16 Ocak 2014 Perşembe

Gabriel Garcia Marquez - Bir Kayıp Denizci

Marquez'in gazetecilik zamanlarında Luis Alejandro Velasco, bir deniz kazasından kurtulup günler boyunca denizle mücadele ederek karaya çıkabilmiş bir adam, ofise geliyor ve hikayesini satmak istediğini söylüyor. Velasco kazadan kurtulan tek denizci. Karaya ulaştığında bir kahraman gibi karşılanıyor, dikta rejimi ona ödüller veriyor, reklamlarda oynuyor ve daha sonra silinip gidiyor. Giriş bölümünde Marquez'in anlattığına göre hikaye gazetede tefrika edildiğinde hem Velasco'nun, hem de Marquez'in hayatı tehlikeye girmiş, çünkü Velasco'nun kurtulduğu gemi kaçak mal taşıyormuş ve bu mallar doğrudan rejimle ilgiliymiş. Yani adamlar kendi ayaklarına sıkmışlar biraz.

Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.

7 Ocak 2014 Salı

Heinrich Böll - Ademoğlu Neredeydin?

Tahir Alangu'nun 1966'da yazdığı önsözden: "Savaşın somut görüntüsünü değil, insanoğlundaki değerleri olumsuz bir evrime nasıl itelediğini anlatan bu savaş kitabının en önemli ve etkin niteliği, üzerinde uzun uzadıya düşünme, ortaya koyduğu sorunları tartışma gereksinmesini duymadan, ezilerek, bir suçlu bilinci ile katılıp kabul edişimizde beliriyor." (s. 13)

Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.

Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri

Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?

"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş

Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.

"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'

Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)

Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.

Okuyalı bir ay oldu, çoğu şeyi unuttum ve pek de not almamışım. Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.

Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.

Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.

Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.

On numara, savaş leş bir şey.

24 Aralık 2013 Salı

Feride Çiçekoğlu - Uçurtmayı Vurmasınlar

Goriot Baba'yı lisedeyken okumuştum, sonuyla ağlatmıştı. 10 yıl sonra Uçurtmayı Vurmasınlar'da yine aynı şey oldu.

Barış'ın İnci'ye mektuplarından oluşuyor. İnci hapisten çıktıktan sonra Barış bir sürü mektup yazıyor, çoğu adresine ulaşamayan mektuplar. Sansür çok sıkı, uçan kuşu bırakmayacak neredeyse. Uçurtmayı bırakmıyor mesela. Çoğu yasak sadece mektupla sınırlı değil. 80 dönemi.

Barış, Piaget'nin Bilişsel Gelişim Dönemleri'ne göre İşlem Öncesi Dönem'de. 4-5 yaşlarında. Bu dönemin çocukları sıklıkla soru sorar, mantık gelişmediği için sihirli nedenler oluşturur. Çocuğun hayal gücünün hayatı anlamlandırma çabasında en etkin olduğu dönemdir. Romanın etkileyiciliği de Barış'ın düşünme şekliyle hapishaneyi, acıları ve mutluluklarıyla insanları, küçücük bir dünyayı algılama çabası yoluyla ortaya çıkıyor. "Miki'nin işemesi" çok küçük bir örnek. Bir de şu var:

"'Nişanlın neden kafeste?' diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
'Sen niye buradasın?' diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor." (s. 23)

Böyle örnekler bir dünya. Hapishane yöneticilerinin acımasızlığı, koğuşlardaki çekişmeler, dışarısı, içerisi, Barış'a ablalık yapanlar, herkes, her şey Barış'ın gözünden kara mizaha bürünerek yansıyor okura. Küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında yapılan bütün kötülüklerin ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.

Filmini de izlerim ben bunun. Okunmalıdır.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Mustafa Kutlu - Kapıları Açmak

Kutlu'nun mevzulu kasabalarından İstanbul'a uzanan bir uzun hikâye yine.

