22 Haziran 2017 Perşembe

István Örkény - Bir Dakikalık Öyküler

Hiçe bir bakış atmanın bedeli, ruhta azıcık bir incelik de varsa yaratmak oluyor, hiçlikten korkulduğu için mi? Remarque, Vonnegut, Böll ve diğerleri uçsuz bucaksız bir yazın oluşturdular, kimi ciltler dolusu yazdı, kimi hayal gücünün dokusunu kaba gerçeğin üzerine işledi. Mücadele etme yolları farklı, insan zenginlik demek. Ne güzel.

Örkény'nin daha uzun metinleri de varmış, bilmiyorum, bundan başka bir tanecik oyunu çevrilmiş ama olayın bu öykülerinde olduğunu düşünüyorum. Ciltler dolusu dedim, aslında uzatmanın o kadar da anlamı yok. Vardır elbet de saçmanın, hiçin minimal düzeyde daha yoğun olduğunu seziyorum, bu sebeple Bir Dakikalık Öyküler iyi, çok iyi. Örkény de gerek savaşlar, gerek diğer can sıkıcı olaylar yüzünden kendine istediğince odaklanamadığından şikayetçi, dolayısıyla kısacık yazarak istediği yalnızlığı yakaladığını düşünüyorum.

Şimdiye kadar okuduğum Macarların hepsi çok iyiydi ama nedense çevrilmeleri konusunda sıra kendilerine bir türlü gelmiyor, çok ağır ilerliyor işler. Bu şamatacı topluluktan daha fazla çeviri yapılmalı.

Kullanım kılavuzunda öykülerin bir çırpıda okunabileceği, zaman kaybı yaşanmayacağı söyleniyor ama doğru değil, öykülere tekrar tekrar dönmek gerekecek. Şu dahil:

Boş sayfanın doluluğu harflerle sınırlı değil. Görme Biçimleri sergisine gitmenizi tavsiye ederim, orada bir eserin yer aldığı çerçevenin önü değil, arkası sergileniyor. Görülmeyen yüzde bir eserin geçirdiği aşamalar var ve o da bir sanat olarak incelenebilir, aşağı yukarı böyle bir şey. Burada da benzer bir şekilde düşünebiliriz; yaratının bir malzemeye ihtiyacının olmayacağı durumlar vardır, yaratıcının referansıyla veya alımlama yoluyla eser ortaya çıkabilir. Bu durumda aşırı yorumlama da yorumlamanın bir yan ürünü olarak yanlışlanamaz, içkindir çünkü. Sınırsız bir alan, sayısız seçenek. Yarınki benle bugünkünün doldurdukları bir olmayacak, yarınki benle bugünkü bir olmayacağı için. Buna bakıp geçemiyoruz o yüzden, zamanımızı alıyor ve almaya devam edecek, öykülerin tamamı için geçerli bu.

Düşündüm de, sayfanın ne olduğunu bilmesi güzel şey!

Şunu de söyleyeyim, aynı sergide bir anın 600 farklı yakalanışından oluşan güzel bir eser var, görmenizi çok isterim. Kuşlar, Akdeniz, çocuklar ve insanlar... Bir ekmek parçasını tutan adamdan duvar dibinde kaygıyla bakan adama geçiş ağır geldi, gözümde yaş. Anlar kendilerinden başka şeylerle de dolu.

Üç beş öykü alayım buraya, fikir versin.

Danışma: Masa başı işler iyi değil, hiç iyi değil. Sadece iki cümlelik bir iş.

"Birinci katta, solda."
"İkinci katta, sağdan ikinci kapı."

Bu kadar. Binlerce kez tekrarlandıktan sonra doğru cevap gelir: "'Hepimiz hiçlikten geldik ve o lanetli hiçliğe döneceğiz!..'" (s. 30) Şikayet umursanmaz, pek de büyük bir hadise değil. Mesleki deformasyondan da hiçliğe varılır.

Grotesk Nedir?: Kafanızı bacaklarınızın arasına sokup dünyaya tersten bakın. Yazılar, cenazeler, yağmur damlaları başka bir şeye dönüşecek, varlıklarını reddedecek ve formu yitirmeksizin başka bir anlama gelecek. Risk budur, grotesk de!

Bir Olay: Ama... Öykülerde bir şeyler olur, anlamlı bir şeyler. Olur mu? Şart değil.

Adı Sandor olan bir şişe mantarı suya düşer, bir süre yüzer ve ağır ağır batar. Dipte neden battığını düşünmez, batışın herhangi bir anlam taşıdığını da. Hiçbir açıklaması olmayan bir olay öyküye dönüştüğü zaman anlam kazanır. Belki de kazanmaz.

Ucuz Atlatılmış Bir Trafik Kazası: Tokyo'nun işlek caddelerinden birinde iki harakiri denk gelir, birkaç küçük sıyrık dışında kaza ucuz atlatılır. Kimse ölmemiştir, onur haricinde.

İnatçı Baskı Hatası: Bu da güzel. Baskı hatası olmayan bir baskı hatası kendi varlığını kanıtlamak istercesine orada değildir, açıklamasının haricinde hiçtir. Düzeltme metni bir şeyin düzeltildiğini anlatmaz her zaman, nefes almanın yaşamak için yeterli olmaması gibi.

Dr. Khg'nın Anısına: Alman askere Hölderlin sorulur, Schiller sorulur, Rilke sorulur. Asker bilmiyordur, kızarır ve bildiğini söyler; bir kurşun. Aşağılanmanın etkisiz çözümü, nesneye yönelen öfke.

