31 Ağustos 2017 Perşembe

Colin Heywood - Baba Bana Top At!

Esas adı Batı'da Çocukluğun Tarihi.

Coğrafyanın kader olmasına değinilir başta. Çocukların yetişkinler için anlamı coğrafyaya ve ekonomiye göre değişiklik gösterir, mesela Afrika'nın belirli bölgelerinde çocuklar piyadedir, Rebelle'de yaşadıkları dehşeti görebiliriz. Polinezya'da kabilenin ortak çocukları mülkiyet konseptinin olmadığı bir ortamda büyürler. Çocukluğun kimlikleri muhtelif, biz Batı'ya bakacağız.

Giriş bölümünde yazar, çocukluğun nispeten yeni yeni anlaşılan bir dönem olduğunu belirtip tarih boyunca çocuğun/çocukluğun ele alınış biçimlerini özetler. Aziz Augustinus'un kendi çocukluğundan bahsetmesi bir istisna olarak görülür, o dönemde çocukluğa dair hiçbir şey yoktur. 18. yüzyıla kadar edebiyatta da yer almamıştır. "Çocuk, yetişkinler dünyasında olsa olsa marjinal bir figürdür." (s. 8) Odakta olmasa da çocukluğun kıyısından köşesinden irdelenmesi, çocukların "eksik yetişkinler" olarak görülmesinin yavaş yavaş terk edilmesiyle ortaya çıkar; Dante'nin yaşam çağları buna bir örnektir. Öncesinde sadece tanımlamalar yapılmıştır, Aristo'nun çocuğun kim olabileceğiyle daha çok ilgilenmesi misal. Pek çok örnek mevcut, geçtim. Çocukluğun masumiyet, zayıflık ve cinsiyetsizlikle eşleştirilmesi yeni bir olay, psikolojinin etkisi aşikar. Çocukluk, bilimsel verilerin ışığında inşa edilmiştir denebilir.

Kitap üç bölümden oluşuyor, ilk bölümde "bir kavram olarak çocuk" inceleniyor. İkinci bölümde çocukların çevreleriyle ilişkileri ve büyüme süreci var. Üçüncüde iş, sağlık ve eğitim mevzuları. Kronolojik değil, tematik bir inceleme.

Değişen Çocukluk Anlayışları'nı özetleyeceğim. Farklı kültürlerin farklı değerlendirmeleri oluyor tabii, toplumlar kendi doğalarını şekillendirebildikleri ölçüde çocukluğu da benzer bir şekilde inceliyor. Mesela önceleri çocukluk, bebeklik diye bir şey yok. Bebek ve hoop, eksik bir yetişkin. Bu noktada araştırmacı Ariés'e geniş bir yer ayrılmış. Derli toplu ilk araştırmalardan birini yapan bu zat, önemli bir boşluğu doldursa da yöntemleri oldukça eleştirilmiş, yine de araştırmasından bolca yararlanılıyor. Neyse, bebek İsa'ya tapan ve çocukların masum ruhlar olduğunu söyleyen azınlığın aksine Orta Çağ'ın elit ve eğitimli tayfasına göre çocuk "iç çeken zavallı bir hayvan" ve günahkâr. Dini söylencelerden doğan bir görüş bu, Augustinus'un nesilden nesile geçen günah lekesini taşıyan çocuklara sevgiyle yaklaşmadığı söylenebilir. Vaftiz edilmeyen bebeklerin cehenneme gitmesi de bu görüşün bir yansıması. 12. yüzyılda muhalif seslerin yükselmesiyle bu görüş gücünü yitirse de asla kaybolmamış.

Aslında çocukluğun ne olduğuna pek de dikkat edilmemiş, dönemin mühim şahıslarının anılarından bunu çıkarıyoruz. Bir de şu var: "(...) Örneğin Amerika'da boy kelimesinin yetişkin bir köleyi veya Fransa'da garçon kelimesinin Fransız kafesinde çalışan servis elemanını tanımladığı gibi, 'çocuk' için kullanılan puer, kneht, fante, vaslet veya enfes gibi kelimeler de genellikle bağımlılık veya kölelik anlamı taşıyan sözcüklerdi." (s. 25) Dile bakmak gerekir, tarihte kelimeler birden fazla anlamı karşıladıkları gibi anlam değişimine uğrayarak geçmiş hakkında bilgi verebilir. Çocukların sanıldıkları gibi "kötü" olmadıkları uzgörülü bilginlerin çabalarıyla ortaya çıkıyor. Çocuk yavaş yavaş kimlik değiştiriyor ve sosyal-psikolojik yatırımların artmasıyla anlaşılabilir hale geliyor. Locke, Rousseau ve dönemin diğer bilginleri eserlerinde çocuğun neliğine dair tartışmalara giriyorlar. Tabula rasa, mesela. Emile de diğer bir kilometre taşı. Çocuğun masumiyeti ve bilgeliği resimde de kendisini gösteriyor, örneklerle anlatımı mevcut. Victor Hugo'nun şu dediği de önemli: "'Kristof Kolomb sadece Amerika'yı keşfetti. Bense çocukluğu keşfettim.'" (s. 35) Makine Çağı'yla sonlanan süreçle birlikte çocuğun dünyanın pisliğinden uzak oluşu yüceltildikçe yüceltilmiş.

Çocuğun yetişmesinde kalıtım-çevre ilişkisi de incelenmiş. Rönesans sonrasına kadar çocuğun ailesinin her şeyi belirlediği fikri baskınmış, sonrasında çevre faktörü güçlenmiş. Bu konuda Golding'in Deniz Üçlemesi sağlam fikirler verebilir, Talbot biraderin gelişimi ve kişiliğini sorgulaması bu mevzuya cuk oturuyor. Ekonomik durumun bağımsızlığa pek bir katkısı olmuyor gerçi; çocuk ölümleri yüzünden Püritenlerin küçücük beyinlere İncil'i sokuşturma çabaları anlaşılabilir, çocukların özgür oldukları pek söylenemez. İşin ekonomik boyutu korkunç, sonda bahsedeceğim. Bir de mastürbasyonun ölümcül bir hastalık ve günah sayıldığı zamanlarda çok parlak fikirli bir bilim adamı, çocuklara kâfuru emdirilmiş kilotlar giydirilmesi gerektiğini söylemiş. İnsanoğlu cahillik yüzünden ortadan kalkabilirmiş, böyle kaç vaka vardır acaba? Ucuz yırtmışız.

İkinci bölüme geçiyoruz, Büyüme: Ebeveyn ve Yaşıtlarla İlişkiler. Çocuklar için şimdiden bir mum yakmalıyız, masum oldukları kadar şiddete maruz kalmaya açıktırlar ve bazı araştırmacılar ebeveynlerin gerçekten rezil insanlar olduklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Doğru mu peki? Doğruluk payı var. Sömürülen çocukların varlığı bir yana, aile hem bir hediye hem de bir lanettir. Bazıları lanetle daha sık yüz yüze gelirler.

