24 Ocak 2017 Salı

Maja Beutler - Flissingen Haritada Yok

Bir kere basılmış. Sahaflardan ve malum siteden edinebilirsiniz. Yazarın başka kitabı çevrilmemiş, Yıldız Ecevit'in ön sözünden yola çıkarak söyleyebilirim ki büyük kayıp. Sözcüklerin bazı anlamlara gelmemesi, iletişimsizlik gibi meselelerden Pirandello hassasiyetine yakın bir anlatı dünyası kurulduğunu düşünüyorum. Yayınevleri, çevirmenler göreve.

Yine aynı ön sözde yazarın 1968'den sonra ortaya çıkan nispeten özgürlükçü ortamda feminist yazarların da kendilerini gösterdikleri söyleniyor, bunlardan biri Beutler. "Beutler'in yapıtlarında egemen anlatım tutumunu, insanın kendisine ve çevresine karşı geliştirdiği eleştirel bilinç belirliyor." (s. 8) Meselesi bariz bir yazar Beutler; birey-toplum ilişkisinin çıkmaza girdiği noktaları, bireyin toplumsal yapılar karşısında önceden belirlenmiş koşullar altında verdiği tepkileri inceliyor. Kurmacasında iç içe geçmiş anlatılar, bireysel ilişkilerin sözcük yığınları karşısında iletişimin sekteye uğramasının güzel bir yansıması. Pirandello'dan bir bölümle karşılaştırma yapacağım, ilk alıntı Beutler'dan: "'Artık sağlığına kavuştun' diyorsun sürekli; ben de sana, 'Evet, artık sağlığıma kavuştum' diyorum. Ama tümceler bizi taşımıyor, başaramıyoruz. Birbirimizin yanısıra uzanıp susuyoruz. Gerçeği yansıtmayan tümcelerin arkasına sığınıyoruz." (s. 9)

Bu da Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi nam kitabından: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık; oysa gerçekte birbirimizi anlamadık." (s. 48)

Beutler iyi bir öykücü, text-context uyumu hoş.

Mahkeme: Kafkaesk. Mahkeme sürerken gençlerin karşısında yerini alan yaşlılar, özel iletişimin varlığını sürdürmesi gerektiğini söyler. Gençler tam tersini iddia eder. Mektupların içerikleri ve kanundaki maddeler araya serpiştirilmiştir, bireyselliği bitiren toplumsal temayül sergilenir. Her şeyin apaçık olduğu bir toplumun daha huzurlu olacağı düşünülür, yaşlıların zamanı geçmiştir. Öykünün sonunda yaşlılar ayağa kalkar, gençlerin karşısında son bir duruş sergilerler. "Hayır" diyebilmenin erdemi varlığını sürdürür.

Resim Yapmasına İzin Veriyorum: İzin ironik bir hadise tabii, memur adamımız Max, Elsa'yı memnun edemediği gibi kişiliğinden de tamamen def edilmiştir. Hikâye anlatamaz, odanın havalandırılması gerektiği konusundaki düşünceleri külfet haline gelir. Bağ öyle onmaz bir şekilde kopmuştur ki Max, Elsa'nın yaşamında neyin önemli olduğunu bilemeyecek hale gelmiştir. Özneliği değersizlikle birlikte yitmiş, nesneliği de beş paralık olmuştur. Muştur da muştur, hayalete dönüşen bir adamın öyküsü.

Sözcük Müzesi: Anlamsız bir sözcüğünü müzeye kaptıran adamla ilgilidir. Sözcüğün bir anlam ifade edip etmemesi önemli değildir, mühim olan sahibin haklarından sonsuza kadar feragat etmesinin acısıdır. İnsanlar sahibe güler, müze görevlisi adamı pışpışlar, kişiliğin bir parçasının herkese sergilenmesinin ve kimse için bir anlam ifade etmemesinin acısı daimdir.

Blues: Ölümün umut olarak algılandığı bir dünyanın biçimlendirilmesiyle ilgilidir. Trafik kazaları haricinde ölüm meleğine pek iş düşmeyecektir, herkes mutlulukla yaşamına devam edecektir, tabii ölümün yaşamın bir parçası olduğuna inanılmayan bir dünyada.

Bekleyiş: Kocası ölümü bekleyen bir kadının kitapçıyla girdiği diyalogla derinden bağlantılıdır. Bilge Karasu bunu üçlü olarak kurgulamıştı, burada ikili. Kadının aklından kocasının pek zamanının kalmadığı geçerken satıcı kitapları sayar, birinin düşünceleriyle diğerinin sözcükleri iç içe geçer ve iki insanın gerçekten birbirini anlayamamasına yol açacak duruma şahit oluruz. Siz ne konuşuyorsunuz ya, öyle bir acım var ki dünya batsın, herkes ölsün sendromu. Hani aşık olduğunuz kişi sizi terk ettiğinde falan olur. Hah, o. Bir de zamanı kitaplarla ölçme meselesini düşündürür ki o da mühim. Acaba okunacak kaç kitaplık ömrümüz kaldı?

