Capote'den bir seyahatname/anı/öykü.
Capote şehirlere şöyle bakıyor: Şehirler. Bu tamam zaten, seyyah gözünden şehir. İkinci adımda şehrin insanlarıyla birlikte değerlendirilmesi var, veya tam tersi. Yaşadığı şehrin kimliğine bürünen insanlar. Üçüncüsü de öykücü Capote. Şehri gezmiyoruz da bir öykü öğesi olarak görüyoruz. Bildiğimiz Capote öykülerine dönüşüyor şehirler bazen. Süper. Bir iki örnek hemen.
New Orleans: Panayır gibi bir yer, tarihi çok eski. Capote'nin çocukluğu burada geçtiği için onca şehir içinde Capote'nin en çok benimsediği, dolayısıyla rahat, keyifli bir anlatımla okuyucuya sunduğu şehir. Verandalarında akşamı eden insanlar, barlar, şehre has gürültüler.
Bayan Y.. "'Bazı insanlar yaşlı doğar; ben, örneğin, her türlü nitelikten yoksun, iğrenç bir çocuktum. Ama yaşlı olmak hoşuma gidiyor. Bana sanki daha' -sustu, loş odayı gösterdi eliyle- 'uygun olduğum hissini veriyor.'" (s. 11) Bayan Y. için New York taşra sayılıyor mesela. Bazı insanlar için yaşadıkları yerin dünyadaki en büyük şehir gibi gelmesine şaşmamak lazım. Dünyadaki en büyük şehir, hayatın boyunca bulunduğun en büyük şehirdir ve daha büyük şehirler görmediysen dünyanın en büyük şehri, sahiden de dünyanın en büyük şehri değildir.
Şöyle bir dönüşüm de var; 1946'da bu bölümü yazıyor Capote, 22 yaşındayken. Mesela şöyle bir şey diyor: "Hep kullanılan o 'eski cazibe' deyiminden öyle ya da böyle nefret ediyorum. Siz onu, sanırım buradaki mimaride ve (tam yeri olan) antikacı dükkânlarında ya da Fransız Marketi'nde duyacağınız şive karışımlarında bulabilirsiniz. Ama New Orleans diğer güney kentlerinden daha büyüleyici değildir; daha da az büyüleyicidir aslında, çünkü onların en büyüğüdür. Bu kentin asıl kısmı, manevi ovasından, turistik kuşağın oldukça dışındaki sokaklarından ve mahallelerinden oluşur." (s. 12) İki şey diyor yani: Arka sokaklara bakın ve geçmişe mazi. İkincisi biraz daha silik, yine de o tutum kendini belli ediyor biraz. Bir şehrin geçmişi, gençler için çok şey ifade etmeyebiliyor. 1959'daki Brooklyn yazısında bambaşka bir Capote göreceğiz, buram buram geçmiş kokan bir yazı. Değişiyor insan.
New York: Bu da 1946'da yazılmış. Kentin bir mit olduğunu söylüyor Capote, sonradan o mitin ekmeğini de çokça yiyecek zaten.
Ünlüleri görüyor, ünlüler hakkında yapılan dedikoduları işitiyor. Romanlarında, hikâyelerinde kullanacağı malzemeleri o zamandan biriktirmeye başladığı söylenebilir. Tutunmaya çalışan yetenekli insanlar da var, biraz da onların şehri New York. Partiler, yerel delilikler, tam Capote'nin kalemi. Bir de bu yazının penceresinden bakmak lazım Capote'nin romanlarına.
"New York'u terk edersem herhalde çok daha fazla iş yapmam gerek. Ama büyük olasılıkla da doğru değil bu. İnsan belli bir yaşa gelinceye dek taşra sıkıcı görünür ve zaten ben doğayı genel olarak değil, özel olarak severim. Yine de insan ya âşık, ya halinden memnun, ya da hırsların güdümünde, veya meraksız, ya da kendiyle barışık (ki mutluluğun eşanlamı haline geliyor bu laf) değilse, kent hiç durmaksızın zaman tüketmek için tasarlanmış, illüzyonları yiyip bitiren, anıtsal bir makine gibidir." (s. 23)
Kısanın kısası, böyle.
Haiti: Holly Golightly'nin prototiplerinden biri var burada: Estelle.
Seyyah Capote burada.
Bir de Avrupa gezisi var, iki yıl boyunca Sicilya'da yaşıyor Capote. Napoli, Roma, Venedik, böyle yerleri geziyor. Afrika'ya 120 kilometre, yazın deli sıcak, kışın rüzgarlı ve soğuk. Bir de Lola diye bir bölüm var, bir kuzgun hakkında. Birçok Capote hikâyesinden güzeldir. Bitirince gülümsedim.
Böyle. "Şehirli" Capote'nin şehirleri. Eserlerine aldığı yerel renkleri görebilirsiniz, dikkatli okuyucular iyi bir okuyucu olurlarsa diğer kitaplarda tanıştıkları karakterleri bile görebilirler.
28 Ekim 2012 Pazar
27 Ekim 2012 Cumartesi
David Eddings - Darshiva Büyücüsü
Olaylar ne biçim oldu ya. Çok acayip yerlere geldik. Şunun en az Belgariad kadar güzel olduğunu iddia ediyorum. Politik hadiseler yeter.
Girizgah bölümünde Mallorya'nın tarihine yakından bir bakış. Üç ırkın Torak etrafında birleşmesi, Torak'ın ölümüyle dağılma aşamasına gelmeleri, Zakath'ın imparatorluğu bir arada tutmak için çabalamaları, böyle şeyler.
Bizim memlekette kalan arkadaşlar; Barak, Porenn, şu, bu, hepsi Mallorya'ya geçip arkadaşlarına yardım etmek için toplanıyorlar, bir plan lazım sonuçta. Gidemiyorlar, çünkü kahin Cyradis demişti ki giderseniz boku yiyecekler, kendi başlarına halletmeleri lazım. Bizimkiler yine de ya olaylara atlamasak da koruyuculuk yapsak falan diye düşünüyorlar. Muhtemelen son kitapta ortaya çıkacaklar bir şekilde, seriye veda ederken bütün kahramanları da göreceğiz. Süper.
Zakath kızgın gibi. Sonuçta Garion ve grubu kaçıverdi. Zakath'ın da öyle kadere, yazgıya çizgiye pek inancı olmadığı için kızgın, kırgın. Garion'la iyi dost olduklarını düşünüyordu ama kaçışına bir anlam veremiyor. Veriyor da işte, inancı yok. Kaçış sebebi saçma geliyor.
Küçük bir şey: Eddings İpek için de ayrı bir kitap yazmalıymış bence. Kurnaz, dalavereci biri. Gambit'i çağrıştırıyor. Bunların dışında Garion'a gönülden bağlı. Neden öyle olduğu belli değil. Yani tamam, memleketlisi hepsi ama... Yetmez lan, adam tam kaotik. Hayata felsefisi derin bakışıyla fark yaratan bir kardeşimiz. Mesela Belgarath. Tam bir yaşlı osuruk. Beldin, daha beter. Polgara, tam teyze. İpek farklı, İpek çok farklı. İpek'in, yani Prens Kheldar'ın birçok kimliği var; tüccar oluyor, kaçakçı oluyor, daha birçok şey oluyor. Bu konuda:
"Garion'un aklına garip bir fikir geldi. 'O halde Prens Kheldar da en az Ambar ve Radek kadar hayali biri, öyle mi?'
'Tabii ki öyle.'
'İyi ama gerçek İpek nerede?'
'Söylemesi çok zor garion.' İpek içini çekti. 'Bazen onu seneler önce kaybetmişim gibi geliyor.'" (s. 83)
Can İpek, canan İpek.
Bu kitapta iki şey önemli: Ashaba Vahiyleri'nin bozulmamış bir nüshasından Artık Olmayan Yer'in nerede olduğunu bulmak. Son savaş orada olacak, dolayısıyla nerede olduğunu öğrenmeleri gerekiyor ama bu vahiylerin üç nüshasından birine ulaşılabiliyor, o da bir topaldaymış. Bu topalı buluyorlar, kendisi Melcena Üniversitesi'nde bir simyacı. Büyüyü kendi kendine bulmuş, tanrılar öğretmemiş. Bu sebeple Belgarath ve Beldin adamı sorguya çekiyorlar. Ara ara olurmuş öyle şeyler. Alıyorlar o nüshayı, yeri öğreniyorlar. Bu sırada Zandramas kendi ifritini çağırıyor, Urvon'un zaten ifriti vardı. Bir de Zakath geliyor Mallorya'ya, bizimkilerle buluşuyor ve zorla da olsa gruba katılıyor. Orduyu morduyu arkasında bırakıyor, kehanete göre hareket ettiği için ordudan yardım alamayacak. Urvon'la Zandramas savaşıyor, ifritlerden birini Durnik öldürüyor ve Belgarath'ın kardeşi yapılıyor Aldur tarafından. Böyle. Şimdi gidecekler, o meçhul yeri bulacaklar ve ne olacağına bakacağız. Çok heyecanlı lan. Yarın biter umarım.
Girizgah bölümünde Mallorya'nın tarihine yakından bir bakış. Üç ırkın Torak etrafında birleşmesi, Torak'ın ölümüyle dağılma aşamasına gelmeleri, Zakath'ın imparatorluğu bir arada tutmak için çabalamaları, böyle şeyler.