Doğum kontrolü, ciciannelik mefhumu gibi pek çok konu var, ben ilgi çeken kısımları alacağım. 18. yüzyılda tıp eğitimi almış kadınlar yerine çok sayıda doğumda bulunmuş kadınlar tercih ediliyormuş, bu makul. Geleneksel yöntemle doğum yapılması uygun görülürmüş, bu da iyi. Cerrahların, eczacıların ve ebelerin bilgisizlik ve donanımsızlık yüzünden çocukları parça parça çıkarmaları, bebeği almak için anneleri doğramaları, bu korkunç işte. Bilim mühim. Doğumdan sonra batıl inançlar geliyor tabii, bizde de Albastı/Alkarısı/Çarşamba Karısı nam doğaüstü varlık olarak kendini gösteren öcülere karşı alınan önlemler garip. "Köylü kadınlar pencereleri kapatır, rüzgarın -ve kötü ruhların- gelmesini engellemek için çatlakları onarırlardı. Bu durum, sonunda tıpta 'kapama metodu' adını aldı." (s. 61) Vaftiz meselesi buraya bağlanabilir.


Şunun ölümlere yol açması şaşırtıcı olmasa gerek, Rus Ortodoks kiliseleri sağ olsun.

Aklımda birkaç soru var, cevabını bulana kadar döndürüp dururum. Birinin cevabını buldum. Bir bebeğe bir azizin/azizenin adını verme geleneği ilk defa 12. yüzyılda Akdeniz'de ortaya çıkmış ve yavaş yavaş kuzeye yayılmış. Protestanlar ve Katolikler arasında isim mevzusundan da tartışmalar çıkmış, Ichabod ve Ebenezer gibi Eski Ahit'ten isimler kullanılmış. Kız-erkek bebek ayrımı, bebek ölümleri gibi meseleler her ne kadar cinsiyetçilikten nasibini alsa da ebeveynlerin ölümler karşısında genellikle üzgün oldukları söyleniyor. Doğal. Sütannelik bir zenginlik göstergesi olarak kullanılmış, kundaklamanın ortaya çıkardığı kamburlar ve sakatlar bu uygulamadan vazgeçilmesini sağlamış, bir sürü şey. Bebeklerin kasıtlı veya kasıtsız öldürülmesiyle alakalı anlatılanlar, değer yargılarının çok farklı olduğu bir zamanı aydınlatıyor. 10. yüzyılda İzlandalı babaların bebeklerini öldürme hakları varmış, 14. ve 15. yüzyılda Floransa'da kazara bebek öldürenler tazminat ödeyerek yırtabiliyorlarmış. Cezalar endüstri toplumunun biçimlenmesiyle birlikte zorunlu çalışmaya dönüştürülmüş. Terk edilmiş çocuklardan oluşan yetimhanelerde soyluların terk ettiği sakat çocuklar varmış falan, çocuk terki de zamanın güncel problemlerinden.

Üçüncü bölümde politik ekonominin çocuk fikrini adım adım değiştirmesi incelenmiş. Hiç bulaşmayacağım, sömürünün yüzleriyle karşılaşacaksınız. Yanında H. G. Wells'ten Kipps'i okursanız görev tamamlanmıştır.

Nerede okudum, hiç bilmiyorum: "Çocuktuk/ve çaresiz" Şarkı da cuk oturdu.

29 Ağustos 2017 Salı

Henrietta Rose-Innes - Hep Eve

Geçen bir yerde okudum, çok mühim biri söylemiş, iki ilgisiz şeyi birleştirip yeni bir şey yaratmak edebiyatın bam teliymiş. Stephen King'in de benzer bir görüşü var, hatta Cujo'nun böyle bir bileşimden doğduğunu söylüyor. Arabasını mı ne tamir ettirecek, tamircinin bahçesine giriyor ve dev bir köpek üzerine doğru koşuyor, kaçacağı hiçbir yer yok. Çaresizlik ve korku. Üzerine umacıdan hallice bir varlığın yarattığı korku eklenince o iş tamam, ödümüz kopa kopa okuyoruz. Neyse, aslında bu iki alakasız şeyin o kadar da alakasız olmadıklarını anlıyoruz, varlıkların doğurduğu duygular olduğu müddetçe zenginleşen yaşantılara açığız demek.

Rose-Innes, sokağın sonuna kurulan otelden kibrit çöpleriyle yapılan maketlere kadar pek çok nesneyi karakterlere öyle güzel bağlıyor ki her şeyin büyük bir bütünün parçaları olduğu hissini uyandırıyor. Eve dönüş her öykünün temelinde yer alıyor, sanki kahramanlar değişim geçirmeleri için yolculuğa çıkmış da görevlerini yerine getirip ait oldukları mekana dönüyorlarmış gibi. Değiştikleri için mekanlar da aynı kalmaz, yenilik yaşamlarını değiştirir, en azından yeni bir odağa sahip olurlar. Aynı kalamamanın, değişime karşı verilen tepkilerin öyküleridir bunlar. Dil de inceliklidir; Coetzee'nin övgüsüne mazhar olmuş bir yazardır Rose-Innes ki Coetzee dile büyü katabilenlerin en beceriklilerindendir bence.

Kapak ne kadar güzel. İlk öyküyü anlatıyor. On beş öykünün beşini inceleyip gerisini ellerinizden öptüreceğim, bayram da geldi hazır.

Hep Eve: Değişen şehir. Ray ve Nona altmışlarını süren bir çift. Yakınlardaki huzurevine bakıp kendi hallerini düşünürler ama yaşadıkları sokak değişene kadar yaşlanmanın korkusunu tam olarak hissetmezler. Parklar yok olur, binalar yükselir. Gün ışığı azalır ve yeni dikilen binaların pencerelerinden yansıyan ışık batan güneşe aittir, ölüm yansıyordur sanki. Kuşlar da ne yapacaklarını bilemez, ışığın ve minik kafalarındaki haritanın değişmesi onları huzursuz eder.

Yolun kenarına koyup uzandıkları iki şezlong da yabancılaşır, Nora için yeni dikilen otelden gelen bağırışlar, havuza atılanların sesleri her şeyi yabancılaştırır. Civardaki her şey değişmiştir, kendi evleri hariç. Nora eşine otelde kalacağını söylemez, amacı ait olduğu yeri bellemektir. Evi uzaktan çirkindir, asimetrinin sevimsizleştirdiği bir yapı. Ray de bu manzarayı görmeli, birkaç günlüğüne daha iyi bir yaşam sürebilmeliydi ama belki de dırdırcı Nora'dan kurtulduğu için seviniyor, kim bilir? Mesafe ilişkileri dönüştürür, bu manzarada olumsuz bir şekilde.

Yılların aşındırdığı ev, ilişki, artık her neyse sahip olunan tek şeydir, Nora evine döner ve Ray'le birlikte kuşların eve dönüş yolunu bulmasını beklerler. Uyum sağlanmıştır, insan uyum sağlayabiliyorsa her şey sağlayabilir.

Çalışma Sürüyor: "Bir öyküye yüksek bir binayla başlarsanız, bir düşüşle bitirmeniz gerekir." (s. 27) On kez ortaya çıkartıp hiç kullandırmadığım bir sopanın öyküsünü yazmıştım, basılmadı tabii. Öykülerim genellikle basılmıyor, ben de basılmayacak öyküler yazmaya devam ediyorum. Gerçi Öykü Gazetesi bir tane daha basacakmış önümüzdeki aylarda, teşekkür ettim. Neyse, bu öyküde yüksek binadan düşmek bir şeyleri sembolize eder, orada kalmak da öyle. Yüksekliğin iktidarla ilişkisi vardır, iktidarın bana kalırsa yozlaşmayla ilişkisi vardır, dolayısıyla anlatıcımızın yozlaşmadan kaçışını okuruz.