Kasaba Ege'de zannediyorum. Bir başına bırakılmış. Seçimden seçime hatırlayan politikacılar dışında ziyaretçisi yok, bir vakte kadar. Yatırımcılar bölgeyi keşfedince tarlalar bir bir satılıyor, oteller bir bir belirmeye başlıyor. Şehirlinin parasına akıl erdiremiyor kasabalılar, bunca parayı nasıl kazanmışlar, nasıl gözleri kapalı alıveriyorlar ne varsa? Kasaba bir tatil beldesine nasıl dönüşüveriyor, kasabalıların tepkisi ne oluyor, Kutlu'yu sevmek için bu bölümü okumak yeterli.

Zehra'nın büyük şehri, barlarda geçen yılları bırakıp kasabaya dönmeye karar vermesiyle başlıyor olay. Gül var, Zehra'nın arkadaşı. Dönmemesini söylüyor, idare ediyorlar bir şekilde. Zehra dayanamıyor artık, ne olursa olsun dönecek, yüzleşecek. Sıkıntı büyük, ne olduğunu bilmiyoruz, meraklanıyoruz. Namus belası gerçi, o belli. Kemal'i tanıyoruz; müsrif evlat, keyif erbabı. Ahmet, Zehra'nın ağabeyi. Cihan, içine kapanık bir genç. Zehra'yla evlenecekti, olmadı. Sonra kasabanın dönüşümü, sonra Ahmet'in kardeşi Zehra'yı Kemal'e peşkeş çekmesi. Sözde ortak olacaklar, Kemal parayı basacak da Ahmet için otel yapacak. Kızı kaçırmadan bir gün öncesinde Cihan'la konuşuyor Zehra, yazık olacağını söylüyor. Seviyorlar birbirlerini ama Cihan içine kapanık, sinik biri. O sıralarda elde avuçta bir şey de yok. Sonuçta Kemal Zehra'yı İstanbul'a kaçırıyor, orada kadınlara, kumara takılıyor falan. Bir hesaplaşma olayı yüzünden yurt dışına kaçıyor, Zehra Gül'le kalıyor bir süre. Süs bebeği yapmayı öğreniyor, memlekete dönüp Ahmet'ten sopa yiyince bu bebeklerden yapıp satarak kendine bakıyor. Ahmet suçunun farkında ama kabullenemiyor bir türlü hatasını. Sonra Kemal kasabaya dönüyor derken curcuna. Acılı tatlılı Kutlu hikâyesi işte, mis.

Ben Kutlu'nun anlatımını çok seviyorum, hikâyelerin doğallığı bu yalın anlatımdan geliyor. Alengirli olaylar yok, alengirli bir anlatım yok. Yaşam aslında nasılsa öyle. Basit. Kasabayı anlatırken ayrıntıya girdiğinde bir Ahmet Midhat olmadığını, bu yüzden anlattığı şeyi daha fazla anlatmayacağını söyleyen bir anlatıcı/yazar var, iç içe geçmiş bu ikisi.

Kasabanın tarihini anlatırken araya incileri sıkıştırıveriyor Kutlu: "Cumhuriyet tarihimizin en şanlı mücadelesi verem ile sıtmaya karşı verilmiştir." (s. 26) Nazım Hikmet geldi aklıma.

"Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,"

Gider böyle. Bir adet de kaypak politikacı var romanda, eğlenerek okuyacaksınız onun olduğu bölümleri.

Anadolu'nun trajedisi de sıcak oluyor, çekiveriyor insanı. Hele Kutlu anlatmışsa. Belki yazarın en sevdiğim metinlerinden değil ama sırf o hikâyeci dedeyi dinlemek için bile okunur, kendi sesi var bu metinlerin.

8 Aralık 2013 Pazar

H. P. Lovecraft - Deliliğin Dağlarında

Zamanında sözlüğe yazdığım bir şey:

"bizim tayfa gelmemiş, kafede max payne oynuyorum. gelecekler, klan maçına hazırlanacağız. neyse, max payne.
o zamanlar nebula uo shard'ın sitesinde ctulhu diye bir mod var, onda görüyorum. bu ne lan diyorum, rastgele tuşlara bassam daha güzel bir nick çıkar. neyse, max payne'de görüyorum ki cthulhu diye bir şey var. bir de eser abi var kafede çalışan. gençten bir abi. cd'ye şarkı çektiririm, bir paket sigara parası veririm. bilgisayar donar, eser abi'yi çağırırım. iyi bir abimizdi. neyse, eser abi arkamdan geçiyor.