Kuşluk Vakti Gelen Telefon: Hah, bu deneyimlenecek bir şey.

Petőfi'nin telefon ettiği kişi Petőfi hayranıdır, büyük sanatçı, hayranıyla konuşmak ister ama hayran konuşacak bir şey bulamaz, eserlerini çok sevdiğini belirtir ve telefonu kapatır.

Bukowski'nin Burroughs'la konuşmaması bir anlamda böyle bir şey, ne konuşulacak ki? Ne konuşulabilir? Çok sevdiğim sanatçılarla konuşma şansı bulsam bir şey konuşmam, tanımıyorum ki onları. Sürecin işlemesi gerekir; tanışmalıyız, hayatımızın belli bölümlerini paylaşmalıyız ki konuşacak bir şeyimiz olsun. Telvin konserinden sonra Erkan Oğur'la fotoğraf çektiren arkadaşlara özenip ben de çektirmiştim ama o an durumun saçmalığını fark edip fotoğrafı almadım. Aynı şekilde Cenk Taner konseri öncesinde adama primat gibi görünmüş olabilirim, söyleyecek bir şey bulamadım çünkü. Abartısız hali şu: "Ebi... Çohh seviyürüz..." Rezillik.

Neyse, Örkény okuyunuz ki genç kalasınız.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Caner Almaz - Kırgın Anlatıcı

Caner'i tanıyorum, kurucusu olduğu edebiyat sitesinde seksen iki müstear ismimden biriyle bir şeyler karalıyorum ama önemli değil, öyküleri kendi dünyaları içinde bırakacağım, yazarına taşmayacak. Taşabilir de, umarım bana kızmaz.

Alakarga'dan. Yerli yazarların kalelerinden biri Alakarga, aynı zamanda Saki ve Wells de bastılar, ilgiyle takip ediyorum.

Fikret Cemal'in Ölümü: Alegoriye göz kırpar. Fikret Cemal alaylı bir yazar adayıdır, gerçi bu işin okulu olduğunu sanmam. Yazarlık kursları var, bir de üzerine yaratıcı okurluk kursları çıktı. Bana göre para söğüşlemenin çeşitli yollarındandır bu kurslar, kattıkları şeyler elbet vardır ama harcanan zamana ve paraya değmez. Bir yolculuksa bu, yolu kaybola kaybola takip etmek daha iyidir. İşin okulu olarak üniversiteleri görürsek... Birini edebiyattan soğutmak isterseniz edebiyat okumasını sağlayın. Daha iyi bir yöntem bilmiyorum. Neyse, Bu Fikret Cemal kardeşimiz Ahmet Cemil'in düşlerine sahiptir, iyi edebiyatın peşinden koşar ve kliklere dahil olur. Bütün bunlar futbol alegorisiyle anlatılır, edebiyat kliklerin savaşıymış gibi. Taraftarlar, tezahüratlar, maçlar... Ahmet Cemil oyunu daha iyi oynamasıyla -öykülerinin niteliğinin gelişmesi- as kadroya falan girer, herkesin gözdesi olur. Edebiyat liglerinde şiddetlenen kavgalara devletin el atmasıyla rüya biter, demir ökçenin topuk izinde katledilen edebiyatçılar görülür. Fikret Cemal de bir hengamede başından vurulup öldürülür. Sonra edebiyat yasaklanır, yer altına iner, devrime kadar gizli gizli yürür. Ana akım fikirler tarafından desteklenmediği sürece devrimin gerçekleşme şansı hep vardır, yoksa bir başka devrim yalanı özgürlüğün gazını almayı sürdürür. Böyle bir öykü.

Kadıköy Boğa'da Bir Kadın Bir Adamı Bekliyor, Bekliyor...: Hikmet ve Aliye.

Caner'in yığma usulü klasik; bir karakterin oluşumu derlenmiş olaylarla izleniyor. Günün bir kesiti mesela. Uyanış, kahvaltı, iç dünyanın uğultusu ve motor! Bir de düşüncelerle düşüncelerin monolog haline bürünmesi birbirini köstekleyen unsurlar aslında, öyküde bu da var. Karakteri ben tamamlamak istiyorum, eşelenmemin sebebi bu aslında. Carver'ın insanları buna cuk oturur mesela. Caner'inki bir tercih meselesi, sanatçının kendi yaratısındaki sonsuz tasarrufu.

Hikmet gececi, tekelde çalışıyor ve uzayıp kısalmıyor, bombalamak istediği sıkıcı bir yaşamı var. Aliye dükkana gelince aklının bir köşesi çiçek açıyor, kadının hayatla yakından ilgili olması önemli değil. İçini döküyor, kadınla buluşmak için söz koparıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hikmet'i vuruyorlar, Aliye boşuna bekliyor, erkeklere hayırlar dileyerek yoluna gidiyor. Birbirini ıskalayan iki insan.

Mutsuzluğun Süregelen Tarihi: Russell'ın felsefe tarihini mutsuzluk üzerine kurduğunu düşünüyorum, tam olarak böyle bir şey ortaya çıkardı. Cengiz bir konuşmayan adamdır. İçer, dinler, düşünür. Bir içki masasında mutsuzluk bahsi açılır, Cengiz kafasında filozoflar geçidi düzenler, mutsuzluğun düşünce tarihini çıkarır.