Bizim memlekette kalan arkadaşlar; Barak, Porenn, şu, bu, hepsi Mallorya'ya geçip arkadaşlarına yardım etmek için toplanıyorlar, bir plan lazım sonuçta. Gidemiyorlar, çünkü kahin Cyradis demişti ki giderseniz boku yiyecekler, kendi başlarına halletmeleri lazım. Bizimkiler yine de ya olaylara atlamasak da koruyuculuk yapsak falan diye düşünüyorlar. Muhtemelen son kitapta ortaya çıkacaklar bir şekilde, seriye veda ederken bütün kahramanları da göreceğiz. Süper.
Zakath kızgın gibi. Sonuçta Garion ve grubu kaçıverdi. Zakath'ın da öyle kadere, yazgıya çizgiye pek inancı olmadığı için kızgın, kırgın. Garion'la iyi dost olduklarını düşünüyordu ama kaçışına bir anlam veremiyor. Veriyor da işte, inancı yok. Kaçış sebebi saçma geliyor.
Küçük bir şey: Eddings İpek için de ayrı bir kitap yazmalıymış bence. Kurnaz, dalavereci biri. Gambit'i çağrıştırıyor. Bunların dışında Garion'a gönülden bağlı. Neden öyle olduğu belli değil. Yani tamam, memleketlisi hepsi ama... Yetmez lan, adam tam kaotik. Hayata felsefisi derin bakışıyla fark yaratan bir kardeşimiz. Mesela Belgarath. Tam bir yaşlı osuruk. Beldin, daha beter. Polgara, tam teyze. İpek farklı, İpek çok farklı. İpek'in, yani Prens Kheldar'ın birçok kimliği var; tüccar oluyor, kaçakçı oluyor, daha birçok şey oluyor. Bu konuda:
"Garion'un aklına garip bir fikir geldi. 'O halde Prens Kheldar da en az Ambar ve Radek kadar hayali biri, öyle mi?'
'Tabii ki öyle.'
'İyi ama gerçek İpek nerede?'
'Söylemesi çok zor garion.' İpek içini çekti. 'Bazen onu seneler önce kaybetmişim gibi geliyor.'" (s. 83)
Can İpek, canan İpek.
Bu kitapta iki şey önemli: Ashaba Vahiyleri'nin bozulmamış bir nüshasından Artık Olmayan Yer'in nerede olduğunu bulmak. Son savaş orada olacak, dolayısıyla nerede olduğunu öğrenmeleri gerekiyor ama bu vahiylerin üç nüshasından birine ulaşılabiliyor, o da bir topaldaymış. Bu topalı buluyorlar, kendisi Melcena Üniversitesi'nde bir simyacı. Büyüyü kendi kendine bulmuş, tanrılar öğretmemiş. Bu sebeple Belgarath ve Beldin adamı sorguya çekiyorlar. Ara ara olurmuş öyle şeyler. Alıyorlar o nüshayı, yeri öğreniyorlar. Bu sırada Zandramas kendi ifritini çağırıyor, Urvon'un zaten ifriti vardı. Bir de Zakath geliyor Mallorya'ya, bizimkilerle buluşuyor ve zorla da olsa gruba katılıyor. Orduyu morduyu arkasında bırakıyor, kehanete göre hareket ettiği için ordudan yardım alamayacak. Urvon'la Zandramas savaşıyor, ifritlerden birini Durnik öldürüyor ve Belgarath'ın kardeşi yapılıyor Aldur tarafından. Böyle. Şimdi gidecekler, o meçhul yeri bulacaklar ve ne olacağına bakacağız. Çok heyecanlı lan. Yarın biter umarım.
26 Ekim 2012 Cuma
Hikmet Temel Akarsu - Yenik Ordunun Subayları
Hikmet Temel Akarsu'yu Can'dan çıkan Kaybedenlerin Öyküsü'yle biliyordum, İstanbul Dörtlüsü'nün ilk kitabı. 90'lı yılların sonunda, daha bu film olayları falan yokken Kaybedenler Kulübü'yle alakalı ortaya çıkan ilk eserdi, 6 45 olayından bağımsız. Şimdilerde Roman Kahramanları'nın yayın koordinatörüymüş. Ne güzel.
Bebekus'un Kitapları da yazarın kendi yayınevi, akıbetini bilmiyorum. 1000 adet basılan bu kitaptan bende 218 numaralı olanı var. 2006'da bir sahaftan almıştım, lise sondaydım. Okumak şimdiye nasip oldu, neredeyse yedi yıl sonra.
Dört arkadaşın mücadelesi. Dördü de zamanında siyasi olaylara katılmış, kimi hapis yatmış, kimi hapisten çıkınca okulunu bitirip sıkıntılı şartlarda yaşamaya çalışmış, kimi okulu bitirmeyip ticarete atılmış dört insan: Okan, Mustafa, Ersin, Ahmet. Yazarın izinden gidip o yolda tanımaya çalışalım bu insanları.
Şimdi bir anlatıcımız var, bu anlatıcımız olaylara bazen meddah gibi yaklaşıyor, bazen hiç karışmıyor. Bu noktada bir sıkıntımız var. Romanın başında bir "oda" toplantısına gidiyoruz. 25-35 yaşlarındaki yüzlerce davetli, zamanında devrim yolunda büyük dertler çekip sonradan işlerine güçlerine dalan, davayı bir anlamda satan yüzlerce insan. Mühendis bunlar, mühendis odasının düzenlediği bir toplantıda, Bebek'teki bir gazinoda eğlenmeye çalışıyorlar. Bu noktada anlatıcının kabare yaklaşımı on numara, gayet iğneleyici. Çünkü bu adamların sonradan büründükleri kimliklerle öğrenci oldukları zamandaki kimlikleri gayet açık, kara mizah unsuru. Öldürülen dostlara dökülen birkaç gözyaşı, devrimci şarkılar, türküler çalarken verilen tepkiler, ardından bulundukları mevkilere göre davranan, dini imanı para olmuşların davranışları. Büyük bir ironi, büyük bir zıtlık. Anlatıcının tutumuyla bu çarpıklığı iyice görebiliyoruz, ardından gelen olayların örgüsü bir anlatıcıyı gerekli kılmıyor. İlk bölümde aktif olan anlatıcı, sonradan pasif duruma düşüyor. Sıkıntı burada.
Toplantıdayız, dörtlüyle tanışıyoruz. Okan bulunduğu ortamdan tiksiniyor, agresif biri. Ersin sessiz. Mustafa yatıştırıcı, Ahmet de öyle. Mesela Okan'ın dediği: "'(...) Ne idik ne olduk ey gazi hünkar, eşek silahtar oldu katır mühürdar...'" (s. 23) Okan'ın sinirinin kaynağını göreceğiz, biraz var.
Mekanın çatısı patlayınca davetlilerin devrim damarı kabarıyor, mekan sahibiyle atışmalar, bir şeyler. Bizimkiler çıkıyor mekandan, bir de Neriman var yanlarında. Bir arkadaş. Yolda polisle dalaşıyorlar, Okan yine kabarıyor ve polislerle dövüşüyor falan. Arabadaki herkesi kodese götürecekler ama ortak olan Mustafa'yla Ahmet'in işleri var, Mustafa Okan'a bir tane patlatıyor ve polisler de Mustafa'ya sempati duyup yolluyorlar adamı, Neriman'ı da. İş, arkadaşlıktan daha önemli tabii. Geri kalanlar doğruca nezarete.
Nezarette Ersin bir oyun uyduruyor, başlarına gelene kadar hayatlarını anlatacaklar. Okan anlatıyor ilk. Genel şeyler: Başarılı bir öğrencilik, sonra hocaların yönlendirmesiyle ilerlemeyip farklı bir yol çizme kaygısı, güncel olaylar, politika derken öğrenci olayları. Çokça okuyan insanlar önder olarak buluyorlar kendilerini, Okan da bunlara dahil.
"Kısacası: Saygınlık tamam, kahramanlık tamam, mutluluk tamam, teori tamam, pratik tamam, ilaveten kitle de tamam, o halde üç beş dakika sonra devrimi yapıp, insanlara saadet saçmaktan başka bir şey kalmamış geriye." (s. 79)
Öyle değilmiş. Takip etmeyen insanlar, hapis, şaşırmış bir toplum, yitik değerler, yaşama belası. Okan'ın ağzından konuşuyorum. Onca yıl emek harcanan, inanılmış görüşleri bir anda bırakmak kolay değil. Sonu şu: Bir büroda yalvar yakar iş bulup günde sekiz saat amirin ağız kokusunu çekmek. Öyle bir hayattan böylesine. Yaşanmıyor, ölünmüyor, bir acayip hadise. Okan, hayat görüşünü egzistansiyalist anarşizm olarak dile getiriyor sonra, bütün agresifliği bundan.
Ahmet anlatıyor ama pek de bir şey anlatmıyor, anlatıcı da buraları almıyor zaten kitaba. Gayet orta yolcu bir insan Ahmet. Kendini riske atmayan, çıkıntı insanların yanında barındırmayan, zirveye oynayan biri. Tam bir politikacı. Ersin de anlatmıyor bir şey, yazıyor sadece. Daha sonra yazdıklarını okuyacağını söylüyor, Okan'ın görüşleriyle kendi görüşlerinin çok yakın olduğunuysa söylemiyor. Okan'la Ersin arasındaki dostluk böyle başlıyor. Aldatılmış hissediyorlar kendilerini, bir şeylerin yanlış gittiğini, ama kendilerinin hep doğruyu yaptıklarını düşünüyorlar. Durum bu.