+ abi bunlar ne böyle yav, bir sürü acayip acayip isimler? kutulu ne yav?
- kitaplarda var oğlum onlar.

metallica'dan biraz biliyorum, bir de kazaa'dan cradle of filth şarkısı indirmiştim cthulhu dawn diye. kapamıştım hemen. o kadar yani.
bende kendince de bir ışık görmüştü galiba eser abi, arada müzik gibi şeyler konuşurduk, bana bir dünya grup önerirdi falan. 10-11 sene öncesinden bahsediyorum, internet kafeler çok güzel yerlerdi o zamanlar. bence. yaşım 13.

- ben sana bir kitap getireyim, oku onu.

tağam mağam bir şeyler diyorum, bizimkiler geliyor. oynuyoruz. ertesi gün geliyor, ben olayı unutmuşum çoktan. eser abi harbiden de getiriyor kitabı, cthulhu'nun çağrısı diye bir şey. allah allah diyorum, kapakta uçan bir yaratık var, elinde yaba. teşekkür ediyorum, eve gidip üniformamı çıkarıyorum, yemeğimi yiyorum, ertesi gün yine göte girecek ingilizce çalışma kağıtlarını bir kenara koyuyorum ve kitabı açıyorum.

ve inanır mısınız, 10 seneyi aşkındır kapatamıyorum. şimdi eser abi ne oldu, ne yaptı, askere gidip geldi mi, gözlükçü olan babasının yanında işe girdi mi, hiç bilmiyorum. en son 7-8 yıl önce gördüm. küçükyalı'nın auseil sokağı gibi davrandığı zamanlar oluyor, bir sokağı başka bir zaman yerinde bulamıyorum. her şey çok çabuk değişiyor. lise bitiyor, üniversite bitiyor, akademik kariyer derdi, kpss derdi, iş derdi birbirini kovalıyor. lakin o kitap, sonra cthulhu mitosu öyküleri, sonra dost'tan çıkan lovecraft'ın bütün eserleri bir türlü kapanmıyor. öykülerimi yazarken tıkandığımda, gelecek kaygısının kıskacında, hayatın ucuzluklarıyla, basitlikleriyle karşılaştığımda gözüm gibi baktığım kitaplardan birini çekiyorum, açıp birkaç sayfa veya bir iki öykü okuyup kitabı yerine koyuyorum. ardından kendi yarattığı evren sayesinde bu sonsuz evrenin aslında pek de bir boka yaramayan -ki yaraması da gerekmez ama hiçbir şeyin boşa olmadığını düşünmek istiyor insan- sayısız galaksilerinden birinin alakasız bir noktasında kendi halinde salınan bir gezegendeki minicik, değersiz, toz kadar bir hayatı böylesine etkileyebilen, onca kokuşmuşluğu, tiksintiyi böylesine unutturabilen bir yazara zamanının çok ötesinden minnet duyuyorum.

boyu kilometrelerle ifade edilen bir tanrıyı çük kadar bir gemiye parçalatmış, olsun. bir numaradır lovecraft."

Tabii zaman geçiyor, okumalar ayrı seyirler izlemeye başlıyor, zevkler değişir gibi olmuyor da çeşitleniyor. Büyüyoruz falan. Nesnelerle olduğu kadar sanatla etkileşimimiz de artık takip edemeyeceğimiz bir boyuta ulaşıyor. Uzadı, kesiyorum. Ara ara rastgele bir hikâye okuyordum, şimdi külliyata tekrar başladım. Ayrı bir keyif alıyorum, bir yandan da 10 senedir gözüme batmayan şeyler çıkıyor ortaya. Sonuçta mutluyum; evimde tek başıma geçirdiğim onca saatte eski bir dost yanımdaymış gibi hissediyorum.

