Fatih Hoca var çalıştığım yerde, İngilizce hocası. Beş aydır okul-ev zincirinden bunalmıştım, okullar da tatil oluyor diye çıktık perşembe gecesi, sohbet muhabbet. Evine gittik, plak dinledik, kütüphanesine baktım. Deli kitaplar var, Fante'nin kitaplarını görüp ödünç aldım. Dün İstanbul'a dönerken yolda okudum bunu. Bukowski'den duymuştum ama sahaflarda vs. hiç denk gelmediğim için okuyamamıştım Fante'yi. Bir de şey vardı, kitap fuarında 6 45'in standında elinde şarap, gençten bir dayı. "Oo, Fante'ye bulaşmamak çok büyük hatadır," demişti. Oğlum böyle adamlar var, çok garip. Aziz Kedi Kitabevi'nden Brautigan'ın Japonya Günlükleri'ni alırken orada takılan berduş-nerd karışımı bir kardeşimiz usulca yanaştı, "Dün programda söylediler, oradan mı duydunuz kitabın çıktığını?" dedi. Yok, duymadım oradan. "Ben dinlemiyorum programı," dedim, uzaklaştı. Tripler süper ama. Mütemadiyen kaybediyorlar ya, hayat berbat. Neyse ne ya.
Arturo Bandini'ye de aynı yaftayı yapıştırmaya çalışmışlardır ama loser değil Bandini, hatta kazananlar arasında en tepede güneş gibi parlıyor.
Kitabın başında Bukowski'nin bir tanıtım yazısı var. Fante, Bukowski'nin tanrısı, öyle söylüyor Bukowski. Bir kadınıyla kavga ederken, "Ben Bandini'yim!" diye bağırırmış mesela, sonra Fante'nin takıldığı Bunker Hill civarlarına gider, gezinirmiş. Bu olay bence tek başına yeterli, Bukowski'nin ne büyük bir hayranlık beslediğini anlayabilmek için.
Bandini Colorado'dan otobüse atlayıp Los Angeles'a geldi, bir otele yerleşti ve yazmaya çalıştı. Amacı büyük bir yazar olmaktı. Kütüphanelere gitti, şehirde dolandı, aylaklık etti ve aklına gelen her şeyi kağıda dökmeye çalıştı. Çoğunu attı kağıtlarını, elinde kalanların kendisini en iyilerden biri yapacağını düşündü. Bu bölümüyle biraz Martin Eden'a benziyor Bandini; hikâyeleri sürekli geri çevriliyor, deniyor ve deniyor. Tabii ki bundan ibaret değil bütün olay, loser olmasa da yenilgileri, dengesizlikleri ve aşırı özgüveninin dünyayla çatışması var. Git gelleri bol bir adam. Böyle bir adamın yaşama uğraşısı bu, benzerleri arasında Bandini'nin doğallığı ve bütün diğer şeyler fark yaratıyor.
Annesine mektuplar yazıyor Bandini. Uydurduğum bir örnek: "Anneciğim, yeni bir anlaşma yaptım; hikâyem basılacak ve yüklü bir miktar para alacağım ama şartlar gereği bir ay sonra ödeme yapılacak. Bana bir onluk gönderebilir misin? Seni çok seven oğlun Bandini." Gelen para striptiz kulüplerine, barlara gidecek ve Bandini yaşayacak, oradan oraya sürüklenecek ve hikâyeleri için yaşadıklarını biriktirecek.
"Bandini (İsveç yolculuğuna çıkmadan önce verdiği bir söyleşide): 'Genç yazarlara tavsiyem son derece basit. Yeni deneyimlerden kaçınmasınlar. Hayatı bütün yanları ile yaşasınlar, cesur olsunlar.'
Gazeteci: 'Bay Bandini, size Nobel ödülünü kazandıran bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?'
Bandini: 'Kitap bir gece Los Angeles'da yaşadığım gerçek bir olayı anlatıyor. Kitapta yazılı her şey gerçek, yaşadım hepsini.' (s. 21)
Bandini için gelecekteki kendisi üçüncü tekil şahıs, o büyük bir yazar çünkü. Kendi kimliğinin ötesinde bir varlık. Üne kavuşmuş, zengin, hayranları var, yüzlerce mektup alıyor ve aç değil, haliyle. Bandini aç kaldığında portakal yemekten iğrense de portakala güzellemeler yazıyor, yaşadığı odada takılan fareyle arkadaşlık kuruyor. Hayalindeki kendisini bir başkası gibi görmesi son derece normal. Bir üst-insan hayalindeki. Tanrıyla konuşmalarında bile fark ediliyor bu. Ateist Bandini, öyle olduğunu düşünüyor en azından. Kilise onun için "aptalların, ahmakların, cibbiliyetsizlerin ve şarlatanların sığınağı." (s. 20) Sonradan düşündükleri de yanar dönerliğine güzel bir örnek: "(...) Tanrım artık bir ateist olduğum için beni bağışla ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin." (s. 20)
Bandini kendini de bilen bir adam aslında; ateist olmadığının, tanrıya isyan etmediğinin, iyi bir yazar olmak için feda etmesi gereken çok şey olduğunun, hepsinin farkında. Yine de anlık fırtınalar adamın düşüncelerini çok uzaklara savurabiliyor işte. Aşık olduğu zamanlar bunu daha iyi görebiliyoruz.
Camilla Lopez, Bandini'nin hayatına girince metnin anlatım tekniği ve odağı değişiveriyor. Yine Bandini var merkezde ama artık kadınlarla ilişkilerin üzerinde daha sıkça duruluyor. Adamın kadınlarla ilişkileri... Yok. Belli bir noktaya kadar ilerletiyor, sonrasında arazi oluyor. Kaçıyor kadınlardan, duygusal sömürücü, istediğini almak, daha ötesine geçmemek için yetiyor ona. Camilla'da böyle olmuyor. Camilla ezmeye çalışıyor Bandini'yi, adam da daha büyük ataklarla karşılık veriyor. Kırıcı, saldırgan bir ilişki bu. İlişki de değil aslında; Bandini aşık olduğu güzelliği yıkmak istiyor ve Camilla da kendisine acı verilmesini istiyor. Roller değişiyor bazen. Çok karmaşık. Aniden ortaya çıkıp bir gecede baş döndüren Vera Rivken, büyük bir depremde öldüğü zaman Bandini kendini suçluyor yine, günah işlediği için deprem olduğunu düşünüyor ve Camilla'ya dönüyor. Sonu üzücü bir hikâye, Bukowski, Kasabanın En Güzel Kızı'nı yazarken direkt buradan esinlenmiş. Ya da o da yaşadığını yazmıştır. Çok farklı hayatlar yaşamamışlar sonuçta.