Hapisten çıktıklarında Mustafa bunları yemeğe götürüyor, Neriman'ın uzaktan bir arkadaşı olan Süeda da geliyor yanlarına. Arada 10 yaş fark var, 24 yaşında Süeda. Pek tanınmamış bir yazar olan dayısı Mesut Bey'le yaşıyor ki bu Mesut Bey'in bizzat Hikmet Temel Akarsu olduğunu düşünüyorum. Neyse, Süeda'yla arkadaş oluyorlar ve o gece Mesut Bey'in evine gidiyorlar. Ersin orada yazdıklarını okuyor. Çok küçük bir bölümünü alacağım, genelde zaten hayatın bokluğu falan var.
"(...) Orduları düşünün... Ordunun erleri ve subayları vardır. Savaş kazanıldığında erler ve subaylar coşku içinde, bir arada girerler zafer meydanına. Oysa yenik orduda erler terhis olur. Yenik ordunun subaylarının kavgası ise hep devam eder..."
"(...) Yenik ordunun subaylarının içine düştüğü bu durum nihilizm değildir. Bu, ahlaki ve anlaşılır bir insanlık durumudur..." (s. 137)
Ya, durum bu Sonra bizim yazar dayı içeriden kendi yazdığı bir kitabın taslağını getiriyor, üstüne de Yenik Ordunun Subayları yazıveriyor oracıkta. Şunu bir okuyun bakayım, sonsöz bölümünü okuduktan sonra vereceğim diyor. Gidiyor bizimkiler. Sonrasında odanın kongresine katılıyorlar, bir seçim mevzusu var. Okan yine bok ediyor ortalığı, kavga çıkıyor, sonra bomba ihbarı yapılıyor ve herkes dışarı çıkıyor. Götürülenler arasında Süeda da var, Ersin'in notları Süeda'daydı ve o notlardan şüpheleniyor polisler. Anarşik manarşik bir şeyler yazıyor. En sonunda dayının evine gidiyor bizimkiler biz bir bok yedik diyerek. Dayı da sakin olun beyler, kızı gece getirirler buraya diyor. Polisler kızı getiriyor, dayı da diyor ki aslında sonsöz yoktu, sizi nihilizmden çıkardım, siz artık sevmeyi bilen gençlersiniz falan. Çünkü Süeda'ya hafiften çarpılma durumu var. Böylece bitiyor.
Güzel kitap, evet. Dönekler, umutlar, yok olan geçmiş ve gelecek, falan. Bu tarz. Konuyla alakalı bir şarkıyla bitirip iyi günler diliyoruz.
Dört arkadaşın mücadelesi. Dördü de zamanında siyasi olaylara katılmış, kimi hapis yatmış, kimi hapisten çıkınca okulunu bitirip sıkıntılı şartlarda yaşamaya çalışmış, kimi okulu bitirmeyip ticarete atılmış dört insan: Okan, Mustafa, Ersin, Ahmet. Yazarın izinden gidip o yolda tanımaya çalışalım bu insanları.
Şimdi bir anlatıcımız var, bu anlatıcımız olaylara bazen meddah gibi yaklaşıyor, bazen hiç karışmıyor. Bu noktada bir sıkıntımız var. Romanın başında bir "oda" toplantısına gidiyoruz. 25-35 yaşlarındaki yüzlerce davetli, zamanında devrim yolunda büyük dertler çekip sonradan işlerine güçlerine dalan, davayı bir anlamda satan yüzlerce insan. Mühendis bunlar, mühendis odasının düzenlediği bir toplantıda, Bebek'teki bir gazinoda eğlenmeye çalışıyorlar. Bu noktada anlatıcının kabare yaklaşımı on numara, gayet iğneleyici. Çünkü bu adamların sonradan büründükleri kimliklerle öğrenci oldukları zamandaki kimlikleri gayet açık, kara mizah unsuru. Öldürülen dostlara dökülen birkaç gözyaşı, devrimci şarkılar, türküler çalarken verilen tepkiler, ardından bulundukları mevkilere göre davranan, dini imanı para olmuşların davranışları. Büyük bir ironi, büyük bir zıtlık. Anlatıcının tutumuyla bu çarpıklığı iyice görebiliyoruz, ardından gelen olayların örgüsü bir anlatıcıyı gerekli kılmıyor. İlk bölümde aktif olan anlatıcı, sonradan pasif duruma düşüyor. Sıkıntı burada.
Toplantıdayız, dörtlüyle tanışıyoruz. Okan bulunduğu ortamdan tiksiniyor, agresif biri. Ersin sessiz. Mustafa yatıştırıcı, Ahmet de öyle. Mesela Okan'ın dediği: "'(...) Ne idik ne olduk ey gazi hünkar, eşek silahtar oldu katır mühürdar...'" (s. 23) Okan'ın sinirinin kaynağını göreceğiz, biraz var.
Mekanın çatısı patlayınca davetlilerin devrim damarı kabarıyor, mekan sahibiyle atışmalar, bir şeyler. Bizimkiler çıkıyor mekandan, bir de Neriman var yanlarında. Bir arkadaş. Yolda polisle dalaşıyorlar, Okan yine kabarıyor ve polislerle dövüşüyor falan. Arabadaki herkesi kodese götürecekler ama ortak olan Mustafa'yla Ahmet'in işleri var, Mustafa Okan'a bir tane patlatıyor ve polisler de Mustafa'ya sempati duyup yolluyorlar adamı, Neriman'ı da. İş, arkadaşlıktan daha önemli tabii. Geri kalanlar doğruca nezarete.
Nezarette Ersin bir oyun uyduruyor, başlarına gelene kadar hayatlarını anlatacaklar. Okan anlatıyor ilk. Genel şeyler: Başarılı bir öğrencilik, sonra hocaların yönlendirmesiyle ilerlemeyip farklı bir yol çizme kaygısı, güncel olaylar, politika derken öğrenci olayları. Çokça okuyan insanlar önder olarak buluyorlar kendilerini, Okan da bunlara dahil.
"Kısacası: Saygınlık tamam, kahramanlık tamam, mutluluk tamam, teori tamam, pratik tamam, ilaveten kitle de tamam, o halde üç beş dakika sonra devrimi yapıp, insanlara saadet saçmaktan başka bir şey kalmamış geriye." (s. 79)
Öyle değilmiş. Takip etmeyen insanlar, hapis, şaşırmış bir toplum, yitik değerler, yaşama belası. Okan'ın ağzından konuşuyorum. Onca yıl emek harcanan, inanılmış görüşleri bir anda bırakmak kolay değil. Sonu şu: Bir büroda yalvar yakar iş bulup günde sekiz saat amirin ağız kokusunu çekmek. Öyle bir hayattan böylesine. Yaşanmıyor, ölünmüyor, bir acayip hadise. Okan, hayat görüşünü egzistansiyalist anarşizm olarak dile getiriyor sonra, bütün agresifliği bundan.
Ahmet anlatıyor ama pek de bir şey anlatmıyor, anlatıcı da buraları almıyor zaten kitaba. Gayet orta yolcu bir insan Ahmet. Kendini riske atmayan, çıkıntı insanların yanında barındırmayan, zirveye oynayan biri. Tam bir politikacı. Ersin de anlatmıyor bir şey, yazıyor sadece. Daha sonra yazdıklarını okuyacağını söylüyor, Okan'ın görüşleriyle kendi görüşlerinin çok yakın olduğunuysa söylemiyor. Okan'la Ersin arasındaki dostluk böyle başlıyor. Aldatılmış hissediyorlar kendilerini, bir şeylerin yanlış gittiğini, ama kendilerinin hep doğruyu yaptıklarını düşünüyorlar. Durum bu.
Hapisten çıktıklarında Mustafa bunları yemeğe götürüyor, Neriman'ın uzaktan bir arkadaşı olan Süeda da geliyor yanlarına. Arada 10 yaş fark var, 24 yaşında Süeda. Pek tanınmamış bir yazar olan dayısı Mesut Bey'le yaşıyor ki bu Mesut Bey'in bizzat Hikmet Temel Akarsu olduğunu düşünüyorum. Neyse, Süeda'yla arkadaş oluyorlar ve o gece Mesut Bey'in evine gidiyorlar. Ersin orada yazdıklarını okuyor. Çok küçük bir bölümünü alacağım, genelde zaten hayatın bokluğu falan var.
"(...) Orduları düşünün... Ordunun erleri ve subayları vardır. Savaş kazanıldığında erler ve subaylar coşku içinde, bir arada girerler zafer meydanına. Oysa yenik orduda erler terhis olur. Yenik ordunun subaylarının kavgası ise hep devam eder..."
