14 Nisan 2018 Cumartesi

William Styron - Karanlık Gözükünce

Styron'ın sadece bir metni çevrilmiş Türkçeye, diğer metinlerinin çevrilmemesi büyük eksiklik. Söylenenlere göre Faulkner ayarında bir yazar, Pulitzer ödüllü. Yayınevleri göreve.

Şurada ilginç bir hikâye var metinle ilgili. Tomris Uyar'ın çevirdiğini ekleyeyim.

Styron, altmışından sonra bipolar bozukluğun karanlık dünyasını keşfediyor ve rahatsızlığının acı uçlarını, sonsuz derinliği anlatıyor. Çıkışsız bir sokakta dolaşıp duran insanın binaların arkasını görebilme çabası. Psikiyatrinin ve farmakolojinin bu rahatsızlığın giderilmesinde ne ölçüde etkili olduğu da bir diğer konu. Onca yılın ağırlığı ve ayaklardaki tozların kayalara dönüşmesi bir diğeri.

1985'te Paris'in sokaklarından birinde, neon ışıkların altında yakalandığı krizle başlıyor Styron. Otuz beş yıldan sonra geldiği Paris'te alacağı prestijli ödülün töreninden önce kafa dağınıklığıyla mücadelesinin aslında çok daha derin bir savaşın parçası olduğunu anlıyor ve kara güneşle ilk kez yüz yüze geliyor. Birkaç gün öncesinde çöküntünün pençesinde kıvrandığının ayrımına varmış olsa da her zamanki bunaltılardan birinin geldiğini düşünüyor, her şey siyaha gitmeden önce. "Ödül tarihi yaklaştıkça ne çalkantılar yaşayacağımı öngörebilsem, baştan reddederdim ödülü." (s. 18) Prix Mondial Cino del Duca, kültür çeşitliliğinden yola çıkarak verilen saygın bir ödül. Jorge Luis Borges ve Yaşar Kemal, bu ödülü alanlardan sadece ikisi. Styron için büyük onur ama o kadar tükenmiş bir hale geliyor ki odasında olmaktan başka istediği bir şey yok. Halcion nam ilacın yardımıyla birkaç saat uyuyabilmiş olsa da tedirgin, yakın zamanda bıraktığı alkolün ve uyuşturucunun yoksunluğunda ayakta kalmaya çalışsa da başarabilecek gibi değil. Bu noktada hastalığı hakkında okuduğu kitapları hatırlıyor, "kuluçka evresindeki depresif kimlik", belirtileri görmezden gelmesine yol açıyor. Psikolojik olarak tedaviye hazır olmanın kabullenilmesi gereken bir yanı var gerçekten; görünmeyen yaraların bir başına iyileşebileceği inancından temellenen bir durum. Kabuk bağlayan yaralar, zihnin de beden gibi iyileşebileceğini düşündürüyor ama bu bir yanılsama, bazı kısa devreleri onarmak için yardım almak şart. Bu noktada psikoterapi ve farmakoloji arasındaki savaşı irdeliyor Styron, ortaçağın mezhep ayrılıklarına benzettiği bu mücadeleyi sağaltım için gereken iki farklı kutbun birbirini itmesi gibi bir mantıksızlığa bağlıyor.

Ruh-hali-yarılması. Ödül töreninden sonra yenilecek yemeğe katılamayacağını söyleyen Styron, komitenin tepkisiyle karşılaşınca rahatsızlığını söylemek zorunda kalıyor. Sabahın duru anları, öğlene doğru ortadan kayboluyor ve akşama doğru mutlak bir umutsuzluğun yorgunluğundan başka bir şey kalmıyor geriye. Yine de yemeğe katılıyor Styron ve anlayış kıtlığı yüzünden çekilen acının çoğaldığını söylüyor. Sağlıklı insanların çarpık bir zihnin ne gibi acılara yol açacağını bilmediklerini, zaten karanlıkta bir başına kalmış insanın bu yalnızlıkta daha fazla acı çektiğini belirtiyor. "Bu durumu açıklayacak daha uygun bir sözcük bulamıyorum: Bilincin yerini 'somut, aralıksız işkence'nin aldığı kaskatı bir çaresizlik." (s. 27) Akşam yemeğinde ödül çeki kaybolunca, etrafındaki insanlar masaların altında çeki ararken aslında bilinçaltının bilince eziyet ettiğini düşünüyor Styron, çeki bilmeden ama bilerek kaybetmiş olabilir, orada olmaması gerekirken orada olduğu için.

Otele dönüş yolunda Albert Camus ve Romain Gary'yi düşünüyor, bu noktada yazarın ilginç anılarını öğreniyoruz. Yakın arkadaşı olan Gary, 1960'ta Paris'e gelecek olan Styron'a Camus'yle bir akşam yemeği ayarlayabileceğini söylüyor. Camus hayranı olan Styron çok seviniyor ama daha yola çıkmadan Camus'nün araba kazasında öldüğü haberi geliyor. Arabayı kullanan kişi Camus'nün yayıncısının oğlu, deli gibi sürermiş ve aşırı hız yaparmış. İntiharımsı, ölümle flört halinde bir durum. Camus'nün metinlerini düşünüyor Styron, intiharla ilgili çıkarımlarda bulunuyor ve Gary'den aktarmaya devam ediyor. Gary'nin söylediğine göre Camus bazı zamanlar bezginliğinden bahsedermiş, intihar konusunu açarmış. Hiçbir ciddi girişimde bulunmamasını rağmen ölümü aradığı söylenebilir. Ruhsal tedirginliklerden yakasını kurtaramayan Camus'nün de uzun süreli bir çöküntüye girmiş olabileceğini söyleyen Styron, Gary'nin sık sık bozulan ruhsal sağlığına geçiyor. Bilinen bir hikâye aslında; Romain Gary'yi Emile Ajar olarak da biliyoruz, eşi Jean Seberg'in iyi bir oyuncu olduğunu biliyoruz ve ikisinin intiharının aynı kaynaktan türediğini biliyoruz. Gary, Seberg'e bir baba ve sevgili sevecenliğiyle yaklaşırmış, çok sevdiği bu kadının intiharı onu yıkıp geçtikten sonra kendisi için başka bir yol olamayacağını düşünmüş. Çöküntüden kıvrandığı zamanları, hastane günlerini anlattığı metni okuduğum en çekiç metinlerden biri olabilir.

Paris'te yaşadıklarını sanatçıların yaşantıları üzerinden örneklemeyi sürdüren Styron, Abbie Hoffman'ın ve Randall Jarrell'ın intiharlarını anlatıyor, şöyle özetlenebilir: "Korkak olduğu ya da moral bir zayıflık taşıdığı için asla değil de içini kasıp kavuran çöküntü sancısına daha fazla katlanamadığından." (s. 39) Primo Levi son vuruş. Toplama kamplarından kurtulduktan yıllar sonra intihar etmesi, yaşayanlara bir ihanet olarak görülüyor. İntiharın bu kadar büyütülmesi, yaşamın kutsallığı safsatasından kaynaklanıyor sanırım. Yaşamak güzel ve iyidir, iyi olmadığı noktada sona erdirilebilir. Her şey gibi bu da çok basit ve anlaşılır bir şey olmalıydı, olamadı. İntihara zayıflık gözüyle bakıldığı sürece ölümden korkulacağını düşünüyorum. Neyse, kendi yaşantısına dönüyor Styron ve rahatsızlığın adından yola çıkarak kendi çöküntüsünü inceliyor. "Depresyon" sözcüğü sıradanlaştıkça asıl kimliğinin yıkıcılığı da örtülüyor, oysa dipsiz bir kuyu bu, insanın yaşayacağı en kötü anların sebebi. Hastalığın kuluçkadan çıkma evreleri, Paris'ten dönülen otuz yıllık sevgili yuvanın katlanılmazlığı, hastane günleri, yanlış tedavi uygulayan doktorlar, ilaçların yıkıcılığı ve sağaltıcılığı, pek çok mevzu bu tek kutuplu çöküşün etrafında değerlendiriliyor.

Sıkı bir yazarın anıları, diğer sıkı yazarlar ve tekme tokat hacamat edilecek hastalıkla birlikte.

