12 Mayıs 2018 Cumartesi

Richard Brautigan - Big Sur'un Güneyli Generali

Big Sur'dan Henry Miller geçti, Kerouac gölgesini sahile düşürdü. Suda bir nevi hakikat buldular, ormanların sesini dinlediler. Böyle bir yerde yaşadıysanız sabahları ormanın söylediklerine akşamları denizin cevabını duyarsınız. Filyos'ta ikisinin arasında iki yıl yaşadım, susmayı öğrettiler. Su samuru ve orman çileği olmayı da öğrettiler, birinde dinleyip diğerinde benden çok daha büyük bir şeyin parçası olmayı bildim. Metne buradan yakınlaşabildim, Brautigan'ın yazdığı şiir böyle bir yaşamı uyandırabilir, arada tozlanan zaman mühim değil. Brautigan zaten bir ediptir, kendisi söyler bunu. Metinleri şiirden kırpılmıştır, bu iyi. Big Sur'da yaşanan birkaç olayı kurmuştur, bu da iyi. Güneyli generalle coğrafyanın gerçekliğine gerçeklik katmıştır, müthiş.

Subayların başına gelenlerle ilgili bir listeyle başladı. Ölenler, intihar edenler, kısacası zayi olanlar bir yerlerde gömülü halde duruyorlar. Liste iyi ama, "Kişisel sebeplerden ötürü çatışırken ölenler" maddesi aklıma takıldı. Bir kişi ölmüş bu yüzden. Acaba olay neydi, bizim general olabilir mi bu? Subayların yüz yirmi beşi profesyonel asker, yüz yirmi dokuzu avukat veya hukukçu. Bir orduyu yönetmenin kanunları vardır diye düşünmeli. Savaşın Wilderness olarak adlandırılan biçiminde General Robert E. Lee'nin Kuzey ordusuna karşı giriştiği mücadelenin yüz yıl sonrasında Big Sur'da yaşananları hukuksal bir zemine oturtmaya çabalıyorum, yaşamanın ta kendisinden başka bir şey çıkmıyor ortaya. Big Sur unutulmuş, yerlileri ortadan kaybolmuş, zaferler ve yenilgiler geçmişte kalmış, hayatın kendisinden başka bir şey yok orada. Lee Mellon, tam bu sırada çıkıyor Jesse'nin karşısına. Jesse anlatıcı. Lee Mellon'ın dişlerinden bahsediyor başta, oynak dişler. Sayı değişiyor, toplamda yüz yetmiş beş farklı diş görmüş adamın ağzında. Bu dişler sabit değil, yerleri değişiyor. Keyfi değişimler olduğunu sanmam, ruh haline ve iş kazalarına göre belirlenen bir şey. Dedesi General Augustus Mellon. Savaşını başka bir biçimde sürdürmesinin yanında dedesiyle olan benzerliğini bilemiyoruz. Sonlara doğru biliyoruz, biraz. Brautigan'ın bölümlemelerinin sonlarında savaş alanından fragmanlar veriliyor, dedeyle torunun yaşamak için yaptıklarını kıyaslayabiliriz.

Jesse ve Lee, San Fransisco'da tanışıyor. Lee, otostop çekerken arabasına bindiği homonun oral edepsizlik için teklif ettiği on doların yanında arabayı ve geri kalan parayı da almış. Homo için anlatılacak bir hikâye çıkmış, kaptırdığı şeyler önemli değil. Neyse, sokakta içiyor bunlar. Viski. Lee'nin parası var, Jesse'nin yaşadığı binada bir oda tutuyor. Binanın sakinleri ilginç insanlar, bizim iki yaşayıcı gibi. Usta yaşayıcılar bunlar; kafaları güzelken martıları izliyorlar. Martıları izlediklerinin farkındalar. Martılar durmadan izleniyor. "Geçmiş, şimdi ve gelecek gökte çalan davullar gibi geçip gidiyor." (s. 18) Lee'nin konuştuğu şeylere bakarak bu davulların sesini duyabiliriz, her şeyi içerir. KKK'nin hikâyelerini dinleyerek büyüyen Lee, dedesinin Mark Twain'le aynı yıl öldüğünü söyleyip Halley'i de o yıla sokuşturur, o anı da. Davranışlarında da her şeyi bir yere tıkıştırma huyunu görebiliriz, son derece uçucu bir adamdır. Jesse de ondan aşağı kalır gibi değildir. Uçuculuğun anlatısıdır bu.

Kütüphaneye gidip dedenin yaşamını araştırırlar ama pek bir şey bulamazlar, kütüphaneci polisi aramadan az önce oradan uzaklaşırlar. Lee odasına yerleşir ve binadaki tiplerle tanışırız. Yönetici emekli bir müzik öğretmeni, kendisine Mozart plağı verildiğinde çok ses çıkaran ayakların sahibine binada kalmaya devam edebileceğini söyler. Bir başkası: "İkinci kattaki diğer odada sabahları günaydın, akşamları iyi akşamlar diyen bir adam kalıyordu. Onun adına ne hoş." (s. 27) Sayım tamamlanır ve Lee'nin on altı yaşındaki kırığıyla tanışırız, Jesse bir gün Lee'nin odasına girer ve evinden kaçan kızla karşılaşır. Bu ayrı bir hikâye, kızın babası ve Lee arasındaki münasebet ilginç. Aslında metnin tamamında ilginç münasebetler, ilginç eğretilemeler ve pastoral keyifler vardır. Su kenarında bir yaşam, yiyecek bulmak için yapılanlar, kurbağalar sussun diye suya atılan timsahlar, beliren ve kaybolan kadınlar, şimdinin bitmez sakinliğinde geçen günler.

Son olarak birkaç güzellik. İkisinin aynı binada yaşadıkları zamandan sonra yollar ayrılıyor, mektuplaşıyorlar ve Jesse Big Sur'a, Lee'nin yanına gitmeye karar veriyor. Beş parasız, güzel çocuklar. Leş gibi şeyler yiyorlar, biri ne olduğu tam olarak anlaşılmayan Jack Mackerel. Paket ürün. "Jack Makerel yedikten sonra şiirden, estetikten ya da dünya barışından konuşmak imkânsızdır." (s. 56) Bu bir, ikincisi de okuduğum en naif yeşillenmeye denk gelmiş olabilirim. Jesse ve Elaine'in birbirlerini keşfetmeye çalıştıkları bir diyalog var, böyle bir sadelik olamaz. Alıntılayıp rezil etmek istemiyorum, anlatının atmosferiyle birlikte bir doz olarak alınmalı.

Ne güzel oldu, bugün Brautigan okudum ve biraz daha inceldim. Herkes okuyup incelsin. Sahilde bir gemi dağlara doğru gidiyordu. Bugün ben Brautigan okudum yahu, övünülecek bir şey!

Robert E. Howard - Çatıdaki Şey

İthaki'den umudu kestikten sonra Laputa Kitap'a mesaj gönderdim, belki Lord Dunsany, Clark Ashton Smith gibi yazarları basarlar diye. Kısa sürede cevap geldi. Tek bir kişinin hemen hemen bütün işlerini yaptığı bir yayıneviymiş, o yüzden Laputa da kısa vadede girişmeyecek bu yazarlara ama Lovecraft'in Edebiyatta Doğaüstü Korku'sunu basmaları bile başlı başına bir iş. Çok profesyonel bir çalışma beklememek gerek; kapak tasarımı kötü ve yazım hataları can sıkıcı derecede ama bu kitapta yazım hataları oldukça azalmış. Yayınevinin olanakları gelişmiş sanırım, redaksiyon ve son okuma yaptırılmış. Bu iyi haber, kötü haberse kapak tasarımı yine kötü. Yavaş yavaş olacak, aynı çizgide giderlerse bir takipçileri cepte.

