12 Nisan 2017 Çarşamba

Miguel de Unamuno - Sis

Ön sözleri okumuyoruz, geri kalanı bittikten sonra okuyoruz, bu tamam. Kurgusal ön sözleri ne yapıyoruz peki? Anlatıcı/tanrı/yazar tarafından yaratılmış bir karakterin ön sözüne zeyl olarak a/t/y'nin ön sözünü okumamak nasıl olur? Güzel olur,  karakterlerin başına gelecekleri öğrenmemiş olursunuz ama kurgunun can damarından mahrum kalmış sayılırsınız. Gerçi son söz olarak okunursa her şey yoluna giriyor, metinde bu görüşü savunan bir fikir olarak her şeyin sonsuzda birleşmesi var. Zıt kutuplar, paralel doğrular, düşmanlar, kalbimizi kıranlar, biz, her şey sonsuzda birleşir. Lineer anlatıyı bunun dışında tutmak gerekiyor; ağır spoiler yemek istemeyen ön söz okumaz, hatta genel olarak ön söz metne karşı yapılmış büyük bir küstahlıktır.

Metne ön sözü bir karakter yazdı, demek ki okurun elinde tuttuğu kitap anlatının içinde yazıldı. Bitmedi de; Miguel Unamuno, ön sözü yazan Victor'u söylenmemesi gerekenleri söylediği, her şeyi açığa çıkardığı için Augusto gibi öldürmekle tehdit edebiliyorsa, noktanın orta yerine bir çatışma bırakılıp sonun kimliği değiştiriliyorsa kendini çoğaltan sonsuz bir metin haline gelir Sis. İç içe geçmiş kurgu-gerçek inancının belirsizliğinde her şey sisten ibaret. Ön sözde yer alan bir bölümde ad konan her şeyin bütünü kapsamadığı, antik felsefe kaynaklı tasnifçiliğin sadece isimlendirmeden ibaret olduğu ve yazarın belirsizlikleri ortaya çıkarmak için bütün bu kavramları birbirine karıştırıp bir harman yaptığı söyleniyor. Bu noktada çok sevdiğim bir paragrafı tekrar alıntılayacağım: "Birtakım adamlar dünyadaki en makul, en doğal işmişçesine oturdukları masadan gördükleri kadarıyla dünyayı (uydurulmuş) kavram şablonlarının içine tıkıştırmakla meşgul." Hira Doğrul'un Alışılmadık Sesler'inden. Bu bağlamda sise bakarsak sis, adına muhteşem bir tepik atarak her şeyi kapsar, kapsadığı ölçüde eritir ve hiçi doğurur. Hiç. Yaşamın kendisi. Olasılıklar denizi ayın hiç doğmadığı bir dünyada görülmeyecek bir şekilde dalgalanır. Sezgisel bir yokluktur, melankolidir. Sis'in doğası da melankoliktir, her şeyden hiçbir şeye ulaşmanın yolculuğudur.

Behçet Necatigil çevirisini okudum, Bilgi'den çıkanı. Öyle güzel bir Türkçeydi ki uzun zamandır bir çeviriden böylesi keyif almamıştım.

Yazıldığı zamana bakarak devrim niteliğinde bir kitap olduğu söylenebilir. Kitapta Don Quijote muhabbeti sıklıkla edilir ki edilmelidir; soylu şövalye ve yancısının gerçekten yaşayıp yaşamadıkları, yazarı yaratıp yaratmadıkları sorgulanır ki sorgulanmalıdır. Yazarın metni yaratması gibi metin de yazarı yaratır, kurguyla gerçek tek bir kelimeye sıkıştırılabilir, sıkıştırılmıştır, Yunan biraderler zamanında böyle bir kelime üretmişlerdir garanti. Kelimeye haiz olmak, son durak bu gibi gözüküyor. Sözü bilmek. Şüphe duya duya emin olmak. "'Hayır, sanatın asıl kurtarıcı tarafı, bizi varlığımızdan şüpheye düşürmesidir.'" (s. 228) Çoğa doğru insan varlığını yadsımaya başlıyor ve üzerine onlarca şeyin yapıştığı bir pamuk şekere dönüyor. Başta tek bir tattı, sonrasında her şeyden biraz aldı ve hiçe döndü.

Ontoloji hakkında kafa patlatan sayısız filozofun söyledikleri elbet mühim ama Unamuno gibi şüpheye düşüreni, yokluğa uzunca bir süre maruz bırakanı var mıdır, bilemiyorum. Ben bu meseleye çok ince yaklaşıyorum ve ne söylenmişse sünger gibi emip kendimi kurmaya çalışıyorum. Pirandello, Auster, Söğüt ve nicesi anlatılan hikâyenin gerçeğin pek doğasından içeri girip kök salarak kurulan dünyayı biçimlendirmesini anlatır, tersi de mümkündür. İkilik midir bu, eskiden öyle olduğunu düşünürdüm ama artık düşünmüyorum çünkü yeterince şüphelendim, kuşkuya düştüm ve artık bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, bildiğim hiçbir şeyden emin olamıyorum ve bu da beni bilmemeye götürüyor. Bir yandan kendimizi doldurmaya çalışırken öbür yandan boşaltmaya çalışır hale geliyoruz. Seçiciliğimiz, kesinliğimiz kayboluyor. Kalecinin penaltı anındaki endişesini kitaptan bağımsız olarak hatırlıyorum. Ne yöne? Augusto'ya bağlayayım direkt, kahramanımıza. Sokağa çıkar çıkmaz ne yöne gideceğini bilemez ve düşünür: "Köpek ne yana giderse ben de o tarafa giderim." (s. 26) Haah! O eski ikilem; davranışlarımızı belirleyen nedir? Asıl mesele bu değil ama bununla ilgili daha yakın zamanda yazılan onca kitabı öncelediği için Unamuno'ya ve benzeri yazarlara sonsuz saygı, onlardan önce gelenlere de elbet.

Anlatılacak çok şey var ama kıra döke gideceğim. Metnin yarısından çoğu sosyal yaşam katmanı üzerinde biçimleniyor. Otuzlarına gelen Augusto annesini kaybettikten sonra tek başına kalıyor ve ölüm döşeğindeki annesinin telkin ettiği gibi hayatının kadınını arıyor. Don Kişot'un yolculuğuna benzetebiliriz bu dönemi; uydurmaca sevdalar, aşk ve aşık olma fikri arasında yolculuklar, evlilik ve beneri pek çok mevzu tersi ve yüzüyle birlikte inceleniyor. Tesadüflerle belirlenen bir seyirde Eugenia, Rosario, Mauricio ve Augusto arasındaki hadiseler, insanların kendi anlamlarını yaratıp onlara inanması veya bu yolla kandırılmaları üzerinden yürüyor. Sis metaforu her zaman akılda kalmalı; davranışların bilinmeze açılması birçok anlamı içermelerinden doğuyor.