12 Nisan 2018 Perşembe

Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma

Röportajlarında anıların değişkenliğinden ve tekrar tekrar, farklı biçimde kurulumundan yola çıkarak bir anlatı oluşturduğunu söylüyor Ishiguro. Kurmacanın gerçeğe yaklaşması üzerinden düşünüyorum, zihnin hatıraları oluşturma aşamasında güvenilmez anlatıcıdan bilinç akışına kadar pek çok tekniğin aslında sembollerle, kağıt üzerinde oluşturulan bir yaşamdan başka bir şey olmadığını düşünüyorum, bu noktada kurmacayla gerçek arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor. Kendi adıma söylemeliyim ki ikisi arasındaki ayrımı Ishiguro kadar belirsizleştiren pek az yazar biliyorum. Lineer anlatı kalınca bir çizgi çekiyor araya, okuduğum şeyin kurmaca olduğu kendini ele veriyor ama düşünmenin sezilen doğasına yaklaşıyorsa bir metin, bütün teknikler ortadan kalkıyor -ki başlı başına teknikler olarak düşünmeyesim var, aradaki çizgi böylesi belirsizken- ve kategorilere ayrılmamış yaşamın doğallığı beliriyor, dolaylı bir yolla da olsa bu doğallık yakalanabiliyor. Ishiguro'nun muhteşem yazarlığının birkaç temelinden biri.

Lineer anlatıda metni oluşturan parçalar adım adım belirir ve sonuca doğru bir bütün oluştururlar. Karakterlerin gelişimlerini, olguları anlamlandırışlarını vs. görürüz, bu çerçevenin arka planı betimlemelerle doldurulur, farklı akışlar bir noktada birleşir, pek çok şey olur kısaca. Oysa Kathy H.'nin anlatıcı olduğu bu anlatıda tamamlanmış bir çember görürüz, şimdiye dek uzanan farklı çizgilerin yeni yeni birleşmeye başladığı bir noktada bulunan Kathy, hatırlamaya başladığı noktada bile şimdiden sonrasını gözardı etmez. Geçmişe doğru çıktığı yolculuklarda hatırladığı, yaşanan sayısız olay onca yıldan sonra yeni anlamlar kazanmaya devam eder, akış tek yönlü değildir, geçmişten şimdiye ve şimdiden geçmişe gidildiğinde olaylar yeni anlamlar kazanır ve eskileri ortadan kaybolur. Tek bir bilince dayandığımız için tutarsızlık, çarpık gerçeklik gibi zihinsel yan etkiler aranması doğaldır, kendimce tarihlere özellikle dikkat ettim. Bir zaman akışı çizelgesi çıkartmaya çalıştım ama geç kaldığım için başaramadım, sonrasında asıl yapmam gereken şeyi yapıp sadece metni okudum, üzerinde çalışmaya kalksam çok güzel bir şeyi kıracakmışım gibi hissettim.

Anlatıcının bildiği, bildiğini düşündüğü ve okur için oluşturduğu geçmiş tek bir okumayla çözümlenecek gibi değil, anlatıcının bildiklerine yaklaştıkça kendi "tam" anlatısında gedikler ve sonradan tamamlanacak parçalar olduğunu, en azından üzerinde düşünülecek ve ilk okuyuşta görülemeyecek şeyleri fark ediyoruz. Mesela şu: "Bakıcılar makine değil ki." (s. 12) Bakıcılık yaptığını söyleyen Kathy H.'nin, arkadaşlarının ve diğer onlarca çocukla birlikte büyüdükleri Hailsham adlı yapının arkasında neyin, nasıl bir dünyanın olduğunu anı parçalarından kurmaya çalışırken bireysellikten, insanın kimliğini oluşturma çabasından distopik bir dünyaya ulaşıyoruz. 1990'ların son yıllarındaki alternatif bir tarihsellikten geçmişe yapılan yolculuklarda kişisel tarihin çizgisi dünyanınkiyle birleşirken anlam kazanan detaylar, kilit karakter olan Madam'ın bütün gizemi açıkladığı son bölümde birleşiyor. Organları için yetiştirilen klonlar, sosyal yaşamlarının biçimlenmesi, Hailsham ve benzeri klon yuvaları, Bayan Lucy ve diğer öğretmenler/gardiyanlar anlam kazanıyor. Başta Kathy'nin bakıcı olmasından, Tommy ve Ruth'la yıllar sonra karşılaşmasından ve yetimler yurdu gibi varsayımsal yaklaşımlara açık olan Hailsham'dan başka bir şey yok elimizde. Daha da önemlisi, yıllar sonra makine olmadığını düşünen bir klonun kendini aradığı noktada -anılarını derlemesini bu yoldaki son adım olduğunu düşünüyorum- her şeyi öğrendikten sonra bulduğu şeyin gerçeklik-kurmaca çizgisinin pek de önemli olmadığını göstermesi. Hailsham'da, yalıtılmış ve kurmacanın kurmacası şeklinde yaşadıkları yıllar boyunca dünyanın geri kalanında sürdürülen etik-ahlaki tartışmalar tek bir sözle lüzumsuz hale gelebiliyor. "Makine olmamak", makine olması için üretilen öznenin kendi insanlığına dair herhangi bir düşüncesi olduğu için yeterli bir kanıt. Madam'ın ve birkaç öğretmenin sürdürdüğü protestolar, klonların da insan olarak haklara sahip oldukları argümanı üzerinden yürüyor ve bunu kanıtlamak, onların da ruha sahip olduklarını göstermek için çocukların yaptıkları sanat eserleri toplanıyor, dünyaya gösteriliyor. Oysa deneyler gösteriyor ki makinelerin bestelediği müzikal eserler Beethoven'ınkilerden daha çok beğenilebiliyor, sayısız parçanın bir araya gelerek oluşturduğu uzantılar en iyi ressamların eserlerinden daha iyilerini üretebiliyor. Bu bir gösterge değil kısacası. Klonların insanlığının en iyi göstergesi, sisteme muhalif bazı öğretmenlerin söylediği gibi "bazı şeylerin anlatıldığı ama her şeyin anlatılmadığı" bir ortamda, belirsiz bir dünya algısı oluşturulduktan sonraki davranışları, sosyal yaşamları ve düşünce biçimleri olsa gerek. Kathy, anlatısında insanlığını sorgulamaz çünkü bu zaten sorgulanmayacak kadar kesindir. Öyle programlandığı için değil, öyle yaşadığı ve hatırladığı için.

Küçük parçaların bağlantıları. Şimdi hatırlıyorum da, der Kathy, şimdi geriye baktığımda, der, kendilerine o kadar az bilgi verilmiştir ki -bunu onlara söyleyen öğretmenin bir süre sonra ortadan kaybolacak olması anlaşılabilir- çocukluklarında anlam veremediği olaylar yıllar sonra, hepsi yetişkin insanlar olduklarında anlaşılır hale gelir. Bence geçmişe dönük anlatılardaki en büyük problem de böylece çözülmüş olur; diyalogların kusursuz bir biçimde hatırlanması saçmadır ama buradaki anlamsız parçalar küçük travmalar halinde belirir, böylece anlamsızlığın ortasında adalar olan çocuklar, birbirlerine dokundukları yerde, birbirlerinden güç alarak aradıkları gerçeğin peşinde hemen her şeyi hatırlayabilirler. Zaten her ne kadar özgürlükçü bir yalıtılmışlık varsa da, cinsellik ve diğer konular olabildiğince açık bir şekilde yaşanıyor olsa da duygusal bir ketlenmenin ortaya çıktığı söylenebilir, böylece çocuk Kathy ve yetişkin Kathy aynı şekilde konuşabilir, anlatıda bu çok ince bir detay. Travmaların silinmez izi. Bu noktada yetişkinliğin, büyümenin ne olduğunun sorgulanması lazım. Aynı insanlar, aynı çevre, dünyayı kasıtlı olarak genişletmeyen bir eğitim, yetişkinliğin ne olduğunu bilmeyen çocuklar/yetişkinler/çocuk yetişkinler doğurduğu için diyaloglar aynı tansiyondadır, davranışlar yine öyledir, aynı yaşın farklı zamanlarıdır anlatılan, geçen yılların büyüme üzerinde etkisi olmadığı için anlamı da yoktur.

Tommy, Ruth ve Kathy arasındaki ilişkiye pek değinmiyorum, inişli çıkışlı bir arkadaşlık, sevgililik, dostluğun sıcak bağı. Yıllar sonrasının bağışçıları olarak Kathy'nin karşısına çıkan eski sevgililer, birkaç bağıştan sonra ameliyatların yıkıcı etkilerini kaldıramayarak hayata veda ederler ve bakıcı Kathy'nin anılarında yaşarlar. Birbirlerinden kopuşları, tekrar bir araya gelmeleri sağlam hikâyeler olarak karşımıza çıkar. İmitasyon yaşamların gerçek acıları.

