16 Mart 2017 Perşembe

Mark Rowlands - Filozof ve Kurt

Hikâye, uyumsuz bir filozofun kurt yavrusu edinmesiyle başlıyor. Tam bir sahiplikten bahsedilemez tabii, kurtlar doğaları gereği köpeklere ve benzerlerine göre daha özgür hayvanlar. Köpekler kurttan evrildikten sonra evcilleştirildiklerinde vahşiliklerinden çok şey kaybetmişler, yaşamları bambaşka bir yöne sapmış. Kurtlar öyle değil, hele Brenin hiç değil. %98'i kurt, yasalar gereği %2'lik bir gen kokteyli gerekiyor. Her neyse, adamımız yirmili yaşlarına gelirken Brenin'i eve getiriyor ve macera başlıyor. Filozofumuz üniversitede verdiği derslere kurduyla birlikte giriyor, hayvanın öğrencilerden birinin çantasını yemek bulma umuduyla deşmekten başka bir yanlışı olmuyor. Geri kalan zamanları birkaç konunun etrafında ele alınıyor. Ölüm, yaşam, özgürlük ve benzeri meseleler.

Kurtlarla koşan kadınların yanında erkekler de var. "Kurt insan ruhunun meydanıdır; sizlere bunu göstermeye çalışacağım. Kurt, kendimize dair anlattığımız hikâyelerin gizli saklı köşelerinde kalanları, görünen ama söylenmeyenleri ortaya çıkarır." (s. 15) Maymuna da yer veriyor filozofumuz; açgözlü, fırsatçı, gösterişçi yönümüz. Kıyaslamalara bakınca maymunun değerlerinin kıymetsiz olduğunu ortaya çıkarıyor, kurt her zaman ölçülemeyen ve takas edilemeyenin daha değerli olduğunu ortaya koyuyor. Sona geldiğimizde yanımızda kalacak olan maymun değil, kurt. Ruhumuz. "Hayat öncüller ve sonuçlar için kaypak bir yerdir." (s. 22) Bu cümleyi çok sevdim. Olasılıklara boğulmuşken dışarıda kesinlik aramak nafile. İç, işte orada bir sabit bulabiliriz.

Erkekler ve eğitim konusu. Ego kapıştırması gibi bir hata yaptığımızı söylüyor Rowlands, boyun eğdirerek eğitimin tersolarından bahsediyor. Kurtta bu yok, sahibini izlemek zorunda bırakılması ve kendi mekanik zihninde örüntü oluşturması nadir çözümlerden biri. Zihin yapıları farklı; köpekler daha kolay eğitilebilir, kurtlar problemleri daha iyi çözebilir. Birçok adımdan oluşan çözümlerde kurtların üstünlüğü bariz. Uygulama gerekiyor tabii, pratik şart. 

Mehmet'i anımsıyorum, askerlik arkadaşım. Felsefe okumak üzereyken ailesinin zoruyla iktisada dümen kıran yenik filozof. Öğle yemeğinden sonra ağaçların altına serilip ertesi sabah toplayacağımız sigaraları bir bir tellendirirken edebiyat, felsefe konuşurduk. "Antik Yunan aga, ateşi mi öğrenmek istiyorsun, ateş yakacaksın! Kafa bu!" derdi. Hey Bigalı be! Neyse, Rowland da şunu diyor: "Bazı felsefeciler hâlâ hayvanlarda akıl olup olmadığını sorgulamakla meşgul. İronik, hatta komik bence. Hayvanlar düşünebiliyor mu? İnanabiliyor mu? Mantık yürütebiliyor mu? Hatta bir şeyler hissetmeye muktedirler mi acaba? Kafalarını gömdükleri o kitaplardan kaldırıp bir ara köpek eğitmeliler." (s. 42) Tabii bu artık felsefecilerin alanından çıkmış durumda, bilim adamları deney üstüne deney patlatıp işi bir ölçüde çözmüşlerdir ama olay bilimden ziyade sezgiyle alakalı zaten. Hayvanlarla yaşanan deneyimler cevapları beraberinde getiriyor. Etkileşim söz konusu; Nietzsche'nin öz disiplin yoksa başkası tarafından disipline edilme mevzusu devreye giriyor. Sezilen tam olarak bu sanıyorum zira köpek/kurt/ejderha gibi hayvanlarla bu tür bir yakınlık hiç kurmadım. Devam: Sartre'a bağlar Rowlands ve kurtlarda özün varoluştan üstün olduğunu söylüyor. İnsanlar binlerce değişik şekilde yaşarken hayvanları tek bir doğaya hapsetmenin nesi mantıklı? Bu yüzden onlara da ahlaki bir hak atfedilmeli.

11 yıllık bir yolculuğun ardından Brenin ölüyor ve Rowlands bu kitabı yazıyor. Dosta bir selam, hayatla yüzleşme. "Kayıplarımızın hatıralarını bilinçli deneyimlerimizde değil hayatlarımızda buluruz." (s. 55)

Kısacık anlatmış oldum, fikir vermiştir sanırım. Şunu da yazayım, bunu da yazayım diyorum, sonra yazacaklarım birikince pes ediveriyorum. Pes. Wittgenstein, Aristoteles, Sartre, Aquinas vs. değinili, hoş.

