8 Haziran 2017 Perşembe

Grace Paley - İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden

Yüz Kitap'a selam. Yayınevi/yazar ayırt etmeden niteliği kovalamaya çalışıyorum ama bu zamana kadar kaçırmışım bu güzel yayınevini, bundan böyle takipçisiyim.

Grace Paley, geçen yüzyılın başında Çarlık Rusyası'ndan kaçarak ABD'ye gelen sosyalist Yahudilerin yeni topraklarda doğan ilk çocuklarından. Muhalif, aktivist. "No Nukes!" rozetiyle Vietnam Savaşı'nı protesto edişi Google'da bulunabilir.

Paley'nin öyküleri okurda ön bilgi gerektiriyor, Yahudilerin tarihi ve modern zamanlardaki sosyal ilişkileri hakkında biraz bilgi sahibiyseniz zor bir okuma sürecinden geçmezsiniz, olaylar sizi kurgu-dünyaya yabancılaştırmaz. Zaten karakterler ve diyaloglar o kadar doğal ki bir parçası olduğumuz kültürün paradigması anlatıya gölge düşürmekte nispeten yetersiz kalıyor. Öbür türlü olaylara anlam verebilmek zor, dolayısıyla keyif almak da.

Hadi Güle Güle, Uğurlar Olsun: Rose Teyze bazı çevrelerde çok beğenilirdi, anlatıcı olarak dinliyoruz kendisini. Maceralarını yeğenine anlatırken kardeşe de giydirmeden edemiyor, kendi bedeniyle korsesi arasındaki bilgilerin yanında kardeşinin evlilik hayatının tamamı anaokulu gibi kalıyor. Buradan tuş.

Ünlü bir tiyatroda gişe memuru olarak çalışmaya başlar başlamaz yıldız oyuncu Vlashkin'in ilgisini çeker ve insanlığa duyduğu saygı yüzünden aşk uğruna yaşamaya başlar. Annesinin korkuları onu engellemez, Vlashkin'in karısı ve çocukları da. Bir davette kadına rastlar, karşısında küçülür ama geri adım atmaz, ta ki kadro dağılıp tiyatro kapanana kadar. Yıllar sonra Vlashkin telefon eder ve tekrar bir araya gelirler.

Olayı nedir? Vlashkin hayatı bilen bir adamdır, hayatın durmayacağını, en fazla bir dakika oturup düş göreceğini söyler. Rose adamdan delicesine etkilenir haliyle. "Hangi genç adam hayat hakkında onun kadar çok şey biliyordu ki onun kadar genç olabilsin?" (s. 17) Adamın yazdığı otobiyografide kendisine yer verilmemesini pek umursamaz, birinin hayatında iz bırakmak birkaç kağıtta yer almakla ölçülemez, dolayısıyla herhangi bir kırgınlık yok. Kırgınlığa gerek de yok, saf bir aşk var ve aşkta bu tür duygulara yer kalmaz. Evlilik bu kadar yakınken hem de.

Hem Genç Hem İhtiyar Bir Kadın: Üç nesil, bir dolu kadın. Adamlar baş döndürücü ve uçarı, evde tutulmaları zor. Kadın kadına bir yaşam. "'Kadınlar,' dedi anneannem takdirle, 'bütün hayatımın neşe kaynağı ve tesellisi oldular. O tertemiz yüzleri ve söz dinleyişleriyle bütün küçük kızları daha ilk günden bağrıma bastım ben...'" (s. 25) Saklanan, gizlenen pek bir şey yok, her şey ortada. Öyleyse on dördündeki Josephine, ablası Lizzy'nin asker sevgilisine aşık olup onunla evlenmek isteyebilir, adam hapse atılma riskini görmezden gelip kızı isteyebilir, Lizzy bir teğmen bulup misilleme amacıyla eve getirir ve adam anneye aşık olur, evlenirler, aidiyetin aile içinde bir anlamı yoktur, kadınlar sever ve erkeklerden pek bir şey beklenmez, bu.

Bir tane daha, En Gür Ses. İsa'nın başına gelenlerden sonra çatışma durmak bilmedi ama bu öyküde okulun korosuna katılan kız, Noel kutlamaları üzerinden binlerce yıllık öfkeyi dindirip uzlaşma sağlayabiliyor. Hristiyan ve Yahudi ritüelleri pagan inanışlardan doğduysa eğer ve insanlar kutlamalardan mutlu oluyorlarsa, o zaman dini çizgilerle ayrılmanın bir anlamı yok, mutluluğun birleştiriciliği yeter.

Son. İkinci El Çocuk Yetiştiricileri. Bir eski koca ve bir yeni koca, çocuk ve kadın. Yeni baba ve eski baba. Oturup sohbet etmeleri, yeni kurulan İsrail'in onaylanmayışıyla bağdaştırılabilir. Yahudiler kurban olarak kalmalı, çekilen onca acının alelade bir millet olmaktan öteye gitmemesi yaralayıcı. Dördünün ilişkisi de görünmeyen bir parçalanmanın olanca ağırlığını taşıyor, her şey yerli yerinde.