Beni Asla Bırakma, Kathy'nin en sevdiği şarkı. "Bebeğim" sözcüğünü gerçekten bebek olarak anlar ve şarkıyı söylerken bebek tutuyormuş gibi yapar, o sırada kendisini izleyen Madam'ın ağladığını görür. Çocuk yapamayacak olduklarını bilirler, bu onlara söylenmiştir ama neyin içinde olduklarını anlayabilmeleri için yeterli bir veri değildir. Daha fazla bilgi almak isteyenler, gözetmenlerine sorular soranlara utanç dolu gözlerle bakılır, sistem kendi savunma mekanizmasını kurmuştur. Halisham'ın dışında ne olduğunu anlamak isteyen bir kızın civardaki ormanda öldüğü, ruhunun ormanda dolaştığı masalı da bir diğer benzer mekanizmadır, buna benzer örneklerin sayısı fazla olmakla birlikte bir gün Halisham'dan çıkacaklarını, başka bir yere gideceklerini bilen çocuklar için sorgulamak gereksiz ve utanılacak bir şeydir, onlar için en iyi şey uyum sağlamaktır. Yavaş yavaş beliren fikirler de vardır tabii, çocuklar kendi mitlerini uydururlar. Keret'in kaybolan eşyalarının düştüğü koltuk altı çukurunun bir benzeri Norfolk için söylenir, kaybolan eşyalar Norfolk'a gider. Üretilen sanat eserleri de kendi efsanesini yaratır; çocuklar bu eserlerin satıldığını ve eşya takası için kullanıldığını bilirler ama kendilerine yanlış bilgi verilmiştir, eserler dış dünyadaki protestolarda çocukların "normal insan" olarak görülmeleri için kullanılır. Üçlü arasındaki muhabbetlerde, birbirlerine aşık olan insanlara organlarını vermeleri için ek süre tanındığı, birkaç yıllığına da olsa birlikte yaşayabildikleri konusu konuşulur. Aşık olanların gerçekten aşık olup olmadıkları da eserlerinin uyumundan anlaşılabileceği için eserlerin bu yüzden saklandığı düşünülür. Karanlık noktaları edinildiği kadar bilgiyle doldurma çabası, sayısız yanlış sonuca yol açar ama çocukların yapabileceği başka bir şey yoktur. Dünyanın anlama noktasında karanlık köşeler kalmamalı. Yetişkinliklerine yaklaştıklarında daha serbest bir mekâna geçtikten sonra kendilerinin orijinalleriyle karşılaşma şanslarının ortaya çıkması da bir başka ilginç konu.

Bayan Lucy'nin çıkardığı ilk yangın bir dönüm noktası. Çocuklar yalıtılmış olsalar da aldıkları eğitim dünyadan tamamen habersiz olmalarını engeller. Film izlerler, gelecekte hangi meslekleri yapacaklarını konuşurlar, pek çok şey onların normalliklerini tesciller ama sonradan gördüğümüz üzere bu sadece Halisham'da böyledir, diğer merkezlerde çocuklara kötü davranılır, ayrıntı verilmez ama berbat şartlarda yaşadıkları çıkarımı yapılabilir. Bayan Lucy'nin tavrı bile başlı başına bir iyiliktir; çocuklara gelecekle ilgili hayaller kurmamalarını, düşündükleri pek çok şeyi yapamayacaklarını, farklı olduklarını ve bunlara benzer pek çok şeyi söyler ama yine detay vermez. Madam'ın sondaki açıklamasına kadar parçalar tam olarak yerine oturmaz, oturduğundaysa onca anlamlandırma çabasının, bilinmeyenin yol açtığı onca yaranın yükü yüzünden bütün yine kırılır. Kathy, Ruth'tan sonra Tommy'nin de tükendiğini duyunca Halisham'ı hatırlamaya çalışır ama pek başarılı olamaz, arabasıyla giderken Halisham'ın duvarlarını gördüğünü düşünür ve bununla yetinir. Son olarak Norfolk'a gider, Tommy'nin kaybolan diğer her şey gibi burada belireceğini düşler. Müthiş bir son.

Ishiguro'da arayış izleği, belleğin olduğu gibi yansıtılmasının en makul sebebidir. Kişi tek başına kendi çerçevesinin dışına çıkamaz, dünyayı ve kimliğini oluştururken yansımalarına ihtiyacı vardır. Bu yansımalar arayışın itici gücünü oluşturur ve gerisi belleğe kalır, kopuşların tarihi -doğru veya yanlış- kişisel tarihtir, dünya tarihiyle birlikte. Büyük bir fark varmış gibi gözükür, eklektik bir yapı oysa.

The Island var ki filmle bu kitap aynı yıl çıkmış, ilginç. Bazı sitelerde ikisi karşılaştırılmış, dikkat çekici bilgilere ulaşılabilir. Dune'daki Tleilaxu meselesi var, organ çiftlikleri konusunda sağlam bir fikirdir. Bunlar bir yana, Ishiguro'nun bu metninin klasik anlamda bir distopya içerdiğini düşünmüyorum, distopik bir dünyada -belki günümüzün modern köle üreten dünyasının bir metaforunda- geçen bir hikâye denebilir. Ama ne hikâye!

9 Nisan 2018 Pazartesi

Thomas Bernhard - Ucuzayiyenler

Weller o gün Türkenschanz Parkı'na gittiği için, Koller de aynı parka gittiği için, normalde ikisi de o parka gitmediği halde o gün ikisi de o parka gittikleri için, aslında Koller Wertheimstein Parkı'na gideceği halde diğer parka gittiği için, Weller de aslında oradan buraya gittiği için, Weller'in elinden kurtulan köpek Koller'in bacağını kapınca bacak onmaz hale gelmiş ve doktorlar bacağı kesmiş, doktorlar bacağı kurtarabilirlermiş ama beceriksiz olduklarından, doktorların çoğu beceriksiz olduğundan bunu yapamamışlar, doktorların beceriksiz olmaları Bernhard'ın temel izleklerinden biri, aslında oraya gidecekken buraya gitmenin değiştirdiği olasılık çizgisi de bir diğer izlek; çocukluğunda okul yolu yerine diğer yola sapan bir Bernhard biliyorum, tamamlanması gereken araştırmaların insanların ölümlerine yol açtığını veya ölümle tamamlandıklarını anlatmayı sever, burada da yaptığı başka bir şey değil; Weller'den sağlam bir tazminat koparmayı başaran Koller o gün o parkta olmasaydı başka şeyler araştırabilirdi ama on altı yıldır Fizyonomi üzerinde çalışıyor, eğer bunu bitirirse bağlantılı bir başka çalışmaya, bir başkasına, bir başkasına daha başlayacak, dört parçalık bir araştırma, bilim dünyası için bir aydınlanma, ilim rüyası için bir aygırlanma, at gibi ucuza yiyecek Koller, Ucuzayiyenler onu kabul etmiş, on altı yıl olmuş kabul edileli Koller, on altı yıldır dört adamla yemek yiyip metni yazmaya çalışıyor ama öncelikle nasıl biri olduğu giriyor işin içine, birinin nasıllığı anlaşılmadan ne üzerinde çalıştığı da anlaşılamaz, anlaşılırsa da motivasyon kaynağı anlaşılamaz, her zaman anlaşılamayan bir nokta kalır, o neden öyle yazılmış, bu başlığın yerine daha iyisi olabilir miymiş, bunların hepsi düşünce kaynaklıdır ve Koller düşünen bir adamdır, VAM'da karşılaştığı Ucuzayiyenler tayfası felsefi fikirlerini derleyip toplamış, bir o kadar da dağıtmış, entropiye kurban gitmiş felsefe, yayıla yayıla uzamda bir yıldız yolu kalmış, Koller yolda yürürmüş ve VAM'daki ucuz yemekleri kovalayan adamların yanına gidermiş hep, adamlar yere düşen yürüteçleri kaldırmışlar ve Koller'e yer açmışlar, kabul etmişler ama aşamalı bir kabulmüş bu, hemen gerçekleşmediği için arada bir yerlerde uzun süre kalmış Koller ama garsonların göz hapsinden kurtulduğu için de memnunmuş, bacağını kaybetmeden önce hızlı bir şekilde girdiği mekâna tekrar girdiğinde zaman yavaşlamış, garsonun tepkileri yavaşmış çünkü, ağır çarkın tek bir insanın davranışlarıyla yavaşlaması ancak matematiksel formülasyona indirgenmiş dünyayı zihninde taşıyan Koller'le mümkünmüş, felsefi kurguyla matematiğin kesinliği arasında bir koşulluk ilişkisi arayan adamın tesadüfleri belli bir sisteme oturtmaya çalışması anlaşılabilir, hele de anlatıcının eski arkadaşı olan Koller'in geçmişini öğrendiğimiz zaman, özellikle belirli bir noktadan çıkan ve sonsuza ıraksayan mesafede birbirine dokunan onca sicimin, yaşantıları simgeleyen onca sicimin bir kerteriz noktasından bir başka kerteriz noktasına ulaşmaları, kerteriz noktalarının aslında aynı noktalar olması sarmal bir anlatıyı mı simgeler, Bernhard bunu mu düşündü, hiç bilmiyorum ama iki karakterin birbirini var ve yok etmelerini yine düşündü, bunu biliyorum, biri diğerinden daha iyiydi ve daha iyi olan Koller, anlatıcıyı sürekli itti, tahammülsüz bir adamdı zaten, dünyayı düşüncesinin duvarlarından ibaret kılmıştı ve düşüncenin dışında hiçbir şeyle ilgilenmezdi; kadınlarla ilgilenmezdi, başka herhangi bir şeyle ilgili değildi, liseden arkadaşı olan anlatıcıyla bir eczanede şans eseri tanışmasıyla ilgilendiği söylenebilir, olasılıklar üzerinde düşündüğü söylenebilir, kendisini var eden olasılıklar, zihin dünyasını var eden düşüncelerin rastgeleliği, bunlar olabildiğince kontrol altındaydı, Koller zihinsel duyarlılığını ömür boyu sakat kalmasının yücelticiliğiyle birleştirmişti, insanlar onu anlayamazdı, kim ömür boyu sakat kalmadan ömür boyu sakatı anlayabilirdi ki, bu bir üstünlüktü ömür boyu sakat için, anlatıcı sakat değildir ve düşünemez ve düşünmeye meyilli değildir, bu yüzden her zaman aşağılanır, karşılaştıkları zaman Koller anlatıcının lafını dinlemez, sadece kendi konuşur ve konuştuğu şey bitmeden dönüp gider, değersizleştirilmiş varoluş anlatıcı için problem olur ve görüşmelerinin sıklığı azalır ama anlatıcı yok edilmek istememesine rağmen görüşmeye devam ederler, Koller yaşamı boyunca yalnız yürür ve yıkımı kendi üzerinedir, başkalarını yok edecek kadar özgeci değildir, bu yüzden anlatıcının gittiği mekâna gitmeyi kabul etmesi şaşırtıcıdır, kendi fikirlerinden sapar, kendi çizgisinden çıkar, kendisini parçalamış sayılır, sadece bir parçası o restorana gider, anlatıcının gittiği, anlatacağı şeyler vardır Koller'in, Ucuzayiyenlerden bahseder, dört orijinal tip, her biri diğerini dengeler, beşinci olarak ortaya çıkan Koller yıldızın ucunu oluşturur ve yıldız yolunda yürümeye devam eder, araştırması bitecek gibidir ama anlaşılacağını düşünmez, dehaları öldüren üniversiteler her zaman olduğu gibi yine ceset zihin üretir, böylesi üstün bir araştırma daha bitmeden hiçliğe karışmıştır, o iğrenç restoranda, girmek için kendisiyle savaştığı ve yirmi çeşit sebeple nefretini temellendirdiği o leş restoranda anlatıcıya Ucuzayiyenleri, araştırmasını, hedefini anlatır Koller, çalışması bittikten sonra bir başkasını sömürmeye meyillidir, anlatıcının posası çıkınca bir başka çürümenin peşine takılacaktır ama anlatıcıyı çürütmesi gerek önce, lise yıllarından beri yaptığı şeyi sürdürse yeterli, anlatıcı için sicimler eczaneden yayılıp yine orada toplanıyor, sanki Koller'in ağıyla örülü bir tuzağın içinde debeleniyor anlatıcı, kurtulamıyor, dinlemek zorunda, dinlemezse varlığı anlamsızlaşacak, Koller köpek ısırığını kendi varlığına borçlu olduğunu düşündüğü gibi anlatıcının varlığını da kendisine borçlu olduğunu düşünüyor, eğer Koller olmasaydı anlatı var olmayacaktı, incelemesi bitmemeyi sürdürmeyecek ve var olmamasıyla birlikte bitmiş olacaktı, ölmesi ölünmeyecekti, Koller vardı.