Lovecraft'ın Cthulhu Mitosu hikâyelerinden biri, en uzunlarından. Eskiler'in dünyaya gelişleri, Mi-Go'lar, Cthulhu'nun müritleri falan derken ortalık curcuna. Malzeme bol; insanoğlundan önce milyarlık bir boşluk var. Karanlık çağlar. Bir belgesel vardı, adını unuttum, insanlar bir anda ortadan kaybolsa dünya insansız zamanlardaki haline kaç yılda döner konulu. Şimdi tam şu kadar diyemiyorum, salladığım belli olacak ama söyleyeyim, 10000 yıl falan. Yani 10000 yıl sonra bir uzay gemisi dünyaya inse bize dair hiçbir şey göremeyecek, bulamayacak. İnsan kozmik sonsuzluktan korkuyor ister istemez. Düşününce. Çok küçüğüz ya. Neyse, fantazyacılar için bu karanlık çağlar altın madeni. R. E. Howard, Clark Ashton Smith, tayfadan kim varsa... dedim ve gözlüğümü kırdım. Göremiyorum. Burada gözlükçü yok, ilçeye gitmem lazım ama yarın da pazar. Çok naif küfürler ediyorum. Evet, iyi ekmeği yenmiş bu olayın yani.

Bende Dost'tan çıkan üç ciltlik külliyat var, oradan okuyorum, İthaki'den değil. İthaki'nin Bosch resimli kapağı olan versiyonunu lise sonda sıra altında unutmuştum, ertesi gün yerinde yeller esiyordu. Umarım hakkını verecek birine gitmiştir. Neyse, ben Dost'tan okuyorum, Hasan Fehmi Nemli çevirisini pek sevdim. Mesela hikâyenin adıyla ilgili şöyle bir dipnot var: "Bu ad, Lord Dunsany'nin bir öyküsünden (The Dreamers Tales'deki Hashish Man'den) alınmış olabilir. 'Ve sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık.'" İthaki baskısında böyle dipnotlar yok. Kemik okuyucu için çok önemli bunlar, tercih sebebi olabiliyor. Çevirmenin kalitesini gösterir bu. Bir de Lovecraft'ın Lord Dunsany hayranlığını bilenler için güzel bir nokta. Lord Dunsany'yi Babil Kitaplığı içinde yine Dost bastı ama bir tanecik. Onu da dönüp dönüp okurum. Amazon'dan İngilizcesini falan alacağım artık bütün eserlerinin.

Özet geççiler için hikâye şu: Miskatonic Üniversitesi'nden 20 küsur akademisyen, Antarktika'ya araştırma yapmaya gidiyor. Zamanın birinde tropikal iklimin hüküm sürdüğü topraklara ulaşmak, fosil falan çıkarmak amaç. Bazı taşlar bulunuyor, bunun üzerine içlerinden biri üç beş kişiyle tayfadan ayrılıp başka bir yerde kazıya gidiyor. Acayip varlıklar buluyor, bunları telsizle kampa bildiriyor ve bağlantı kesiliyor. Esas adamımız, yanına birini alıp kampa gidiyor ve görüyor ki köpekler, adamlar falan deşilerek öldürülmüş. Sonra öneden de dikkatlerini çeken sıradağları aşıyorlar, kadim bir şehir keşfediyorlar. Dilleri falan tutuluyor; dünyanın en soğuk yerinde eski bir uygarlık. İniyorlar, şehre giriyorlar, yer altında keşfe çıkıyorlar ve sonra bir şeyle karşılaşıp kaçıyorlar. Bu kadar.