Şimdi Adım Irma Kramer: Evet, son derece feminist bir öykü. Yaratılan personalarla ilgilidir. Benim bir tanesinin adı Erbil Yaşmaklı, bir iki dergide şiirlerim basılıyor mesela. Servet Büyükyangöz adıyla bir gazetenin kitap ekinde kitap tanıtımı yazım çıkmıştı. Kendinizi kaç kişiliğe bölmek isterseniz o kadar kişisiniz, Hawthorne'a göre mühim olan asıl kişiliğinizi unutmamanız. Unutmayın. Bu öyküdeki kadın unutmuyor. Bir kişiliği sanatçı, diğeri tutkularından vazgeçmek zorunda kalmış mutsuz bir eş. Hangisi gerçek kişiliği, onu sezmek güç. Arada bir form oluşmuş, anlatıcı o. Üçüncü bir kişi.

İşin bu boyutu zannediyorum çok önemli, azıcık Güzin Abla'lık yapacağım. Lütfen birlikte olduğunuz kişinin tutkularını, zevklerini öldürmeyiniz. O kişiyi lüzumsuz can sıkıntılarıyla darlamayınız. İnsan sosyal bir varlıktır, sosyalleşmenin gereği insan ilerleyecektir, gelişecektir ve dönüşecektir. Lütfen bunlar olurken o insandan geri kalmayınız, yaşamınızı o insanın üzerine kurmayınız. Kimseyi boğmayınız, kendinizi de boğdurmayınız. İlişkinizi kişisel problemleriniz yüzünden öldürmeyiniz. Gölgenin Kadınları'nı ve Şükrü Erbaş'ın Yaşıyoruz Sessizce'sinde yer alan şu dizeleri okuyunuz: "Babanız içerde şiir yazıyor diye/Çocuklarımı sessiz ağlattım ben."

Öykülerin yarısı böyle, diğer yarısı ellerinizden öper. Almanca bilsem oturup çevirmeye başlayacağım, öyle güzel.

23 Ocak 2017 Pazartesi

Johan Huizinga - Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme

Deneme olduğunu tekrar tekrar söylemek lazım, bilimsel değeri bu açıdan değerlendirildiğinde daha saptanabilir hale gelir. Bence iyi denemiştir Huizinga; oyunun insani yönünü iyi açar. Kafa da açar, düşündürür.

Huizinga Bey etimolojiden yola çıkarak anlattıklarını bir bağlama oturtur, dil-kültür ilişkisinden oyunun kültürel işlevini irdeler, iddialarını sıralar ve savlarında mitoloji, felsefe, psikoloji gibi pek çok alandan faydalanır. Mevzuyla alakalı olarak çevirmen Mehmet Ali Kılıçbay sunuş yazısında kitabın yazıldığı 1938'de toplumsal bilimlerin kendi küçük vatanlarını oluşturduğunu, disiplinlerarasılığın henüz emekleme dönemlerinde olduğunu ve Huizinga'nın bilimsel sezgisi sayesinde olayı çözdüğünü söylüyor. Gerçekten böyle bir sonuca ulaşılmış mı, yoksa disiplinlerin çorbaya dönüşme tehlikesi mi doğmuş, yorum okura kalıyor. Şurayı da söylemeden geçemem, Kılıçbay okura güzelce giydirmiş. Yazarın dipnot koyma ihtiyacı hissetmediği noktalarda dipnot koymak zorunda kaldığını belirten çevirmen şöyle bir ekleme yapıyor: "(...) Ancak gene de, çevirmenin öğretmen olmadığına ve yazarın bizzat açıklamadıklarını açıklamak hakkının bulunmadığına inanıyorum. Fakat ne var ki, giderek kıtlaşan ve tembelleşen Türk okuyucusu yayıncıyı, yayıncı da çevirmeni bu yönde zorluyor. Bunun geçici olduğunu umuyor ve çeviri kitapların minik birer sözlük ve ansiklopedi olmaktan çıkacakları günü özlemle bekliyorum." (s. 9) Yazı 1993'e ait, o zamanlar Google Amca da yoktu, artık var. Çevirmenin yakındığı konuysa hala güncelliğini koruyor.

Önsöz: Homo faber ve Homo sapiens, gerek türümüzün kapsamını tamamen dile getirmediği, gerek pek o kadar da akıllı olmadığımız ortaya çıktığı için yetersizdir ve bu durumda Homo ludens ortaya çıkacaktır. Oyun oynayan insan. Kitapta bu insanın yarattığı/dahil olduğu kültürle oyun kavramı karşılaştırılmakta. Bunun için yeterli terminoloji üretilmemiş olduğundan yazar kendi terimlerini çeşitli dillerden ödünç alıyor.

Kültür Olgusu Olarak Oyunun Doğası ve Anlamı: Oyun, kültürden daha eskidir ve insana özgü değildir. Hayvanların da oyun oynadığı bilinmekteyse de söz konusu olan insandır, iş içgüdüden çok daha ötelere uzanmaktadır. Huizinga, her oyunun bir anlam taşıdığını ve bütünsel olduğunu söyler. Kültürü doğurmuştur, kültürden bağımsız olarak düşünülemez.