8 Nisan 2018 Pazar

J. G. Ballard - Hayatın Mucizeleri

Ballard'ın otobiyografisi.

1930'da Şangay'da doğuyor. Zor bir doğum, dar kalçalı anne için dünyanın düşünceden yoksun bir yer olduğunun kanıtı. Ballard'ın kafasının şekli bu doğum yüzünden bozuk, değişken kişiliği bu kafa bozukluğunun ürünüymüş anneye göre ama doktor arkadaşları bunun mümkün olmadığını söylemiş. Ballard neye inanmak istiyorsa ona inanıyor.

Güneş İmparatorluğu'ndaki -bundan böyle Gİ olarak kısaltacağım- pek çok detay olduğu gibi otobiyografik, Ballard metni tasarlarken yetişkinlerin dünyasını ele almak istediğini düşünmüş. Çocukluğunun büyülü dünyası kurmacanın değişmesini sağlamış, anlatıcı olarak Jim'i koymuş Ballard, yetişkinler belirip kaybolan büyük adalar olarak kalmış. Dönemin Çin'i rengârenk; Fransızlar, Amerikalılar, İsviçreliler, İtalyanlar ve diğerleri minyatür bir ABD yaratmışlar. Gİ'deki dadı Vera'nın gözetiminde şehri -sirki de denebilir- gezen Ballard, İngilizce yazılmış dev reklam panolarını hatırlıyor, Çince panolarla birlikte. Batıyla Doğunun pitoresk bir karışımı. Gerçekliğin Şangay'da eksik olan unsurladan biri olduğunu düşünüyor Ballard, kodlar öylesi karmaşık ki birbirlerini biçimlemek yerine üst üste binip garip bir yaşam pratiği ortaya çıkarıyorlar. Zehirli kızartma yağlarının kirlettiği hava açık lağımların kokusuna karışıyor, kalabalığın gürültüsü Fransız Bölgesi'ndeki tramvayların zillerini bastırmaya çalışıyor, yol kenarlarında insanlar ölüyor ve her şey korkunç bir akış içinde gerçekleşiyor. Ballard'ın aklındaki birkaç fotoğrafa metinlerinde de rastlayabiliriz; örneğin yol kenarında kar yığınlarını üzerine battaniye gibi çeken bir adam, boş havuzların yarattığı garip imgeler, Batılı kıyafetler içindeki Çinli gangsterler, her şey karmaşanın içinde var oluyor. "Birçok açıdan bir sahneyi andırıyordu; ama aynı zamanda gerçekti ve sanırım, yazarlığımın büyük kısmı onu bellek dışı yollar aracılığıyla hayata geçirme girişiminden ibaret." (s. 15) Sağlık hizmetlerinin yetersiz oluşu ve sağlıksız doğanın etkisiyle ailenin üyeleri sırayla hasta oluyor ve sağ kalmayı başarıyorlar, Ballard için ilginç bir düşünce. Çocukluğun sayısız tehlikeyle geçmesi ve sağ kalmanın şaşkınlığı içinde bilinçaltına atılan onca şey bir çöplük de olabilirdi, o çocuk Ballard olmasaydı.

Sun Yat-Sen'le tanışıyor Ballard, çocukken. Annesi Country Club'ın, üst sınıfların takıldığı ortamların aranan siması diyelim. Baba şefkatli, iyi bir adam. Zamanında her şeyi arkada bırakıp Çin'e göçmüşler, savaş sona erene kadar orada yaşamışlar. Savaş sırasında hizmetçilerini bırakmıyorlar, bıraksalar dışarıda öleceklerini biliyorlar ve kamplara götürüldükleri zamanlara kadar onlara yardımcı olmaya alışıyorlar. İyi insanlar kısaca. Arada ayak bağlama geleneğinin devam ettiğini öğreniyoruz; Çinli kadınların ayakları küçükken bağlanıyor ve doğal gelişimleri bozuluyor, kadınların daha kibar görünmeleri ve daha iyi hizmet etmeleri için gerekli bir adet. Umarım bırakılmıştır artık. Neyse, hizmetçilerin isimlerle değil de numaralarla çağrılmalarını iyiliğin neresine koyacağımı bilemiyorum, İki Numaralı Hizmetçi gerektiği zaman bu şekilde çağırıyorlar. Toplama kampı gibi. Çinlilere karşı duyarsızlıkları evlerinde başlıyor ve Jim/Ballard bu çarpıklığı çocukluğunda fark ediyor. Evin önünde açlıktan ölmek üzere olan Çinliye yemek vermeyen anne, kendini daha fazlasını evin önüne toplamaması gerektiği yönünde savunuyor. "O yaşlı adamı, pahalı Alman oyuncaklarıyla dolu sıcak odamdan birkaç yüz metre ileride bu kadar ümitsiz bir sona zorlanmış insanı, hâlâ zaman zaman düşünüyorum." (s. 21) Hizmetçiler sınır; diğer Çinliler pek önemli değil.