Zalim Her Zaman Kaybeder ve Varolma Lokali, kitabın ağır topları. İlki kapitalin biçe saplaya kanını bırakmadığı işçi sınıfıyla, ikincisiyse mutlulukla bezenemeyen bir hayatın değiştirilmesi üzerine. Birkaç güzel öykü daha var, tembelliğimden yazmadım.

Hayali kurum ve kuruluşlar iyi, öyküler iyi. Caner iyi yazıyor, deneyin bence.

20 Haziran 2017 Salı

Etgar Keret - Buzdolabının Üstündeki Kız

Keret'in öykülerinin aşırı yorucu, çok yorucu olması, öyle böyle yorucu olmaması, yora yora bir hal etmesi ne kadar da güzel dönüşlere yol açıyor, mesela ben dönüyorum ve ilk okuduğumda berraklaştıramadığım anlamları çözüyorum. Demişimdir, yine diyeyim; Tamamen Yalnız Değil'e denk gelirsem gözümde yaşım, hazır olda bekliyoruz, Tanrı'nın ortalığı şöyle bir kolaçan edip ortadan kaybolmasını şaşkınlık içinde izliyoruz. "Bir mucize olabilir mi, olsun, olmazsa öykü değilsiniz," diye açıyorum kitapları, bir doz curnata alıp sıkıcı hayatıma dönüyorum. Dönmek istemiyorum, Keret'i daha çok okumak istiyorum. Sıradanlığı bu kadar saçmalaştıran başka bir yazar bilmiyorum, bilmek istiyorum ama bulamıyorum, zaten sıkkın olan canımı biraz daha sıkıyorum, kendimi sahillere vuruyorum, bir tsunami geliyor uzaklardan, "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum. Bir motosiklet alıyorum, yolda hayvanın biri sıkıştırıyor, refüje savruluyorum, "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum. Bir otobüsteyim, otobüs şoförünün peygamberliği henüz tebliğ edilmemiş, tam ben biniyorum ki bir ışık, bir ambiyans. "Nihayet!" deyip kollarımı açıyorum, peygamberime sarılıyorum. Bakınız, şol köprüdeki adam benim. Artık adamım, bunu kabullendim, zorla kabul ettirdiler. O kadar adamım ki deprem olduğunda, halatlar kopup herkes sine-i deryaya doğru zorunlu bir istikamet tutturduğunda kollarımı açmıyorum. Şaka şaka, "Nihayet!" diye bağırıp kollarımı açıyorum. Yüzeyle temas hiçbir zaman gerçekleşmiyor, hızla düşmenin yerini hızla yükselme alıyor ve tekrar köprüdeyim, yansımamın adı Uktu. E ben yine kurtulamadım bu harflerden? Sıkıntımın sebebini şu an anlıyorum, adımdan kurtulamayacağım. Birinin yüzümü kazıması gerekiyor, altından bir başka isim çıkmazsa, o zaman kurtuldum. O zamana kadar Keret okumaya devam.

Buzdolabının Üstündeki Kız: Çift olamayan bir çift, kız yalnız kalmak istiyor. Adamın yüzünden mi? Değil, kızın çocukluğuyla ilgili. "'Ya bana durumu izah edersin ya da çift olmaktan vazgeçeriz,' demişti. Kız tamam demiş ve çift olmaktan vazgeçmişlerdi." (s. 7) Neydi olay, kızın ailesi çok yaşlı. Bu enerji küpünü buzdolabının üzerine koyuyorlar ve ortadan kayboluyorlar. Kız orada yalnızlıktan hoşlanıyor, popo sıcak, her şeye yukarıdan bakılıyor, keyif yerinde. Bu.

Tamamen Yalnız Değil etkisi yarattı. Düşünürdüm ki açılamayacak bir kilit var mı, kim değişimin önünde durabilmiş? Var, ne yapılırsa yapılsın açılmayacak kilitler var. Belki zamandır olay, geçmişte saklıdır, belki doğru kişinin belirmemesidir, belki o doğru olmayan kişi sizsiniz ve kanırtmadan, zorlamadan, tamamen sevgiyle çabaladınız, olmadı. Olmuyor, olmayınca gitmek kalıyor. Peki iki sayfacık bir öykü nasıl böyle darmadağın ediyor beni?

Bu kadar, başka bir şey anlatasım yok.

Nihayet!

19 Haziran 2017 Pazartesi

Kolektif - Tolkien'in Ağacı

"Ben bütün eserlerimde düşmanlarına karşı ağaçların tarafını tutarım. Ağaçların büyümekte hâlâ direndiği her yerde elektrikli testerenin vahşi sesi hiç kesilmiyor."

Mitlerde, fantazyalarda, her yerde ağaçlar. Türkülerde, ritüellerde... İnsanın olmak istediğidir bir bakıma; kökler ölümsüzlüğe ulaşırmış gibi derinde, yapraklar hep değişen, kaotik bir heyecan yaratan gökyüzüne doğru. Sonsuza kadar yaşanırmış gibi. Yeni dallar, yeni yapraklar, yeni bulutlar. Döngülerde yükselen bir yaşam. Alegorisi uzar gider, çeşitlidir. Tolkien gibi bir mit yaratıcısının kullanmaması düşünülemezdi. Elektrikli Testere ve Ejderha başlıklı yazısında Gürses, Tolkien'in mektuplarından ilginç bir bilgi aktarıyor; Entlerin Isengard'a yürüyüşünün Macbeth'teki "Birnam ormanının kalkıp Dunsinane'ye yürümesi" metaforundan esinlenildiğini söylüyor. Bu tür postişlere bayılıyorum; sevdiğimiz yazarların ilham kaynaklarını sezdirdiği ölçüde keyif veriyor. George R. R. Martin'in Hadrianus Duvarı'ndan esinlenmesi gibi.

