11 Mart 2017 Cumartesi

Lars Iyer - Kuşku

Bu kez Olric -aslında W.- konuşuyor ve ağzından bal damlıyor. "Sen yokken iyiydim, şimdi seninle birlikte hiçim ve senden iğreniyorum. Obezsin, bir şey üretemiyorsun, felsefenin erdeminden zerre nasibini almamışsın, alkolik olduğun için altına sıçtın sıçacaksın duygusuyla saçmalıktan başka bir şey üretmiyorsun. Mesihçiliğin getirdiği sonsuz bekleyişte hapissin, her an kıyamet kopacak gibi yaşıyorsun ama bir şey olduğu yok, bok içindeyken kurtuluştan bahsediyorsun. Kazanmıyorsun, yenilmiyorsun ya da yenilgilerinden haberin yok çünkü sen aptalsın, bulaştırdığın aptallığınla hiçbir şey yazamamama sebep oluyorsun. Allah senin belanı versin, keşke ölsen ama bundan bile mahrumsun."

Bir altkişi olarak W. kuzeydoğuda mı, güneybatıda mı, her neredeyse bir üniversitenin felsefeden sorumlu zihin bakanı olmasının yanında Lars'ın aklını sürekli karıncalandırmasıyla bilinmektedir. Kız arkadaşının karşısında mutlak mağluptur, muhteşem ayyaşlardan ilkidir ve ikinci olan Lars'ı bu konuda bile yerin dibine sokmaktan çekinmez. Yerin dibi, ters çevirdiğinizde göğün yedinci katı demektir. Dünya sancısı bağırsaklarında kıvranıyor, taviz vermekten ve özür dilemekten başka bildikleri bir şey yok ki insan gerçekten, bir an gerçekten düşünebilse bu ıstırabı bitirebilir ama intihar zafer demektir ve adamlarımız zaferin göz akını göremeyecek kadar uzaktalar. İsviçre'deler, Levinas ve Blanchot'nun buluştuğu yerde. Avrupa'nın tarihle bütünleşmiş şehirlerinde yerleri yok, mirastan bir parça bile alamamışlar ve yeni bir tür çürümüşlük var üzerlerinde; geçmişe yaslayıp dik tutabilecekleri bir kaybediş değil onlarınki. Onlarınki kesin, kaçışsız bir yıkım. Ötelenemez. Her ana peş.

Leonard Cohen'ın biyografisini bitirecektim sözde, hava çok üşüdüğü için sahilde yürüyüşe çıkamadım, Sezin de hür general olarak takılmak istediği için eve kapandım ve Kuşku'ya başladım. Başlayalı çok olmadı, biteli de öyle. Hemen yazmalıyım yoksa duygusunu kaybedip yazamadığım yüzden fazla kitabın arasına gömülecek. Çılgıncasına öneriyorum bu kitabı. Şimdi devam.

Düşünceler onlar için tutulamaz, akışkan şeyler. Birkaçını yakalayabilseler sıraladıkları basamakları tırmanıp başka bir manzarayı dikizleyebilirler ama mümkün değil, bu yüzden düşünebilenlere gıpta ediyorlar. Mesela liderlerinden biri. İyi adam. "Hayatı, kendinden çok ama çok önemli bir şeyin, düşüncelerin haznesi olmaktan ibaretti sanki." (s. 19) Kafka ruhani liderleri, o da ayrı hikâye. Kafka-Brod ilişkisi metnin izleklerinden birini oluşturuyor. Kafka'nın çıkışsız dünyası onları zehirliyor, böyle düşünüyorlar. İkisi de Brod, birbirlerinin Kafka'sı değiller ve yeteneksizlikleri yüzünden ortaya çıkarabilecekleri, muhafaza edebilecekleri eserleri yok. Çağın büyük felaketleri entelektüel düzeyde hiçbir yansıma bulamıyor, kendileri de üretemediklerine göre ışıklarının yansıyamamasıyla yaşamak zorundalar. Kafka'nın dünyası anlatılabilirdi, anlatıldı. Eski Avrupa'nın ifade ettiği şeyler Nietzsche'nin hışmından ve Kafka'nın acısından nasibini aldı, yeni dünyadaysa eskinin savaşları, değişen paradigmaları yok, sıkıntılı bir şimdiye hapsolunmuş. "Ne olabilir bu, davamız ne? Bok çukuru bir dünyada ne isteyebiliriz? Öncelikle, kendine güvenme, çukurlar kazıp saklan. Bütün umut kırıntılarını, kurtuluş hayallerini yok et. Çünkü iyi olmayacak. Yol hiçbir yere varmayacak. Hiçbir şey bir anlama gelmiyor. Merkezin bir önemi yok. Her yanda acı var - bu konuda hemfikiriz. Her yanda acı ve dehşet var. Ama ilk adım kendimizi dışarıdan çekmek, sonra kendimizi kendimizden çeperleştirmek." (s. 44)