Sonda Unamuno giriyor devreye ve Augusto'yla Unamuno arasındaki diyalog, yukarıda anlattığım her şeyi kapsıyor. Yaratılan yaşar ama öldürülen bir daha diriltilemez. Yasalar kesindir, bilinmeyenler de bu yasalar tabidir. Gerisinde yazar karakterini öldürebilir ama bu yolla kendini de öldürmüş olabilir. Yarattığınız yaşamdan sorumlusunuz gibi bir şey ve yaşadığı ölçüde yaşarsınız. Stranger than Fiction'ın bir adım ötesi; yaratıcının hayatı da tehlikede olabilir.

Müthiş, mutlaka okunmalı.

11 Nisan 2017 Salı

Alfred Bester - Kaplan! Kaplan!

Gully Foyle'un işkence yaptığı bölümde kötü adamın, "Beni öldür!" haykırışlarının yankısını Dune'da bulmak mümkün; Agamemnon ve şürekasının işkence ettikleri -benzer, çok benzer bir yöntemle- ikinci kaptan, Atreides veya Harkonnen yancısı adam da aynı çığlıkları atıyordu. Başka, robotla yapılan muhabbet de Passengers'taki barmen robot muhabbetine ilham kaynağı olmuş olabilir. Kemale ererek bedenden kurtulması, her şeye varabilmesi de yankısını birçok örnekte bulmuştur derken birçok konseptin öncüsü olarak Bester'a saygı duymamak elde değil. Cyberpunk'ın atalarından olan bu güzide şahsiyetin yarattığı Gully Foyle karakteri, teknoloji ve zihin gücünün kurduğu kaotik evrende hayatta kalma çabasının erdemle çatışmasını nefis bir şekilde vücuda getiriyor. Sanırım.

Jauntlamak, groklamaktan sonra ikinci favori eylemim oldu. Teleportasyon. Belli mesafelerde jauntlanabiliyor, mesafe kategorileri belirlenmiş. Jaunt deneyleri sonucu çok insan ölmüş ama mevzu çözülünce iş sistemleşmiş. Futbolun ilk zamanlarında İngiliz soylulardan başka hiç kimsenin futbol oynamaması görüşünün aksine elit tayfa jauntlamıyor, eski yöntemlerle seyahat ediyorlar. Hemen bir kast sistemi kuruluyor, Harari'nin lüzumsuz adamı ortaya çıkacak gibi değil, gidilecek yerin koordinasyonları belliyse herkes istediği yere gidebiliyor ve bir şekilde işe yarıyor. Klasisistlerle Romantiklerin çatışması toplumsal bir dönüşüme yol açıyor, bilinmeyene. Dış Uydularla İç Gezegenler arasındaki ticaret ilişkisi jauntlamanın bulunmasıyla bozuluyor ve savaş başlıyor derken Foyle'un intikam yemini de bu sırada ediliyor.

Adamımız 30 yaşında, uzayda savrulan ölü bir geminin içinde kurtarılmayı bekliyor. Tanrılara küfrediyor, delirmenin çok ötesinde. Yanından geçip kendisini kurtarmayan bir gemiye takması bu deliliğin sonucu, sona kadar sürecek takibin hedefinde geminin mürettebatı var ama işin içine elde edilecek değerli bir nesne girdiği için sistemin adamlarıyla Foyle arasında başlayan savaş da adamı motive ediyor. Herif zaten öküz gibi bir şey; kaba ve çok güçlü. Hulk ya bayağı. Hem bedensel hem zihinsel olarak. Kim olduğu, nereye gittiği soruları metin boyunca sürecek bir izleği oluşturuyor, öğrendikçe değişen bir adam Foyle. Değiştikçe hedefine yaklaşan. Hedefine yaklaştıkça öfkesi artan. Başa dönün.

Enkazdan kafasını çalıştırıp çok bilimsel bir şekilde kurtulur ve Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağından genişçe bir asteroide çıkar. Buranın yerlileri iki yüz yıldır civardaki gemi parçalarını, molozları toplayarak kendilerine yaşam alanı yaratmışlardır ve kabile benzeri bir yapı oluşturmuşlardır. Şu suratlara dövme yapanlarından. Bizim elemanın baygınlığından yararlanıp suratını deşerler ve kaplan dövmesi yaparlar. Korkunç bir yüz. Gücün ve antikitenin sembolü. Maori maskesi.

Dayı oradan bir gemiyle kurtulur ve dünyaya döner, kendisi gibiler için olan bir eğitimden geçer, hapsedilir, hapisten bir kadınla kaçar ve kadının arkadaşının yardımıyla maskeyi sildirse de iz kalır; yüzüne kan pompalandığı anda kızıl bir kaplan yüzünün ayrıntıları belirir. Duygularını ketlemesi gerekir ve bunun da eğitimini alır. Tabii bütün bu kaçış, işte serüvenler falan bir noktaya kadar kontrollü. Gizli servis benzeri bir yapı adamımızı takibe almıştır, sürüklendiği gemide veya kendisini almayan gemide -hatırlamıyorum ya- PyrE denen bir madde vardır ve deli pahalıdır, enerji üretiminde falan kullanılmaktadır. Servis bu maddeyi ele geçirmek ister, Foyle da. Bir yandan mürettebatı teker teker hacamat etmektedir, bir yandan sık sık karşısına çıkan Yanan Adam'ın kim olduğunu merak eder. Eh, gizem büyük değil, ateşli abinin kendisi olduğu aşikar. Eriyik bakıra, bir süper maddeye bulanır ve bedeninden azat olur, übermensch olur, insanlığın güç tarafından değil, sağduyu tarafından yönetilmesi gerektiğini söyler, tüketici tayfanın ayvayı yemesi gerektiğini söyler, söyler de söyler. Bu kısımlarda tipografi değişir, sayfayı koca kelimeler, cümleler, biçimler kaplar. Başarılı bir anlatım tekniği.

Türle ilgilenenler için kaçmaz.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Robert Pinget - Mösyö Songe

Pinget romanın yenilendiği zamanlardan yazıyor. 1951'de bir öykü derlemesi yayımlandıktan sonra istikameti tam belirleyememiş olacak ki Beckett'tan bir omuzluk yardım alıyor ve yirmi yıllık bir süre içinde mösyönün en önde tek başına dikildiği romanını tamamlıyor. Oyunları, romanları, her şeyiyle otuz kitaplık bir emeği var kendisinin, yanlış bilmiyorsam iki kitabı Türkçeye çevrilmiş, o kadar. Silik, başarısız bir yazar olduğu söyleniyor ama görünen pek öyle değil. Okura kalmış gerçi.

Yaşlı bir adamın hayatına dolaylı bakış; her şeyi gören anlatıcı bir adım daha atıp bildiğini de kanıtlıyor. Svevo'nun yaşlı adam ve genç kızlı güzel metni, Özen Yula'nın aynı güzellikteki öyküsünden sonra yıllanmış insanların dünyasına böylesi bir derinlikle girildiğini bilmiyorum, belki de bildiğimi unutuyorum ama ilk üçte kesinlikle mösyö de var. Zaman algısı, sosyalliği, asosyalliği, alışkanlıkları, arkadaşları, unuttukları, hatırladıkları, otuz iki kısım tekmili birden.