Sabri Gürses'in derlediği makaleler. Edmund Wilson'dan bir yergi, Öff, Yine Şu Orklar! ve cevap niteliğinde olan Tolkien'ın Ağacı en çok dikkat çekenler kanımca. Kitapta sıralamaları farklı ama Wilson'ınkinden başlarsam daha mantıklı olacak diye düşünüyorum.

Öff, Yine Şu Orklar!: Wilson kısaca şunu diyor: Kitapları defalarca okudum, C. S. Lewis ve birkaç yazarın övgü dolu yorumlarını şuraya bir bırakayım. Hobbit'in "rabbit" ve "Hobb" kelimelerinden geldiğini de yazayım, sonra giydireyim. Çocuk kitabı gibi başlayıp yetişkin kitabına dönüşmesi iyi bir şey değil, zaten yetişkin kitabına da dönüşmüyor, yedi yaşındaki çocuklar bu kitabı çok iyi anlar. Yazar, yarattığı diller için bir dünya kurguladığını söylüyor, hayranların abarttığı gibi muazzam bir alegori yok, politik veya ahlaki hiçbir niyet yok. Aşırı büyümüş bir peri masalı, filolojik bir oyun. Oyunun içinde periler belirip kayboluyor, hatta o kadar kötü beliriyorlar ki herhangi bir derinlikten yoksun kalıyorlar, kişilikleri anlaşılır gibi değil. Basit bir iyilik-kötülük oyununda Frodo'nun dönüşümlerini anlamlı kılacak korkunç olgular yok, mağaralarda yaşayan örümcekler, yerin sekiz yüz bin kat altından gelen yaratıklar somut gerçeklikten zerre nasibini almamış. Gulliver, Gogol, Poe gibi yazarların tekinsiz dünyaları ne kadar rahatsız ediciyse Tolkien'ın dünyası o kadar başarısız, adeta parodilerle dolu. Sauron mesela, üç cilt boyunca inşa edilen bu muhterem zatı, o yüce amacının peşinde koşarken neden göremiyoruz? Her şey bir perdenin arkasında oynuyor, gölgelerden anlamlar çıkartıyorlar. Saçmalık.

Tolkien'ın Ağacı: Colin Wilson, Tolkien'ın esinini tarihsel bir konuma oturtup Romantizm ve takip eden dönemleri ele alarak irdeliyor, bu açıdan oldukça başarılı. Bir diğer olayı da Edmund Wilson'ın eleştirisini hak verdiği ve vermediği yönleriyle ele alması.

Şöyle bir meyil olmuş galiba; üçleme 1950'lerde pek okunmamış ama 1960'ların başında H. P. Lovecraft'ın keşfedilmesiyle birlikte Tolkien'a gereken önem de aynı dönemde veriliyor ve seri fırtına gibi esmeye başlıyor. Wilson, Tolkien'ın yarattığı dünyayı Faulkner'ın, Dickens'ın dünyasına yakın buluyor. Nitelik açısından. Eh, bu biraz iddialı oldu. Wilson da bunun farkına varmış olacak ki Bombadilli bölümlerin, Gimli'nin Galadriel'e methiyeler düzdüğü kısmın biraz daha kısa tutulabileceğini söylüyor. Her şeye rağmen seri iyi, bunun sebebi aralara yüksek edebiyat denen nanenin sıkıştırılması. Tolkien 22 yaşındayken Dickens, Chesterton gibi yakın dönem yazarlarını iyi biliyordu, Wordsworth'ü ve çağdaşlarını sevdiğine dair bir sezgim de var ki biraz araştırınca konuyla alakalı makalelere rastladım. Yürümek, bitimsiz bir doğanın içinde yitmek yolgezer şairlerin işi olduğu kadar Tolkien'in karakterlerinin de işi. Neyse, Wilson örneklemi geniş tutarak ilerliyor ve isim vermeden Wells'in Kipps'ine bağlıyor konuyu, bir de Dickens'ın David Copperfield'ına. Mekandan çıkış yolunu bulmak, sıkıntı verici bir yerden uzaklaşmak veya bir hedefe doğru ilerlemek, bunlar Tolkien'ın etkilendiği izlekler. Peri Masalları Üzerine'yle paralel bir okuma yapıyor Wilson, hayal gücünün işlevi üzerinden yürüyor. Blake ve Yeats'i de araya sıkıştırıveriyor; gezginler, sıkıntı ve özgürlüğü Tolkien'ın yarattığı dünyaya iliştiriyor. Simgesel bir dünya, Edmund Wilson'ın anlayamadığı bir şey Colin Wilson için. Ayakları yere basan bir fantazya, belki de normatif yazının dışına pek çıkmayan bir anlatı burada bahsedilen, tabii Tolkien'a gelmez.

Yukarıda bahsedilen filolojik oyun söyleminin bir yanıltmaca olduğunu iddia ediyor Colin Wilson, benzer hususta Henry James'in Yürek Burgusu için "saf ve yalın bir peri masalı" demesini örnek gösteriyor. Anlatıcı güvenilmez olur da yazarın oyunculluğu evlere neşe katar.