Karanlığı gösterenler metinde yer almıştır, içte veya dışta: İçeride Béla Tarr, Lars'ın müridi olduğu rutubeti en iyi anlayabilecek kişi. Rutubet konusuna değinmem gerekiyor. Rutubet, nem, lağım, pis su, foseptik, çürüme, Muannit Sahtegi'nin evini basan bokların -üstelik kendisine ait değil!- arasında yere çöktüğü bölümü hatırlıyorum, köhnemiş ruhların bedenden çekip gidebilme hürriyetine kavuşmaları gerektiğini düşünüyorum. Burada Lars'ın evi rutubet tarafından işgal edilmiştir ve Lars kiremitleri, sıvaları kazıdıkça daha fazla küf, daha fazla çürüme açığa çıkar. Çürüme Lars'ı doğurur, Lars çürümenin dili, sözcüğü haline gelir. Bazı şeyler bazı anlamlara gelmese de Lars'ın evini gören W. için de durum böyledir. Ne yapılırsa yapılsın rutubetten kaçış yoktur, zaten bu konuda pek uğraş da yoktur.

Beckett, arka kapakta.

Edebiyat, bir sayfada. W., edebiyattan kurtulabilmek için matematik öğrenmeye çalışır, sözcüklerden çok sayılarla düşünmek için yeterli motivasyonu varsa da eğitimi yok, zaten çok geç. "Keşke biz de düşünceleri yıldırımlar gibi parlatabilsek cümlelerimizle!" (s. 103) Yunanca öğrenmeye çalışır, beceremez. Karakterlerin muzaffer olabildikleri ne var derseniz size muzafferiyetin ne olduğunu sorarım. İki dip balığının yüzeye çıkmalarını izleseniz yeter, daha fazlasına ne sizin, ne onların ihtiyacı var.

İşte bu, okumadığınız için geçen her saniyeden çalan bir kitap. Edinin isterim, Beyoğlu Mephisto'dan 10 TL'ye aldım, Kadıköy'de var mı, bilmiyorum.

"İnsan ne işinden başka meşgaleye vakit bulamayan gerçek proletarya için yazar; ne de mülke aç, dinleyecek kulağı olmayan gerçek burjuvazi için. İnsan proletarya ya da burjuvazi için değil, uyumsuzlar için yazar; yani arkadaşları için, arkadaşlarından öte, bizimkine benzer hayatlar süren, bizimle üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anlayan, aynı şeyleri kabullenebilen ve aynı şeyleri reddetmeyi bilen, aynı iktidarsızlık ve resmi sessizlik halindeki sayısız insan için." (s. 158)

Bodo Kirchhoff - Kum Adam

Monokl Kumların Kadını'nı basacakmış yakında, çok sevindim. Onu da bir an önce okumak istiyorum. Adamın diğer kitaplarını da bassalar büyük hayır işlemiş olurlar. Yürü be Monokl.

Kum Adam'a sahaflarda büyük yayınevlerinin satmayan kitapları bölümlerinde rastlayabilirsiniz.

Auster işi bir anlatı. Hayatı belirsizliklerle dolu karakterlerin Afrika'da arayışa çıkma konulu romanlardan biri. "Zihnim bir uçurum" epigraflı, hatırlayışın geleceği kurduğu başlangıçta damdan aşağı itilenin boşalan zihni kana bulanır ve dünya paramparça olur, anlatıcının her şeyi toparlaması gerekecektir. Formülize edebiliriz; kolonize edilmiş yabancı topraklarda aranan Batı dünyası, değerleri, yaşama dair her bir parçanın kurmacaya karışması, hiçbir şeyden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, böyle şeyler.

Quint ellilerinde, küçük yaştaki oğlu Julian'la Tunus'a gidip oğlunun bir zamanlar bakıcısı olan Helen'i arıyor. Eşi Christine kitaplarını çevirdiği adamla birlikte Paris'te bir yerde, hayatın Christine'siz devam etme olasılığı yaralayıcı. "Yanıbaşımda yatan minik bedeni görünce bir an şaşırdım: Sanki Christine küçülmüş de yanımda yatıyordu. Sıkıntı kapladı içimi, doğruldum ve gidip Helen'in oturduğu yere oturdum." (s. 11) Geride bırakılamayanın hayaleti Quint'in yanında, oğlan geçmişi deşip durmasına yol açacak.

Tunus'ta Helen'in kaldığı odada kalıyorlar. Küçük Huzur Oteli, ironik. Otelin sahibi olan hanımla Quint'in ilişkisi bir nebze nefes aldırıyor ama anılardan kurtuluş yok, Helen bulunacak. Anssızın ortadan kaybolduğu zaman izi Tunus'a kadar sürülebiliyordu, duygusal yoksunluk Quint'i bu garip yolculuğa çıkardı. Aralarındaki derin ilişki de var tabii; Christine'in mağrurlukla boğulmuş öfkesinin ışıkları altında filizlenen bir orman. Radyo programcısı olan Quint, eşinin çok kültürel faaliyetlerinin karşısında boğulduğunu hissettiği an kaçışı Helen'de aramaya başlıyor. Aralarındaki otuza yakın yaş farkı, arayışlarının benzerliği karşısında pek bir önem taşımıyor. Helen gidene kadar iyiydi, sonrası karanlık. Tunus'un yakıcı güneşi altında aranacak cevaplar var, belki yeni sorular.