Her şey olduğu gibi. Yaşamlar ayan beyan, görülebildiği ölçüde.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Juan Pablo Villalobos - Tavşan Deliğinde Fiesta

İnsan bilişsel dönemlerden geçiyor, beynin işleyişi -özellikle çocuklukta- aylarla ifade edilebilecek kadar kısa sürelerde muazzam değişimler geçirebiliyor. Büyük zenginlik; yaratıcılığı zenginleştiren bir durum. Kendini çizgi film karakteri sanıp camdan atlayanlar ve benzerleri dışında güzel sonuçlar doğuruyor, Çavdar Tarlasında Çocuklar mesela. Onca Yoksulluk Varken de bir diğer güzel örnek. Filmlerde, dizilerde çokça görürüz, ekmeği iyi yenmiştir yani. Eh, bu açıdan Villalobos'un çocuğu yeni bir şey değil ama içinde yer aldığı uyuşturucu kartellerinin ortamında ilgi çekici hale geliyor. Tochtli nam velet, uyuşturucu taciri olan babasının yanında, çölün orta yerine konuşlanmış bir kalede yaşıyor. İki izbandut koruma ve babasının yardımcısı olan özel öğretmeni dışında ilişki kurabildiği kimse yok, yalıtılmış bir ortamda yaşıyor. Televizyon izleyebilir, kitap okuyabilir ve babasının kendisi için getirdiği hayvanları izleyebilir. Hayvanat bahçesine gitmek tehlikeli olduğu için kalenin bir kısmı hayvanat bahçesine çevrilmiş, kolay iş.

Çocuklukta hiçbir şey olduğu gibi değil, lunaparktan pek bir farkı olmayan beyinde olgular/nesneler arasındaki ilişkiler bağdaştırmaların doğruluğuna ve yanlışlığına bakılmadan, kendiliğinden beliriverir. Bu yüzden Tochtli'nin Japon kültürünün etkisi altındayken Liberyalı cüce suaygırları için delirmesi, vücuttaki delik sayısının ölüme yol açıp açmamaya etkisiyle ölülerin de sayılabilecek kişiler olarak görülüp görülmeyecek olması, kısacası dünyayı algılayış şekli tam bir kaos. Bütün eğlenceyi bu kaosa borçluyuz.

Çocuğun renkli dünyasının arkasında mafyanın katı dünyası yatıyor. Uyuşturucu baronunun azarladığı vali, para desteleri ve kilitli odalar, yeniliğin merak dolu objeleri olmalarının yanında karanlık bir dünyanın da dökümünü ortaya çıkarıyor. Kafası kesilen polisler, düzenlenen operasyonlar, kaçanlar, tutanlar, hepsi Tochtli'nin son biçimine kavuşmamış zihninin üzerinden akıp gidiyor. Bu noktada Mazatzin'i anmak gerek, Tochtli'nin akıl hocası, çocuğa dünyayı tanıtan bir sensei. Sömürgeci Batı'nın biricik düşmanı, Meksika yerlilerinin can dostu, çeteyi satıp itirafçı olarak paçayı kurtarmaya çalışan kardeşimiz. Karanlık tarafa geçmeden önce işinde gücündeydi, sonlara doğru Tochtli'nin sürekli tekrar ettiği gibi patetik bir halde kirişi kırdı.

Küçük bir çocuğun anlatıcı olduğu metinlere girişmeden önce iyi hazırlanmak gerekiyor; düşüncenin biçim değiştirdiği aşamaları bilmeden, literatürü taramadan bu tür karakterler yaratmak büyük risk. Belli bir pencereden görülen dünyanın bir anda yetişkinlerin dünyasına dönüşmesi, çocuğun kozmosunun dışına çıkılması bütünlüğü bozar. Villalobos bu konuda oldukça iyi, herhangi bir falso görülmüyor.

Üç bölüm. İlk bölümde bu kanun dışı dünyanın çeşitli halleri, ikinci bölümde Liberya gezisi ve son bölüm çözülüş.

Uyuşturucu ticaretinin Meksikalıları dışarıda bırakacak şekilde yapılması milliyetçilik, bu görüşe uymayanlar ortadan kaldırılıyor. Tochtli'nin tanıdığı cesetlerden biri bu yüzden ceset, Baba Yolcaut -El Rey olarak da bilinir ve meşhur devrim şarkısında dendiği gibi delikanlıdır, her zaman ayaktadır, kendisini tutan hiçbir şey olmasa da- bir rol model olarak oldukça önemlidir. Çocuğun bazı şeyler için büyüyüp büyümediğine o karar verir ve kararına göre çocuğun hiç görmediği dünyanın bir parçasını daha aydınlığa kavuşturur. Öldürülenler, kilitli odalar, kadınlar yavaş yavaş belirir.

Liberya. Çok ince mevzular var burada. "Belki de giyotinler krallar için, kurşun delikleri de başkanlar içindir." (s. 63) Kurşun delikleri sayılardan başka bir anlam taşımıyor, Baba da yeri gelirse bedenlerde delik açabildiği için kurşunlananlar pis herifler olmalı. Politikacılar mesela. Giyotinlerse krallar için. Temiz, o yüzden, tek hamleyle boynu keser. Şeref kurtarır, Japonların yaptığı gibi. Başka, nesli tükenmek üzere olan cüce suaygırlarından ikisini kaçırırlar ama hayvanlar ölür, kafaları doldurulmuş olarak Meksika'ya yollanır. Yeterlidir bu, Tochtli'nin başka uğraşları vardır çünkü. Dünya bir anda değişir, Mazatzin'in sırttan bıçaklamasıyla her şey daha gerçek bir hale dönüşür. Büyümek yani, acılısından.

Güzel, şu an Haydarpaşa'daki fuardan %50 indirimli olarak alabilirsiniz. Ben öyle yaptım, iyi oldu. Yaa.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Claude Mourthé - Ve Birden Sonsuzluk

Adına vuruldum. Mesafe çağrıştı. Birbirinden hızla uzaklaşan iki nokta, arayı söylemedikleriyle doldurur, bu çağrıştı. Sırf söylenmeyen de değil, mesafenin doğurduğu yeni noktalar ama aynı noktalar, gizler, anın getirdikleriyle birbirine yabancılaşan iki, bu çağrıştı. Birdenbire doğan sonsuzluğun acısı.  Ayrılık sonsuzda birliğe kavuşur, bu.