William Dyer anlatıcı. Miskatonic'ten bir profesör. Hikâyeyi oluşturan metni neden kaleme aldığıyla başlıyor olay. Korkunç keşiflerinden sonra Starkweather-Moore adlı, daha donanımlı bir keşif gezisini engellemek amacıyla, gazetelerde yer almamış bölümleriyle hikâyeyi bir kez daha anlatıyor. Amacının bazı araştırmacıları gezinin yapılmaması yönünde ikna etmek olduğunu söylüyor ama elinde pek kanıt da yok açıkçası, fotoğraflara inanmadıklarını söylüyor mesela. Bu da metni inandırıcılıktan uzaklaştırıyor açıkçası, Dyer'ın çabaları bu yönde olsa da. Her şeyi denemeden pes etmek istemiyor açıkçası, bir de olayın psikolojik yıkımından kurtulmayı amaçlamış olabilir. Kimseye tam olarak anlatılmamış bir hikâye var elde, bu hikâye Dünya'nın ve evrenin tarihiyle ilgili ve bunu bilen iki kişi var sadece.

Cthulhu Mitosu, birbirinden bağımsız hikâyelerden oluşsa da haliyle ortak bazı mevzular var. Olaylar, karakterler. Buradaki karakterlere başka hikâyelerde tekrar rastlayacağız. Bazen sadece isimleri geçecek. Tam tersi de geçerli; mesela gezinin düzenlenmesini sağlayan bir sponsor var: Nathaniel Derby Pickman Vakfı. Pickman soyadıyla sıkça karşılaşacağız, eğer külliyatı okursak. Neyse, başlarda uzun bir yolculuk safhası var. İncelikle anlatılmış. Kutba ulaşınca kampın kurulumu, uçakların inşası (aslında parça parça uçaklar) ve Lake'in bulunan fosilleri incelemesi geliyor. Lake'e göre bu fosiller ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen bir canlıya ait. Takımdan ayrılıp araştırmaya yollanmasına yol açan şey bu fosiller. Bir diğer olay da dağların tepelerindeki düzgün geometrik şekiller. Dyer önce serap olduklarını düşünüyor, yakından baktığında kadim bir dünyaya açılan kapılar olduklarını düşünüyor. Şunu da söyleyeyim, metin bir bilim adamının diliyle yazılmamış. Necronomicon'lar falan havalarda uçuşuyor, isteri krizine ramak kalmış sanki. Psikolojisini, fikirlerini şekillendiren bir ortamın getirisini metne döküyor Dyer; bir bilim insanı olarak elinden gelen her şeyi yapmış ve son bir çaba gösteriyor. İnandırıcılığı yok edici bir şekilde.

Kısa keseceğim; Lake, bilinen yaşamdan çok daha öncesinde de dünyada yaşam formları olduğunu belirliyor. Sonra o yolculuk, Eskiler'in bedenlerini bulması ve Eskiler'in çözülmesiyle birlikte ayvayı yemesi. Dyer ve Danforth'ın kadim şehirdeki yolculukları, kabartmalardan Eskiler, Cthulhu'nun müritleri ve Mi-Go'lar hakkında öğrendikleri, kaçış... Tembel olmasam alayına girerim ama cık.

Lovecraft canımızdır. Okuyalım. Evet.

28 Kasım 2013 Perşembe

Heinrich Böll - Trenin Tam Saatiydi

"Yakında ölüyüm. Öleceğim, yakında. Sen kendin söyledin bunu, senin içinde biri, senin dışında biri söyledi bu 'yakındanın' yerine geleceğini. Her neyse, bu yakında, savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey, hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?" (s. 10)

Sonrasında çeşitli senaryoları düşünüyor Andreas. Amerika taarruza geçmezse, Rusya geç kalırsa, bir dolu ihtimal. İhtimaller ölümü geciktirebilir mi, bunları düşünüyor. Tren tam saatinde kalkıyor, Andreas ölüme doğru bir yolculuğa çıkıyor ve bu yolculuğun her anı kurşunlar tarafından delik deşik edilme düşüncesiyle sürüyor. Kurşunlar, bombalar da önemli değil aslında, daha yirmilerinin başında olan Andreas'ı korkutan şey ileride öylece duran, devinimsiz bir şekilde bekleyen o koca karanlık.