"(...) Yenik ordunun subaylarının içine düştüğü bu durum nihilizm değildir. Bu, ahlaki ve anlaşılır bir insanlık durumudur..." (s. 137)
Ya, durum bu Sonra bizim yazar dayı içeriden kendi yazdığı bir kitabın taslağını getiriyor, üstüne de Yenik Ordunun Subayları yazıveriyor oracıkta. Şunu bir okuyun bakayım, sonsöz bölümünü okuduktan sonra vereceğim diyor. Gidiyor bizimkiler. Sonrasında odanın kongresine katılıyorlar, bir seçim mevzusu var. Okan yine bok ediyor ortalığı, kavga çıkıyor, sonra bomba ihbarı yapılıyor ve herkes dışarı çıkıyor. Götürülenler arasında Süeda da var, Ersin'in notları Süeda'daydı ve o notlardan şüpheleniyor polisler. Anarşik manarşik bir şeyler yazıyor. En sonunda dayının evine gidiyor bizimkiler biz bir bok yedik diyerek. Dayı da sakin olun beyler, kızı gece getirirler buraya diyor. Polisler kızı getiriyor, dayı da diyor ki aslında sonsöz yoktu, sizi nihilizmden çıkardım, siz artık sevmeyi bilen gençlersiniz falan. Çünkü Süeda'ya hafiften çarpılma durumu var. Böylece bitiyor.
Güzel kitap, evet. Dönekler, umutlar, yok olan geçmiş ve gelecek, falan. Bu tarz. Konuyla alakalı bir şarkıyla bitirip iyi günler diliyoruz.
David Eddings - Karanda'nın İfrit Beyi
Mallorya'nın iç işlerine iyice girdik artık. Üç krallık var ve bu üç krallığın Torak'la birlikte bir araya gelmesi, sonra ayrılması, sonra entrikalar derken ortamın karışması. Evet.
Öncelikle şu var; embesil olmadığına emin olduğumuz bazı karakterlerin saçma şeyler söyleyip ayarı yiyince, "Bunu düşünememiştim," demeleri can sıkıcı bir noktaya geliyor bu kitapla. Önceden de vardı, lakin bu kadar göze batmıyordu. Mesela Garion gemi kaçıracak gitmesi gereken yer için, gemideki düşman askerlere ne yapacağını soruyor Belgarath. Garion düşünmemiş onu. Eddings, yirigit.
Şu seriyi şıpıt diye bitiremediysem kapaklar yüzündendir; her gördüğümde gülüyorum lan. Okuma keyfi kalmıyor.
Evet, bizimkiler yakalandıydı. Önceki kitabı pek çabuk geçtiydim, düalizm hakkında bir şeyler yazacaktım ama sıkılmıştım. Serinin son kitabında yazacağım hepsini. Tipik bir düalist bakış açısı var, karanlık-aydınlık. En büyük iki güç bu. Neyse, son kitapta. Devam: Yakalandılar ve gemiyle Kal Zakath'a doğru yola çıktılar. Kehanetlere pek gerek kalmıyor, olaylar yürüyüp gidiyor çünkü, bir de kehanetlik bir mevzu kalmadı; kahinler falan da işin içine girince her şey yolunda yürüyor. Garion'un iç sesi de pek çıkmıyor ortaya. Paralel bunlar.
Ce'Nedra, oğlunun hasretiyle kafayı yiyecek noktaya geliyor. Yolda bir iki sıkıntı çıkarıyor, Polgara'nın yardımıyla iyi oluyor ama asıl iyiliği Kal Zakath yapıyor; bir şifacı buluyor kendisine. Kal Zakath aslında o kadar fena bir insan değilmişmiş, ona geliyoruz.
Ashaba'ya gitmeye çalışırlarken bambaşka bir yere geliyorlar: Hagga'daki Kal Zakath'ın ortamına. Zakath yönetmekten yorulmuş, genç, yakışıklı bir kardeşimiz. Onca kitapta adı geçiyordu, en sonunda karşımıza çıktı.
Harita da kıç gibiymiş ama idare eder. Hagga Military District'teyiz. Zakath diyor ki arkadaş, ben sizin neci olduğunuzu biliyorum, dolayısıyla sizi salamam. Kaçmayacağınızı düşünüyorum, bunun için ekstra bir önlem almıyorum. Bizimkiler de iyi diyorlar, tabii dıştan. İçten içe bir arazi olma planı var elbette, zaman azalıyor ve Zandramas hızla yol alıyor. Bebeği öldürecek piç kadın. Çok affedersiniz. Bebek lan, sen de bir anne olacaksın ileride. Ayıp ya.
Güçle alakalı güzel de bir bölüm var, güç ve özgürlükle. Belgarath'la Zakath konuşuyorlar, Zakath Belgarath'a neden dünyayı yönetecek bir güç elde etmediğini soruyor. Çünkü Belgarath'ın öküz gibi bir büyücü olması.
"'Bütün erkler güç peşindedir. Bu insan tabiatında var.'
'Elindeki bütün güçler seni mutlu etti mi?'
'Belirli tatminleri var.'
'Beraberinde getirdiği bütün o ehemmiyetsiz rahatsızlıklara değecek kadar mı?'
'Bunlara katlanabiliyorum. En azından kimsenin bana ne yapmam gerektiğini emredemeyeceği bir konumdayım.'
'Bana da kimse ne yapmam gerektiğini emretmez, üstelik ben bütün o can sıkıcı sorumluluklara bağlı da değilim.'" (s. 39)
Belgarath istediği zaman dünyayı yönetecek güce sahip, o zaman gerek yok böyle bir şeye. Onca sorumluluk, sıkıntı, Belgarath gibi rahat bir adam için çekilecek dert değil.
Zakath da kendi açısından olayları anlatıyor. İşte üç ırk var Mallorya'da: Dalasyalılar, Karandlar, Melceneler. Bunlar Mallorya Birliği oluşana kadar çekişiyorlar. Biri daha savaşçı, biri bürokraside daha başarılı falan. Bunların tarihini eşelemiyorum, çok uzun. Urvon'un yeni tanrı olarak Torak'ın yerini aldığından bahsediyor Zakath ve Grolimlerden nefret ediyor, onları gebertmek için elinden gelen her şeyi yapacak konumda. Sardius vardı, diğer taş. Karanlığın taşı. Zandramas da onu ele geçirmeye çalışıyor. Agachak da onu ele geçirmeye inanıyor. Diplomatik olayların önem kazandığı nokta da burası; kötüler arasında da savaşlar sürüyor ve Garion bu savaşlardan kendine pay çıkarmak istiyor, mesela Zakath'a diyor ki, sen buradaki, Cthol Murgos'taki işi boşver, Mallorya'ya dön ve bütün o karışıklıkları engelle, yoksa imparatorluğun elden gidecek. Ama Zakath'ın da güttüğü bir kan davası var; Taur Urgas'ın kökünü kurutmak istiyor. Taur Urgas, Belgariad'ın son kitabında öldürülmüştü, oğlu Urgit'in de kendi oğlu olmadığı, Kheldar'ın, yani İpek'in kardeşi olduğu geçen kitapta ortaya çıkmıştı. Neyse, Taş'ın yardımıyla Garion, Zakath'a gerçeği gösteriyor ama Zakath buna inanmıyor. Kendisi büyüye dair hiçbir şeye inanmıyor, inandığı tek şey güç. Birilerinin kendisini memleketten uzakta tutmaya çalıştığına da inanmıyor, Nadaras, Zandramas'ın adamı tarafından zehirlenmesine ramak kalmasına rağmen. Belgarath'ın tek isteği, Garion'un Zakath'ı gitmek için ikna etmesi. Zaman azalıyor çünkü.
Zakath inançsızlığıyla iyice can sıktığı zaman Cyradis adlı kahin geliyor ve adamı ikna etmeye çalışıyor, adam, "Neden ben?" diye bağırınca pkfmpf diye gülüyor Garion. Kulübe hoşgeldin dese de olurmuş. Sonunda Zakath kabul ediyor olanları, Mal Zeth'e, Mallorya'ya dönmeyi de kabul ediyor. Garion'la birlik kuruyor. Bu bölüm böyle.
Mal Zeth böyle ökküz gibi bir şehir, inanılmaz kalabalık ve bok gibi. Rahatlıkla İstanbul'a benzetebiliriz. Zakath'ın krallığı burada. Bu bölümde bir de Game of Thrones'un babası sayılabilecek bir diyalog var, nefis. Zakath ve İpek arasında:
"(...) 'Siyaset dünyadaki en büyük oyundur Garion ama yerini korumak için sürekli oynamaya devam etmek zorundasın.'
İpek güldü. 'Aynı şeyi ben de ticaret için söylemiştim,' dedi. 'Arada görebildiğim tek fark ticarette, insan oyundaki puanlarını kazandığı parayla tutabiliyor. Politikada puanlama nasıl hesaplanır?'
Zakath'ın yüz ifadesi garip bir biçimde karışıktı - biraz eğleniyor, biraz da aşırı ciddi gibiydi. 'Çok basit Kheldar,' dedi. 'Eğer günün sonunda hâlâ tahttaysan kazandın demektir. Eğer öldüysen, kaybetmişsindir, ve her gün yepyeni bir oyundur.'" (s. 107)
Bu konuşmadan sonra İpek, Garion'u dikkatli olması yönünde uyarıyor. Zakath her ne kadar güler yüz gösteriyor olsa da aslında içinde son derece farklı, kendi planlarını kuran biri. Yaa. Burada olanlar şunlar: İfritleri çağıran bir adam var, Mengha. Bir de İfrit Beyi var, Nahaz. Dünyanın karanlık yüzü bu. Tanrılarla bu ifritlerin ilişkisini, daha doğrusu ifritlerin geldiği dünyanın ilişkisini bilmiyoruz. Keşfedilmemiş tek alan belki, bir de Mallorya'nın doğusundaki denizin öteleri var. Neyse, bu ifrit ordusu her yeri yakıp yıkıyor, çünkü ifritlerle kimse başa çıkamıyor, Belgarath bile korkuyor heriflerden. Bu ordu hızla Mal Zeth'e doğru ilerliyor, Zakath'ın ordusu Hagga'da kaldı. Gelmesine üç ay var. Durum kritik, bizimkiler kaçmayı düşünüyorlar iyiden iyiye. Bir de izleniyorlar, sarayda o kadar çok güç dengesi var ki kimin kimin ajanı olduğu belli değil.
