27 Eylül 2013 Cuma

Nick Hornby - Düşerken

İntihar etmek için kurduğunuz alarmla uyandınız. Giyindiniz, makyaj yaptınız. Belki hiç öyle bir niyetiniz yokken, işinizin ortasında bir anda ofisten çıktınız. Belki evinizdeki izmarit dağının ardınızda bıraktığınız tek şey olduğunu düşünerek ayakkabılarınızı giyip sokağa fırladınız. İstikamet bir gökdelen. Hayat boktan, intihar edeceksiniz. Belki hiçbir şey size yetmemeye başladı, hayatınızda radikal bir değişim istiyorsunuz. Belki canınız çok sıkıldığı için. Her neyse, gökdelene çıktınız ve orada üç kişi daha var. İntihar etmek için en popüler gökdeleni seçtiniz. İntiharı biraz ertelemeniz gerekecek.

Martin Sharp, ünlü bir sabah programı sunucusu. 15 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girdiği için eşini, çocuklarını, işini kaybediyor. Çatıya. Maureen, engelli oğluna yıllardır bakan, kiliseyle ev dışında başka bir yere gitmeyen bir kadın. Rutinden bıkmış. Çatıya. Jess, takıntılı bir genç kızımız. Babası bürokrat, kardeşi kayıp. Zor bir çocukluk geçirmiş, kafayı kırmış biraz. Deli gibi. Chas'in kendisini arayıp sormamasına takmış, çocuğu arayıp bulamamış. Çatıya. JJ, ABD'de iki albüm yapıp dağılmış bir grubun elemanı. Sevgilisinin peşinden İngiltere'ye geliyor, kız bunu terk edince kurye olarak çalışmaya başlıyor. Bir siparişi adrese götürürken motoru yol kenarında bırakıyor. Çatıya. Dördünün karşılaşmalarına kadar hikâyeleri böyle. Karşılaştıktan sonra birbirlerinin hayatlarını toparlamaya çalışacaklar, yapacak başka bir şeyleri yok. Sıkı bir grup da değil bu; her biri çok farklı sebeplerle çatıya çıkmış. Çok farklı insanlar. Bu toparlama mevzusu da haliyle oldukça ilginç olacak.

Jess atlamak üzereyken Martin kızı boynundan yakalıyor, Maureen'le birlikte kızın üstüne oturuyor. O sırada ortama JJ geliyor, pizza sipariş edip etmediklerini soruyor. Çalıştığı yerin motosikletini çalışır halde aşağıda bırakmış. Böyle tanışıyorlar. JJ hakkında bir iki şey: Faulkner, Dickens, Vonnegut, Brendan Behan, Dylan Thomas seviyor. Gerisi kendi ağzından:

"Neyse, kısacası bir yılbaşı gecesi Kuzey Londra'da o boktan mopedinizle pizza dağıtıyor, üstelik bütün ay çalışmanın kaarşılığında ala ala asgari ücret alıyorsanız insanlar hemen sizin bir zavallı olduğunuz sonucuna varıyor. Tamam, evet, işin içinde bir zavallılık var tabii. Zavallı adamlara, hiçbir işte dikiş tutturamamış olanlara göre bir iş pizza dağıtmak. Ama bu işi yapanların hepsi de geri zekalı değil. Hatta Faulkner ve Charles Dickens okumuş olmama karşın bu işi yapanlar arasında en aptalı, en azından en eğitimsizi bendim. 

(...)

Benim kuşağımın sorunu şu: Hepimiz kendimizi birer dahi sanıyoruz. Elimizle bir iş yapmak ya da bir şeyler satmak bizi tatmin etmiyor, biz ille de bir şey olmak istiyoruz. 21. Yüzyılda yaşayan insanlar olarak bunun en doğal hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Eğer Christina Aguilera, Britney ya da bilmem kaç tane boş kafalı Amerikan pop yıldızı bir şeyler olabiliyorsa, biz niye olmayalım? Biz de istiyoruz, tamam mı? Benim grubum için de geçerliydi bu. Biz de böyle düşünüyorduk işte. Bir barda görebileceğiniz en şahane sahne gösterilerini biz yapıyorduk. İki albüm çıkardık. Müzik eleştirmenleri albümlere bayıldı ama sokaktaki insanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yetenekli olduğunu bilmek insanı mutlu etmeye yetmiyor, değil mi? Aslında yetmeli tabii. Yetenek bir armağandır, sana öyle bir armağan bahşedildiği için yatıp kalkıp dua etmelisin. Ama ben öyle yapmadım. Tam tersi, öfkelendim çünkü yeteneğim para etmiyordu, üstelik Rolling Stone'un kapağına bile çıkamamıştım." (s. 35)

Sonrasında yapmak istediği ve yapamadığı onca şey var, anlatıyor bir bir. Yeteneği olan, fakat kendi deyişiyle ayaklarının üstünde duramayan bir adam. Kimsenin yetenekli olmakla yetineceğini sanmam, ego manyakları hariç. Kullanılamayan yetenek adamı içten içe yer. Fırsatı olsa dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri olacağını düşünen, hatta bilen bir adamın memur vs. olduğunu düşünebiliyor musunuz? Her gün ayrı bir işkence olur. Bu abimiz için de durum bu. Evet, belki herkes bir şey olmak istiyor ama yeteneğinin olmadığını er geç anlayan biri için rüya çabuk bitiyor. JJ gibiler için o rüya devam ediyor. Boktan bir işte çalışırken bile.

Yarım saat veriyorlar birbirlerine, hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Martin için kolay bir olay; bir televizyon yıldızının skandalını elbette duymayan yok ama işin öbür boyutunu anlatıyor. Kızın 15 yaşında olduğunu bilmiyormuş, çok alkollüymüş. Böyle şeyler. Jess Chas'i anlatıyor. Maureen oğlunu anlatıyor. Arada intihar sebeplerini tartışıyorlar. Bu dört karakter de sırayla anlatıcı oldukları için olayların her biri açısından nasıl şekillendiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Düşüncelerini de okuyabiliyoruz tabii. Mesela JJ'in intihar sebebi olarak beynindeki CCR hastalığını söylemesi. CCR, Creedence Clearwater Revival. Who'll Stop the Rain. Kendi trajedisini intihar etmek için yeterli görmemesi. Her birinin böyle küçük mevzuları çıkıyor arada.

Önce Jess'in olayı çözülüyor; gökdelenden inip Chas'in olduğu partiye gidip çocuğu buluyorlar. Çocuk, Jess deli gibi bir şey olduğu için onu aramamış falan. Jess müsteşar kızı işte, ailenin durumu iyi olsa da yıllar önce kaybolan bir abla var, aileyi dağıtmış bu. Anne manyak olmuş, Jess'e karşı leş gibi. Jess de tırlatıyor hafiften. Ne diyeceği, ne yapacağı belli olmayan bir kız.