Sonsuzun anlamını öğrendim, daha bir vuruldum. Catherine mektupları bulup okuyor ve araya kendi yorumlarını katıyor, annesiyle babasının mektuplarında tanıyor onları, kendini de. Mektuplarda hiç bilmediği ve çok iyi tanıdığı iki insana rastlıyor. Sonsuzun içinde üç ışık, haleleri dışında bakışımsız.

Bir kez basılmış, yeni baskısı yok. Doğru düzgün kapak fotoğrafı bile yok. Can'dan çıkmış, 2001'de.

Anne ve Pierre. İkincisi eski diplomat, bu sayede pek çok yere gidebilmişler. Hızlı yaşamlar birikenlerin yavaşlatmasıyla duruluyor ve farklı manastırlara kapanıyorlar. Dini irdelemeler buradan doğuyor; Anne'in İsa'dan başka bir eş bilmeyecek olması, Pierre için İsa-erkeklik gururu çatışmasına yol açıyor. İsa'yı yenebilmek mümkün değil, o insanoğlu için kendini feda etti. Pierre'nin feda ettiği bir şey yok, Anne'i seçti ve diğer seçenekler varlığını korudu, bazen herhangi bir seçim yapılmadığı seziliyor. Her şey mümkünse her şey olur ve seçimlerin herhangi bir anlamı yoktur, hatta seçim diye bir şey yoktur. Anne için Bakire Meryem'in seslenişinden yansıyor bu. "Kutsal kitabın söylediği gibi, erkeğin bize dayattığı kararsızlıklardan korunmadı mı o?" Meryem'e imrenmek bu durumda normal, Meryem korunmuştur, kadınlarsa erkeklerin kararsızlığında boğulmuştur. Boğulma durumu erkekler için de geçerlidir, son derece insani bir şeydir. Kararsızlık karşısında Anne'in tutumunu benimsediği bir şeylere, söz gelişi ilkelerine bağlayabiliriz. Yaşama belli bir noktadan bakmayı becerebilen insanlardan Anne, baktığı yer değişebilir ama her zaman bir sabiti vardır. Neler olduğunu anlayan da kendisi olur bu sayede: "Düşünüldüğünde bu ürkütücü bir şey ve aşkın epey güçlü, epey zorlayıcı olması gerek, sonunda birbirimizi hiç tanımadığımız gerçeği ortaya çıktığında, dayanabilmek için." (s. 31)

Manastırlarının günlük yaşamına uyum sağlarlar, Pierre'in bu konuda biraz daha çabalaması gerekir. Anne o güne kadar söylemediği şeyleri söylemeye başlayınca mektuplar can acıtıcı hale gelir ama bitmeyecek bir akış başlamıştır, yüzleşmekten başka çare yoktur. Anne, Pierre'nin ilgili, dikkatli bir koca olduğundan şüphe duymadığını söyler, sonra da insanların sokaktaki tramvaylara da dikkat ettiğini söyleyip bıçağı saplar. Yıllar boyunca yan yanayken söylemekten kaçınılanlar, araya sonsuzluk girdikten sonra akacak bir yol bulur ve bir bir ortaya çıkar. Adamın başka kadınlarla olan ilişkileri, görece duyarsızlığı ve daha pek çok şey hesaplaşılmayı beklemektedir ama Pierre cephesinden bakıldığında da yavaş yavaş ölmüş bir sevginin izleri görülebilir. Anne, Pierre'ye bir kadının ne kadar umutsuz olabileceğini, üstelik bunun en büyük mutluluğun ortasında gerçekleşebileceğini söyler ve Pierre böyle bir şeyin varlığını reddeder. Mutsuz olmak için hiçbir sebep yoktur ona göre. Aşkın örttükleri gibi geliyor bana; en başından beri içlerindeki huzursuzluğu hissettiler, bir şeyler yolunda gitmeyebilirdi ve muhtemelen gitmeyecekti, bu da her zaman sezilen büyük bir umutsuzluk yarattı ama ödün vererek ondan kurtuldular, en azından kurtulduklarını sandılar. Pierre bu mutsuzluğu sezdikçe sevgisini yitirdi, Anne ise Pierre'nin elinden geleni yapmadığını düşünerek öfkelendi ve bu yıllar boyunca bu şekilde sürdü, ta ki manastırlara kapanacak kadar tükeninceye kadar. Birbirlerini tüketmeye çalışırlar, her mektup daha sert bir üslupla yazılır. Kadın-erkek sorgulamalarında Pierre ne olursa olsun kadınlarda anlaşılmayacak bir yanın mutlaka kalacağını düşünür, Anne ise bunun erkekler tarafından anlaşılamayacak olan edep duygusu olduğunu söyler. Erkeklere çekici gelebilmek için kullanılan bir duygudur bu, kadınların emrindedir. Pierre içinse kibirden başka bir şey değildir. Anlaşamadılar ve anlaşamayacaklar.

Pierre manastırdan çıkar ve bir müddet sonra geri döner, Anne'in yemin edip manastırda kalıcı hale gelmesiyle yaşamının yarısı koparılmış gibi hisseder. Sonsuzluktan daha büyük bir sonsuzluk, başka sorgulamaları beraberinde getirir. Aile, sevgi, din ve aşk hakkında kısa sorgulamalara girişilir ve...

21 Mayıs 2017 Pazar

A. S. Byatt - Küçük Kara Hikâyeler Kitabı

Byatt'ın gerçekliği kıyıdan köşeden çatlatıp fanteziyi sızdırması, sinematografik diyalogları derken kitap bitiverdi. Birkaç saatinizi alacaktır ve saat/keyif orantısı doğrudur.