Savaş sahneleri toplamdaki etkiyi bozuyormuş ve daha da önemlisi, Tolkien'a Eliot damarının verdiği etkinin yine Tolkien tarafından bozulduğunu söylüyor Wilson, tabii peri masalı geleneklerine çok fazla bağlılık gösterildiği zaman. "Küçük kahraman" çerçevesi, Tolkien'ın bir parçası olduğu yolunda yorumlanan modernizm karşıtı anlatının zıt kutbunda yer alıyor, bunun Tolkien'ın kendi savını çökertmiş olduğunu söylüyor Wilson. Fantastik hayal gücü bir tür hastane, yorgun insanların güç ve umut bulduğu yer olarak peri masalları denemesinde yer aldığına göre... Ulan cümleyi nasıl toparlayacağımı bilemedim. Öyle olmuyor yani, Tolkien kendi bacağına sıkmış sayılır ama benzerlerine göre kendi yolunu açmıştır, hiç gidilmemiş bir yolda her şey mümkün, her şey olasıdır. Son bir şey; anlatı da Tolkien'le birlikte değişiyor ve masaldan epik bir serüvene evriliyor, bu durumda karakterlerin mesnetsiz dönüşümü gerçekten bir aksama olarak görülebilir. Canavar gibi not almışım, hepsini yorumlayamayacağım burada. Kitabı edininiz. Ben geçen iki haftada 800 TL harcamışım kitaba, bu ay açım. Beş on para vermekten gocunanı rencide ederim.

Başka ne var, aynı makalede yakın zamanda İthaki'den çıkan Arcturus'a Yolculuk'un Yüzüklerin Efendisi'nden çok daha büyük bir kitap olduğu söyleniyor, henüz okumadığımdan bir yorum yapamıyorum. Kitap şu an bana bakıyor ama üzgünüm, okuma listesi kalabalık. 800 TL harcadım diyorum, çok kitap ve az zaman var. Neyse, bir de Lovecraft'la Tolkien arasında kurulan ilişki her ne kadar zayıf olsa da isabetli gibi gözüküyor. "Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Sauron bile bilmez bunları. Ondan da yaşlıdırlar." (s. 45) Tolkien eğer Yüce Eskiler'i falan düşünerek yazdıysa bunu, şu an heyecandan titredim. Kozmogonide nereye yerleştireceğiz bunu, bilemiyorum tabii.

Diğer makalelere girmeden bitiriyorum, Tolkien'i sevenler bu kitabı kaçırmasın.

16 Haziran 2017 Cuma

Erich Hackl - Elveda Sidonie

Avusturya'ya uzantılarla girildi. Devlet kademeleri ele geçirilirken sivil toplum örgütleri yapılanmaya başladı, Hitler Gençliği yavaş yavaş ortalığı karıştırdı, toplumsal huzursuzluk öngörülebilir bir seçime götürdü insanları. Sosyalizm iyiydi ama nasyonal olanının getirdiği tehlike görülmedi. Çok az insan bu tehlikeyi gördü daha doğrusu, Hans ve eşi Josefa onlardan ikisi.

Sidonie'yi çok sevdiler, evlatlık aldıkları bu kızı kendi çocuklarından ayırmadılar ama bu sevginin anlatısı değil Elveda Sidonie, daha çok bir ülkenin adım adım işgalinin ve her şeyin farkında olan duyarlı insanların umutsuz çabasının bir hikâyesi. 1930'ların başından itibaren 10 yıldan fazla süren bir değişimin adımlarını Sidonie'nin buruk yaşamında bulabiliyoruz.

Sidonie bir Çingene, annesi tarafından terk edildikten sonra Josefa kızı eve getiriyor ve bu esmer çocuğa derinden bağlanıyor, Hans da öyle. Mazlum insanlar; Hans'ın çocukluğu ve gençliği savaşla ve yoklukla sınanıyor, zor zamanların ardından ayakta kalıyor Hans, Josefa'ya aşık olup onunla evleniyor, çocukları oluyor. Bir de muhalif örgütlerde aktif bir şekilde rol alıyor adamımız, faşizme karşı mücadelede ön saflarda yer alsa da deneyimli bir militan olduğu için yakalanmıyor. Bir süreliğine. Hapiste geçirdiği aylarda Josefa zorluk çekse de bütün problemlerin üstesinden geliyor. Mücadeleyle yoğurulmuş insanlar, yapacakları başka bir şey yok. Gençlik Dairesi'nin Sidonie için verdiği bakım parası olmasa da çocuğa bir yuva sağlamaya kararlılar. O yılgınlığın tam ortasında yer almalarına rağmen. "Hüküm süren adaletsiz düzenden farklı bir şeyler tasarlayabilen bu adamların içinde dahi derin bir isteksizlik, ani değişim karşısında duyulan bir korku sinmişti, görev duygusu ağır basıyordu." (s. 25) Mücadele etmek bir görev, karşı tarafın değişen stratejisi ne kadar dehşet yüklü olursa olsun.