Martin'in evine gidiyorlar sonra. Eşi Martin'den ayrılmış haliyle, çocuklar da yanında. Martin, birlikte program sunduğu Penny ile birlikte yaşıyor. Penny'le hikâyesi için dediği: "(...) Kitapta birbirlerine aşık oldukları halde bir türlü bir araya gelemeyen, nihayet bunu başardıklarındaysa artık yüz yaşına basan bir çiftin hikâyesi anlatılıyordu. (...) İşte Penny'le ilişkimiz de böyleydi." (s. 91) Burası güzel, çünkü kitap Kolera Günlerinde Aşk ve Hornby bundan Ölümüne Sadakat'te de bahsediyordu. Böyle ince izleri bulunca seviniyor insan.

Martin'de Sevgililer Günü'ne kadar intihar etmeyeceklerine dair söz veriyorlar. 14 Şubat'ta buluşacaklar. O arada hayatları daha iyiye gitmiyor tabii, hatta buluşmalarından sonra da işler iyice acayip bir hale geliyor, gazeteciler Martin'den dolayı bu intihar grubuna ilgi göstermeye başlıyor, bunlar da bir meleğin kendilerini intihardan vazgeçirdiğini söylüyorlar, para karşılığı röportaj yapıyorlar falan. Kitabın yarısı böyle, diğer yarısında farklılıklarının ve ettikleri onca kavganın kendilerini iyileştirdiğini görüyorlar. En azından kitabın sonunda kimse ölmüyor. Ha, başka bir buluşma gününde gökdelenin tepesinde bir araya geldikleri zaman beşinci bir kişi görüyorlar, binanın kenarında. Adamı vazgeçirmeye çalışırlarken adam sessizce inleyip bırakıveriyor kendini aşağı. Kendi hayatlarını sona erdirmeye o kadar yaklaşıp başaramadıkları, aslında pek de sorunlu kişiler olmadıklarını düşünerek utanıyorlar diyebiliriz, bu duyguyla birbirlerine sarıyorlar yine. Kim anlatıcıyken düşünüyordu, bilmiyorum ama birinin fikri şuydu: Aslında yaşamayı çok seviyorlar ama hayatları boktan. Yaşamla ilgili bir problemleri yok, sadece bazı şeyleri değiştirecek güce, sabra sahip değiller.

Daha pek çok olay var, tatile çıkıyorlar falan, büyük bir toplaşma oluyor tanıdıklarıyla ama şu kadarını söyleyeyim, Maureen kendi hayatını yaşamayı unuttuğunu anlıyor, bir işe giriyor. JJ, kendisini terk eden kızla konuşuyor ve kızın kendisini müziği bıraktığı için terk ettiğini duyunca sokakta gitar çalmaya başlıyor. Başarısızlıktan değil, onu hayata bağlayan müziği bıraktığı için. Martin ve Jess de bir şekilde devam ediyorlar. Hayat devam ediyor.

Hornby okurları bu romanı pek sevmemişler, çok sinematografikmiş. He, bir de kitabın film haklarını Johnny Depp satın almış, öyle de bir olay var. Öyledir, değildir, bilmiyorum. Beş Hornby kitabı okudum, Ölümüne Sadakat bir yana, diğerlerinden iyi veya kötü diyemem. Hornby işte. Akar gider. Pek tavsiye ederim.


Bunu da tavsiye ederim. 

25 Eylül 2013 Çarşamba

Aslı Tohumcu - Taş Uykusu

Toplu taşıma araçlarındaki tiplerden yola çıkarak bir şeyler yazmaya bizde Halid Ziya başlamış olabilir. Onun zamanında tramvay vardı. Hayat-ı Şikeste hikâyesinde yanlış yöne giden bir tramvaya binen kızla bu kıza yardımcı olan adamı anlatır. Başka bir hikâyede tipten tipe atlayarak kişilerin ruh hallerini, hayatlarını yüzlerinden okur adeta. Bu konuları muhtemelen bir tramvay yolculuğunda, onca yüzü inceleyip nasıl bir mevzu çıkaracağını düşünürken buluyordu. Tam hatırlamıyorum, kaynak da İstanbul'da kaldığı için bakamıyorum ama kendisinin şuna benzer bir sözü vardı: "Bana bir tramvay dolusu insan verin, size bir roman yazayım." Eh, böyle bir şeydi. Aristo söylemiş gibi oldu ama anlayın işte. Aynı sıralarda Hüseyin Rahmi de yazıyordu, Şık'ın girişindeki tramvay sahnesi efsanedir. Vapurlu bir hikâyesi de var, Ada Vapurunda, o da oldukça komikti. Yani o zamanlardan toplu taşımadaki tiplerden yararlanarak üretilen metinler mevcuttu ve gayet başarılıydı bunlar, günümüze kadar daha kaç metin vardır böyle.

Aslı Tohumcu'nun toplu taşıma deneyinde bütün karakterler sırayla anlatıcı oluyor. Her birinin iç dünyasına odaklanabiliyoruz, böylece Türkiye'nin kişisel ve sosyal çöküntüsünü falanını filanını görebiliyoruz. Otobüste vs. insanlara bakıp "bunların hayatları nasıl lan acaba" diye düşünmüşünüzdür illa. Şimdi aynı taşıttayız, aynı manzaraya bakıyoruz ama düşündüklerimiz, düşüneceklerimiz çok farklı. Nereye gidiyorsunuz, ne derdiniz var, kimsiniz? Beş dakika sonra birbirimizi bir daha görmemecesine, görürsek de hatırlamamacasına ayrılacağız. Hayat akıp gidecek. Bu kitapta, yolculuklarda hayatlarını merak ettiğiniz kişilerin bir bölümü, birtakım düşünceleriyle birlikte dondurulmuş, muhafaza edilmiş. Bu açıdan, yani anlatıcının kişi kişi gezmesinden ve karakterler ele alınırken ortaya çıkan üslup değişiminden bahsediyorum, başarılı bir metin bence. Farklı sıkıntıların bir süre sonra birmiş gibi algılanmasını sağlıyor bu anlatıcı değişimi. Korkutucu bir şey; onca farklı yaşamın aynı noktada birleşmesi, bunlardan kurtuluş yokmuş gibi hissettiriyor. Kurtuluşun olmadığı yerde de şiddet doğuyor haliyle. Arka kapakta "Türkiye'nin şiddet yüklü yüzü" deniyor bu çıkmaz için. Şiddet, şartlar uygun olduğunda kolaylıkla ortaya çıkan bir şey. Savaş gibi. El bombasının pimini çekeriz, karşı tarafa sallarız. Elimizdeyken bir nesnedir sadece, bütün olağanlığıyla basit bir eşya gibi. Attığımız zaman sadece sesi gelir bize, öbür tarafıyla karşıdakiler ilgilensin. Şiddet de böyle. Sinirleniyoruz ve olağan hareket ediyoruz. Bize göre. Bu olağanlık tekme olur, yumruk olur. Bunu da bunları yiyen düşünsün. Çok basit. Şunu vermesem olmaz:


Bu insanlar eve ekmek götürmeyi, kocadan yenecek dayakları düşünürken erdemli bir insan olmak bunun neresinde kalacak? Kalmayacak bile.