Howard'ın bu derlemedeki birkaç öyküsü Cthulhu Mitosu'na dahil edilebilir, öyküler zaten Cthulhu Mitosu Öyküleri'nde de yer alıyor. Çevirileri karşılaştıramadım, kitap yığınının içinde diğer kitabı bulmam mümkün değil. Göze batan bir falso yok, kaliteli iş olduğunu söyleyebilirim. Daha çok korku öyküleri var burada, kılıç ve büyüye dair çok az unsur var. Howard okumaya başlamak için ideal kitap olabilir, yazarın kurduğu tekinsiz dünyanın pek çok öğesini içeren öyküler Howard'ın düşlemine bir giriş niteliği taşıyor. Örneğin Von Junzt ve bu kaçık herifin yazdığı Unaussprechlichen Kulten -İsimsiz Kültler olarak çevrilmiş, İthaki versiyonlarında orijinal isminin kullanıldığını hatırlıyorum- üç öyküde yer alıyor. Bu arkadaşımız 19. yüzyılın başlarında dünyanın hemen her yerini gezmiş, bütün umacıların izini sürmüş ve eserini kaleme aldıktan sonra, demir parmaklıklı ve kapısı asma kilitli bir odada boğulmuş olarak bulunmuş. Kitabı yıllar sonra tekrar basılmış, sınırlı sayıda.

Çatıdaki Şey öyküsünde bu kitabı arayan Tussman adlı karakterin şahit olduğu kozmik dehşetleri görüyoruz. Anlatıcı olan arkadaşının yardımıyla kitaba kavuşan Tussman, Honduras'taki kadim uygarlığın izlerini buluyor. Söylenene göre İspanyolların gelmesinden çok önce orada bir medeniyet varmış, bilgelikleri dünyanın kara çağlarına kadar uzanıyormuş. Batmışlar haliyle, Tanrı'ya oldukça yaklaştıkları için belki. Gizli bir tapınakta baş rahibin mumyası varmış, Kara Kurbağası Tapınağı Von Junzt'un deli saçmalarının arasında gerçek olabilecek birkaç detaydan biri. Tussman bu tapınağı bulmak için yola çıkıyor, anlatıcı kendi araştırmalarını yaptıktan sonra arkadaşını uyarmak istiyor ama çok geç, adam yola çıkmış. Birkaç ay sonra mektup geliyor Tussman'dan, anlatıcıyı evine çağırıyor. Tussman kara kurbağa mücevherini bulmuş, daha fazlasını da bulmuş aslında, anlatıcı evin dışında toynak sesleri duyuyor. Tussman'ın anlattığına göre Macaristan'daki Kara Taş'ın üzerindeki bozuk hiyerogliflerin benzerleri Honduras'taki tapınakta da mevcutmuş, böylece farklı kıtalara yayılmış bir kültürün izleri çağlar sonrasında bir araya geliyor. Belki de Pangaea zamanından gelen bir şeydir, bilemiyoruz. Geri kalan bölümde mitosu andıran konuşmalar yapılıyor; ölmeden uyuyarak bekleyen kadim bir varlık, bu varlığa tapınan antik çağların fanatikleri, bir dünya şey. Tussman'ın sonu klasik, kendisini takip eden tanrının hışmına uğruyor.

Asurbanipal'in Ateşi, Lovecraft'in Adsız Kent'iyle aynı kumaştan bir öykü. Çılgın Afgan Yar Ali'nin bol bol kemik kırdığı, arkadaşı Steve Clarney'nin katakullilerle düşmanlarını alt ettiği bir yolculuğa çıkıyoruz. Macera öyküsü; tekinsizliğin korkusu sonlara doğru ortaya çıksa da öykünün atmosferine bol aksiyon hakim. Bedevi saldırıları altında eski bir şehri arıyorlar. Türklere göre Kara Şehir, ve Araplara göre Beled-el-Djinn. Necronomicon'da bahsi geçiyor, mitosa güzel bir katkı. Atlamalı zıplamalı maceralardan sonra bahsi geçen tapınağı buluyorlar, Baal'ın heykelinin ve kozmik dehşetlerin koruduğu bu tapınaktan ucu ucuna kurtuluyorlar. Son anda geriye dönüp bakma izleği var, Clarney bir anlığına gördüğü şeyden ötürü delirecek gibi oluyor ama yırtıyor. Deliliğin Dağlarında'da yırtamıyordu eleman, Yunan söylencelerinde de yırtamayan pek çok mitik karakter var. Bu açıdan yasak olana göz atıp faciaya uğramamak, dönemin serüvenden serüvene atılıp dünyanın gizemlerini ortadan kaldıran süper kahraman benzeri karakterleri için normal. Howard aslında çizgi roman kültürünün temellerinin atıldığı zamanlarda bu türün belli başlı birkaç kuralını belirlemiş olabilir.

Bir iki detay daha. Bu şehrin tarihi anlatılırken Xuthltan nam büyücünün yediği herzeler anlatılır. Şehir Günlerin Başlangıcı denilen zamanlarda yaratılmış ve uzunca bir süre kimse bu şehre yaklaşamamış. Asurbanipal zamanında Xuthltan ortaya çıkmış, düşmanlarını unutulmuş tanrıların yardımıyla -Cthulhu, Yog-Sothoth gibi aşina olduğumuz tanrılar canım, yabancı değiller- hacamat etmiş. Bu hırslı büyücünün adına Kara Taş'ta da rastlayacağız.

Kara Taş, mitosun kilit öykülerinden biri. Howard, Lovecraft'in kozmik kurgusundan etkilenen sayısız yazardan biri ama mektup arkadaşlıkları ve birbirlerinin yaratılarından esinlenmeleri, mitosun pek çok başarılı öyküyle desteklenmesini sağlamış. Paslaştıkları söylenebilir; birinin uydurduğu kitabı veya tanrıyı bir diğerinin öyküsünde bulabiliriz ki bu durum Lovecraft-Bloch ilişkisinde iyice ayyuka çıkıyor. Lovecraft'in bir öyküsünden esinlenen Bloch, ustaya saygı kuşağı kapsamında bir öykü yazıyor. Lovecraft bu çömezin yazdığı öyküyü pek beğeniyor, devam öyküsü yazıyor. Yazarlık hayatının başındaki bir genç için müthiş bir mutluluk kaynağı, Bloch sevinçten havalara uçmuştur bence. Neyse, Kara Taş diyorduk. Burada da Von Junzt ve Kara Kitap'ı var. Von Junzt, Macaristan'ın tepelerindeki bir taştan bahsediyor, kapkara ve dünyanın kendisi kadar eski. İnandırıcılık boyutunu desteklemek için bilimsel tartışmalar da üfürüyor Howard, Kara Taş'ın tarihi konusunda uydurulan teorileri tartışıyor söz gelişi, Otto Dostmann'ın teorisine göre Hun istilası sırasında Gotları darmaduman eden Attila'nın onuruna dikilmiş bu taş. Von Junzt'a göre Stonehenge'i Fatih William'ın inşa ettirdiğini söylemek kadar komikmiş bu. Kısacası işin bu boyutu olmasaydı ezoterik hadiselerle kafayı kırmış, sivilceli bir veledin sayıklamalarından öteye gidemeyecek bir anlatı ortaya çıkabilirmiş. Örnekleri var, korkunç ölçüde kötü. Howard için bunu söyleyen taş olur, kendisi arka planı o kadar sağlam kuran bir yazardır. Macaristan'ın doğası, karakterlerin dehşetli hatıralarının aktarımı, anlatıdaki hemen her şey kusursuzluğa yakın bir gerçeklik taşır.

Anlatıcımız taşı bulur, taşın yakınlarındaki Stregoicavar nam köyden yeterince efsane depolar ve geceyi taşın yakınlarında geçirir. Tam da yaz  dönümü gecesine denk gelir, çok değişik olayların yaşanacağı yegane gecedir bu. Bir şeyler yaşar, ben birkaç detay verip geçeyim. "Strigoi" sözcüğü çeşitli mahlukatlar için kullanılıyor; vampirler ve ecinniler bu mahlukatların içinde. Çağlar öncesinin dehşeti, yerel inanışlara kadar parçalanıyor ve varlığını sürdürüyor. Köyün eski adı Xuthltan bu arada, önceki öyküden hatırlıyoruz bu ismi. Selim Bahadır'ı da anmak gerek; Türk akıncılar Macaristan'da at sürerken bu bilge komutan o topraklarda, Kara Taş'ın ardında ne gibi dehşetlerin yattığını biliyor ve Muhammed zamanından kalan büyülerle, kılıcının yardımıyla kara tanrıyı alt ediyor, toprağın derinliklerine gömüyor ama sonsuza kadar değil. Ölmeyen her şey zamanın sonuna kadar bekleyebilir.