On numara bir Bandini sözüyle bitiriyorum: "Hayat böyle yaşanmalıydı, gayesizce dolaşarak, bir mola ve yola devam, beyaz çizgiyi izle, bir sigara yak ve çölün şaşırtıcı göğünde anlamları ara boşuna." (s. 145)
29 Ocak 2014 Çarşamba
17 Ocak 2014 Cuma
George R. R. Martin - Kılıçların Fırtınası
İlk iki kitabı iki sene önce okumuştum, devamı biraz geç geldi ama diziyi izlerken okumadan edemedim, tabii dayanamayıp diziyi bitirdim önce. Olay örgüsü kitapta dizinin bittiği yerden sonra devam ediyor, her kitaba bir sezon şeklinde bir senaryo yok. Kitap çok daha ayrıntılı tabii.
Nasıl anlatayım bilemedim, karakterler üzerinden gideceğim.
Robb: Robb belki çok savaş kazandı, Jamie'yi tutsak aldı ama tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Savaşları kazandığını ama durduğu yerde kaybetmeye başladığını söylüyordu bir yerde. Lordlarını bir arada sorunsuzca tutamadı, bir de tutsaklarını en iyi şekilde koruyamadı. Karstark'ın kellesini alması adaletti ama o duruma yol açan sebepleri en başta kaldırması gerekliydi; tutsak Lannister çocuğunu daha iyi korumalıydı. Tywin Lannister sadece bekledi ve Robb'un ordusu çözülme emareleri göstermeye başladı. Asıl son bunun sonucunda gelmedi, bambaşka bir yerden vuruldu son darbe. Evlilik yeminini bozan Robb, misafiri olduğu Walder Frey tarafından katledildi, feci bir şekilde. Kuzeyin Kralı feci düştü, babası gibi. Ruhuna fatiha.
Catelyn: Kızlarını kurtarabilmek için Jamie'yi kral oğlundan habersiz kaçırdı, Brienne'le güneye yolladı. Kuzey'in parçalanmasındaki katkısı göz ardı edilemez. O da katliamda oğluyla birlikte öldü ama mucizevi bir geri dönüşü var, Beric Dondarrion sayesinde.
Jon: Sur'un yeni efendisi. Yabanıllarla birlikte takıldığı zamanlar Ygritte'le beraberdi ama kirişi kırıp Sur'u savunmak için geri döndüğünde, savaştan sonra Ygritte'in cesedini görünce pek üzülmedi. Stannis Baratheon'un hızır gibi yetiştiği zamanda yorgunluktan kırıldı kırılacaktı, canını ortaya koyup pek dövüştü. Sam'i de haklı olarak gönderdi, bebekli bir katakulliyle ama o sonraki kitaba giriyor.
Joffrey: Melisandre'nin kurbanlarından. Geberdi gitti cins, iyi oldu. Son zamanlarında dedesi Tywin'e bile gider yapmaya başlamıştı. Ulan sen kimsin.
Tywin: Yine iyi dayandı, onca cinsliğin arasında çizgisini koruyan nadir adamlardandı. Tabii oğlundan esirgediği sevgi sonunu getirmeseydi iyiydi. Lan doğarken annesini öldürdü diye çocuğunu sevmemek nedir. Arya'ya gösterdiği samimiyet için kendisini daima saygıyla anacağız tabii.
Sansa: Joffrey'in Margaery ile evlenme olayı ortaya çıkınca Kuzey'in ele geçirilmesi için Tyrion'la evlendirildi. İyi de idare etti durumu ama Joffrey'nin ölümüyle birlikte kellesi gidiyordu az daha. Serçeparmak ile kaçtı da kurtuldu gibi gözüküyor şu an, yine güvende değil. Serçeparmak'ın işlediği bir cinayet var sonraki kitapta, Sansa yine güvende değil. Kıl oluyorum gerçi buna, geberebilir. Ay şövalyeler süper romantik diye diye bok etti hayatını.
Arya: Yazık ya. Harrenhall'dan uzadı, yolda arkadaşları bundan ayrıldı, Dondarrion'un eline düştü, sonra Tazı'nın eline düştü. Karşısına kim çıktıysa fidye için kaçırdı bunu. İkizler'e, annesiyle Robb'un yanına geldiği an, kaleye girerken ailesi içeride katlediliyordu. Kirişi son anda kırıp uzadı, Tazı'yı bıraktı ve Braavos'a yelken açtı. Valar morghulis.
Stannis: Renly cortlayınca bir gazla savaşa girdi ama Tyrion tarafından hacamat edilince dipten ve derinden oynamaya başladı. Davos'un okuduğu parşömenle birlikte Sur'a gitti, kurtardı adamları. Melisandre'nin etkisinde, güvendiği tanrıdan lütuf gördü ama sonrası için neler yapabilir, görürüz.
Tyrion: Yazık be. Üstüne atılan bir cinayet var, giderken babasını öldürüp gidiyor, sırf kalbi kırılsın diye Jaime'ye yalan sıkıyor. Haksızlığa uğradıkça villain'lığa doğru gidiyor. Hiç kızmıyorum, ne yapsa mübahtır. Lan yıllardır adamın gururuyla, haysiyetiyle oynadınız. Kesecek alayınızı.
Jaime: Kitaptaki en uzun serüveni bu herif yaşadı. Paradigma değişti, adamın Kral Katili sıfatının arkasındaki olaylar sayesinde herife sempati bile duyduk. Tabii eli çtart diye kesilince sevinmedim değil. Küçücük çocuğu kuleden aşağı iter misin, oh olsun sana edepsiz herif. Şehre geri döndü, Cersei'sine kavuştu ama kılıç eli yok artık. Pis herif.
Cersei: Bu da iyice kafayı kırmaya başladı. Joffrey öldürülünce Tyrion'ın peşine düştü, Tommen'a bel bağladı, amcasıyla kavga etti falan. Çok durmaz, indirirler bunu aşağı.
Theon: Hak ettiğini buldu. Ailem de ailem. Al sana aile aptal herif, her kemiğini kırmışlardır umarım.
Süper kitaptı, şimdi sonrakini okuyorum. Biter öbür gün.
Nasıl anlatayım bilemedim, karakterler üzerinden gideceğim.
Robb: Robb belki çok savaş kazandı, Jamie'yi tutsak aldı ama tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Savaşları kazandığını ama durduğu yerde kaybetmeye başladığını söylüyordu bir yerde. Lordlarını bir arada sorunsuzca tutamadı, bir de tutsaklarını en iyi şekilde koruyamadı. Karstark'ın kellesini alması adaletti ama o duruma yol açan sebepleri en başta kaldırması gerekliydi; tutsak Lannister çocuğunu daha iyi korumalıydı. Tywin Lannister sadece bekledi ve Robb'un ordusu çözülme emareleri göstermeye başladı. Asıl son bunun sonucunda gelmedi, bambaşka bir yerden vuruldu son darbe. Evlilik yeminini bozan Robb, misafiri olduğu Walder Frey tarafından katledildi, feci bir şekilde. Kuzeyin Kralı feci düştü, babası gibi. Ruhuna fatiha.