Altı bölümden oluşuyor, sabrım yettiğince ilerliyorum.

Emekli: Agapa yakınlarında yazlık bir kasaba, kışın çok sıkıcı ama mösyö için pek bir şey fark ettiğini sanmıyorum. Evinin sınırlarının içinde kontrollü bir hayat. "İnsan onun yaşında, ömrünü en ufak eğilimlerini gözetlemeye, en ufak tepkilerini haklı çıkarmaya ya da yermeye harcamışsa, kendini kapıp koyveremez artık." (s. 9) Titizlikte bir dünya markasından bahsediyoruz; ekmeğin azıcık bayat olmasından denizdeki gemiyi saatlerce dikizlemeye varan bir detaycılık var ve bu detaycılık yaşamın kendisi haline gelmiş durumda, o halde bunlardan başka pek bir şeyle ilgilenmeyeceğiz. İlgileneceğimiz şeyler hizmetçi Sosie'nin attığı adımları sayıp ne işle meşgul olduğunu merak eden bir adam, üç katlı villanın küçük değişikliklerle heyecan yaratan günlük yemek menüsü, içilen kahvenin ve okunan sigaranın sırasının karışması, karışmaması, bunların aslında pek bir şey ifade etmemesi ama bir adamın bütün bir hayatı oluşu. Mösyöyle tanışın, o yaşlı bir adam ve yeğeni dışında pek, hiç ziyaretçisi yok. Faturaları incelemekten, hayat pahalılığından ve yaşamı duyumsayışını incelemekten başkaca bir işi varsa o da hizmetçisine çatmak, hiç verilmeyen farklı cevaplar almaktır. Anlatıcı geçmişi irdelemenin pek bir anlam ifade etmeyeceğini, okurun verilenle yetinmesi gerektiğini söyler. Mösyönün gençliğini bilmek neyi değiştirir? Bilemiyoruz, biz şimdiyle ilgileniyoruz.

Ağustos Ayı: Sonbahardan önce son çıkış. Şairin yazı bütün imgeleriyle birlikte terli, bunaltıcı, yorucu. Hizmetçisinin suçlamasına göre insanları sevmemesine yol açan bir cümle kurma sevdası var mösyönün, yapacak hiçbir şeyinin olmadığı zamanlar, bunaltının en derin yerinde varoluşunun gerçeğine karşı göreceli bir güven duygusu yaşıyor ve her şey olduğu gibi, bildiği gibi duruyor. Defterinde. Denemelerinin köşelerinde bir yerde. Yazıyor mösyö ama ne amaçla, her şey olduğu gibi dursun diye? Her şey akıp gitsin, yenileri gelsin diye? Yeğenine yazdığı mektuplarda unutkanlığından ve sıkıntısından başka bir şey yok, belki biraz özlem. Yazma edimine ömrünü sıkıştırdığını söyleyebiliriz, tabii ömrünün bildiğimiz kısmını. Geçmişini bilmiyoruz dedik. "Yalnızca şu an var." (s. 24) Sahildeki bigudili kör, postacının şakaları yeni bir rüzgarı peşte sürüklüyor ama ne kadar yenilik getirse de bilincin işlemesinden kaçıyorlar; mösyönün unutkanlığı kapıları kendiliğinden kapıyor ve tazeliği çıkılamayacak duvarlar içine kapatıyor. Çürüme. Aynı şey geçmiş için de geçerli. "Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandıramayacak." (s. 32) Geçmişin şimdiye erememesini duygu taşımayan hatıralarıyla eşleştiriyor ki pek de duygusal bir insan olduğunu söyleyemiyoruz kendisinin. Uç bir yorum oldu belki ama durum bu. Hatıraların arası doldurulamayacak boşluklarla dolmuş, duygular şeffaf bir zeminde eriyip yitmiş, hiçliğe karışma korkusu daha yaşamın sürdüğü zamanda ölümden ödünç alınmış.

Arkadaşlarını davet ettiğinde kiminin kötürüm olduğunu, kiminin ameliyat olduğunu öğrenir ve bir süre bununla mücadele eder, gelebilenler gelir ve heyecan verici yeni yaşamlar olarak beliren oğullar, torunlar, yeğenler curcunasında an elde tutulamaz, anların arasına da korkunç boşluklar girmeye başlamıştır. Gece vakti yakılan odun ateşinden fırlayan kıvılcımların havada yok olması, gökyüzüne bakıldığında boşluğa bakma duygusunun doğması gibi. Çabasına alkış mösyönün. "Hiçbir şey vaat etmeyenlerle yetinildiğinde, bazen bir şeyler elde edilir." (s. 49)

Yazıyla sonsuzluğa ulaşmanın mutlu bir çağda doğması ve mösyönün buna şahit olması güzel, sırf bununla yaşayabilir ve sonu düşünmeyebilir. Unutacağı bir şey tabii, belki gazetesine döndüğü zaman yaşamaya devam edecektir.

Robert Pinget iyi, meselesi güzel, anlatımı güzel.

Mine Söğüt - Beş Sevim Apartmanı-Rüya Tabirli Cinperi Yalanları

Öykü Gazetesi öykümü bastı. Okuyup gömerseniz sevinirim. Ben gömdüm, oyun oynayacağım diye kantarın topuzunu kaçırdığım yerler olmuş ama iyi yine de. Güzel yazmışım yani. Aferin bana. Basın tokadı.


Ateşten korkuyorum. Musallat olduklarını sanmam ama birkaç hadise yaşadım, yarı profesyonel -işin profesyonelliği tamamen tartışılır ama meseleyi bu şekilde hikâyeleştirmek hoşuma gidiyor, inançla hikâyenin birbirine karıştığı noktada bir seçim yapmıyorum, inandığım şeyi gerçek veya hayal diye ayırmıyorum, cebimdeki bir taş olarak her yere götürüyorum, zaman zaman çıkarıp bakıyorum ve her daim yanımda çakmak taşıyorum ki her an yanımda olabilsinler, görebilsinler, konuşabilsinler, insan bir ölçüde kaçıktır ama sadece bir ölçüde ve çoğunlukla yalnız kaldığında, umacıları belki sıfırdan yaratır, belki zaten var olan kalıplara oturtur ama bir yere koyar işte, bu ara sözü de bir yerde bitirmek lazım diyorum, önceki cümle unutuldu gitti- yardım aldım ve bir müddettir rahatım, rüyalar görmüyorum, ayak sesleri kesildi, kağıt hışırtıları sustu, bunun yanında gözümü her kapadığımda etrafımda bir şeylerin havalandığını, dolapların kapaklarının açılıp kapandığını düşünerek uyuyorum, kurtulamadım, inanıyorum. In the Mouth of Madness ve Sandman'deki kedili hikâye: İnandığınız ölçüde gerçektir. Söğüt de aynını yazmış; dünyayı gördüğünüz ölçüde yaratırsınız, gerçeklik bunun dışında kalabilir. Kalsın, hayırlısı neyse o olsun. Ateşten korkarak yaşamak gerekirse öyle yaşansın. Korkmuyorum, Söğüt ateşin içinde cinleri gördürüyor ve eski öcümü diriltiyor ama tanıdık bir öcü bu, üstesinden gelinebilir. Bilinen musibet bilinmeyeninden iyidir. Bu durum beni Beş Sevim Apartmanı'nın bir sakini yapmaz, orada işler biraz daha karışık.