Quint'in köksüzlüğü her şeyin başı. Camiden yükselen sesleri duyduğu zaman tanrıya olan inançsızlığından ötürü üzülüyor, hayatını kolaylaştırabilecek değerlerinin kaybının yasını tutuyor. Helen'le hiçbir zaman cinsel bir yakınlık kuramamış olması da bir diğer üzüntü. "Birbirimizi hiç çıplak görmemiştik. Bir insanı çok iyi tanıyıp da karnını hiç görmemiş olmak tuhaf değil mi?" (s. 19) Paylaştıkları dünyada böylesi bir yakınlığa pek zaman olmadı, yaşanamayanlar nostaljiye dönüştü ve Quint'i zehirlemeye başladı. Helen ortada yok, başka insanlara kapı aralanıyor. Uçarı ilişkiler, Dr. Brazenger'la kurulanı böyle. Avrupa'nın entelektüeli, Afrika'nın münzevisi haline gelmiş. Julian ve Quint'le kurduğu ilişki Helen'in ardında bıraktığı defterle birlikte derinleşiyor ama oyun oynamak için daha az yaralı birini seçse daha iyi olurmuş.

Helen'in günlüğü kurmaca çıkıyor ve deliliğin kızıl güneşi altında Quint önündeki bedeni boşluğa doğru itiyor. Arayışına rağmen, onca çabasına rağmen gerçeğe ulaşamayacağını öğrendiği an o da şehirde savrulan kumlardan farksız artık, peşinde getirdiği konçertolar, kitaplar, hiçbir şey onu eskiye bağlayamayacak. Sürüklenecek, Helen'den veya Helen'in imgesinden uzağa. "Akşam Sydney'de, birbirimizden ayrılırken yüzünü ellerime gömdü, o an şunu düşündüm: Birbirimiz hakkında bundan daha fazla bir şey bilemeyeceğiz." (s. 34) Bilinecek bir şey kalmıyor, parçalar toparlanmamak üzere dağılıyor ve tam ortasında kalıyoruz. Günlükte bir araya gelirler, yaşamda sonsuza kadar ayrılırlar, Helen'in sonu kusursuz bir biçimde gizlenmiştir ve bu işte etraftakilerin payı büyüktür, Helen'in isteği doğrultusunda.

Esirgeyen Gökyüzü'yle birlikte okunursa keyfi katlanabilir, tavsiye.

10 Mart 2017 Cuma

Sadi Borak - Halikarnas Balıkçısı ve Bir Duruşmanın Öyküsü

Balıkçı'ya merhaba!

Robert Kolej, Oxford, İstanbul. Beyoğlu'nun kesmeyen levanten ortamı, babasını öldürmesiyle yedi yıllığına düştüğü kodes, üzerine Bodrum'a sürgün. Akdeniz'in narenciye cenneti olmasında payı büyüktür Balıkçı'nın; Avrupa'dan tonla tohum getirtmiş, Akdeniz'i Türk bahçesi haline getirmiştir. 25 yıllık Bodrum meskunluğunda Antik Yunan'ın Anadolu'da doğduğu tezini kuvvetlendirmek için birçok eser kaleme almış, yanında öyküleri ve romanlarıyla coğrafyanın kalbi olmuş büyük adam. Yazdıklarını keyifle okudum, okumaya devam ediyorum. Kendisi bu topraklar için büyük bir değerdir. İyi anlatıcıdır, araştırmacıdır. Helal olsun!

Sadi Borak, yıllar boyunca ulaşılamayan meclis arşivinin açılmasıyla birlikte Balıkçı'nın sürgün edilmesine yol açan duruşmayı okurlarla paylaşmış, üzerine Balıkçı hakkındaki yazıların bir bölümünü derlemiş, en sona da Balıkçı'nın daha önce yayımlanmamış yazılarına yer vermiş. Güzel bir inceleme.