Garion'un memleketini anımsaması da duygulandırdı. Zakath'ın Garion'un becerikliliğini övmesinden sonra Garion'un cevabı: "'Ben Senderya'da yetiştim Zakath,' diye hatırlattı Garion. 'Beceri orada bir dindir. Bir krallığı idare etmesini Faldor isminde bir adamdan öğrendim. Aslında bir krallık, bir çiftliğe çok benziyor. Ciddiyim; herhangi bir idarecinin ana amacı her şeyin dağılmasını önlemeye çalışmaktır; hünerli astlar ise yabana atılamayacak kadar kıymetlidir.'" (s. 157)
Zort diye araya sokuyorum ama kıvrık bir sayfada gördüm; yazım hataları var kitapta. Bir iki harfin eksikliği çok can sıkıcı değildir, ama dilbilgisi açısından sıkıntı varsa o kötü. "Hepsi onun bıçaklarını ne kadar büyük bir süratle kullandığını öğrendiler." Hepsi varsa çoğulla bitiremiyoruz. Emin olmak için Necmiye Alpay'ın Türkçe Sorunları Kılavuzu adlı kitabına baktım, bulamadım. Böyle diye hatırlıyorum, yanlışım varsa iki tane çakın.
Yarblek geliyor, önceki kitaplarda tanıdığımız dansçı kız Vella geliyor ve bir de soytarı Feldegast katılıyor tayfaya. Yarblek, İpek'in ortağı, ticari işler üstünde çalışıyorlar ama kaçmaları esnasında hep beraber hareket edecekler. Planlar yapılıyor, sarayda kargaşa çıkartılacak. Üç-dört gün içinde kaçılacak saraydan. Zakath izin vermediği için kıç gibi ortada kalacak, Garion dostluk kurduğu bu adam için üzülüyor ama yapacak bir şey yok, Dünya boku yemek üzere. Üstelik kehanete göre Zakath onlara yardım etmezse ölecek. Yardım etmiyor yine de. Geber o zaman.
Heh, vebaya geldik. Kariler, bir veba yayılıyor, oy anam oy. Öyle böyle değil. Biriyle aynı ortamda bulunursan anında kapıyorsun. Çok fena. Bu veba Mal Zeth'e de ulaşıyor tabii, kuzeyden geliyor sanırım. İfritler de güneyden geliyor. Kısılı kalıyor bizimkiler, şehrin kapıları falan kapatılıyor ama kaçmak için bir yol buluyorlar. Zakath bir de veba belasının ortasında buluyor kendini. Bu Feldegast var, ilginç bir aksanla konuşuyor ve Belgarath bu herifin sözünü dinliyor. Aslında başkasıymış bu Feldegast, sonradan ortaya çıkıyor ama dikkatli okuyucular daha ortaya çıkar çıkmaz kim olduğunu anlayabilirler. Bariz.
Ashaba'da olanları kısa keseceğim; bizimkiler atla uzuyorlar, sonra gemiye biniyorlar. Torak'ın Evi'ne geliyorlar ve orada ifritli ayini bölüyorlar. Zandramas Garion'u büyüyle kandırıyor, sanki bebeği o ayinde öldürülecekmiş gibi bir hologram tarzı. Garion basıyor mekanı, Mengha'nın Harakan olduğu ortaya çıkıyor. Harakan mortluyor, Nadraz Urvon'u da alıp kaçıyor. Takip esnasında Zandramas'a da yetişiyorlar, Ce'Nedra kontrolsüzce Zandramas'a saldırıyor. Kehanete göre gruptan bir kişi ölecekti, bu sebeple Ce'Nedra'ya küfrediyoruz. Harbiden de ölümün kıyısına geliyor ama araya Polnedra giriyor, Belgarath'ın ölü bilinen karısı. Sardius'un çok yakınında bir yerdeyken bitiyor kitap.
Böyle, heyecan dorukta lan. Gerçi ben sıkıldım, son iki kitabın arasına bir iki kitap koyacağım. Hatta koydum, biri bitti ve diğeri de bitmek üzere. Bugün en az birisini eklerim. Süper seri lan bu, Belgariad gibi değil.
Son bir şey: Bazı cümleler var ki embesil macera kitaplarıyla bu tür kitaplar arasına çok güzel bir sınır koyuyorlar:
"'Biliyor musun İpek,' dedi demirci. 'Her şeyi şakaya vurmaya kalkmasan, daha iyi bir yol arkadaşı olurdun.'
'Bu da benim kusurum. Hatırı sayılır bir zaman önce dünyaya bakıp, eğer gülmezsem, büyük ihtimalle ağlayacağımı fark ettim.'" (s. 328)
Öncelikle şu var; embesil olmadığına emin olduğumuz bazı karakterlerin saçma şeyler söyleyip ayarı yiyince, "Bunu düşünememiştim," demeleri can sıkıcı bir noktaya geliyor bu kitapla. Önceden de vardı, lakin bu kadar göze batmıyordu. Mesela Garion gemi kaçıracak gitmesi gereken yer için, gemideki düşman askerlere ne yapacağını soruyor Belgarath. Garion düşünmemiş onu. Eddings, yirigit.
Şu seriyi şıpıt diye bitiremediysem kapaklar yüzündendir; her gördüğümde gülüyorum lan. Okuma keyfi kalmıyor.
Evet, bizimkiler yakalandıydı. Önceki kitabı pek çabuk geçtiydim, düalizm hakkında bir şeyler yazacaktım ama sıkılmıştım. Serinin son kitabında yazacağım hepsini. Tipik bir düalist bakış açısı var, karanlık-aydınlık. En büyük iki güç bu. Neyse, son kitapta. Devam: Yakalandılar ve gemiyle Kal Zakath'a doğru yola çıktılar. Kehanetlere pek gerek kalmıyor, olaylar yürüyüp gidiyor çünkü, bir de kehanetlik bir mevzu kalmadı; kahinler falan da işin içine girince her şey yolunda yürüyor. Garion'un iç sesi de pek çıkmıyor ortaya. Paralel bunlar.
Ce'Nedra, oğlunun hasretiyle kafayı yiyecek noktaya geliyor. Yolda bir iki sıkıntı çıkarıyor, Polgara'nın yardımıyla iyi oluyor ama asıl iyiliği Kal Zakath yapıyor; bir şifacı buluyor kendisine. Kal Zakath aslında o kadar fena bir insan değilmişmiş, ona geliyoruz.
Ashaba'ya gitmeye çalışırlarken bambaşka bir yere geliyorlar: Hagga'daki Kal Zakath'ın ortamına. Zakath yönetmekten yorulmuş, genç, yakışıklı bir kardeşimiz. Onca kitapta adı geçiyordu, en sonunda karşımıza çıktı.
Harita da kıç gibiymiş ama idare eder. Hagga Military District'teyiz. Zakath diyor ki arkadaş, ben sizin neci olduğunuzu biliyorum, dolayısıyla sizi salamam. Kaçmayacağınızı düşünüyorum, bunun için ekstra bir önlem almıyorum. Bizimkiler de iyi diyorlar, tabii dıştan. İçten içe bir arazi olma planı var elbette, zaman azalıyor ve Zandramas hızla yol alıyor. Bebeği öldürecek piç kadın. Çok affedersiniz. Bebek lan, sen de bir anne olacaksın ileride. Ayıp ya.
Güçle alakalı güzel de bir bölüm var, güç ve özgürlükle. Belgarath'la Zakath konuşuyorlar, Zakath Belgarath'a neden dünyayı yönetecek bir güç elde etmediğini soruyor. Çünkü Belgarath'ın öküz gibi bir büyücü olması.
"'Bütün erkler güç peşindedir. Bu insan tabiatında var.'
'Elindeki bütün güçler seni mutlu etti mi?'
'Belirli tatminleri var.'
'Beraberinde getirdiği bütün o ehemmiyetsiz rahatsızlıklara değecek kadar mı?'
'Bunlara katlanabiliyorum. En azından kimsenin bana ne yapmam gerektiğini emredemeyeceği bir konumdayım.'
'Bana da kimse ne yapmam gerektiğini emretmez, üstelik ben bütün o can sıkıcı sorumluluklara bağlı da değilim.'" (s. 39)
Belgarath istediği zaman dünyayı yönetecek güce sahip, o zaman gerek yok böyle bir şeye. Onca sorumluluk, sıkıntı, Belgarath gibi rahat bir adam için çekilecek dert değil.
