12 Şubat 2019 Salı

Norman Manea - Holigan'ın Dönüşü

Eldeki metin sona ermek üzereyken anlatı düzleminin genişlemesini sağlayan metinlerin yazarlarını görürüz; Derrida vardır, Cioran vardır, birkaç isim daha vardır. Dil meseleleri üzerine söylenenler, dili tek vatanı olarak gören anlatıcının metni kurmasında yardımcı olur. Onca alıntı ve metafor, sürgünler yüzünden vatanını diline taşıyan anlatıcının -Norman'ın- vatanında yaşayabilmesini sağlar. Anlatıcının bildiği dilin bozulması, rejimin dil politikaları sonucu ortaya çıkan söylemlerin dile nüfuz etmesi ve kuralları belli bir konuşma dili oluşturması gibi etkenler tekrar bir sürgün tehlikesini doğurur; bildiği dili konuşamayacaksa, bildiği dilde düşünemeyecekse insan aidiyet duygusunu nasıl hisseder? Anlatıcı, rüyalarında ABD'de resmi dilin Rumence olduğunu görür. Görür? Duyar. Böylece kendisini vatanındaymış gibi hisseder. Aslında doğduğu yerlerden çok uzaklarda, etrafındaki insanların vatan olarak bellemesini söylediği topraklarda yabancıdır, dilini bir başkasından duymadığı müddetçe hep yabancı olarak kalacaktır, bunu öngörebildiği için Jormanya olarak ütopikleştirdiği memleketinden gitmek istemez, Cennet metaforuyla ölçtüğü anavatanını ardında bırakmak, bilincinden de koca bir parça koparıp atmak gibi gelir ona, tutunmak için çabalar ama gitmek zorunda kalır, Eliade'yi rejimin milliyetçi bir polisine dönüştüğü için eleştirdiği yazısı yayımlandıktan sonra karalama kampanyası başlatılır, vatanında kalmak ölümüne yürümek anlamına geldiğinden gider. Birçok defa gitmiştir ve her gidişinde elinde dilinden fazlası yoktur. Norman, daimi sürgün.

Holigan'ın Dönüşü oldukça girift bir metin. Elli yıllık bir birikimin, etnisitenin, dinlerin ve pek çok şeyin oluşturduğu parçalı kimliğin bir arada tutulmaya çalışılıyor, yazılması gereken bir hikâye var ve bu hikâyenin kaleme alınması gerektiği defalarca söyleniyor. Norman'ın tuttuğu mavi defter, yaşamının hemen hemen bütün evrelerinden izler taşıyor. Çocukluk, gençlik, aile, ülke, dünya, edebiyat, resim, iç içe geçmiş onca motiften anlamlı parçalar çıkarmaya çalışıyor anlatıcı, yaşamının neyin peşinde sürdüğünü anlamaya çalışıyor, aslında hikâyesini bir araya getirmeye çalışıyor. Gospodinov'da vardı bir benzeri; Bulgaristan'daki komünizm zamanlarının bir panoramasını sunarken karakterini ince ince işliyordu, bolca kara mizahla birlikte. Atalardan itibaren kurulan bir aile, çocukluğundan itibaren kurulan bir yetişkin vardı Hüznün Fiziği'nde. Manea'nın metni benzer bir yapıya sahip ama çok daha detaylı. Sürgünlük temel alınarak bir ailenin yaşadıklarıyla birlikte antisemitizm, Yahudi soykırımı, milliyetçilik gibi pek çok etken kurmacaya dahil edilmiş. Üç temel bölüm altında birçok başlığa ayrılmış bir metin bu. Başlangıç bölümüne geçmeden önce Norman'ın yaşamını özetlemem lazım. Tevellüt 1931 veya 1932, o civar. 1936'ymış, şimdi baktım. 1940'ların başında dört kişilik ailenin kamplara gönderilmesi. Kamplardan kurtuluş, Ruslar sayesinde vatana dönüş. Vatana döndükten sonra kızıl rejim; ergenlik. Mühendislik eğitimi. Hristiyan bir kadınla kıyısından dönülen evlilik, yasak aşk. Baskıların artmasıyla birlikte ikinci sürgünlük, yıllar sonra vatana tekrar dönüş. Vatanın ne olduğu sürekli sorgulandığı için aslında kendine bir dönüş belki, Norman durmadan kendini arıyor. Bulduğu: "'Gitmek beni özgürleştirmedi, dönmek beni iyileştirmedi. Ben, kendi yaşamöykümün mahcup bir sakiniyim.'" (s. 368) Biraz edilgen, pasif. Norman, doğruları hiçbir şeyden sakınmadan söyleyen insanlara hayranlık duyuyor ve böyle insanlar Romanya'da çok sayıda olsaydı çoğu trajedinin yaşanmayabileceğini düşünüyor. Kendisini suçladığını söyleyemeyiz, uyum sağlamaya çalışıyor daha çok ve zaman içinde temkinliliğine katlanamamaya başlayınca gitmek zorunda kalıyor.

Gitmek zorunda kaldığı yerden başlıyoruz, ilk bölüm. Cella'ya ithaf edilmiş metin, Norman'ın eşine. Metin boyunca tekrarlanacağını gördüğümüz çoğu cümleden biriyle daha en başta karşılaşıyoruz: "İnsan Cennet'te, başka her yerde olabileceğinden daha iyi durumdadır." (s. 13) New York'ta nispeten sakin bir yaşam. Stalin'in bloklarına benzeyen binalardan birinde kalıyor Norman, Cennet'in orta yerinde. Hiçbir eksiği yok. "Yeni yaşamın dokuzuncu yılı" sürülüyor, ikinci sürgünde geçen dokuz yıl. Cennet'in vatan niteliği kazanıp kazanmadığını anlayabiliyoruz devamında. FBI tarafından uyarılıyor Norman, Mircea Eliade -din âlimi, Türkçeye çevrilmiş çok sayıda metni var- ve Demir Muhafızlar arasındaki ilişkiyi bir makaleyle irdeleyen Profesör Ioan Petru Culianu'nun Chicago Üniversitesinde güpegündüz öldürülmesinden sonra dikkatli olması yönünde bir tavsiye alıyor. Rejim dünyanın öbür ucunda bile etkili, ajanlar infazları gerçekleştirmede bir sıkıntı yaşamıyorlar. Üstelik Jormanya'ya dönecek Norman, bütün uyarılara rağmen. Geçmişin kısa bir muhasebesi var burada, Norman tetikçilerden çok iç içe geçmiş şeylerin kördüğümünden korktuğunu söylüyor ve düğümle yavaş yavaş uğraşmaya başlıyor. Ailenin ortaya çıkışı. Ariel'in, büyükbabanın kuzeninin okuduğu bir kitaptan bahsediyor Norman, Nasıl Holigan Oldum'dan. Holiganlığın birçok anlamından kendisine en uygun olanını yakıştırıyor. Sirk palyaçoları metaforu da burada ortaya çıkıyor, Celan'ın şairin yalnızlığına dair söylediği bir sözden. Depresyonun bir kişilik kusuru olmadığı, bir kimya kusuru olduğu fikri tekrar tekrar hatırlatılacak. Dönüşten önceki son günlerde arkadaşların, kişisel ve toplumsal tarihin önceden atılmış adımları tekrar atılacak ve kısa süreli ikametler, yolculuklar tekrar hatırlanıp büyük anlatıya iliştirilecek. Almanya, İsviçre, İtalya, pek çok ülkede geçirilen zaman ve bu zamandan kalan anılar, imgeler Norman'ın hatırladığı kadarıyla ele alınıp yolculuk öncesinde hikâyenin pekleşmesini sağlayacak.