Kitaplar. H. G. Wells hayranı babanın etkisiyle okunan ilk kitaplardan sonra Grimm Kardeşler geliyor, Binbir Gece Masalları var, Gulliver'in Gezileri var, dönemin "iyimser" kitapları da oralarda bir yerde. Amerikalı pilotlardan gelen kitaplar, dergiler, bir sürü kaynaktan besleniyor Ballard ve bu kaynaklardaki "Britanyalı özgüveni" Japonların galebe çalmasından sonra sarsılıyor ve diğer bir önemli kırılma gerçekleşiyor. İyimser dünya, gücü elinde tutan Batı medeniyeti yıkımla yüzleştikçe Ballard'ın medeniyetle ve dahi yetişkinlerle olan ilişkisi değişiyor. Yetişkinlerin çocuklaştıklarını söyleyebiliriz, böylesi büyük masallara inandıkları için Ballard'ın objektifliği onları küçültüyor. Savaştan sonra ailesinden uzaklaşması ve bir başına yaşamaya yönelmesi böyle bir etkinin ürünü. Ebeveynlerle çocuklarının arasındaki ilişkiden de bahsetmek gerek; çocukluğun tarihiyle alakalı kitaplarda yeterince anlatılıyor ama 1940'lı yıllarda bir örneğini görmek şaşırttı. Aileler, çocuklara karşı oldukça mesafeli, onlara küçük insanlarmış gibi yaklaşıyorlar ve onlarla pek ilgilenmiyorlar, ölümcül bir hataya yol açabilecek davranışları engellenmiyor. Çocuklar umursanmıyor ve bu umursamazlıkla büyüyor Ballard, özgür bir ruhu taşıyarak. İşgalin başlamasıyla bu umursamazlık had safhaya çıkıyor: "Şiddet o kadar yaygındı ki, ailem ve dadılarım beni çevremdeki vahşetten korumaya bile çalışmıyordu." (s. 29) "Hizmetkârlarla sadık bir labrador köpeği arası" diyor Ballard, çocukların konumlandırıldığı nokta için.

Gİ ile benzerlikler. Jim'in kamptan kaçarak gittiği çeltik tarlalarında gördüğü cesetler. Çin avcı uçağı iskeletinin kokpitinde geçirilen heyecan dolu zamanlar. Ballard, saygı duyduğu Japonlardaki melankoliye sahip olmadığını, İngiltere'ye gidene kadar koruyacağı bir iyimserlikle hiperaktiviteyi birleştirerek "her şeyi" keşfetmeye açık bir çocuk olduğunu anlatıyor. İngiltere yıllarıyla Çin'deki kamp yıllarını kıyaslıyor, insanların yaşadığı yalanlara karşın gerçeği aradığını, yazarlığında da bunu sürdürdüğünü söylüyor. İşgal yıllarının öncesinde de aşırı bir alkol tüketimi varmış mesela, hatta şu cümleyi kestim: "Briç, alkol ve zina, toplumları bir arada tutan asil bağlardır." (s. 39) Bu fikir Ballard'ın pek çok metninde tekrarlanır, kurgulanır ve gizli gerçeği ortaya çıkarır. Garip bir kurgudan kurtulma çabaları. Batı medeniyetinin garip kurgusu karşısında çocuk ruhunu kaybetmeyen bir yazarın mesleğinde zorluk çekeceği açık. Buna sonra değineceğim, Ballard ara sıra geçmişle günceli birbirine bağlayarak çıkarımlarda bulunuyor ve kişiliğiyle yazarlığı hakkında önemli ayrıntılar veriyor.

Benzerliklerden devam. Ballard'ın yazdığı ilk metin, Gİ'deki gibi bir briç kitabı. Maxtedler gerçek. İşgalin başlangıcı olduğu gibi gerçek, farklı olan Gİ'de yitirilen ebeveynin Ballard'la birlikte Lunghua Kampı'na alınması. Kurmaca için açılan yol gerçekten daha ilginç, doğruya doğru. İki buçuk yıl yaşıyorlar orada, yüzlerce insanla birlikte. Aralarında doktorlar, mühendisler, mimarlar vs. var ve derslerden geri kalmıyorlar böylece. Örgün öğretimden daha iyi bir öğretim hayatları olduğunu düşünüyor Ballard, o şartlar altında doğru olsa gerek. Asıl önemli olan arkadaşlar, özellikle Bobby Henderson. Bu kardeşin içinde bir yer ölmüş, Gİ'deki Jim'in bir parçası bu arkadaşta gizli sanırım. Jim'in kendisine kötü davranan aileden kurtulmak için köşesini bölmelemesini gerçekte bu çocuk yapıyor. Korkusuz bir velet, Jim gibi. Ballard bu çocuğu unutmamış, Jim'i kurarken ondan yararlanmış.

Dr. Ransome'dı sanırım, Gİ'de buğday bitlerini de yemesini söylüyordu Jim'e. Gerçekte Ballard'ın babasıymış bu. Ballard bitleri tabağının kenarına ayırıp löp diye yutarmış hepsini, ailesi pek hoşnut değilmiş bu durumdan ama protein almak lazım. Savaşın sonlarına doğru Amerikan uçaklarından atılan erzak ve benzeri şeyler gerçek. Jim'in, Ballard'ın kampı özleyeceği de başka bir gerçek. Savaş bittikten sonra Şangay'daki evlerine dönüyorlar, her yerde Amerikan askerleri var ve hiçbir şey aynı değil, Şangay'ın kaosu yıkımın etkisiyle dağılmış, uyuşuk bir düzen altındaki şehir bütün heyecanını yitirmiş. Okuma serüvenine devam eden Ballard'ın can sıkıntısını giderecek yazar Hemingway. Çin'deki son günlerde Hemingway bir kurtarıcı olarak beliriyor.

İngiltere'ye dönüşten sonrası Ballard için sıkıntılı. İngiliz güveninin yerle bir olduğunu gördükten sonra bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşündüğü için toplumu oluşturan kodların sorgulanması gerektiğini düşünüyor Ballard, bunun için şehrin Almanlar tarafından bombalanması gerekmiyordu ama yıkımın şoku sıcakken kararını veriyor. Romanı besleyenin durağan toplumlar olduğunu söylerken insanların simülasyonda yaşar gibi olduklarını da akıldan çıkarmamak gerek; yıkılmış binaların, delik deşik sokakların ortasında İngilizler her zamankinden daha soluk ve hiçbir şey olmamış gibi yaşıyorlar. Yeterince duyarlı biri için korkunç bir ortam. Orwell, Greene ve Huxley için "fazla İngiliz" diyor Ballard, daha farklı metinler yazmak istiyor ve bunu nasıl yapacağını ararken Freud ve sürrealistlerle tanışıyor. Katalizör bulunuyor; akılcılığı reddeden akıllı adamlar, bombaların parçaladığı bir dünya, nükleer savaş tehdidi. Çarpışma'nın giriş yazısında bunları derleyip toplamıştı Ballard, büyük anlatıların günümüz dünyası açısından eskidiklerini, parçalılığı anlatıyordu. İyi bir yazıydı o, eğitimini de psikiyatri alanında tamamlayan Ballard'ın dünyayı anlamlandırma çabalarını ve yazının seyrini belirttiği bir manifesto adeta.  

Evliliklerini, çocuklarını, ailesini ve pek çok şeyi geçiyorum, hepsini ilgili okura bırakıyorum. Birkaç ilgi çekici detayla bitireceğim. Çekimler sırasında küçük Christian Bale'ın, "Selam Bay Ballard, ben sizim," dediği bölümden etkilenmemek mümkün değil. Elli yıl sonra Şangay'ı ziyaret ettiği bölümde Ballard'ın hissettikleri de müthiş, anlatılacak gibi değil. BK dünyasıyla çekişmesi de benim için karanlık bir noktaydı, aydınlandı. Ballard başlı başına bir reformist; uzay gemili, bol maceralı bilimkurgu metinlerinin ve türevlerinin kabak tadı verdiği zamanlarda kendi metinlerini kabul ettirmeye çalışıyor. Kolay olmasa da başarıyor bunu. Ayrı bir hikâye, Ballard geri adım atmıyor ve Şangay'dan kurtulan çocuğun ruhunu taşıdığı için mücadeleyi bırakmayarak adını duyurmayı başarıyor.

Yazdığı metinler, yazın ve sinema insanları, pek çok ilgi çekici detay var bu otobiyografide. Otobiyografinin yazılma sebebi çok üzücü; vücuduna yayılan kanserin tedavisi sırasında doktorunun tavsiyesiyle kalemi eline alan Ballard, 2007'de metni bitiriyor, 2009'da bu dünyadan göçüyor. Son bir iz bu, Ballard'ı seven herkesin okuması gerek.