Şoförle başlıyoruz. Şoför, metni de yolculuğa çıkartan dayımız. Yaşadığı bildiğimiz bir bunaltı: Aynı duraklar, aynı insanlar, her şeyin tekrar etmesi. Üstüne akbil basmadan geçenler, beleşçiler vs. derken kayışı koparmamaya çalışıyor.

Kişilere ayrı ayrı değinsem bu yazı destan olur. Bir iki anlatayım. Polis olmak isteyen, polis olunca istediği kızı elleyebileceğini düşünen bir genç. Karısının sertliğinden bezmiş, evden ayrılmış, oğlunu görmek isteyen bir adam. Kendi çocuğunu öldüren, olaya şahit olan kızını da öldürmeyi düşünen başka bir adam. Kocasının tecavüzüne uğrayan bir kadın. K. adında gizemli bir adam. Beş on kişi daha ekleyin böyle. Kadro sağlam yani, dertler şelale.

Şiddet, Aslı Tohumcu'nun özellikle üzerinde durduğu, başarıyla normalleştirdiği bir olgu. Bütün kişisel facialar için. Trajik değil, yıkıcı değil, su içmek gibi bir şey, basit. Korkunç tabii ama bu normalleşmenin sonu daha da korkunç, belki de bir sonu olmadığı için. İlerleyen bölümlerde şiddetle ilgili bir bölüm var, küçük bir kısmını alıyorum: "Ara sıra karşımızdakini yok etme arzusu duymamız tamamıyla normaldir. Ama bunu eyleme dökmemiz başka faktörlere bağlıdır; sosyal ve ekonomik şartlara." (s. 76)

Final tam bir kaos, malumu ilam. On numara.

Küçükyalı'da halk ekmekçiden almıştım bunu, 3 TL. Bulursanız alın, 500T'ye binip okuyun hatta.


24 Eylül 2013 Salı

Richard Brautigan - Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek

Kaybolmayan anı istiyoruz. Biz öldükten sonra bunlar bir şekilde varlığını sürdürse, bu dünyada kalan bilinç kırıntılarımızla birlikte yaşasalar. Bencilce bir şey ama en doğal hakkımız; aklımıza kazınmış, istediğimiz an bütün canlılığıyla gözümüzün önüne getirebildiğimiz anılarımız korunsun. Geride bir şeyler kalmalı. Bu cümleye kitabın adını alacaktım, üşendim. Almışım gibi düşünün. Bachelard'ın evlere dair bir sözü vardı, tam hatırlamıyorum. Evlerin binlerce anıyı peteklerinde hapsetmesi gibi bir şeydi. Brautigan bir şato. Anlattıklarından daha çok anlatmadıklarını düşünerek tedirgin oluyor insan. Cansever kendi için "hiç kimselerin ilgilenmediği bazı olayların tarihçisi" der ya, Brautigan'ın çabası da benzer bir çaba.

Brautigan'ın okuduğum ilk kitabı. Diğerlerini Kadıköy'de arayıp bulurum artık. Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, kişisel tarihçiliğin on numara bir örneği. İntiharından iki yıl önce tamamlamış bu kitabı Brautigan, 1981-82 gibi. Beat Kuşağı'nın en kendine özgü, içe dönük ve kendini öldürmeli adamı.

Hamburger yemeye tercih edilen kurşunlarla başlıyoruz. Ağlayan bir çocuk, sonsuz bir suçluluk duygusu ve okurda uyanan büyük bir merak. Kitabın sonunda çember tamamlanacak. Sondan önce çocuğun yaşadıklarını, iç içe geçmiş anıları adım adım izleyeceğiz. Bunları birbirine bağlayan leitmotif şu:

Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Toz... Amerikalı... Toz

Anıların ilki, II. Dünya Savaşı'nın ardından çocuğun yaşadığı civardaki gölün kenarına gelen bir çifte ait. Kadınla adam zebellah gibiler, karavanları var ve deli gibi balık tutuyorlar. Çocuk onları izliyor. Günler boyunca. Bu sırada yaşamayı, güneşi, suyu ve yoksulluğu keşfetmeye çalışıyor. Brautigan'dan naif, hassaslık dolu bir bölüm:

"O zamanlar, giymeye zorlandığım o alay edilecek kadar eskimiş tenis ayakkabılarının anlamıyla, Devlet yardımı aldığımız ve Devlet yardımının da, doğası gereği, bir çocuğun gurur duyması için verilmediği gerçeği arasında ilişki kuramayacak kadar naif ve saftım.

Yeni bir çift tenis ayakkabısı aldığımda, dünyaya bakışım birden değişirdi. Yeni bir insan olurdum, dünya üzerinde yeniden gururlu yürümeye başlardım ve dua ederken yeni bir çift tenis ayakkabısı almama yardım ettiği için Tanrı'ya şükrederdim." (s. 13)

Yoksul çocuklar çevrelerine, hayatlarına biraz daha dikkatle yaklaşıyorlar galiba. Evlerindeki uyarıcı eksikliğini çevredekilerle gidermeye çalışıyorlar. İyi bir gözlemci olmalarının temeli bu. Tabii bunun için yoksulluktan önce duyarlılık, merak ve biraz da kolaylıkla özlemek lazım.

Anlatıcının bahsettiği yoksul bir çocuk, kendi çocukluğu. Çiftin gelişini beklerken yakınlardaki bıçkıhanenin bekçisiyle ahbaplık kuruyor. Bu çocuğun farklı bir kişiliğe sahip olduğunu anlıyor insanlar, o yüzden yüzeysel olmayan ilişkiler kuruluyor aralarında. Çocuk, bekçinin boş bira şişelerini toplayıp depozitolarından para kazanıyor.

Bundan sonra ölü çocuğun cenazesi geliyor. Hassas biri demiştik bizim çocuk için, ölü bir çocuk fikrinin ne kadar travmatik olacağını tahmin edin. Jackson C. Frank geliyor aklıma. Naif bir sanatçı, kendi şarkılarını yazıp söylüyor ama çocukken zor kurtulduğu, arkadaşlarının ölmesine yol açan yangını unutamıyor bir türlü, tek bir albüm çıkarıyor ve gerisi gelmiyor, acılarla boğuşuyor hayatı boyunca. Yalnız başına ölüyor. Bazı insanlar kaldıramaz acıyı. "Çok acı var, dayanamıyorum." Dicle Koğacıoğlu'nun intihar notu. Herkesin bir sınırı var, bizimki nerede başlıyor acaba?