Determinizmin göz ardı edildiği noktada başlayan oyun irrasyoneldir ve bunun kabul edildiği an çemberine girdiniz demektir. Oyun aynı zamanda dilsel bir mevzudur, dilin sınırladığı dünya içinde oynanır ve yazar, arkaik dillerin terimleriyle oyun kavramını açar. Platon'un, Aristoteles'in estetiğe dair fikirlerinden ve terimlerinden yola çıkarak güzellik, erdem, ahlak gibi kavramlarla oyunu karşılaştırır. Bunlar oyunu kapsamaz, modüler parçalar olarak oyuna eklemlenir.

Oyunun mekansal ve zamansal sınırlılığı vardır. Günümüzün hipodromları, stadyumları, binlerce yıl öncesinin benzer yapılarının yansımalarıdır ve kadim geleneğin sürmesine yardımcı olur. Kurallar tarafından sınırlanmış oyunun özünden pek bir şey kaybettiğini söyleyemeyiz, sonuçta farklı bir dünyanın kapılarını açar ve dahil olanlara keyif verir. Bu keyfi tanımlamaz Huizinga, mistik ve algılanamaz bir şeydir bu onun için. Temsile yönelik eylem dediği her türlü ritüelin, inancın temelinde, dinlerin bir parçasını oluşturan kendine özgü her davranışın kaynağında bu bilinmeyen gizlidir. Yazar için insanlar bu bilinmeyeni sezmiş ve her türlü yaratıya oyunculluğu yerleştirmiştir. İşin bu yönü çok derin, Huizinga sonuç olarak şunu söylüyor: "Kozmik bir düzene ilişkin duygunun estetik veya mistik, her halükârda mantıksal olmayan bir durumdan kutsal ibadet oyununa geçtiği yol ise hâlâ karanlıktır." (s. 35)

Oyun kendi etiğini yaratsa da bunun dışına çıkan insanlar olacaktır der Huizinga. Oyuna kaptıranlar koyuna dönüşebilir, iradelerini kaybedip güdülebilirler. Bu tehlike her zaman var, bertaraf edilmesi için kuralların dışına çıkılmaması gerekir.

Oyun Kavramının Dilde Kavranılışı ve İfade Edilişi: Dil ailelerinde bir yolculuk. Kökene inildiğinde oyun, çocuk oyunu, mücadele, savaş, ölüm vs. gibi kavramların aynı kelimelerle karşılandığını görüyoruz. Belirlenebildiği ölçüde ayrışmalar var olsa da bazı kelimeler aynı kalmış ve anlamlarını korumuş.

Kültür Yaratıcı İşlev Olarak Oyun ve Müsabaka: John Keegan'ın Savaş Sanatı Tarihi nam kitabında savaşın da kültürel bir mesele olduğundan bahsedilir. Savaş, müsabaka, spor, hepsi oyundan doğma hadiselerdir. Kazanç ve oyunun aynı anlamda kullanıldığı kelimelerin varlığından ilerleyen Huizinga, iki kavram arasındaki ilişkiyi irdeler. Kimi müsabakaların amacı sadece üstün gelmektir, kiminde oyuncular ortaya canlarını koyarlar. Onur, itibar, prestij, zafer veya hiçbir şey, oyuna başlamadan önce belirlenen/belirlenmeyen ödüllerin etkilerinin haricinde önemli olan oyundur ve oynanmadığı sürece var olmayacaktır. Space Jam, Pawn Sacrifice gibi filmlerde gördük, yarışan bizden çok daha üstün, bir parçası olduğumuz kültür olabilir ve kaybedersek sandığımızdan çok daha fazlasını kaybedeceğiz demektir. Bu hususta borsadan tutun, mani söylemek bile oyunun bir parçası haline gelmektedir. Şu mesela, Kibar Feyzo'da Korolar. Kültürün bir parçası ve oyundan doğmuş. Şakir-Abbas atışması da aynı bağlamda değerlendirilebilir.

Savaşlarda da benzer durumlar var. Düşmanın kapısına gelip kışkırtıcı şeyler yapmaktan tutun, mitolojide de yer alan teke tek mücadelelerden düellolara kadar pek çok şey oyunun kapsamındadır.


Oyunun hukuk, savaş, bilgelik, sanat gibi pek çok alana yansımasını bulmak mümkün. Tavsiye ederim, güzel kitap.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Muriel Spark - Sempozyum

On kişilik masada antik çağların geleneği canlandı. Etiğini iyi kötü çatmış, etrafındakilere ahkamını kesmiş adamların soyu tükenmişse de -bar filozofları bu kümenin dışındadır- işin eğlence kısmı bitmiyor, içilecek çok içki, konuşulacak çok sansasyon var. Ev sahipleri, misafirlerini özellikle şamatalı olanlarından seçiyor ki unutulmayacak bir gece için malzeme biriksin. Parlak yaşamların küçük problemleri bizim için devlerin homurdanmasına benzer nitelikte.