Öğrencilerime Saving Private Ryan'ın açılış sahnesini izlettim geçenlerde, 29 Ekim'e gelene kadar nelerin atlatıldığını gözlerinde birazcık da olsa canlandırabilmek için. Törenlerde savaşlarla ilgili çok şey söylenir, çok şey anlatılır ama savaşın nasıl bir şey olduğunu kimse bilmez. Çanakkale Savaşı'nı çok okuduk, Mehmet Akif'in dizeleriyle gözümüzde canlandırdık, yine de savaşın yıkıcılığından çok uzağız. Kıyımın sonsuz dehşetini yaşamadık biz, umarım yaşamayız. Neyse, o sahnede sahile yaklaşan çıkarma gemilerindeki genç askerlerin davranışlarına pek dikkat etmemiştim. Sırf o bölümleri iki üç defa izledim sonra. Gemiler sahile yaklaşırken artan bomba sesleri, bombaların etkisiyle yağmur gibi yağan deniz suyu, askerlerin kusmaları, dua etmeleri, bir sürü şey. Birkaç dakika sonra öleceklerini bilen bu gencecik insanların kimlikleri, isimleri yok. Bahsettiğim koca bir boşluk var önlerinde, düşecekler. Başka koşullar altında iyi dost olacak insanlar, farklı üniformaları giydikleri için birbirini öldürecek. Bütün hayaller, umutlar, yaşanmış onca şey tek bir üniformada. Düşman, o zaman öldür ki o seni öldürmesin. İnsanlığı öldürmek açısından savaştan daha başarılı bir şey düşünemiyorum.

Andreas'ın cepheye yolculuğu, D-Day'de sahile ulaşmak için bombaların arasına dalan askerlerin yolculuğuyla temelde aynı. O askerlerin içinde kaç tane Andreas vardır kim bilir? Gerçi orduya katılma biçimleri farklı, üniformaların rengi farklı ama dünyanın her yerinde asker aynı askerdir, ne yazık ki.

Trene binerken bir askerler bir rahibin konuşmalarına kulak misafiri oluyor Andreas. Asker, kendini tekerleklerin altına atmak istediğini, ne de olsa yakında öleceğini söylüyor. Bu da ilginç. İnsanların nasıl öleceklerini bilmek istemeleri gibi bir şey. Bilinen bir ölüm, bilinmeyeninden daha kolay, daha çabuk kabul edilebilir görünüyor. Bu belirsizlik, metnin leitmotiflerinden biri. Saatler, istasyonlar ve daha sonra insanlar, bu belirsizliğin etrafına örülecek. Özellikle istasyonlar.

"(...) Artık hiç, artık hiç göremeyecek Nikopol'u.. Geriye. Jassy.. Hayır, Jassy'yi de göremeyecek hiç. Czernowitz'i hiç göremeyecek artık. Lemberg.. Lemberg'i görecek henüz; Lemberg'e canlı girecek. Aklımı kaçırmışım, diye düşünüyor, delirmişim ben, Lemberg ile Czernowitz arasında ölseydim ya. Ama ne çılgınlık... zorlayarak atıyor düşünceleri kafasından, yeniden sigara içmeye başlayıp gözlerini gecenin suratına dikiyor. İsteri bu bendeki, delirmişim, çok sigara içtim, bütün gece, bütün gün konuştum, konuştum durdum, uyumadım, yemek yemedim, yalnız sigara içtim, aklını kaçırmamalı insan böyle.." (s. 12)

Hınca hınç dolu bir vagonda, kıvrılıp uyumanın imkansız olduğu bir yerde geçmişin zerrelerini silmekten başka bir şey gelmiyor aklına Andreas'ın. Pek de başarılı olamıyor gerçi, bu yüzden savaşla geçmiş, bilinç akışında birleşiyor ve Andreas'ın düşüncelerini ele geçiriyor. Anlatının bir boyutu bu, diğer boyutunu başlı başına yolculuk oluşturuyor; yolculukta tanışılan askerler, sigarasızlık, delirmeme çabaları, açlık, istasyonlar, ölüme biraz daha yaklaşma düşüncesi, saatlerin sayımı... Bilinçaltından ölümle ilgili imgelerin ortaya çıkışı bir yana, ölüme uzanan yolculuğun Andreas'ın varlığının farkındalığını artırması, daha da katlanılmaz bir hal çıkarıyor ortaya. Kurtuluş yok, öyleyse kabullenmeden önce acı çek. Böyle bir şey.