High Fidelity'de bir mevzu var; depresyona girildiği için mi pop -bildiğimizden değil- dinlenir, pop dinlendiği için mi depresyona girilir, bu tarz. Burada da cinperiler musallat olduğu için mi öyle, yoksa tam tersi mi geçerli, bir muamma var ama sanıyorum ilki, zira korku filmlerinden falan biliyoruz ki bir mekanda aşırı travmatik olaylar yaşanırsa kırıntıları mekanda kalır. Duvarlar sünger gibi çeker acıyı, korkuyu ve başkasına boşaltıverir. Mezarlığa bakan evler bu gibi sebeplerden ucuzdur bence, bir de efsaneler dolaşır, bu evin bulunduğu arazide eskiden yatır vardı, eve taşınan herkes beyninin büyük bir bölümünü bırakıp gitti falan. Yine inanca geliyoruz, vesveseniz varsa veya karanlığa uzun süre bakarsanız o da size bakmaya başlar hesabı. Karanlık vücut bulur hatta, boş dairelerde yaşamaya başlar. Cihangir'deki Beş Sevim Apartmanı'nda olduğu gibi.

Mine Söğüt bu romana kadar tek bir öykü bile yazmamış, süper bir başlangıç. Rüya tabirlerinin izleği olaylar arasında güzel bağlamalar çekiyor, o da iyi. Bölüm bölüm cinperi yalanlarını ve gerçek hadiseleri karşılaştırmalı olarak görüyoruz, yalanların ilk paragrafları aynı, Cihangir'den karşının manzarası. Anlatıcı önce bu manzarayı anlatıyor, sonra evin öbür tarafından görülen apartmana geçiş yapıyor. Beş dairede beş garip insan yaşıyor, belki de yaşamıyor. Bakacağız. Yalanlar rüya formunda beliriyor ve güzel bir bilinçaltı çöplüğü çıkıyor karşımıza; doğru olmayan simgelerin psikanalitik karşılığı gerçek olaylarda açıklanıyor, hikâye içinde hikâye. Psikolog Samimi'nin beş insanla olan ilişkisinin yanında kendi hikâyesi de var, üç katman oldu. Bir de anlatıcı var, dört katman ama anlatıcının aklı başında gibi gözüküyor, orada bir numara yok. Olsaymış keşke; ben farklı bir final yazdım kafamda ki buna çok müsait bir sonu var romanın. Herkes kendi sonunu kendi yazsın istemiş olabilir Söğüt, öyle istememişse bile herkesin hayatına kimse karışamaz, ben öyle yaptım.

Doktor Samimi, beş odalı evinde halasıyla yaşıyor. Beş daire dedim ama oda da olabilir, bilemiyorum. Bence daire. Neyse, içine son derece kapanık, ördüğü duvarlardan toz dahi sızmayan Samimi -ironiyi kes- Bey, sevdiği Gülizar'a kavuşamıyor çünkü cinler musallat oluyor kendisine. Halası ölüyor, cinlerle bir başına kalıyor. Ömrünü cinlerin var olmadığını ispatlamaya adıyor, bu sırada işinden oluyor ve kendini eve kapatıyor. Beş kusurlu, gerçek ve yalan hayatın arasında kendisinin günlüklerini okumak mümkün. Günlüklerinde ne var, cinlerle olan tecrübeleri, hayale boğulu gerçekleri falan, yarı sezgisel, yarı şiirsel, kalmayan kısımda da bilimsel iç döküşler, zırvalamalar var.

Hadiseler. Beş yaşam. Cinlerin var olmadığını ispatlamak için akıl hastanesinden rüşvetle beş hasta alıyor Samimi Bey ve dairelere kapatıp incelemelere başlıyor. Beş hasta, on hayat. Bu hayatların içinde aile facialarından geçilmiyor ki bilirsiniz, aileler son derece öldürücü olabilir ve çoğu insanın kendisini ailelerden koruması gerekir. Cinsiyet, kimlik bunalımları, sevgisizlik, çarpık zihinler derken rüyalarda buluşulan cinperilerin mevzuya el atmasıyla alternatif gerçeklikler yaratılıyor. Bir cadının yanında büyüyen kız çocuğu, kız çocuğu olduğunu sanan bir erkek çocuğu, terk edilince kaldığı yurtta cinayet işlemeye başlayan çocuk derken beş adet yalan hikâye anlatılıyor. Rüyalarla bir. Rüya tabirleri tabii yol gösterecek hikâyeye, bildiğiniz gibi psikanaliz rüya tabirlerine tepki olarak doğmuştur. Tabii ya. Gerçek hikâyeler daha soluk, parıltısız ki yalan olanlarının daha çekici olması anlaşılabilir, inanmayı seçtiğimiz yalanlar daha az acı verici. Savunma mekanizması bu; idrak kendini korkunç gerçeklerden korumak zorunda. Cinlerden değil, cinler Kur'an'da birçok surede, birçok surette geçiyor. O zaman inanın en hastalar, size cinler musallat oldu, sizi periler gıdıkladı, hayatlarınız bu yüzden berbat oldu. Korkunç babalar, eğik boyunlu anneler, dekor toplum, işsizlik, mutsuzluk, bunların hepsi muhteşem bir bütünlük oluşturduysa da inanması kolay olanlar bunlar değil, gerçek her zaman inanmaya gelmez, o yüzden çabuk kendinizi koruyunuz ve deliriniz. Gerek cinli, gerek cinsiz.

Apartmanın gerçek hikâyesinde yine bir facia, kedili kadın vakası var. Huriye Hanım'ın kocası oğlan ister, Huriyanım beş adet kız doğurur ve doğduktan kısa süre sonra ölen bu bebeklerin hepsine Sevim adını verir. Beş Sevim Huriyanım. Kocası arazi olunca kedilere bakmaya başlar, mahallenin bütün kedilerini evinin önüne toplar. Kedi mi acaba onlar? Hiç sanmam. Neyse, bir gün ortadan kaybolur ve ölüsü bulunur. Kediler apartmana gelmeye devam eder. Sonrası Samimi Bey'in mevzusu.

Son okurun yaratımına açık dedik, nasıl alımlarsanız alımlayın. Binada yangın çıktığı zaman bir tek Samimi'nin cesedi bulunur, diğerlerinin izi yoktur. Anlatıcı ve mahalleli evdeki insanların varlığından haberdardı, öyleyse Samimi'nin inandığına inandıklarını varsayıyoruz. Peki biz neye inanıyoruz, neye inanmalıyız? Anlatıcının tamamen dışarıdan olduğuna inanmıyorum, cinlerden biri olabilir, dolayısıyla kedilerden biri olabilir, Samimi'nin cinperi yalanı olabilir. Cinler tarafından ele geçirilmemeye çalışıyordu Samimi, geçirilmeden az evvel beş hastayı da öldürdü. Cinperi yalanı olan hangisiydi; cinayetleri mi yoksa deneyi mi? Uydur uydur söyle boyutuna geliyor olay ki pek severim, ihtimallerin sonu yoksa gerçeğin de sonu yok. Hatta gerçeğin önemi yok.