Zakath da kendi açısından olayları anlatıyor. İşte üç ırk var Mallorya'da: Dalasyalılar, Karandlar, Melceneler. Bunlar Mallorya Birliği oluşana kadar çekişiyorlar. Biri daha savaşçı, biri bürokraside daha başarılı falan. Bunların tarihini eşelemiyorum, çok uzun. Urvon'un yeni tanrı olarak Torak'ın yerini aldığından bahsediyor Zakath ve Grolimlerden nefret ediyor, onları gebertmek için elinden gelen her şeyi yapacak konumda. Sardius vardı, diğer taş. Karanlığın taşı. Zandramas da onu ele geçirmeye çalışıyor. Agachak da onu ele geçirmeye inanıyor. Diplomatik olayların önem kazandığı nokta da burası; kötüler arasında da savaşlar sürüyor ve Garion bu savaşlardan kendine pay çıkarmak istiyor, mesela Zakath'a diyor ki, sen buradaki, Cthol Murgos'taki işi boşver, Mallorya'ya dön ve bütün o karışıklıkları engelle, yoksa imparatorluğun elden gidecek. Ama Zakath'ın da güttüğü bir kan davası var; Taur Urgas'ın kökünü kurutmak istiyor. Taur Urgas, Belgariad'ın son kitabında öldürülmüştü, oğlu Urgit'in de kendi oğlu olmadığı, Kheldar'ın, yani İpek'in kardeşi olduğu geçen kitapta ortaya çıkmıştı. Neyse, Taş'ın yardımıyla Garion, Zakath'a gerçeği gösteriyor ama Zakath buna inanmıyor. Kendisi büyüye dair hiçbir şeye inanmıyor, inandığı tek şey güç. Birilerinin kendisini memleketten uzakta tutmaya çalıştığına da inanmıyor, Nadaras, Zandramas'ın adamı tarafından zehirlenmesine ramak kalmasına rağmen. Belgarath'ın tek isteği, Garion'un Zakath'ı gitmek için ikna etmesi. Zaman azalıyor çünkü.
Zakath inançsızlığıyla iyice can sıktığı zaman Cyradis adlı kahin geliyor ve adamı ikna etmeye çalışıyor, adam, "Neden ben?" diye bağırınca pkfmpf diye gülüyor Garion. Kulübe hoşgeldin dese de olurmuş. Sonunda Zakath kabul ediyor olanları, Mal Zeth'e, Mallorya'ya dönmeyi de kabul ediyor. Garion'la birlik kuruyor. Bu bölüm böyle.
Mal Zeth böyle ökküz gibi bir şehir, inanılmaz kalabalık ve bok gibi. Rahatlıkla İstanbul'a benzetebiliriz. Zakath'ın krallığı burada. Bu bölümde bir de Game of Thrones'un babası sayılabilecek bir diyalog var, nefis. Zakath ve İpek arasında:
"(...) 'Siyaset dünyadaki en büyük oyundur Garion ama yerini korumak için sürekli oynamaya devam etmek zorundasın.'
İpek güldü. 'Aynı şeyi ben de ticaret için söylemiştim,' dedi. 'Arada görebildiğim tek fark ticarette, insan oyundaki puanlarını kazandığı parayla tutabiliyor. Politikada puanlama nasıl hesaplanır?'
Zakath'ın yüz ifadesi garip bir biçimde karışıktı - biraz eğleniyor, biraz da aşırı ciddi gibiydi. 'Çok basit Kheldar,' dedi. 'Eğer günün sonunda hâlâ tahttaysan kazandın demektir. Eğer öldüysen, kaybetmişsindir, ve her gün yepyeni bir oyundur.'" (s. 107)
Bu konuşmadan sonra İpek, Garion'u dikkatli olması yönünde uyarıyor. Zakath her ne kadar güler yüz gösteriyor olsa da aslında içinde son derece farklı, kendi planlarını kuran biri. Yaa. Burada olanlar şunlar: İfritleri çağıran bir adam var, Mengha. Bir de İfrit Beyi var, Nahaz. Dünyanın karanlık yüzü bu. Tanrılarla bu ifritlerin ilişkisini, daha doğrusu ifritlerin geldiği dünyanın ilişkisini bilmiyoruz. Keşfedilmemiş tek alan belki, bir de Mallorya'nın doğusundaki denizin öteleri var. Neyse, bu ifrit ordusu her yeri yakıp yıkıyor, çünkü ifritlerle kimse başa çıkamıyor, Belgarath bile korkuyor heriflerden. Bu ordu hızla Mal Zeth'e doğru ilerliyor, Zakath'ın ordusu Hagga'da kaldı. Gelmesine üç ay var. Durum kritik, bizimkiler kaçmayı düşünüyorlar iyiden iyiye. Bir de izleniyorlar, sarayda o kadar çok güç dengesi var ki kimin kimin ajanı olduğu belli değil.
Garion'un memleketini anımsaması da duygulandırdı. Zakath'ın Garion'un becerikliliğini övmesinden sonra Garion'un cevabı: "'Ben Senderya'da yetiştim Zakath,' diye hatırlattı Garion. 'Beceri orada bir dindir. Bir krallığı idare etmesini Faldor isminde bir adamdan öğrendim. Aslında bir krallık, bir çiftliğe çok benziyor. Ciddiyim; herhangi bir idarecinin ana amacı her şeyin dağılmasını önlemeye çalışmaktır; hünerli astlar ise yabana atılamayacak kadar kıymetlidir.'" (s. 157)
Zort diye araya sokuyorum ama kıvrık bir sayfada gördüm; yazım hataları var kitapta. Bir iki harfin eksikliği çok can sıkıcı değildir, ama dilbilgisi açısından sıkıntı varsa o kötü. "Hepsi onun bıçaklarını ne kadar büyük bir süratle kullandığını öğrendiler." Hepsi varsa çoğulla bitiremiyoruz. Emin olmak için Necmiye Alpay'ın Türkçe Sorunları Kılavuzu adlı kitabına baktım, bulamadım. Böyle diye hatırlıyorum, yanlışım varsa iki tane çakın.
Yarblek geliyor, önceki kitaplarda tanıdığımız dansçı kız Vella geliyor ve bir de soytarı Feldegast katılıyor tayfaya. Yarblek, İpek'in ortağı, ticari işler üstünde çalışıyorlar ama kaçmaları esnasında hep beraber hareket edecekler. Planlar yapılıyor, sarayda kargaşa çıkartılacak. Üç-dört gün içinde kaçılacak saraydan. Zakath izin vermediği için kıç gibi ortada kalacak, Garion dostluk kurduğu bu adam için üzülüyor ama yapacak bir şey yok, Dünya boku yemek üzere. Üstelik kehanete göre Zakath onlara yardım etmezse ölecek. Yardım etmiyor yine de. Geber o zaman.
Heh, vebaya geldik. Kariler, bir veba yayılıyor, oy anam oy. Öyle böyle değil. Biriyle aynı ortamda bulunursan anında kapıyorsun. Çok fena. Bu veba Mal Zeth'e de ulaşıyor tabii, kuzeyden geliyor sanırım. İfritler de güneyden geliyor. Kısılı kalıyor bizimkiler, şehrin kapıları falan kapatılıyor ama kaçmak için bir yol buluyorlar. Zakath bir de veba belasının ortasında buluyor kendini. Bu Feldegast var, ilginç bir aksanla konuşuyor ve Belgarath bu herifin sözünü dinliyor. Aslında başkasıymış bu Feldegast, sonradan ortaya çıkıyor ama dikkatli okuyucular daha ortaya çıkar çıkmaz kim olduğunu anlayabilirler. Bariz.
Ashaba'da olanları kısa keseceğim; bizimkiler atla uzuyorlar, sonra gemiye biniyorlar. Torak'ın Evi'ne geliyorlar ve orada ifritli ayini bölüyorlar. Zandramas Garion'u büyüyle kandırıyor, sanki bebeği o ayinde öldürülecekmiş gibi bir hologram tarzı. Garion basıyor mekanı, Mengha'nın Harakan olduğu ortaya çıkıyor. Harakan mortluyor, Nadraz Urvon'u da alıp kaçıyor. Takip esnasında Zandramas'a da yetişiyorlar, Ce'Nedra kontrolsüzce Zandramas'a saldırıyor. Kehanete göre gruptan bir kişi ölecekti, bu sebeple Ce'Nedra'ya küfrediyoruz. Harbiden de ölümün kıyısına geliyor ama araya Polnedra giriyor, Belgarath'ın ölü bilinen karısı. Sardius'un çok yakınında bir yerdeyken bitiyor kitap.
Böyle, heyecan dorukta lan. Gerçi ben sıkıldım, son iki kitabın arasına bir iki kitap koyacağım. Hatta koydum, biri bitti ve diğeri de bitmek üzere. Bugün en az birisini eklerim. Süper seri lan bu, Belgariad gibi değil.
Son bir şey: Bazı cümleler var ki embesil macera kitaplarıyla bu tür kitaplar arasına çok güzel bir sınır koyuyorlar:
"'Biliyor musun İpek,' dedi demirci. 'Her şeyi şakaya vurmaya kalkmasan, daha iyi bir yol arkadaşı olurdun.'