Genç kız süslenip püslenir, yazdığı şeylerle ilgilenen yazarın evine gelir. Gider. Pek edebi değildir ev, en azından kızın umduğu gibi değildir. Alem evi işte, kızımız anında uzar. Topuklu ayakkabılarına bakar en son, acıtsalar da ayakkabılarını sevdiğine karar verir. Yazarın ekmek kırıntıları attığını düşünüyorum, birkaç öyküde denk geldim yahut aşırı yorumluyorum, neyse artık. Ayakkabılar iyidir, yüksekler kötüdür gibi bir şey. Topuklar can yakar bir de, yükseklere çıkıldıkça hayal kırıklığı/acı artar.

Meçhul Asker: Annesi tarafından kütüphaneye bırakılan çocuğun camdan çıkıp gitme gibi bir hayali vardır, belli ki sevgisiz yetişen bir evlat. Meçhul asker fotoğrafına denk geldiği kitap ilgisini çeker, böylece maceraya açık hale gelir. Macera unsurunu sağlayacak olan şey, camdan gördüğü bir gençtir. Peşindekiler genci bıçaklar, genç kütüphaneye saklanır ve Callum nam çocuğumuz tarafından korunur. Elemanlar kütüphaneyi basar, bıçakladıkları eleman camdan kaçıp Callum'un hayalini gerçekleştirmiş olsa da bunu bilmezler, tam Callum'a tebelleş olacakları sırada kütüphane görevlisinin ortama girmesiyle dağılırlar. Callum kitaplardan yırttığı sayfalarla bıçak yaralarını temizlemeye çalışmıştır, bu yüzden kütüphaneden şutlanır ama hayalinin gerçek olduğunu görmeye paha biçilemez.

Porselen: Kırık parçalar bir araya getirilir, nesne eski haline kavuşur ve pütürlü yüzeyi hissedilir, bu eksikliktir. Tekrar bir araya geldiklerinde bütünden fazlası olurlar, bu tamlıktan fazlasıdır. Üç kız kardeşten biri intihar ettikten sonra geride bıraktığı çocuğuyla ilgilenen iki teyze var, çocukta da annesinin semptomları görülüyor. Annenin yerini çocuk aldı, yüzey pürüzlü olsa da tamdan fazlası var. Aralarındaki ilişkiler, çocukla annenin geçmişteki ilişkileri parçaların nasıl bir araya geldiğini anlatır. Nefis bir öykü.

Yanan Binalar: Rollerin değişmesiyle ilgilidir. İki sanatçının ilişkisinden bir gözlemci, bir gözlenen doğmuştur, gözlenen performansını umursamazlığına ve kabalığına borçludur ama gözlenen hep aynı yerde durmak istemez, zamanı gelince karşı çıkar. Yer değiştirmeleri sanatın dolaylı olarak yarattığı hiyerarşinin yıkılışını da betimler.

Birbirinden güzel on öykü kaldı, birinde cam kubbeye tırmanıp çocukluğunu görmek isteyen adamın özlemine şahit oluruz, bir diğerinde apokaliptik bir ortamda sürüklenen alkolik kadınla birlikte hayatta kalmaya çalışırız, meseleler çeşitlidir. Cape Town vardır bir de; hemen her öykünün geçtiği şehir olarak dış mekanı oluşturur.

Rose-Innes çok başarılı bir öykücü, okumanızı tavsiye ederim.

Drago Jančar - Kürek Mahkûmu

Johan Ot'u çağın ruhu olarak görmek mümkün. Yolculuğu boyunca her bir adımında yaşadığı kaotik dönemin farklı bir yüzüyle karşılaşırız. Milan Jazbec'in Ölümün Eşiğinde, Yaşamın Eşiğinde başlıklı değerlendirmesinde geçer, 17. yüzyıl Avrupa'sında bir gezgindir Ot, daha doğrusu her şeydir. Otacı, simyacı, bilgin, kaçak, kürek mahkûmu, büyücü, reformist, dönemin dejenere olduğu düşünülen ne kadar kimliği varsa sırayla hepsine bürünür ve siyasi olaylarla içten içe kaynayan bir coğrafyada oradan oraya sürüklenir. Yetmez, üzerine denize açılır. O dönemde gemilere itiş gücünü köleler sağlıyordu, Ot da onlardan biri olur. Cüneyt Arkın'ın filmlerinde görmüşsünüzdür, iki tarafa sıralanmış, zincirlenmiş adamlar kürek çekerler, yorgunluktan bayılırlar, ölürler, o hesap. Ot ölmez, delirmez de. Onun işi şahitliktir, Yeni Çağ'ın en alengirli, kaynar günlerine şahit olmadan ölmeyecektir. "Bu vartayı da atlatacağım, diye düşündü. Mutlaka bu vartayı da atlatacağım." (s. 380) Bence atlatmıştır, çağı sonlandıran Kara Ölüm değildi. Gerçi düşünüyorum da, Decameron'un ortaya çıkmasıyla birlikte belki yeni bir çağ da başlamıştır. Jančar böyle düşünmüş olabilir mi?

Jančar'dan Sorumlu Bakan Sedat Demir Facebook'ta yazmıştı, Jančar'dan aktardığına göre Eco'yla Jančar tanışmış, pek sevişmişler. Bir nevi tarihçe çıkarmış olmalarının, benzer düşünce yapılarının bunda büyük payı var sanıyorum, Kürek Mahkûmu'yla Gülün Adı iki yıl arayla çıkmış. Milan Jazbec'in tespitine göre benzer fikirleri irdeleyen cümleler var iki metinde de. Eco zaten işinin pîri, Jančar da deli araştırma yapmış da yazmış, bence günlüklere varana kadar pek çok belgeyi okumuştur. İşin tarihi boyutu bir yana, bilinen dünyanın dışına çıktıkça -deniz yolculukları vs.- fantastiğe varan bir dünyayı kurmasıyla Antik Yunan tarihçilerinin bol uyduruklu canlılarının benzerlerini de var ediyor. Dünyanın keşfedilmemiş alanları hurafelerle doldurulduğu için o zamanlar sonsuzluğa dökülen deniz, uzaya açılan kapı, cehenneme çıkan fare deliği falan var ve Ot'un maceralarında bunlar korkulacak gerçekler. Gerçi cehenneme çıkan fare deliği uygun bir benzetme, vebanın yayılmasında pirelerle birlikte fareler de oldukça etkiliydi.

Otuz Yıl Savaşları, din savaşları, cadı avı arasında yalnız bir yolgezer, gazası mübarek olsun.

Ot at arıyor, tabanvay oldukça tehlikeli. Berbat, sıcak bir hava var ve herkes dua ediyor, hastalığın belirtileri insanların ödünü kopardığı için yabancılara karşı büyük bir korku besleniyor. İhtiyarın teki, Ot'u hancıya yönlendiriyor. Hancı, Ot'a bir ev buluyor ve adamımız evine geçiyor. "Sefalete hoş geldiniz." (s. 18) Adamımızın parası var, Eski Dünya'yı dolanmak için her şeye sahip. Burada güzel bir ayrıntı var; hancı Ot'u kaçak bir kürek mahkûmu sanıyor. Anlatının sonuna doğrudan bir çıkış. Aslında şimdi düşünüyorum da, Ot'un uyandığı, kapatıldığı hücre de direkt sona ulaşabilir. Döngüsel bir yolculuktur bu belki, sondan başlamıştır.

Yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte tehlikenin orta yerine düşer. Geceleri ışığı sönmek bilmez, kim olduğu hakkında söylencelerden başka bir şey yoktur, Yargıç Lampretiç'in sevmediği bir insan türü. Üstelik çok da okuyor, o devirde insan o kadar çok ne okuyabilir? O kadar okuyan bir insan kolaylıkla hatalı düşüncelere kapılıp şeytanın yoluna sapabilir. Risk oluşturur Ot, ahalinin dikkatini çeker ama hakkında somut deliller lazımdır. Yıldızları izlemesi böyle bir delil değildir, çok okuması da. Hasta bir kadının kanını akıtarak hayat kurtarır, parasıyla Yargıç Joseph Albin ve tayfasını kazanır, her şey iyi gidiyor gibi görünür amma lakin ki öyle değildir. Kara pelerinli, yüzü ve saçları kapkara bir adam ortaya çıkar, gizli biraderlikten ve geceleri ateş etrafında toplanan insanlardan bahseder. Sandman? Değil tabii. Okült gruplar her yerdedir, çağın urları. Ot da bir şekilde bunlarla iletişime geçecektir ve dikkat çekecektir, pelerinli dayı bu konuda Ot'u bilgilendirir. Ot gerçekten de bir büyünün etkisi altındayken kalp yemeli bir ayinin orta yerine düşer ve gece sohbet ettiği halktan insanları şüphelendirir. Kara pelerinli yine ortaya çıkar ve artık kendilerinin kardeşi olduğunu söyler Ot'a. Kellesinin gitmek üzere olduğunu da söyler, Ot oradan uzar.

Gizlice girdiği evde bir köşede yatan yaşlı kadından yemek ister, kadın çığlık atmaya başlar, Ot kadını susturmak için yumruk atar ve kadının çocukları eve gelerek Ot'u hacamat ederler. Yargıç Lampretiç Ot'u sorgular. Bu kısım çok iyi; farklı insanların Ot tasviri ve adamımızın her sorgulamada kelleyi kurtarmak için hikâyesini değiştirmesi müthiş. Sıyrılamaz gerçi, suçludur çünkü yabancıdır. Yabancılar sevilmez, kelleleri alınır. Alınacaktır ama Ot sıvışır, biraderlik sağ olsun. Bir odun yığının üzerinde yanarak kül olduğu söylentisi yayılınca varlığından da kurtulmuş olur, artık tamamen özgürdür. Biraderler, Ot'u almak için mutlaka geri geleceklerini söylerler. Biraderlik çok güçlüdür, insanların cayır cayır yakıldığı yargısız infazların dünyasında varlığını sürdürür ve kaosun orta yerinde kurtuluşu muştular. Olabildiğince. Bizim için Ot'u kurtarmış olmaları yeterli.

Ot, kardeşliği ve halkı sorgular. Bir misyoner değildir belki ama kardeşliğin adamıdır, yine de bu umutsuz mücadeleye pek dahil olmaz. Bir yandan yeni katıldığı topluluktaki insanları inceler ve yeni kiliseler kuracak, ruhen aydınlanmış insanların bunlar olamayacağını düşünür. Umutsuzdur, yine de yola devam eder. İ.Adam nam biriyle tanışır, bu adam kokuşmuşluğu, cadı avını bitirmek için İmparator Leopold'un öldürülmesi gerektiğini söyler ve laf arasında kendi akrabalarının da cadı olduğundan bahseder, sadece Ot'a. Sonrası oldukça eğlenceli; bu ikisi başlarından geçen olaylar sonucunda bir tüccarın evinde yaşamaya başlarlar, Leopold'un kasabaya gelmesiyle birlikte işler iyice karışır. Bu noktada o dönemin doymak bilmez açlığı, cinsellik canavarı ortaya çıkar. Hiç kimse mantıklı düşünemez, beyin lobları kalçalara dönüşür falan, bir dünya seks. Sonuçta Ot yakayı yine ele verir, zaten yakalandığı zamanlar beynini kullanmayı bıraktığı zamanlardır, öbür türlü hep yırtar.

Kürek mahkûmu olur, denizler ayrı bir macera. Mahkûmluktan yırtar, sonrası yine öyle. Unutulmaz bir yolculuk, çağı aydınlatan güzel bir anlatı. Şiddetle tavsiye...

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Doris Lessing - İyi Terörist

Orijinal adı The Good Terrorist, incelikli isim.

Sonradan araya ek: Yazıyı bitirince kapağı buraya koymak için internette aranırken gördüm ki Kırmızı Kedi, İyi Terörist adıyla basmış. Bende 1992 tarihli AFA baskısı var, orada direkt Terörist. Başlığı düzelttim. Çevirmen aynı, Zeynep Sirer. İyi bir çevirmen olduğunu sezinledim, çeviri kokusu almadım.

İyi teröristimiz Alice'le Cennete Bir Koşu'daki Dr. Barbara'yı kıyaslayacaktım ama ne açıdan kıyaslayacaktım, heh, Barbara'nın yaratmak istediği düzende insanın tarımla ciddi şekilde uğraşmaya başlamasından hemen sonrasına ulaşmak hedeflenir. İdeal bir toplum için modern zamanların alışkanlıkları terk edilmelidir, Barbara bu hususta komününü hizaya sokmak için insanları öldürmeye başlayınca işlerin ters gitmeye başladığını anlayan esas çocuğumuz, doktora karşı çıkar ve yaşamını ucu ucuna kurtarır. Hastaneye götürülürken Barbara'nın yöntemlerinin aşırılık dışında doğru olduğunu düşünür. Sıkı ütopyanın kurbanı bol olur derler, aslında inançla alakalıdır. İnanırsanız olur, olanın yanında ölümlerin bir hükmü yoktur.

Alice'in farkı nedir? Alice de kokuşmuş düzeni yıkmak isteyen bir aktivisttir, dahil olduğu grupla birlikte değişimin yayılmasını ister ama öncelikle grubu ve işgal ettiği evi toparlamaya çalışır. İdealini öncelikle yakın çevresinde eyleme dökmeye niyetlidir ama aynı amaç için bir araya gelmiş olsalar da onca insanla uğraşmak zorundadır Alice. Ballard bir durum yaratıp karakterlerini ortalığa salarak hareketlerini gözlemler, Lessing'te ise ilişkiler ve ilişkilerden doğan yeni olaylar vardır. Ballard belli bir tez üzerinden metni kurarken Lessing sadece aktarır, karakterlerin geçmişleri ve şimdileri anlatıyla birlikte açığa çıkar. Zamanda sıklıkla yolculuk yaparız, Alice'in ailesiyle ilgili meselelerinde çocukluğuna ve gençliğine gideriz. Alice odaklı bir bakış açımız var, bu kadın çok ilginç.

Alice'le Jasper'ın işgal evine gelmeleriyle başlıyoruz. Daha ilk sayfadan Jasper'ın Alice'in bileğini sıkıp istediğini yaptırmaya çalışmasıyla ilişkileri hakkında bir fikir ediniriz ama sonradan göreceğimiz üzere Alice'in izin verdiği, bazen kendini kaptırıp boyun eğdiği bir oyundur bu. Jasper kendi çapında okumuş, genç bir adam. Alice otuzlarını çoktan ortalamış, yıllarını evleri ve grupları adam etmeye çalışarak harcamış bir kadın. Fraksiyonlar onu amacından saptıramaz; Komünist Merkez Birliği'nin olduğu söylenen eve geldiklerinde Bert ve diğerlerinin IRA'ya katılmak istediklerini öğrenir ama bunu sonra halledilecek bir mesele olarak görür, öncelikle çimento dökülmüş giderleri açtırmak, elektriklerin kesilmesini önlemek gibi aciliyeti olan işleri halletmek ister. Bunlarla uğraşırken evde kalan diğer gomanikleri tanır.