İlk Geri Dönüş (Kurgu Olarak Geçmiş) ikinci bölüm, ailenin köklerinden başlayarak ABD günlerine kadar uzanıyor. "Doğumdan önceki anılar" diyor Norman, hatırladığını düşündüğü olaylar aslında annesinden ve babasından dinlediği şeyler ama baskının derecesi bütün zamanları bir kılıyor, ailesinin yaşadığı bütün haksızlıklar sanki kendi başından da geçmiş gibi. Fişlendikleri için öyle de gerçi; babanın suçunu çocuklar çekiyor, tersi de mümkün. Sonuçta giderek totaliterleşen, aslında en başından beri zincirleri sıkı tutan bir muktedir ve tayfası var. Çarklar iyi çalışıyor, tehdit olarak algılanan her birey bir şekilde toplumdan ayrıştırılmaya çalışılıyor. Mühendislik okuyan Norman'ın partiden ihraç edilmesi, iş bulma konusunda yaşadığı sıkıntılar, babasının hapse atılması, annesinin yaşadığı problemler, bir sürü şey var burada. Annenin yasak aşkı engellediği bölümle en sonda yer alan başka bir bölüm arasında bağlantılar ortaya çıkabiliyor, aslında Bernhard'ın sarmal anlatısına benzer bir yapı var burada ama her bir bölümle başka bir detayın üzerinde durulmuş, biçimsel olarak ayrışan nokta.

Viyanalı Doktorun Divanı'ndan sonra İkinci Geri Dönüş (Gelecek Nesiller) geliyor, dört bölümmüş aslında. ABD'den Romanya'ya yolculuk ve geçmişin dünyasında kendini var etmeye çalışan bir adamın mücadelesi. Norman için tam bir yüzleşme, taşıdığı ağırlığı usul usul duyuruyor.

Ben bu metni okumadan önce Manea'nın şu röportajını okumuştum aylar önce, çok etkilenmiştim. Denk geldi, bir şeylere bakınırken hatırladım. Gospodinov'a hayranlık duymuştum ama Manea acıyı anlatmanın verdiği coşkunun nasıl çeşitlenebileceğini daha geniş bir alanda gösteriyor. Röportajda da söylüyor zaten; bu bir terapi onun için. Metin düz ama şiiri eksik değil, okuma ediminden koparıp imgelerin peşinde koşturuyor. Ve mutsuzluğuna rağmen belleği diri tutmaya çalışmanın inceliği. Ve her zaman bir yere dönüş, ilk defa gidilen bir yere bile.

9 Şubat 2019 Cumartesi

Dag Solstad - Mahcubiyet ve Haysiyet

Aklımda Marillion'ın The Invisible Man'i dönüp durdu.

"The world's gone mad / And I have lost touch / I shouldn't admit it / But I have / It slipped away while I was distracted / I haven't changed / I swear I haven't changed / How did this happen?"

Patlama anının doğallığına bakınca dayanabileceği kadar dayandığını görüyorum adamın. Ibsen'in bir oyununu anlatıyor, öğrenciler dinlemiyor, öğrenciler koca bir kültürü umursamıyor, yirmi beş yılın ardından öğretmenliğini kaldırıp atası geliyor adamın ama bunu da yapamıyor, en sonunda dersi biter bitmez evine gitmek için hareketleniyor, dışarıda yağmur var, adamın şemsiyesi açılmıyor, adam şemsiyesini taşlara vura vura açmaya çalışırken ellerini yaralıyor, şemsiyesini parçalıyor, kendisini izleyen öğrencilerden birine amcık olduğuna dair enformatik bir nida salıyor, kıza söylemediğini bırakmıyor ve yürümeye başlıyor. Norveç'in sokakları, yağmuru, karanlığı. Kendini tutmaya çalıştığı için geçmişine yöneliyor. Anılardan ulaştığı şimdide koca bir yıkıntı duruyor. İşinden olacak, kariyeri mahvolacak, saygınlığı yitecek ama daha kötüsünü çoktan yaşadığını görüyor. Yaşamını ilk kez düşünmüyor ama o aydınlanmayı ilk kez yaşıyor, görüşünde ilk defa bir berraklık var. Bunu anlatımın biçim değiştirmesinden anlayabiliyoruz.