15 Mart 2017 Çarşamba

Hüseyin Peker - Rüzgârlı Ceket

Peker'in öykülerinde iki şeyi çok seviyorum, biri doğalarının ötesindeki, berisindeki, tam ortasındaki imgelere açık nesneler. Arkadan parlayarak bakan bozuk paralar, dünyanın en gereksiz saat kuleleri olarak insanlar, göğün ıslak yarasından başlayan sabah, bir çok şey. İkincisi şiirle öykü arasına sıkışmış anlatılar. Son öyküde şu: "Kimseye benzemeyen imgeler parlattığını fark ettiğin gün, hayat seni daha fazla gün almaya taşıdı." (s. 137) Hayat, biçimini çoğaltanları kolay kolay yollamıyormuş gibi. Türevleri içinde Peker'in duyarlılığı pek erken patlamış, toparlaması sonraya kalmış bir volkanı andırıyor. Gök kapanmış, şiir olmuş da yamaçlardan öyküler derlenmiş sanki. Nasıl anlatsam... Sahaftan şiirlerini bulup aldım, sonra öykülerini ve romanlarını okudum. Almaşık bir ağaçtır herhalde Peker, yere/göğe dallarla kökler birbirine dolaşık büyür. Bilen görür, Seferis'in yaşadığı evi araya dereye sıkıştırması kadar güzel bir inceliği kim nereden bulacak yoksa?

Pek röportajı yok Peker'in, Facebook'tan takip ediyorum ara sıra. Dergilere şiirler yazıyor, başkaca da... Yaşıyordur herhalde istediğince. Büyük uğraş. Uğraşı karakterlerine de yansıyor, sürgit sıkıntıların tam orta yerinde yakalıyor onları Peker. Kriz anları, doruk anları, üç beş sayfaya sıkıştırılmış durumda, sihirleri cabası. Kesik, parçalı anlatı sağ olsun.

Dört bölüm.

Deprem Artıkları: Aynı adlı öyküde Ender. Parçalı ailenin yırtan tek ferdi, askerliğinin yanına hukuk eğitimini sıkıştırır, Kocaeli'de içtihatların arasında ölür. Halasıyla annesi otobüse atlayıp Kocaeli'ye giderler, yolda ayrı ayrı Ender'i hatırlarlar. Biri acısının koruna gömülür, diğeri yıkıntılar arasında pahada ağır ne varsa torbasına koyup götürmek ister. Geçmişinden geriye ne kaldıysa yanına almak için son fırsat. Sonu da kalmamış ya.

Yine torba. Peker'in çoğu öyküsünde torbaya denk gelirsiniz. Eli Torbalı Adam başka bir şey.

İki Sarsıntı'da Gölcük'ün yıkıntıları arasında kalmaktan son anda kurtulan adam, kendisini terk eden eşiyle çocuğunu ararken alımlı bir kadına rastlar. Her yeri deniz kokusunun kapladığı bir geceden sağ kurtulduğunda güdülenir, çoğalmaya. Kaç sarsıntı ama; kadından tat alamayacağını anlaması bir, eşi falan iki, sarsıntının kendisi üç, kendisi dört?

Yılancı Gerilla. Kayıp askerli öykü, hani şu babasının aradığı, Telos'tan çıkan başka bir kitapta da vardı. Geçtim. Cabir. Yakılan köyünden kurtulduğunda eş dost yardımıyla yaşama başka bir yerinden taktı kancayı, üç de çocuk yaptı. Evlendirdi birini, yakılan evinininki gibi bir anahtarı oğluna verdi. Evler barınmak için ama alevlerin döşeği başka.

Diğer öykülerde düşen gölgenin bırakmadığı bereket var, dağ ve askerler arasına sıkışmış insanların hikâyelerinde zulüm kısık sesli, orada bir yerde. Cudi'nin eteklerinden akan sulara ahlar karışmıştır.

Geri kalanlara ne diyeceğim, geçinmenin yirmi farklı yüzünden hiçbiri gülmüyor desem yetmez, bayram sabahlarının birahane hikâyeleri buruktur desem yetmez, toplumun ayrı kutuplara attığı kadınla erkeğin birbirini bulamaması derttir desem yine yetmez.

Peker çok, çok kendine has. Siz görmezseniz kimse söylemez, ben söyleyeyim. Ucundan yakalamaya bakın, okuyun bence.

Lars Iyer - Dogma

"Dogma: Entelektüel akımımızın adı bu olmalı; hemfikiriz. Kendi 'iffet yeminimizi', kendi manifestomuzu yazmalıyız. Magdalen Köprüsü'nde Cherwell'in üstüne eğilip kurallarımızı bağırıyoruz suya." (s. 96)

Lars'ın kahveyle ilgili bitmeyen savları ve W.'dan nihile sürükleyen iğnelemeler suya sinmiştir, su yağmur olup bütün dünyaya yağmıştır. İntihara yanaşıp anlamın ucunu bırakanlarda, süpermarketlerde çalışanlarda, mesai saatlerini doldurmaya çalışanlarda bağırılmış sular içkindir, her birinin gündelik felsefesi ulaşılmak istenendir. Ulaşın o zaman, çabalayın, siz ikiniz. Biri anlamı çözmüş adam, diğeri anlamı çözmüş olan adamın arkadaşı.