Son derece sinematik bir dil; karakterler, karakterlerin kimlikleri ve gerçekleşen olaylar öylesine iç içe geçmiştir ki Alice'in ailesiyle münasebetlerinin yer aldığı kısımlar dışında müthiş bir akış sağlanır, adeta plan sekans. Gerçeğe olabildiğince yakın bir anlatı, çok keyif verici. Neyse, Pat ve Bert'in siyaset yüzünden bozulan duygusal ilişkilerine hayıflanır Alice, aslında öyle düşünmese de aklından o tür düşünceler geçer, anlatıcının dediğine göre. Alice'i bütün insanlığı küçük kardeşi yapmak isteyen bir terörist olarak görüyorum; sıcak bir yemek, beyaz çarşaflı bir yatak, bütün insanlar için lazım olan bu. Bu özlemi, düzenin değişmesi için göstereceği eforun büyük bir kısmını alır. Geri destek gücü olarak görülebilir kendisi; eyleme geçenlerin ikmal kuvveti gibidir ama eylemciler tarafından küçümsenmekten kurtulamaz. Lessing oldukça başarılı bir karakter yaratıcısı, gerilimleri ustalıkla yansıtıyor. Aralarında üniversite diplomasına sahip olan bir tek Alice var ama hiçbir zaman iş aramamış, kendini olayların ortasında bulmuş ve Jasper'la da böyle tanışmış. Sömürüldüğünü biliyor ama Jasper'dan ayrılamıyor, ablasıymış gibi. Sırf ikisinin arasındaki ilişki bile Lessing'in kurgu ustalığını yansıtmaya yeter. Karakterlerin şiveleri bile önemli bir yapı taşı, geldikleri sınıfları belli ediyor ve farklı şiveyle konuşmaya çalışanların kodları kolaylıkla çözülebiliyor. Bir anlamda oldukça "yerli" bir romandır bu ama demografik yapı hakkında yeterli sezgi sunuluyor okura.

Alice'in ailesi... Babanın fabrikası var, anne entelektüelleri etrafına toplayabilen nüfuzlu bir kadın. Durumları iyi, Alice'in eleştirisi burjuvaziye yönelik. Zenginlik ve bencilliğin son bulacağı bir dünyada ailesinin kendisini anlamasını bekliyor ama böyle bir şey olmuyor tabii. Kendince durumu eşitliyor Alice, para gerektikçe annesinden ve babasından para aşırıyor, sonucunu düşünmeden. Hedefe obsesif bir şekilde bağlı; araç hiç önemli değil. Kendi doğrularının dışına çıktığı pek görülmüyor, belki finalde. Mesela evin tamiratı için çağrılan sünepe gence hak ettiğinin verilmesi konusunda evin diğer sakinleri pek bir çaba göstermiyorlar, hatta bu konuyu umursamıyorlar bile. Davanın çıkış noktasının anlaşılmadığını, karakterlerin kendi amaçlarının peşinde körleştiğini görüyoruz. Sıkıntılarla ilgilenen kişi Alice'tir, hatta eve belediye tarafından el konulmasını engellemek için bürokratik işlerle uğraşıp devlet dairesindeki görevliyi analiz ederek kendi cephelerine çeken de Alice'tir. Bir de bu var; Alice'in insan sarraflığı. Alice çözücüdür, insanları anlar ve ona göre davranır. Başarılı bir bukalemundur, öyle olmasa daha en başta ev yaşanamayacak bir halde, öylece kalacaktı. Pratik bir kadındır aynı zamanda, okunması gereken kitapların gerektiği kadarını okumuştur, gerisini anlayacak bir idrakı yoktur.

Evle alakalı çöpçüsünden elektrikçisine bir yığın uğraş var, Alice'in enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Ne kadar güçlü olsa da işgale uğrayana kadar o evde yaşayan çocuğun evden atılmasına engel olamaz, bu da canını pek sıkar. Önce yakındakiler, sonra diğerleri... Sömürü düzeni bu şekilde yıkılacaktır, bizzat sömürerek değil. Sınıf bilinci konusunda Alice'in de falsoları vardır, orta sınıfın nezaketinden ve tavırlarından hiçbir şey anlayamadığı için bu sınıfın insanlarının samimi olduklarını düşünmez ve onları pek de sevmez açıkçası. Anlayabildiğini sever Alice.

Hızlandırıyorum. İki yan evde farklı bir grubun evi vardır ama buradakiler gizemli insanlardır, IRA'yla bağlantıları olduğu düşünülür. Alice evdekilerin başı olan adamı bir türlü çözemez. Moskova'dan mı ne geliyordu, öyle bir haller vardı ama hatırlayamadım şimdi. İsabet oldu, sıkmaya başlayacaktım yoksa. Bert'le Jasper'ın koftiden devrimcilikleri, katılmak için İrlanda'ya gittikleri IRA tarafından da fark edilir ve geri postalanırlar. İşler evdekiler için umdukları gibi gitmez ve bombalı bir eylem yapmaya karar verirler. Bu eylemin anlatımı da müthiş, mutlaka okuyun yahu. Nihayetinde Alice bu eyleme katılmaz ve komünün çığrından çıkan devrimciliğini bitirmek için somut bir adım atar, ne olduğunu söylemiyorum. Lenin'in deyişi: "Ahlak devrime dahildir." Gibi bir şey. Alice için böyle değildir, o yüzden iyi bir teröristtir zaten.

Sosyal ve bürokratik ilişkilerdeki detaylar müthiş, devrimin ve devrim yolundaki eylemlerin sorgulanması da öyle. Bana kalırsa her aktivist bu romanı okumalı. Bana kalır sanırım. Benim sayfam oğlum, istediğimi yazarım.

Şu albümü dinlemeyeli de kafadan on sene olmuştur. Hatırladım da mutlu oldum. Şarkının son üç dakikasının güzelliğini anımsayınca Küçükyalı'dan trene bindiğim zamanlar da kendiliğinden geldi. Kadıköy'e giderdim, 2002 veya 2003. 14 yaşındaydım, köklerdim sesi... Vay be.

25 Ağustos 2017 Cuma

Necib Mahfuz - Düğün Evi

Karakterleri katman olarak kullanır Mahfuz; gerçeğin görülebilmesi için her karakter kendi kurgusunu anlatmak zorundadır. Yaşamı olduğu gibi aktarmak mümkün değil, analitik zekamız veri olarak gelen her şeyi tartar, düzenler ve boşlukları kendisi doldurarak bir ürün olarak sunar. Anılar, gerçeklik algısı, hayal gücünün üretimleri, hemen her şey bu işlemin ürünü. Öznel gerçeklik diyorum, dedim.