Başa dönmem lazım. Elias Rukla ellilerinin sonuna gelmiş bir edebiyat öğretmeni. Ağır ağır kurulan, detaylarına anlatının ilerleyişiyle kavuşan bir kurmaca olduğu için bu, en başta kahvaltıyla açılan bir sahneyle karşılaşıyoruz. Hafif tombul karısıyla kahvaltı ediyor adam, birkaç kitabını ve şemsiyesini çantasına yerleştiriyor ve zorlama bir şekilde vedalaşıyor karısıyla. Evliliklerinde aksayan yanların yıllanmışlığını seziyoruz ama henüz hiçbir şey bilmiyoruz tabii, adam evden çıkıyor, okula gidiyor ve dersini anlatmaya başlıyor. Ibsen'den Yaban Ördekleri. Her sene veya dönem dört metin işliyor yıllardır, biri bu. Sorulduğu zaman favori yazarları arasında Ibsen'i söylemeyecek, daha modern isimlerden bahsedecek ve öğrencilerini etkileyecek. Konuşması bile hazır, aklında kurmuş. Norveç kültürünün en önemli temsilcisi Elias, okulda durum bu. "Gerçek şuydu, çok iyi eğitim almış yetişkin bir adam, yirmi beş yıldır masrafları kamu tarafından karşılanmak suretiyle bu sınıfta oturuyor ve öğrenilerin sıkılıp sıkılmadıklarını dikkate almaksızın ortak kültür mirasımıza ait edebi eserlerin bir bölümünü ders olarak işliyordu." (s. 18) Yirmi beş yıl durmadan anlatmış, kültürün aktarımı için uğraşmış ama bir şeylerin değiştiğinin farkına varmamış. Serbest dolaylı anlatım vasıtasıyla anlatıcı ve Elias'ın düşünceleri birleştiğinde, Elias karikatürleştirildiğinde -önem verdiği meseleler tekrarlanır, birkaç defa, Murtaza'nın aşırı tekrarları gibi değil de aralara sıkıştırılmış tekrarlar, Elias okulda bu tekrarlardan ibaret- karakterden çok tip niteliği kazanır adam; anlattığı oyundaki karakterleri irdeleyişinde, öğrencilere bakış açısı kazandırmaya çalıştığında eskidiğini fark etmesi gerekirken fark etmez, örneğin Ibsen'in bazı oyunlarında polisiye ögelerin bulunduğunu anlatabilir, başka şeyler anlatabilir, yenilikçi bir bakış açısıyla eğitim verebilir ama yaşamında saplanıp kaldığı bir nokta var, oradan öteye geçemeyen Elias için saplandığı yer sadece yaş almasına, zihinsel olarak değişememesine neden olmuş. Dersi anlatırken soruları, mimikleri, her şeyi yıllardır aynı. Öğrenciler hakarete uğramış gibi hissediyorlar, metni okumak dışında hiç dahil olmuyorlar derse, kendi fikirlerinin önemsenmediğini, hatta sorulmadığını görünce umudu kesmiş bir şekilde zilin çalmasını bekliyorlar. Elias düştüğü durumu iğrenç buluyor, ruhsuzluklarıyla oturan öğrencileri bir tehdit olarak görmeye başlıyor, özellikle iç çeken bir öğrenciye kızmak isteyip kızamadığında.

Kayışı kopardıktan sonra gelen işsizlik, geçinme problemleriyle birlikte Elias'ı karakter olarak buluyoruz, tipliği ortadan kalkıyor. Anlatım biçim değiştiriyor, serbest dolaylı anlatımdan tipik anlatıma dönüyor ve Elias'ın geçmişine odaklanıyoruz. Johan Corneliussen ilk kez ve Elias'ın eşi Eva Linde -bu anlatımda- daha detaylı olarak karşımıza çıkıyor. Elias'ın ellili yaşlarına finale kadar bir daha dönmeyeceğiz, 1960'lı yılların sonuna gidiyoruz. Elias'ın Johan'ın karısı olarak tanıştığı Eva'yla nasıl evlendiğini bilmiyoruz, sadece bahsi geçiyor ve evliliğe kadarki dostluk süreci metnin önemli bir bölümü boyunca anlatının odak noktası oluyor.

1966'da Johan ve Elias tanışıyor. Oslo Üniversitesi Felsefe Enstitüsünde birkaç seçmeli derse giren Elias filoloji okuyor, Johan'sa çok parlak bir felsefe öğrencisi. Bir Wittgenstein dersinden sonra tanışıyorlar, Johan Elias'ı partilere götürüyor, sabahlıyorlar, oturup bir şeyler yiyorlar, dedikodu yapıyorlar, felsefe ve edebiyat konuşuyorlar, buz hokeyi maçlarına gidiyorlar, futbolla buz hokeyini karşılaştırıyorlar, kadınlarla birlikte oluyorlar, öğrenciliğin hızlı yaşamını paylaşıyorlar. Johan'ın kendisinde ne bulduğunu bilmiyor Elias, kızların hayranı olduğu, konuştuğu zaman herkesin pür dikkat dinlediği Johan'ın ilgisini bir şekilde çekmiş ama kendisinde dikkat çekici bir şey bulamıyor, bulamadıkça rahatsızlık hissediyor ve Johan'a duyduğu hayranlıkla karışık sevgiye dayanarak dostluğu sürdürüyor. Elias pek anlamıyor Johan'ı, adamın hayata karşı duyduğu heyecan ve iştah kendisinde yok, belki de bu iştaha sahip olanların kendilerini felsefe okumaya verdiklerini düşünüyor. Kant üzerine bir tez yazarak doktorayı bitirmeyi tasarlıyor Johan, bu konuda Elias'la konuşuyorlar ama derinlikli bir konuşma değil onlarınki. Arkadaşlıkları da anları paylaşmaktan öteye geçmiyor gibi gözükürken Johan Elias'ı sevgilisiyle tanıştıracağını söylüyor. Eva'yı ilk kez Johan'ın evinde görüyor Elias, kıza hayran oluyor, hatta aşık da oluyor sonradan anladığı kadarıyla. Kız birkaç yaş küçük ikisinden de. Çok güzel, sessiz. Sekiz yıl üçünün arkadaşlığı sürüyor, bir süre sonra Johan ve Eva evleniyorlar, bir çocukları oluyor, sonra Johan ortadan kayboluyor. ABD'ye gittiğini söylüyor telefonla. Her şeyi geride bırakıyor, Eva'yla kızını da Elias'a emanet ediyor.

Johan'a odaklanıyorum. Öğrenci kulüpleri başkanlığı yapıyor, çok popüler, akıllı, aktif bir adam. Kant'ın metinlerine çalışıyor ve kültür birikimine, Kant hakkında yazılmış onca sayfaya kendi yazacağı metni de ekleme fikri heyecanlandırıyor onu. Marx'ın Kant felsefesinde temellendirdiği görüşleriyle Kant'ın görüşlerinin kıyaslandığı tez bitiyor, Johan yarı zamanlı olarak üniversitede ders vermeye başlıyor ama yokluktan kurtulamıyor bir türlü, Eva'yla kızı da var bir yandan, evlendikten sonra her şey daha da zorlaşıyor. Diğer üniversitelerin burslarına başvurmuyor, başvursa tek başına gidecek ki bunu istemiyor, ailesiyle birlikte gitse yine yoksulluktan kurtulamayacak ki bunu da istemiyor. Tüketim toplumunun kodlarını çözdükten sonra elindeki bilgiyi kullanamadığını, bütün problemin bu olduğunu fark ediyor Meksika'da katıldığı bir konferans sırasında, böylece kapitalist sistemde rahatça yaşayabileceği, bilgisini paraya çevirebileceği ABD'ye gitmeye karar veriyor. Sıkışmışlık duygusundan kurtulmak istiyor, bir reklam şirketinde iş bularak kaçıyor Elias'tan, Eva'dan ve kızından, tanıdığı herkesi geride bırakıyor. Kandırılmış hissediyorlar, Johan'ın böyle bir şey yapabileceğini hiç düşünmedikleri ve adama hayranlık duydukları için açık açık suçlayamıyorlar da Johan'ı. Sonuçta geride kalanlar birbirine tutunuyorlar, Eva ve Elias evleniyor.