Yemekle başlayıp yemekle biten anlatının çevirdiği çemberde problematik, rassallıkta ve az önce uydurduğum bir teknikte; kırık merdivende bulunabilir. 10 kişinin hikâyeleri birbirine bağlıdır, tesadüfi olduğu kadar bilinçli bağlantılar da kurulur ve olaylar anlatıcının basamaklar halinde gölgelerden çekip çıkarmasıyla izlenir. Neydir, yeni evlenen iki karakter hakkında konuşulurken tanışmaları tamamen olasılık dışıymış gibi değerlendirilir. Erkek anneden zengindir, kadın zengin değildir ama markette tanışırlar, normalde durumu iyi olmayanların girmeyi tercih etmeyeceği bir mekan, şansın mabedi haline gelir. Anne Hilda için işin içinde bir bit yeniği vardır, kız oğlanın kalbini çalmak için plan yapmıştır sanki, oysa görünürde böyle bir şey yoktur. Olabilir de. Bu ve bunun gibi birçok mesele, sofraya oturulan iki anın -başlangıç ve bitiş- arasında yer alır. Karakterlerin hikâyeleri açıldıkça bastırılmış tutkuların, öfkenin ve daha pek çok şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğini görürüz. Anlatıcı, ortaya bilinmeyeni koyduktan sonra bir basamağı kırar ve diğerine atlar. Kırık olan henüz anlatılmamıştır, anlatı boyunca biriken diğerleriyle birlikte finalde aynı merdiveni oluşturur ve kurgu nihayete erer, mevzu çözülür, köfte çakılır. Güzel teknik.

Kirli dünyada renkli karakterler, işin içine bir parça büyü katılmış haliyle güzel bir karışım çıkarıyor ortaya. Chris Donovan ve Hurley Reed, yemeği düzenleyen karakterler, kırklarının keyfini süren bir çift. Hurley ressam, adı sanı pek duyulmamış olsa da umutsuz vaka da değil. Chris, Hurley'nin menajeri, gurusu, çok şeyi. Margaret ve William, yukarıda bahsi geçen çift. Brian Suzy ve Helen Suzy, biri elektra kompleksinden mustarip, diğeri mal mülk takıntısından dertli çift. Brian'ın evine hırsız giriyor, Bacon'ın duvardaki tablosunu yürütmeden gidiyor. Masadaki sohbete bir müddet bu hırsızlık vakası damga vuruyor.

Luke, üniversitede tarih okuyan hizmetçi. Ernst ve Ella'nın referansıyla o gün misafirlere hizmet ediyor. Yakışıklı, kendine güvenen bir adam. Ernst, Luke'un Ella'yla yatıp yatmadığını merak ediyor, Ella da aynı şeyi Ernst için düşünüyor. Bu düşünce aralarındaki yılların tozunu silkiyor, ilişkilerinin sürmesi için heyecana ihtiyaç var. Tek çocukları evden ayrılmış, ikisi baş başa kalınca macera özlemiyle yaşıyorlar ama pek bir şey olduğu yok.

Aşk hakkında, evlilik hakkında: "'Size şunu söyleyeyim ki,' diyor Hurley, 'aşk tutkusuyla edilen yeminler işkence altında edilen itiraflara benzer. Erotik aşk bir deliliktir. Eşlerin ikisi de yaptıklarını, dediklerini bilmez durumdadırlar. (...) Aşk tutkusuyla edilen yeminlerin hiç değilse yok sayılmak olasılığı bulunmalıdır." (s. 40) Çiftlerin arasında şöyle bir durum var sanki; onları bir arada tutan şey yolun geride kalan kısımlarında devrilmiş ve tekrar kaldırılmamış, taşınmamış. Alışkanlıklar sürüyor, bu ilişkilerde kendileri dışında başka hiçbir şeyin sağ kalması mümkün değil.

Anmadığım çok karakter, anlatmayacağım çok olay var. Bir karakteri/olayı anlatsam yeterli sanırım. Margaret. Margaret gerçekten karanlık bir kadındır, Fransızlardan apardığı diğerkâmlık felsefesiyle hedef şaşırtırken insanların dikkatlerini büyük bir başarıyla başka noktalara çeker. Dedesinin ölümünden sonra sahip olduğu serveti almak istemez ve komünist rüzgarların estiği bir manastıra kapanır. Televizyoncular gelir, kilisenin belgeselini çekerler, bir müddet sonra Margaret manastırdan ayrılır ve eski yaşamına döner.

Görünürde herhangi bir problem yok ama sadece görünürde. Margaret bazı akrabaları tarafından damgalanmıştır, zira çocukluğunda etrafındaki iki insanın garip şekillerde kaybolmaları/ölmeleri, ablalarının kendisinden kıllanmalarına yol açar ama bu işlerin arkasında Margaret'ın olduğuna dair bir kanıt yoktur. Kız büyür, çatlak amcasıyla birlikte çokça zaman geçirmeye başlar. Bu amca zamanının çoğunu tımarhanede geçirse de iyi hissettiği günlerde eve gelebilmektedir. Her neyse, bu amcanın kaldığı tımarhaneden bir hasta kaçar ve zengin dedeyi öldürür, üstelik dedenin mirasına Margaret'ı da dahil etmesinden hemen sonra. Tesadüfü kes. Manastır zamanlarında da böyle gizemli işler olur, sonrasında amcayla yeğen bir plan yapar ve William'a kanca atarlar. Geriye Hilda'nın ölümü kalır ama orada devreye Luke girer.