Katman şu; kurgusal bir metin yaşanmış olaylardan beslenerek yazılır ama herkesin gerçeği başkadır, bu da karakter sayısı kadar katman demektir. Son kişiye kadar gerçeğin ne olduğunu bilemeyeceğiz, en azından o bize oyun oynamayacak ve gerçek bir nokta koyacak. Sonsuza kadar küçülen sayısız Matruşka yok, sonuncusu bölünmüyor. Abbas Yunus -sonuncu- haricindekilerin her biri aynı dünyayı farklı biçimlerde doğuruyor. Gerçi Abbas Yunus'un daha uç bir girişimi var; yazdığı oyunla farklı bir geçmiş yaratıp diğer karakterleri bu geçmişi sorgulamaya itebildiği gibi geleceği de belirler, intiharını önceden bildirir. Çatışmayı sağlayan unsurlar, karakterlerin yakın ilişkileriyle kurulmuş ağda halihazırda mevcuttur, ölümse oyunun ihtiyaç duyduğu müthiş final için gereklidir. Stranger Than Fiction mıydı o film, hani yazarın yarattığı karakterin gerçekten var olduğu ve yazılanlardan farklı olmadığı? Eserin muhteşemliğe ulaşması için yazarın karakterini öldürmesi gerekir ama yüreği elvermez, eser kusurlu olursa olsun. Abbas Yunus yaşadığı yıpratıcı yılların etkisiyle kendini öldürüyor, öldürmek zorunda, hayatı boyunca yazdığı bir oyunun sahnelenmesini bekledi ve üçüncü denemesinde, Düğün Evi'nde başarıya ulaştı ama diyetini geç ödedi. Karakter yazarını öldürdü bir anlamda.

İsim yok, ön sözü çevirmenin yazdığını varsayıyorum. Kendisi iç ses tekniği, bilinç akışı gibi tekniklerin kullanımını kolaylaştırmak için birinci tekil şahıs anlatımının kullanıldığını söylüyor. Bu ilgimi çekti biraz, bu tür bir anlatım kullanılmadan akan bir zihin var mı? Metnin zihni? Belki denk gelmişimdir ama bilmiyorum, bir örneğini görmek ilginç olurdu. Gerçi Perec yapmış olabilir. Bir de Abbas hakkında şu var: "Diğer karakterlerin tersine, kendi yaşamını ve diğerlerinin yaşamını, farkında olmaksızın kullandığı yaratıcı bir güçle dönüştürmeyi başarmıştır." (s. 7) Yaratma gücü bir tek onda var, doğal.

Belli bir süre, belli olaylar dört karakterin bakış açısından anlatılır. Olaylar -hepsi olmasa da- olduğu gibi oyunda da yer alır. Aynı olayı dördünden birden görebiliriz, her karakter olaylara kendi düşünceleriyle yaklaştığı için anlatım zenginleşir. Dönemin sanat dünyasının dinamikleri, politik olaylar vs. arka planda görünür.

Ben süreç hakkında pek bir şey anlatmayacağım, karakterleri inceleyip noktayı koyacağım.

Tiyatro vasıtasıyla tanışan Kerem Yunus ve Halime El-Kebş birbirlerini severek evlenirler ama bir süre sonra hayatın zorlukları, parasızlık vs. sevgiyi tavsatır. Kerem Yunus'un evi kumarhane ve genelev olarak kullanmaya başlamasıyla rahat etseler de polis mekanı basınca hapse girerler, çocukları Abbas yıkılır. Abbas hassas, sanatçı ruhlu bir çocuktur. Derslerine zor şartlarda çalışır, yazdığı iki oyun tiyatronun sahibi Serhan tarafından geri çevrildikten sonra yaşadıklarını oyunlaştırmaya karar verir. Bu kez başarılı olur, hayatı pahasına. İşin içinde Tahiye var ama bu yazıda da gizem unsuru olsun Tahiye. Kendisi aynı zamanda Tarık ve Abbas arasındaki düşmanlığın sebebidir.

Aktör Tarık Ramazan: Ellili yaşlarında, Tahiye'ye aşık. Oyunda Abbas'ın Tahiye'yi ve çocuğunu öldürdüğünü okur okumaz Serhan'a çıkışır, Abbas'ın katil olduğunu ve bir şeyler yapılmasını söyler ama Serhan sorumluluğu üzerine alarak bunun sadece bir oyun olduğunu belirtir, sonuçta gerçeğin yazıldığı gibi olup olmadığını Abbas'tan başka bilen yoktur. Tarık, geç yaşında ilk kez başarıyı tadar, rolü kendisine ün getirme potansiyeli taşır ama oyundan nefret etmektedir, iç çatışma yaşasa da başarıyı gerçeğe, kendi gerçeğine tercih etmiştir. "Geçmişe ve şimdiki zamana lanet olsun." (s. 37)

Kerem Yunus: "Abbas. Bu acı hayata tat katan tek şey. Abbas benim tek umudum." (s. 39) Oğlunu bu kadar seven bir baba nasıl herkese sırtını döner? Basit; afyon. Uyuşturucu bağımlılığı beynini yavaş yavaş uyutur, sevdiklerini kendinden uzaklaştırır. Oğlan ebeveyninin yaşam tarzından nefret eder etmez baba da oğlunu evlatlıktan reddeder. Yunus için iyilik boş laftır, yıkım karşısında hiçbir önemi yoktur, tiyatroda ve camide tekrar tekrar söylenen boş laflardan ibarettir. Devletin genelevleri açık açık işletmesinin yanında kendinin hapse atılmasını kabullenemez, oyundan öğrendiği kadarıyla eşiyle kendisini ihbar eden Abbas'tır. Devlet ve oğul iki düşmandır artık, çürüme devletin oluşumuna kadar giden yolun en alt basamağından itibaren başlamıştır. Anneyle oğulun sevgi dolu ilişkisini kıskanan baba, oğulun annesini oyuna fahişe olarak almasıyla mutlu olur, ailenin yıkımı tamamlanır.

Halime El-Kebş: Eşiyle aralarındaki ilişkiyi kendisinin perspektifinden tamamıyla görürüz. Abbas'ın idealizmine, iyiliğine inanan tek kişidir belki, bu yüzden üzüntüsü ağır olur. Oğlunun bir melek olduğunu, kendisine asla ihanet etmeyeceğini düşünür ama oyun öyle söylemez, Halime neye inanacağını bilemez ve çöker. Bir diğer çatışma da Abbas'ın Tahiye'ye aşık olması ve onunla evlenmek istemesinden doğar. Abbas, Halime'nin de tek umududur, bu yüzden herkesle düşüp kalkmış Tahiye'yle evlenmesini istemez ama kendi geçmişini hatırlayınca işin içinden çıkamaz. Bir yerlere gelmek isteyen bütün kadınlar kendilerini kullandırmak zorunda kalmıştır, Tahiye'nin Halime'den pek bir farkı yoktur kısacası. Oğluyla arası bu yüzden açılır.

Abbas Kerem Yunus: Adeta bir Deus ex machina gibi noktayı koyar. "Çocukluğumda yalnızlık ve eski ev, yoldaşlarımdı." (s. 101) Annesiyle babasından yönlendirici pek bir etkiyle karşılaşmaz, kendi yolunu kendi çizmesi gerekir. İhmaller zamanla büyür, Abbas anneyle babadan uzaklaşır ve yoksullaşmalarının onların suçu olduğunu söyler. Baba uyuşturucu bağımlısı olunca Abbas'ın gözünden düşer, anne de Serhan'la bir odaya girerken görülür ve oğlu için değerini yitirir. Tahiye'ye aşık olup onunla birlikte evi terk etmesinin ardında bu olaylar vardır. İhbar meselesi de yürek soğutmak içindir aslında, gerçekte böyle bir şey olmamıştır.