Çocuğun naaşı, cenaze levazımatçısının kızının soğuk, bembeyaz elleri, sürekli tütün çiğneyen yaşlı adam ve gelip geçen tatiller, günler, aylar, insanlar, alayı birbirine karışıp anı bulamacı oluyor. Böyle bir anı topağında kronolojik bir ilerleyiş bulamıyorsunuz. Normaldir. Yine de çember kapatılmış; hamburger-mermi mevzusunda çocuğun gittiği okulun jönü başka bir çocuk var. Bu başka çocuk, bizimkiyle arkadaşlık kuruyor ama okul dışında. Okulda bunları birlikte gören yok. Neyse, ava gidiyor bunlar ve bizimki, hamburger yerine tercih ettiği mermilerden biriyle çocuğu vuruyor. Yanlışlıkla. Eleman ölüyor ve gelsin ömür boyu pişmanlık. Gerisi zaten Brautigan. Tütüncü yaşlı adam ve kendisi hakkında söylediği bir şeyle bitiriyorum:

"O zamanlar, bir takvime baktığımda sık sık zamanın coğrafyasında kaybolduğunu ama yine de bunu umursamadığını düşünürdüm. Çok geçmeden kendimi de onun gibi bulacağımdan pek haberim yoktu:

Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek
Toz... Amerikalı... Toz" (s. 66)

Bitti.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Nick Hornby - Futbol Ateşi

Çocukken zaman ölçütüm babama gitmek veya babamdan gelmekti. Televizyonda bir film başlayacak, mesela 22:00'da olsun. Babamlardan geldikten iki saat sonra film başlayacak, diye düşünürdüm. Ben çok küçükken annemle ayrılmışlar. Kendine yeni bir aile kurmuştu, Suadiye'de oturuyordu. Orası benim için cennet gibiydi. Geniş, ağaçlıklı sokaklar. Küçükyalı'dan pek bir farkı yoktu gerçi ama çocukken canım çok sıkılırdı, Suadiye değişik bir yer sonuçta. Her neyse, şuraya bağlayacağım; kendimi de takıntılı bir insan sayarak söylüyorum, bizler için zaman çeşitli olaylarla ve kişilerle birlikte akar. Bu mevzu çok küçük yaşlardayken yerleşiyor ve insan bundan kurtulamıyor. Babamla ilişkimiz koptu, yerine apartmanın karşısındaki dükkanın mantı yaptığı günler geldi, ardından başka bir şey. Şimdi Zonguldak'a yerleşmem ve 5 saatlik Zonguldak - İstanbul yolculukları var. Zaman bütün bu insanlarla, bütün bu olaylarla birlikte akmıyor, damlıyor. Bu yüzden ayrıntıları çok iyi hatırlıyoruz belki, sanki bazı şeyleri daha dün yaşamışız gibi. Aslında öyle değil, olayları birçok saçma sapan şeyle eşleştirdiğimiz için hiçbiri aklımızdan çıkmıyor. Sonra bazılarını anlattığımız zaman, "Öyle mi, hiç hatırlamıyorum ya," diyorlar ve ele sopa alasımız geliyor. Nasıl hatırlamazsın ya. Sinirlendim yine. Bir değil, beş değil, on değil.

Ölümüne Sadakat'i lisede okudum, Cthulhu Mitosu Öyküleri'yle takas etmiştim. Filmi de var, John Cusack oynuyor. Ben kendisini çok severim. Başrolü almayı çok istemiş, ondan başkasını düşünemiyorum o rol için. Gerçi kitabı daha iyi, önce onu okumanızı tavsiye ederim. Neyse, adamın takıntılarına hayran kalmıştım. Bir plak dükkanınız var, yıllardır sabit bir şekilde yaşıyorsunuz ve size en çok koyan son ayrılığın ardından başarısızlıkla sonuçlanmış, sizi darmaduman etmiş beş ilişkinizin bitiş sebebini sorguluyorsunuz, bu esnada bu olaylarda rol oynamış bütün kadınlara ulaşıp ilişkinin neden bittiğini soruyorsunuz. Hayat toparlamak için en ideal yol değil belki ama herkes en ideal yolu bulsaydı kimsenin herhangi bir problemi olmazdı, hiçbir konuda. Futbol Ateşi otobiyografik bir metin. Ölümüne Sadakat, İyi de Nasıl?, Çat! gibi Hornby romanlarını bu metin üzerinden değerlendirirsek bunlardaki birçok mevzunun aydınlandığını, takıntıların vs. doğrudan Hornby'den geldiğini görebiliyoruz.

"Bu kitap, kendi saplantımla arama belirli bir mesafe koyma çabasıdır. Liseli bir oğlanın aşkı olarak başlayan bir ilişki, nasıl olur da hayatımda kendi irademle girdiğim diğer tüm ilişkilerden daha uzun, tam yirmi beş yıl sürer? (Aileme çok düşkünüm, ama onlar tam anlamıyla bizzat kendi irademle kurduğum ilişkiye dahil sayılmazlar ve 14 yaşından önce kurduğum arkadaşlıklardan hiçbiri -okuldaki Arsenal taraftarları hariç- sürmüyor.) Peki bütün o, zaman zaman üzerime çöken umursamazlık, keder ve hakiki nefret duygularına rağmen bu ilişki bozulmadan sürmeyi nasıl başardı?" (s. 9)

Çocuklukta edinilmiş bir Arsenal aşkı ve Arsenal maçları üzerinden yazılmaya çalışılan kişisel bir tarihçe. Babayla sürdürülmeye çalışılan bir ilişki, büyüme sıkıntıları, kızlar, aylaklık, öğrencilik, değiştirilen işler, yazar olmak için bırakılan işler. Tabii bu kadarla sınırlı değil, futbol üzerine düşünülmüş onca şey de cabası. 32 kısım tekmili birden.

Ebeveynlerin ayrılmasıyla Arsenal aşkının başlaması aşağı yukarı aynı zamanlara denk geliyor. Babanın çocukla birlikte zaman geçirebilme kaygısı çıkıyor ortaya; çocuk tiyatroya, sinemaya gitmek istemiyor. Baba, maça gitme fikrinin çocuk tarafından geri çevrilemeyeceğini keşfediyor ve Arsenal maçlarına gitmeye başlıyorlar. Arsenal o zamanlar, 60'lı yıllarda sıklıkla kazanan bir takım değil. Arsenal'i takip eden biri değilim ama şimdi daha sık kazandıklarını söyleyebiliriz sanırım. Şampiyonlar Ligi'nde genelde son sekize kalıyorlar ama Barcelona'dan çekiyorlar bayağı. Bu sene Mesut da gitti Arsenal'e, daha iyi şeyler yaparlar umarım. Henry'li, Pires'li, Bergkamp'lı zamanlardaki gibi. Neyse, o zamanlar pek kazanamıyorlar. Bu takıma aşık bir çocuk için yenilginin bir yaşam biçimi olduğunu düşünün. Sıkıntı büyük olur. "Acı çekerek eğlenme benim için yeni bir şeydi ve galiba ben de yıllardır böyle bir şeyi bekliyordum." (s. 19)

Bunlardan sonra futboldaki yenilgilerin Hornby'nin hayatındaki yenilgilere doğru evrilme tehlikesi beliriyor ve Hornby, hayatını bir parça olsun değiştirebilmek için futbolla ilgilenmeyi bırakıyor bir süreliğine. Üniversiteye giriyor, Cambridge'e. Cambridge United'ı desteklemeye başlıyor. Küçük bir takım ama kazanıyor en azından. Küçük takım taraftarlığı, ayrı bir zevk. Sonrası kalsın, bir yerden edinip okumanızı tavsiye ederim.