Catelyn: Kızlarını kurtarabilmek için Jamie'yi kral oğlundan habersiz kaçırdı, Brienne'le güneye yolladı. Kuzey'in parçalanmasındaki katkısı göz ardı edilemez. O da katliamda oğluyla birlikte öldü ama mucizevi bir geri dönüşü var, Beric Dondarrion sayesinde.
Jon: Sur'un yeni efendisi. Yabanıllarla birlikte takıldığı zamanlar Ygritte'le beraberdi ama kirişi kırıp Sur'u savunmak için geri döndüğünde, savaştan sonra Ygritte'in cesedini görünce pek üzülmedi. Stannis Baratheon'un hızır gibi yetiştiği zamanda yorgunluktan kırıldı kırılacaktı, canını ortaya koyup pek dövüştü. Sam'i de haklı olarak gönderdi, bebekli bir katakulliyle ama o sonraki kitaba giriyor.
Joffrey: Melisandre'nin kurbanlarından. Geberdi gitti cins, iyi oldu. Son zamanlarında dedesi Tywin'e bile gider yapmaya başlamıştı. Ulan sen kimsin.
Tywin: Yine iyi dayandı, onca cinsliğin arasında çizgisini koruyan nadir adamlardandı. Tabii oğlundan esirgediği sevgi sonunu getirmeseydi iyiydi. Lan doğarken annesini öldürdü diye çocuğunu sevmemek nedir. Arya'ya gösterdiği samimiyet için kendisini daima saygıyla anacağız tabii.
Sansa: Joffrey'in Margaery ile evlenme olayı ortaya çıkınca Kuzey'in ele geçirilmesi için Tyrion'la evlendirildi. İyi de idare etti durumu ama Joffrey'nin ölümüyle birlikte kellesi gidiyordu az daha. Serçeparmak ile kaçtı da kurtuldu gibi gözüküyor şu an, yine güvende değil. Serçeparmak'ın işlediği bir cinayet var sonraki kitapta, Sansa yine güvende değil. Kıl oluyorum gerçi buna, geberebilir. Ay şövalyeler süper romantik diye diye bok etti hayatını.
Arya: Yazık ya. Harrenhall'dan uzadı, yolda arkadaşları bundan ayrıldı, Dondarrion'un eline düştü, sonra Tazı'nın eline düştü. Karşısına kim çıktıysa fidye için kaçırdı bunu. İkizler'e, annesiyle Robb'un yanına geldiği an, kaleye girerken ailesi içeride katlediliyordu. Kirişi son anda kırıp uzadı, Tazı'yı bıraktı ve Braavos'a yelken açtı. Valar morghulis.
Stannis: Renly cortlayınca bir gazla savaşa girdi ama Tyrion tarafından hacamat edilince dipten ve derinden oynamaya başladı. Davos'un okuduğu parşömenle birlikte Sur'a gitti, kurtardı adamları. Melisandre'nin etkisinde, güvendiği tanrıdan lütuf gördü ama sonrası için neler yapabilir, görürüz.
Tyrion: Yazık be. Üstüne atılan bir cinayet var, giderken babasını öldürüp gidiyor, sırf kalbi kırılsın diye Jaime'ye yalan sıkıyor. Haksızlığa uğradıkça villain'lığa doğru gidiyor. Hiç kızmıyorum, ne yapsa mübahtır. Lan yıllardır adamın gururuyla, haysiyetiyle oynadınız. Kesecek alayınızı.
Jaime: Kitaptaki en uzun serüveni bu herif yaşadı. Paradigma değişti, adamın Kral Katili sıfatının arkasındaki olaylar sayesinde herife sempati bile duyduk. Tabii eli çtart diye kesilince sevinmedim değil. Küçücük çocuğu kuleden aşağı iter misin, oh olsun sana edepsiz herif. Şehre geri döndü, Cersei'sine kavuştu ama kılıç eli yok artık. Pis herif.
Cersei: Bu da iyice kafayı kırmaya başladı. Joffrey öldürülünce Tyrion'ın peşine düştü, Tommen'a bel bağladı, amcasıyla kavga etti falan. Çok durmaz, indirirler bunu aşağı.
Theon: Hak ettiğini buldu. Ailem de ailem. Al sana aile aptal herif, her kemiğini kırmışlardır umarım.
Süper kitaptı, şimdi sonrakini okuyorum. Biter öbür gün.
16 Ocak 2014 Perşembe
Gabriel Garcia Marquez - Bir Kayıp Denizci
Marquez'in gazetecilik zamanlarında Luis Alejandro Velasco, bir deniz kazasından kurtulup günler boyunca denizle mücadele ederek karaya çıkabilmiş bir adam, ofise geliyor ve hikayesini satmak istediğini söylüyor. Velasco kazadan kurtulan tek denizci. Karaya ulaştığında bir kahraman gibi karşılanıyor, dikta rejimi ona ödüller veriyor, reklamlarda oynuyor ve daha sonra silinip gidiyor. Giriş bölümünde Marquez'in anlattığına göre hikaye gazetede tefrika edildiğinde hem Velasco'nun, hem de Marquez'in hayatı tehlikeye girmiş, çünkü Velasco'nun kurtulduğu gemi kaçak mal taşıyormuş ve bu mallar doğrudan rejimle ilgiliymiş. Yani adamlar kendi ayaklarına sıkmışlar biraz.
Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.
Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.
7 Ocak 2014 Salı
Heinrich Böll - Ademoğlu Neredeydin?
Tahir Alangu'nun 1966'da yazdığı önsözden: "Savaşın somut görüntüsünü değil, insanoğlundaki değerleri olumsuz bir evrime nasıl itelediğini anlatan bu savaş kitabının en önemli ve etkin niteliği, üzerinde uzun uzadıya düşünme, ortaya koyduğu sorunları tartışma gereksinmesini duymadan, ezilerek, bir suçlu bilinci ile katılıp kabul edişimizde beliriyor." (s. 13)
Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.
Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri
Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?
"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş
Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.
"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'
Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)
Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.
Okuyalı bir ay oldu, çoğu şeyi unuttum ve pek de not almamışım. Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.
Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.
Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.
Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.
On numara, savaş leş bir şey.
Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.
Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri
Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?
"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş
Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.
"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'
Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)
Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.
Okuyalı bir ay oldu, çoğu şeyi unuttum ve pek de not almamışım. Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.
Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.
Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.
Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.
On numara, savaş leş bir şey.
24 Aralık 2013 Salı
Feride Çiçekoğlu - Uçurtmayı Vurmasınlar
Goriot Baba'yı lisedeyken okumuştum, sonuyla ağlatmıştı. 10 yıl sonra Uçurtmayı Vurmasınlar'da yine aynı şey oldu.
Barış'ın İnci'ye mektuplarından oluşuyor. İnci hapisten çıktıktan sonra Barış bir sürü mektup yazıyor, çoğu adresine ulaşamayan mektuplar. Sansür çok sıkı, uçan kuşu bırakmayacak neredeyse. Uçurtmayı bırakmıyor mesela. Çoğu yasak sadece mektupla sınırlı değil. 80 dönemi.
Barış, Piaget'nin Bilişsel Gelişim Dönemleri'ne göre İşlem Öncesi Dönem'de. 4-5 yaşlarında. Bu dönemin çocukları sıklıkla soru sorar, mantık gelişmediği için sihirli nedenler oluşturur. Çocuğun hayal gücünün hayatı anlamlandırma çabasında en etkin olduğu dönemdir. Romanın etkileyiciliği de Barış'ın düşünme şekliyle hapishaneyi, acıları ve mutluluklarıyla insanları, küçücük bir dünyayı algılama çabası yoluyla ortaya çıkıyor. "Miki'nin işemesi" çok küçük bir örnek. Bir de şu var:
"'Nişanlın neden kafeste?' diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
'Sen niye buradasın?' diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor." (s. 23)
Böyle örnekler bir dünya. Hapishane yöneticilerinin acımasızlığı, koğuşlardaki çekişmeler, dışarısı, içerisi, Barış'a ablalık yapanlar, herkes, her şey Barış'ın gözünden kara mizaha bürünerek yansıyor okura. Küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında yapılan bütün kötülüklerin ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.
Filmini de izlerim ben bunun. Okunmalıdır.
Barış'ın İnci'ye mektuplarından oluşuyor. İnci hapisten çıktıktan sonra Barış bir sürü mektup yazıyor, çoğu adresine ulaşamayan mektuplar. Sansür çok sıkı, uçan kuşu bırakmayacak neredeyse. Uçurtmayı bırakmıyor mesela. Çoğu yasak sadece mektupla sınırlı değil. 80 dönemi.
Barış, Piaget'nin Bilişsel Gelişim Dönemleri'ne göre İşlem Öncesi Dönem'de. 4-5 yaşlarında. Bu dönemin çocukları sıklıkla soru sorar, mantık gelişmediği için sihirli nedenler oluşturur. Çocuğun hayal gücünün hayatı anlamlandırma çabasında en etkin olduğu dönemdir. Romanın etkileyiciliği de Barış'ın düşünme şekliyle hapishaneyi, acıları ve mutluluklarıyla insanları, küçücük bir dünyayı algılama çabası yoluyla ortaya çıkıyor. "Miki'nin işemesi" çok küçük bir örnek. Bir de şu var:
"'Nişanlın neden kafeste?' diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
'Sen niye buradasın?' diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor." (s. 23)
Böyle örnekler bir dünya. Hapishane yöneticilerinin acımasızlığı, koğuşlardaki çekişmeler, dışarısı, içerisi, Barış'a ablalık yapanlar, herkes, her şey Barış'ın gözünden kara mizaha bürünerek yansıyor okura. Küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında yapılan bütün kötülüklerin ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.
Filmini de izlerim ben bunun. Okunmalıdır.
9 Aralık 2013 Pazartesi
Mustafa Kutlu - Kapıları Açmak
Kutlu'nun mevzulu kasabalarından İstanbul'a uzanan bir uzun hikâye yine.
Kasaba Ege'de zannediyorum. Bir başına bırakılmış. Seçimden seçime hatırlayan politikacılar dışında ziyaretçisi yok, bir vakte kadar. Yatırımcılar bölgeyi keşfedince tarlalar bir bir satılıyor, oteller bir bir belirmeye başlıyor. Şehirlinin parasına akıl erdiremiyor kasabalılar, bunca parayı nasıl kazanmışlar, nasıl gözleri kapalı alıveriyorlar ne varsa? Kasaba bir tatil beldesine nasıl dönüşüveriyor, kasabalıların tepkisi ne oluyor, Kutlu'yu sevmek için bu bölümü okumak yeterli.
Zehra'nın büyük şehri, barlarda geçen yılları bırakıp kasabaya dönmeye karar vermesiyle başlıyor olay. Gül var, Zehra'nın arkadaşı. Dönmemesini söylüyor, idare ediyorlar bir şekilde. Zehra dayanamıyor artık, ne olursa olsun dönecek, yüzleşecek. Sıkıntı büyük, ne olduğunu bilmiyoruz, meraklanıyoruz. Namus belası gerçi, o belli. Kemal'i tanıyoruz; müsrif evlat, keyif erbabı. Ahmet, Zehra'nın ağabeyi. Cihan, içine kapanık bir genç. Zehra'yla evlenecekti, olmadı. Sonra kasabanın dönüşümü, sonra Ahmet'in kardeşi Zehra'yı Kemal'e peşkeş çekmesi. Sözde ortak olacaklar, Kemal parayı basacak da Ahmet için otel yapacak. Kızı kaçırmadan bir gün öncesinde Cihan'la konuşuyor Zehra, yazık olacağını söylüyor. Seviyorlar birbirlerini ama Cihan içine kapanık, sinik biri. O sıralarda elde avuçta bir şey de yok. Sonuçta Kemal Zehra'yı İstanbul'a kaçırıyor, orada kadınlara, kumara takılıyor falan. Bir hesaplaşma olayı yüzünden yurt dışına kaçıyor, Zehra Gül'le kalıyor bir süre. Süs bebeği yapmayı öğreniyor, memlekete dönüp Ahmet'ten sopa yiyince bu bebeklerden yapıp satarak kendine bakıyor. Ahmet suçunun farkında ama kabullenemiyor bir türlü hatasını. Sonra Kemal kasabaya dönüyor derken curcuna. Acılı tatlılı Kutlu hikâyesi işte, mis.
Ben Kutlu'nun anlatımını çok seviyorum, hikâyelerin doğallığı bu yalın anlatımdan geliyor. Alengirli olaylar yok, alengirli bir anlatım yok. Yaşam aslında nasılsa öyle. Basit. Kasabayı anlatırken ayrıntıya girdiğinde bir Ahmet Midhat olmadığını, bu yüzden anlattığı şeyi daha fazla anlatmayacağını söyleyen bir anlatıcı/yazar var, iç içe geçmiş bu ikisi.