7 Nisan 2018 Cumartesi

J. G. Ballard - Güneş İmparatorluğu

Öksüzlüğümüz olarak biliniyor ama bendeki versiyonunun adıyla anayım, Çocukluğumu Ararken'de Japon işgali altındaki Çin'e dönen Christopher'ın ebeveynini arayışında arka planı oluşturan Şangay'ı bütün kaotikliğiyle görürüz, mekânın karmaşası anlatıyı da biçimler ve kopuk bölümler parçalı bir geçmişin bir araya getirilmesi çabasını yeterince zorlaştırır. İşiguro sağlam bir anlatı kimliği oturtmuştur, metni sıkıdır. Ortamı düşünüyorum, savaşın palazlandığı yıl dünyanın düzenli akışından kopuşun izine pek rastlanmaz, asıl hasar kırklı yıllara girildikten sonra ortaya çıkar. Şangay savaştan çok önce yıpratılmış bir şehirdir, sokaklarında her gün onlarca insanın ölüsüne rastlanır ve yoksulluk her yerdedir, insanların içi dahil. Buradan Ballard'a bağlayacağım, otobiyografik metni Hayatın Mucizeleri'nde otuzlu yıllardan Japonların kenti basmasına kadar geçen süredeki Şangay'ı anlatır, gördüğü kadarıyla. Yirmili yıllarda İngiltere'den Çin'e göçen ebeveyninin sunduğu yalıtılmış dünyada büyüyen bir çocuk için ölüm ve yoksulluk sıradanlaşır, ailenin sunduğu konforlu yaşamla duvarların ötesindeki şehrin yarattığı zıtlık, Ballard'ın dünyayı anlamlandırmasında ilk basamak görevindedir. Güneş İmparatorluğu'nu okuduktan sonra Hayatın Mucizeleri'ni okumak lazım; Ballard'ın kendi yaşamını ne ölçüde kurduğu ve yaşandığı gibi anlattığı böylece anlaşılabilir. Şangay açısından değişen bir şey yok, kaos aynı.

Hayatın Mucizeleri'yle bakışımlı anlatmayacağım, metne direkt bakacağım. Filme de değinmeyeceğim, Bale'ın iyi bir oyuncu olacağı belliymiş, bunu söyleyip geçeyim.

Ballard çocukluk anılarından yola çıktığını söylüyor, Şangay ve Longhua Kampı'ndaki anılarını çocukluğunun büyülü dünyasıyla örüldüğü gibi anlatıyor. Yetişkin bir adamın sesini duyuyoruz, Jim'in toplama kampındaki mücadelesi ve sihirli insanlar olarak gördüğü Japon askerleriyle kurduğu ilişkiler bu ses tarafından kurulsa da onlu yaşlarındaki çocuğun gözlerinden görülen dünyayı bozmuyor.

Savaş, görsel enstrümanlarıyla geliyor önce. Sinemalarda gösterilen savaş/propaganda filmleri insanların neyle karşılaşacakları hakkında bir fikir veriyor ama Batılıların yaşadığı bölgede her şey kontrol altında gibi gözüküyor. Dünyanın geri kalanı alev alev yanabilir, duvarlar arkasında her şey gerçekleşir ama konfor alanından çıkmadığı sürece Jim için her şey filmlerdeki gibi; ölüler ve bombalar pek korkutucu değil, perdenin yarattığı simülasyondan parçalar sadece. Anne ve babanın şefkati her şeyi görmezden getirmeye yetiyor, bir süreliğine. Fahişeler, takım elbiseli adamların mafya serüvenleri, ışıl ışıl şehrin maviye ve kırmızıya boyadığı sokaklar çocuğun imgelerini şekillendiriyor, her şeye uçucu bir hava veriyor. İşgal edilmeyeceği düşünülen Singapur'a başlayan göç, yavaş yavaş ortadan kaybolan Batılılar savaşın adım adım yaklaştığını söylüyor ama geçici olarak her şey yolunda. Jim bisikletiyle dolaşıyor, memleketi Almanlar tarafından ele geçirilmiş dadısıyla ders çalışıyor ve yoksulluğu keşfediyor. Komünist olabilir, ateist de olabilir, aklında döndürüp durduğu meseleler üzerinde çokça düşünüyor ve insanları bu düşüncelerle şok edebileceğini biliyor. İlgi çekici fikirlere açık Jim, kısıtlı dünyasında çatlaklar oluşturmak için elinde malzemeler var. Savaşla birlikte hepsi bir yere oturacak, kaybolup belirecek, insanlar gibi. Komşuların bazıları göç ediyor ama Bay Maxted gibileri toplama kamplarında karşısına çıkacak, yıllar sonra.

Saldırı sırasında oteldeler, Jim pencereden denize bakıyor ve kruvazörlerin ele geçirilişini, Japon askerlerin sokaklarda koşuştuklarını görüyor ve aklında dinbilgisi sınavı var ama babası okulun tatil olacağını, hatta bir daha açılmayacağını biliyor, Jim'i alıp hengâmenin ortasında koşturuyor, arabaya ulaşmaya çalışıyor. Bu sırada Jim'in gördüğü manzara: Cesetler cenaze çiçekleriyle birlikte suda yüzüyor. Gelenek olarak suya bırakılan çiçekler, tanıştıkları cesetlerle birlikte adandıkları ölülerden uzaklaşıyor. Baba, koşuşturma esnasında Çinli ve Avrupalı askerleri kurtarmaya çalışıyor ve eldiveni, yanan bir askerin elinin derisiyle kaplanıyor. Durmadan kaçıyorlar ama kalabalıkta ayrı düşüyorlar, yaralanan Jim hastaneye kaldırılıyor ve ailesinden kopuyor, yıllar boyunca onları arayacağı bir serüvene atılıyor. Bir sonraki görüşmeleri savaşın sonlanmasıyla gerçekleşecek ama değişmiş olacaklar, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Jim'in hastaneden çıkmasıyla toplama kampına gelmesi arasında gergin bir sürükleniş var. Eski evine giden Jim, Japonlarla karşılaşır ve onlara duyduğu derin saygıdan ötürü herhangi bir korku belirtisi göstermez. Japon askerler de genelde Jim'i severler, bu korkusuz çocuğa kötülük yapmazlar. Adamların ne kadar sarsılmaz ve geleneklerine bağlı olduğunun farkındadır Jim, bu yüzden savaşın sonuna kadar şahit olacağı katliamlara rağmen Japonlara olan sempatisi bitmeyecektir. İşgalcilerin insanlara herhangi bir kötülükte bulunduklarını görmeyiz pek, onlar imparatorlarına bağlı insanlardır ve sadece verilen emirleri yerine getirirler, onun dışında yıkıcılıktan uzaktırlar. Çinliler daha fenadır; Jim'i kovalayan eli bıçaklı adam ve Batılıların evlerinde Jim'le arkadaşlarına bakıp işgalle birlikte acımasızlaşan dadılar çok daha kötüdür. "Jim, Çinlilerin hayatta olduklarını kendilerine hatırlatmak için bu ölüm manzarasından zevk aldıklarına karar vermişti. Yine aynı nedenle dünyayı bir şey sanmanın saçmalığını kendilerine hatırlatmak için acımasız olmaktan hoşlanıyorlardı." (s. 49) Bu dadılardan tokat yiyen Jim, bisikletine atlayıp yaşadığı evden ayrılır ve ailesini aramaya devam eder. Yüzleri yavaş yavaş kaybolur, Jim unutuşun acısını duymaz. Hayatta kalmaya çalışır, böylece Basie'yle tanışır. Kaostan beslenen bir Avrupalıdır Basie, ticari gemilerde denizcilik yaparken patlayan savaştan kurtulmak için Şangay'da ne bulursa alıp satmaya başlar. Jim'i de satmaya çalışır ama alıcısı çıkmayınca çocuğu yanında götürür. Jim, Basie'ye ve hayatta kalmak için çabalayan herkese saygı duyduğundan adamla birlikte yolculuk etmeye başlar.

Toplama kampı kısmı, metnin yarıdan fazlasını oluşturur. Küçücük bir alanda iki yıldan fazla yaşar Jim, Amerikan uçaklarının bombalarından yırtmak için Japonlara işe yarayacak bir taktiği vermenin kıyısından döner, protein ihtiyacını karşılamak için buğday bitlerini yer, değiş tokuşlarla birçok mal edinir ve Amerikan dergilerini yutarcasına okur. Kamptaki güç dengelerini gözlemlemesi, insanlarla olan ilişkileri ve Japonların kaya gibi sert disiplini gibi pek çok etken, yaşamın minyatürünü sunar ona. Nagazaki'ye atılan atom bombasının aydınlattığı havaya şahit olur ve savaşın biteceğini öğrenir, üzücü bir gelişme olarak savaşın bitmesini bekler. Kamptan ayrılmayı pek istemez, evi saydığı bu yerin onun hayatında büyük bir yeri vardır ama zamanı gelince Japonların boşalttıkları alandan çıkar, kararsız hale gelen Japon askerlerinden kaçarak ailesine kavuşur. Özgürlüğüne kavuşur denemez, kampta daha özgür olduğunu düşünmek için pek çok sebep var.