Diyaloglarda karakterlerin her çeşit duygusunu sezersiniz, mimikler bile canlanır, öylesine kurgusuzdur. Masalların sızdığı çatlaklar psikolojik olabilir, karakterlerin değişimi oldukça belirgindir, Byatt zaman atlayışlarını geniş tutmaz, günlük yaşamın detaylarında olup biteni gösterir. Fiziksel değişimler de vardır; bir sabah kendinizi kuş vs. olarak bulmaz karakter de yavaş yavaş taşa dönüşüyor olabilir. Mevzu yine psikoloji tabanlıdır, önemli bir kayıptan sonra ben de taşa dönüşmüştüm ve denizde sektirdiler beni. Daha da iyisi, bir noktadan sonra her şey o kadar normal gelir ki en uç noktada gerçekleşen olayları bile mantığa bürümeye çalışırsınız, gerçeğin ihtimalleri de önünüze serilir o zaman, anlam katmanları arasında bir manzarayı yirmi noktadan izler gibi olursunuz. Ne güzel! İskandinav mitolojisi, pagan inanışlar ve dini safsatalar güzel bir karışım çıkarır ortaya; insanlar ihtiyaç duydukları için mitleri yarattılar ve onlardan kurtulamadılar, bağ çok derindeydi. Bu bağın, kurmacaya sığınmanın gerçeklik üzerindeki etkisini izleriz ama mit şart değil, kurmacanın kendisi de başlı başına bir konu olarak öykülerden birinde belirir.

Ormandaki Şey: Hemen hemen tüm öykülerdeki, öykülerin karakterlerindeki travmatik kalıntıların varlığı düşündürmeli. Çatlaklar aslında bu kalıntılardır diyemiyorum ama önemli bir etken olduklarını sanıyorum. Bilinmeyene çıkılan yolculuğun veya kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan zeminin doğurduğu boşluk da bir diğer etken. Metafor olarak -yaşam- ve gerçek anlamıyla yolculuk, zemin.

Masal gibi başlar zaten, bir zamanlar iki küçük kız varmış ve iyi arkadaş olmuşlar. Londra'nın bombalandığı sıralarda ailelerinin trene bindirip kırsala yolladığı kızlar, yolda istasyonların isimlerinin siyaha boyandığını görmüşler, böylece Almanlar oralara kadar ilerleyebilirlerse nerede olduklarını bilemeyeceklermiş ve kızların yaşayacakları doğaüstü olaylar bilince ve bilincin altına daha iyi nüfuz edebilecekmiş. Hansel ile Gretel, ekmek parçaları, istasyonlar.

Kaldıkları çiftliğin yanındaki ormana gitmişler, peşlerine takılmak isteyen Alys adlı küçük kızdan kaçıp ağaçların arasına dalmışlar ve sessizliğin içinde önce sesi duymuşlar, sonra çürümüşlüğün kokusu sarmış etrafı. Şey'i o sırada görmüşler. Azap çeken yüzler, vücut parçaları ve solucan bedeni. Ağır ağır hareket eden, doğaya bir hakaret olduğu düşünülebilecek varlık. Döndüklerinde bir daha konuşmamışlar ve ertesi gün koruyucu ailelerin yanına yollanmışlar. Primrose ve Penny, şahit oldukları olayın yaşamlarını biçimlendirmesine izin vermiş. Zayıf olan şişmanlamış, şişman olan zayıflamış, akıllı olan gelişim psikolojisi okumuş ve bilimin analitik düşünce yapısını doğaüstüne perde olarak örtmüş, diğeri masalcı abla olup gerçeği hikâyelere dönüştürmüş. Herkes farklı şekilde mücadele eder, o hesap.

Yıllar sonra çiftliğe döndüklerinde karşılaşmışlar, birbirlerini gözlerinden tanımışlar. Müzeye dönüştürülen çiftlik evinde sergilenen eski bir kitaba bakıyorlarmış, kitapta canavar avlayan bir aziz varmış, Saint George veya Bellerophon olabilir, kim bilir? Şey biçim kazanmış böylece, bir türlü oluşmayan imgesi amorfluktan kurtulmuş, buna karşılık ormana giden kadınların karşısına çıkmamış, rasyonalize edildiği ölçüde yok olduğunu düşünüyorum. Kadınlar geri dönmüşler, yaşamlarına devam etmişler ama biri Şey'le yüzleşmeden yapamayacağını düşünmüş, gerçeğin hayal/kurgu kısmını yıkmak istemiş ve ormana dönmüş. Şey o zaman ortaya çıkmış, tamamen inanıldığı zaman, formlardan kurtulduğu zaman. Diğeri de hikâye anlatmaya devam etmiş, iki küçük kızın hikâyesini.

Kurgunun ve gerçeğin doğasını süper irdeleyen bir öykü. İnanca, düşünceye ve algıya göre kurulan bir dünyanın hikâyesi.

Beden Sanatı: Damian Becket ağır katolik, beş yıldır ayrı olduğu eşiyle hâlâ evli olduğunu düşünüyor ve jinekolog olarak çalıştığı hastanede sanat sepet öğrencisi Daisy'yle tanışıyor. Kız gönüllü olarak hastaneyi süslüyor, yeni doğum bölümü onun sayesinde çiçek gibi oluyor. Hissetme özürlü Becket da kendine pek çaktırmasa da çiçek gibi oluyor, orada burada kalan kıza iş veriyor ve kızı evine alıyor. Sevişiyorlar derken Daisy hamile kalıyor ve bebeği istemiyor, Damian istiyor. Aralarındaki çatışma çok büyük, olaylara şahit olan Martha ister istemez arabulucu rolüne soyunur ve bebek doğar doğmaz anneyle babanın saf sevgi karşısında bocalamalarını, ani mutluluklarını görüp düşünüyor. Bu durumdan çıkmak hiçbir şekilde memnunluk vermeyecek. O anın dışına çıkılması büyük üzüntü.

Şu; ilişkilerin doğallığı o kadar belirgindir ki Damian ve Martha'nın başlaması yüksek ihtimal olan ilişkileri, Daisy'nin mevzuya girmesiyle daha doğmadan ölür ve bu doğrudan anlatılmaz. Diyaloglardaki kelimeler ve ses tonu, Martha'nın kırgınlığını ve Damian'ın umursamazlığını şahane aktarır.