Kasabanın tarihini anlatırken araya incileri sıkıştırıveriyor Kutlu: "Cumhuriyet tarihimizin en şanlı mücadelesi verem ile sıtmaya karşı verilmiştir." (s. 26) Nazım Hikmet geldi aklıma.
"Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,"
Gider böyle. Bir adet de kaypak politikacı var romanda, eğlenerek okuyacaksınız onun olduğu bölümleri.
Anadolu'nun trajedisi de sıcak oluyor, çekiveriyor insanı. Hele Kutlu anlatmışsa. Belki yazarın en sevdiğim metinlerinden değil ama sırf o hikâyeci dedeyi dinlemek için bile okunur, kendi sesi var bu metinlerin.
Kasaba Ege'de zannediyorum. Bir başına bırakılmış. Seçimden seçime hatırlayan politikacılar dışında ziyaretçisi yok, bir vakte kadar. Yatırımcılar bölgeyi keşfedince tarlalar bir bir satılıyor, oteller bir bir belirmeye başlıyor. Şehirlinin parasına akıl erdiremiyor kasabalılar, bunca parayı nasıl kazanmışlar, nasıl gözleri kapalı alıveriyorlar ne varsa? Kasaba bir tatil beldesine nasıl dönüşüveriyor, kasabalıların tepkisi ne oluyor, Kutlu'yu sevmek için bu bölümü okumak yeterli.Zehra'nın büyük şehri, barlarda geçen yılları bırakıp kasabaya dönmeye karar vermesiyle başlıyor olay. Gül var, Zehra'nın arkadaşı. Dönmemesini söylüyor, idare ediyorlar bir şekilde. Zehra dayanamıyor artık, ne olursa olsun dönecek, yüzleşecek. Sıkıntı büyük, ne olduğunu bilmiyoruz, meraklanıyoruz. Namus belası gerçi, o belli. Kemal'i tanıyoruz; müsrif evlat, keyif erbabı. Ahmet, Zehra'nın ağabeyi. Cihan, içine kapanık bir genç. Zehra'yla evlenecekti, olmadı. Sonra kasabanın dönüşümü, sonra Ahmet'in kardeşi Zehra'yı Kemal'e peşkeş çekmesi. Sözde ortak olacaklar, Kemal parayı basacak da Ahmet için otel yapacak. Kızı kaçırmadan bir gün öncesinde Cihan'la konuşuyor Zehra, yazık olacağını söylüyor. Seviyorlar birbirlerini ama Cihan içine kapanık, sinik biri. O sıralarda elde avuçta bir şey de yok. Sonuçta Kemal Zehra'yı İstanbul'a kaçırıyor, orada kadınlara, kumara takılıyor falan. Bir hesaplaşma olayı yüzünden yurt dışına kaçıyor, Zehra Gül'le kalıyor bir süre. Süs bebeği yapmayı öğreniyor, memlekete dönüp Ahmet'ten sopa yiyince bu bebeklerden yapıp satarak kendine bakıyor. Ahmet suçunun farkında ama kabullenemiyor bir türlü hatasını. Sonra Kemal kasabaya dönüyor derken curcuna. Acılı tatlılı Kutlu hikâyesi işte, mis.
Ben Kutlu'nun anlatımını çok seviyorum, hikâyelerin doğallığı bu yalın anlatımdan geliyor. Alengirli olaylar yok, alengirli bir anlatım yok. Yaşam aslında nasılsa öyle. Basit. Kasabayı anlatırken ayrıntıya girdiğinde bir Ahmet Midhat olmadığını, bu yüzden anlattığı şeyi daha fazla anlatmayacağını söyleyen bir anlatıcı/yazar var, iç içe geçmiş bu ikisi.
Kasabanın tarihini anlatırken araya incileri sıkıştırıveriyor Kutlu: "Cumhuriyet tarihimizin en şanlı mücadelesi verem ile sıtmaya karşı verilmiştir." (s. 26) Nazım Hikmet geldi aklıma.
"Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,"
Gider böyle. Bir adet de kaypak politikacı var romanda, eğlenerek okuyacaksınız onun olduğu bölümleri.
Anadolu'nun trajedisi de sıcak oluyor, çekiveriyor insanı. Hele Kutlu anlatmışsa. Belki yazarın en sevdiğim metinlerinden değil ama sırf o hikâyeci dedeyi dinlemek için bile okunur, kendi sesi var bu metinlerin.
8 Aralık 2013 Pazar
H. P. Lovecraft - Deliliğin Dağlarında
Zamanında sözlüğe yazdığım bir şey:
"bizim tayfa gelmemiş, kafede max payne oynuyorum. gelecekler, klan maçına hazırlanacağız. neyse, max payne.
o zamanlar nebula uo shard'ın sitesinde ctulhu diye bir mod var, onda görüyorum. bu ne lan diyorum, rastgele tuşlara bassam daha güzel bir nick çıkar. neyse, max payne'de görüyorum ki cthulhu diye bir şey var. bir de eser abi var kafede çalışan. gençten bir abi. cd'ye şarkı çektiririm, bir paket sigara parası veririm. bilgisayar donar, eser abi'yi çağırırım. iyi bir abimizdi. neyse, eser abi arkamdan geçiyor.
+ abi bunlar ne böyle yav, bir sürü acayip acayip isimler? kutulu ne yav?
- kitaplarda var oğlum onlar.
metallica'dan biraz biliyorum, bir de kazaa'dan cradle of filth şarkısı indirmiştim cthulhu dawn diye. kapamıştım hemen. o kadar yani.
bende kendince de bir ışık görmüştü galiba eser abi, arada müzik gibi şeyler konuşurduk, bana bir dünya grup önerirdi falan. 10-11 sene öncesinden bahsediyorum, internet kafeler çok güzel yerlerdi o zamanlar. bence. yaşım 13.