Kurdukları aile Johan'dan sonra ikinci bir çürük dayanak olarak beliriyor. Seviştikleri sırada Eva başını çeviriyor sürekli. Elias sevgisini dile getirdiğinde kadın hiçbir şey söylemiyor. Bazen dalgın dalgın bakakalıyor Eva, Elias'ı gördüğü anda dalgınlığından kurtulup gülümsemeye başlıyor. Kendi durumları da iyi değil, Elias bir süredir öğretmen olarak çalışıyor ama zar zor geçiniyorlar. Bir gün mutfağı yenilemek isteyen Eva, Elias'tan olumsuz yanıt alınca adamın cimri ve aşağılık bir herif olduğunu söylüyor. Söyler söylemez pişman oluyor, gülümseyerek özür diliyor ve adama sarılıyor. Şöyle bir durum; Elias bunları "gerçekten" ilk kez düşünüyor. Öğrencisine küfredip şemsiyesini parçaladıktan sonra, elindeki kanamayı durdurmaya çalışırken aydınlanma anı yaşıyor. "Eva ona gelmişti." (s. 70) Bu kez tipleştirilmiyor Elias, kendini bir tip olarak göremiyor, yaşananları yavaş yavaş anlarken tekrarlar da azalmaya başlıyor. Eva ona geldi, Eva geldi, Eva onu istedi, öyleyse Eva sevdiğini niye hiç söylemiyor, Eva niye özveride bulunmuyor, Eva neden her şeyin en iyisini hak eden bir kadın olarak görülüyor? Eva'yla evlenmenin bedeli var, aslında yok ama var, öncelikle Johan'ın hayaleti aralarında beliriyor sürekli; ABD'den yollanan hediyeler, mektuplar... Johan hep orada. Elias, Johan'ın yükünü taşıyor bir yandan ve yeni bir başlangıç istiyor ama kendisinde de bu başlangıç için güç yok, Eva'da zaten yok, bir yıkıntının üzerinde yaşıyorlar. Eva aslında kendisini sevmiyor, hiç sevmedi, Johan'ın karşısında hiç şansı yok Elias'ın. Eva'nın kendisine gelmesinin sebebi sevgi değildi zaten, bunu anlıyor.

Hemen bir bağlantı. Sınıfta anlattığı oyundaki karakterin, aslında gereksiz olarak gördüğü karakterin, hatta Ibsen'i bu gereksizlik yüzünden eleştirmesine yol açan karakterin tek bir sözü: "'Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.'" (s. 9) Sırf bu replik, adamın gerekliliğini, en azından bu metinde ortaya koyuyor. Yalanı elinden alınan Elias için mutluluğu yakalamak pek mümkün değil, yağmur altında tek başına yürürken. Her şeyin bittiğini düşünüyor ve metin de sonlanıyor böylece.

Gerçeği kurguluyoruz ve umduklarımız gerçekleşmeyince kendimize dönüp bakıyoruz. Görmek istemediğimiz için körüz. Her şeyin apaçık ortada olması bir önem taşımıyor, istediğimiz gibi yorumlayıp devam ediyoruz, çöküşle birlikte yeni bir gerçekliğe girişiyoruz ve bunun bir döngüye dönüşmemesini umuyoruz. Bu döngünün farkına varış anı işte, Elias'ın yaşadığı şey tam olarak bu.

8 Şubat 2019 Cuma

David Grossman - Bir At Bara Girmiş

Ciğerimiz kalmamıştır.

Pennac'ın Teşekkür Ederim nam bir metni var, oyun olanı değil de anlatı olanı. Ödül alan bir yazarı konuşma yaparken dinliyoruz bu metinde, adam ödüllerin veriliş sebeplerinden sanat sektörüne, kendi yaşamından dinleyicilere pek çok şeye değinir, oradan oraya yürür, yüzünü şekilden şekle sokar. Birçok kere teşekkür eder ama aldığı ödül yüzünden değil, kendisini oraya getiren her şeyden ötürü. İnsanlar, kitaplar, devlet, aile, ne varsa. Sarsıcı bir metindir o, yazarın konuşmasını nerelere dokunacağını bilmeden takip ederiz, tipik bir hikâye anlatıcısının anlattığını dikkatle dinlermiş gibi. Bir At Bara Girmiş'e baktığımızda Dovaleh G.'yi görüyoruz sahnede. Bir komedi kulübün loş ortamında, sahnede kısa, gözlüklü ve seyrek saçlı bir adam durmadan anlatıyor, espriler yapıyor, seyirciye kahkaha attırıyor. Bitmeyen bir monolog. Seyircileri de esprilerine katıyor Dovaleh, onları bazen utandırıyor, bazen gülmekten katıltıyor. Güzel, tipik bir şov. Yoldan çıkışı da bir o kadar doğal, Dovaleh kendi hikâyesine dönene kadar memnun olan seyirciler bambaşka bir gösteriye şahit oldukları an şaşırıyorlar, bazen dehşete düşüyorlar, bazıları kalkıp gidiyor, bazıları hipnotize olmuş gibi sahnede kendini yumruklayan, döven ve hikâyesini anlatıp araya fıkralarını ve esprilerini sıkıştıran garip adamın ne yapmaya çalıştığını düşünüyorlar. Kaufman'ın şovlarından birine dönebilir; absürt bir çocuğun hikâyesinin anlatımına dönen şovun niteliğinin değişip değişmediğine karar veremeyen seyirci için arada kalmışlık duygusunu yaratmaya çalışıyor olabilir Dovaleh ama öyle olmadığını biliyoruz, isyan eden seyircilerden biri Dovaleh'i yıllardır izlediğini ve ara ara tıkanmalar yaşadığını, artık çizmeyi aştığını söylüyor. Aslında pek bir şey bilmiyoruz, sahnedeki adamı dinlemekten başka bir şansımız yok. Biz izleyicilerden biri değiliz, en azından okur olarak. Avishai Lazar'ın gözünden ve kulaklarından, bir de silik geçmişinden ibaretiz. Ellilerinin sonuna gelmiş iki çocukluk arkadaşından biri sahnede, diğeri masalardan birinde, ara ara göz göze geliyorlar, Dovaleh durmadan konuşuyor, işini yapıyor yani, hakimlikten emekli Lazar ise kırk yıldan fazladır görmediği adamın kendisine neden telefon ettiğini ve şovuna çağırdığını anlamaya çalışıyor. Dovaleh'in başka kimleri aradığını bilmiyor Lazar, belki yanında oturan ve gözleri dolan kadın da aranmıştır, belki defalarca evlenip boşanan adamın eski eşlerinden biridir, beş çocuğundan birinin veya birkaçının annesi. Herkes davet edilmemiş, motosiklet sürücüsü iki adam, avukat grubu, çoğu insan, belki Lazar dışındaki herkes sadece şovu seyretmek için orada. Lazar bilmiyor, biz de bilmiyoruz.