Luke, hizmet ettiği evlere gelecek misafirlerin ev adreslerini dahil olduğu soygun çetesine uçurmakla görevlidir, Brian'ın evi böyle soyulmuştur. Hilda'nın evi boştur, Luke çeteyi harekete geçirir ve zavallı kadının eve gideceği tutar. Hunharca öldürülür, haber sofraya ulaşır ve Margaret haykırır: "Pazardan önce olmayacaktı."

Tam bir şölen. Cinayet planları, soygunlar, bir köşede oturup ağlayan sevgi, rengârenk kir. Girift metinleri sevenler, bunu alın.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Richard Brautigan - Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Romanı, 1966

Sevdiğim yazarların kitaplarını okurken işi aceleye getirmiyorum, bir yazarın bütün kitaplarını arka arkaya okumak istemiyorum. O evrende ziyaret edecek yerler kalmalı, tek seferde kuşatmak nedir? Açlıktır. Açlık iyidir ama bitirmek iyi değil. Bitirmemenin iki yolu var; yazarın bütün kitaplarını okumamak veya okunan bir kitabı tekrar okumak. İkincisi pek yaptığım bir şey değil. Kitabın duygusunu yitirmekten korkuyorum, önceden açtığı dünyanın üstüne bir yenisini oturtmak istemiyorum. Tarihimi bölümleyen şeyler içinde kitapların belli bir zamanı imlediği noktalar var, bunlar bozulmamalı. Bu yüzden üzgünüm; Tezer Özlü'yü, Vüs'at O. Bener'i, Truman Capote'yi ve aklıma gelmeyen birçok yazarı geçmişte bıraktım, bir daha kolay kolay yakalayamayacağım onları, ya da onlar beni yakalayamayacak, nasıl yürüyorsa artık. Geriye okunacak kitap bırakmak kalıyor, bırakıyorum ben de. Brautigan'dan pek bir şey kalmadı geriye, kendisini 10 yılda bir okumaya başlasam iyi olacak.

Brautigan ve Fante, iki naif ayna. İşlemelerden olabildiğince uzak durduklarını görürsünüz. Fante'de hemen hemen hiç yoktur, Brautigan'da sıkmayan, yormayan oyunlar şeklinde görülür. Kitaba gelelim, bu kitaptaki kütüphane kadar oyuncul, yaşamın belirsizliğini taşıyan başka bir kurum/kuruluş yoktur. Sanki Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nden fırlayan tipler kitaplarını bırakıp ortadan kaybolur.

Yine bodoslamadan girdim, başa alıyorum. Brautigan, naifliğine aşık olduğum üç, beş yazardan biridir ve yazdıkları kadar tetiğini çektiği tüfekten sebep beyin parçalarıyla duvara işlediği son eseriyle de dikkat celbeder. Halil Turhanlı demiş: "Duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti." Şu an yağan kara bakıyorum, küçük taneler sonsuz sayıda. Brautigan gündelik yaşamın kaç parçasını/tanesini taşımak zorunda kaldı, inceldiği yerden anlayabilirsiniz. Kürtaj, incelikli bir romandır.

Epigraf olarak Richard'ın Frank'e bıraktığı bir not var; iki saate kadar döneceğini söyleyen yazar, arkadaşından romanı okumasını istiyor. İki saatte okuyabilirsiniz gerçekten, ağırlığıysa hayatınızda kitabın duygusunu yaşadığınız her an hissedilecek.

"Kitapların varlığını, üzerinde durdukları ahşabı onurlandırış biçimlerini seviyorum." (s. 9)

Kütüphane San Fransisco'da. Posta yoluyla kitap kabul edilmiyor, yazarlar kütüphaneye kadar gelip kitaplarını bırakmak zorunda. Belli bir sıralama düzeni yok, zira kitapların talibi de yok. Bildiğimiz kütüphanelerden değil bu, kitaplar depolanıyor, o kadar. 24 saat açık, vaat edilen maaş hiçbir zaman ödenmiyor, ölü doğumların teslim edildiği bir yer. Kitapların sahipleriyle kurulan diyaloglara bakılırsa kitaplarından bir an önce kurtulmaktan başka bir dilekleri yok. Çocuklar, yaşlılar, herkes kitabını bırakıyor ve tarih sahnesinden siliniyor. Kaybedenler Kütüphanesi, kaybettiklerinizin anıtlara dönüşeceği yegane yer.

Kütüphaneci, adı K olsun, 31 yaşında ve geleceğin kendisi için sakladığı bir yığın şeyi bulana kadar kütüphanede çalışacak. ABD'de bu işi yapabilecek tek kişi kendisi, öyle hissediyor. Önceki kütüphanecilerin hayatlarının sayımını yaparken yenilgilerinden başka bir şey anlatmıyor. Kitaplarını kabul ettiği insanları anlatırken sadece o anı inceliyor; birkaç cümle, kitabın teslimi ve puf, her şey bitti. Kitabını teslim edenler arasında Richard Brautigan da var. "AMERİKAN GEYİĞİ, Richard Brautigan. Yazar sarışın, boylu posluydu ve ona yanlış bir zamanda yaşıyormuş gibi bir görünüm kazandıran uzun, sarı bir bıyığı vardı. Başka bir çağda yaşasaymış kendini daha fazla yuvasında hissedecekmiş gibiydi." (s. 22) Diğer kitapların içerikleri: Dostoyevski'nin kitaplarındaki yemek tarifleri, kediler, elbiselerin ölümü, ki ölen elbiselerimi hala giyen biri olarak çok merak ettim,
yazımı yirmi yıl alan bir kitap ve sürüsüyle metin, kavanozlarda yüzen ceninler gibi.