Zekeriya Sertel'in Resimli Ay'ında yayımlanan Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Ölüme Nasıl Giderler? başlıklı öykü, Balıkçı'nın ve Sertel'in başını yakıyor. Öyküde dört kaçağın yaşadıkları, çarpık adalet sistemi iğnelenerek anlatılıyor, gerçek dışı/abartılmış bir durum yok açıkçası. İşin kötü yanı şu ki 1925'te isyanlarla boğuşan cumhuriyet, muhalif gözüken veya öyleymiş gibi yorumlanan en ufak bir yazıya dahi tahammülsüz, bu yüzden iki arkadaşı palas pandıras Haydarpaşa'dan trene bindirip Ankara'ya yolluyorlar. İstiklâl Mahkemeleri'nin verdiği kararlar günümüzde bile eleştirilir, dönemin şartları gereği -bu da çok kaypak bir ifadedir bana göre- hüküm hemen verilir ve ceza infaz edilir. İtiraz hakkı yoktur, mahkemenin ertesi günü insan kendini darağacında bulabilir. Böyle bir ortamda bizimkiler ölüp ölüp dirilir, hakimlerin karşısına çıkarlar. Sertel biraz kıvırmaya çalışır, yazıyı denetleyip denetlemediğini hatırlamadığını, denetlese bile mahkemenin çıkardığı anlamlardan hiçbirinin aklına gelmeyeceğini söyler. Sıra Balıkçı'ya gelir, sadece doğruları anlattığını söyler, bu kadar. Askerliğin ruhundan anlamadığını söylerler, bir iki haksız suçlama gerçekleşir. Balıkçı çıkar, çatır çatır savunur kendini ve mahkemenin yanlış yaptığını söyler. Karar: İdam cezasının iptali, üç yıllık Bodrum sürgünlüğü. Zannımca ucuz atlatılmış bir tehlike var burada, Yorgun Savaşçı'daki yargılama bölümünü hatırlıyorum; çatır çatır asıyorlar insanları. Sadi Borak, İstiklâl Mahkemeleri'nin o zamanlar için elzem olduğunu, kurunun yanında yaşın da yanıp yanmadığını bilmediğini söylüyor ama durum ortada, lafı döndürmeye gerek yok sanki. Neyse, Balıkçı, Mavi Sürgün kitabında sürgün yıllarını pek güzel anlatıyor, ben pek bulaşmıyorum burada.

Balıkçı hakkında söylenenler genellikle iyi, Oktay Akbal için Balıkçı'nın öyküleri biraz zayıf olsa da iyi. romanları ve denemeleri de iyi. Benim ilgimi çeken Sait Faik'le Balıkçı'nın tartışması oldu. Yeditepe'de 1953, 1954 yıllarında bu iki büyük yazar, kimin kimden esinlendiğine dair küçük bir münakaşaya girmişler. Akbal, iki yazarın metinlerini basım tarihlerine göre kıyasladığında Sait Faik'in Balıkçı'dan esinlenmiş olamayacağını söylüyor ve tersini iddia ettiğine kanaat getirdiği Yaşar Kemal'i eleştiriyor. Balıkçı'ya göre mevzu: Tartışmayı Balıkçı'nın ağzından yazan biri başlatıyor ve Sait Faik'i kızdırıyor, üzerine böyle bir tartışma ortaya çıkıyor. Benzer duyarlılıkları var ama Balıkçı için Sait Faik Marmara'nın, küçük denizin adamı. Ne kadar yaşam dolu olsa da kapalı. Kendisiyse engin deniz, açılıp gitmelik. Sonsuzluk.

Baba katli de bir diğer ilginç konu. Arkadaşları hiç bahsedilmeyen bu konu hakkında pek bir şey bilmiyor ama Balıkçı'nın bir yazısında olay açıklanıyor. Baba Osmanlı paşası, bir müddet II. Abdülhamid'in sağ kolu. Demokrasiye kayan görüşleri öğrenildiği an saraydan uzaklaştırılıyor, öldürülme korkusu yüzünden deliriyor biraz. Bir gün Balıkçı'yla kavga ediyor ve silahına davranıyor. Balıkçı daha atik, çekip vuruyor babasını ve Kurtuluş Savaşı boyunca, yedi yıl hapis yatıyor. Sadi Borak'a göre iyi bir savunmayla, babanın durumunu gösteren belgelerle müdafaa edilse Balıkçı'nın beraat etmesi gerekir ama böyle olmuyor tabii.

Halikarnas Balıkçısı'nı okuyun bir, beğenirsiniz. Kendisinden bir alıntıyla bitiriyorum: "Bir de Fuzuli şikayet eder, 'sabah rüzgârından başka kapımı açan yok' diye. Eşek herif, daha ne istiyorsun? Doğada yalnızlık mı olur?" (s. 207)

Merhaba!

9 Mart 2017 Perşembe

Özgür Çakır - Yükşehir

İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'nın yanına koyuyorum bunu, aynı sıkıntıyı yaratabildi ki oyun bitse de hava alacağım bir yere çıkabilsem diye kıvranıp durmuştum. Kitabı elimden bırakamadım, zaten bir solukta okunuyor. Meselesiyse uzun süre peş bırakmıyor, fazla sıkılmış ve gevşetilemeyen bir kravat gibi. Az sonra okkalı bir sopa yiyecek, hacamat olacakmışsınız da saksıya fesleğen gibi oturacakmışsınız anlamı da çıkar.