- ben sana bir kitap getireyim, oku onu.
tağam mağam bir şeyler diyorum, bizimkiler geliyor. oynuyoruz. ertesi gün geliyor, ben olayı unutmuşum çoktan. eser abi harbiden de getiriyor kitabı, cthulhu'nun çağrısı diye bir şey. allah allah diyorum, kapakta uçan bir yaratık var, elinde yaba. teşekkür ediyorum, eve gidip üniformamı çıkarıyorum, yemeğimi yiyorum, ertesi gün yine göte girecek ingilizce çalışma kağıtlarını bir kenara koyuyorum ve kitabı açıyorum.
ve inanır mısınız, 10 seneyi aşkındır kapatamıyorum. şimdi eser abi ne oldu, ne yaptı, askere gidip geldi mi, gözlükçü olan babasının yanında işe girdi mi, hiç bilmiyorum. en son 7-8 yıl önce gördüm. küçükyalı'nın auseil sokağı gibi davrandığı zamanlar oluyor, bir sokağı başka bir zaman yerinde bulamıyorum. her şey çok çabuk değişiyor. lise bitiyor, üniversite bitiyor, akademik kariyer derdi, kpss derdi, iş derdi birbirini kovalıyor. lakin o kitap, sonra cthulhu mitosu öyküleri, sonra dost'tan çıkan lovecraft'ın bütün eserleri bir türlü kapanmıyor. öykülerimi yazarken tıkandığımda, gelecek kaygısının kıskacında, hayatın ucuzluklarıyla, basitlikleriyle karşılaştığımda gözüm gibi baktığım kitaplardan birini çekiyorum, açıp birkaç sayfa veya bir iki öykü okuyup kitabı yerine koyuyorum. ardından kendi yarattığı evren sayesinde bu sonsuz evrenin aslında pek de bir boka yaramayan -ki yaraması da gerekmez ama hiçbir şeyin boşa olmadığını düşünmek istiyor insan- sayısız galaksilerinden birinin alakasız bir noktasında kendi halinde salınan bir gezegendeki minicik, değersiz, toz kadar bir hayatı böylesine etkileyebilen, onca kokuşmuşluğu, tiksintiyi böylesine unutturabilen bir yazara zamanının çok ötesinden minnet duyuyorum.
boyu kilometrelerle ifade edilen bir tanrıyı çük kadar bir gemiye parçalatmış, olsun. bir numaradır lovecraft."
Tabii zaman geçiyor, okumalar ayrı seyirler izlemeye başlıyor, zevkler değişir gibi olmuyor da çeşitleniyor. Büyüyoruz falan. Nesnelerle olduğu kadar sanatla etkileşimimiz de artık takip edemeyeceğimiz bir boyuta ulaşıyor. Uzadı, kesiyorum. Ara ara rastgele bir hikâye okuyordum, şimdi külliyata tekrar başladım. Ayrı bir keyif alıyorum, bir yandan da 10 senedir gözüme batmayan şeyler çıkıyor ortaya. Sonuçta mutluyum; evimde tek başıma geçirdiğim onca saatte eski bir dost yanımdaymış gibi hissediyorum.
Lovecraft'ın Cthulhu Mitosu hikâyelerinden biri, en uzunlarından. Eskiler'in dünyaya gelişleri, Mi-Go'lar, Cthulhu'nun müritleri falan derken ortalık curcuna. Malzeme bol; insanoğlundan önce milyarlık bir boşluk var. Karanlık çağlar. Bir belgesel vardı, adını unuttum, insanlar bir anda ortadan kaybolsa dünya insansız zamanlardaki haline kaç yılda döner konulu. Şimdi tam şu kadar diyemiyorum, salladığım belli olacak ama söyleyeyim, 10000 yıl falan. Yani 10000 yıl sonra bir uzay gemisi dünyaya inse bize dair hiçbir şey göremeyecek, bulamayacak. İnsan kozmik sonsuzluktan korkuyor ister istemez. Düşününce. Çok küçüğüz ya. Neyse, fantazyacılar için bu karanlık çağlar altın madeni. R. E. Howard, Clark Ashton Smith, tayfadan kim varsa... dedim ve gözlüğümü kırdım. Göremiyorum. Burada gözlükçü yok, ilçeye gitmem lazım ama yarın da pazar. Çok naif küfürler ediyorum. Evet, iyi ekmeği yenmiş bu olayın yani.
Bende Dost'tan çıkan üç ciltlik külliyat var, oradan okuyorum, İthaki'den değil. İthaki'nin Bosch resimli kapağı olan versiyonunu lise sonda sıra altında unutmuştum, ertesi gün yerinde yeller esiyordu. Umarım hakkını verecek birine gitmiştir. Neyse, ben Dost'tan okuyorum, Hasan Fehmi Nemli çevirisini pek sevdim. Mesela hikâyenin adıyla ilgili şöyle bir dipnot var: "Bu ad, Lord Dunsany'nin bir öyküsünden (The Dreamers Tales'deki Hashish Man'den) alınmış olabilir. 'Ve sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık.'" İthaki baskısında böyle dipnotlar yok. Kemik okuyucu için çok önemli bunlar, tercih sebebi olabiliyor. Çevirmenin kalitesini gösterir bu. Bir de Lovecraft'ın Lord Dunsany hayranlığını bilenler için güzel bir nokta. Lord Dunsany'yi Babil Kitaplığı içinde yine Dost bastı ama bir tanecik. Onu da dönüp dönüp okurum. Amazon'dan İngilizcesini falan alacağım artık bütün eserlerinin.
Özet geççiler için hikâye şu: Miskatonic Üniversitesi'nden 20 küsur akademisyen, Antarktika'ya araştırma yapmaya gidiyor. Zamanın birinde tropikal iklimin hüküm sürdüğü topraklara ulaşmak, fosil falan çıkarmak amaç. Bazı taşlar bulunuyor, bunun üzerine içlerinden biri üç beş kişiyle tayfadan ayrılıp başka bir yerde kazıya gidiyor. Acayip varlıklar buluyor, bunları telsizle kampa bildiriyor ve bağlantı kesiliyor. Esas adamımız, yanına birini alıp kampa gidiyor ve görüyor ki köpekler, adamlar falan deşilerek öldürülmüş. Sonra öneden de dikkatlerini çeken sıradağları aşıyorlar, kadim bir şehir keşfediyorlar. Dilleri falan tutuluyor; dünyanın en soğuk yerinde eski bir uygarlık. İniyorlar, şehre giriyorlar, yer altında keşfe çıkıyorlar ve sonra bir şeyle karşılaşıp kaçıyorlar. Bu kadar.
William Dyer anlatıcı. Miskatonic'ten bir profesör. Hikâyeyi oluşturan metni neden kaleme aldığıyla başlıyor olay. Korkunç keşiflerinden sonra Starkweather-Moore adlı, daha donanımlı bir keşif gezisini engellemek amacıyla, gazetelerde yer almamış bölümleriyle hikâyeyi bir kez daha anlatıyor. Amacının bazı araştırmacıları gezinin yapılmaması yönünde ikna etmek olduğunu söylüyor ama elinde pek kanıt da yok açıkçası, fotoğraflara inanmadıklarını söylüyor mesela. Bu da metni inandırıcılıktan uzaklaştırıyor açıkçası, Dyer'ın çabaları bu yönde olsa da. Her şeyi denemeden pes etmek istemiyor açıkçası, bir de olayın psikolojik yıkımından kurtulmayı amaçlamış olabilir. Kimseye tam olarak anlatılmamış bir hikâye var elde, bu hikâye Dünya'nın ve evrenin tarihiyle ilgili ve bunu bilen iki kişi var sadece.