Dogmanın alt kümelerini belirliyorlar, sistemleştirilecek bir akım var. Dogma sade olacak, sözcükler gündelik olacak, kimseden alıntı yapılmayacak. İyi ama alıntıya gerek yok, ikisi de kendilerini muhteşem ikililere, teklilere benzeterek yürüyorlar. Sherlock ve Watson var mıydı, hatırlamıyorum. Sezar ve Brutus'u da hatırlamıyorum. Hatırladıklarım birazdan gelir. Dogmanın çalıp çırpma boyutu burada kendini gösterir, başkalarının fikirleri çalınacaktır, mîrî malıdır.

Dogma pathos dolu. Esrime! Aşkınlık! Gözler çıkana kadar ağlanacak, ruh suya bırakılacakmış gibi sevinilecek. Dördüncü kural, işbirliği. Arkadaşlar daha da iyi olacak, paylaşım had safhaya ulaşacak. Tayfa gerekli, oluşturulacak. OULIPO'nun adı geçer, kurtulmak üzere labirentler inşa edilir. Lacan kurtuluşu. Varılamayacak bir hedefe varma güdüsü. Özgürleştiricidir, son yoktur. Sonlunun içinde küçük sonsuzlar yaratılır. W. matematiği biraz da bu yüzden öğrenmek ister ama Leibniz'den yakasını kurtaramaz bir türlü. Lars'sa bildiğimiz gibi; şişko bir maymun, en konuşanından.

Başta bir ABD yolculuğu var, konferans için. Yanlış hatırlamıyorsam Nashville. Country'nin baş şehri. Hatalardan ders alınmamalı diyor W., bu yüzden hala Lars'la birlikte. Aptallığın uğultusu görkemli, denizin uğultusu gibi. Yanlışlarından yeni yanlışlar çıkarmak için Lars'ın yanında olduğunu söylüyor W.. Projelerini Kapitalizm ve Din başlığı altında toplamayı düşünüyor. Cohen ve Rozensweig'in tanrıyla ilgili görüşlerini anladığı kadarıyla anlıyor ve kapitalizmin okumasını tanrının varlığı üzerinden yapıyor. Kapitalizm evlerde, marketlerde, herkeste ve her yerde. Çoktan kapatılmış, kilitlenmiş bir dünya Werner Herzog'un Stroszek'i üzerinden, imgeler üzerinden yürüyorlar, filmdeki karakterlerden biri eski dünyadan ABD'ye gelir ve dans eden bir tavuk görür. Saçma. Ian Curtis bu filmi izledikten sonra intihar etmiş, belki ABD de bu ikisine fazla gelecek çünkü tavuğu anlıyorlar. Curtis'i de.

ABD'de polis dayağından ve Yeni Dünya'nın akışından korkuyorlar. Sanırım W. korktukça, kaygılandıkça Lars'a sarıyor, durum bu. Lars'ı Diyojen'e benzetiyor ama edepsiz bir kinik olarak değil, nasıl davranması gerektiğini bilmeyen bir adam olarak. Toplumu dışlamıyormuş Lars, toplum tarafından dışlanıyormuş, kendiliğinden. Nasıl konuşacağını, yemek yiyeceğini, sağlıklı ilişkiler kuracağını bilmediği için. "'Bir şey biliyor olmalısın,' diyor bana bakarken. Ya da daha iyisi: 'Bir şey, senin içinde kendini biliyor.'" (s. 27) Edilgenliğin sınırı yok, yeni çağda Bartleby. Oysa Whitman gibi olmalılar, hayatı yaşamayı unutmuşlar için unutmamışların kitapları kurtarıcı olabilir ama değişim mutlak; kapitalizm yeni cepheler açarak, dönüşerek varlığını sürdürdü ve karşı hareketi kendi piyonu haline getirdi. Yüz yıl, iki yüz yıl öncesinin yazarlarının bu açıdan bir faydası yok, belki fikir verebilirler ama her bir fikrin değişime ihtiyacı vardır. Bu arkadaşlarda o yetenek yok. Vardır belki de, yaptıkları her şey olmasa da çoğu şey eskiden yeniyi kurmaya yönelik. Brod, Kafka olamadığı için çok içiyordu, bizimkilerin içme sebebi unutup başka bir şekilde hatırlamak için. Bozguna uğramak için bir de, tekrar. Aptallığı sayesinde polise kendini öldürten bir müntehir -bence müntehir- haberini okudukları zaman düşünemedikleri halde düşünmeye çalışmalarını aynı bağlama oturtuyor W., daha iyi yenilgiler ve Beckett gibi ölmek; yalnız başına, Dante okurken. Kıyamet, en şiddetli haliyle.