Sarı ile Sakalı Uzamış var, iki asker. Farklı düşünme biçimleriyle onlar da sonun gelişi fikriyle mücadele ediyorlar ve geçmeyen zamanı eritebilmek için savaş, kadınlar ve poker hakkında konuşuyorlar. Bu da savaşa özgü; belki sosyal yaşamda yüzüne bakılmayacak insanlar eğreti bir dostluk kuruyorlar. Savaş hali. Kaçma fikri hiç gelmiyor mu akıllarına, geliyor. Trenden atlayıp kaçabilirler ama nereye kaçacaklar? Yine bilinenin çekiciliği çıkıyor ortaya. Kabul edilmiş bir ölüm, bilinmeyen bir kaçıştan daha makul gözüküyor.

"(...) Büyük bir sabırsızlık içindeyim, korkum yok, garip olan da bu, korkum yok, sadece ne olduğu belirsiz bir merak ve huzursuzluk. Ne olursa olsun, ölmek istemiyorum ben. Yaşamak istiyorum, teorem olarak hayat güzeldir, teorem olarak yaşamak olağanüstü bir şeydir, ama inmek istemiyorum, inebileceğim halde, ne garip. Sadece şu koridordan yürüyüp geçmek, şu gülünç çıkını olduğu yerde bırakmak ve inip gitmem yeter, nereye olursa, ağaçların altında, güz ağaçları altında gezinmeye, ama ben burada kalıyorum bir kurşun parçası gibi, bu trende kalmak istiyorum, Polonya'nın gamlı havasını, ölmek zorunda olduğum Lemberg ile Czernowitz arasındaki şu bilinmez geçidi müthiş özlüyorum." (s. 28-29)

Yazacak çok şey var ama bu kadar yeterli, özü aşağı yukarı anlattım. Olina var bir de. Aktarma sırasında galiba, eğlence mekanına giriyorlar ve Andreas Olina'yla tanışıyor orada. Bundan sonrası birazcık Beyaz Geceler ayarında. Birbirini tanımaya çalışan, korkunç zamanların içinde sıkışmış iki insan. Geçmişle ve şimdiyle dolu bir gecenin ardından Sarı, Sakalı Uzamış, Andreas ve Olina, yolculuğua çıkıyorlar bir arabayla. Sarı veya diğeri, Will. İsmini kazanacak kadar dostluk kurabilmiş Andreas'la. Neyse, giderlerken uçakların saldırısına uğruyorlar ve araba havaya uçuyor, Andreas kurtuluyor. Yanan arabayı ve Olina'nın kanlı kolunu izlerken ilk kez, yolculuğa çıktığından beri gerçekten ağlamaya başlıyor. Nokta. Ani bir son.

Her ne kadar eğitimliyse de eğitimi geçtim, varoluşunun farkında olan bir gencin savaş-ölüm yolculuğu. On numara bir novella mı diyeyim, roman mı diyeyim, bilemedim. Savaşanlar, savaşmak zorunda kalanlar için gelsin:

20 Kasım 2013 Çarşamba

Alacakaranlık Kuşağı

Senaryolar mı acaba diye düşündüm, bilmiyorum. 60'lardaki ilk seriyi izledim, 90'lardaki bölümleri hiç izlemedim. Belki onlardandır bu hikâyeler. Bir de ne kitaplar basılmış ya, bunun varlığından haberim yoktu. Adapazarı'nda bir sahafta rastladım.

The Twilight Zone işte, o ayarda hikâyeler var. Jerome Bixby var mesela, The Man From Earth'ün yazarı. Yazın ölen büyük adam Richard Matheson var, Patricia Highsmith var. Bilmediğim yazarlar var. Kadro güzel.