Şuraya bırakayım, mutlaka gidin ve izleyin:


"Bü" yük, atılmış. Çeşitli geçim problemleri, kuşak çatışmaları, akışkan aşklar derken nirengisi kayıp insanlar arasında İstanbul'un bildiğimiz manzaralarına karışıyoruz. Beyaz yakalıların dünyası; gecekondulara pek bulaşmadan, çadır kentlerin kıyısından dolanarak ilerliyoruz. Gülünecek hale mi ağlanıyordu neydi, öyle bir mizahi yaklaşım var ama insanın gülümsemeye hali de kalmıyor açıkçası. Pandomima'nın Paskal'ına, ünlü hatıra defterinin yazarına gülmek isteyenler için değil bu. İnsanların zorlukla taşıdığı bir şehrin türlü çarpıklığı karşısında İstiklâl Marşı okunurken sırıtıp hemen ciddileşen çocuklar oluruz ancak. Tepemizde sopa, ona inat gülünecek bir şey bulunur.

Çirkin Havuz: Bozuk para atılan havuzu okumadan birkaç gün önce Emre'yle aynı şeyi Moda'da yapmıştık. Bir şeylerden memnun değildik, erken gelen baharı bir an önce kutlayıp soğukları yetiştirmek için öğle vakti biralarımızı alıp deniz kenarına indik. Memnun olmadığımız şeyleri denize dökmeye geldiğimizi sanıyorduk, biz döküldük. Benden 1 TL, ondan 2 TL sulara bırakıldı. Sonrasında bu öyküyü okudum. Havuzun bir zamanlar Bahariye'nin sonunda yer alan havuz olduğunu hayal edip mutlu oluyorum, lisede okulu kırıp kenarında az oturmamışızdır. Öykünün karakterleri de o sırada oradaymış da ne yaptıklarını anlayamamışız gibi. Biz büyümüşüzdür, onlar daha da büyümüştür ve ilişkiler, işler iyice güçleşmiştir. Anlıyoruz onları artık, 2000'lerden sonra zamanın hepimiz için durduğu fikri uzun süredir aklımı kurcalıyor ve işinden olan, sıkıntılarla boğuşan arkadaşlarıma yardım edebilmek için kenara para ayırmaya bakıyorum. Öyküdeki abimiz gibi açlıktan hırsızlığa meyleden ve yakalanınca dayak yiyen bir arkadaşım olmadı, olmasın. Çıkarsak birlikte çıkalım, batarsak birlikte bakalım. Together we stand, divided we fall. Hemen ardından Sait Faik'in Havuz Başı öyküsünü hatırlıyorum, kıyaslıyorum ve kara suya atılan paraların çağrıştırdığı bekleyişi düşününce kara bir çağda sürdürdüğümüz yaşamımızda fıskiyeler karşısında hayrete düşmeyecek olmamıza derinden üzülüyorum.

Yükşehir: Ali Bey, camdan gördüğü kadarıyla kendisini bir kaşık suda boğmak isteyen gri, kalabalık, stop lambalarının pusunda kirli şehrin nesine kanmış? Babasının zeytin ağaçlarına bakmak istemediği için memlekete dönmemesine rağmen çarpıklığın nesine kanmış? İş görüşmesinde 1500 TL teklif eden kadını masaya yatırıp iyi etmek istemesine rağmen, adı söylenince adresini arayan sperm gibi fırlayan kardeşimiz Ali Bey, aynalarda kim olduğunu bir türlü hatırlayamayan, babasının gölgesinde yaşamak istemeyen Ali Bey, az mahsul, Suriye krizi, işsizlik, aylık hesaplar, sap koalisyonunda baş içkici... Ali Bey! Ali Abi! İstanbul'dan uzaktayken hayatı kaçırıyormuşum gibi bir hisse kapılırdım, ikinci senenin ortalarında Kadıköy'ü özlemekten bir hal olurdum, ormanı ve denizi ve yolları ve insanları ve daha neleri bırakıp doğup büyüdüğüm yere, İstanbul'a, Kadıköy'e geldim de ne buldum? Ali Bey, sen ne buldun?

Artçı: Bu acıtır, hatırlamak istemiyorum.

Fırdöndü: Hikâye benim için tanıdık. Zonguldak'ın beldesi. Okuldan çıktım, deniz kenarına yürüyorum. Taşlığında balık ağları asılı bir evden adamın teki apar topar çıkıyor, dönüp karısına bağırıyor: "Ulen bütün gün balık tutuyom, içmeyip de n'apçem?"

Tuttuğu balıkları üçe beşe okutup bir kısmını da yiyerek yaşayanlarla ilgilidir, daha çok onların sıkıntılarıyla.

Sarı Bira: Kitaptaki iki üç öykünün karakterleri ortak, bir karaktere başka bir öyküde rastlayabilirsiniz. Murat ve Ali böyle.

Murat içmeye başlamayabilirdi, başladı. Annesini üzmeyebilirdi, kendisi üzgün olduğu için böyle bir şey mümkün değil. Nohut-pilav satarak geçindi, tamam. Kadim Kaptan'ın vapur kaçırma teklifine onay verdi, mangal yapacaklar. Arkadaşı Ali'yi ayarladı, o da iyi. Hadi bakalım. Fatura ödenecek bir de, öde Firuze. Murat.

Arife Günü: Ah!

Kuşak farkı, müzisyen, kovulu ve başarılı oğul, kızgın baba. Söyleyemiyorum daha. Birkaç öykü daha var, giremedim.