Enginliği anlatacak başkaca sözüm yoktur.

Yine 16 Horsepower günleri.

14 Mart 2017 Salı

Spencer Holst - Kedilerin Dili

Eylülden beri Baran diyor, Holst okumalısın diyor, oyunu seviyoruz ve okumalıyız diyor. Bir iki öyküsünü anlattığında çok hoşuma gitmişti, bekledim ki çıksın. Çıktı, hemen aldım. Az bile anlatmış, şahane öyküleri var adamın. Cage, Ginsberg gibi adamların yakın arkadaşı Holst, aynı ayarda işler öykülerde ortaya çıkmış. Bol eğip bükmeli, ters köşeli. Daha da önemlisi okuru bir adım öne geçirmeye açık, dediğim dedik değil. Öyküler ilerlerken kendi serüveninizi yaratabilirsiniz, olasılıkların sonu gelmiyor. Vonnegut geliyor aklıma, benzer bir serserilik -diyesim geliyor- var.

Öykülerde masallar ihtimallere açılıyor ve öpülen keş bir kurbağanın prense dönüşmesi modern dünyanın bozup bozup düzenleyemediği yapıları, şeylerin değiştirilen doğasını ele alınırken bozulmaya yol açan çarpıklıklar belli belirsiz iğneleniyor. Holst, yeni bir Propp'a gereksinim duyuruyor; kıstaslar değişti ve masallar da kimlik değiştirdi, neler olduğunu kim sistemleştirebilir?

Önceden Dost basmış, yeni baskı konusunda pek cömert olmadıkları için bayrağı Dedalus devralmış. Yayınevinin çizgisine de paralel aslında, güzel iş.

Tersten başlıyorum, Hayal Gücünün Lezzetleri: 64 Başlangıç nam bölümde Holst'un işçiliğine dair güzel bir bölüm var. Diyor ki bazı öyküler satır satır gelir, arada sigara yakılır, kahve içilir, o başka. Balık tutmaya benzer bir duygu peydahlanınca iş tamam, öykü bitmiştir. Bazen de masaya oturulur, tepede dönüp duran kaotik buluttan cümleler çekilir ama el daktilonun tuşlarına gitmez bir türlü, hiçbir şey yerine oturmaz. O zaman başlangıçtan öteye gitmek zordur, masadan kalkıp iki bira içmek veya ne yapılacaksa onu yapmak gerekir. Eh, bitirilemeyen öyküler kenarda biriktirilir ve yenileri arka arkaya tamamlandıkça kenardakiler biraz daha dibe iner.

Dibe inen 64 adet öykünün başlangıcı var ama bazıları bitmiş gibi gözüküyor, azaltılmış öykü diyebiliriz çoğuna. Öykü boyunca yayılması gereken enerjinin ilk paragrafa boca edildiği izlenimi doğuyor bazılarında, bilemiyorum, tamlık duygusu ölçüp biçtikten, uzunca yazdıktan sonra bile gelmeyebilirken neden bir paragrafta doğmasın?

Hikâyeci Zebra: Kedilerin zebralara düşmanlığı gerçek, zebraların intikamı kurgusal, bir noktada ikisinin birbirine karışması mümkündür. "Hikâyecinin vazifesi budur işte." (s. 16)

Mona Lisa Buda'yla Karşılaşır: Cennette ikisi karşılaşırlarsa birbirlerine gülümserler. Dünyanın iki ucundan iki gülümseyiş, cennette bir.

Dünyanın En Dev Dalgası: Bu oyunu ben de oynuyorum, dev yapıları başka şeylere benzetmece çok eğlenceli. Burada kusursuz bir fırtınanın etkisiyle dev bir diyapazona dönüşen köprü var. Bütün dünya la artık, herkes neredeyse içgüdüsel olarak bu notayla yaşar ve titreşimler yüzünden tsunami tehlikesi baş gösterince ay insanlara işaret yollar, o da diyapazik titreşimlerden nasibini almıştır. Sığınaktaki yüz insan neler olduğunu anladıktan sonra gerisin geri sığınağa dönerek kurtulur. Nuh'un sığınağı. Eru ve müziği. La!

Sumatralı Dev Sıçanın Macerası: Sıçan dünyanın öbür ucunda yolculuk ederken doğasının ötesine geçerek -zekasını da kullanarak- olağanüstü işler yapar ki bu öykü için en ilginç nokta bu değil. Kutuplara giden bir gemide yaşarken buzullara sıkışıp kalan geminin tayfaları tarafından yenir, tayfalardan birinin röportaj yaptığı gazetecilerden birine söylediğine bakarsak tadı Çin yemeğine benzemektedir ki geldiği coğrafyaya bakarsak bu da makul ama hala çok ilginç değil. İlginç olan şu: Gazeteci üzerindeki kıyafeti çıkarır ve kedi olarak belirir. Sherlock'a gidip davayı kapatabileceklerini, farenin öldüğünü söyler.

Bence yeterince ilginç.