Cthulhu Mitosu, birbirinden bağımsız hikâyelerden oluşsa da haliyle ortak bazı mevzular var. Olaylar, karakterler. Buradaki karakterlere başka hikâyelerde tekrar rastlayacağız. Bazen sadece isimleri geçecek. Tam tersi de geçerli; mesela gezinin düzenlenmesini sağlayan bir sponsor var: Nathaniel Derby Pickman Vakfı. Pickman soyadıyla sıkça karşılaşacağız, eğer külliyatı okursak. Neyse, başlarda uzun bir yolculuk safhası var. İncelikle anlatılmış. Kutba ulaşınca kampın kurulumu, uçakların inşası (aslında parça parça uçaklar) ve Lake'in bulunan fosilleri incelemesi geliyor. Lake'e göre bu fosiller ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen bir canlıya ait. Takımdan ayrılıp araştırmaya yollanmasına yol açan şey bu fosiller. Bir diğer olay da dağların tepelerindeki düzgün geometrik şekiller. Dyer önce serap olduklarını düşünüyor, yakından baktığında kadim bir dünyaya açılan kapılar olduklarını düşünüyor. Şunu da söyleyeyim, metin bir bilim adamının diliyle yazılmamış. Necronomicon'lar falan havalarda uçuşuyor, isteri krizine ramak kalmış sanki. Psikolojisini, fikirlerini şekillendiren bir ortamın getirisini metne döküyor Dyer; bir bilim insanı olarak elinden gelen her şeyi yapmış ve son bir çaba gösteriyor. İnandırıcılığı yok edici bir şekilde.
Kısa keseceğim; Lake, bilinen yaşamdan çok daha öncesinde de dünyada yaşam formları olduğunu belirliyor. Sonra o yolculuk, Eskiler'in bedenlerini bulması ve Eskiler'in çözülmesiyle birlikte ayvayı yemesi. Dyer ve Danforth'ın kadim şehirdeki yolculukları, kabartmalardan Eskiler, Cthulhu'nun müritleri ve Mi-Go'lar hakkında öğrendikleri, kaçış... Tembel olmasam alayına girerim ama cık.
Lovecraft canımızdır. Okuyalım. Evet.
"bizim tayfa gelmemiş, kafede max payne oynuyorum. gelecekler, klan maçına hazırlanacağız. neyse, max payne.
o zamanlar nebula uo shard'ın sitesinde ctulhu diye bir mod var, onda görüyorum. bu ne lan diyorum, rastgele tuşlara bassam daha güzel bir nick çıkar. neyse, max payne'de görüyorum ki cthulhu diye bir şey var. bir de eser abi var kafede çalışan. gençten bir abi. cd'ye şarkı çektiririm, bir paket sigara parası veririm. bilgisayar donar, eser abi'yi çağırırım. iyi bir abimizdi. neyse, eser abi arkamdan geçiyor.
+ abi bunlar ne böyle yav, bir sürü acayip acayip isimler? kutulu ne yav?
- kitaplarda var oğlum onlar.
metallica'dan biraz biliyorum, bir de kazaa'dan cradle of filth şarkısı indirmiştim cthulhu dawn diye. kapamıştım hemen. o kadar yani.
bende kendince de bir ışık görmüştü galiba eser abi, arada müzik gibi şeyler konuşurduk, bana bir dünya grup önerirdi falan. 10-11 sene öncesinden bahsediyorum, internet kafeler çok güzel yerlerdi o zamanlar. bence. yaşım 13.
- ben sana bir kitap getireyim, oku onu.
tağam mağam bir şeyler diyorum, bizimkiler geliyor. oynuyoruz. ertesi gün geliyor, ben olayı unutmuşum çoktan. eser abi harbiden de getiriyor kitabı, cthulhu'nun çağrısı diye bir şey. allah allah diyorum, kapakta uçan bir yaratık var, elinde yaba. teşekkür ediyorum, eve gidip üniformamı çıkarıyorum, yemeğimi yiyorum, ertesi gün yine göte girecek ingilizce çalışma kağıtlarını bir kenara koyuyorum ve kitabı açıyorum.
ve inanır mısınız, 10 seneyi aşkındır kapatamıyorum. şimdi eser abi ne oldu, ne yaptı, askere gidip geldi mi, gözlükçü olan babasının yanında işe girdi mi, hiç bilmiyorum. en son 7-8 yıl önce gördüm. küçükyalı'nın auseil sokağı gibi davrandığı zamanlar oluyor, bir sokağı başka bir zaman yerinde bulamıyorum. her şey çok çabuk değişiyor. lise bitiyor, üniversite bitiyor, akademik kariyer derdi, kpss derdi, iş derdi birbirini kovalıyor. lakin o kitap, sonra cthulhu mitosu öyküleri, sonra dost'tan çıkan lovecraft'ın bütün eserleri bir türlü kapanmıyor. öykülerimi yazarken tıkandığımda, gelecek kaygısının kıskacında, hayatın ucuzluklarıyla, basitlikleriyle karşılaştığımda gözüm gibi baktığım kitaplardan birini çekiyorum, açıp birkaç sayfa veya bir iki öykü okuyup kitabı yerine koyuyorum. ardından kendi yarattığı evren sayesinde bu sonsuz evrenin aslında pek de bir boka yaramayan -ki yaraması da gerekmez ama hiçbir şeyin boşa olmadığını düşünmek istiyor insan- sayısız galaksilerinden birinin alakasız bir noktasında kendi halinde salınan bir gezegendeki minicik, değersiz, toz kadar bir hayatı böylesine etkileyebilen, onca kokuşmuşluğu, tiksintiyi böylesine unutturabilen bir yazara zamanının çok ötesinden minnet duyuyorum.
boyu kilometrelerle ifade edilen bir tanrıyı çük kadar bir gemiye parçalatmış, olsun. bir numaradır lovecraft."
Tabii zaman geçiyor, okumalar ayrı seyirler izlemeye başlıyor, zevkler değişir gibi olmuyor da çeşitleniyor. Büyüyoruz falan. Nesnelerle olduğu kadar sanatla etkileşimimiz de artık takip edemeyeceğimiz bir boyuta ulaşıyor. Uzadı, kesiyorum. Ara ara rastgele bir hikâye okuyordum, şimdi külliyata tekrar başladım. Ayrı bir keyif alıyorum, bir yandan da 10 senedir gözüme batmayan şeyler çıkıyor ortaya. Sonuçta mutluyum; evimde tek başıma geçirdiğim onca saatte eski bir dost yanımdaymış gibi hissediyorum.