Anlatım monolog halinde ilerlerken Lazar'ın anılarına döndüğü bölümlerle kesiliyor. Dovaleh'le Lazar'ın çocukluk zamanlarına dönüyoruz, anıların yeniden yaratımı. Tamamen paralel ilerleyen iki farklı anlatı kanalı yok, bir noktada çocukluğuna dair Dovaleh'le ilgili hemen her şeyi unuttuğunu gören Lazar'ın anılarıyla Dovaleh'in sahnede anlattıkları bakışımlı olarak ilerliyor ama paylaşılmış zamanın dışı tamamen Dovaleh'e ait. Lazar için mevzunun önemini düşünürsek karşımıza tekrar inşa edilen bir geçmiş, yüzleşilmesi gereken olaylar ve Dovaleh'in bir anlamda zorlamasıyla gerçekleşen kimlik sorgulamaları çıkıyor. Mutsuz çocukluklar, mutsuzlukla baş etme yolları ve akran zorbalığı yüzünden arkadaşla, bir zamanlar küçük bir maskara olan, belki de bu role itilen Dovaleh'le bağın kopması hatırlanacak şeyler. Gösteri sırasında çıkanların sayısı kadar sahnedeki bir tahtaya çizgi çiziyor Dovaleh, başlarda esprilerin sona erip hayat hikâyesinin başlamasını protesto edenler çıkıp gidiyor ama sonrasında bu yüzleşmeye, kendisiyle yüzleşmeye dayanamayan insanlar çıkıyorlar. Chaplin'in savaşta düşmana kurşun sıktığı bir sahne vardır, her atıştan sonra o da bir çizgi çeker tahtaya. Son atış, son çizgi, sonra bir daha ateş edecekken miğferi bir kurşunla uçar, çizdiği son çizgiyi siler. Aynı sahne burada da var, Dovaleh seyircilerinden birinin gitmekten vazgeçtiğini görüp şovunu sürdürür. Kalanlar hikâyenin büyüsüne kapılanlardır, belki de bir yaşamı olduğunca çıplak bir halde görmek isteyenler, zira Dovaleh annesiyle babasını ve çocukluğunu anlatırken hiçbir ayrıntıyı atlamaz, kendisine laf atan, masalara vurup protesto eden seyircileri birkaç espriyle oyalayıp hikâyeye geri döner. Birkaç kez tekrarlanır bu. Lazar, çocukluk arkadaşının hikâye tarafından tüketildiğini görür, bir yandan da güç vermektedir bu hikâye ona. Telefon ettiği zaman Lazar'ın kendisini izlemekten başka bir şey yapması gerekmediğini söyler Dovaleh, şahit istemektedir sadece. Komedinin ardına gizlenmiş acıya bir şahit. Ciğerimiz bu yüzden kalmamıştır, zira Dovaleh gecenin bir vakti insanı uyutmamış, anlatacakları bittikten sonra da sabahı bekletmiş, okurunun dünyasını alt üst etmiştir. Okur düşünmüştür, not aldığı yerlere tekrar tekrar dönmüştür, sonra camdan dışarı bakmıştır, sonra sandalyesine dönüp hiçbir şey yapmadan oturmuştur. Okur, öğrencileriyle birlikte kitap okudukları bir ders saatinde, "Çocukların önünde ağlatma beni," demiştir, kısık bir sesle. Okur günün ve gecenin sonunu getirememiştir, çocukluğun sihrinin acıları ancak öteleyebildiğini, yetişkinlik için yapacak bir şey olmadığını, yetişemeyen çocuk için de yapacak bir şey olmadığını düşünmüştür, sonra kendi çocukluğundaki ve güncel çocukluğundaki sihri düşünüp neyi ne kadar öteleyebileceğini düşünmüştür. Yaşamın bir öteleme çabasından başka bir şey olmadığını düşünmüştür. Dovaleh kendi hikâyesini herkesin hikâyesi kılmıştır, herkese kendi çentiklerine bakması için bir itki olmuştur.

Laf kalabalığı, şakalar, anneler ve babalar. Adım adım kuruluyor hepsi. Annenin bir toplama kampından zar zor kurtulduğu, kendisini saklayan üç adamın eziyetleri yüzünden geceleri çığlık çığlığa uyanmaları, camdan dışarıya haykırarak ağlamaları şefkatli, sessiz bir anne kimliğinden çok sonra ortaya çıkar. Dovaleh, bu tür detaylara inmek için güç toplar bir bakıma, çerçeveyi çizdikten sonra ayrıntılara iner. Babanın berberliği ve dayakları, çocuklukta elleri üstünde yürüyerek her türlü beladan kurtulabileceğini düşünmesi, hepsi anlatının ortalarından itibaren belirir. Bir süre sonra odak noktası şovun kendisi olmaktan çıkar, mekandaki olayların çetelesi tutulmaz, merkezde anlatının kendisi vardır. Dikkatleri çekmek için kendini yumruklar, yaralar Dovaleh. Hikâyenin vuruculuğuna dikkat çekmek için kullandığı mizah perdesini yer yer çeker, bazen de tamamen unutmuş gibi görünür. Lazar tarafından yeniden oluşturulurken önce bön bön gülümsediği, sonra tatlı bir şekilde gülümsediği hatırlanır. Dovaleh yaşadıklarını anlatarak yaşadığını bilmeye çalışır, yeterince kara bir boşluğun bütün gerçekliği ve kurmacayı yuttuğu o karanlık sahnede, elli yedi yaşındaki adam anlatarak kendini var eder. Anlatılacak hikâyelerinizi biliyor musunuz? Kimse bilmeyecek dediklerinizdir. Nasıl anlatabilirsiniz, bilmeyeceksiniz. Anlatmaya başladığınız zaman bileceksiniz. Dovaleh'te böyle bir duruş var; Lazar'a önceden telefon etmiş olsa da esprilerine son verdiği anda kararını da veriyor sanki. Dovaleh'in çocukluğunu bilen bir kadın da o sırada kulüpte, şovu seyrediyor, belki de kadının varlığını fark etmesi fitili ateşliyor Dovaleh için.