'Bu da benim kusurum. Hatırı sayılır bir zaman önce dünyaya bakıp, eğer gülmezsem, büyük ihtimalle ağlayacağımı fark ettim.'" (s. 328)
22 Ekim 2012 Pazartesi
David Eddings - Murgoların Kralı
Kuzeydeki savaşın tatava olduğu ortaya çıkınca bizimkiler biraz morardı. Garion'un oğlu orada değildi, meğersem kehanetin gerçekleşmesi için Zandramas tarafından öldürülmek üzere güneye kaçırılmış. Aylar kaybedildi, moral bozukluğu çok büyük. Ce'Nedra oğlu kaçırılınca kafayı yedi. Garion sinirli, Belgarath adlı yüce büyücü kerizin liderliğinde güneye iniş başladı.
Nyissa'ya gidiyorlar, çünkü bebeği kaçıran gemi bir Nyissa gemisi. Yolda Ulgoland'e uğruyorlar, kehanet gereği bir şey olması lazım. Burada Emanet'in asıl adının Eriond olduğu ortaya çıkıyor, UL böyle demiş. Biraz da Eriond'u tanıma kitabı bu. Çocuk konuşmaya da başlamıştı, tabii yıllardan sonra genç oldu artık. Akıl falan okuyor. Süper.
Garion, öfkesinin kontrolü ele geçirmesinden korkuyor. Elinin altında büyük bir güç var, bunu acımasızca kullanmaktan çekiniyor. Kahramanın güçle savaşı. Önce kendisini yenmek zorunda, yoksa kimseye faydası olmaz, aksine grubu yakalatır, boku yer.
İpek'in dostu Delvor diye bir adamla görüşüyorlar. Zandramas hakkında bilgi veriyor bu adam. Sonradan görülüyor ki rastladıkları herkes Zandramas'ı bir şekilde tanıyor, kadın bütün dünyayı savaşa sürüklemek için olmadık entrikalar üretiyor ve piyonlarını işleri bitince öldürüyor. Diplomatik bir bayan.
Kısaca şu: Murgo kralı Urgit tayfaya katılıyor, bir süre beraber gidiyorlar, maceralar, savaşlar, bilmem ne. Sonra yakalanıyor tayfa ve Kal Zakath'a götürülüyorlar. Bayağı kısa kestim. Böyle. Belgariad'tan daha çok sevdim ben bu seriyi. Game of Thrones'un atası desem derim yani. Öyle entrikalar.
Nyissa'ya gidiyorlar, çünkü bebeği kaçıran gemi bir Nyissa gemisi. Yolda Ulgoland'e uğruyorlar, kehanet gereği bir şey olması lazım. Burada Emanet'in asıl adının Eriond olduğu ortaya çıkıyor, UL böyle demiş. Biraz da Eriond'u tanıma kitabı bu. Çocuk konuşmaya da başlamıştı, tabii yıllardan sonra genç oldu artık. Akıl falan okuyor. Süper.
Garion, öfkesinin kontrolü ele geçirmesinden korkuyor. Elinin altında büyük bir güç var, bunu acımasızca kullanmaktan çekiniyor. Kahramanın güçle savaşı. Önce kendisini yenmek zorunda, yoksa kimseye faydası olmaz, aksine grubu yakalatır, boku yer.
İpek'in dostu Delvor diye bir adamla görüşüyorlar. Zandramas hakkında bilgi veriyor bu adam. Sonradan görülüyor ki rastladıkları herkes Zandramas'ı bir şekilde tanıyor, kadın bütün dünyayı savaşa sürüklemek için olmadık entrikalar üretiyor ve piyonlarını işleri bitince öldürüyor. Diplomatik bir bayan.
Kısaca şu: Murgo kralı Urgit tayfaya katılıyor, bir süre beraber gidiyorlar, maceralar, savaşlar, bilmem ne. Sonra yakalanıyor tayfa ve Kal Zakath'a götürülüyorlar. Bayağı kısa kestim. Böyle. Belgariad'tan daha çok sevdim ben bu seriyi. Game of Thrones'un atası desem derim yani. Öyle entrikalar.
18 Ekim 2012 Perşembe
David Eddings - Batının Muhafızları
Malloryon'un ilk kitabı. David Eddings'in kendini tekrar etmesi diyorlar, doğru. Belgariad 2 diyorlar, kısmen doğru. Bir devam serisi olduğu için çok farklı bir şey beklememek gerekiyor. Kitapların kapakları yine rezil mesela dsdf. Dünya aynı, bir tek Torak'ın bir sinir buhranı sırasında dünyayı ikiye yarması sonucu ortaya çıkan denizin öbür tarafındaki kıta daha çok giriyor işin içine. Fark bu. Önceki seride yer alan kadro burada var. Ölenler falan oluyor bir tek. Yaşlılık kötü şey.
Emanet büyüdü, Garion kral oldu, diğerleri memleketlerine döndüler. Belgarath, yanına Emanet'i alıp Aldur Vadisi'ne döndü. 'Zakath'ın öküz gibi bir ordusu var, uzun vadede bir savaş daha patlak verecek gibi. Zaten ilk seride Torak öldü ama 'Zakath falan hayattaydı hâlâ. Bunun yanına kehanetlerden çok baba bir düşman daha yaratın, yeni serinizi güle güle kullanın. Urvon var bir de. Urvon, Ctuchik ve Zedar'la birlikte Torak'ın müridiydi. Torak ölünce serseri mayın gibi kaldı ortada. Çokça zamanı olduğu için eski kehanetleri toparladı, Grolimler bunlara Vahiy diyormuş. Bunları kullanarak yeni müritler buldu kendine. Uzaktan yol yapıyor kendine.
Emanet bir süre sonra Durnik'le Polgara'nın yanına gidiyor, onlarla kalıyor. Bu ikisi evlenmişti, ev yapıyorlar kendilerine. Sonra Riva'dan haber geliyor ki Garion ve Ce'Nedra aylardır konuşmuyorlarmış. Kavga etmişler. Toparlanıp Riva'ya gidiyorlar. Pol Teyze olayı çözüp bu ikisini barıştırıyor ama başka bir şey oluyor orada: Emanet'le Garion bir ses duyuyorlar ve Aldur Taşı'nın yanına gidiyorlar gecenin bir körü. Taş dikkat etmelerini söylüyor. Zandramas diye de bir isim ekliyor. Olayı Belgarath'a iletiyorlar, Belgarath araştırmaya başlıyor. İlk seride Kitab-ı Mrin vardı, burada Kitab-ı Darine çıkıyor ortaya. Yani diyeceğim şudur ki bu ortaya yeni yeni çıkan yazmalardan iki seri daha çıkartırmış Eddings. Yine bir taneyle ucuz kurtarmış okuyucularını. Neyse, bu Zandramas Karanlığın Çocuğu'ymuş, Garion'un bir de bununla savaşması lazımmış. Esas Problem Sardion diye bir şey ama; bir taş bu yanlış hatırlamıyorsam. Zıt taş.
Bir de bu Ayı Mezhebi problemi var. Ayı Mezhebi, Tanrı Belar'ın sözlerini çarpıtarak doğudaki krallıkları cortlatmaya çalışırken batının barışını bok eden bir mezhep. Garion'la Ce'Nedra'nın çocuğunun olmamasını Ce'Nedra'nın Tolnedralı olmasına bağlıyorlar ki Tolnedra'dan nefret ediyorlar. Bir de giderek güçleniyor bu adamlar. Sonradan ortaya çıkıyor ki bunların esas adamı olan Harakan, Urvon'un adamıymış. Kendisi büyük sıkıntılar çıkarıyor bir de; Ce'Nedra'ya suikast düzenletiyor, kraliyet ailesini öldürtecekken yanlışlıkla Brand'i öldürüyorlar, en sonunda Garion'un çocuğunu kaçırtıyorlar. Ha, Garion'un çocuğu oluyor en sonunda, Pol Teyze el atıyor ona da. Bir erkek oluyor ve bu çocuğa iyi bakmaları lazım, çünkü kehanete göre başka çocukları olmayacak. Lakin kaçırıyorlar çocuğu işte, Garion da bu Ayı Mezhebi'nin güçlendiği bir şehre saldırıyor arkadaşlarıyla birlikte. Alıyorlar şehri, Harakan ölüyor. Sonra çocuğu kaçıranların gemisi bir Nyssia gemisi olduğu için Garion ve arkadaşları güneye, baba büyücüler araştırma yapmak için doğuya.
Büyünün dünyayla kusursuz etkileşimini gösteren bir bölüm var, on numara. Ben bir iki kahkaha attım. Çünkü komikti. Bu Garion biraz düşüncesiz, alık bir kardeşimiz. Bir mevzuda fırtına falan kopartıyor, bildiğin Nuh tufanı sanki. Sonra ilerleyen günlerde Belgarath Riva'ya geliyor, hışımla Garion'un bulunduğu salonun kapılarını açıyor. Garion heyecan ve sevinçle dede falan diyor, Belgarath'ın cevabı şu: "Kapa çeneni ve otur oturduğun yere!" Dsdf. Meğer o fırtına dünyanın bütün hava olaylarını etkilemiş, neredeyse buzul çağı başlayacakmış falan. Altı ay boyunca uğraşmış Belgarath fırtınanın etkilerini geçirebilmek için. Ama öyle böyle azarlama değil ya, Garion'u, çok affedersiniz, sıçırttırıyor oraya Belgarath. Fdf.
Bir de çeviri gudiklikleri var. "Oh maşallah," deyip gülüyor Garion bir yerde ahashd. Acayip uzun cümleler, bir şeyler. Eksik harfler, satır sonlarında kelimeyi yanlış yerden bölmeler, sıkıntısı çok.