Bomba birkaç öyküyü bırakıyorum, Kedilerin Dili'yle bitiriyorum. Bilge bir adam çok bilgeymiş, öyle böyle bilge değilmiş, bimbilgeymiş. Bu bilgeliği iyiymiş de ev işlerinde rezaletmiş, karısının laflarına dayanamayıp evi terk etmiş ve Siyam kedisiyle birlikte yaşamaya başlamış. Bu süreçte insanlardan bıkmış, kedisiyle konuşmaya karar vermiş. Onca deneyden sonra kedilerin çıkardığı seslerin anlamlarını çözmüş, kedisiyle ilk kez konuşabildiğinde hayvan ona çok garip bir hikâye anlatmış. Zamanında kedilerin altın çağı sürerken ayak işleri için robot üretimine başlamışlar ki bu robotlar biziz. Akıl falan vermişler bize, sonra aptallığımıza göz yummuşlar. İçimizden birini kendileriyle konuşabilmek için eğitmişler, bu da bizim adam. Neyse, kedi bizimkine bütün dünyayı ayağa kaldırmasını, herkesin efendi olması gerektiğini, tüm köpeklerin öldürülmesini istediğini falan söylemiş, yoksa çıkaracakları gazlarla insanoğlu delirecek ve yaşayan tek bir insan kalmayana kadar katliamlar yaşanacakmış. Bizim herif kediye inanıp karısını da alarak dağlara kaçıyor, aylar sonra bakıyorlar ki tık yok, her şey devam ediyor. Eve dönüyorlar, kedi açlıktan ölmüş.

Terso: Kediler gerçekten konuşabiliyor, adam deli değil. Siyam deli. Komplo teorileri üretmekte, felaket tellallığı yapmakta üstüne yok. Gibi.

Pek tuttum ben Holst'u, çok başarılı. Kaçmaz.

13 Mart 2017 Pazartesi

Alejandro Zambra - Ağaçların Özel Hayatı

Anlatıldıkça kendini çoğaltan hikâyelerdendir. Kısacıktır ama uzuncacıktır; akışta karşılaşılan her bir olay sayısız ihtimal demektir. Nereye gideceğini bilemediğiniz için her yöne eyvallahınız olmalı, yoksa sarmayacaktır. Belki de sardığı yerde biter, kim bilir? Yaşam bir noktada kapanacaktır, arka kapağa kadar üç beş sayfalık boşlukların nefes almak, boş sayfaları çevirerek dingin bir okumasızlıkla birlikte kitabın duygusuna ulaşmak için olduğunu düşünürüm, keyiflenirim. Tek bir boş sayfa var bunda, olabildiğince hayatla dolu bir novella için yeterli. Değil, katharsis çok kuvvetli, kurtulmak için yürüyüşe çıkmanız gerekecek. Televizyonu açmayın, bir şey yok. Şömineli, daha da iyisi ormanlı kanalları açıp sesi kısabilirsiniz. Ormanı dikizleyin. Ağaçlar hikâyelerini dallarıyla anlatır, anlatmadıkları köklere iner. Anlatılmayanlarla büyünür. Cenk Taner: "Ağaçlar inanmıyor ormana." Çoğun içinde bir başına var olabilmek, bir fidana gölge etmeden.

Julián'ın azalta azalta bitiremediği romanını Özgür Çakır'ın bir cümlesine bağlıyorum: "Anlattıkça küçülen, küçülten şeylerden bahsediyorum hâlbuki." Verónica'nın dönüp dönmeyeceği meçhul, kadının önceki evliliğinden olan kızı Daniela'nın uyuması lazım, o zaman bin küsur gece masalları benzeri bir çoğaltım yapılmak zorunda. Roman anlatıldıkça küçülüyor, yaşam anlatıldıkça büyüyor, bir ters orantı söz konusu. Kadının resim kursundan dönüp dönmeyeceği önemini kaybediyor bu durumda, maksat anlatmaksa/dinlemekse Godot'nun dönüp dönmeyeceğini kim umursar?