İşin siyasi boyutu var, İsrail ve Filistin arasındaki meseleler, Holokost falan, espri malzemesi olarak kullanılıyor ve bazı seyircileri bu işler kaçırıyor. Kadın-erkek ilişkilerine dair espriler iyi. Lazar, adamdaki ilkelliğin farkına varıyor ve gitmeyi düşünmeyi o an bırakıyor. Espriler pek ona göre değil ama adamın sahnede kendini parçalara ayırması, hikâye kırıntılarına dönüştürmesi ve bu kırıntılardan bazılarının bir parçası olması adamı orada tutuyor. Ölüm alkışlanıyor bu sırada, seyirciler için bir şeylerin ters gitmeye başladığı an. Arındırıcı ölüm. İnsanlar öldükten sonra bile sıkıntı çıkarmaya devam ediyorlar, yine de artık yoklar, hayatta olsalar kendilerinin acısı başkalarına yansıyacak, öyleyse ölüme alkış. Bir Delinin Hatıra Defteri'ni izlediniz mi, Erdal Beşikçioğlu oynuyor. Benzeri var sahnede. Dovaleh. Esprisini tamamlamıyor, bir at bara girmiş, sonrasında dünya tepetaklak. Dovaleh'in artık amuda kalkmaya ihtiyacı yok, ayakları elleri olmuş durumda. Yaşamının tamamı. Sahne. Perdeler. Son.

Philip K. Dick - Marsta Zaman Kayması

Bir başka insanın bilincinde oluşan dünyanın parçası haline gelmenin, gerçekliklerin çakışmasının yarattığı psikolojik yıkımı Ubik'ten biliyorduk. Zihniyle diğer zihinleri işgal eden adamın ruh sağlığının yerinde olmadığı barizdi ama hastalığı hakkında pek de bir şey bilmiyorduk, şizofrenisini bir ölçüde sezmemiz dışında pek bir şey söylenemeyecek kadar karanlıkta bırakılmıştı eleman. Marsta Zaman Kayması'nda benzer bir mesele ele alınıyor ama bu kez akıl sağlığı merkezde konuşlanmış, karakterlerin yaşadıkları ruhsal çöküntüler direkt isimlendirilmiş. Daha "açık" bir PKD metni bu, kendi şizofrenisini ve aldığı uyuşturucu maddelerin etkisini olduğu gibi metne aktarmış yazar, ortaya diğer öykülerine ve diğer romanlarına göre daha az gizemli, olay örgüsünün alacağı şekli daha belirgin, neredeyse tezli bir metin çıkmış. Karakterlerin tamamı anlatı sürecinde kurgusal ağırlıkları değişir halde ortaya çıkıyorlar, kayboluyorlar ve tekrar ortaya çıkıyorlar, PKD'nin entropiye harfi harfine uyan dünyası. Gerçeklik algısını oluşturabilen daha sağlam bir teknik bilmiyorum. Ölçülüp biçilmiş kurguları bu yüzden sevmiyorum; oyun olduğu ortada. PKD pek oynamıyor, çünkü neyin oyun olup neyin gerçek olduğunu o da bilemez durumda. 1964'te basılmış bu metin, yazarın iki yıl boyunca kapandığı zamanlarda yazdığı on bir romandan biri, psikozların zirve yaptığı zamanlardan.

Mars'ın kolonizasyon aşamaları sürüyor, Dünya'daki kalabalığın bir kısmı Mars'a göç etmiş ve karaborsacılıktan tamirciliğe kadar pek çok iş kovalanıyor. Edebiyat fakültesi diplomasına sahip olanlar bile insan gücüne duyulan ihtiyaçtan ötürü her türlü meslekte tutunabiliyorlar. Yeni İsrail gibi pek çok bölge doğuyor, Dünya'daki yerleşimlerin yansımaları Mars'ta hayat buluyor, kökeni tanımlayan pek çok etken -din, ırk vs.- insanları ayırmaya devam ediyor. Yeni gezegen yeni para babalarını doğuruyor, spekülatörler ortaya çıkıyor, bir karakterin dediği gibi yeni bir başlangıç için fırsat varken Dünya'daki düzen Mars'a sıçrıyor ve sürüp gidiyor. Aslında böyle bir fırsat yok tabii, insan içinde doğup özümsediği düzeni olduğu gibi sürdürüyor. Kim Stanley Robinson'ın Kızıl Mars diye bir metni var, Kabalcı basmıştı zamanında, o metinde Mars'ın Dünyalaştırılması meselesi enine boyuna inceleniyor, tavsiye ederim. Kabalcı sonradan basmadı iki devam metnini, internetten bulduklarımı okumaya devam ediyorum şimdi. Neyse, Silvia Bohlen phenobarbital kullanıyor, beynini uyuşturarak yaşamını sürdürüyor, oğlu David ve eşi Jack'le birlikte. Jack tamirci, gün boyu dışarıda ve çalışma koşullarının görece iyiliğine rağmen evde pek bulunamıyor, en azından Silvia'nın istediği biçimde. Radyonun ve çocuğun gürültüsü kulaklarını kapayıp Dünya'dan oraya gelmesinin sebeplerini sorgulamasına yol açıyor. Tatmin olamayan bir kadın Silvia. Jack çalışkan ve "iyi" bir adam, iyiliği metin boyunca dile getiriliyor diğer karakterler tarafından. David de çocuk gibi çocuk işte, "normal". İlk bölümde ailenin evine su getiren hendek binicisini ve ihtiyaçların karşılanma yollarını görüyoruz, PKD Mars'ta yaşayan bir çekirdek ailenin günlük rutinlerinden yarattığı manzarayla gezegendeki yaşamın özetini sunuyor. Jack'in babası Leo Bohlen, Mars'a gelip FDS Dağları civarından çok ucuza toprak alarak vurgun yapmak istiyor, BM'den o bölgedeki arazilerin değerleneceğine dair duyum aldığı için fırsatı kaçırmıyor, atlayıp geliyor. Jack'in şizofrenisini babasından öğreniyoruz, tedavi edilip ehlileştirilmiş ama şizofreni her zaman derinlerde bir yerde duruyor, yüzeye çıkması için gerçeklik algısının birazcık çarpıtılması yeter. Bu meselede Mars'ın yerlilerinin gerçeklik algıları kayışların kopmasına yol açıyor sonradan. "Zenciler" diyor Arnie Kott onlara, Çöladamları suyun izinde büyük çölleri aşıyorlar ve karşılaştıkları insanlara selam verirken yağmurun kendilerinden karşılaştıkları insanlara yağdığını söylüyorlar. Fremenlere benziyorlar bir açıdan ama kum solucanları yok tabii, daha pasifler. Arnie Kott için sömürülesi varlıklar, tıpkı insanlar gibi. Pragmatist bir adam Arnie, Mars'ın en kuvvetli adamlarından biri. İlk bölümde Jack'in komşusu olarak tanıdığımız Norbert Steiner'ın bunalıma girip intihar etmesiyle geride kalan tek çocuğu olan Manfred'i geleceği görmek amacıyla, otistiklerin bir arada yaşadıkları tesisten alarak, Jack'i de kendi adamı haline getirerek para kazanmaya çalışıyor. Kendince bir ahlak anlayışı mevcut Arnie'nin, pek bir şeyden korkmuyor ama en sonunda kendi zihninden korkması gerektiğini öğreniyor.