Tahiye-Abbas aşkı gerçek. Şöyle; biri için sigaradan, alkolden, en ilkel ve basit bağımlılıklardan kurtulmak gerçek aşkı simgeleyebilir. Tahiye alışkanlıklarından kurtulur, bir de çocuk verir Abbas'a ama hastalanıp ölür, çocukları Tahir de ölür, Abbas bir başına kalır. Bundan sonrası hayal edilenlerle gerçekler arasında dramatik bir sorgulamanın ürünüdür. Sanatı bir arınma olarak gören Abbas hayalinde ailesini ihbar eder ve ihanetlerinden ötürü karısıyla çocuğunu öldürür. Yaratıcılık ateşi söndüğünde yaşama dair duyduğu sevgisizlik kalır elinde, hayal gücünün ürünleri gerçeklerle yeterince kaynaştığı zaman Abbas için anlamsızlık ve yokluk ortaya çıkar. Sonu yok, burada kalsın.

Anlatım tekniği ve mevzusu pek iyi, büyük yazardan şahane bir roman.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Nikolay Leskov - Mtsenskli Lady Macbeth

İki öykü. İlki Lady Macbeth'in kara yazısıyla ilgili olandır. Leskov alelade bir halk söylencesini aktaracakmış gibi yapıp Katerina Lvovna İzmaylova'nın özenle kurgulanmış hikâyesini anlatmaya başlar. Acıklı. Katerina'ya Lady Macbeth denmesinin manası derindir, lakabı soylular takmıştır ve hikâyenin kendileriyle alakalı bölümünden korkuyu, genelinden de eğlenceyi kendilerinin kılmışlardır. Alt sınıftan bir kadının becerdikleri kalantorlara dehşet salmıştır, ders niteliğindedir.

Katerina güzel değil de alımlıdır. Seçme şansı olmadan zengin bir tüccarla evlendirilir. Tutkusuz, durgun bir yaşam sürdürülür. "Uyandığında ise, onun yüzünden insan güle oynaya kendini asar dedikleri Rusya'ya özgü o sıkıntı, tüccar evinin o sıkıntısı yeniden başlardı." (s. 11) Tüccar evden uzaklaşır, yeni yatırımların peşinde koşar, o sırada Katerina Sergey'le tanışır. Sergey şeytan tüylü, yakışıklı bir işçidir, kurduğu münasebetler yüzünden çalıştığı yerlerden kovulmuştur ve son durağı Katerina'nın mekanıdır. Katerina bir gün işçilerin yanına iner, kuvvetli bir kadındır ve Sergey'e meydan okur. Sergey resti görür, eğlencesine kadını kucaklayıp kaldırır. Evlilik yoluyla sınıf atlayan Katerina'yla aynı düzeydedir aslında, bunun farkındadır ve kadının aklını çelmeye çalışır. Çeler. Katerina aşık olur.

Tüccarın babası yaşlı bir adamdır ama canının çoğunu korumayı başarmıştır, geliniyle paryasının arasındaki ilişkiyi öğrenir, Sergey'i bir temiz kırbaçlar, kadının da derisi yüzülecektir ama bunlar hiçbir zaman gerçekleşmez, Katerina adamı zehirler ve sırları saklı kalır. İlginç bir şekilde diğer işçiler, ahali bu ölümden şüphe duymaz. Ölüm ölümdür tabii de, Katerina'yla Sergey arasındaki ilişki fısıltı gazetesi aracılığıyla öğrenilmiştir. Anlatıcının da belirttiği üzere kimsenin işkillenmemesi ilginçtir. Hikâye deyip geçelim. Bir anda ortaya çıkan kedinin öldürülen adamın ruhunu taşıması, konuşması da Rus folkloru ürünüdür diyelim, Bulgakov da kullanmıştı bunu. Bu kedi yüzünden ilk çatlak ortaya çıkar, Katerina Sergey'i sığ bulduğunu söyler, ayrıca adamda sadakat namına pek bir şey yoktur ama Sergey'in değişmesi için bir sebep de yoktur, adam olduğu gibidir, bir meydan okumayı görmüş ve kazanmıştır, bu kadar. Katerina aşkının etkisiyle daha yüce bir şeylere kapı aralansın ister. Nafile. Sergey kadından sıkılma belirtileri gösterir. Tam o esnada günah derinleşir.

Öldürülen tüccarın yeğeninin yatırımlarda payı vardır, kendi payının yönetimi için ninesiyle -ninesiydi galiba- eve gelir. Rakiptir, Sergey'in zengin olma hayalini baltaladığı için ortadan kaldırılması gerekir. Kararı Katerina vermiş gibi gözükür ama Sergey kadınla oyuncak gibi oynar ve cinai eylem vuku bulur, üstelik çocuk dini bir kitabı okuduğu sırada. İnancın intikamı gelecektir ama önce tüccarın ölümünü de göreceğiz. Adam eve döner, yolda bir şeylerin ters gittiğinin haberini almıştır ve mevzuyu çözer, lakin Katerina kocasının gözünün önünde Sergey'le oynaşıp adamı delirttikten sonra onu da öldürür ama bu kez yakayı ele verir. Kiliseden çıkan birkaç kişi evde ne olup bittiğini görür, kalabalık toplanır, bizimkiler kıskıvrak yakalanır. Kasa/kilise her zaman kazanır.

Sonrası Katerina'nın diyeti gibi. Sibirya'ya postalanırlar, bütün üstünlüğünü kaybeden Katerina, Sergey'in yediği herzelere katlanmak zorunda kalır, dayak yer, alenen aldatılır, dalga konusu olur. Nihayetinde Sergey'in takığı kızı tuttuğu gibi denize atar, kendini de. Eli boş gitmez.

Kıssadan hisseli, etkileyici bir öykü. Film uyarlamasının şu aralar vizyonda olması lazım. Malum ortamlara düştü, yarın izlemece.

Ek: Saçmalamamı ibret olsun diye bırakacağım, uydurmanın böylesi... Aslında tüccarı öldürüp gömüyorlar, sonrasında çeşitli fantastik işler başlarına gelmeye başlıyor ki akılları başlarına gelsin. Çocuk sonra ortaya çıkıyor.

Şeytan Kovma ikinci öykü. Anlatıcının uyarısıyla öğreniyoruz ki öyküde bahsedilen ayin sadece Moskova'da gerçekleşiyor, bir de gerçekleştirmek için zengin olmak lazım galiba, saçılan paranın haddi hesabı yok. İlginç bir öykü; çevresinde yaşam göremeyen bir adam içindeki şeytanlardan kurtulmak ister ama şeytanlar onu ayaklarından çekmektedir, aşağı. Kurtulur gerçi, ilginç ritüeller eşliğinde. Cin/şeytan çıkarma konulu, mümtaz bir öykü. Mümtaz? Mümtaz.