Sonuca ulaşana kadar kitap bitmeyecek, öyleyse Julián anlatsın. Neyi anlatabilir mesela, geçmişini şimdiye taşır ve mutluluğunu uykuyu bekleyen bir çocukta görür. Şimdiyi geleceğe taşır, gelmesi beklenenin yarattığı sıkıntıyı yaşam boyu madalyon gibi taşımasının gerekip gerekmeyeceğini düşünür. Düşman arayışı yok, çatışmaların gerilimi anlatılmıyor, çatışacak bir şey yok. Kurulacak zamanlar var, her çeşit zamana yayılmış geçmiş var, bu kadar. "Hayat şimdilik çözülmüş bir mesele: yeni bir yakınlığa; ona, uyuyan kızın, Daniela'nın babası olma ve hâlâ resim kursundan dönmemiş kadının, Verónica'nın kocası olma rolünün düştüğü bir dünyadan davet aldı. Daha sonra hikâye dağılıyor ve toplamanın hemen hemen hiçbir imkânı kalmıyor, yine de şimdilik kerteriz noktasıyla arasına belli bir mesafe koyup ilgiyle, pür dikkat Inter ile Reggina'nın eski bir maçının tekrarını seyrediyor." (s. 19) Aşırı yoruma geçiyorum: Novellanın şiire en yakın tür olduğunu düşünürüm. Cohen her iyi şiirin karşılık verme davetiyesiyle birlikte okunduğunu söyler. Davete icabet etmek gerekir, Julián bunu yapıyor, fazlasını değil. "Her şeye şiirmiş/şiir gibi bakmak" -Cemal Süreya'nın deyişi- Julián'ın sahip olduğu bir yetenek diye düşünüyorum. Geçmişin bir başkasının başından geçmesi imgesini görüyorum; eski bir maçın tekrarını ilk kez izlermiş gibi izlemek kilit bir nokta. Yaşamı çoktan yaşanmış gibi yaşamak, her şeyi ilk kez yaşıyormuş gibi yaşamaya kapı aralıyor bir noktada. Zıtlıkta ferahlık vardır, sentezde yenilik. Hayatın içinden geçmeyiz, hayat çevremizden geçer gibi bir şey. Kerteriz noktası nedir o zaman, her şey akar mı? Akmayabilir, kadının yokluğu akmayacağını gösteriyor. Böyle belli başlı noktalarda doğrulup etrafa bakınca Julián oluruz işte, ne bileyim.

Julián öğretmen, yani boş gezenin boş kalfası da denebilir. Bu açıdan kendimi onun yerine koyabiliyorum. Anlatılacaklar, dinleyiciler, mekan, zaman her şey belli. Coğrafyanın serserilere özgü bir ders olduğunu okuduk, öğretmenliğin de serserilere özgü bir meslek olduğunu iddia ediyorum. Bağımsızlık isteği yönergelerden, yönetmeliklerden önce gelir ve başıboşluk kendiliğinden belirir. Sıfatları anlattıktan sonra iki ders boyunca 12 Angry Men'i tartışmamızı sağlayan başka bir şey değil. Kafama sıkıp kendimi susturuyorum ve devam ediyorum, Şili'de vasatlık kol geziyor; İtalyanca bilmeden İtalyanca öğretmeye çalışanlar, diş doktoru olmadığı halde diş çekenler, sakinleştiricilerle ayakta durabilen yogiler... Zambra, toplumun kokuşmuşluğunu ara ara iğneliyor, iyi bir şey.

Uydurulan geçmişten yaşanmış geleceğe nefis bir anlatı. Deli tavsiye ederim.

11 Mart 2017 Cumartesi

Lars Iyer - Kuşku

Bu kez Olric -aslında W.- konuşuyor ve ağzından bal damlıyor. "Sen yokken iyiydim, şimdi seninle birlikte hiçim ve senden iğreniyorum. Obezsin, bir şey üretemiyorsun, felsefenin erdeminden zerre nasibini almamışsın, alkolik olduğun için altına sıçtın sıçacaksın duygusuyla saçmalıktan başka bir şey üretmiyorsun. Mesihçiliğin getirdiği sonsuz bekleyişte hapissin, her an kıyamet kopacak gibi yaşıyorsun ama bir şey olduğu yok, bok içindeyken kurtuluştan bahsediyorsun. Kazanmıyorsun, yenilmiyorsun ya da yenilgilerinden haberin yok çünkü sen aptalsın, bulaştırdığın aptallığınla hiçbir şey yazamamama sebep oluyorsun. Allah senin belanı versin, keşke ölsen ama bundan bile mahrumsun."

Bir altkişi olarak W. kuzeydoğuda mı, güneybatıda mı, her neredeyse bir üniversitenin felsefeden sorumlu zihin bakanı olmasının yanında Lars'ın aklını sürekli karıncalandırmasıyla bilinmektedir. Kız arkadaşının karşısında mutlak mağluptur, muhteşem ayyaşlardan ilkidir ve ikinci olan Lars'ı bu konuda bile yerin dibine sokmaktan çekinmez. Yerin dibi, ters çevirdiğinizde göğün yedinci katı demektir. Dünya sancısı bağırsaklarında kıvranıyor, taviz vermekten ve özür dilemekten başka bildikleri bir şey yok ki insan gerçekten, bir an gerçekten düşünebilse bu ıstırabı bitirebilir ama intihar zafer demektir ve adamlarımız zaferin göz akını göremeyecek kadar uzaktalar. İsviçre'deler, Levinas ve Blanchot'nun buluştuğu yerde. Avrupa'nın tarihle bütünleşmiş şehirlerinde yerleri yok, mirastan bir parça bile alamamışlar ve yeni bir tür çürümüşlük var üzerlerinde; geçmişe yaslayıp dik tutabilecekleri bir kaybediş değil onlarınki. Onlarınki kesin, kaçışsız bir yıkım. Ötelenemez. Her ana peş.