Kitabı beğenmeyenler olmuş, çiviye alışkın olmayanlardır. Çakır'ın çivi gibi öyküleri var; puanla değil de havlu attırarak kazanır. Sağlam bir yumruğa hazır olun.

8 Mart 2017 Çarşamba

Muriel Spark - Bayan Jean Brodie'nin Baharı

Filmini izlemedim, filmde katmanların daha geniş olduğu söyleniyor. Çocukların ve Brodie'nin ilişkileri daha derinliklidir sanıyorum, izlemek üzere sıraya sokuyorum.

II. Dünya Savaşı'nın öncesinde bir kız grubunun altı yılının yanında öğretmenleri Bayan Brodie'nin baharını izleriz. Çocukların birey olma çabası öğretmenlerinin gölgesinde yeşermeye çalışır, hayatının en güzel yıllarını yaşayan Bayan Brodie, kızları yetiştirirken kendi maceralarını anlatır, ders programının çok ötesinde şeyler öğretmeye çalışır, yaşamı mesela. Kendi perspektifinden gördüğü hayatı formüle edip kızlara aktarır. Zaman ilerledikçe kızlar büyür, hatta öylesine büyürler ki anlatının güncel zamanından 20 yıl sonrasına kadar gideriz, yetişkinlerin dünyasına çoktan adım atmış kızların geçmişle muhasebelerine şahit oluruz. Spark'ın güzel bir oyunu; ani sıçramalarla okur için farklı pencereler açılır.

Sandy, Mary, Rose, Eunice, Monica ve Jenny, Bayan Brodie'nin küçük çetesini oluşturur. Her birinin olayı farklıdır; Rose zamansız cinsel uyarılar yaratacak kadar güzeldir, Mary şapşiktir, Sandy gelişim potansiyeli en yüksek olandır falan. Bayan Brodie'yi sevdiklerini söyleyebiliriz belki, tabii aralarında kısıtlanmışlık duygusuyla boğuşacak olanlar da var. Öğretmenin ayağını kaydırmaya çalışan müdireye karşı birlikte hareket ederler ama belli bir yere kadar. İçlerinden biri, Bayan Brodie'nin faşizme duyduğu ilgiyi ifşa edecek ve okuldan atılmasına yol açacak. Kim olduğunu söylemeyeyim, sürpriz. En yakınlardan biri, kız izci grubu yanlarından geçerken Bayan Brodie'nin kıskançlık dolu bakışlarını görüp izci olmayı düşünen. Öğretmeninin düzen takıntısını anladıktan sonra kendilerinin de bir faşist grubu olduğunu keşfedecek, yaşam deneyimi arttıkça Bayan Brodie'den kurtulmaları gerektiğini anlayacak ve kadını şikayet edip her şey bittikten sonra bir manastıra kapanacak. Eski günlerinden alacağı ilhamla psikolojik araştırmalar yapacak ve ün kazanacak falan, söyledim aslında. Pardon.

Dünyanın bir minyatürü: Etraflarında o zamanın sosyal problemleri, fark etmeye başladıkları andan itibaren kafalarını kurcalamaya başlar. Bir kadının bir diğerine, "Senin erkeğin olurum," demesi, kadınların haklarını kazanma yolunda başarıya ulaşmaya başladıkları yıllarda -ki ne utançtır kadın hakkı diye bir şeyin olması, insan hakkı aslında ama ataerkil düzenin yediği halta yuh!- ilk kez gördükleri kadın polis uzunca bir süre kafa karıştırsa da Bayan Brodie'nin yol göstericiliği sayesinde anlam kazanır. Tabii iki başlı bir yaşam görüşüne yol açar bu, yollar çatallandıkça öğretmenin aslında o kadar da bilge olmadığı anlaşılır. Kuşak farkının yanında yüzyıla özgü hızlı bir zaman akışı da vardır, her şeyi sorgulanabilir kılar bu. Kadının Mary'ye umutsuz vaka gibi davranması, faşizm güzellemeleri engin ve verimli görünen gölgeyi çürütür. Fidanlar güneş ışığına çıkmak ister.

Resim ve şan öğretmenleriyle kurulan ilişkiler sorgulamaları artırır. Bayan Brodie, iki erkek öğretmenin tekiyle ilişkisini sürdürürken kızları hasta olan diğerinin evine dönüşümlü olarak yollar. Kendi yarattığı laboratuvarda kızların gelişmesini ister ama onlara duygularıyla nasıl mücadele edeceklerine dair hiçbir şey veremez, haliyle. Bu durum kendi pozisyonunu da tehlikeye sokar; yeni yaşantılar yeni tehlikeler doğurur. Kızların başına gelen tam olarak budur, değişirler ve öğretmenleri gammazlanır. Hiçbir zaman kimin yaptığını bilemezler. Bayan Brodie, diğer öğretmenlerin kafalara bir şeyler tıkmaya çalıştığını, kendisininse içlerindeki cevheri açığa çıkarmaya çalıştığını anlatır ama beklediği şey bu değildi sanırım, zaten suçu Mary'ye atmaya meyillidir, gammazlayan öğrencisiyle konuşurken onun böyle bir şeyi yapacak son kişi olduğunu söyler. Tehlike en yakındakinden doğuyor oysa.