Leskov'un yaptığı güzel iş; halk hikâyelerinin zenginliğini yazına dökmek, dinamiği korumak maharet isteyen bir iş ve bu büyük yazar bu işi nefis kotarıyor. Bir saatte hacamat edersiniz, güzel kitap.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Leylâ Erbil - Hallaç

Erbil'in öykülerinde insanlar boş bir sayfadır da çevredeki edimlerle doldurulur gibidir. Odakta nelik, kadınlık, ilişkiler, yirmi beş yaşın içinden geçen hemen her şey vardır. Doldururlar ama kendilikleriyle değil, odaktan göründükleri biçimde. Örneğin öykülerden birinde anlatıcıyı takip eden kuş bir insandır, toplumdur, bilincin bilinçaltına saldırısıdır, korkudur. Bu tür sembolleri dile indirgeyebiliriz; dil bilinçaltı karşısında iflas etmiştir, yetersizdir ve şeylerin anlatımında kendi biçimini dayatır, bu açıdan zorbalığının alaşağı edilmesi gerekir. Yüklemler anlamı/anlamsızlığı gerektiği ölçüde yüklenmez, o da eksik olur, cümlede yer almaz. Noktalama işaretleri türetilmiştir, mevcut olanlar yansıtılanı tam olarak karşılamaz. "Şey" yerine "nen" kullanılmıştır, bu da bir hassasiyettir. Bir iki yerde "şey" kullanılmış gerçi, olsun. Alışkanlık. Karakterler yokun içinden gelir, yarım. Amorf, yarı varlıklardır. Mekanlar da öyle. Ampirik olgulardır, tabii yaşamı sığışılacak bir şey olarak görmenin sonucu tamamlanamazlar. Özgürlüğü başkanın gözünden görmek, kendiye dair bütünlüğü oluşturamaz. Maksat buysa eğer, sonsuza ıraksar.

Varoluşun dörtnala sürüldüğü zamanlarda yazılmıştır, epigraf Beckett'a aittir: "Nothing is more real than nothing." Yokun birinciliğini kutlarız, onun anlaşılması binlerce yıl önceye dayanır ama kendini tam olarak, en azından yeni bir bağlamla, dönüştüğü son biçimle gösterebilmesi için insanın makineleşmesi ve bombalar altında parçalara ayrılması gerekmiştir. Özgürlüğü ve yoku birbirine yakıştırıyorum; birbirine omuz vermiş iki dava arkadaşıdır. Özellikle bu dönemde.

Erbil hiçbir kitabıyla hiçbir ödüle katılmamıştır, sanırım en sevindiğim şey bu. Niye sevindim, sanatla ilgili görünüp aslında yakınından dahi geçmeyen bir sıralamaya girmediği için. Başka, bu ilk kitabıdır, öyküler 1959-1971 mamulüdür. Varoluşçuluk, Gerçeküstücülük, Beat 'em Upçılık tarzı işler barındırır. Üç bölümden oluşmaktadır, her bölümden üçer öykü alacağım.

Yatak: "Değişen ne var? Hiç. Bayağılıklar değişmiyor ama, yıllar yılı önünde tutuyor kişiyi." (s. 11) Anlatıcının yatağı güneşlendirilmeli, öykü boyunca gerçekleşmiyor bu, gerçekleşmesi bir ihtimal olarak hep orada duracak, tekrarlanacak ama kimse buna yeltenmeyecek. Nesnelerin kayıp gitmesi anlatıcının dikkatini çeker, sanki etkileri hiç yokmuş gibidir. Dokuntusuz, sıyrılma der anlatıcı. Arkadaşları sevişir, anlamsız. Sevi yoktur, kelimededir, fiili bir geçerliliğinden söz edilemez. İçilir, konuşulur, Beat adamlarından birinin yazdıklarından bahsedilir; kişinin karısının üstünden başka kadın düşünmesi Brautigan'da vardı, belki odur, belki değildir. Sıkılmaktan bile sıkılırlar, KUŞ -yukarıda bahsettiğim- hep oradadır ama böyle büyük büyük yazılmaz, biçimi büyüktür de boyutu alelade harf gibidir. KUŞ'un diğerlerinden büyük olması için de bir sebep yoktur. Sonda anlatıcıyla konuşur, onun elinde olduğunu söyler. Anlatıcı öyle sandığını söyler. Söylemde kalırlar. Son.

Bilinçli Eğinim I: Kesik yemiş cümleler hızlı akardır. Özgürlük ve edim meselesi üzerinedir.

Anlatıcı don çalar. Ucuz bir don. Sevi istemediğini tekrarlar, sevi yitmiştir. Neden anlattığını da söyler, aslında söyleyemez. Bir nedeni üzerine iliştiremeyecek kadar soyutlaşmıştır, oyalanır. Gemisinin kalkmasına iki saat varken donu çalar, yakalanır. Çantasına bakılır, dolu parası vardır. Öyleyse neden? "Öykü uğruna kişiyi sonuna dek getirme deneyi", büyük-küçük yazılı, KUŞ gibi. Bu KUŞ mesela büyük, bu değil. Anlatamadım. Neyse, olgular anlatıcıyı değil, anlatıcı olguları yönetir, olay yaratma yetisi sınanır. Vivre Sa Vie'de Nana'nın arkadaşıyla otururken söyledikleriyle paralel; eli kaldırmak, sigara içmek, yaşamak sorumluluk ve özgürlüktür, yaşam aşağı yukarı budur ve bundan kaçış yoktur.

Bilinçli Eğinim II: Rüstem anlatıya girip çıkar, neşeli ve neşelendiricidir, en azından hayata heyecan katar. Anneyle babanın ölüsü ıtırla fesleğendir, büyürler. "Korkmadığını sanan korku" yanında "korktuğunu sanan korkusuzluk" vardır, birazdan ölüneceğini söyler anlatıcı, kimselerin ondan ummadığı.

İkinci bölüm Sait Faik içindir, yazarın büyük yazara hediyesidir.

İncik Boncuk: Trende tanışmaların teki. Anlatıcı yazar, eşi çalar, sanat dolu bir çift. Trende öyle ahım şahım pek bir özelliği olmayan kızla tanışan anlatıcı, yaka silkmekten bunalıp arazi olur ama kızla eşini eve davet etmiştir bile. Güzel bir akşam yemeği, gittiklerinde misafirlerin pek de fena olmadıklarını söyler adam, anlatıcı içlenir ve adamın sigarayı bırakması gerektiğini söyler. Adam sigara içmemiştir. Trendeki olmaz bir tesadüften olmayan bir gerginlik.

Üç Arkadaş ya da Oyun: Üçü de birbirine benzemez, üçüncü gelmeden ikinin anlamı yoktur, üçüncü mutlaka duman edilir, yerilir ve bu döngü sürer. Anlatıcı ve gözlemci arasında anlatıdan başka bir ilişki yoktur, gözlemci aralarına karışmak ve yeni yaşam olasılığını kucaklamak ister ama fırsat bulamaz.

Üçe tamamlayamadım, üçüncü bölüm geldi. Adı Kırmalar.

Öykü: İzlekler, betimleme, diyalog vs. başlıklar halinde verilmiştir, bileşenlerinden bir öykü yaratılmıştır, tersine öykü denebilir; öykü gerçekten kurgulanmış bir haldedir. Kafası da oldukça karışıktır, gerçeğin epey üstündedir.

Uğraşsız: Çaba gösterilmeden yaşam. Şey, bu Esirgeyen Gökyüzü'nde kadının bedevilere katılmasından sonrasını mezkur öyküdeki hanımın halleriyle benzeştirdim, bilemiyorum, seçim yoksa sorumluluk da yok, yine de sevgisiz, çabasız, erkeğin koldan çekelemesiyle ilerleyen bir yol kafayı suya daldırıp avaz avaz bağırmaya yol açıyorsa...

Bay Suret ağır top, elleşmiyorum.

Leylâ Erbil mühim bir yazar. Karanlığın Günü dışında bir şeyini okumamıştım, bu ikinci. Erbil dener, en başa bunu koymak lazım. Biçimi, sentaks bükmeyi eşeler. Zordur, birazcık emek ister. Su ister. Yoka ve saçmaya sevi ister, kendi deyişiyle. Seviyi.