Taraftar olmakla, bir takımı sevmekle ilgili söylenenler de ilgi çekici. Mesela tuttuğunuz takımın bütün maçlarına gitmek veya takımda yer almış herkesin -20 sene öncekiler dahil- adını bilmek sizi iyi bir taraftar yapar mı? Fanatizm nerede başlar, nerede yıkıma doğru evrilir? İyi bir feministten iyi bir taraftar olur mu? Maçlardaki şiddet olaylarını düşünürsek, o heyecan insanı birkaç dakikalığına da olsa savaş koşullarını mı yaşatıyor, yani insan insanlığını unutup her şeyi yapabilecek bir hale mi geliyor? Endüstriyel futbol, taraftarlığı öldürüyor mu, yoksa şiddetten arınmış bir futbol için lazım bir şey mi?

Müthiş. Sadece futbol kitabı olarak bakmayın buna. Saplantıyla tutulan bir takımın bir hayatla nasıl bütünleştiği, iki tarafın yenilgilerinin birbirine benzemesi ve her şeye rağmen başarılı olmaya çalışırken takımın da başarılı olması. Bazılarımız takıntılardan ibaretmiş gibi duruyor, en azından yazdıklarında. Nick Hornby böyle bir adam. Kaçırmayın.

Biterken Dredg - Catch Without Arms albümünü bitirmiştim, 16 Horsepower dinliyordum. Seneler önce ilk kez Karga'da dinlemiştim. Kadıköy'de. Şimdi oralar çok uzak değil ama uzak. Başka bir şehir çok acayip bir şey kariler. Ben orada yaşamanızı istemem.

27 Ağustos 2013 Salı

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri I

İnsan Yıkıcılığının Anatomisi diye de geçiyor, bunlar hep çeviri yorumları.

Freud'un öğrencisi Fromm, sonradan kendi yolunu bulmuş, almış yürümüş bir filozof. Birey-toplum ilişkileri üzerine çalışmış daha çok. Ben bilmiyorum tabii, meraklı bir okurum, o kadar. Kendimce üç beş bir şey anlatacağım işte.

6 yıllık bir araştırmanın ürünü bu. Nöropsikolojiden antropolojiye, geniş bir çerçevede birçok disiplin ele alınarak çalışılmış. Gayet kapsamlı, öküz gibi bir çalışma. İki cilt, bu birincisi.

Saldırganlığın terimsel olarak anlamı üzerinde duruluyor ilk olarak. Saldırganlık salt yıkıcılık anlamına gelmiyor, savunucu saldırganlık gibi olaylar var, Fromm bunları ayrı ayrı incelemiş. Gelecek oralar.


İçgüdüler ve İnsan Tutkuları

Giriş bölümünde saldırganlığın terimsel boyutları incelendikten sonra psikolojik yaklaşımların konuya açıklık getirme denemeleri ele alınıyor. Bu bölüme Fromm'un bazı şahıslara ve deneylere giydirme bölümü diyebiliriz, ayarlar verilmiş. En başta Fromm, içgüdücülükten veya davranışçılıktan birinin seçilip diğerinin yanlışlanması fikrini doğru bulmuyor. İkisini de içeren, doğacak bir sentezle kendi açıklamasını getirmeye çalışacağını söylüyor, sonra ayarlara geçiyor. Ardı arkası yok, ben bir örnekle geçiştireceğim. Konrad Lorenz, uzmanı olmadığı bir alan olan psikoloji üstünde çalışmış, hayvanları inceleyerek vardığı sonuçları olduğu gibi insanlara mal etmiş bir araştırmacı. Saldırganlığın ve yıkımın insanın biyolojik kodunda bulunduğunu belirtiyor. Fromm da adeta "yav hee he" çekerek ayarlara girişiyor.

Yumuşak-savunucu saldırganlıkla kırıcı-yıkıcı saldırganlığın sadece insanda bulunduğunu söyleyen Fromm, bunu da içgüdü ile kişiliğe bağlıyor, kişilik yerine "organik dürtüler" kavramını kullanıyor. Lorenz'e giydirmesinin temeli de bu; Lorenz'in kişiliğe yer vermemesi. Fromm'a göre içgüdüler ve kişilikle ilgili tutkular, varoluşsal farkındalığa yol açıyor. İnsanı yönlendiren şey de bu. Hangi tutkular ağır basıyorsa oraya yönelim oluyor. Eğer bu tutkulara dış bir etken yüzünden ulaşılamazsa Freud'un "engellenme" hadisesi ortaya çıkıyor, engellenmiş insanın öfkesi de fena olur tabii. Allah esirgeye. Freud'un cinsellik ve şiddet üzerine fikirleri de inceleniyor. Ayrıntılara inemiyorum, inersem bu yazı bitmeyecek. Freud'un içgüdü ve şiddet fikirlerinin incelenmesinden sonra şu var: "Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyun eğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır. İçgüdüler katıksız bir doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular sosyobiyolojik, tarihsel bir sınıflamadır. Bu tutkular,her ne kadar doğrudan doğruya fiziki varoluşun hizmetinde değilseler de, içgüdüler kadar -hatta sık sık onlardan daha çok- güçlüdürler. İnsanın yaşama duyduğu ilginin, onun coşkusunun, heyecanının temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil, sanat, efsane, tiyatro -yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey- bile bu kaynaktan doğar. İnsan, fincanla atılan zar gibi, salt bir nesneymişçesine yaşayamaz. Yiyip içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde, gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile, çok acı çeker." (s. 31-32) Akla direkt Amerikan Sapığı ve Biz geliyor. Birinde seçim özgürlüğü kisvesi altında sunulan standart bir yaşam var, diğerinde erkin topluma dayattığı bir yaşam stili. İkisinde de fizyolojik ihtiyaçlar, hatta kimi toplumsal ihtiyaçlar karşılanır, fakat sürekli bir huzursuzluk içinde arayışa yönelmiş bir insan için bunlar yeterli değildir. Şurası Amerikan Sapığı'nın çıkış noktasıymış gibi gözüküyor: "İnsan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli yaşamı kendisi için kendi yaratır." (s. 32) Bundan sonrası insanın tutkuları yüzünden intihar edebildiğine, fakat cinsel doyum yoksunluğu yüzünden böyle bir yolu seçmediğine dair birtakım fikirler. Tutkular insanlar için çok önemlidir. Böyle şeyler.


İçgüdücülük, Davranışçılık, Ruhçözümleme

Ya bu kitaplara kolay kolay yaklaşamıyorsun arkadaş işte ya dsfd. Yazar dayı sana diyor ki bak kardeşim, sen zaten bu mevzuyu biliyorsun, o yüzden buna pek yer vermeden asıl anlatmak istediğim şeye geçeceğim ama aklında bu bulunsun. "Bu" da X'in Y Kuramı olsun. Ya bunları tam olarak anlayabilmek için deli birikim gerekiyor ama Freud külliyatı beş senedir yattığı yerden bana bakıyor mesela. Onları okumaya kalksam rahat aylar gider. Zaman Çarkı var, o da üç senedir beni izliyor. 20 küsur kitap. Yani sözün özü, okuyacak çok şey var ve zaman az, ühü.