Spark oyuncul; Mary'nin acı sonunu ani bir sıçramayla anlattıktan sonra ilerleyen bölümlerde kızın çocukluk zamanını anlatırken ölümüne sebep olacak olayla ilgili nesnelere yer verir. Başka, anlatıcının sesini kesip kalınan yerden diyalogla devam eder. İronileri başarılıdır, mizahı çarpıklığı kadar güldürür.

Spark iyi, okumaya devam.

Richard Brautigan - Willard ve Onun Bowling Kupaları

Kahretsin ki şu aralar çok kötü hissediyorum ve Brautigan'a dadanmamam gerektiğini bildiğim halde çekip okuyuveriyorum. Ulan! Bir tane daha gitti!

Sahiplenmenin zehri üzerinedir. İlişkiler, incelikler üzerinedir. Alışkanlıklar, arayışlar üzerinedir.

Constance ve Bob: "Tavandan yüz voltluk olması gerektiği halde iki yüz voltluk bir ampul sarkıyordu. Bu Bob'un isteğiydi. Kadın bu kadar fazla ışığı sevmezdi. Bob severdi." (s. 6)

En başta neydi, aşık olurduk. O da benzer şeyler hissederse hayat ne süper derdik, acı fasıllarını mutluluklar izlerdi, severdik. Her şey bundan ibaretti, kolaydı. Sonrasında birlikte yaşamanın zorlukları belirince, bunlar aşkı olduğundan başka bir şeye dönüştürdükçe istekler kendilerine bir çeki düzen verdi. Yapılacak yemeklerden seksin düzenine ve biçimine her şey aynada kendine baktı, bazıları gördüklerini beğenmedi ve silkindi. Muhtemelen aşk parçaları döküldü, süpürüldü ve çöpe atıldı, evin temiz tutulması lazım. Düzen, en ortak olanından ama ortaklık kaypaklığa sebep olabilir, insan bir başkası olmak istemezse ev sıklıkla temizlenecektir. Bu ikisinin arasındaki şey tez elden temizliğe muhtaçtır; birlikte yaşamalarını sağlayan parçaların tavsadığı, birbirine oturmadığı anlar çoğalmaktadır, yeni heyecanlar işlerin iyiye gitmesini sağlamamaktadır. Çok bilmiş bilmiş konuşuyorum, üşenmesem kendimi tokatlardım.

Constance Bob'ı gerçekten seviyor, işleri zorlaştıran bu. Constance 23 yaşında umutsuz bir yazar, kitabını çok sevdiğini söylediği bir avukatla yattıktan sonra vajinasında siğiller çıkıyor ve dalgayı Bob'a bulaştırıyor. Bob'ın sevgiye yaslanıp devam etmesi hasarsız atlatılmış bir virajı gösteriyor -Constance'ın çok pişman olduğunu, evliliği bitirmek istediğini söylemesine rağmen Bob sevdiği kadını bırakmıyor- ama sanıyorum tam olarak öyle değil o iş, adam her işi yalapşap, döke saça yapmaya başlıyor ve Yunan Antolojisi'nden okuduğu parçalarla kadını çıldırmanın eşiğine getiriyor. Nevrozlar farklı şekillerde ortaya çıkabilir, bir anda peçete koleksiyonu yapmaya başlayan bir arkadaşınız varsa muhtemelen yardıma ihtiyacı vardır, yardımcı olun.

Vajinanın temizlenmesi süresince anal sekse yöneliyorlar, RP gereğince BDSM cenahlarında yüzüyorlar ama kendilerinden hiç bu kadar uzaklaşmamışlardır herhalde, geleneksel sekse düşkünlükleri düşünülürse. İki insanın arasında açılan yolları Brautigan'ın mizahına omuz vererek okuduğunuzda gülünecek pek bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok. Kıçıma dayanarak bu kitabı Brautigan'ın en acı kitabı ilan ediyorum.

Kadın ticari başarı da bekliyor, eğer başarılı olsaydı avukatla yatmaz, siğil kapmazdı. Bu yüzden kırbaçlandığı, ağzına kumaş parçası sokulduğu zaman aklından gazetelerde çıkan övgü dolu eleştirileri hatırlar. Eyleminin sonucundan tatmin olmadığı ortada ama istediği ticari başarıya kavuşmuş olsaydı... İnsan ne istiyor, neyi ne zaman istiyor? Bir çıkmazın orta yerinde bırakıyor Brautigan, ikisinin hikâyesi bu kadar.

John ve Patricia: Bizimkilerin komşuları. Adam film yapımcısı, kadın öğretmen. Greta Garbo filminden dönüyorlar. Adam sevişmek istemiyor ama kadına karşı koyamıyor. Bir de Bob'ın o eski, parlak haline dönmesini dört gözle bekliyor, arkadaşının unutkanlığından ve pasifliğinden pek hoşnut değil.