Sırtlan'dan itibaren mitos öykülerinden uzaklaşıyoruz, Howard'ın korkulu dünyasına yaklaşıyoruz. Afrika'da geçen bir form gezgininin öyküsü bu. Dev gibi bir zenci olan Senecoza'nın sırtlana dönüşüp terör estirmesiyle alakalı. Hayvana dönüşme miti insanlık kadar eski, insanın kendi yansıması olarak görmeye başladığı hayvanların kutsallaştırılmasıyla ortaya çıkan bir şey. Dünyanın hemen her bölgesinde buna benzer inanışlar var. Druidlerden Hindulara bir yol, dünyanın en kuytu yerine uzanıyor. Deniz Laneti, son derece içten edilen bir lanetin sonuçlarıyla ilgili. Düşteki Yılan, hep aynı düşü görmenin gerçekliğe bir saldırı olarak algılanması ve düşün gerçeğe dönüşmesi üzerine. Villefére Ormanında tipik bir Solomon Kane öyküsü olabilirmiş, oldukça benzeri bir öykü zaten ilk Solomon Kane öyküsünde mevcut. Ormanın karanlığında gizlenen dehşetlerin ve yine bir form gezgininin öyküsü.

Ölümün Korkunç Dokunuşu. Bu öykü, korkunun doğasını anlayıp korkudan hoşlanan herkes için küçük bir hazine. Bilinmeyenin korkusu insanı kolaylıkla ele geçirebilir, bir ölünün başındayken sabahın gelmesi bekleniyorsa.

Howard, serbest kalmak için bekleyen iblislerin zincir kırıcısı. Türü sevenler kaçırmaz gerçi, fikir sahibi olmak isteyenler de buradan başlayabilir.

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Georgi Gospodinov - Hüznün Fiziği

Facebook'ta paylaşmış yine.

Gospodinov neyi parçalıyor?

Çocukluğunda okuduğu mitolojik metinde kurulan dünyayı kendi dünyasıyla parçalıyor. Tersi de geçerli. Minotor'un evini düşünürken spirallikten başı dönen Gospodinov, kendini Minotor'un yerine koyduğu için aynı noktalardan geçiyor, aynı noktalardan farklı adımlarla geçiyor. Bu farklı adımlar, birkaç noktada Doğal Roman'la kesişiyor. Dinozorlar gibi yok olmak, hayal gücünün baskılandığı bir toplumun parçası olmak, pek çok adım. Labirentin arkaik sanattaki tezahürü olan spiralliği unutmuş mudur Gospodinov, labirentlerin seçim yorgunluğu yaratmasını düşünürken? Hayır, o aynı noktaya gelirken de, farklı seçimlerle kendini parçalarken de her şeyi birleştirmeye çalışıyor. Gospodinov'u bir arada durmaya çalışan sayfalar yığını olarak imliyorum, adımını attıkça birkaç sayfa yere doğru süzülüyor ama eğilip yakalıyor hemen, üzerine yapıştırıveriyor. Gospodinov kendini/sayfaları toparlayıp başka başka metinler çıkarmaya çalışıyor, romanların giriş bölümlerinden saf, doğal bir roman/anlatı üretmeye çalışması gibi.

Joseph Campbell'dan uyduracağım; çocuklardaki karanlık korkusunun kaynağı rahme dönüş korkusuysa, yeni elde edilen gün ışığının yitirilmesi korkusuysa, spiral dediğimiz kendi kuyruğunu yutan yılandan hallice biçim, tefekkürün belirli aşamalarında ve "eterle uyuyan insanda" ortaya çıkıyorsa, karanlığın zihne dolması bu spiralin bir sonucuysa ve bundan kurtuluş yoksa, zaten kurtuluş istenmiyorsa, istemenin herhangi bir mantığı, mantığın herhangi bir işlevi, işlevin küçücük bir anlamı, anlamın bir anını bile kapsamadığı içkin yaşamı yoksa, Gospodinov sadece ait hissettiği şeyi, adını parçalıyor. Çocukluğunda bir tane verilmiş, ölümünde elinden alınmış, birçok varlığı içermiş ad. Giriş bölümünde doğanları görürüz; bir sinek. Bir adam. Bir adam daha. Dünyanın oluşumundan beri orada olan varlık. Henüz dünyaya gelmemiş bilincin ilk anı. Bir erkek daha. "Ben varız." (s. 14) Var olunuz "sen", parçalanmak için. Bir parçaya indiğin zaman, diyelim ki bilinçten bilince geçebilen, doğmamış olan parça olsun bu, öyküden öyküye geçmeye başladın. Hatıra sörfçüsü olarak dedenin hatıralarıyla başladın, savaşa gitmişti. Yabancı diyarlardaki yaban olarak büyücülerle, umacılarla birlikteydi deden -artık deden de o güruhtan biri, öykülerini aldığın kişisin- ve etrafında bombalar patlıyordu, sen Minotor olarak kurtuluşunu öyküleri yaşamakta bulduğun için çaldığın, uydurduğun, kurduğun öyküler özgürlüğün haline geldi ama özgürlüğün sana mahkumdu. Gospodinov, sen özgürlüğünü parçaladın.

Gofretlerden, limonatalardan, bulutlardan, her yerden başkalarının yaşamına geçiş. Bir aile anlatısına başlamak, her şeyi bir arada tutma çabasının en doğal haliydi, o yüzden kolaydı. Gospodinov başladı, savaş yüzünden açlıkla boğuşan ailenin azalma çabalarında, annesinin oğlunu değirmende bırakıp gitmesi, en büyük kardeşin fırtınada değirmene dönüp ağlayan, haykıran, karanlıktan ve değirmenden -klostrofobi, spiral, çocukluk- ölümüne korkan kardeşini kurtarması bu anlatının yaşamasına yol açıyor. Yunan eşleniğe dönersek Gospodinov metni başlıklarla parçalıyor. Elde var üç ama daha bitmedi; Ariadne'den nefret ettiğini söylemek için ayrı bir bölüm oluşturmuş olması dikkat çekici. Her neyse, sonuçta Georgi üç yaşındayken ninesine ölüp ölmeyeceğini soruyor. Hiç doğmamasına yol açabilirdi nine, bu yüzden cevap vermek zorunda. Buraya almıyorum, ninenin Platon'u bilmeden isimlerin doğum anıyla birlikte "geldiğini" düşünmesini alıyorum onun yerine. Georgi-Minotor bağlantısı sezgisel bir düzleme oturuyor böylece. Çağlar öncesinin insanlarıyla bizler arasında uzanan ince bir iplik var, rüzgârla titriyor, yağmurla ıslanıyor, karanlıkta bir başına duruyor ama uzak zamanlardan iki yönde de haber taşıyor. Gospodinov, haberleri parçalamıştır.

Homo ludens mitolojiyi yaratıyor, yazarın bunu yapması kolektif bilincin herhangi bir ideolojiye eklemlenebileceğini gösterir. Kızıl ülkenin törenleri oyundur; dünyanın en iyi ırklarından birinin dünyanın en iyi liderleriyle yükselmesi, daha iyiye ulaşma çabalarında bireye düşen görevlerin yüceliği, "paylaşılmak zorunda olan" duygulara yol açıyor. Toplumun dışında yer almak için mücadele etmek zaten güzel sanatların başlı başına bir dalıyken komünizmin egemenliğinde daha da zor, "daha iyi" uğruna bodrum katlarında sürdürülmeye çalışılan yaşamlar, farklı düşünceleri yok etmeye çalışan öğretmenler, iki yıllık askerlik, katılmanın zorunlu olduğu gençlik örgütleri, hepsi çok ciddiye alınmış bir oyunun parçaları. Gospodinov, çocukken yaşadığı bodrum katından görülen ayakkabıların üst kısımlarını hayal etmeye başlayarak kendi mitolojisini yaratır. Botlar, sandaletler, spor ayakkabılar, çamurlu olanlar, yırtıklar, her birinin hikâyesi vardır ve camdan görülmeyen bölümdedir, yukarıda. Bu, yaratma cesaretinin temel bir güdüye dönüşmesidir. Midesinin sağlığı için sülük yutan dedeyi Kronos'a benzetip kendi sülüklüğünü uyduran çocuk, uydurmaktan başka bir renk olamayacağını düşünür. Seksenlerin ve doksanların Bulgar coğrafyasında bir çiçeğin koklanması bile yönetmeliklerle açıklanırken bireysel oyundan başka bir çıkış yolu kalmıyor çocuk için, toplumsal oyun ölümden farksızdır. İnsan o zamanda ve o yerde kendi ölümünü bile ölememektedir. Gospodinov, daha özgününü üretebilmek için kendi ölümünü parçalamıştır, insandan insana geçip başkalarının hayatlarını yaşayarak.