Deli sevdim, şiddetle tavsiye ederim.

2 Nisan 2017 Pazar

Tahsin Yücel - Söylemlerin İçinden

Tahsin Yücel derya. İncelemeleri, romanları, öyküleri, göstergebilim ve dilbilim konularında kafa yorgunlukları, eleştirileri derken akar gider. Eleştirileri çokça tartışılmış, kullanmayı tercih ettiği Türkçe kelimeler keza. Karşılıkları sözlüklerde yoktur denir, demek ki kelime türetimi de var, tercih edilir veya edilmez. Mühim bir şahıstır Yücel, hakkında malumata sahip olmadığımdan benden bu kadar.

Önsözde biçim-söylem ilişkisini irdeler Yücel. Belli bir alanda üretilmiş söylemler kişi bazında, bireysel kullanımla ortaya çıktıklarına göre bütün bir alanı kapsayabilir mi veya bütünün bir parçası olabilir mi, öyleyse kastedilenin dışında kalan anlamlar sonsuza dek yok olmaya mahkum mudur, bunları açıklığa kavuşturuyor. Biçim ve içeriğin birbirinden pek de koparılamayacağı görüşünü Lévi-Strauss'tan yaptığı alıntıyla destekliyor ve incelediği söylemler için bir okuma, anlama altyapısı oluşturuyor. Makalelerin bütünlüğüne gelince, bu konuda başarılı bir yapıt ortaya koymadığını düşünüyor çünkü koşutluk var, çizgisellik yok. Birleşme okurun zihnine kalıyor, okurun iyi bir alımlayıcı olması bu bütünlüğü sağlayabiliyor. İyilik sağlık yine Yücel için tabii, okur parçaları birleştirebilir ya da birbirine hiç bulaştırmayabilir. Ben bulaştırdım, makalelerin ortaya koyduğu fikirlerde gösterilen-gösteren dönüşümleri falan, böyle göstergebilimsel meseleler var ve bizim gudik toplumumuza uyarlanmış halde. Anladım ya ben. Yani çok derin meseleler bunlar. Alkış bana. Vallahi anladım ya!

Top Yuvarlaktır: Futbol dünyası. Futbol yazarlarının süslü biçim tutkularının yol açtığı ozanlığı anlatarak başlıyor Yücel. "Messi'nin enfes hareketleri çorak sahada bir gül gibi açtı." Bu ve benzeri cümleleri duyuyoruz, okuyoruz, iş imgeleme ve hayal gücüne dayanıyor. Gol sevinçlerini hatırlayın, şapka çıkarmakla, her yerden öpmekle bürokratik sevinçlerden erotik hazlara doğru yelken açarız. Futbolun dişiliğine de bir göndermedir aslında; futbol kadınsıdır, doksan dakikada her şey olabilir, rastlantısallık zirve yapar ve bu toplumun kadınlara bakışıyla özdeşleşir. Mantığı kes. Neyse, uluslararası maçlarda destanlar yazılır, Rapid Wien'in kapıları geçilir, Manchester United fethedilir ve yıllarca konuşulur bu galibiyetler, Batı'nın karşısında alınmış muazzam zaferlerdir çünkü. Yenilgilerse onurludur ve kısa sürede unutulur, zaten normal şartlar altında pek de bir şansımız yokmuş gibi. Aşağılık kompleksi tavan yapar ve bu kompleksten güç alınır ama topyekün bir kalkınma için değil, sonraki maçlar için. Sanki zaferler daha anlamlı, daha coşkulu olsun diye zayıf kalmamız gerekiyormuş gibi.

Takımlar. Dişliler gibidir takımlar, söylem bu yöndedir. "Barcelona makineyi kurmuş, çatır çatır oynuyor." Kusursuz bir fabrika, üretim hiç durmadan sürüyor. Öylesi bir görev bilinci yaratılmış ki sakat olan bir futbolcunun yerine aynı görevi üstlenecek bir başkası yerleştirilebiliyor, hemen. Bu durumda bireysel yeteneklerin baskılandığı düşünülebilir, bir ölçüde. Neymar'a baktığımda Brezilya ve İspanya günlerinin arasındaki fark muazzam; İspanya'da herif bireysel yeteneğini dişlinin daha iyi dönebilmesi için geliştirmiş, var olanın üstüne koymuş.

Hakem bir karşı-özne niteliğine sahip, teknik direktör takımın komutanı, seyirci aktif bir katılımcı, Avrupa takımları Osmanlı'nın öcünü almak için bir araç, hiçbir şey gerçek kimliğinde değil ve söylemlere göre kimlik kazanıyor.

Mutfak Yazını: Gurmelerin söyledikleri üzerinden söylemek istediklerini açan bir makale bu. Şu yemek mutlaka şurada yenir, şurada yenirken içinde mutlaka bu olmalıdır yoksa bir halta benzemez, şefler yaratıcılıklarının başarılı olup olmaması ölçüsünde parçalanmaya hazırdır, dünya mutfağından Türk mutfağına sonsuz yolculuklardan getirilen deneyimler mutlaka ve mutlaka paylaşılır, şefler kıyaslanır, malzemeler kıyaslanır, mekanlar kıyaslanır ki bir mekan salaşsa Yunan restoranlarını anımsatabilir veya kireç tutmuş duvarlara sahip bir restoran, İstanbul'un göbeğinde Akdeniz havası yaratabilir. Önemli şeyler bunlar. Garsonlar menüyü geç getirir ve seçme edimini engeller, öznenin yoluna taş konmuştur. Sadece restoranda yaşanır, restoran hayattır ve herkes restoranda o yemekten yemelidir. O yemekten yemeyen neden yaşar ki? Neden Nusr-et'in restoranında yemek yemiyorsunuz, yaşamak istemiyor musunuz yoksa? Siz de güzel yemek alışkanlığına sahip olabilirsiniz ve damak tadınıza uygun lezzetleri sürekli tadabilirsiniz, şefin getirdiği bir yeniliğin yemeğin tadını bozup bozmaması bir özne olarak sizin çıkmazınız haline gelebilir. Şu alıntıyı yapayım ki Yücel'in Türkçesine de bir bakın: "Onurlandırıcı deney, tüketici öznenin bilisel ve kılgısal üstünlüğünün tanınması olarak belirir: izlence hep onun utkusuyla sonuçlanır." (s. 97) İlk okuduğumda bana selam verildiğini sandım, eheh. Yok yok, anladım mevzuyu.

Özgür Kadınlar: Kadın dergilerinin yarattığı algıya bir temiz giydirilir.

"Siz de patronunuzla yatmak mı istiyorsunuz, öyleyse şöyle şöyle yapın."