Anladığım kadarıyla -dsfd- Fromm şunu diyor: Cinsel arzu kuramının bir üst modeli olan yaşam-ölüm içgüdüsü konusunda yer alan saldırganlıkla ilgili mevzular kanıtlarla desteklenememiştir, bu yüzden Freud cortlamıştır. Bu mevzular fizyolojik-mekanik olmaktan ziyade biyolojiktir, Freud katı bir mekanizmden biyolojik bir incelemeye geçmiştir ama ölüm içgüdüsünün getirdiği saldırganlığı insanlarda başarıyla incelemesine rağmen bu olay hayvanlarda yer almamaktadır. Yer almamaktadır değil de, bunu gösteren bir veri yoktur. Ayrıca Freud, saldırganlık terimini bütün saldırganlık çeşitleri için kullanıp mevzuyu bulandırmış. Falan. Oğlum aslında çok zevkli mevzular, vizeye finale çalışır gibi çalışırsın bunları da insan unuttu mu iki saat ne yazacağım diye aranıyor, o kötü.

Lorenz, şiddetin falan insanın hep içinde olduğunu söylüyor. Ortaya çıkabildiği zaman çıkıyormuş. Bu bölümde Fromm'un Lorenz'dan yaptığı alıntılara ayarlar vermesi var. Bir de Freud ve Lorenz'in karşılaştırılması: "Freud, yıkıcı bir içgüdünün varlığını savunuyordu; Lorenz'e göre bu varsayım, biyoloji bilimi açısından savunulamaz nitelikteydi. Onun savunduğu saldırganlık dürtüsü, yaşama hizmet eder; Freud'un ölüm içgüdüsü ise ölümün hizmetçisidir." (s. 49) Bununla birlikte saldırganlığın insanı yönlendirdiği ve ortaya konulmamasının psikolojik hasara yol açacağı fikri ortak.


Çevreciler ve Davranışçılar

Aydınlanma Çağı düşünürleriyle giriyoruz. İyi toplumun iyi insanı yaratacağını, böylece insanın doğal iyiliğinin açığa çıkmasının kolaylaşacağını söylemişler.

Buradan davranışçılara geçiyoruz. Pavlov'un köpekleriyle yaptığı deneyler var, klasik koşullanma diye geçiyor. Zil çalarsınız bir tane, sonra et gösterirsiniz ve köpek salya üretir. Sonraları zili çaldığınız an köpek salya üretir, et aradan çıkmış olur. Tabii eti vermediğiniz sürece zille birlikte salya üretme olayı sönecektir. Neyse, kabaca olay bu. Uyarıcı-tepki bağı.

Skinner'ın edimsel koşullanması da şu: bir davranış ortaya koyarsınız ve sonuç olumluysa davranışınız pekiştirilir, siz de bu davranışı tekrar göstermeye meyilli olursunuz. Mesela odanızı topladınız ve anneniz size pasta yaptı. Odanızı pasta için toplamadınız ama ödül aldınız. Odanızı tekrar, hatta daha sık toplarsınız. Bu. Fromm bu mevzuları anlatıyor önce, sonra ereklere ve değerlere geçip Skinner'ı eleştiriyor. Skinner, kültürel mevzularda konuşurken hala laboratuvardan bahseder gibidir, oysa kültür özgür bir irade sonucu, deneysiz oluşur. Çıkış noktası bu. Bu konuda atom bombasının yapılmasının kültürel değerlerle ilgili olup olmadığı konusunda bir tartışma var, güzel. Skinner'a göre gelişmiş toplumların efendi-köle ilişkisini kullanması düşünülemez bile. Oysa Fromm, gelişmiş toplumların tam da bu düzen üstüne kurulacağını söylüyor. Sonraki bölümlerde avcı-toplayıcı toplumlardan günümüzün üretim toplumlarına kadarki süreci değerlendirirken mevzuyu iyice açacak. Bunun dışında tüm olumlu pekiştirmelere rağmen kafayı yiyen insanlara bir açıklama getirilemediği söyleniyor. Mutsuzluk, huzursuzluk ve tamamlanamamışlık hissi. Fromm için yeni-davranışçılık -Skinner'ın görüşleri- bencilliğin ve öz çıkarın öncelik taşıması üzerine kurulmuş. Skinner'ın çok tutulmasının sebebi de bu; herkesin çıkarı uğruna yapılması gerekeni yapmak, pekiştirece ulaşmak.

Fromm'un Skinner eleştirisi: "Sibernetik çağda birey gitgide yönetilmeye açık hale gelmektedir. Onun çalışması tüketimi ve boş zamanı reklamlar, ideolojiler, Skinner'ın 'olumlu pekiştirmeler' olarak adlandırdığı şeyler tarafından yönetilmektedir. Birey, toplumsal süreçteki etkin, sorumlu rolünü yitirmektedir; bütünüyle 'uyarlanmış' hale gelmekte ve genel düzene uymayan herhangi bir davranış, hareket, düşünce ya da duygunun çıkarlarını fena halde zedeleyeceğini öğrenmektedir; gerçekte o, kendisinden nasıl olması bekleniyorsa öyledir. Eğer kendisi olmakta diretirse, polis devletlerinde özgürlüğünü, hatta yaşamını tehlikeye atar; bazı demokrasilerde işinde ilerleyememe ya da daha seyrek olarak, işini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve belki de en önemlisi, hiç kimseyle iletişimde bulunamama, kendini soyutlanmış hissetme tehlikesine girer." (s. 81)

Okurken şöyle bir ürperdim açıkçası, aklıma, "Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi" geldi, "Ne çok acı var" geldi. Birazcık olsun böyle hissetmişseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Son nokta da şu: "Skinner, sibernetik çayın soyutlanmış, yönetilen insanının cehennemini, ilerleme cenneti olarak salık vermektedir." (s. 82) İnsanoğlunun ilerleyebilmesi için insanlığın katledilmesi, süper. Josef Mengele geliyor akla. Deneyleriyle genetiğin babası olarak kabul edilir, tabii deneyler sırasında yaptığı inanılmaz işkenceler olmasa iyiymiş.

Davranışçıların şiddetin kaynağını araştırmalarındaki çıkmazı, bilişsel disipline kapalı olmaları. Fromm'un verdiği örnek şu: İki baba var, ikisi de kendi oğlunu aynı şekilde cezalandırıyor, kıça şaplak atarak ama bir tanesi cezanın haklılığını çocuğa sezdiriyor, çocuk durumu anlıyor. Diğeri anlamıyor, babanın sadistik karakterli olduğunu düşünüyor. İşte davranışçılık için ikisi de aynıdır, çocuklar babalara aynı şekilde tepki gösterecektir. Lakin ki öyle değildir; cezasını kabullenen çocuk için uyarı alınmıştır, herhangi bir kin güdülmeyecektir. Diğeri için öyle değil.

