinde bir a'ya hapsolan a mevcuttur. Seneca'dan bir alıntı, ağızdan çıkan sözün çıkmadan önceki sahibinin sahibi olduğuna dair. Bir "a" çıkmak istiyor ama çıkamıyor, içeride kalmış, sözü söyleyecek olan söylese kurtulacak ama bu kez de "a"nın kölesi olacak. Çıkmaz. "Peki küçük kız beni neden görmedi?" tipik bir postmodern öykü. Anlatıcı bir anda karaktere dönüşüyor, diğer karakterler anlatıldıklarını anlıyorlar, sonra onların anlatıcı rolüne bürünmeleri, anlatının kim tarafından sürdürüldüğünün bilinmemesi, bu tür şeyler. Bir cinayet üzerinden ilerliyor, akla hemen Bir Postmodernist İçin Postmortem geliyor. Ölüm varsa postmodern var, formüle dönüşmüş resmen. "Millî Marşlar (Bazıları)" bir liste, ülkelerin marşlarının adları sıralanmış, Zaire'nin karşısında İstiklal Marşı var.

Döngülerden oluşan kadın-erkek ilişkileri, labirentler, matematik sembolleriyle kurulan yaşam-felsefe ilişkisi, çeşitli konularda pek çok parça. Kısacık. Ben bu kitabı tavsiye ederim, anlatım biçimleri dikkat çekici, yeni bir şeyler var, iyi yani.

7 Ocak 2020 Salı

Mihail Bulgakov - Morfin

Can'ın "Kısa Modern" serisinin ilk kitabı, Ergin Altay çevirisi. Bu uzun öykü ilk kez 1927'de yayımlanmış, Bulgakov kesik yemeden üç yıl önce. Sovyet toplumunun eleştirisinden ziyade morfin bağımlılığının ve tayga sendromunun birleşiminden oluşan bunaltının ölümcüllüğünü anlatıyor Bulgakov, ucu bucağı olmayan bir coğrafyadaki küçücük bir yerleşim yerine sıkışan Sergey Polyakov'un günden güne eriyip gitmesinin anlatısını kuruyor, iki tekniği birleştirerek. Anlatıcımız Doktor Bomgard'ın taşra kasabasından kente tayininden boşalan yeri dolduran Polyakov, tıp fakültesinden arkadaşı olan Bomgard'ın yanında iyileşmek için çabalayana kadar iş işten geçmiş oluyor, geldiği gibi ölüyor Polyakov, geride günlüğü kalıyor. Metnin neredeyse tamamını bu günlük oluşturuyor, Polyakov'un aşk acısından ve kardan başka pek bir şeyin görünmediği topraklardan kurtulma biçimi yavaş yavaş beliren bir yıkımdan ibaret. Birilerine faydalı olacağını düşündüğü için günlüğü olduğu gibi yayımlıyor Bomgard, kısa süren vicdan muhasebesinden sonra kendi sıkıntılarının yanı başına koyuveriyor günlüğü. Artırılan etki. Bomgard da bir şeylere bağımlı olabilirmiş sanki, taşrada yaşayan insanların bağımlılıktan başka bir eğlencesi, ne bileyim, uğraşacak bir şeyleri yokmuş gibi. Oysa mutlu olduğunu söylüyor Bomgard, 1917 kışının kar fırtınalı, coşkulu günlerinde olabildiğince mutlu. Taşradaki gibi görev yükü bütünüyle üzerine binmiş değil, iltihaplar için bir doktor, kırıklar için başka bir doktor, ayrıca her şey için feldscher nam, resmi tıp eğitimi almamış sağlık görevlileri var. "Ah, ne harikadır büyük hastaneler, tıkır tıkır işeyen bir makine gibi! Ölçüsü önceden belirlenmiş yeni bir vida olarak girmiştim makineye ve çocuk bölümünü devralmıştım." (s. 11) Sistem güzel işliyor, hoş. Adamımız kitap okumaya başladığını da söylüyor, tıpla ilgili akademik kitaplardan James Fenimore Cooper adlı ABD'li yazarın romanlarına zıplıyor, ilginç bir detay bu da. Zaman çabuk geçiyor sonuçta, 1918'in Şubat ayı geliyor, Bomgard taşrada kendisinin yerine kimin geldiğini merak ediyor bu sırada, hiçliğin orta yerinde çalışmanın kendisine iyi geldiğini, zorluklara katlanarak daha da güçlendiğini düşünüyor, günlüklerden anladığımıza göre o sıralarda Polyakov büyük acılar çekerken Bomgard mutlu bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Aslında Polyakov'un görev yaptığı yer her açıdan daha zengin olsaydı morfine sarmayacaktı diye düşünebiliriz, Bomgard'ın sıkıntılarının gölgesinden başka bir şeyle karşılaşmasak da taşranın dışarlıklı bir insanda yarattığı tahribatı seçebiliyoruz. Gelen mektup da bunu gösteriyor, 11 Şubat'ta Bomgard'a mektup geliyor, Polyakov bir günlüğüne çağırıyor Bomgard'ı, yardım istiyor. Probleme değinmese de kendisine Bomgard'dan başka yardım edecek kimse olmadığını, zaten kimseden yardım isteyecek hali de olmadığını söylüyor. Bir günlük mesafe, Bomgard başhekimden izin alıyor, ertesi sabah yola çıkmadan önce uykuya dalıyor ama sabahın köründe kapı vuruluyor, Polyakov'u getiriyorlar. Bekleyemeyip getirmişler, az sonra son nefesini veriyor, defteriyle birlikte. İntihar mektubunda ölümünden kimsenin sorumlu olmadığını ve insanların morfine karşı dikkatli olması gerektiğini söylüyor.