Hikâyeler. Savaş sırasında Macaristan'a giden dedenin orada aşık olduğu kadın, dedenin anlattığı öyküleri yaşayıp anılardaki insanlarla konuşabilen anlatıcı için oldukça önemlidir, hikâyenin ilginçliğinin yanında anlatıcının obsesif empatik olduğunu öğreniriz. Üfürülmüş bir rahatsızlıktır bu da, patolojik vakaların en güzeli. Calabi-Yau Uzayı köklerini buraya salmıştır bence; boyutlar, zamanlar arasında sayısız geçişi bu empatik bozukluk -bozukluk?- sağlamaktadır. Kolektif bilinci düşünün, kaosa mütevazı bir bakış haline gelir her şey. Kendi bilincinden yola çıkması yeterli anlatıcının, gidebileceği yerlerin sınırları ortadan kalkıyor. Kime ait olduğunu bildiğimiz hikâyeler de çıkıyor arada, diğerlerinden kurtulup ayrı bir yere yerleşiyor. Dumanı tüten uydurukluklardan birinde, "Ah!" dedim, yıkıp geçti. Bir kadını unutmak için yapılan rastgele seksin yan etkilerini taşımak istemeyen adam, rastgele gezmeye başlar. Ülkeler, kıtalar birbirinin ardınca sıralanır, aylar süren bir yolculuk. Adam geri döner, gittiği yerleri haritada işaretler ve olduğu yere çöker; işaretli noktalar unutulacak kadının adının ilk harfini oluşturmaktadır. Gibi olaylardan insanlar neyi bekler, okur olarak bu kitaba karşı nasıl konumlanmak gerekir, hiçbir fikrim yok. Belki de ilk kez hüzne dair bir fikrim yok, bu kitabın hüznü nasıl biçimlediği hakkında bir fikrim yok, düşünmek dahi istemiyorum. Gospodinov, okurunu parçalamıştır.

Bütün koşullar uygundu, bir daha hiçbir metinde bu kadar kaybolacağımı sanmam.

8 Mayıs 2018 Salı

Kazuo Ishiguro - Uzak Tepeler

Etsuko ve Saçiko'yu görünce Nazlı Kar'a bir gönderme olabileceğini düşündüm. Tanizaki'nin romanında Saçiko, Etsuko'nun annesi. Uzak Tepeler'de Etsuko anlatıcı, Saçiko birkaç hafta boyunca arkadaşlık edilecek ama bir ömür unutulmayacak kadın. Şöyle düşündüm; Tanizaki savaşın başlamasıyla birlikte anlatısını bitirir, kalıp bir kronolojik sürem dahilinde. Ishiguro'ysa savaşın hemen sonrasından başlatır anlatısını, iki farklı zaman diliminde sürdürür ama bu iki çizginin aslında tek olduğunu düşündürecek oyunlara yer verir. Yenilginin toplumsal bilinci parçaladığı, zaman algısını yerle bir ettiği zamanların konu alındığı bir roman için normal bir durum ama bu şekilde düşününce Tanizaki'yle Ishiguro'nun bayrak devri anlam kazanıyor. Ishiguro, Etsuko ve Saçiko'yu iki farklı kişiliğe büründürür ve bambaşka hayatların özneleri olarak konumlandırır, bir noktada o kadar da farklı olmadıklarını düşündürene kadar. Uğradıkları/uğradığı felaketler bir olanı birkaç parçaya ayırmış olabilir, okur kendi yorumlayacaktır.

Ishiguro'nun ilk romanı bu, 1983'te basılmış ve büyük bir yazarın gümbür gümbür geldiğini müjdelemiş adeta. Bende 1992 tarihli Can baskısı var, Kazua İşiguro yazıyor kapakta. Çevirmen Pınar Besen. Gospodinov'u hayatıma sokan, hayatımın Gospodinov'un bir öykücüğüne çevrilmesini sağlayan Meltem'in hocasıymış zamanında, vefat etmiş, Meltem bugün söyledi. Huzursuzluğun Kitabı'nı bu sefer bitirmemi de sağlayabilir, göreceğiz. Neyse, Meltem kısaca iyi bir insandır. Ishiguro da iyi bir yazardır deyip üfürükten bağlayayım.

İki anlatı, birinde Kore savaşı sıralarında Amerikan askerleriyle dolu Nagazaki'nin yeniden inşa edilmekte olan yapılarının arasında geçen olaylarla karşılaşırken diğerinde İngiltere'nin sessiz, sakin kırsalında yaşayan bir kadının geçmişi kurma çabasını görüyoruz. İkisinin bağlantı noktaları muğlak, iki çizginin de kendi karanlığı var ve aydınlanma biçimini metne dahil olarak belirleyeceğiz. Belki de dahil olmayız, çizgileri birleştirme çabasını göstermemiz şart değil ama bu durumda bir çizgide beliren detayların diğerinde yol açtığı kelebek etkisini görmezden gelmek durumundayız. Sıkı bir okurun buna yanaşmak isteyeceğini sanmam, iki çizginin de Etsuko'nun anlatısı olduğunu düşünürsek tek bir katmanla yetinmek zorunda kalıp diğerlerini silmiş oluruz. Ayıp olur, Ishiguro yüzeyde ilerleyen bir akıştan ziyade daha derinlikli bir anlatı kuruyor.

Dört beton bina yükseliyor yıkıntıların arasından, şehir yeni baştan inşa ediliyor ve bir köşesinde nehir, dört bina ve bir kulübeden oluşan nispeten kesin çizgili bir mekân var. Anlatıcı Etsuko ilk çocuğuna hamile, eşi Jiro iyi bir firmada çalışıyor ve eşinin babası Ogata-san iyi bir adam, bir süreliğine geliniyle oğlunun yanında kalmak için kente geliyor. Yenik insanın değişimini aile üzerinden göreceğiz; Ogata-san eski bir öğretmen ve öğrencileri, fikir adamları olarak gazetelerde boy göstermeye başlamış. Shigeo Matsuda, Jiro'nun da okuldan arkadaşı olan eski bir öğrenci, yeni komünist. Ogata-san'ın Japon gelenekçiliğini simgelediği söylenebilir; öğrencisinin kendisini eleştiren yazısını görünce yeni fikirlerin Japonlara korkunç zararlar vereceğini düşünür. Oğluyla olan iletişimine baktığımızda satranç üzerinden kendi fikirlerini dayatmasına şahit oluruz, Jiro en sonunda masayı devirmek ister ve odadan çıkıp gider. Ogata-san, Etsuko'ya oğlunun çocukluktan beri aynı huylara sahip olduğunu söyleyip gülümser. Acıdır bu; biraz olsun değişmeyen bir baba, fikir adamı ve öğretmendir. Ishiguro, dünyanın sunacağı yeniliklere açık olmamayı eleştirilen bir baba karakteriyle inceler, bunu yaparken karakterler arasındaki gerilimi müthiş bir şekilde yansıtır. Kurmacanın yaşama olabildiğince yakınlaştığı anlardır bunlar, ancak bir ustanın zihninden çıkabilir. Ishiguro bir röportajında olaylardan çok karakterlerin ilişkileri üzerinde durduğunu söylüyor, daha iyi bir anlatım tekniği bu. Aynı zamanda diyalogların oldukça başarılı olmasının sebebi.

Saçiko. Yirmilerinin sonundaymış gibi duruyor ama daha yaşlı muhtemelen, kızı Mariko onlu yaşlarında. Japonya'da kız çocuk yetiştirmenin zorluğunu ve anlamsızlığını dile getirse de Mariko'yla ilgilendiği pek söylenemez, çocuk kaybolduğu zaman gönülsüzce arar, çocuğun çok sevdiği kedilerini boğar, tek isteği Amerikalı sevgilisi Frank ile ABD'ye gidebilmektir. Bu uğurda Etsuko'nun yardımıyla girdiği işi bırakır, iş yerinin sahibi Bayan Fujiwara'yla -Kazuo adlı bir oğlu var, kafaları illa çorba yap Ishiguro- Etsuko arasındaki diyaloglarda Saçiko'nun kararsızlığı ve Etsuko'nun oturmuş yaşamı birbirlerini tamamlayan iki zıtlık olarak belirir. Saçiko ABD'ye gidip yepyeni bir hayat kurmak uğruna yaşamını askıya alır, bunaltılı çocuğu Mariko'yu görmezden gelir. Mariko'nun okulla ilişiği yoktur, kaybolmakla vardır. Kayıptır, annesi de öyle. Saçiko, Frank'in kendisini oyaladığını anlamazdan gelir ve bir gün gideceğine dair umudunu sürdürür. Etsuko'da tersi bir durum var, sahip olduğu her şeyin üzerine düşer. Çocuğunun doğmasını beklemektedir, nispeten mutlu olduğu söylenebilir.