"Demek size bakmıyor, sizinle ilgilenmiyor veya gözünüzün akını göremeyeceği bir şekilde uzaklaşmanızı istiyor?! Gelin ağzına birlikte sıçalım da sizinle sevişsin, şu maddeleri uygulayın."

"Yani şimdi özgürsünüz, istediğinizi yapabilirsiniz. Kocanız artık umrunuzda değil, nasıl bir hayat istediğini zerre sallamıyorsunuz, o zaman yeni maceralara yelken açtığınızda bunu neden kocanıza söyleyesiniz, ne lüzum var evin rahatlığını bozmaya? Hayat sizin hayatınız, kocanız da bu arada bok yiyebilir."

Tam olarak bu da değil aslında, duyarsızlaşan insan eleştirilir ve bu dergilerin ürettiği de duyarsız insanlardır der Yücel. Siyasal görüşünüz olmasın, ekonomik sorununuz olmasın, dümdüz bir insan olun ve hayatın tadını çıkartın. Tabii ya! Bilginin güç olduğunu söyleyenler halt etmiş, cinsellikte bilgiye ihtiyaç yok, herhangi bir görüşe de. Doğanıza dönün kardeşim, çiftleşin. Neden, çünkü bu baskıcı topluma karşı bir sözümüz olmalı ve sözümüz bu. Erkeklerin özneliğine hayır, nesnedir onlar, kullanılırlar ve geçip giderler. Her şey geçip gider. Her şey akışkandır, suya düşmüş yaprak gibi sürükleniriz.

Tamam o zaman.

Yeni elbiseler, makyaj malzemeleri tamam. Ayakkabılar da yeni ama daha da yenisi alınmalı. Glamorama'da Bret Easton Ellis ne diyordu, daha iyi görünürsen daha iyi görürsün. Daha iyi tüketirsen, daha iyi bir sosyal ağa sahip olursan daha iyi göreceksin. Güruha ayak uydurursan güruh seni kabul edecektir, yoksa bir hiçsin. Aslında bu kadın prototipinin erkek versiyonu var romanda, evet, şöyle bir göz gezdireyim tekrar. Yani çok erkek hiç erkek mi, çok kadın hiç kadın mı, bir anlamda onun tartışması. Ve tabii tüketim toplumunun. Ve dahi derinliksiz yaşamın.

Günümüzün rezil aşk şarkıları ve Prenses Diana'nın ölümünden sonra basınımızda yer alan çok değerli(!) yorumlar da diğer makaleler. Bir de en sonda Boratav'ın derlediği bir halk hikâyesinin göstergebilimsel açımı var, mevzuya aşina olmak isteyenler için birebir.

Kitap iyi, dili biraz zorlayabilir. Terminolojik bir Türkçe var ve kavramları araştırırsanız o iş de tamamdır.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Jim Dodge - Taş Kavşak

"Harry Potter'dan önce Taş Kavşak vardı" demişler, ben de Titanic'ten önce Nuh'un Gemisi vardı diyerek bahsi artırıyorum. Bağlamı işkembeden sallayabilirsiniz. Sanırım bir çocuğun fantastik kuntastik usullerle yetişmesini, görünen dünyanın ötesinde yer alan hayali organizasyonları falan düşünerek söylenmiş bir söz. Bu kadarlık bir benzerlikten köprü kurabiliyorsanız eyvallah, onun dışında kıyaslama kabul etmeyecek bir durum var ortada; Taş Kavşak'ın bilinen dünyaya yerleştirilmesi, içerdiği meseleler ve Daniel Pearse nam çocuğumuzun yaşadığı türlü hadise Harry Potter'ın dünyasından çok, çok uzakta. Adını Söylemeyin, Tokadı Basar gibi adamlar yok, fantezilerin diplerinden çekilip çıkarılmış yaratıklar yok, yok oğlu yok. Felsefe Taşı derseniz, eh, Taş Kavşak'ta bir kez adı geçiyor, o kadar. Bilemiyorum, pek alakalı işler diyemeyeceğim. Ön sözde Pynchon "büyücünün Bildungsroman'ı" demiş ama Daniel'ın büyücülükle pek bir ilgisi yok aslında, yani romanda bir büyü evreni, büyü sistemi yok. Doğu'nun kadim bilgeliklerinden esintiler var, ışınlanma gibi bir olay var ama bu sopa sallayıp sihir yapmaya benzemiyor, ilgisi yok. Büyü sistemi bağlamında düşünüyorum, hayır efendim, böyle bir dünya değil bu. Pynchon'ın dediği gibi son derece analog, AMO haricinde son derece gerçek. Işınlanmayı bu gerçeğin içine yerleştiriyorum, benim ışınlanmış arkadaşlarım var mesela. Haydi bakalım. Işınlanma diyorsam lafın gelişi, işin arkasında maddeyi manaya çevirecek zihinsel bir süreç var, muhteşem de anlatılmış açıkçası.

Jim Dodge'un üç romanı, bir şiir derlemesi dışında yazdığı bir şey olmamasına rağmen yarattığı orijinal dünyalar ses getirmiş, baş üstünde tutulmuş. Monokl diğer kitaplarını da basar umarım, zira Taş Kavşak çok başarılı bir roman. Diyaloglar mükemmel ki örneğine az rastlanır. Daniel'ın yolculuğu, tekamül süreci son derece iyi kurgulanmış. Maceralar çok iyi, günümüzde özellikle dizilerde kullanılan bir teknikle ilerliyor mevzu; sona kadar çözülmeyen bir düğüm ve Daniel'ın etrafında dönen daha küçük boyuttaki olaylar. Çok başarılı.

1966'da Daniel doğuyor ama önce annesinden bahsetmek lazım. Annalee tam bir özgür ruh; ıslahevinde kalırken yedi adamdan birinden hamile kalıyor ve iyi ki bütün rahibeler kafa attığı rahibeye benzemiyor da çocuğu doğurabiliyor. "'Bağışlayıcılık, ruhu boşa tüketmektir çünkü bağışlayacak bir şey yoktur. Başa gelen'in hikmetine ve hemen şimdi'nin gücüne inanıyorum.'" (s. 21) Sezgisel olarak yaşam bilgeliğine ulaşmış bir kadın konuşuyor, 16 yaşında. Çocuğu doğurduktan sonra kaçıyor ve Güleç Jack'in kamyonuna atlıyor. Şans, kader, her neyse, geri kalan kısmı bu karşılaşma belirleyecek.

Güleç Jack, kuş uçmaz bir yerdeki çiftlik evinde kalabileceklerini söylüyor. Kira yok, arada sırada ortaya çıkacak misafirler dışında gelecek gidecek kimse yok. Hiçbir şey istemiyor Güleç Jack, sadece mekanda birilerinin bulunmasını istiyor ve Annalee'yi sevdiği için güveniyor da. Birkaç ay sonra kendisi de eve gelecek ama o birkaç ay birkaç yıla çıkıyor, ayrı hikâye. Eve gelecek olanlar kanun kaçakları, suçlular değil. İkisi arasındaki fark, kanun kaçaklarının doğru bir şey yapıp yanlış sonuçlara ulaşmalarıymış, suçlularda iki kez eksi var ve sonuç artı çıkmıyor.