Spielberg, atom bombasının beyaz ışığını gören çocuğun masumiyetini yitirdiğini söylüyor ama Jim'in bir şey yitirdiğini sanmam, o zaten havada uçuşan fikirlerin peşinde koşarak özgürlüğünü sürdürüyordu, fillerin tepişmesini görünce gözlerini devirip yaşamaya devam etmekten başka bir şey yapmıyor. Dünyanın acımasızlığı diye bir şey yok, Jim'in bu acımasızlıkta herhangi bir söz sahibi olamaması böyle bir masumiyetin varlığını çok önceden yok ediyor, Jim bunun farkında olarak ateizmi, komünizmi, kutsal metinleri ve benzeri pek çok şeyi belli çerçevelere oturtmuş olarak beliren bir karakter. Gerçekliğe yakınlığı ölçüsünde iyi kurulmuş bir karakter aynı zamanda.

Ballard'ın curcuna ortasında yaşama pratiği. Çok iyi.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Kay Redfield Jamison - Durulmayan Bir Kafa: Bir Delilik ve Duygudurumları Güncesi

Jamison'ı intiharla ilgili kitabından biliyorum, kara tanrıyı pek hoş anlatmıştı. Derinliğe bakarak kendinden yola çıktığını söyleyebilirdim, belki kendi de söylemiştir ama hatırlamıyorum, okuyalı çok oldu. İntihar teşebbüsü en önemli düşüş anlarından biri, ayrı bir araştırma konusu olarak kendisi tarafından zaten incelenmiş ama bipolar bozukluğunun tarihine baktığımızda sadece bir ânı oluşturuyor. Jamison, manik ve depresif dönemlerini gençlikten itibaren ele alıyor ve kendini incelerken psikanaliz, ilaç kullanımı gibi pek çok olguyu gözden geçiriyor. İşin tıbbi boyutu bir yana, aile yaşantısı ve akrabaları da metne anısal bir nitelik kazandırıyor. İkisinin paralel ilerleyişleri bir anlamda dünyanın daha bilinir bir hale gelmesine yol açıyor; örneğin hastalık ortaya çıkana kadar babasını çok renkli bir kişi olarak gören Jamison, aklında kelebekler uçuşmaya ve ölmeye ve uçuşmaya ve ölmeye -sonsuz döngü, ilaç kullanımına kadar- başladığında babasının da bipolar bozukluktan mustarip olduğunu anlatıyor, öncesinde değil. Farkındalık, bakış açısını değiştiriyor ve tedavinin temelini oluşturuyor bir bakıma; Jamison rahatsızlığını fark ve kabul edene kadar tripten tribe giriyor, intihar girişimlerinde bulunuyor, batıyor ve çıkıyor. Sayısız kez. Bu dalgalanmaları anlatmasının sebebi, benzer şeyleri yaşayanlar için bir ışık yakmak. Akışkan bir zamanda pek bir şeyi fark etmeden -kendimiz dahil- yaşıyoruz, gelip geçen her şey bizden bir parça koparıyor. Yaralar orada, görürsek. Bir görme hikâyesi Jamison'ınki.

Çocukluğa gitmeden önce gecenin ikisindeki koşturmacasını anlatıyor Jamison, sevgilisi olan doktorla birlikte çalıştığı hastanenin bahçesinde mani krizi geçsin diye koşuyor, durmadan koşuyor ama enerjisi bitmiyor. Polisler koşuşturanların psikiyatri hocası olduklarını öğrenince gülerek uzaklaşıyorlar, bundan normal bir şey olamazmış gibi. Sıradan bir fragman, benzerlerinin arasında kıymetsiz ama başlangıç için iyi, nasıl bir garabet olduğunu anlıyoruz. "Bu hastalık benim büyüleyici ama ölümcül düşmanım ve can yoldaşım oldu." (s. 15) Öyle bir çıkmaz ki def etmek için hayat boyu eğitimi alınan, sayısız makale okunan ve yazılan hastalık can yoldaşı olduğu için öylece bırakılıyor ve ortadan kalkması engelleniyor.

Asker babanın görevi nedeniyle uçaklar ve gökyüzüyle aydınlanmış bir çocuğun bilinciyle başlıyoruz. Kaza sonucu ölen bir pilotun ardından şöyle düşünüyor Jamison: "(...) Bir daha gökyüzüne bakıp yalnızca sonsuzluğunu ve güzelliğini  görmedim. O günden sonra, orada ölümün de bulunduğunu bilerek baktım." (s. 23) Ölümün fark edildiği noktadan sonra her şey daha parlak bir hale geliyor, soğuk bir parlaklık. Ailenin diğer fertlerinin aynı şekilde hissedip hissetmediğini anlamaya çalışıyor çocuk, ağabey ve abla kendi dünyalarında yaşıyorlar, enerji deposu olan baba sevilesi biri, annenin yere basan ayakları ise güven veren kökler olarak aileyi kavrıyor. Renkli bir aile olduğu söylenebilir, askerlik gereği pek çok kez taşınan ailenin kendine özgü duygusunu kaybetmemesi annenin sayesinde. Aile anneye çok şey borçlu, babanın hastalığından sonra kızın hastalığı da annenin şefkati karşısında ağırlaşmıyor, bir süreliğine. Şiir de var, Jamison şiir okuyor ve uçuşmaya başlayan hislerinin karşılığını şiirde bulup rahatlıyor böylece. Öfke krizlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte çatlaklar beliriyor, Jamison bir şeylerin yolunda gitmediğini seziyor. Ele avuca gelmez ruhunun asker disipliniyle, toplumsal olarak dizginlenmeye çalışılması bunda önemli bir etken. Dikkat çeken başka bir olay, küçük kızın akıl hastalarını incelediği zamanlardan geliyor. Tıpla ve bilimle ilgilenen Jamison, akıl hastanesi ziyareti sırasında gözlerde gördüğü deliliği yıllar sonra kendi gözlerinde göreceğini söylüyor. Harika arkadaşları, görece iyi okul hayatı ve ailesinin sevgi dolu ortamı hastalığı öteliyor ama sonsuza kadar değil. O dönemde toplumun kadınlara yaklaşımı kırılmayı gerçekleştiriyor; pilot babanın uçağa binişinden öncesinde eşinin onu rahatlatması için yapılan baskı, asker ailelerinin toplandığı etkinliklerde reverans yapma zorunluluğu, üzerine yeni görev yerindeki uyum sağlaması zor yeni dünya, pek çok şey Jamison'ın dengesini bozuyor ve 1961'de, kız 15 yaşındayken dünya çökmeye başlıyor. Yükselişler ve çöküşler yaratıcı ruhu ortaya çıkarıyor, dünya rengarenk bir hale geliyor ama çöküşün karalığı korkunç, depresyonun her iğnesini zihne batırıyor. Yıllar boyunca bu döngüde yaşıyor Jamison, yaratıcı ruhunun kaybolmasına razı olarak psikoterapi görene ve ilaç kullanana kadar. Bu noktada ikisi arasındaki benzerlikleri ve farklılıklar değerlendiriliyor; ilaç kullanımı fırtınayı yatıştırıyor -Wurtzel'ın Prozac Toplumu'nda fırtınalar hakkında daha çok şey var- ve psikanaliz fırtınanın sebeplerini ortadan kaldırmaya yönelik temel bir uygulama durumuna geliyor. İkisi de önemli, zira manik zamanlar geleceği parçalıyor, kullanılmaz hale getiriyor. Kredi kartlarına abanılan alışveriş çılgınlıkları, uzun vadeli kararların kolaylıkla alınması, pek çok şey çöküş dönemlerinde yıkıcı etkiler doğuruyor. Manikken kimseyle evlenmeyin, Jamison tavsiye etmiyor. İlk evliliğinin bitmesinin sebebi buna dayanıyor bir ölçüde, çok anlayışlı, şefkatli ve sevgi dolu kocasıyla aralarındaki dengesizlik her şeyi bitiriyor. Aşık olduğu adamlar hastalığını bir ölçüde dizginlese de birinin ölmesi, diğerinin de kendisinden büyük ve üç çocuklu olması -kendisi de çocuk yapmak isteyen Jamison için bunun gerçekleşmeyeceğini kabullenmek zor- sıkıntıların sürmesine sebep oluyor. Yine de aşk iyi bir sağaltıcı.

Lityum fırtınalı zihni durultuyor, durdurma noktasına getiriyor hatta. Akademik araştırmalar için okunan makaleler anlaşılmaz bir hale geliyor, yazılması gereken makaleler ve tezler baş ağrısı olmaktan öteye geçmiyor ama yeni bir dengeye oturuyor her şey, Jamison bu yeni haliyle daha mutlu olduğunu fark ediyor ve ara ara ilaç kullanımını durdurup ipi koparsa da en sonunda durumu tamamen kabullenip çalışmalarını farklı bir disiplinle sürdürmeyi öğreniyor, "yeni" kendiyle yaşamayı öğreniyor yani. Metnin pek çok yerinde artık kim olduğunu bildiğini söylüyor, bir de fırtınayı çok özlediğini.