Bir de kurgusal bir saçmalık var. Ben gerçi bok gibi okurum kitapları, öyle leş okurum ki bir bok hatırlamam kısa bir zaman sonra. Dolayısıyla dediğim gibi bir şey olmayabilir ama var lan sanki. Olay şu: Önceki seride Kitab-ı Mrin var demiştim. Bu kitapta Garion'un Karanlığın Çocuğu'nu yeneceği yazıyormuş. E ne diye onca tatava koptu lan o zaman? Zaten kitapta yazıyor Garion'un yeneceği? He? O kadar heyecan yaptırdınız?
Bir de bu Garion'n iç sesi devam ediyor, Emanet de duyuyor bu sesi. Ha en büyük olay da Emanet'in Aldur'un oğlu gibi bir şey çıkması. Tanrının oğlu lan. Süper. Neyse, bu sesin dediğine göre ses aydınlıkmış, karanlıkla aydınlık bir mücadele içindeymiş ve vasıtalar yardımıyla bu mücadele sürüyormuş. Vasıtalar da haliyle bizimkiler. Evet.
Sonuçta Garion yola devam ediyor ama Barak, Mandorallen gibi dostları yanında olamayacak, çünkü ortaya çıkan bir kâhine öyle dedi. Onlarla giderse savaşını kaybedermiş. Kemik kadro duruyor ama, İpek falan var. Yeni birileri katılacak. Valla çok heyecanlı, ilgiyle okuyorum ama tez danışmanım da asıl kitaplarını oku dedi, nasıl olacak bilmiyorum. Muhtemelen seriyi bitirmeden teze başlamam. Bana ne lan.
Emanet büyüdü, Garion kral oldu, diğerleri memleketlerine döndüler. Belgarath, yanına Emanet'i alıp Aldur Vadisi'ne döndü. 'Zakath'ın öküz gibi bir ordusu var, uzun vadede bir savaş daha patlak verecek gibi. Zaten ilk seride Torak öldü ama 'Zakath falan hayattaydı hâlâ. Bunun yanına kehanetlerden çok baba bir düşman daha yaratın, yeni serinizi güle güle kullanın. Urvon var bir de. Urvon, Ctuchik ve Zedar'la birlikte Torak'ın müridiydi. Torak ölünce serseri mayın gibi kaldı ortada. Çokça zamanı olduğu için eski kehanetleri toparladı, Grolimler bunlara Vahiy diyormuş. Bunları kullanarak yeni müritler buldu kendine. Uzaktan yol yapıyor kendine.
Emanet bir süre sonra Durnik'le Polgara'nın yanına gidiyor, onlarla kalıyor. Bu ikisi evlenmişti, ev yapıyorlar kendilerine. Sonra Riva'dan haber geliyor ki Garion ve Ce'Nedra aylardır konuşmuyorlarmış. Kavga etmişler. Toparlanıp Riva'ya gidiyorlar. Pol Teyze olayı çözüp bu ikisini barıştırıyor ama başka bir şey oluyor orada: Emanet'le Garion bir ses duyuyorlar ve Aldur Taşı'nın yanına gidiyorlar gecenin bir körü. Taş dikkat etmelerini söylüyor. Zandramas diye de bir isim ekliyor. Olayı Belgarath'a iletiyorlar, Belgarath araştırmaya başlıyor. İlk seride Kitab-ı Mrin vardı, burada Kitab-ı Darine çıkıyor ortaya. Yani diyeceğim şudur ki bu ortaya yeni yeni çıkan yazmalardan iki seri daha çıkartırmış Eddings. Yine bir taneyle ucuz kurtarmış okuyucularını. Neyse, bu Zandramas Karanlığın Çocuğu'ymuş, Garion'un bir de bununla savaşması lazımmış. Esas Problem Sardion diye bir şey ama; bir taş bu yanlış hatırlamıyorsam. Zıt taş.
Bir de bu Ayı Mezhebi problemi var. Ayı Mezhebi, Tanrı Belar'ın sözlerini çarpıtarak doğudaki krallıkları cortlatmaya çalışırken batının barışını bok eden bir mezhep. Garion'la Ce'Nedra'nın çocuğunun olmamasını Ce'Nedra'nın Tolnedralı olmasına bağlıyorlar ki Tolnedra'dan nefret ediyorlar. Bir de giderek güçleniyor bu adamlar. Sonradan ortaya çıkıyor ki bunların esas adamı olan Harakan, Urvon'un adamıymış. Kendisi büyük sıkıntılar çıkarıyor bir de; Ce'Nedra'ya suikast düzenletiyor, kraliyet ailesini öldürtecekken yanlışlıkla Brand'i öldürüyorlar, en sonunda Garion'un çocuğunu kaçırtıyorlar. Ha, Garion'un çocuğu oluyor en sonunda, Pol Teyze el atıyor ona da. Bir erkek oluyor ve bu çocuğa iyi bakmaları lazım, çünkü kehanete göre başka çocukları olmayacak. Lakin kaçırıyorlar çocuğu işte, Garion da bu Ayı Mezhebi'nin güçlendiği bir şehre saldırıyor arkadaşlarıyla birlikte. Alıyorlar şehri, Harakan ölüyor. Sonra çocuğu kaçıranların gemisi bir Nyssia gemisi olduğu için Garion ve arkadaşları güneye, baba büyücüler araştırma yapmak için doğuya.
Büyünün dünyayla kusursuz etkileşimini gösteren bir bölüm var, on numara. Ben bir iki kahkaha attım. Çünkü komikti. Bu Garion biraz düşüncesiz, alık bir kardeşimiz. Bir mevzuda fırtına falan kopartıyor, bildiğin Nuh tufanı sanki. Sonra ilerleyen günlerde Belgarath Riva'ya geliyor, hışımla Garion'un bulunduğu salonun kapılarını açıyor. Garion heyecan ve sevinçle dede falan diyor, Belgarath'ın cevabı şu: "Kapa çeneni ve otur oturduğun yere!" Dsdf. Meğer o fırtına dünyanın bütün hava olaylarını etkilemiş, neredeyse buzul çağı başlayacakmış falan. Altı ay boyunca uğraşmış Belgarath fırtınanın etkilerini geçirebilmek için. Ama öyle böyle azarlama değil ya, Garion'u, çok affedersiniz, sıçırttırıyor oraya Belgarath. Fdf.
Bir de çeviri gudiklikleri var. "Oh maşallah," deyip gülüyor Garion bir yerde ahashd. Acayip uzun cümleler, bir şeyler. Eksik harfler, satır sonlarında kelimeyi yanlış yerden bölmeler, sıkıntısı çok.
Bir de kurgusal bir saçmalık var. Ben gerçi bok gibi okurum kitapları, öyle leş okurum ki bir bok hatırlamam kısa bir zaman sonra. Dolayısıyla dediğim gibi bir şey olmayabilir ama var lan sanki. Olay şu: Önceki seride Kitab-ı Mrin var demiştim. Bu kitapta Garion'un Karanlığın Çocuğu'nu yeneceği yazıyormuş. E ne diye onca tatava koptu lan o zaman? Zaten kitapta yazıyor Garion'un yeneceği? He? O kadar heyecan yaptırdınız?
Bir de bu Garion'n iç sesi devam ediyor, Emanet de duyuyor bu sesi. Ha en büyük olay da Emanet'in Aldur'un oğlu gibi bir şey çıkması. Tanrının oğlu lan. Süper. Neyse, bu sesin dediğine göre ses aydınlıkmış, karanlıkla aydınlık bir mücadele içindeymiş ve vasıtalar yardımıyla bu mücadele sürüyormuş. Vasıtalar da haliyle bizimkiler. Evet.
Sonuçta Garion yola devam ediyor ama Barak, Mandorallen gibi dostları yanında olamayacak, çünkü ortaya çıkan bir kâhine öyle dedi. Onlarla giderse savaşını kaybedermiş. Kemik kadro duruyor ama, İpek falan var. Yeni birileri katılacak. Valla çok heyecanlı, ilgiyle okuyorum ama tez danışmanım da asıl kitaplarını oku dedi, nasıl olacak bilmiyorum. Muhtemelen seriyi bitirmeden teze başlamam. Bana ne lan.
14 Ekim 2012 Pazar
Manuel Puig - Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet
Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.
Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.
Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
Bende Mitos'tan çıkmış ilk baskısı var, 1990. Bu Can'ınkini sevmedim. Gerçi Mitos'un kapağı daha facia. Neyse. İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.
En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.
Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.
"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'" (s. 35)
İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.
Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.
Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molda okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Hamiş: Eklememişim, yazarken bunu dinliyordum. Tolgahan Çoğulu. Böyle adamlar çıkıyor ya bizden, çok seviniyorum. Helal.
Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.
Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.
Bende Mitos'tan çıkmış ilk baskısı var, 1990. Bu Can'ınkini sevmedim. Gerçi Mitos'un kapağı daha facia. Neyse. İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.
En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.
Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.
"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'" (s. 35)
İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.
Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.
Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molda okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.
Hamiş: Eklememişim, yazarken bunu dinliyordum. Tolgahan Çoğulu. Böyle adamlar çıkıyor ya bizden, çok seviniyorum. Helal.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