Kadın, adamı Willard'ı kullanarak ikna ediyor ama Willard? Bir kuştur, cansızdır, yaklaşık elli bowling kupasıyla birlikte karanlık bir odada durmaktadır ve canlı olmamasına rağmen sahip olduğu kupalarla böbürleniyor gibidir. Bir ağacın dala sahip olmasından böbürlenmesi gibi. John, kupaları terk edilmiş bir arabanın içinde bulup eve getirmiştir, onlara sahip olmuştur, onlar üzerinde hakkı vardır, tabii Willard'ın ardından.

Logan Biraderler: Tam Coen Biraderler işi karakterler. Çok özgün adamlardır, anlatmaya çalışırsam berbat ederim.

Çalınan kupalarının peşine düşerler, arayışları Bob ve Constance'ın evinde biter. Yanlış numara; John evlerin numaralarını şaka yapmak için değiştirmiştir ve kabak bizimkilerin başında patlar. Silahlarını çekip kurşun yağdırırlar. O an Bob'ın Vedat Sakman'dan alıntı yaptığını düşündüm: "Aşk ateşi iki kurşun, birin' aldım yar." Sonra kitap bitti zaten.

İletişememizin başta gelerek anlatıldığı bu müstesna eserde bir insan nasıl yavaş yavaş yitirilir, akışkanlık nedir ve nereden gelir, bir insan kaç türlü değişebilir gibi soruların cevabını bulamayabilirsiniz, ben bulmak için kitabı birkaç kez daha okumayı düşünüyorum.

4 Mart 2017 Cumartesi

José Saramago - Bütün İsimler

Çok kısa.

Mitik labirentlerin devlet dairelerine dönüştüğü: Nüfus Kayıt Merkez Arşivi. Lojman, daireye koridorla bağlı, mekanizmanın kolu eve, mahremiyete tecavüz halinde. Ölüm nedenleri, tarihleri, doğum nedenleri(?) ve tarihleri, bir sürü kağıt, ruhsuz. Bir sürü insan, kağıt. Amirler kast sisteminin tepelerinde, pek ilgili değiller. Daha yukarıdan gelen emri uygularlar, mesela yaşayanlarla ölülerin işlemleri farklı zorluklara sahip, dosyaların yerleri değiştirilebilir. Daire kurulduğundan beri biriken dosyalardaki isimler silik, kimin nerede öldüğü, ne için öldüğünün yanında neden yaşadığı da belki mazruftur, bu hengamede nasıl bilinir? Dosyaların arasında kaybolup açlıktan, susuzluktan ölen insanların çalıştığı kurumda daha fazla ölüm dosyası birikmesin diye ölmek yasaklandıysa eğer, Don José kardeşimizin dosyalardan birine kafayı takıp bir kadının peşine düşmesini doğal karşılıyorum.

Birinin bir şeyi mutlaka Don José; birinin oğlu, birinin torunu, birinin arkadaşı. İsmi söylenirken doğru vurgulanırsa tabii, yoksa Don José dediğimiz kişi Don José olmayacaktır. Söyledikleri anlaşıldığı zaman var olacaktır, sözcüklerine başka anlamlar yüklendiğinde başka biri olacaktır. Şimdilik bildiğimiz Don José olarak kalsın. Dosyaların tavana, göğe yükseldiği bölümlerde merdivene çıkarsa kemerini merdivene bağlar. Belki böbürlenmediğini kanıtlamak, hiçbir şey bilmediğini göstermek, tanrılığa soyunmadığını anlatmak için yapar bunu, Ne kadar umursanırsa. Babil'i inşa edenler birbirlerini çok az tanıyorlardı ama hedef birdi, göğün katlarını tırmanmanın bir amacı vardı. "Kim hayal edebilir şimdi Don José'nin o yasak kapıyı ilk açtığında içinde bulunduğu ruhani hali, o heyecanı, kapının girişindeki o ürpertiyi, sanki içinde Tanrı'nın tüm güçlerini sakladığı bir odaya adımını atmış gibiydi, geleneksel olanın tam tersine, tanrısal bir güçle yeniden canlanıyor değil, sanki onu reddediyordu. Çünkü sadece ölü tanrılar daima tanrı olarak var olmaya devam ediyorlardı." (s. 24) Don José'nin amacı düşmemek. Metafor olarak bu iyi, bir de koleksiyonu var. Yaşadığını ispatlamak, kaosa karşı direnç gösterebilmek için.

İnsanın bir şey yapması gerekir. Bilincin uzanamadığı noktalarda bu şeyin kaynağı olabilir. Kadını arayışı mesela.

Amirine yakalanana kadar çok insanla görüşür, kadının izini sürer. Sürpriz sona değinmeyeceğim.

İlk Saramago tecrübemdi, tanıştığıma sevindim. Serdar Çelik çevirmiş, Gendaş'tan çıkanı var bende. Korkunç, Kırmızı Kedi'den alın.