Olay örgüsü. Karakterleri tanıdık; Norbert'ın karaborsacılığı, Norbert'ın adamı Otto'nun doyumsuzluğu, Manfred gibi çocukların yaşadığı B-G Kampı'nın doktoru Glaub, Arnie'nin eski eşi, "anormal" çocuğunun annesi ve zaman zaman rakibi Anne Esterhazy, Arnie'nin tutkuyla bağlı olduğu kızıl afet Doreen, her biri yavaş yavaş belirdi ve her birinin tutkularını, acılarını öğrendik. Metnin önemli bir bölümü örülen olayların içinde ortaya çıkan karakterlerin kurulumuna ayrılıyor, daha fazla karakterin ortaya çıkmayacağı noktada PKD asıl meseleye giriyor ama anlatı dünyasını kurmaya başlayarak zaten girmişti, birbirini saran iki kök büyüyor, böyle bir imgesi var PKD kurgusunun. Karakterlerin kuruluş biçimleri ilişkilerin biçimine dair bir öngörü kazandırıyor ama bu öngörü yine tipik bir PKD hamlesiyle tutarsızlığa mahkum oluyor; paranoyalar ortaya çıktıkça insanların pek de stabil kalmayacaklarını görüyoruz, bu da anlatıyı her türlü sürprize açık bir hale getiriyor. Belli bir ölçüde öngörülemezlik iyi.

Ne oluyor, Jack helikopteriyle tamir işlerinden birine giderken BM'nin telsiz yayını duyuluyor. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan Çöladamlarına yardıma gidilmesi gerekiyor, yakınlardaki bütün araçların mevzunun döndüğü bölgeye gitmesi gerekiyor ki kanunlarla belirlenmiş kallavi bir cezayı yemesinler. Jack gidiyor, Arnie'nin helikopteri de o sırada yakınlarda, o da gidiyor ama istemeyerek. Jack Çöladamlarına daha önce ulaşıyor ve onlara su veriyor, adamlardan biri çöl cadısı denen bir fetiş nesnesini Jack'e hediye ediyor. Bu nesnenin anlatı boyunca bir daha ortaya çıkması gerekmiyor, varlığı bile koruyucu bir özelliğe sahip. Neyse, Jack helikopterinde somurtarak oturan Arnie'yle takışıyor ve böylece Arnie'nin radarına girmiş oluyor. Kodaman dayının sıkıntıları var, işlerini büyütmek istiyor ve geleceği görebilse bunun çok kolay olacağının düşünüyor. Sonrasında Manfred çıkıyor ortaya, Jack bir şekilde Arnie'nin adamı haline geliyor, aslında Arnie'nin -himaye ettiği diyeyim- kadın olan Doreen, Jack'teki iyiliği görünce adamı sevmeye başlıyor, orada da bir karışıklık. Leo yatırımı için Mars'a geldiğinde bu kadının varlığını seziyor, Jack gizlemiyor mevzuları. Silvia'ya söylemiyor bir tek. Yaşamını kendince anlamlı hale getirmesi lazım, zaten sıkı bir bağ da yok Jack'le Silvia arasında. Silvia'nın da Otto'yla birlikte olması, sonrasında Jack'le Silvia'nın birlikte olmaya devam etmeleri, Arnie'yle Anne'in ilişkileri derken sadakat, aile yapısı, ilişkiler konusunda PKD'nin engin dünyasına girmiş oluyoruz. Yazar dört kez evlenmiş, evlilikleri büyük sıkıntılar doğurmuş, eh, yansımalarını bu metinde de bulabildiğimizi söyleyebiliriz belki.

Zaman kayması, asıl mesele burada. Manfred'in dünyasının gerçekliği yavaş yavaş ele geçirdiği bölümler, karakterlerin kendi psikozlarında çektikleri acılarla birlikte metnin zirve noktalarını oluşturuyor bence. Örneğin Manfred'in görüleri defalarca tekrarlanıyor, gelecekteki sahneleri çok küçük farklarla tekrar tekrar okuyoruz, flashforward nanesi sayesinde zaman algısının da çarpıtıldığını görüyoruz ve şizofrenlerin kendi "yaşam hızlarında" şizofren olmayan insanların zihinsel işleyişlerinin değişimlerine şahit oluyoruz. Arnie'nin Manfred'in zihniyle bütünleşmesinin sonuçları Jack'in yaşadıklarıyla bir olmuyor, Jack zaten şizofren olduğu için bir biçimde Manfred'in dünyasına ayak uydurabiliyor, Çöladamlarının zaman algısıyla şizofren insanlarınki bir olduğu için gezegenin yerlilerine de ayak uydurabiliyor. Şöyle aslında; akıl hastalığı olarak gördüğümüz şizofreni, Çöladamları için yaşamlarının doğal bir parçası. Soyut düşünebilme yeteneğinin hastalık olarak görüldüğü bir gezegenden gelen yaşam formlarını düşünün, Dünya'yı tımarhane olarak görürlerdi. Mars'a ayak uydurabilenler, Çöladamlarının doğallığına sahip olanlar varlıklarını rahatlıkla sürdürebilirlerken "normal" olanlar normalliklerini yitirmeye mahkum hale geliyorlar. Aslında Mars'ın doğası bu; bir gezegeni başka bir gezegene olduğu gibi taşımanın yol açabileceği problemleri de gösteriyor PKD.