Asıl mevzuyu anlatmadım, Daisy'nin sanatı. Daisy, hastaneden çaldığı eşyalarla -kadavra parçaları, ufak tefek tıbbi gereçler- hastanenin bağlı olduğu sanat topluluğunun galerisinde eserini sergiliyor. Frankenstein sanatını ortaya koyuyor ve eseri çok ses getiriyor, Damian içinse kabul edilemez bir şey bu. Bebeği düşündüğümüzde iş karışıyor; Damian sanatını konuşturuyor ve inancı veya inancından geriye kalan parçaların zorlaması gereği bebeği istiyor. Daisy ve Damian arasında pek fark yok bu durumda; ikisi de kendilerine ait olmayan varlıklardan kendi yaratılarını oluşturuyorlar. İçinden çıkılmaz bir durum.

İki öykü yeter, gerisi ellerinizden öper. Byatt iyi, kuşlar pekiyi.

19 Mayıs 2017 Cuma

Italo Calvino - Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler

Görme yeteneğine düşer iş; beton yığınlarının arasını doğa doldurur ve canı sıkkın bir çocuk olduğu için oyun oynar, ansızın ortaya çıkaracağı bir sürprizi hep vardır, görmek isteyen için sürpriz hep oradadır. Denk gelince bencillik yaparım ve izlerim, tam da o sırada sevgi sözcükleri söyleniyor olabilir, bir cevap bekleniyor olabilir ama an o andır, bir daha o anın büyüsüyle kolay kolay karşılaşılmayacaktır. O zaman sevgimi erteleyip bulutları izlerim, kendimi sohbetten koparıp dallarını suya eğmiş ağacın üşüdüğünü veya serinlediğini düşünürüm. Kişileştirmeden kurtulamıyorum ama soyut düşünceden bağımsız olan doğanın sessizliğini ve döngüsünü sezebiliyorum. Bu sezginin benzerini Calvino'nun diğer kitaplarında da bulduğum için adama büyük bir saygı duyuyorum.

Marcovaldo vasıfsız bir işçi. Yoksullukla, karısıyla, beş -kesin sayı için birden fazla diyelim- çocuğuyla ve beton yığınlarıyla boğuşuyor. Beton yığınları en büyük problem gibi gözüküyor, tabii betonla birlikte yaşamı yönlendiren teknoloji de sıkıntı. Şehir insanı sıkıntılı kısaca; görmeyen, hissetmeyen, incelikten yoksun. Marco bu insanların arasında bir güneş gibi parlıyor ama bir iki pırıltıdan sonra üzerine hemen parasızlık, bürokrasi, çimento dökülüyor. Bir müddet ortadan kaybolan Marco için hiçbir şey bitmiş değil, başka bir mevsimde doğaya dönüş projeleriyle tekrar ortaya çıkıyor ve çabalıyor. Döngü. Calvino'nun tüketim toplumuna, doğa katline dair sağlam giydirmeleri, hikâyelerin kopartıcı mizahının yanında kendini gösteriyor.

Beş döngü, yirmi mevsimlik yirmi öykü.

Baharla başlıyor, Mantarlar Kentte. Bahar rüzgarı çiçek tohumlarını savurdu ve kaldırımların arasındaki bir tarha düşürdü, filizlenen mantarları Marco'dan başka kimse görmedi. "Ayakkabısını bağlamak için eğilip daha iyi baktı: mantardı, gerçek mantardı, kentin tam orta yerinde bitiyorlardı! Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş, yaşamdan hâlâ, toplusözleşmenin saat ücreti, ek ücret, çocuk yardımı, pahalılık yardımı dışında da bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo'ya." (s. 8) Marco'da hemen bir mülkiyet duygusu, kıskançlık uyandı ve çocuklarına mantarların yerini kimseye söylememelerini dayattı. Yoksulluğun yanında paylaşımın yeri kalmıyor, Marco için üzülüyoruz ve onu anlıyoruz. Sonrasında çöpçü Amadigi'nin de mantarları fark etmesiyle iş yarışa dönüyor ve mantarlarını tek bir kişiye kaptırmaktansa herkesle paylaşıyor Marco, doğayı herkesin kullanımına açıyor ve oradan geçenleri mantarlardan haberdar ediyor, herkes mantar topluyor ve içlerinden biri hep birlikte yeseler ne güzel olacağını söylüyor ama hiç kimse umursamıyor o adamı. O adam, senin gözlerinden öpeyim ben. Neyse, yine de herkes bir araya geliyor. Gece. Hastanede. Zehirlenme.

Park Sırasında Bir Yaz Gecesi. Açık havada, yıldızların altında, ağaçların yanında uyumak isteyen bir adet Marco'muz var ama kentin çöp kamyonları, trafik lambaları, reklam panoları, binlerce ışık kaynağı ve ses kaynağı var. Calvino'nun yarattığı çerçevelerden çeşit çeşit can sıkıntısını detaylarıyla görebiliriz; banka uzanan Marco'nun bakış açısıyla baktığımızda ağaçların, gökyüzünün yanında trafik ışığı da görünür, gelmesi beklenen kuş seslerinin yanında gece işçilerinin gürültüleri de duyulur. Şehrin sundukları Calvino'nun incelikli anlatımında canlanır.