Vida var bir de, kapaktaki hanım oluyor kendisi. Vücudu kendinden önce kadınlığını keşfettiğinden etrafındakilerin bakışlarından tiksiniyor, vücudundan çıkıp saklanmak istiyor. Ablasıyla vücutlarını değiştiklerini rüyasında gördüğünden beri işler yolunda gitmiyor onun için, K karşısına çıkana kadar. Kahveyi çok iyi yapıyor ki bir kadına aşık olmak için yeterli bir sebep. Sutyen kopçasını açamama ata sporunu pek iyi beceren K, Vida'yla birlikte yaşamaya başlıyor. İnceliklerden bir inceliktir bu sutyen olayı, kimileri içinse beceriksizliklerin en büyüğü. Davranışların kişilere göre anlam kazanması... Yaşamın kaotik yapısı en çok burada biçimleniyor sanıyorum.

Kürtaj. "Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm." (s. 59) Yolculuğa çıkacaklar, kütüphanedeki kitapları dağdaki depolara taşıyan Foster'ın salık verdiği doktora gidecekler, istikamet Tijuana. Foster gibi şenlikli, hayta bir adama kütüphane emanet edilir mi? Etmek zorundalar.

Yolculuğun büyüsünü kaçırmak istemiyorum, uçağın kanadındaki kahve lekesinden daha şiirsel bir şey varsa o da geri geri giden uçaktır, hatta ding dong sesinden ibaret bir bölümdür, diyalogların bir tarafının üç noktayla geçiştirildiği bölümdür, hoş Brautigan oyunculuğudur, anlatım tekniğinin değişmesinin sayısız fırsat taşıyan geleceğin gelmesiyle, kütüphanenin dışındaki hayata adım atılmasıyla gerçekleşmesidir, ABD ve sınırın ötesindeki dünyanın karşılaştırılmasıdır, kısacası her yeni şey şiire özgüdür ve Brautigan bunu anlatırken kürtajı adımladığı dünyanın her yerinde sezdirir. Soğuk neon ışıklar altında ABD dışındaki dünyalar, terk edilen kitaplar, kütüphaneden ayrılış, hemen her şey kürtajın bir yüzünü imler. Daha iyisi -diyemiyorum, daha başkası için eldekinden kurtulmak lazım gelir.

Bir sene boyunca Brautigan okumayacağım, bu güzelliği uzunca yaşamak istiyorum. Başka bir güzellik, Jackson C. Frank'i şuraya bırakıp bitiriyorum. Bana göre ikisi de benzer ruhu paylaşmış adamlar. İkiniz de bu dünyadan geçtiniz, bunu bilmek bile bir adım daha atmak için yeterli.



Gözlerim doldu, şu adamları düşününce... Dünya nasıl sevilmez?

5 Ocak 2017 Perşembe

Richard Gwyn - Koşan Köpeğin Rengi

Anlatılan hikâyelerin yalnızca tek bir versiyonunu duyuyoruz, o da anlatıcı tarafından geliyor. Bu anlatıda şehir de konuşuyor bir yandan. In Bruges gibi; yüzyıllar boyunca kat kat birikmiş yapılar insana dair çok şey söyler. Burada da aynı teknik var, Barselona -yazarın da dediği gibi- kitabın gerçek kahramanı. Pitoresk yapısı, sürprizlere açık oluşuyla insandan geri kalmayan bir karakter.

Dedalus'un popüler işlerine bir örnek. Yayınevinin başındaki wanderlust abimizin yarı kurgusal İrlanda seyahatlerinden kopardığı bir kitap sanıyorum. Ben pek beğenmedim, zira Dedalus'un bastığı diğer kitapların yanında oldukça sönük. Evet, hikâye anlatımı pek hoş ve yaşam-hikâye ilişkisine çok güzel bir noktadan değinmiş ama o kadar. Vasat diyebiliriz.

Çok kısa keseceğim, farklı düzlemlerdeki/zamanlardaki olayların üst-alt-yan-öte-beri kurguları iyi. Ortaçağ menşeli bir mezhebin günümüzde reenkarnasyon vasıtasıyla dirilmesi, esas adamımızın bu örgüte çekilmek istenmesi, elbette onsuz bir Barselona düşünülemeyeceği için Miró içeren bir sergide kurulan katakulli, adamımızın aşık olması, aşık olduğu kadının bu örgütün has insanlarından olması derken hikâye alıp götürüyor okuru zaten. Aslında kötü diyorum, iyi diyorum ama sonuçta bir karara varamıyorum. Barselona'nın çatılarında dolaşan çocuklar, çatıların efsanevi çetesi Yamakasi keyfi veriyor, eşzamanlılığın beyin yakan doğası kafaları bir güzel karıştırıyor, gizemli bir macera başlıyor, ama... Ama bu kadar. fazlası yok. Bu da okumasanız bir şey kaybetmezsiniz anlamına geliyor.