Daniel okula gitmiyor, Güleç Jack için okul kalıba sokmaktan başka hiçbir işe yaramıyor ve doğadan daha iyi bir öğretmen yok. Temel şeyleri eve gelen insanlardan öğreniyor ve kimliğini sorgulamaya başladığı zaman Annalee'nin eşsiz ruhu tekrar ortaya çıkıyor. Yedi adamın hikâyelerini kendi kafasından uyduruyor ve içlerinden birinin baba olduğunu söylüyor, hayata dair diğer meseleler konusunda da bunları Daniel'ın kendi başına çözmesi gereken şeyler olduğunu söylüyor, yaşamanın zevkinin yarısı buymuş. Diğer yarısı da çözümlere ulaşmak herhalde, sorgulamadan sonra.

Üç ana kanaldan akıyoruz, bir tanesi eğitimler. AMO adlı gizli bir organizasyon var, kanun kaçaklarını ve yetenekli insanları kollayan bir örgüt. Güleç Jack'in Annalee'yi ve Daniel'ı soktuğu mevzu bu. Bu örgütün önemli adamlarından Volta, Daniel'ın eğitimiyle ilgileniyor ve çocuğu yetişkinliğine kadar farklı insanların yanına yolluyor. Kilit açmadan kılık değiştirmeye, ışınlanmadan doğada yaşamaya kadar pek çok konuda uzmanlaşıyor Daniel, her bir hocayla ayrı bir hikâyesi var ve hepsi muazzam detaylı, iyi işlenmiş birçok bölümden oluşuyor. Hiç girmiyorum buralara.

İki, Seamus. İlk çiftlik evinde kalırlarken bir gün Seamus çıkıp geliyor ve Annalee Seamus'a aşık oluyor. İyi de oluyor zira Daniel'a karşı hissettiği şeylerden rahatsızlık duymaya başladığı zamanlar. Bir anne-oğul ilişkisinden çok erkek-kadın yakınlığı mevcut aralarında, bu yüzden birbirlerine duydukları hisler belli bir ilişki boyutunda kalmıyor, çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Neyse, Seamus iyi bir şair ve protest bir adam, devletin kokuşmuş politikalarına çomak sokmak için plütonyum çalmak amacıyla harekete geçiyor. AMO'nun itirazı yok ama desteği de yok, olay patlarsa kendini güvenceye alması lazım. Bu duruma rağmen Annalee mevzuya karışıyor, Daniel da karışıyor ve ikisi şaşırtmaca için patlatacakları bombayla birlikte plütonyumun tutulduğu mekanın yakınına gidiyorlar. Bir katakulliler dönüyor, Annalee Daniel'a kaçması için bağırırken bomba patlıyor ve Annalee ölüyor, Daniel ölümden dönüyor. Bomba neden patladı, haberi kim sızdırdı falan, bu ikinci kanal.

Üç, küre. Volta'nın ışınlanma olayını Daniel da yapınca Volta çocuğa deli gibi korunan bir küreyi kaçırıp getirme görevini veriyor. Daniel küreyi alıyor ve etkisine kapılıyor, Volta'ya götürmüyor. En sonunda bıçkınlığından, uçarılığından sıyrılıp başka bir özgür ruha aşık oluyor ve kürenin içine girip kayboluyor. Lucy gibi aslında, her şeyle bütünleşiyor. Eğitim tamamlandı, Daniel varacağı son noktaya vardı. İyi de etti, helal olsun çocuğa.

Yetmişli yılların ortamında kanun kaçaklarının Beat şairleri olabildiği, Old Man River'ın terennüm edildiği bir güzel roman bu. Bütün her şeyin açıklaması şu aslında: "Yaşamı yaşa ve kaybettiklerini hatırla." (s. 399)