Karda Kaybolan Kent. Çok güldüm buna. Marco karları kürer ve yola atar. Yolu temizleyen adam da kaldırıma atar. Bir süre tartışırlar, sonra adam Marco'ya karlardan set yapmayı gösterir, böylece sıkıntı çözülür ve Marco'nun aklına kar setleri yoluyla şehri yeniden üretmek gelir. Baştan düzenlenmiş kentte hiçbir şey kalıcı olmayacak, yerleri değiştirilebilecek veya yeniden yapılabilecek. Pencerelerin hep aynı manzarayı sunması ne büyük bir sıkıntı, her gün duyumsuyorum ve her gün buralardan gitmek istiyorum, içimde uzun zamandır bir sıkıntı büyüyor. Marco gidemez, o zaman teselli olarak şehri olmasa da bir kodamanın arabasını kardan üretebilir, üretiyor ve miyop olan kodaman arabasına binmek yerine bir kar yığınının içine giriyor. O sırada yandaki binaların çatılarındaki karları temizleyen bir tayfa, Marco'yu kara gömüyor ve yaptıkları kardan adama havuç takmak için evlerine gidip gelen çocuklar görüyorlar ki kendilerininkinin yanında bir tane daha kardan adam var, ona havuç takıyorlar ve havuç kayboluyor, Marco aç. Biber takıyorlar, biber kayboluyor. Kömür takıyorlar, tükürülen kömür çocukları korkutup kaçırıyor falan, nefis bir öykü bu.

"Baygın Marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo'nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı ve itici bütün günlerin nesneleriyle, her zamanki avlu belirdi." (s. 25)

Bir tane daha, Yağmur ile Yapraklar. O kadar güzel bir öykü ki gözlerim doldu, güzellik karşısında başka bir şey olmuyor bende.

İş yerindeki bir bitkiyi ödünç alır Marco, amacı bitkinin yağmur suyuyla beslenip büyümesidir. Patronunun söylediklerini kulak arkası eder ve bitkiyi büyütür ama bitki gerçekten büyür, Bahçeler Müdürlüğü'ne götürmeye karar verir, böylece daha küçüğünü alıp iş yerine götürebilecektir. Üzülür tabii, kendisine bu bitki kadar yaşama sevinci veren başka bir şey olmadığını düşünür, yine de motosikletinin arkasına koyduğu bitkiyle birlikte yola çıkar. Yolda yağmur kesilir, bitkinin yaprakları yavaş yavaş sararmaya başlayıp savrulur, yaprakları motosikletin arkasındaki ağacı takip eden bisikletli, motosikletli, arabalı bir güruh yakalamaya çalışır. Gerisi saf güzellik: "Rüzgâr esmeye başlamıştı; her esintide altın yapraklar havada uçuşarak sokaklara dağılıyordu. Arkasında hâlâ bol yapraklı, yeşil ağacın olduğunu sanan Marcovaldo bir ara -belki de rüzgâra karşı korunmasız olduğu için- geriye döndü. Ağaç yoktu: Çıplak sapların yayıldığı ince bir sopayla, tepede tek bir sarı yaprak kalmıştı yalnızca. Ebemkuşağı ışığında, geri kalan ne varsa, kaldırımlardaki insanlar, dirsek oluşturan evlerin cepheleri hep kara görünüyordu; bu karanın üstünde, havada yüzlerce altın sarısı parlak yaprak dönüp duruyordu; onları yakalamak için gölgeden yüzlerce kırmızı ve pembe el yükseliyordu; rüzgâr altın sarısı yaprakları dipteki ebemkuşağına, ellere, çığlıklara doğru havalandırıyordu; son yaprağı da koparttı, sarı yaprak turuncu oldu, sonra kırmızı, mor, mavi, yeşil, sonra yeniden sarı, sonra da gözden yitip gitti." (s. 80)

Biraz olsun bunaldıysanız -kendinizden, çevrenizden, kentten- bu kitap size iyi gelecek, çok iyi.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Thomas Bernhard - Amras • Watten