Meh, depo satışı falan olursa, denk gelirseniz çok ucuza alabilirsiniz.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Jorge Luis Borges - Yaratan

Borges'in en Borges kitabıdır demeye cüret ediyorum.

İletişim'den çıkan kitaplarında James Woodall'ın önsözü, Borges'in çok yönlü yaşamını pek güzel anlatıyor. Borges'in politik görüşü nispeten troll mantığı üzerinden yürüse de kendisi döneminin diktatörlerine giydirmekten keyif alıyor. Geç tanınıyor, görme yetisini tamamen kaybettikten birkaç yıl sonra adı dünya çapında duyuluyor ve Bloom'un kanonuna yerleşiyor. Kafka'ya Arjantin kanı pompalansa sonuç Borges. Büyülü gerçekçilik tanımlanmadan önce büyü yanı ağır basmakla birlikte bu türe giren yapıtlar ortaya koymuştu, bu açıdan çığır açıcı bir adamdır. Döngülere, sonsuzluğa, mistisizme kapılmış bir yazardır, bunu sıcak toprağının kıvrak diliyle süslemiş, mitolojiyle paketlemiş bir yazardır. Borges bir okuldur deyip Anti Klişe Timi'ni bekleyeyim.

Bu kitapta kısadan daha kısa öyküleri ve birkaç şiiri var, imza metinlerdir bunlar. Borges'in karalamalarıdır ama kalemin en özgür olduğu anlardan fırlamadır aynı zamanda. Üçünü beşini alayım, gerisini okur keşfetsin.

Yaratan: Dünyayı bütün duyguları ve bütün nesneleriyle sezdiği zaman tepedeydi Yaratan, aşağı indi. Anlatacak anıları, hikâyeleri vardı. Kendini mitolojiye sundu, karanlığa yürüdü. Etrafında gerçekleşen olaylar biçimlenip başka mitlere dönüşüyordu, İlyada etrafında biçimlenmişti. O aslında ampirik bir dünyada varlığını koruyordu, sezgiden uzaklaştıkça yarattı, deneyime yaklaştıkça yok oldu.

Dreamtigers: Borges'in öykülerinde çizgili kaplanlara rastlarız, Bengal olanlarına. Onlarla ilgili bir öyküdür. Bu hayvanlar yaratılmıştır, rüyada bozuma uğrar. Rüya, gerçekte var olan bir şeyi olduğu gibi yaratacak kadar kudretli değildir. Gerçi, bu kudret midir? İzdüşüm farklıdır, hiçbir varlık düşlerde aynı olmayacaktır.

Diyalog Üzerine Bir Diyalog: Llosa, Borges'in hayret verici fikirlerinden bahseder, bu da onlardan biri.

Ölümsüzlük üzerine bir konuşma dönerken dinleyicilerin yaptıkları anlatılır, sonunda anlatıcı rahatsız edilmeden tartışabilmek için intiharı teklif eder. Diyalog üzerine konuşan ikinci şahıs, mevzuya karar veremediklerini istihzayla söyler. Diyalog üzerine diyalogdan çıkılmış, direkt diyaloğun sınırlarına girilmiştir. İlk anlatıcı, o gece intihar edilip edilmediğini hatırlayamadığını söyler.

Konuşulan uzam dışında konuşulacak bir şey yoktur. Bağlam vüsattır.

Tırnaklar: Hap Poe. Tırnaklar uzar, tırnaklar her koşulda uzar ve anlatıcının dikkatini çeker. Ölü adam, tabutunda yatarken uzayan sakalını ve tırnaklarını düşünür.

Örtülü Aynalar: Ayna metaforu postmodernizme bulaşmış filozoflarca da incelenmiştir ama öncesinde Borges'in rahlesinden geçmiştir. Sonsuz bir kendini kopyalamadır ayna, her yansımada gerçek biraz daha sapar, yüzün sahibi kendi yüzünü hatırlayamaz hale gelir.

Borges bunu arkadaşlarından birine anlatır ve kadının delirmesine yol açar. Kendisi de delireyazmıştır gerçi; şiirlerinde de aynayı inceler, hatta bütün labirentlerin, bütün söylencelerin yaratanın yüzünü ortaya çıkardığı sonucuna varır. Yaratılanlar yaratanın yüzüdür, aynalar yaratanın yüzünü bozar, sonsuz sayıda alternatif yaratan/yaratılan oluşturur. Her kitap tekrar yazılacaktır, her yaşam tekrar yaşanacaktır, her tanrı tekrar doğacaktır. Farklı zamanlarda, farklı biçimlerde.

Öykülerde mevzu derin, şiirler bir kat daha dipte. Alıntının alıntısını yapıp bitiriyorum; Borges, Julio Platero Haedo'dan almış:

"Verlaine'in bir satırı var ki bir daha hiç hatırlamayacağım,
yakın bir sokak var adımlarıma yasaklanmış,
bir ayna var kendimi son olarak gördüğüm,
bir kapı var dünyanın sonuna dek kapattım.
Kütüphanemdeki kitaplar arasında (onları görüyorum)
kimisi var ki artık hiç açmayacağım.
Bu yaz elli yaşımı dolduracağım;
Ölüm hiç durmadan harcıyor beni." (s. 143)

Kitap bitti, London Grammar da beni bitirdi.