İkinci çizgiye geçtiğimizde anlatıcının sesi bulanıklaşır, Etsuko'da Saçiko'nun sesini duymaya başlarız veya başlamayız, nasıl anlaşılırsa. Odaklanılan nokta birkaç yıl sonrası, İngiltere. Etsuko, kızı Niki'nin ziyareti sırasında Nagazaki'deki yıllarını hatırladığı zaman ilk çizgi belirir ama biz ikincide kalalım. Niki Londra'da yaşamaktadır, Etsuko'nun ikinci eşi olan babasının ölümünden sonra Jiro'dan olan kız kardeşi -hatırlanırsa ilk çizgide Etsuko hamileydi- Keiko'nun intiharını izleyen yıllarda annesinden giderek uzaklaşır, son ziyaretine kadar. Bu noktada parçaları birleştirmek gerekiyor. Keiko intihar etmeden önce uzunca bir süre odasından çıkmıyor, çok uzunca bir süre. Odanın kirliliği gözde canlanacak kadar yoğun, kokulu. Odadan tamamen çıktığında taşınıyor, evinde ölü bulunana kadar uzaklarda bir yerde, bir başına kalıyor. Mariko'yu anımsıyoruz. Devam. Sonlara doğru Frank'in yanına, Nagazaki Limanı'na giden Saçiko'nun akıbetini bilmiyoruz ama aynı yerde, uzaklardaki tepelerin manzarasını özlemle hatırlayan Etsuko'yu görmek şaşırtıcı. Hayatlarında kasıtlı olarak bırakılmış karanlık noktaları birleştirmeye devam; Etsuko'nun ikinci eşi Batılıdır, Etsuko ikinci çocuğuna Batılı ismi koymak ister ama eşi geleneksel Japon isimlerinde direnir. Niki. Nagazaki'de elinde ipler olan Etsuko'nun kızı Keiko, kendini aynı iplerle mi asmıştır? Etsuko ne ölçüde Saçiko'nun hikâyesinin gerisini tamamlamıştır, ne ölçüde Saçiko'ya dönüşmüştür? Mariko'nun durmadan bahsettiği gizemli kadın, kendisini izleyen ve alıp götüreceğini söyleyen gizemli kadın gelecekteki Etsuko'nun geçmişe bir yansıması mıdır? Etsuko sessizdir, anılarında gözlemci gibidir, en tedirgin edici anlarda bile sükunetini korur. Anılarla oluşturulan geçmişin bir başka kişiye, Saçiko'ya açılıp onunla birleşmenin bir yolu mu bu? "Bu olaylarla ilgili anılarım zamanla bulanıklaşmış, olaylar pek de bugün anımsadığım gibi olmamış olabilir." (s. 37) Ishiguro'nun temel izleklerinden biri bu, çarpık anımsama. Çarpıklığı tartışılır tabii, belki de doğrusu budur. Yaşamla baş edebilmek için alternatif gerçekler uydurmak gerekir.

Müthiş bir ilk roman.

6 Mayıs 2018 Pazar

Junichiro Tanizaki - Nazlı Kar

Yapraklar yağıyor, çiçekler uçuşuyor, dallar eğiliyor, yaşam doğduğu gibi rüzgârla savruluyor. Animelerden görebileceğimiz bu manzaranın Japon kültüründe önemi büyük; kadim zamanları bugüne taşıyan bir anlamı var. Japonların eze eze bir avuç bıraktığı Ainular, düalist bir dünya algısına sahipler ve yaşam-ölüm döngüsüne inanıyorlar. Doğan ölecektir, ölecek olan tekrar doğacaktır. Form önemli değil, kutsal hayvan veya insan olarak dünyaya tekrar gelmek binlerce yıl öncesine dayanan bir inancın ürünü. Joseph Campbell'ın Tanrının Maskeleri adlı muazzam, muhteşem, harikulade dörtlemesinde enine boyuna anlattığı bir konu bu, yansımasını Tanizaki'de görmek hoş oldu. 1936-1941 aralığında geçen romanda mevsimlerin döngüsü, çiçek açan kirazların ölümle yaşamı birbirine bağlaması, geçen zamanın geride bıraktığı hüzün eski zamanların ritlerinden gelen bir kutsallığı taşıdığı gibi beş yıllık süreci beş bin yıla bağlıyor, durmadan akan zamanı ve insanın belli belirsiz hissettiği kozmik bir bağı imliyor. Belli belirsiz; gökyüzüne bakıp onun bir parçası olduğumuzu hatırlayıp hemen unutmamız gibi.

Dilin sadeliği bu hisse önemli bir katkı sağlıyor. Esin Esen'in giriş yazısının başlığı, eserin Türkçe algılanmasının niteliği üzerinde duruyor. Esen, Tanizaki'nin dil işçiliğini Türkçeye aktarma konusunda özen gösterdiğini özellikle söylüyor. Japoncaya has kültürel nosyonların Türkçeye gayet başarılı bir şekilde canlandırıldıklarını söyleyebilirim, neye dayanarak söyleyebilirim, atmosferin son derece canlı olmasına dayanarak. Esen'e emekleri için teşekkürler, Tanizaki'nin 800 küsur sayfalık bu başyapıtını çevirmek hiç kolay olmamış olsa gerek. Okura ön bilgi sağlayan yazı da şartmış aslında, bambaşka bir kültürün ve estetik anlayışın kristal sertliğinde ele alındığı bu roman, okurun enerjisini kısa sürede tüketecek kadar yoğun ama Esen neler döndüğünü anlatarak okuru metne hazırlıyor. Bazı bilgiler ilginç, mesela Teinosuke karakterinin Tanizaki'nin ta kendisi olduğunu öğreniyoruz ki yazılışlarındaki benzerlik aşikar. Tanizaki aslında eşinin ailesini anlatıyor denebilir, metinde eşi Sachiko. Sachiko'nun üç kız kardeşi var: Yukiko, en küçükleri Taeko ve en büyükleri Tsuruko. Metinde geçen bazı olaylar gerçekten yaşanmış, kurmacanın gerçekçiliğini artıran bir detay. Tanizaki, savaşın büyük bir yıkımla sonlanmasından bir müddet sonra kitap haline getirdiği -savaş sırasında tefrika olarak yayımlanmış- metninde savaşa doğrudan yer vermemiş, toplumca duyulan utancın bir etkisi.

Tavsiye: Metni okumadan önce Hotaru no haka'yı izlemek, tekrar izlemek, Kobe'nin savaş öncesinde nasıl bir yer olduğu hakkında fikir verebilir, doğanın güzelliği de cabası. Tanizaki 1941'de kesiyor anlatmayı, sonrasında animeden devam edip bizim aileye ne olduğunu merak edebilirsiniz. Umarım kurtulmuşlardır.

Sımsıkı örülmüş bir metin var elde, günlerin 800 sayfalık bir akışı. Her şey yavaş yavaş değişiyor, eski haline dönüyor, insanlar uzaklara gidiyor ve yeni insanlar geliyor, her şey doğup ölmeye yazgılı. Üç neslin hikâyesi: Soyluluğu ve zenginliği eskide kalmış bir ailenin yeni dünyaya uyum sağlama çabaları da diyebiliriz. Dört kardeş bütün bunların merkezinde. "Kadın romanı" diyor Esen, bir erkeğin sözcükleriyle kurulmuş romanın dört kadını anlatması yoruma açık. Dört mevsim. Mevsimlerden ziyade, kadın ruhunun Japon kültürünü daha iyi yansıtabileceği düşüncesi. Kadınların temsil ettiği değerlerden, geçirdikleri değişimlerden çıkarılan toplum tarihçesi. Günlerin akışının yanında dört kadının yaşadıkları toplumsal bir panorama sunuyor. Esen, Japon toplumunun yatay ve dikey ilişkilerinin mantığını anlatırken kadının anasoyluluktan ataerkilliğe geçişle birlikte bu ilişkilerdeki yerinin değişmesini de irdeliyor. Batı kültürünün -onlara göre Doğu, belki?- etkisiyle değişen kadın, kısmen değişen kadın ve değişmeyen kadın. Bu dört kadının birbiriyle olan ilişkileri birçok etkenle belirleniyor ve geçen yıllarla birlikte gelişerek sürüyor. Kırgınlıklar, sevinçler, bir dünya olayın yarattığı onca duygu.