Ruhbilimsel deneyler bölümü var, buradaki deneylerin incelenmesi ve neden geçerli olmadıklarına dair görüşler var. Alamayacağım, çok uzun. Bir deney direkt Das Experiment zaten, izlediyseniz mevzuya vakıfsınızdır. İşte bu tür deneylerin oluşturulmasında ve sürdürülmesinde çok fazla değişken bulunduğu üzerine fikirler öne sürüyor Fromm, bu değişkenler deneylerin geçerliğini düşürüyormuş. Gibi şeyler.


Saldırganlık Anlayışı Konusundaki Ruhçözümsel Yaklaşım

Fromm'un tuttuğu kuram da bu. "Ruhçözümlemeci kuram, hem genel kuramsal kavramları yönünden içgüdücü, hem de tedavi yönelimi açısından çevrecidir." (s. 132) Bu kuramın öncekilerle karşılaştırılması var, sıkıldığım için yazmıyorum dsfd. Ulan daha bayağı da var be. Neyse.

İkinci bölüm nörofizyolojik yaklaşımla başlıyor. Nörofizyolojinin eleştirildiği nokta, saldırgan davranışın sinirsel merkezi bulunurken hayvanların temel alınmış olması. İnsanlarda mevzu biraz daha farklı. Bundan sonra psikolojiyle nörofizyoloji arasındaki ilişkiler, daha çok nörofizyolojinin saldırganlığın incelenmesinde daha yetkin bir şekilde kullanılabileceği görüşü var. Mesela beyindeki değişik sinir bölgelerinin duyguların yaratımında etkin rol oynamaları var, kitap 50 sene önce yazıldığı için bunların incelenmesine büyük bir olasılık gözüyle bakılıyor ama şimdiye kadar çoktan incelenmiştir sanıyorum. Animatrix - Second Renaissance I-II izleyenler hatırlayacaktır; robotlar insanoğlunu yenilgiye uğrattıkları zaman insan vücudunu iyice tanıyabilmek için acayip deneylere girişirler. Kafatasının arka bölümü çıkarılmış birinin beyninin bir bölgesine küçük bir şok verirler, adam kahkaha atmaya başlar. Başka bir bölgeye elektrik verilir, adam kahkahalara boğulmuşken bir anda hüngür hüngür ağlamaya başlar. Korkunç. Her neyse, mevzu bu işte. Bu olay üzerinden Fromm'un anlattığı şu: Savunucu saldırganlığın izleri beyinde bulunabilir. Savunucu saldırganlık, türün devam etmesi için tehlikelere karşı koymada kullanılan bir silahtır. Nefsi müdafaa kabaca. Kaçış içgüdüsü de savunucu saldırganlığın bir önceki aşaması ve Fromm'a göre tarih, saldırganlıktan çok kaçış içgüdüsüne dayalı olarak belirleniyor.

Hayvan saldırganlığının incelendiği bir bölümde şu var: "Bir kitle katliamcısı ve sadist olan tek memeli hayvan insandır." (s. 168) Bu bir yana, hapsedilmiş hayvanların özgür olanlardan farklı olmadığı fikri var. Yanlış. Elbette bir kavram olarak özgürlüğü anlamaları beklenemez ama hayvanat bahçesindeki primatlar, doğal ortamlarında takılan kuzenlerine göre daha saldırgan oluyormuş. İlginç. Bir de dar alana konmuş çok sayıda maymunun yer aldığı bir deney var, bu deney çok farklı olaylara bağlanacak sonra. Yer yetmezliği yüzünden sadistik hareketler görülür olmuş. Tabii yer yetmezliğine besin, su vs. yetmezliği anlamı da verebilirsiniz. Fromm'un primat saldırganlığı konusunda söyledikleri: "Bu ayırım (yaban ortam-hayvanat bahçesi) insan saldırganlığının anlaşılması açısından temel önem taşır; çünkü insan, bu zamana kadarki tarihinde, İ. Ö. 5000 yılına kadar olan avcılarla yiyecek toplayıcılar ve ilk tarımcılar hariç, kendi doğal yaşam çevresi içinde pek yaşamamıştır. 'Uygarlaşmış' insan her zaman 'hayvanat bahçesinde' -yani çeşitli düzeylerde tutsaklık ve özgürlükten yoksunluk altında- yaşamıştır ve bu, en ileri toplumlarda bile hala doğrudur." (s. 169)

Üç gündür yazmaya uğraşıyorum, harbi sıkıldım, Fromm'un gidişatını söyleyip burayı kapıyorum. Bu fikir üzerinden toplayıcı-avcı insanı inceliyor, avcılığın sadistik kökenlerinin olmadığını, tarihin o döneminde insanların mülkiyet kavramı olmadan mutluluk içinde yaşadığını, "uygarlaşmamış" toplumların pek savaş da yapmadığını söylüyor. Teknolojik ilerlemeler, medeniyet kurma çabaları biriktirmeciliğe, güce, yani korkuya dayalı. Bu yüzden sonuç şu: Günümüzün insanı, atalarımızdan çok daha vahşidir ve günümüzün medeniyetleri geçmişteki medeniyetlere göre çok daha yıkıcıdır. Bu görüşte toplumların izlediği kişilerden tutun, dünya nüfusuna kadar pek çok şey bir arada inceleniyor.

Üçüncü bölümde işin pratik yönüne doğru ilerliyoruz, saldırganlık çeşitleri inceleniyor. Falan. Bir bu kadar daha şey yazılır. Süper kitap. Garanti almayın, kütüphaneden falan okuyun. Ya da kafanıza göre. İkinci cildi var bunun, sıra onda.

8 Ağustos 2013 Perşembe

Mustafa Kutlu - Beyhude Ömrüm

Anadolu insanının kendince bir kurtuluş çabasının anlatımı bir yana, Anadolu'ya bir bahçe üzerinden gösterilen bağlılığı bu kadar güzel anlatan bir hikâye okumamıştım. Şimdiye kadar sahaflardan, tezgahlardan, eskicilerden, spotçulardan aldım ne alacaksam, birinci ele verdiğim paraya ağır yanarım. Lakin bunu bulursanız kaçırmayın, o kadar güzel.

Anlatıcı, aile babası bir dayımız. Bundan sonra kendisini dayı olarak anacağım.

Tarlada ekin biçerken ara veriyor, bir cıgara yakıyor. Oğlunu, mahsulü, o dağ başını mamur eden beyi düşünüyor, sonra gözü ıslak kayaya takılıyor. Kayanın dibinde bitmiş otlar var, ulan buradan su çıkar diye düşünüyor anlatıcı. Toprakla ve insanla mücadele buradan itibaren başlıyor.