Thomas Bernhard - Düzelti

Höllerler'in çatı odasından görülen manzaranın Roithamer'e araladığı kapı eksiltmeye dayanıyor, pencereye kadar eksiltilen görünüşte bir ilham gizli, gücü yettiğince sürdürülecek bir nesne Roithamer, diyorum ben, altını çiziyorum, çatı odasında yer alan nesnelerden çıkarılacak bir ders yok, oda yıllardır aynı, Roithamer'in intiharından beri ve Roithamer'in intiharından sonra da eşyaların bir sözü yok, eşyalar bir şey söylemez, fabrikasyon nesnelerin anlatacağı masalların içinde dişliler, çarklar ve benzeri birçok parça vardır, parçalar parçaları üretir ve bir parça diğeri hakkında pek bir şey söylemez, duymasını bilmeyenlerin içinde koca bir ülke olabilir ki Bernhard'ın Avusturya sevmezliği o kadar bilinmektedir ki yine bir uzaklaşma, başka bir yerde huzur bulma, parçalayıcı, ayrıştırıcı ve bölücü aileden kurtulma özlemi ve edimi mevcutsa eğer, öyleyse eğer, giden birinin arkasında bıraktıklarını ve aslında pek de arkasında bırakamadıklarını bulmamız gerekir, buluruz, Roithamer'in bıraktığı binlerce sayfalık notlarda, makalelerde, yazılarda, devinimlerde, yıkımlarda hepsinin bir izi, bir adı mevcuttur, öfkenin bir adı, özlemin bir adı ve çabalamanın binlerce adı var ki bunların hepsi tek bir kümede toplanabilir ve azaltılabilir, az iyidir, isimsiz anlatıcı Höller'in ve Roithamer'in arkadaşı olarak bilinir de o meşhur odaya, çatı odasına, Höller'lerin çatı odasına çıktığında sayfalar dolusu notla karşılaştığında düzelti yapmakla uğraşacaktır ve bu uğraşının süresi sonsuza kadar sürer gibi gözükmesine rağmen odada sonsuza kadar kalmak mümkün olmamıştır, Roithamer eğer böyle bir şey yapabilmiş olsaydı çok daha öncesinde mahvolabileceğini söyledikten sonra bir neslin, kendi gibi düşünen insanların kaderini anlatır, ders verir ve eğitim alır, ikisini birbirinden ayıramaz, eğitim hayatını bir kalemde silip atmak ister ama bir kez eğitilmiştir, altını ben çizdim, bir kere eğitilen bir daha kristal berraklığına ulaşamaz, köşelenmiştir ve boyanmıştır, o halde bununla ne yapılacağına karar vermeli insan, okuyucu-anlatıcı, Roithamer'in inşa ettiği koninin, Roithamer'in ailesinin ve koninin adandığı kız kardeşinin, onca tasarının, onca yolculuğun ve yalnızlığın yarası eğitimli bir zihnin yeniden yorumlamasına muhtaçtır ki huzursuzluk ortaya çıkarılabilsin ve yazarın meseleleri bir bir sıralanabilsin, bir yapı kurulabilsin ve insanlar yapılarla bir tutulabilsin, Roithamer'in çatı odasına dönüşmesi, Roithamer'in kız kardeşinin koniye dönüşebilmesi, aşağıda ve yukarıda yer alan iki kasabanın çocuklarının birlikte okula gidebilmesi sonucu buraların çocukluğa dönüşmesi ve dahi o mutsuz, mutsuzluktan çürümüş ve çocuklarını da çürütmüş ailenin anlatılan diğer her şeyle birlikte Roithamer'e dönüşmesi, sarmal bir mutsuzluğun, spiral bir bunaltının yine üste katlanarak çoğalması zamanın büyük bir kısmını doldurabilsin diye fikirler yaratılmıştır, bu fikirlerin ortaya çıkar çıkmaz çürümeye başlamasını Roithamer'in dahiliğinde koklayabiliriz, adam müzikle ilgili muhteşem makaleler yazar ve bastırmaz ki basıldığı anda mahvolurlar, fikirler ortaya çıktığı anda mahvolurlar, koniler ortaya çıktığı anda mahvolurlar ve yaşamlar başlar başlamaz mahvolur, o yüzden bomboş bir kasaba gibi yaşamak lazım ama bir kere doğuldu, eğitim sonucu eğilindi, bir yerlere sapıldı yani, bir şeyler ortaya çıkarıldı, anneler kendi anneliklerini, babalar kendi babalıklarını doğurdular ve hepsiyle hesaplaşıldı, Roithamer'in annesiyle çekişmesinde birbirlerini anlamaya asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerini dinlemeye asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerine tahammülü olmayan iki insanın hayattaki -belki de- en yakın bağla bağlı olmalarının hazinliği gizliyse eğer, babanın Aurach tutkusu yüzünden bu metruk toprağa terk edilmelerinin de bir yansıması vardır elbet bu çekişmede, büyük ve küçük erkek kardeşler ailenin çürümüşlüğünü taşırlar ve Roithamer'in aileden miras kalan parasını yiyip dururlar, küçük kız kardeş Roithamer'e benzer, Roithamer kıza çok düşkündür ve ailenin delileri olarak, altını ben çizdim, birlikte yaşamanın mutluluğunu içe kapanmada ve birbirlerinden güç almada bulsalar da Aurach'ın dışında okutulmaları sonucu ayrı düşmelerinin bir köksüzlüğe yol açtığı barizdir, belki de bu yüzden bir koni inşa etmek ister Roithamer, kız kardeşinin adına, herkesin karşı çıkmasına rağmen, delilikle suçlanmasına karşın bir fikri yapıya dökmek ister, bir sanat eseri ortaya çıkarmak ister, mimarlardan nefret etmesine ve kendisinin de mimar olmasına rağmen denirse de mimarlığını reddeden birine, çoğu şeyi reddeden birine reddettiklerini kimlik olarak giydirmek pek doğru olmasa gerek, özellikle sanatla doğa arasında böylesi doğrudan, düz bir çizgiyle ilişki kurabilen Roithamer açısından bakıldığında görülür ki her şeyin kendisini ilgilendirdiği bir insanın hiçbir şeyi ayırt etmemesinde bir anlam gizli, örneğin Avusturya'nın boğuculuğu Cambridge'te rahatlamaya dönüşse de şehirler kimlik değiştirebilir ve Roithamer eğitim alıp ders verdiği Cambridge'ten evine, Höller'lerin çatı katına gelebilir, üstelik o mutluluk katili aile/anne ve fikir üretme tehlikesine rağmen bunları yapabilir ve kendi sonunu kendi hazırlayabilir, tedirginliğinin bir türlü geçmek bilmemesi kendisinden kaynaklıdır, kendisinden mesuldür, böylesi duyarlı insanlarda çıkılacak zirveler bir türlü bitemediği için mesela bir zirveye çıkılır ve karşıda bir başkası görülür, ona da çıkılmalıdır ama oradan görülecek zirveler de vardır, sonu yoktur bunun, taksidermiyle uğraşan Höller'in doldurduğu hayvanlar bir zamanlar canlıysa da artık ölüdür, doğadan sanata dönerler, can yerine selülozla dolarlar ve ölü müzesi haline gelirler, Roithamer kendini böyle boşalttığını düşünmüştür gibi geliyor bana; içinde ne varsa sanat olarak ortaya çıkar, sonuçta yazılmış ve düzenlenmeyi bekleyen onca kağıt, düşündüğü onca düşünce, bir de koni var elde, o zaman hedefe varmış bir özne hedefe vardığını nasıl anlayacaktır, yaptıklarını giderek azaltarak mı anlayacaktır, yazdıklarını düzenlemeye çalışırken eksiltmeye mi başlayacaktır, geriye bir şey kalmadığında bir heykele mi dönüşecektir, civardaki tek ağaçsız alanda kendini mi asacaktır, tıpkı Avusturyalıların ata sporu olan mutsuzluğun etkisinde olan diğerleri gibi -ki Pink Floyd bunu kendi milletine uyarlamıştır ve şarkıyı söylemek oyunu bozar, söyleyemem- ama eli boş gitmek istemediğinden, belki sadece yaşadığını göstermek istediğinden, hayatını parçalara bölüp her birini birleşmeyecek bir şekilde tekrar düzenlediğinden, kardeşinin ölümünün acısından bir türlü kurtulamadığından, ilkokulda öğretmeninin tavandan sallanan bedenini gördüğünden, huzursuzluğun yarattığı hiddetten ve öfkeden ki Avusturya'nın tam bir orospu çocuğu, hükümetlerin tam bir şerefsiz olmasından, öfkesine bir hedef bulamamasından, şefkatine bir hedef bulmasından ki toplumun en dibinde yer alan sabıkalılar için yaptığı yardımlar yine deli olarak anılmasına yol açmıştır, fikirlerini izlemenin yaşamın ta kendisi olduğunu düşünmesinden, fikirlerin bitmemesinden ve en sonunda ölüme çıkmasından, doğayı içine alamadığından, doğanın bir parçası gibi hissedemediğinden, kitapların ağaç cesetleri olmasından, binaların çamur cesetleri olmasından, hiçbir şey bilmemesinden, her şeyi bilmesinden mustarip Roithamer'in kalbi neresinden yırtıktır bilinmez ama daha en başta tek parça halinde olmadığı kesin, hele ağaçlık alanda.

"Günün birinde tek bir anda en uç sınırı deleriz, ama bu an henüz gelmemiştir..." (s. 241)

En uç sınır her zaman göz önündedir oysa, evin bir eşyası gibi, belki ardiyeye atılmış diğerleri gibi beklemektedir, ardiye göz önündedir, yeri yurdu bellidir, içindeki eşyalar zihinsel haritada yerlerine oturtulmuştur, hiç kullanılmayanları bekler ki günleri gelsin, gelir, atılırlar, tek kullanımlık yaşam gibi, intihar tek kullanımlık yaşam alternatifidir, her zaman akıldadır, her an hazırdır, en kolayı çoktan araştırılıp bulunmuştur, yerleştirilmiştir, ardiyeye, hayatın bir yamuğuna bakar veya yamuklar toplamı yaşama denk gelirse, Roithamer için hikâyenin sonu.