Yukiko'ya bakarsak, aslında bu onun romanı sayılabilir. Yukiko'yu yıllar boyunca evlendirmeye çalışıyorlar ama başaramıyorlar. Görücü usulüyle sürdürülen bir çaba var, kuaförlerden tanıdıklara kadar herkes seferber oluyor ama iki nedenden hep hüsrana uğruyor Yukiko; birincisi başına buyruk Taeko'nun sevdiği gençle evden kaçıp gazetelere haber olması. Yanlışlıkla Yukiko'nun kaçtığı yazıldığı için sıkıntı doğuyor ama bu pek önemli değil, halledilir bir yanlış anlama. Evlenecek tarafların öyle bir araştırma gayretleri var ki dudak uçuklatıcı; özel dedektif tutup soy sop araştırmasından konu komşuya sormaya kadar bir dünya iş. Normal bir şey, kültürel farklılık garip gelmesini sağlıyor ama onlar için normal. Yukiko'nun asıl problemi, evleneceği adamın karşısında mantıklı bir cümle kuramaması. Farların önünde donup kalmış geyiklere benziyor damat adaylarının yanında, bu yüzden en ideal adaylardan birini kaçırmışlığı var. İyi bir insan, sadece şanssız. Batı'nın nimetlerinden faydalanırken kendi toplumunun geleneklerini de unutmuyor, dengeyi kurabilmiş bir kadın ve Sasameyuki -metnin orijinal adı- ta kendisi: Nazlı Kar. Kiraz çiçeklerinin uçuşması yağan karı andırıyormuş, bu yüzden adının bir bölümünü metnin adında bulabiliyoruz.

Sachiko, ailenin dengesi. Sanatçı ruhlu bir kadın, kocası Teinosuke de öyle ki yazdıkları şiirler ara ara karşımıza çıkar, etkileyici insanlardır. Sachiko, ailenin iki numarası olarak kardeşleri Yukiko ve Taeko üzerinde sorumluluk hisseder, onların üzerine düşer. Ailenin bir numarası olan Tsuruko'nun eşi ve çocuklarıyla birlikte Tokyo'da yaşamasının da Sachiko'nun bu durumuna etkisi büyük; çok önemli kararların alınması için ailenin reisi olan Tsuruko'nun eşine danışmalarının dışında her şey Sachiko'ya bağlı.

Taeko, haşarı. Avrupai yaşam tarzı yüzünden çıkardığı sorunlarla tam bir baş belası. Evden kaçar, gönül verdiği oğlanı oyalar, büyükleri için sıkıntı yaratır. Özensizdir, uçarıdır, ablalarını çok sevmesine rağmen onlara yeni dertlerle gelmekten geri kalmaz.

Karakterler aşağı yukarı tamamsa da Tanizaki'nin sayısızlığından ötürü dehşet veren ayrıntılarının zenginliğini nasıl anlatmak gerekir, hiç bilmiyorum. Yukiko'nun doğduğu yılın denk geldiği hayvandan ötürü uğursuz olmasından atalara duyulan saygının niteliklerine, nesnelerin uyandırdığı duygulardan özenle biçimlendirilmiş karakterlerin iç seslerine ve dünyayı anlamlandırışlarına kadar inanılmaz bir kurgu işçiliği söz konusu. Elle tutulabilecek kadar "orada olan" bir uzam oluşuyor okurun önünde, çiçek kokularının ve tren yolculuklarının eşliğinde yılların akıp gidişini görüyoruz. Yaşamın ta kendisine oldukça yakın bir metin, aslında uyandırdığı duygu zamanın bir şekilde yitmesi. Yaşanan mutluluklar ve facialar belirip kayboluyor, entropinin sayfalara karışmasına izin var. Sayısız olayın arasında gerçekten yaşanmış olanlar belki de en etkileyicileri. Kobe'yi basan sel mesela; Tanizaki bir kamerayla kaydedip sonradan yazmış sanki. Detaylarda kaybolmak kolay, emek isteyen bir okuma çabası şart. Her bölüm birbirinin eşi değil gerçi; bir bölüm monolog ve diyaloglardan ibaretken başka bir bölümün önemli bir kısmını mektuplar oluşturabiliyor. Kronolojik bir düzlemde farklı teknikler kullanıyor Tanizaki, böylece tekdüzelikten kurtarıyor metni ve sadece anlatılanı değil, anlatım şeklini de biricik kılıyor.

Özgün bir anlatı, mutlaka okunmalı.

Son bir şey; bu adamın adı konusunda mutabakata varılamıyor bir türlü. "Jun'ichirō" görüldüğü gibi. Gelin görün ki Anahtar'da "Cuniçiro", yine Can basmış. Başka bir baskıda "Junichiro". Eeh, nasıl kaydettiysem öyle devam ediyorum.

4 Mayıs 2018 Cuma

Georgi Gospodinov - Doğal Roman

Gospodinov paylaşmış.

"Gerileme" deniyor buna, felaketler daha güvenli zamanlara geriletiyor. Yoksa boşanan bir adam neden çocukluğunu, bebekliğini hatırlamaya çalışsın?

Biçimlenmemiş hafızadan pek bir şey akın etmese de fotoğrafların yardımıyla görüntüler çıkarılır, bebeklik yaratılır, çocukluk, gençlik belirir ve müthiş düşünmüş insanların sınırlarını çizdiği yaşam pratikleri anılarak parçalarından kurulan yaşamda tek bir nokta boş bırakılmaya çalışılır. Adamımız metnini yazarken tek bir amaca yönelir; biten evliliğini anlatmak. Ama yok, bu anlatmaya gelecek bir şey değildir, gerçeği olduğu gibi anlatmak kurmacaya ister istemez girecektir. Anlatmanın doğası. Sözcüklerin ağırlığından dile getirilemeyene, dile getirme çabalarından bambaşka noktalara çıkışlara kadar pek çok şey kendine yer bulacaktır ve roman doğallaşacaktır çünkü her şey her şeyin içindedir, tek bir şeyin anlatımı sadece tek bir şeyden ibarettir ve bu hiç doğal değildir, yavan kurmacadır, tatsızdır. Algılanan gerçeklik de tatsızdır, tekillikten ibarettir. İmgelemi bu noktada devreye sokmak gerekir; anlatıları otobiyografik olmaktan çıkaran etken. Bernhard'ın düşlemeyi gerçekten daha gerçek olarak görmesini düşünüyorum, imgelem için de bunu söyleyebilirsek metin daha da kendisi/yazarı haline geliyor. Burada işin içinden çıkamıyorum. Çok derinlerde bir yerde, yaşanmış her şeyle yaşanabilecek her şey, her sözcük, her film karesi, her ne varsa birbirine karışıyor, ayırt edemiyorum. Bu ayırtsızlığın metnidir Doğal Roman, tek bir olgu etrafına kurulan yaşam.

Bölüm başlıklarının altında epigrafik kısımlar var, iyi. Altta yazılanlara giriş, bazen kapsamı genişletici bir düş, savunma mekanizması olan duyguların savundukları.