Umutsuzluğun doğurduğu umut. Hans Çek gemilerini bekliyor, müttefik güçler faşizmin ayak seslerine engel olabilir mi? Yağmacılar, teröristler sokaklardaki dükkanları soyup soğana çevirirken, işçi önderlerini tutuklarken, insanları kaçırırken, kanunları yok sayarken, elleri de böylesi kuvvetliyken bu dalgaya kim karşı koyabilir? Avusturya'nın başına gelen Sidonie'nin, ailenin yaşadıklarıyla aynı. Çocuklarının ellerinden alınması konuşuluyor, hatta bağlı oldukları kilisenin rahibi evlenirken dini bir tören yaptırmadıkları için onları zorluyor ve Josefa'nın gözyaşları, Hans'ın donuk bakışları hiçbir şeye engel olamıyor. Alman Ordusu şehrin ana caddesinde yürüyor, herkes korkuyla bir köşeye sinmiş. Kaybedilen bir savaşın izlerini sokaklardaki bot seslerinden başka insanların sessizliğinde de bulmak mümkün.

Asıl yenilgiyi insanlarda aramalı.

Bir alt-insan bu Sidonie, üstelik çok yardımsever, çok iyi bir kız. Çok sevimli. Bir bu eksikti. Mimlenmiş bir ailenin yanında ikamet ettiği için yavaş yavaş hedef haline gelmesi normal. Devletin kaynaklarını sömüren bir çingene çocuğu işte; okumaz, sürekli kavga eder, çalar, yalan söyler. Öyle de değil, tatlı bu çocuk. Ne yapmalı? Annesini arayıp bulurlar ama Hans bu işten emin olamaz, ortadan kaybolan insanlar hakkındaki söylentiler çoktan ayyuka çıkmıştır. Sidonie'yi kesinlikle vermek istemez ve Reich'ın kurduğu bürokratik sistemle mücadele etmeye karar verir. Çocuğa verilen yardımı almamayı önerir, kabul görmez. Memurların çocuğun akıbetiyle ilgili söylediklerinin yalan olduğunu ima eder, sert bir tepkiyle karşılaşır. Son çare olarak -kendinden de tiksinerek- çocuğu  kısırlaştırmayı teklif eder, böylece ayrılmayacaklardır. Alman görevli başını sertçe kaldırır ve Hans'a şikayet edilmediğine şükretmesini söyler. Çocuğu kurtaramazlar. Kurtarmak istemezler daha doğrusu; belediye başkanından çocuğun okuldaki öğretmenine kadar çoğu insanın görüşleri alınır ve herkes kızın ailesinin yanına gönderilmesi gerektiğini söyler. Yaptıklarının yanlış olduğunu biliyorlar, korktuklarını da. Hafifletici sebepler, unutulacak kararlar. Acıya yol açan sebepler basit.

Anlatıcı devreye girer, olayları yakından gören biri. Çocuğun evden ayrılışı son derece buruktur, tren yolculuğu boyunca süren sessizlik ağırdır, bunlar tamam. Hans'ın 1980'de ölene kadar yaşadığı acı, Josefa'nın savaş bittikten sonra kızı bulabilmek için yıllar boyunca gösterdiği çaba, işte asıl yara burada. Anlatıcı da araştırıyor ve kızın ailesine teslim edilmesinin hemen ardından Auschwitz'e gönderildiğini, muhtemelen orada öldüğünü söylüyor. Alternatif bir son sunması, kızı son anda kamptan kurtararak yaşıyor olarak göstermesi hafifletmenin uzağından yakınından geçmiyor. Kapkara bir gerçek, diğer gerçeklikleri karanlığa gömer.

Hikâye. İnsanın insana ettiği.

15 Haziran 2017 Perşembe

Karl Ove Knausgaard - Karanlıkta Dans

"Bir sigara daha yaktım. Acelem yoktu, yetişmem gereken bir yer ya da görüşmem gereken kimsem yoktu." (s. 7)

Boşluğu bilirseniz sigara yakıyorsunuz, bilmezseniz ne yapmanız gerekiyorsa onun peşinden gidiyorsunuz. Ben vapurun gitmesini bekliyorum, iskele boş kalıyor. İnsanlar dışarıda bekliyor, deniz şu aralar turkuvaz. Eve gelip bir şarkı üzerinde çalışmak, bir şeyler yazmak istiyorum. Vapur geliyor, biniyorum. Kitabı açıyorum, Karl Ove benzer şeyleri düşünüyor. Yaşıyor da; öğretmenlik için Zonguldak'a yaptığım yolculuğun ve orada geçen iki yılımın yankısını Karl Ove'da görüyorum. Knasugaard'un yaptığı şey bizi kendi düşüncelerimizden, kendimizden kaçamayacağımıza inandıran bir anlatı sunması. Düşüncelerimiz neyse oyuz, Karl Ove da öyle, o zaman mutlak bir koşutluk sağlanıyor ve yaşanılanlar ne kadar farklı olursa olsun, kişilikler sayısız olasılığın katkısıyla ne kadar farklı biçimlenirse biçimlensin, değişmeyen iç sesin karşılığı bir yüzleşme olarak ortaya çıkıyor ve okuru çekiyor.