1 Ocak 2017 Pazar

Jorge Luis Borges - 25 Ağustos 1983 ve Diğer Öyküler

Önsöz Enis Batur'dan. Frano Maria Ricci ile Borges'in güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıkan Babil Kitaplığı'nda yer alan kitapların önsözleri Borges'e ait, bu kitabınki hariç.

Batur, Ricci'nin kitaba aldığı Borges öykülerinde "temsil" özelliğinin ağır bastığını söylüyor. İki Borges; menşei Arjantin ve dünya vatandaşı. Sözü altına çevirebilen, filolojiyle ilgilenen Borges'in yanında metinlerini tekrar tekrar yazan, Kum Kitabı'nın şahidi bir diğeri var. Sondaki söyleşide Borges'in kesip kesip üzerine yapıştırdığı, kendini kırkyamaya çeviren dünyadan parçalar bulursunuz; edebiyat, dil, müzik, yolculuk, bir insanın yaratabildiği -kendi dahil- her şey.

25 Ağustos 1983: Borges, Borges'le karşılaşır. Bir Borges diğerinin düşü, yaşamı, metni içindedir ve ölecektir. Ölür. Diğeri uyandığında ölenin kendiyle karşılaşmasını yaşamaya yazgılıdır. Bu fantastik bir metindir, yaşamın ta kendisidir. Kaynayıp duran bir göl, akışsız su. Biri, sonsuza kadar diğerinin yaşamını sürdürmek, onun yazdığı kitabı yazmak zorundadır. Bu kitap çoktan yazılmıştır, lakin pek Borgesvari bulunarak yabana atılmıştır.

Bir metin daha kaç kez kendini referans gösterebilir?

Paracelsus'un Gülü: Araştırmalarıma göre Paracelsus'un mezarında şu yazmaktadır: vitam cum morte mutavit. "Yaşamla ölümü takas etti." Felsefe Taşı'nı ararken zannımca bilmeden tasavvufun sınırlarına da girmiş, sevmeden görmenin, bilmeden sevmenin imkansız olduğunu söylemiştir. "Sen seni bil sen seni" der kısaca, öğrencisi olmaya gelen genç adama. Adam bütün hayatını ustanın ilmini öğrenmek için feda edebilir ama karşılığında küçük bir mucize ister; yaktığı gülü tekrar eski haliyle görmeyi arzular.

Bu şeye benzedi, hangi film olduğunu hatırlamıyorum şimdi. "Eğer insanın aşık olup olmadığını nasıl anladığını sorarsan, aşkın ne demek olduğunu bilmediğini söylerim," gibi bir replik vardı. "Hayatın anlamını sorarsan bilmiyorum, sormazsan biliyorum" da benzer bir mantıkla söylenmiştir. Sonuçta öğrenci gönderilir, Paracelsus bir şeyin varlığını ve yokluğunu Kabala'nın temeline, Kelam'a bağlamasıyla birlikte elinde beliriveren gülü okşar, ensesine vurup lokmasını alır falan.

Mavi Kaplanlar: "Eğer üç artı bir, iki ya da on dört olabiliyorsa, o halde mantık denen şey bir deliliktir." (s. 38) Sayıların insan beyninin işleyişini düzenlemeye yönelik doğal bir işlevleri yok, var oluş sebepleri kendiliğinden ortaya çıkmadı. İnsanlar onları bu amaç için icat ettiler. Bir örüntü, mantığa bürüme, bu tarz işler için sayılara güvenildi. Sonra metafizik icat olundu, mertlik bozuldu. Dostoyevski, Musil, Borges, Aronofsky sayılara o kadar da güvenilmemesi gerektiğini söyledi. İnanırım.

Doğu'nun mistik ortamından fırlamış bu öyküde doğuran taşlar, Pakistan ve bir adet Prometheus mevcuttur. Doğuran taşlar, köylüler tarafından kaplan metaforuyla gizlenir, Borges/anlatıcı bunu Blake'in şiirine benzetir, zira yaşamın kendisi kitaplarda mazruftur. Taşlar dört işleme gelmez, aritmetik, cebir, hendese ve sair işlerde kullanılamaz, herhangi bir iz taşımazlar, onlardan kurtulmanın yolu Tanrı'nın yolundan geçer. Anlatıcı caminin önündeyken Tanrı'yı çağırır, tanrı bir fakir kılığında gelir ve kendi yükünü sonsuza dek omuzlamak üzere adamdan alır. Tanrı kendi yaratılarından sorumludur, yazar kendi yazdıklarından.

Yorgun Bir Adamın Ütopyası: Bütün dünya Latince'ye dönmüş, okullarda unutma ve şüphe etme üzerine eğitim veriliyor. Ütopyanın niteliği değişiyor; geçmiş unutulmaya çalışılan bir ütopyaya dönüşüyor. Var olmayan ülke gerçekte var olmadığı için değil, unutulduğu için var.

Geri kalanı Borges röportajı.

Diyecek bir şey yok, baş köşede bulunmalı.