Mantık kendinin sınırı, hakkında susulan öbür tarafta kalanlar, susmayı paylaşamayan üç arkadaşın üçü de kendi aralarında bir kelimeydi, harflerle sınırlı, birbirimize baktığımızda bir anlamımız vardı, yani yeterince köşemiz vardı, köşelerimiz sayılabilirdi, belirliydik, anlamlıydık ki bu eskiyebilirdik demek, sustuğumuz için kendimize eskimezdik, birbirimize karşı her zaman kelimelerimiz vardı ve söylenirdik, adlarımızı bilirdik, bu da asla yalnız kalamayacağımız, asla bilinmez kalamayacağımız anlamına gelirdi, o yıllar için bu böyleydi ve baktığımda yıllar için hiçbir kelime bulamadığımı görüp seviniyorum; belki birbirimiz için bilinirdik ama zamanı çoktan duyulmuş ve kaybedilmiş bir duygu gibi, bir şarkıdan doğan duyulmuş ve kaybedilmiş duygu gibi temizlerdik, aynı soruya farklı cevaplar, aynı kapıya farklı çıkışlar bulduğumuz gibi temizlerdik ki geriye yeterince büyük bir çukur kalsın, tam şurada, elimin altında durmadan sızlayan, karşı olduğumuz her şeyin içine açılan kara dip bir çukurdur ve odayla kitabın, insanla zamanın bir olduğu hapiste nasıl da görünür, parıltısı nasıl da boğar ışığı, işte bu dipte Amras'ı okuyup arkadaşlarımı hatırladım, saygıdeğer beyefendi ve sayın hanım, ilkiyle ara sıra mektuplaşırdık, ikincisine aşıktık ama aşkı mekana kazıdıktan sonra gözümün onu görmemeye, kulaklarımız duymamaya, ruhumuz yokluğunu bağırmaya başladı, bir ana, bir zamana kazıdık ve mantık bunu belleyip her şeyi akar gösterdi, geriye -akış olmadığı için- dönemedik, kim dönmüş de aşkları, ölümleri, intiharları ikinciye, üçüncüye yaşamış da yazmaması gerekenleri yazmamış, Bernhard'ın kendisi bile bir domuz, bir köpek, bu yüzden ona takıldım ve iki elimden utandım, dün geceyi unuttum ve yazmadım, yazmayacağım, yazamam, öyküleştiremem, şiire dökemem, düşünüp biçimini bozamam, hatırlayıp başka anlarla karıştıramam, bunu Bernhard'ın nasıl yaptığını, anlattığını düşünürüm, neden onu taklit ettiğimi düşünürüm ki her metnindeki tekrarların farklılığını kapı-farklı çıkış imgesine bağlıyorum; hep başka çıkışlar var ve bu üstesinden gelinebilecek bir şey değildir, öyleyse Viyana'dan, Avusturya'dan nefret etmenin yüz farklı yolunu keşfetmek istiyorum, durmadan Bernhard okuyorum ki kendi tekrarlarımı, kendi taklitçiliğimi bir biçime sokabileyim, Bernhard'ın karakterlerini anlayabileyim, öfkeyi duyabileyim, söz gelimi iki kardeş, yirmilerinin başında, annenin hastalığı ve intiharı yaşamın her bir köşesinde leke olarak görülebiliyor ve dayının iki kardeşi Amras'ta bir kuleye kapatması bir çözüm haline geliyor, hele ki ailecek intihardan kurtulanlar varsa ve kardeşlerden biri anlatıcıysa, tabii bunu psikoloğa açıklamak da gerekiyor ve mektuplar yazılıyor, sayısız mektup yazılıyor, annenin hastalığına sahip kardeş, müzik eğitimi alan intihar ettikten önce ve sonra, zamanın olaylarla bölünmesi hiçbir şeyin olmamasının acısına yeğ, çürümek bile bir bilgelik taşıyor, artık hiçbir şey olmamak isteniyor, acısına rağmen ki kumarbaz babanın onca borcu yüzünden bisikletler bile elden gidiyor, bir kule kalıyor geriye, o kuleyi mezar olarak düşünmek kitaplara hakarettir ki kardeşlerden yaşayanı için her kitap bir tabut gibi, her kitaba gömülünür, ölen kardeş Walter'ın korktuğu bıçağa ölünür, her nesne ve her kurum bir lahittir ve Bernhard'ın enfes nefretinin nesnesidir; kardeşlerin üniversite eğitimlerini incelersek üniversitelerin yoz havasını bir temiz solumak gerekir, kendi eğitimimi de düşününce üniversitelerin sefillikten başka bir şey olmadığını söylüyorum, çocuğunu becermek isteyen babalar gibi görüyorum üniversiteleri, mecazın yanında gerçeğine şahit olduğumu söylüyorum, kitap okumuş aptalların daha az kitap okumuş aptallara daha çok kitap okumalarını söyledikleri bir yer olmanın ötesinde üniversitelerin hiçbir şey yapılmayan, yapılan şeylerin hiçbir öneminin olmadığı yerler olduğunu söylüyorum ve unutuyorum bunu, sonra yine hatırlıyorum ve öfkenin farklı bir yüzüyle karşılaşıyorum, bir duygunun bin yüzü, bunu da dahiliyeciye giden kardeşin aynı katın basamaklarını tekrar tekrar saymasıyla bağdaştırıyorum, aynı sayıda merdiven, sayı aynı, müntehir kardeşin kule tasavvuru, günlüklerindeki, Borges işi bir tekrar, ölümle sonuçlanan tekrarlar, başka bir insan olma ihtimali, ben olmaktan çok ben olmaktan yorulmak, "Do you remember when It didn't used to be so dark / And everything was possible still?"

Watten bir oyun, kağıt oyunu, eldekilerin ne olduğu mimiklerle, jestlerle, personalarla anlatılıyor, personalar kaç duygunun karışımından doğuyor, birinin ölümü hepsinin ölümü mü oluyor, kamyoncuyla doktorun, kağıt tedarikçisi, kağıt tüccarı Siller'ın intiharını ve diğer meseleleri ele aldıkları konuşmalardan bir parça anlayabiliriz bunları, watten oynayanların konuşmaları yani, kişiliklerinden hangileri konuşuyorsa onlar, aldıkları nefesin altında boğulmayanlar, insanlardan nefret etmeyenler, intiharın peşine düşenler ve çıplak ayakla gidilen bir intiharın nedenini inceleyenler, bir daha aynı tayfayla oynanamayacak bir oyunun anısını taşıyor, taşıyacaktır ki gerçekliği bir oyunun içinde yitip gitmiş bir adamın kendi oyunu oynanmaya devam etsin, intihar bir oyun ve gizem olduğu için, gizemin çözülme oyunu olduğu için, bir sonuca ulaşamama oyunu, bir ölümün ardında kalma, altında kalma oyunu, bir gizemin aslında doğası gereği çözülememesinden doğan sıkışık bir andan, diğerlerinin yanında her zaman akılda kalacak bir andan kurtulma oyunu olduğu için sürdürülür, intihar anlık değildir, kendini yok etmek, başkaları için, basılan toprak için yok etmek sonsuza uzar, kapsanan ölümün dolduramadığı boşlukta kalanlar, işte onlar intihar eden için yolculuğun daima süreceğini müjdeler, başkalarına da daima kafa karıştıracak bilinmeyeni.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Thomas Bernhard - Beton