Leonard Cohen'ın biyografisini bitirecektim sözde, hava çok üşüdüğü için sahilde yürüyüşe çıkamadım, Sezin de hür general olarak takılmak istediği için eve kapandım ve Kuşku'ya başladım. Başlayalı çok olmadı, biteli de öyle. Hemen yazmalıyım yoksa duygusunu kaybedip yazamadığım yüzden fazla kitabın arasına gömülecek. Çılgıncasına öneriyorum bu kitabı. Şimdi devam.

Düşünceler onlar için tutulamaz, akışkan şeyler. Birkaçını yakalayabilseler sıraladıkları basamakları tırmanıp başka bir manzarayı dikizleyebilirler ama mümkün değil, bu yüzden düşünebilenlere gıpta ediyorlar. Mesela liderlerinden biri. İyi adam. "Hayatı, kendinden çok ama çok önemli bir şeyin, düşüncelerin haznesi olmaktan ibaretti sanki." (s. 19) Kafka ruhani liderleri, o da ayrı hikâye. Kafka-Brod ilişkisi metnin izleklerinden birini oluşturuyor. Kafka'nın çıkışsız dünyası onları zehirliyor, böyle düşünüyorlar. İkisi de Brod, birbirlerinin Kafka'sı değiller ve yeteneksizlikleri yüzünden ortaya çıkarabilecekleri, muhafaza edebilecekleri eserleri yok. Çağın büyük felaketleri entelektüel düzeyde hiçbir yansıma bulamıyor, kendileri de üretemediklerine göre ışıklarının yansıyamamasıyla yaşamak zorundalar. Kafka'nın dünyası anlatılabilirdi, anlatıldı. Eski Avrupa'nın ifade ettiği şeyler Nietzsche'nin hışmından ve Kafka'nın acısından nasibini aldı, yeni dünyadaysa eskinin savaşları, değişen paradigmaları yok, sıkıntılı bir şimdiye hapsolunmuş. "Ne olabilir bu, davamız ne? Bok çukuru bir dünyada ne isteyebiliriz? Öncelikle, kendine güvenme, çukurlar kazıp saklan. Bütün umut kırıntılarını, kurtuluş hayallerini yok et. Çünkü iyi olmayacak. Yol hiçbir yere varmayacak. Hiçbir şey bir anlama gelmiyor. Merkezin bir önemi yok. Her yanda acı var - bu konuda hemfikiriz. Her yanda acı ve dehşet var. Ama ilk adım kendimizi dışarıdan çekmek, sonra kendimizi kendimizden çeperleştirmek." (s. 44)

Karanlığı gösterenler metinde yer almıştır, içte veya dışta: İçeride Béla Tarr, Lars'ın müridi olduğu rutubeti en iyi anlayabilecek kişi. Rutubet konusuna değinmem gerekiyor. Rutubet, nem, lağım, pis su, foseptik, çürüme, Muannit Sahtegi'nin evini basan bokların -üstelik kendisine ait değil!- arasında yere çöktüğü bölümü hatırlıyorum, köhnemiş ruhların bedenden çekip gidebilme hürriyetine kavuşmaları gerektiğini düşünüyorum. Burada Lars'ın evi rutubet tarafından işgal edilmiştir ve Lars kiremitleri, sıvaları kazıdıkça daha fazla küf, daha fazla çürüme açığa çıkar. Çürüme Lars'ı doğurur, Lars çürümenin dili, sözcüğü haline gelir. Bazı şeyler bazı anlamlara gelmese de Lars'ın evini gören W. için de durum böyledir. Ne yapılırsa yapılsın rutubetten kaçış yoktur, zaten bu konuda pek uğraş da yoktur.

Beckett, arka kapakta.

Edebiyat, bir sayfada. W., edebiyattan kurtulabilmek için matematik öğrenmeye çalışır, sözcüklerden çok sayılarla düşünmek için yeterli motivasyonu varsa da eğitimi yok, zaten çok geç. "Keşke biz de düşünceleri yıldırımlar gibi parlatabilsek cümlelerimizle!" (s. 103) Yunanca öğrenmeye çalışır, beceremez. Karakterlerin muzaffer olabildikleri ne var derseniz size muzafferiyetin ne olduğunu sorarım. İki dip balığının yüzeye çıkmalarını izleseniz yeter, daha fazlasına ne sizin, ne onların ihtiyacı var.

İşte bu, okumadığınız için geçen her saniyeden çalan bir kitap. Edinin isterim, Beyoğlu Mephisto'dan 10 TL'ye aldım, Kadıköy'de var mı, bilmiyorum.

"İnsan ne işinden başka meşgaleye vakit bulamayan gerçek proletarya için yazar; ne de mülke aç, dinleyecek kulağı olmayan gerçek burjuvazi için. İnsan proletarya ya da burjuvazi için değil, uyumsuzlar için yazar; yani arkadaşları için, arkadaşlarından öte, bizimkine benzer hayatlar süren, bizimle üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri anlayan, aynı şeyleri kabullenebilen ve aynı şeyleri reddetmeyi bilen, aynı iktidarsızlık ve resmi sessizlik halindeki sayısız insan için." (s. 158)

Bodo Kirchhoff - Kum Adam

Monokl Kumların Kadını'nı basacakmış yakında, çok sevindim. Onu da bir an önce okumak istiyorum. Adamın diğer kitaplarını da bassalar büyük hayır işlemiş olurlar. Yürü be Monokl.