Salt bir otobiyografi değil, kuru bir anlatıda yer almayan birçok öğe mevcut. Yazar Karl Ove/anlatıcı Karl Ove/karakter Karl Ove arasındaki geçişler bir anlatım tekniği olarak kurmacanın enstrümanlarını oluşturuyor, bu bir. İkincisi de zaman sıçrayışları. Üçüncü kitapta Karl Ove'un -yanılmıyorsam- lise dönemlerini ve babasının estirdiği terörü görmüştük. İlk kitapta arkadaşlarıyla verdiği rezalet konser ve babasının ölümünün ardından uğradığı yıkım vardı. Buradaysa liseyi bitiren ve on sekiz yaşında öğretmenlik yapmak için Kuzey Norveç'e giden bir Karl Ove var, hiç bilmediği bir yerde ayakta kalma çabasından liseyi bitireceği yıla bir sıçrama yapıyoruz ve doğrusal bir zeminde hareket ederek ileri ve geri sıçrayışlarla, bazen oldukça derinleşen hikâyelerle çemberi tamamlayıp öğretmenlik günlerine geri dönüyoruz. Kargaşaya yol açacak bir anlatı yok, belirli izleklerle -baba, cinsellik, alkol, yazma güdüsü vs.- bağlantılar kuruluyor.

Bukowski, Bauer, Kerouac. "Toplumda yerini bulamayan ve hayatın getirdiği rutinden fazlasını isteyen, hayatın onlara armağan ettiği bir aileden fazlasını isteyen, kısacası burjuva toplumundan nefret etmiş, özgürlük arayan genç adamlar." (s. 9) Karl Ove onlardan biri olmak istiyor ve yolculuğa çıkıyor, kendi evi olacak ve durmadan yazacak.

"Zil çaldıktan sonra odadan çıkarken yorgunluktan bitmiştim. Savuşturulacak çok fazla şey, tolere edilecek çok fazla şey, görmezden gelinecek çok fazla şey, bastırılacak çok fazla şey vardı." (s. 53) Karar mekanizmasının sürekli, her an çalışmasının sebep olduğu zihinsel yorgunluk tam bir kabus, onlarca insanla uğraşmak gerçekten zor. Ne olursa olsun Karl Ove öğretmenliğe katlanabilir, yaşadığı küçücük yere katlanabilir, yazması yeterli. İşlerin yolunda gitmesini isteyen müdürü Richard'a, erken boşalmasına ve daha pek çok şeye gücü yeter, her ne kadar istifayı basıp memleketine dönmenin cazibesine ara ara kapılıyorsa da pes etmemek için enerjisi var. Öğrenciler küfürbaz ve kötü, baş edilecek gibi değiller ama iyi ilişkiler de kurulabiliyor ki Karl Ove'un devam etmesini sağlayan etkenlerden biri de bu. Müzik ve edebiyat da iki önemli kaide olarak yükseliyor; keşfedilecek çok grup ve yazar var. Genç bir adamın kendini inşa etmesinin sancılı ve keyifli sürecini takip ediyoruz, bu açıdan metin birçok şarkı ve kitaptan da beslenmiş oluyor.

İzleklerden gideyim. Baba. Karl Ove'un öğretmenlik macerasından önceki süreçte babasıyla ilişkisi son derece yıpratıcı, kendisinin de alkole ve uyuşturucuya bulaşmasında babasının büyük bir etkisi var. Anneden boşanıp başka bir kadınla evlenen babanın alkol problemi ve oğluyla kurduğu mesafeli, soğuk ilişki bir çocuk için yıkıcı etkiler doğuruyor. Abi Yngve'nin yaşadıklarıyla ilgili pek bir fikrimiz yok, zira bu konular pek konuşulmuyor. Katharsis sağ olsun, ister istemez kendi abimle ilişkimi düşünüyorum ve benzer bir noktaya çıkıyorum. Sanırım trajedilerin sessizlikle atlatılmaya çalışıldığı ailelerde susmak bir miras haline geliyor. Anneannemden anneme, annemden bize. Abimle sanırım hiç aşamayacağımız bir duvarla ayrıldık, yasını yirmi yıldır tutuyorum. Annemin sessizce ağlamalarının yasını yirmi yıldır tutuyorum. Yitirilmeye müsait sevginin yasını kendimi bildim bileli tutuyorum, bazen hepsini, her şeyi, beni oluşturan, biçimlendiren ne varsa hepsini bir silkinişle, boşluğa doğru atılacak bir adımla geride bırakmak istiyorum. Karl Ove'un anne evinden ayrılmasında ve kim olduğunu hatırlamayacak kadar içtiği günlerde bu kaçışın izini buluyorum, herkesin mücadelesi farklı biçimlerde ortaya çıkıyor.

Cinsellik. Adamımızın öğrencisine aşık olmasında ve kadınlara yaklaşımında tenasül organını bir türlü mesut edememesinin etkisi büyük. Karşısına birkaç fırsat çıktığını görüyoruz ama o kadar heyecanlanıyor ki mevzu tam başlayacakken boşalıyor, gerisi utanç. Finalde ne var, adam bir yazarlık bursu kazanıp Bergen'e dönüyor ve oradan bir kızla tekerlenmeli, güreşmeli anlar yaşıyor. Tam bir Bukowski finali; bir yıl boyunca öykü yazan adamımız muradına erdikten sonra erken boşalmadan kurtuluyor, öz güven kazandığı gibi -kendi deyişiyle- pompadan pompaya koşuyor. Bu uğurda evi dağıtmışlığı, annesinden papara yemişliği ve rezil olmuşluğu çok, adam hak etti yani. Kabız olmamak elde değil; insanın, "Lan dur bi', sakin ol!" diye bağırası geliyor. Neyse.