Lovecraft'ın Cthulhu Mitosu hikâyelerinden biri, en uzunlarından. Eskiler'in dünyaya gelişleri, Mi-Go'lar, Cthulhu'nun müritleri falan derken ortalık curcuna. Malzeme bol; insanoğlundan önce milyarlık bir boşluk var. Karanlık çağlar. Bir belgesel vardı, adını unuttum, insanlar bir anda ortadan kaybolsa dünya insansız zamanlardaki haline kaç yılda döner konulu. Şimdi tam şu kadar diyemiyorum, salladığım belli olacak ama söyleyeyim, 10000 yıl falan. Yani 10000 yıl sonra bir uzay gemisi dünyaya inse bize dair hiçbir şey göremeyecek, bulamayacak. İnsan kozmik sonsuzluktan korkuyor ister istemez. Düşününce. Çok küçüğüz ya. Neyse, fantazyacılar için bu karanlık çağlar altın madeni. R. E. Howard, Clark Ashton Smith, tayfadan kim varsa... dedim ve gözlüğümü kırdım. Göremiyorum. Burada gözlükçü yok, ilçeye gitmem lazım ama yarın da pazar. Çok naif küfürler ediyorum. Evet, iyi ekmeği yenmiş bu olayın yani.
Bende Dost'tan çıkan üç ciltlik külliyat var, oradan okuyorum, İthaki'den değil. İthaki'nin Bosch resimli kapağı olan versiyonunu lise sonda sıra altında unutmuştum, ertesi gün yerinde yeller esiyordu. Umarım hakkını verecek birine gitmiştir. Neyse, ben Dost'tan okuyorum, Hasan Fehmi Nemli çevirisini pek sevdim. Mesela hikâyenin adıyla ilgili şöyle bir dipnot var: "Bu ad, Lord Dunsany'nin bir öyküsünden (The Dreamers Tales'deki Hashish Man'den) alınmış olabilir. 'Ve sonunda Delilik Dağları denilen fildişi tepelere ulaştık.'" İthaki baskısında böyle dipnotlar yok. Kemik okuyucu için çok önemli bunlar, tercih sebebi olabiliyor. Çevirmenin kalitesini gösterir bu. Bir de Lovecraft'ın Lord Dunsany hayranlığını bilenler için güzel bir nokta. Lord Dunsany'yi Babil Kitaplığı içinde yine Dost bastı ama bir tanecik. Onu da dönüp dönüp okurum. Amazon'dan İngilizcesini falan alacağım artık bütün eserlerinin.
Özet geççiler için hikâye şu: Miskatonic Üniversitesi'nden 20 küsur akademisyen, Antarktika'ya araştırma yapmaya gidiyor. Zamanın birinde tropikal iklimin hüküm sürdüğü topraklara ulaşmak, fosil falan çıkarmak amaç. Bazı taşlar bulunuyor, bunun üzerine içlerinden biri üç beş kişiyle tayfadan ayrılıp başka bir yerde kazıya gidiyor. Acayip varlıklar buluyor, bunları telsizle kampa bildiriyor ve bağlantı kesiliyor. Esas adamımız, yanına birini alıp kampa gidiyor ve görüyor ki köpekler, adamlar falan deşilerek öldürülmüş. Sonra öneden de dikkatlerini çeken sıradağları aşıyorlar, kadim bir şehir keşfediyorlar. Dilleri falan tutuluyor; dünyanın en soğuk yerinde eski bir uygarlık. İniyorlar, şehre giriyorlar, yer altında keşfe çıkıyorlar ve sonra bir şeyle karşılaşıp kaçıyorlar. Bu kadar.
William Dyer anlatıcı. Miskatonic'ten bir profesör. Hikâyeyi oluşturan metni neden kaleme aldığıyla başlıyor olay. Korkunç keşiflerinden sonra Starkweather-Moore adlı, daha donanımlı bir keşif gezisini engellemek amacıyla, gazetelerde yer almamış bölümleriyle hikâyeyi bir kez daha anlatıyor. Amacının bazı araştırmacıları gezinin yapılmaması yönünde ikna etmek olduğunu söylüyor ama elinde pek kanıt da yok açıkçası, fotoğraflara inanmadıklarını söylüyor mesela. Bu da metni inandırıcılıktan uzaklaştırıyor açıkçası, Dyer'ın çabaları bu yönde olsa da. Her şeyi denemeden pes etmek istemiyor açıkçası, bir de olayın psikolojik yıkımından kurtulmayı amaçlamış olabilir. Kimseye tam olarak anlatılmamış bir hikâye var elde, bu hikâye Dünya'nın ve evrenin tarihiyle ilgili ve bunu bilen iki kişi var sadece.
Cthulhu Mitosu, birbirinden bağımsız hikâyelerden oluşsa da haliyle ortak bazı mevzular var. Olaylar, karakterler. Buradaki karakterlere başka hikâyelerde tekrar rastlayacağız. Bazen sadece isimleri geçecek. Tam tersi de geçerli; mesela gezinin düzenlenmesini sağlayan bir sponsor var: Nathaniel Derby Pickman Vakfı. Pickman soyadıyla sıkça karşılaşacağız, eğer külliyatı okursak. Neyse, başlarda uzun bir yolculuk safhası var. İncelikle anlatılmış. Kutba ulaşınca kampın kurulumu, uçakların inşası (aslında parça parça uçaklar) ve Lake'in bulunan fosilleri incelemesi geliyor. Lake'e göre bu fosiller ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen bir canlıya ait. Takımdan ayrılıp araştırmaya yollanmasına yol açan şey bu fosiller. Bir diğer olay da dağların tepelerindeki düzgün geometrik şekiller. Dyer önce serap olduklarını düşünüyor, yakından baktığında kadim bir dünyaya açılan kapılar olduklarını düşünüyor. Şunu da söyleyeyim, metin bir bilim adamının diliyle yazılmamış. Necronomicon'lar falan havalarda uçuşuyor, isteri krizine ramak kalmış sanki. Psikolojisini, fikirlerini şekillendiren bir ortamın getirisini metne döküyor Dyer; bir bilim insanı olarak elinden gelen her şeyi yapmış ve son bir çaba gösteriyor. İnandırıcılığı yok edici bir şekilde.
Kısa keseceğim; Lake, bilinen yaşamdan çok daha öncesinde de dünyada yaşam formları olduğunu belirliyor. Sonra o yolculuk, Eskiler'in bedenlerini bulması ve Eskiler'in çözülmesiyle birlikte ayvayı yemesi. Dyer ve Danforth'ın kadim şehirdeki yolculukları, kabartmalardan Eskiler, Cthulhu'nun müritleri ve Mi-Go'lar hakkında öğrendikleri, kaçış... Tembel olmasam alayına girerim ama cık.
Lovecraft canımızdır. Okuyalım. Evet.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