İlk bölümde ayrılığın ilk anları var, bir de uçuk bir tesadüf. Paylaşılacak plaklar bir bir fırlatılıyor. Camı kırması gereken ilki, Ema'nın attığı. Kırılmayan cam hemen Galeano'yu hatırlatıyor; kitapların ağır ve yerlerinde durduğu, şarkılarınsa uçtuğuna, hafifliğine dair sözü. Geçtim, adamımızın attığı plak güvercinin boynunu kesiyor ve gırtlak kemiğinin dişlediği plaktan bir anlığına müzik sesi geliyor. İnanılmaz bir düşlem bu. Mevzu rüyada geçiyor bu arada, adamımız rüya görüyor. Rüyasını Ema'ya anlatmıyor. Kırgınlığı çok daha gerilere ait, Ema'yla başlamış bir şey yok. Her şeyin romanı bu, her şeye yer var. 1997 kışında alınan sallanan sandalye bir örnek. Kapı kırık, her şey çalınmış ama bu sandalye duruyor. Ema polisi arıyor ama pek kimsenin ilgilendiği yok. Adam hemen bir öykü uyduruyor, televizyondaki dizisini izlemek uğruna eve giren iki hırsızın kendisine tecavüz etmesine izin veren bir kadınla ilgili. Toplum eleştirileri gırla, bu bir örnek. Adamın bilişsel savunma mekanizmasını da belirtmiş oldum; travmatik durumlarda uydurulan öyküler gerçekliği değiştirip görmezden gelme gücü veriyor. "Bastırma" yancısı. Bastırılanlar bir yerden patlayacak, patlayana kadar uydurulacak çok öykü var. Coupland'ın sözünü hatırladım bu kez: Hayatlarımız öykülere dönüşecek veya onlardan asla kurtulamayacağız.

Aralarda çeşitli bölümler anlatıyı sanki yeterince parçalı değilmiş, fragmanlar halinde değilmiş gibi daha da parçalıyor. Öykünün öyküsü buna bir örnek. Editör anlatıyor, bir gün eline bir defter geçiyor. Eskice bir defter, seksen sayfa. Yazılmış en güzel metinlerden biri. Sahibi uzun süre ortaya çıkmıyor, editör çalıştığı gazetede öyküyü parça parça basıyor. Bir gün genç bir kadın geliyor, öyküde özel hayatının anlatıldığını söyleyerek şikayet ediyor. Ema bu. Adamımızın son durumu hakkında bilgi de veriyor; evsiz ve sandalyeyli bir adam. Sokaklarda görülebilir. Boşanmadan sonra kafayı yemiş, başarısız evliliğini anlatan bir roman yazmanın olanaksızlığı üzerine bir roman yazması klişe bir konu gibi gözükse de türe bir nebze soluk getiriyor olabilir, fragmantasyonu sineklerin onlarca farklı bakış açısına sahip olmasına benzetiyor ileride. Sineklerin ağzından yazılacak anlatıyı merak ettiğini de söylüyor. Sivrisinek Şehirde'yi önerirdim kendisine. Her neyse, editör adamımızı buluyor ve adını soruyor. Georgi Gospodinov. Editörün adı da aynı. Aynı adlı ve soyadlı yedi kişi var, yazarı önemsiz kılıyor bu. Editörün adamımızı bir daha bulamamasıyla kitap sözleşmesine kendi imzasını atmasını da. Metnin sahibi önemsizleşiyor bir anda. The Words'ü izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum bu noktada, benzer konular.

"Doğal roman" mevzusu, adamımızın biricik hayali. Atomlar boşlukta yüzüyor, Demokritos'un dediği bu. Boşlukta yüzen sözcükler bir araya gelerek daha büyük bir yapıyı oluşturuyor ama inşa edilen şey, temelde bir hiç. Flaubert diyor adam, hiçlik hakkında bir kitap yazmayı düşünmüş. Hiçbir şey hakkında. Hemen bir denemeye girişiyor adam, sadece roman girişlerinden/atomlarından oluşan bir roman. Pastişinin sonucunda romanın bütün dünyayı birleştirdiğini söylüyor, farklı girişlerin bir araya gelememesi için anlamsal bir sebep olmadığını, dünyanın ve romanın buna olanak sağladığını söylüyor. Boşanma hakkında bir romanda daha fazla dağılabilen bir konuya dönüşler yapılıyor, ara ara. Bir dönüşte, düğüne çağrılan davetlilerin duruşmaya da çağrılması gerektiğini düşünüyor adam. Burası biraz güldürdü, kısa zaman sonra boşanacak biri olarak, hakimin -veya boşayacak olan her kimse- emin olup olmadığımı sorduğu zaman sanki evleniyormuşum gibi, heyecanla, "Evet!" diye bağırmak istiyorum, mümkün olursa.

Adamın karısı başkasından hamile bu arada.

Tuvaletin tarihini, dışkının sözcüklere ve metinlere benzetilmesini üretim aşamasına, yaşamın üretimine bağlamak gerekiyor. Fiillerden oluşan bir romanın düşlenmesini gerileme aşamalarına ve fiillerin sıralanışının kronolojiden kaçamamaya yol açmasının sıkıntılarına bağlamak gerekiyor, her şeyi birbirine bağlamak gerekiyor. Ayrı bölümler halinde incelenen 60'ların ve 70'lerin dünyasında büyüyen çocuklar, yaşadıkları ülkenin sıkıntılı havasından ve baskıcı sosyal ilişkilerden bozuk duygular türetiyorlar. İlk aşk bu bozuklukta yitip gidiyor ve daha en başta kaybın ne olduğu öğreniliyor. Büyük, yıkıcı bir birikim. Ema'yla başlamadı ama Ema'yla bitti. Adam çocuk istemediği için Ema da bir başkasından yaptı çocuğu, basit. Adamımız da kayışı yaktı ve kurmacayla kurmacasız dünya, derinlerde bir yerlerde birleştiğini söylediğim o kaos yüzeye çıktı, gözlerin görebileceği bir noktaya sabitlendi. Sandalyesinde otururken bunları düşündü adam, en sonunda tamamen yok oldu. Yaşamın anlığına geri dönebildiğini sanmam, o kadar kurmuştu.

Kendi hayatını anlatamayan adamı anlayabiliyorum, hayat anlatılamaz. Hayat herhangi bir şeye sığdırılamaz. Notalar, sözcükler, düşünceler, hiçbir şey yetmez. O yüzden roman doğal. Yetmediğinden.

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Michio Kaku - Zihnin Geleceği: Bilimin Zihni Anlamaya ve Geliştirmeye Yönelik Arayışları

Kaku'nun onlarca yıl önceki merakını, heyecanını sürdürdüğünü görmek keyif veriyor. Daha çocukken evinin garajında parçacık hızlandırıcı mı kurmuş, karadelik mi üretmiş, öyle bir şey yapıp Harvard'a girmiş, sonrasında teorik fizikçi olarak araştırmalarını sürdürmüş. Sicim kuramı üzerinde çalışıyor ve belgeselden belgesele koşuyor şimdilerde. Dünyanın sayılı bilim insanlarından biri ve çocuk ruhu sağ olsun, her şeye sonsuz bir merakla yaklaşıp anlamaya çalışıyor. Fizik bilmeyenlere bile anlaşılır bir şekilde fizik anlatabilir, öğretmenliği de son derece iyi. Anlatacağı konuya girmeden önce konunun bilimkurguya yansımalarını hatırlatır, çeşitli romanlardan ve filmlerden örnekler verir. Şahane bir anlatıcıdır, Carl Sagan ayarında bir abimizdir kısaca.

Olanlar ve olasılıklar üzerinden zihnin neliğini ve neye dönüşebileceğini görüyoruz bu incelemede. Yapısal özelliklerinden potansiyeline kadar hemen her açıdan ele alınan zihin ne kadar açılırsa açılsın anlaşılmazlığını sürdürüyor ama her geçen gün karanlık noktalar biraz daha azalıyor. Zihnin çözümlenmesiyle evren hakkında da bilgimiz artıyor. Bu nasıl oluyor, çok iyi bir şekilde. Her Şeyin Teorisi varsa eğer, ortaya çıktığı zaman en küçükle en büyüğün uyumunu göreceğiz, birbirlerinde var oluş biçimlerini, karanın içindeki beyazı, şunun aslında bu olduğunu. Zihin böyle bir şey. İç içe geçmiş onca bağlantının sırrına giderek yaklaşılıyor.

Prof. Dr. Emre Kumral'ın giriş yazısı takdir edilmeli. Her seksen yılda bir oluşan inovasyon dalgası sonucunda buhar makinesi, elektrik ve otomobil, bilgisayar teknolojisi gibi yeniliklerle karşılaştığımızı söyleyip geleceği işaret ediyor; sırada biyoteknoloji, yapay zeka ve nanoteknoloji var. Kumral bazı öngörülerde bulunuyor, gelişecek teknolojiler hakkında varsayımlarını sıraladıktan sonra bizim bunların içinde pek var olamayacağımızı biraz da sitemle dile getiriyor. "Dogmatik ve bilim dışı" politikalar yüzünden dünyanın gittiği yönden ayrı düşüşümüz çok acı; evrimle alakalı gelişmeler bile başlı başına bir utanç kaynağı. Eh, bu durumda Kaku'nun yazdıklarını merakla okuyup gerisine şahit olmayı umacağız, başkaları yapacak ve biz izleyeceğiz.