Babaya dönüyorum. Anneye göre babada büyük bir potansiyel vardı ama iç ve dış mihraklar bu potansiyelin açığa çıkmasına engel olduğu için akacak bir kanal bulamadı, birikip psikolojiyi harap eden bir hale büründü. Karl Ove ne yaptı, dinginliği içte aramaya başladı; kendine bir sürü plak aldı, kitap aldı, müzik eleştirileri yazmaya başladı ve kafayı cinsellikle bozdu, kendini mahvedecek ve geliştirecek ne varsa üzerine gitti. Sonuç: "Ben gerçek bendim, ama bu gerçek 'ben'ler birbiriyle örtüşmüyordu." (s. 310) Kendini tüketen bir çember. Neyse ki silinmeden bir uç verdi ve Karl Ove yaşamaya devam etti.

Bir günde bitti, son iki kitap. Üzülüyorum, siz de üzülmez miydiniz?

13 Haziran 2017 Salı

Jean-Louis Fournier - Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam

Öldürmez, çocuklarını yer. Kaç ölüm eder?

Fragmanlar. Benim alımlamam şablonu doldurmaya yetmedi, baba imgesi boş bir kabuk. İki anı hatırlarım; fırlatılıp yatağa düştüğüm ve televizyonun önünden geçtim diye tekme yediğim. Gerisinin olmaması iyi, mücadele namına bir şey kazanmadım, kendimden öte bir gölgenin peşine düşmedim. Belki ondan daha iyi biri olma, yıkılmayacak bir aile kurma hırsı, bu kadar. Baba orada olmasa bile bir rakip, kendimi kandırmayayım. Fournier'ye imrendim çünkü yere serilmemiş, ayakta ve babayı yok etmeden, olduğu gibi anlatmış. Çocuk gözünün basitliği babanın işlenmemiş halini ortaya çıkarıyor, yetişkinliğin görme biçimleri anlatıya sığıştırılmamış.

Sonuçta ortada bir baba var, yüzleşilip sevilmiş. Şunu her zaman bir madalya olarak boynumda taşıyacağım: "Şimdi büyüdüm, yaşamın zor olduğunu biliyorum ve hayatı daha dayanılır kılmak için 'kötü' yollara başvuran kimi daha hassas insanlara kızmamak gerektiğini de." (s. 81) Şöyle; yük ağırsa eğer, insan kendini omuzlayamıyorsa, çöküp kalmak istiyorsa olduğu yerde, kendine dik dik bakamıyorsa, kendine bakmaya katlanamıyorsa, kendi bildiğinden başka bir şekilde biçimlendiriliyorsa, kendini tekrar biçimlemeye zorlanıyorsa... O zaman bilmediği bir suya akmak, karışmak dışında başka seçenek kalmıyor. Dağılmaktır bu, farklı hisseden parçalara ayrılmak. Tutarsızlık. Tekrar bir araya gelene kadar, tekrar bir araya gelme umudunu sürdürebilmek için. Babada bunu sezdim.

Kitap anneye ithaf edilmiş. Birçok parçadan oluşuyor.

Noel'de Küçük İsa'dan bir tabanca istiyor çocuk, belli bir marka. Bir de anneyi öldürmeyen bir baba lazım, Küçük İsa her şeyi bilir ve mesajı gönderebilir ama mesajı alacak kişi de önemli. Sonuçta baba içmeye devam ediyor ve oğluna markasız bir tabanca alıyor. Her şey yarım.

Babayla çekilmiş bir fotoğraf, çocuk bir yaşında. O müşfik adamın gittiği yerde iyi karşılandığını düşünüyorum, geride kalanlar onu iyi anmışlar. Öldürdüğü hayvanlar için aynı şey geçerli değil. Hiç inek ezmedi, sadece koyunları ezdi ve sıra çobana gelince adamın tam önünde durdu. Belki bir fırt daha lazımdı. Bunun dışında tedavi ettiği hastalardan para almayan bir adam bu, insanlar deliliğiyle kabul etmiş, seviyorlar bir de. Yaşlı bir kadın muayenehaneye girip saatlerce çıkmıyor, baktıklarında uyuyan doktorun önünde sessizce oturduğu görülüyor. Mesela. Yırtık pırtık ayakkabılar, eski püskü elbiseler giydiği için de kendilerine yakın hissetmiş olabilirler. Anne ayakkabıları atınca viziteye terlikle çıkması kadar her hafta intihar teşebbüsünde bulunması da doğal olduğunun kanıtı gibi geliyor; dirseğin iç yüzünden tek bir damar kesilir, ortalık batmasın diye yatağın altına küçük bir kap konur, kan kaba damlar, o esnada okulla, arkadaşlarla ilgili sorular sorulur. Şöyle düşündüm; karbon bazlı yaşam formu olduğumuzdan aldığımız her nefes yaşamamızı sağladığı kadar öldürücü de, paslanıp ölüyoruz. Öyleyse bu da yaşamın başka bir biçimi değil mi? Rutin intiharlar?

Son bir fragmanla bitireyim. 1944, bombalar yağıyor. Baba hiç oralı değil. Herkes sığınaklarda, ölmemek için edilen dualar gökyüzüne yükseliyor ama baba umursamıyor, ne bombaları ne de ölmeyi. "Tanrı'nın 'Ayağa kalkın ölüler!' diyeceği, ölülerin dirileceği gün bile ayağa kalkacağını sanmıyorum." (s. 30)

Babasıyla azıcık meselesi olanlar için bir dünyadır Fournier'nin kitabı, ben kendi babamı yeniden yaratırken kitabı hatırlayacağım.