Mutlağı yıkmak için bir darbe, bir diğeri, olduğu gibi geri geldiğinde çatlağın yayılımı umuduyla bakılır, hiçte hiçbir çatlağın oluşmayacağı akla gelmez ama tersi umulur çünkü bir iz bırakmaya geldiğimiz, sevmenin en yüce erdem olduğunu dinlediğimiz şu deniz kenarında, şu duvarın önünde veya üstünde veya altında veya arkasında, şu üzerimizden geçip bir yere ıraksayan yolda olmanın hiçbir şey ifade etmediğini, birini sevmenin veya sevmemenin hiçle bir araya gelmediğini unuturuz, sözlerin rüzgar olduğunu unuturuz, güneşe bakılamayacağını unuturuz, hiçin mutlak olduğunu ve her türlü umudu yutabileceğini unuturuz, hatırladığımız sadece rüzgar ve bakılamayan bir güneştir ama onlar yokun yüzüdür, fazlası değil, kinikler bunu iyi bildiler ve köpekleştirildiler ki Rudolf'un bahsettiği bu değilse başarılarıdır, zaferleridir ama tek zaferi nefes almak olan birinin nefesi kulağa hiç de zafer marşı gibi gelmez, öyle olan öyle değildir, Rudolf da aslında oldukça güvenilmezdir ve fikirleri ölüp zıtlıkta dirilir, hatta ablası, kendisine hiç rahat vermeyen ablası, çocukluklarından beri sadece ıstırap veren ablası, ıstırap konusunda son derece bonkör olan ablası, kocasını dünyanın öbür ucuna, Peru'ya kaçırtan ablası, gayrimenkul alıp satarak zengin olan ablası, aileden gelen parayı da iyi değerlendirip zenginliğine zenginlik katan, Viyana'da son derece entelektüel, hani şu çok zeki, parlak ve duyarlı insanların arasında bulunmaktan keyif alan, her şeyi bilir görünüp pek bir şey bilmeyen, ansızın çıkıp gelen ve aynı şekilde giden, bunun yanında kardeşinin münzeviliğini kırmak için çabalayan, bunu çok gaddar yollarla da olsa deneyen ve tek bir zamanda biriktirdiği acıları Rudolf'a yıkan ablası iyi midir yoksa iyi değil midir yoksa bir abla ne anlama gelir, onu Rudolf'tan bilmek gerekir ama aslında bellidir, Rudolf Viyana'dan nefret eder, Odun Kesmek ve berjer koltuk ve intihar eden ressam ve ortak karakterler ve diğer koltuklar, oturulan koltuklar, üzerinde -iki anlamda da- düşünülen koltuklar ve geri kalan her şey birleşir, tek bir sıkıntıya dönüşür ki Rudolf, Bartholdy üzerine on yıldır sürdürdüğü çalışmayı bitiremesin ve huzur bulamasın, bu bağlamda ablanın eve gelişi çalışmayı engeller, ablanın evden gidişi çalışmayı engelleyicidir, odanın ışığı, sokağın kokusu, kağıt fabrikasından gelen iğrenç koku ki kağıt fabrikası gerçekten rezil bir koku yayar, Çaycuma'ya her gittiğimde kentten tiksindiğimi hissedip kendimi deniz kıyısına atıp rahatlamak, İstanbul yolculuklarını düşünmek ve İstanbul'da görmek istediklerimi düşünmek zorunda kalırdım, bu bir zorunluluktu çünkü bundan başka yapacak hiçbir şeyim yoktu, mutlu olmayı ummaktan başka elimde tek bir şeyin bile olmadığını hissederdim, yakın bir zamana kadar bu böyleydi ama insan bir başına kaldığı zaman pek de sağlıklı düşünemiyor ya da tam on ikiden vuruyor; neyi sevdiğinin ne önemi, sevdiğinin ne anlamı var diyorum bu kırmızı koltukta otururken, yarın hepsini bırak ve her şeyi görmezden gel, sen Rudolf gibi zengin değilsin, kendini bir eve kapatıp yıllar boyunca yazmak istediğin şeylerin hayalini kuracak halin yok ama annen sana bakabilir -tabii sen de ona baktığın sürece- ve bunu yaptığında şimdikinden pek de farklı hissetmeyebilirsin, hatta her umudun bir yük olduğunu düşünürsek yüklerinden kurtulursun, her şey bir ana sıkıştırılır ve anda her şey terk edilebilir diyorum bu kırmızı koltukta otururken ve bu kırmızı koltukta otururken her şeyimden kurtulmak istediğimi fark ediyorum; eşyalarım, tanıdıklarım, içi doldurulmuş ve gayet kötü doldurulmuş -çünkü bir pencere kendini göremez- kümeler arasında bir pırıltı arıyorum, yok, deneyimlenen ve bilinen her şey onu aramayı imler ama dünyanın böyle dönmediği çok açık değil mi, inancın ve bilginin aynı zifirden doğduğu ve oraya döndüğü de açık, öyleyse eheu, fugaces labuntur anni, dolu bir mideyle, boş bir mideyle, bir mideye sahip olmakla sıkılan Rudolf belki de Bernhard'ın yarattığı en iyi karakter, belki de Bernard'ın en gerçek yansıması, hele ablasını çekiştirdiği, müntehir anneyi, üstelik cenazede aşağılayan ablayı hatırladığı an nasıl bir nefretle dolduğunu görmemek mümkün değil, kendisini evden çıkarmaya çalışan ablasına karşı içinde duyduğu sevgiyi, o sevgiden duyduğu nefreti hissetmemek mümkün değil, durmadan para dilenen din kurumlarından, Kilise'den, sosyalizmden, faşizmden, arkadaşlarına mektup yazmayı, onları görmeyi bırakıp yalnız kalan, tek dostu ölü sanatçılar olan kendinden tiksinmesi ve kendinden hiç kurtulamaması ve kendinden hiç kurtulamayacağı fikrini her an duyumsaması yıllardır, belki yirmi yıldır sürüyor ve böyle izole bir yaşamda şiddeti giderek artıyor, ta ki seyahate çıkıp bir başkasının trajedisini, başkasının trajedisinin kötü bir imitasyonunu ve imitasyonun taşıdığı hakikiliği fark edip birkaç uyku hapı alana kadar, ondan sonra yirmi altı saatlik uyku ve bolca ter, nihayet büyük eseri, magnum opus'u tamamlama gücü, belki neyin özlemi çekiliyorsa onun üzerinde çalışmama, çabalamama, olduğu gibi bırakma güdüsü.