Kum Adam'a sahaflarda büyük yayınevlerinin satmayan kitapları bölümlerinde rastlayabilirsiniz.

Auster işi bir anlatı. Hayatı belirsizliklerle dolu karakterlerin Afrika'da arayışa çıkma konulu romanlardan biri. "Zihnim bir uçurum" epigraflı, hatırlayışın geleceği kurduğu başlangıçta damdan aşağı itilenin boşalan zihni kana bulanır ve dünya paramparça olur, anlatıcının her şeyi toparlaması gerekecektir. Formülize edebiliriz; kolonize edilmiş yabancı topraklarda aranan Batı dünyası, değerleri, yaşama dair her bir parçanın kurmacaya karışması, hiçbir şeyden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, böyle şeyler.

Quint ellilerinde, küçük yaştaki oğlu Julian'la Tunus'a gidip oğlunun bir zamanlar bakıcısı olan Helen'i arıyor. Eşi Christine kitaplarını çevirdiği adamla birlikte Paris'te bir yerde, hayatın Christine'siz devam etme olasılığı yaralayıcı. "Yanıbaşımda yatan minik bedeni görünce bir an şaşırdım: Sanki Christine küçülmüş de yanımda yatıyordu. Sıkıntı kapladı içimi, doğruldum ve gidip Helen'in oturduğu yere oturdum." (s. 11) Geride bırakılamayanın hayaleti Quint'in yanında, oğlan geçmişi deşip durmasına yol açacak.

Tunus'ta Helen'in kaldığı odada kalıyorlar. Küçük Huzur Oteli, ironik. Otelin sahibi olan hanımla Quint'in ilişkisi bir nebze nefes aldırıyor ama anılardan kurtuluş yok, Helen bulunacak. Anssızın ortadan kaybolduğu zaman izi Tunus'a kadar sürülebiliyordu, duygusal yoksunluk Quint'i bu garip yolculuğa çıkardı. Aralarındaki derin ilişki de var tabii; Christine'in mağrurlukla boğulmuş öfkesinin ışıkları altında filizlenen bir orman. Radyo programcısı olan Quint, eşinin çok kültürel faaliyetlerinin karşısında boğulduğunu hissettiği an kaçışı Helen'de aramaya başlıyor. Aralarındaki otuza yakın yaş farkı, arayışlarının benzerliği karşısında pek bir önem taşımıyor. Helen gidene kadar iyiydi, sonrası karanlık. Tunus'un yakıcı güneşi altında aranacak cevaplar var, belki yeni sorular.

Quint'in köksüzlüğü her şeyin başı. Camiden yükselen sesleri duyduğu zaman tanrıya olan inançsızlığından ötürü üzülüyor, hayatını kolaylaştırabilecek değerlerinin kaybının yasını tutuyor. Helen'le hiçbir zaman cinsel bir yakınlık kuramamış olması da bir diğer üzüntü. "Birbirimizi hiç çıplak görmemiştik. Bir insanı çok iyi tanıyıp da karnını hiç görmemiş olmak tuhaf değil mi?" (s. 19) Paylaştıkları dünyada böylesi bir yakınlığa pek zaman olmadı, yaşanamayanlar nostaljiye dönüştü ve Quint'i zehirlemeye başladı. Helen ortada yok, başka insanlara kapı aralanıyor. Uçarı ilişkiler, Dr. Brazenger'la kurulanı böyle. Avrupa'nın entelektüeli, Afrika'nın münzevisi haline gelmiş. Julian ve Quint'le kurduğu ilişki Helen'in ardında bıraktığı defterle birlikte derinleşiyor ama oyun oynamak için daha az yaralı birini seçse daha iyi olurmuş.

Helen'in günlüğü kurmaca çıkıyor ve deliliğin kızıl güneşi altında Quint önündeki bedeni boşluğa doğru itiyor. Arayışına rağmen, onca çabasına rağmen gerçeğe ulaşamayacağını öğrendiği an o da şehirde savrulan kumlardan farksız artık, peşinde getirdiği konçertolar, kitaplar, hiçbir şey onu eskiye bağlayamayacak. Sürüklenecek, Helen'den veya Helen'in imgesinden uzağa. "Akşam Sydney'de, birbirimizden ayrılırken yüzünü ellerime gömdü, o an şunu düşündüm: Birbirimiz hakkında bundan daha fazla bir şey bilemeyeceğiz." (s. 34) Bilinecek bir şey kalmıyor, parçalar toparlanmamak üzere dağılıyor ve tam ortasında kalıyoruz. Günlükte bir araya gelirler, yaşamda sonsuza kadar ayrılırlar, Helen'in sonu kusursuz bir biçimde gizlenmiştir ve bu işte etraftakilerin payı büyüktür, Helen'in isteği doğrultusunda.

Esirgeyen Gökyüzü'yle birlikte okunursa keyfi katlanabilir, tavsiye.