Dayının kayınbaba, köyle oğullarının yaşadığı şehir arasında gidip gelen, karısını hizmetçi olarak kullanan, huysuz bir adam. Arada kalmışlar için güzel bir sembol; ne tam şehirli, ne tam köylü. Dayıya da şehre gitmelerini söylüyor, köyde hiçbir şey kalmamış. Buradaki "hiçbir şey", dayının hayatı aslında. Toprak, ekin, sakin bir yaşam, cennet bir bahçe... Azla yetinmek, istenilen şekilde yaşayabilmek en önemlisi. Kaynata için şehir yepyeni bir dünya. Şehirden başka yerde yaşam yok. Şehir yaşamını böylesi cazip kılan ne var onlar için, merak ederim. Cevabı bilmiyorum, Kutlu da pek girmemiş buralara. Ya da ben okuyup da unuttum. Kutlu'nun karakterleri öyle derinden derine incelemek gibi bir huyu, üslubu yok zaten. Kısa cümleler, olaylar, bir iki düşünce. Bir paragrafı beş dakika düşünür oldum metinlerini okurken.

Dayı, kayadan su çıkarma ve toprağı çevreleme konusunda kasabadaki Hacı Abi'ye gidiyor. Dayının babasıyla Hacı Abi yakın arkadaş, define tutkuları var. Arıyorlar da arıyorlar ama bir şey çıkmıyor. Baba ölüyor, Hacı Abi dayıya kol kanat geriyor. Çok yakınlar yani.

Neyse, akıllar alınıp veriliyor, dayı girişiyor kayaya. Kazıyor ediyor, dinamit falan patlatıyor yarmak için. Burada Muhtar Halil giriyor devreye. Muhtar Halil'le dayının babası vukuatlı, düşmanlıkları var. Muhtar, bahçe konusunda dayıya zorluk çıkarıyor bir sürü. Dedikodu yayıyor, dövdürtüyor falan. Bir sürü olay, fena.

Bahçenin kurulmasından sonra ikinci bölüm; dayının oğluyla çekişmesi. Oğul da şehre gitmek istiyor, kavga ediyorlar bu yüzden. Dayının eşi ölüyor, köy-şehir arasında, oğluna gidip geliyor adamcağız. Yaşlılık. Köy boşalıyor, kasaba kuruyor. İnsanla birlikte toprak da yalnızlaşıyor.

Son bölümü alıp bitiriyorum, nefis bir son:

"Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kaysı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm." (s. 211)

Derviş, Muhtar, Emrullah Hoca, bir dünya karakter var, hiçbirini almadım buraya. Okusanız uzaklarda bir yerlerde gerçekten yaşadıklarını anlayacaksınız. Başka da bir şey diyemiyorum, ben anlatamıyorum en azından. Lütfen okuyun lan, bu kitap hakkında yorumlaşalım. On numara.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Mustafa Kutlu - Rüzgârlı Pazar

Üst geçitlerde alayımız gördük kılıfçıları, oyuncakçıları, tespihçileri. Düşünüyorum, ulan bu adamlar ne kadar kazanıyor, nerelerde yaşıyor diye. En aşağı bir kez akla düşer bu, sonra yürür gideriz. Hayat devam eder. Ertesi gün yine oradalar. İyi de harbiden ne yapıyor bu adamlar? Biz sıcak evimize ulaşabilmek için hızlı hızlı yürürken onlar karda kışta hep orada. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz, elimizden gelse önlerinden de geçmeyiz. Dilenci değil ki bu adamlar, neden çekiniyoruz? Bilmiyorum, yine de bundan ötürü kötü hissetmeyi yadırgamıyorum. Belki de onların yerinde olmadığım için farkında olmadan duyduğum bencilce sevincin karşılığı kötü hissetmektir. Eh, insanız sonuçta.

Rüzgârlı Pazar'da bu insanların hikâyeleri var. Bir açıdan yazarın diğer kitaplarını da tamamlayan hikâyeler bunlar; Kutlu'nun diğer metinlerinde, kasabalarını taşı toprağı altın İstanbul için terk eden karakterler, onların kardeşleri, oğulları vs. hepsi burada. Anlatıcının karakter geçmişlerini incelediği bölümlerde ne umutlarla şehre geldiklerini görüyoruz. Çok acı. Daha iyi bir yaşam için kasabayı terk edenler büyük şehirde tutunmaya çalışırken kasabalar da yavaş yavaş ölüyor. Kutlu'nun mevzuya yaklaşımı Beyhude Ömrüm'de buradakinden daha geniş bir şekilde ele alınıyor, orada yazacağım.

İğdeyle, iğde kokusuyla giriyoruz. Rüzgârlı Pazar'a geçmeden önce Anadolu'dan bir esinti, anlatıcı için büyük bir özlem. Sanki pazardaki insanlar iğdeyi peşlerinde getirmişler gibi. Memleketlerinden gelen hoş bir anı.

Pazarın bir ucundan girip öbür ucundan çıkacağız, bu sırada anlatıcı, karakterlerle teker teker tanıştıracak bizi. Çoğunun acı bir hikâyesi var, sadece Duran'ınkini alacağım. Diğerleri benzer. Zaten hepsinin derdi tek.

Tanışacağımız ilk pazarlı Duran. Çocuk. Annesi eve ekmek getirmesi için dua edecek, yoksa açlar. Babasının sağlığı bozuk, evdeki herkes Duran'ın eline bakıyor. Duran balon satıyor. Balonları geçitteki bir abisinden alıyor, satabildiği kadar artık. Küçücük çocuğun yaşamla kavgasına öfkelenmiş anlatıcı tepkisiz kalmıyor. Gazete eklerinde, televizyonlarda görülen, durmadan konuşan insanlara çatıyor: "'Susun ulan' diyesi geliyor insanın; Mehmet Âkif'in gözyaşları geliyor aklıma 'Sus ey bülbül' diyen merhamete boğulmuş kalbi." (s. 18) Bunun ardından bir tüketim toplumu giydirmesi geliyor. Anlatıcı, "Mutsuzluk bu mu?" diye sorsa da cevabı belli bir soru.

Çiçekçi Cemile, Hacı, Doktor, bir sürü insan. Birbirine destek olan, elbet köstek de olan, yaşamaya çalışan insanlar. Hepsini teker teker tanıdıktan sonra birkaçının üzerine yoğunlaşıyor anlatıcı. Bu arada anlatıcı da Rüzgârlı Pazar'ın satıcılarından, onu da öğreniyoruz. Neyse, görme özürlü bir kızla erkeğin hikâyesi, onca sıkıntıya rağmen mutlu olmaya çalışmaları... Doktor'un hikâyesi mesela, böyle yerlerde herkes biraz ilginçtir ama Doktor çok acayip. Duran'ın yavaş yavaş büyümesi, aşık olması. Çok küçük şeyler belki ama o insanlar için küçük değil, kocaman.

Haberlerde Somalili çocuklar çıkardı ben küçükken, şu sıralar koymuyorlar pek haberlere. Bir deri bir kemik. Belki unutuyorduk on saniye sonra, çok acı. Bu insanları da unutuyoruz ama şu kitabı okuduktan sonra unutamayacaksınız. Belki bir bileklik alırsınız, belki yeğene bir oyuncak alırsınız. Bir lira, iki lira. Dediğim şey işte; küçük şeyler ama onlar da büyüyor.