Gece Yolculuğu: Will F. Jenkins'in. Madge, yolculuğa çıkmadan önce Bay Tabor tarafından aranıyor. Yeğen Eunice de Madge'in gideceği yere gitmek istiyor, acaba beraber giddebilirler miymiş. Madge, Eunice'i arabasına alıyor ama zamanla kızın erkek olduğunu anlıyor. O civarlarda da cinayetler işleniyor falan. Bildiğimiz son geliyor derken ters köşeye yatıyoruz, ben bu hikâyeyi pek sevdim.

Salyangoz Dostu: Patricia Highsmith'in. Peter Knoppert ve salyangoz hayranlığı. Eh, bir şeye aşırı derecede bağlanırsan o da sana bağlanıyor, sonra kurtulamıyorsun falan.

Yok Olma Furyası: Matheson'ın. Auseil Sokağı'nın bir daha bulunamamasını Lovecraft okuyanlar bilir. Onun gibi. Fark şu; adamın hayatı yavaş yavaş kayboluyor. Eşyalar, insanlar, kişilik. Falan.

Küçük Bir Facia: Henry Bemis, dünya havaya uçtuğunda bir bankanın kasasındaydı. Bir anda kendini kaybetti, ayılıp dışarı çıktığında binaların yıkılmış olduğunu gördü. Her yer yıkılmıştı. Tanıdığı herkes ölmüştü. Artık en büyük özlemi olan kitaplara gömülebilirdi. Kütüphaneye gitti, kitaplara dalmışken gözlüğünü kırdı ve çocuk gibi ağlamaya başladı. Gözlüksüz hiçbir şey göremiyordu çünkü.

Sonsuzun Ötesindeki Kardeşler: En sağlam hikâyelerden biri bu. Paul Fairman'ın.

Charles, arkadaşı Conrad'ı son kez gördükten sonra Mars'a yolculuğa çıkar. Marslılarla tanışır, onlarla takılır falan. Marslılar görünürde süper canlılardır, az çok iletişim kurabilirler ve Charles derdini anlatabilecek durum gelir. Ev ister, yaparlar falan. Sonra bir gün kendini parmaklıklarla çevrilmiş olarak bulur. "Doğal ortamında dünyalı" tabelasını kafesin önüne oturtmuşlardır. Conrad'ın sözleri gelir aklına: "İnsanlar her yerde aynıdır." Sonra parmaklıkları tutup bağırmaya başlar.

Daha Güzel Yaşamak: Bu da bir diğer sağlam hikâye. Anthony, hayal gücünün sınırları içinde istediği her şeyi gerçekleştirebilen bir çocuk. Yani birinin toprağa gömülmesini istese olay gerçekleşiyor. İnsanların düşüncelerini de okuyor bu piç, hoşuna gitmeyen şeyleri yakaladığında anında kesiyor cezayı. Dolayısıyla akrabalar, komşular falan yıllardır çocuğu hoş tutabilmek için uğraşıyorlar. Yine bir sonuca varsa da etraftaki insanların ve Anthony'nin psikolojisi derince incelenmiş, fark yaratan bir hikâye bu.

Tina'nın Gecesi: Matheson'ın. Ortadan kaybolan bir bebek var. Sesi geliyor ama sesin geldiği yerde hiçbir şey yok. Başka bir boyuta geçmiş falan. Onu geri getirme çabaları.

İnsan Koltuk: Edogawa Rampo'nun. Rampo, "Japonya'nın Stephen King'i" olarak bilinen bir yazarmış. Hiç bilmiyordum, memnun oldum.

Ünlü bir yazara bir hayran mektubu geliyor. Mektubu yazan adam marangozdu galiba, bir koltuk siparişi alıyor ve koltuğun içine kendisinin de oturabileceği bir bölüm yapıyor. Koltukta yaşıyor herif yani. Koltuk el falan değiştiriyor, son durakta evin hanımına aşık olduğunu yazıyor adam. O kadın da yazarmış işte falan. Ama meğerse böyle bir şey yokmuş, yazarı etkilemek için uydurulmuş hikâye. Değişik.

İki hikâye daha var, onlar da güzel. Valla güzel kitap, türün hayranlarını keser en azından.

Şöyle müzikler yapıyoruz, ilgilenirsiniz belki:

Sahtegi