Jamison iyi bir gözlemci, rahatsızlığının değiştirdiği dünyayı ve insanların rahatsızlığını öğrendikten sonraki davranışlarıyla biçimlediği dünyayı bir araya getirme çabasını, bipolar bozukluğu ve her zaman umut edilebildiğini anlatıyor.

3 Nisan 2018 Salı

Kenzaburo Oe - Gözyaşlarımı Sileceği Gün

Üç yaşına doğru delireyazmış adam otuz beşinde, beşinde neyse o, hastanede aklı ve kanseri için yatıyor ama kanseri tartışmalı, aklından çok. Delirdiği söylenebilir, delirmişse pek bir şeyine güvenilmez ama o anlatacak, başka bir şeyi dinleyecek hal yok, yazıcısı gizemi çözmeye çalışır gibi gözükse de o da anlatıcısına uyacak ve anlatılan neyse onu kaydedecek. İki akış belirecek; anlatının kendi ve anlatının anlatıldığı zaman, hastane odası, hasta ve yazıcı. Parantezler bu ayrımda işi iyi yapıyor.

Kronolojik bir çizgide kurulan tarihi herkes aynı şekilde yaşamıyor, bunlara teknik olarak "güvenilmez anlatıcı" diyoruz ama bence "barbar" demek daha doğru; medeniyetimiz bu kronolojinin üzerine inşa edilmiştir ve barbarlar bu düzene uymazlar. Zamanları birbirine karıştırırlar, gerçekler üzerinde oynayarak kendilerinin kılarlar. Kurmacanın gerçeğe sızdığı noktadır bu, hikâyesini anlatan karakter anlatısını kurarken gerçeği kendisinin kılar, yavaş yavaş. "Kendinde-şey" geçer metinde, dünyayı anlaşılır kılmak için yığılmış onca bilgiden, algılanmış veya bir şekilde insanlaşmış bilgiden ayrı bir şey, tam bir kendilik hali. Kişi diyeceğim, kişimiz bu şeyi kendi bakış açısı haline getiriyor ve değiştirilemez, mutlak bir kendilik durumu yaratıyor. Okur dışarı taşacak gibi değil, takip etmek ve barbarlığın ulusalcılıkla birleşmesine şahit olmak zorunda. Anlatının tarihi bir arka planı var, savaş sonrasının çökük idealizminde var olmaya çalışan ÖBÜRÜ -baba- ve çocuğu, çocuğun aklının daha da parçalanmasına yol açacak ama zaten üç yaşında parçalı beyinli bir hava çalıyor, rüzgâr esiyor ve kırıntılar oradan oraya savruluyor. Bir odada, kaydedicinin önünde. Happy days, bir şarkıdan izlek, kurtarılmaya çalışılan bir memleket ve bir arada tutulmaya çalışılan bir zihin, bu güzel günlerin izinde kalmanın başat sebebi. Bir ezginin etrafına kurulan dünya, fırtınada kırılmamaya çalışan bir dal.

Vasiyetname yazıcısı da ansızın beliren bir izdüşüm. Bu Zaman Tarihi'ni yazmak için orada, yaratılıyor belki, anlatıcısının akli dengesinin yerinde olmadığını hemen anlıyor ve oturup yazıyor, çok normalmiş gibi. Kendisi normal değil anlamında. Şarkının nakaratının notaları verilmiştir, dileyen enstrümanla çalıp öğrenebilir ve melodiyi sayfalar boyunca kulaklarında taşıyabilir. Lazım da; barbar bir metinle karşı karşıya olduğumuz için, Oe yine otobiyografik cehennemini araladığı için, toplumun ve bireyin aynı çukurda boğulmasını izleyebilmek için, topyekun kırılmanın sesini bastırmak için lazım. Kanser içeride büyüyor, dışarısı çoktan çürümüş ve ölüme yaklaşmaktan başka bir şey kalmamış geriye. Öznellik de çürümenin kitabını yazdıramayacağı için keyfiliğin çok ötesine geçmek istediğini söylüyor Kişi, tarihini kendi kuruyor ve ÖBÜRÜ'nün sokak savaşında öldürülmemesi halinde BM'nin kendisiyle yakından ilgileneceğini söylüyor, yazıcı da BM'nin sekreterlerinden biri olabilir bu halde. O halde bir mahkeme kuruluyor, tek kişilik, kişiselin ötesinde bir tarihin sorgulanması çocukluktan itibaren başlıyor. Cinsellikten sonraki en büyük keşif, Kişi için. Morfin iğnelerinin meşruiyetinden şüphe duyurduğu ifadede kendini oluşturmanın gönendiriciliği var. "İnsan gelip çürümenin yüceliğini ve görkemini zedelemesindi!" (s. 20) Kişi, anlattıklarının gerçekliğinden emin değil, bunu kendisi de söylüyor ama anlatılanın gerçek olup olmadığını belirgin kılacak akli melekenin bu anlatıda yeri yok. Kişi doğruyu anlatsa bile yazıcının doğruyu yazdığından emin değil, bu belirsizlik en başta ortaya çıkıyor.

Babanın ÖBÜRÜ namını kazanması, Kişi'nin abisinin ölümündeki payıyla beliriyor. Japonlar geri çekiliyor -ki Güneş İmparatorluğu deyip çizgiyi çekmek lazım- ve babanın bir parçası olmaktan çıkıp doğduğu vadiye çekilmesi, annenin de babayı takip etmesi, abinin birliğinden firar edip öldürülmesi babanın adını siliyor. ÖBÜRÜ'nün yavaş yavaş delirmesini Kişi'nin lisedeki deliliği takip ediyor. Savaş sonrasında lisede okuyan Kişi, dayak yerken kesici aletiyle elini yarıyor ve kendi üzerindeki gücüyle herkesi korkutuyor, ucube diye bakıyorlar ona artık. Ucubelikten duyulan mutluluk, rahat bırakılmayı da beraberinde getiriyor. Paspal bisikletiyle intihar etmeye çalışması da aynı. ÖBÜRÜ gittikten sonra annesiyle evlenip birçok çocuk yapma fikrinin ardında ÖBÜRÜ'nün öldürülmesinin bedeli var, yeni bir başlangıca duyulan açlık. Kanserin belirsiz gerçekliği de böyle bir yaratının ürünü; yaratılacak başka bir şey kalmadığında ölümün getireceği yeniliğe sığınma.

Vadide gizli bir yaşam, Tokyo Üniversitesi'nde okumak için elden geçirilen İngilizce polisiyeler odaya çıkacak yolun taşlarını diziyor. Anneden aldığı kanı vücudundan atmak için kendini yaralamaları bitecek gibi değil, ÖBÜRÜ'nün izinden kurtulmak için annesinden de kurtulmak zorunda ama kan sürekli üretilir, bir kez oluştuktan sonra duracak gibi değil. Annenin defterindeki bir şiiri hoşlandığı kadınlarla sevişirken okuması, okumadan orgazm olmaması da bir diğer kurtulamayış. Hiç kendisinin olmamış bir Kişi, kanserini yaratıp kendisinin biricik nesnesi kılabilir. Anneye duyulan nefretin temelinde ÖBÜRÜ'nün kendilerini düşürdüğü durum, yol kenarında bulunup yenen patates artıkları var, abinin ölümü en başta tabii.

ÖBÜRÜ'nün ölümü ayrı kabus. Kendisini kapadığı ambarda durmadan yiyen, kilo alan adamın geçmişinde Çin'deki mücadeleden kaçış ve utancın getirdiği deliliğin sayısız yüzü var. Bu yüzlerden biri Kişi'nin taktığı gözlüklerin altında. ÖBÜRÜ, Mançurya'da savaştığı sırada bir güneş tutulmasını izlemek için biçimsiz gözlüğünü takar takmaz yıllar sonrasının Kişi'sinde, gözlerin anlamlandırdığı aynı dünyaya bakarız. ÖBÜRÜ'nün gözlerini Kişi'nin gözlerinden ayıran bir şey kalmaz, babanın öldürülmesine şahit olan çocuğun dehşetinin sahiciliğinde bu bakışın izi vardır. Babanın kan ve irinle dolu şeyinden akan sıvıyı durmadan silen çocuk ve en az kendileri kadar delirmiş güruhla birlikte, bir devrimin yakıcılığıyla kente gelen tayfadan bir tek çocuk/Kişi sağ kalır. Belki de yaşayan son bir parçadan başka her şeyi ölür demek gerek.

Çıldırmışlığın ağırlığını çeken, büyük bir metin.