Gerisi günlük. 1917'nin Ocak ayında başlıyor mevzu. 21 Ocak'ta kar fırtınasından hiçbir şeyin görülmediği yazıyor bir tek. 25 Ocak, çok parlak bir günbatımı, migren nöbeti ve 1 gramlık morfin, ilk doz. Bir şey olmayacağını düşünüyor Polyakov, her şey böyle başlıyor. 3 Şubat'ta gazetedeki bir haber var, opera sanatçısı konserlerini sürdürüyor, Polyakov kadının adi ruhlu olduğunu düşünüyor, aşık olduğu genç doktoru -Polyakov yirmi beş yaşında, Bomgard da yirmi yedi- bir yılın ardından terk edip giden bir kadına sayıp döktüğü bölümleri yırtıp atmış, iki-üç sayfa. "Yaşadığım aşk faciasından önce hayat dolu biriydim." (s. 27) Anna Kirillovna, Polyakov'un yardımcısı olan hemşire giderek artan dozlar karşısında önce şaşırıyor, sonra dehşete düşüyor ve solüsyonları hazırlamayı reddediyor, Polyakov iyileştiği zaman Kirillovna'yla evlenebileceğini söylüyor ama her şey kötüye gidiyor. Kendi kendine dikkatli olması gerektiğini söylüyor Polyakov, sonra saçmaladığını düşünüyor. Ruh hali giderek bozuluyor, tutarsızlaşıyor falan, işini sadece morfin aldıktan sonra yapabildiğini görüyor. Hırsızlığa başlıyor, algıladığı dünya giderek çarpılıyor, sanrılar görüyor. Kirillovna adamı iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, tehdit bile ediyor ama olmuyor bir türlü, Polyakov kokaine geçiyor bu kez. Aşk acısı, sendromlar, her şey kayboluyor, morfinmanlık anlatının odağına oturuyor. Moskova'ya gidip bir doktorun müşahedesi altında tedavi görmeyi kabul etse de kıyafetleriyle ve hastaneden çaldığı maddelerle geri dönüyor. Göründüğü başka bir profesörün tavrı ilginç, Polyakov'un yalvarmaları karşısında durumu üstlerine raporlamayacağına söz veriyor, bu biraz zorlama ama gayet de olası. Bunların hepsi Bomgard'ın yeri boşalmadan önce gerçekleşiyor, Bomgard kente gittikten sonra yerine gelen Polyakov'un paçayı çoktan kaptırdığını anlıyoruz.

"Ey insanlar! Kimse yardım etmeyecek mi bana?
Kendime acımaya başlıyorum. Biri bu satırları okuyacak olursa beni cıvık ve samimiyetsiz bulacaktır. Neyse ki kimse okumayacak." (s. 50)

Kısa bir süre sonra Bomgard'ın gözünden gördüğümüz olaylar yaşanacak ve Polyakov ölecek, Bomgard arkadaşının defterini yayımlayacak, son.

Elli sayfalık bir uzun öykü. İyi bir anlatı. Dönemin tıbbi ortamları ilgi çekici, Sovyet taşrasının ölümcül sıkıcılığı bunaltıcı, Polyakov'un yaşadıkları tedirgin edici. Arka kapakta Bulgakov'un bu metni savaş sonrasındaki morfinmanlık deneyiminden yola çıkarak yazdığı söyleniyor, bu da dikkat çekici. Bulgakov'un diğer metinlerini düşününce klasman daha düşük ama yine güzel. Evet.