Giriş bölümünde Kaku, çocukluğunda karşılaştığı akıl almaz bilgilerin kendi yaşamına yansımalarını anlatıyor. Binlerce insana Roosevelt yazdıran televizyon gözbağcısı, kaşıkları eğip bükenler, telekinezi, bilimkurgulardaki fantastik cihazlar, Asimov ve A. E. van Vogt romanları, bir dünya şey. Bilimin sanatta temellenen fikirleri bir dizgeye oturtma çabası üzerine biçimlenmiş bir paradigma mevcut, bilimsel kaynaklardan biri bu. Thomas Huxley'den alıntı yapıyor Kaku, insanlık için en büyük sorunun doğa ve kozmos açısında durulan yerin bilinmemesi olduğuna dair. Max Scheler'in İnsanın Kosmostaki Yeri nam kitabını okumuş olmayı isterdim, mutlaka çok sayıda parlak düşünce vardır o metinde. Neyse, yerimizi bilmeye çalışıyoruz ve bunu da en yakınımızdaki gizemden, beyinden yola çıkarak sürdürüyoruz. Eski Mısırlılar diğer organları saklayıp işlevsiz olduğu gerekçesiyle beyni atıyorlar, ucu kıvrık bir telin burundan duhulüyle beyni parça parça çıkardıklarını biliyoruz. Aristo'nun ruhun kalpte olduğunu söylüyordu, Descartes'ın bu konuda birkaç sözü vardı ama havaya savrulmuş sözler, eylemlerdi bunlar. Kimse beynin ne işe yaradığını bilmiyordu, bir zaman öncesine kadar. Teleskopun icadıyla aynı öneme sahip MRG makineleri, beyin araştırmaları konusunda çığır açan sonuçlar almamızı sağlıyor, Kaku'nun dediğine göre son on beş yılda bütün insanlık tarihi boyunca bildiğimizden daha çok şey öğrenmişiz. Öğrenilenleri incelemesi boyunca anlatıyor Kaku, ufkun inanılmaz ölçüde genişlemesiyle karşılaşabileceğimiz senaryoları da anlatıyor. Bu açıdan Homo Deus'la paralel bir çizgiye sahip ama çok daha derinlikli bir araştırmaya imza atmış. Bilim adamlarıyla yaptığı görüşmelerden katıldığı deneylere kadar pek çok sağlam verisi var, bunları adım adım paylaşıyor.

Zihnin Kilidini Açmak adlı bölümde beyinle ilgili yazılmış araştırmalarda da bahsedilen birkaç vaka öncelikli olarak ele alınıyor, bunları paylaşmayacağım ama sonuçlarını söyleyebilirim. Genellikle kazalardan sonra ortaya çıkan etkiler, beyninin yarısı kaza sonucu duvara yapışmış insanların yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini ve karşılaştıkları zihinsel problemlerin niteliğini ortaya çıkarıyor, beynin yapısıyla ilgilenen bilim adamları için felaketler eşsiz bir araştırma ortamı sunuyor. Birkaç örnek: Phineas Cage'in beynine demir bir boru saplanıyor, adam ölmüyor ama kişiliği değişiyor. Böylece beynin farklı bölgelerinin farklı davranışları belirlediği ortaya çıkıyor. Sağ lob, sol lob olayı, beyni vücuda bağlayan elektriksel yolaklar, pek çok bilgi bunun gibi olaylarla elde ediliyor. İlginç bir bilgi olarak beyin üzerinde elektrik yoluyla sağaltımın MÖ 43'te Romalılar tarafından gerçekleştirildiğini buraya sıkıştırayım. Elektrikle yüklenmiş torpido balıkları kullanılıyormuş. Zaman içinde çeşitli sağaltım yolları da deneniyor, beynin işleviyle alakalı ne kadar spekülasyon varsa hepsi için bir şema çizilmesinin etkisi. Yeni bilgilerle birlikte şema değiştiriliyor, düzenleniyor. Uzunca bir yolculuk. Kaku bu yolculuğu temel durakları ele alarak anlatıyor. Beynin işlevlerinin listelenmesi önemli bir durak, burada duygularla ilgili bir bilgi dikkat çekici. Rita Carter'dan alıntı: "Duygular hiçbir şekilde his değildir. Onlar vücuttan kaynaklanan, bizi tehlikeden uzak tutmak ve bize yararı olabilecek şeylere doğru yönlendirmek için evrimleşen hayatta kalma mekanizmalarıdır." (s. 41) Bu açıdan hiç yaklaşmamıştım, düşündürdü. İkinci bir bilgi, bilinçteki kaosun tek bir benliğe indirgenmesi. Bu, bilincin karmaşık işlemlerini gizli saklı yürütmesi demek. Tek bir kişiliğimiz, benliğimiz olduğunu sanırız ama beyin aslında müthiş bir hızla dönen kaleydoskop gibidir, kaotik bir renk cümbüşü. Onca işlemin başka türlü perdelenmesi mümkün değil. Boktanlık Üzerine'nin sonunda bu mevzudan dem vurulduğunu hatırladım; bu karmaşanın biraz olsun farkındaysak samimiyetin en büyük saçmalık olduğu söylenebilir, çünkü her an değişen yapımız tamamen kendimiz olmamızı engeller, ilkelerimize ne kadar bağlı olursak olalım.

Gerçekliğin sorgulandığı bir bölüm var, burada algılarımızdan ve vücudumuz üzerindeki denetimimizden yola çıkarak gerçeği oluşturduğumuz söyleniyor. Retinamızdaki sensörlerin renk görüşümüzü sınırlaması bir örnek. Yabancı el sendromu gibi örneklerden beynimizin sağ ve sol loblarının birbiriyle papaz olması durumunda sıkıntı çekeceğimizi anlayabiliriz. Uyurken sol elimiz tarafından boğulabiliriz veya sağ lobun ateizmine karşın sol lobun dindarlığı bizi cennete götürebilir. Cehenneme de gidebiliriz. Susturduğumuz, görmezden geldiğimiz, zihnin üzerini örttüğü şeyler "gerçeklik" adı altında doldurulan boşluklardan ibaret.

İkinci başlıkta Kaku'nun bir fizikçi olarak zihne bakışını görürüz. Bilinç düzeylerini karşılaştırır Kaku, Düzey I, Düzey II ve Düzey III olarak üçe ayırır. Birincisinde sürüngenler mevcut, ikincide sosyal etkileşimde bulunan hayvanların geribildirimlerinden oluşan yapı bulunur, üçüncüdeyse CEO olarak simgelenen insan zihni mevcuttur. Uyaranlar o kadar çoktur ve beynin işlem kapasitesi o kadar yüksektir ki her şeyi düzenleyecek bir yöneticiye ihtiyaç vardır, kısaca zihne. Soyutlama yeteneği bu yöneticinin elindedir. Soyutlama insanın biricik özelliğidir ve geçmişle geleceği kurgulayabilmemizi sağlar. Simülasyonlar yaratırız ve bir amacı gerçekleştirmek için en iyi olduğunu düşündüğümüz tercihleri sınarız. Bu noktada mizah örneğini verir Kaku, mizahın özünü "gelecek için yaptığımız simülasyonların şaşırtıcı yollarla aniden bozulması" olarak değerlendirir. Korkuyu da benzer bir şekilde değerlendirebiliriz.

Maddeden Üstün Olan Zihin bölümü, Olanaksızın Fiziği'ndeki olabilirlik şartlarının incelendiği bölümle aynı kurguya sahiptir; telepati, telekinezi gibi pek çok fantastik mevzunun olabilirliği etraflıca incelenir. Olanaksızlığı da derecelere ayıran Kaku'ya göre bilinç aktarımı gibi olaylar yüzyılın sonuna kadar gerçekleşecek. Bunların gerçekleşmesi bir yana, işin etik boyutları daha ilgi çekici. Telepatinin mahremiyeti yok etmesi, yapay zekanın insanlığı ortadan kaldırması ve pek çok benzeri konu, bilim adamlarının yorumları ve bu konseptlerin sanattaki tezahürleri üzerinden inceleniyor.

Çok keyif veren bir araştırma, Kaku mutlaka okunmalı.