Pek sürpriz olmayan bir son var, aslında metinde ağırlıklı olarak bu normallik-anormallik ikiliği irdelendiği için sonu değil, metnin bütün bölümleri önemli.

Sıkı metin, iyi yazar. Tamam bu iş.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Clive Barker - Dokudünya

Barker'ın Onuncu Yıl Baskısına Önsöz'ünü sona bırakıp direkt metne giriştim. Hiçbir şeyin başlangıcının olmadığını söyleyerek açıldı, ilk an diye bir şeyin olmadığını, tek bir sözcüğün olmadığını, bir metnin, hikâyenin veya masalın nasıl başlayıp nasıl bittiği hakkında hiç kimsenin hiçbir şey bilemeyeceğini açıklayarak devam etti. Okur, İngiltere'nin somut dünyasından çok daha uzaklara, metafiziksel bir dünyaya fırlatılmış oldu böylece; anlatının yaratacağı biricik bir dünyada fizik kanunlarının dahi askıya alınabileceğini öğrendi ve anlatılan her şeye yarı masal, yarı gerçeklik sıkıştırmaya yönlendirildi ama destanın içinde gerçeklik öğelerinin de bildiği gerçeklik olmaktan çıktığını sezdi. Sonra hikâyelerin yavaş yavaş açıldığını gördüm, Dokudünya'nın yaratılarının olabildiğince kurmaca olan bildiğimiz dünyadaki yansımalarını -periler, cinler, öcüler, umacılar, deli deli şeyler- okuyarak dünyaları ayırma yetimi de yitirdim ki fantastik bir dünyanın yapması gereken de aşağı yukarı bu, özellikle böylesi masalsı olanının. Füg'ün güzelliğini, Füg'de yaşayan ve kendi destanlarından, anlattıklarından öğrendiğimiz kadarıyla yaratıkların bizim dünyamıza geçişlerini ve insanlarla olan ilişkilerini, yitirilmiş bir cennetin acısını hissettim. Yitirilen cennetin tekrar elde edilebilmesi için "guguk" denen efsunsuz insanların -mutlaka öncesinden örnekler de vardır ama tarihlerin yakın olmasından kıllanmıyor değilim; Rowling "muggle" kavramını Barker'dan çarpmış olabilir mi? Dokudünya 1987'de basılmış, Rowling ilk metni 1990'da yazmaya başlamış, bilemiyorum- sihirli varlıklarla işbirliği yapması, sihrin -efsunun- çok nadiren insanlar tarafından da kullanılabilmesi, efsunluların guguklar arasından seçtiği Nazır'ın korumasında Füg'ün dokunduğu halının varlığını sürdürmesi ve başka pek çok geçişkenlik, birliktelik, ihtilaf ve tartışmanın doğurduğu güç ilişkileri ele alınınca polislerin, trenlerin, otomobillerin dünyası bir anda modern bir masalın dünyasına giriveriyor, geçiş son derece doğal ve olay örgüsünde beklenmeyen şeylerin gerçekleşmesi gibi kurmaca kanunu yıkan pek çok etken bu olağanüstü dünyayı olabildiğince kaotik hale getiriyor. Kaos iyidir, yönlendirilmediğinizi hissedersiniz, yazarın boyunduruğundan çıkmışsınız gibi hissedersiniz, bu metinde olabildiğince serbestsiniz.

Okudum, sonrasında önsöze döndüm. Barker'ın yapmaya çalıştığı şeyi bir ölçüde anlattığı bölümlerde anlatı dünyası daha da belirginleşti. Anılarını tutmaya çalıştığını söylüyor Barker, çocukluğunda zaman geçirdiği çiftlikten, Galler'den ve yemyeşil topraklardan bahsediyor. Oraya tekrar döneceğini, bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmediğini ama oraya döneceğini söylüyor. Metnin ortaya çıkışını bu niyetin yansıması olarak görüyorum, Füg'ün yıkılması ve Füg'deki kutsal mekanların yıkılması yetişkinliğin dünyasının çocukluğun anılarına bir saldırı olarak okunabilir bu açıdan. Makineler arasında yaşamaya çalışıyoruz ve çocuklukla bütünleşmiş köyler, bahçeler, insanlar kayboluyor, anılara tutunarak onların varlıklarını günümüze taşımaya, gri dünyadan bir ölçüde kurtulmaya çalışıyoruz, yapabileceğimiz tek şey bu. Proust'u andıran anı parçalarını bu kurtuluş çabasının orta yerine yerleştiren Barker, anıların veya şeylerin tutarlı olup olmadığını önemsemiyor, bir duygunun peşinden gidiyor ve masalsı dünyasında duygusunu yaşatmaya çalışıyor. Metni yazarken o dünyaya ait olduğunu, bir devam metni yazamayacak kadar o dünyadan uzaklaştığını da ekliyor. Karakterlerin boşlukları, cevaplanmamış sorular, hemen her şey o masalın içinde ve yoruma açık. Barker yazdığı metinden uzağa düşmüş ve sorulara bir cevabı olmadığını, okurların yaptığı veya yapmaları gerektiği gibi kendisinin de hayal gücüyle o cevapları verdiğini söylüyor. Tamamlanmayacak bir masal bu, metnin sonunda da herhangi bir son olmadığı, başlangıçtaki gibi bir bilinmezin sürdüğü söylendiğine göre yaşamla bir koşutluk da bulabiliriz; nedensellik bir çaba ve her an işler durumda, boşlukta sürüklenmek istemeyiz ama bir açıdan sürüklenmekten başka bir şey de yapmayız. Felsefeyle yeni sorular yaratırız, dünya biraz daha biçimlenir ve biçimlenmemiş boşlukla her karşılaştığımızda biraz daha dehşete düşeriz, kurguladığımız gerçekliğin ne kadar eksik olduğunu görüp korkarız, her zaman daha fazla bilinmeyen var olacağı için Genazino'nun dediği gibi, yaşamdan yaşamayı ummaktan fazlasını beklememek düşüncesiyle karşılaşıp dururuz. Dokudünya'yı tam da bu düşüncenin ortasına yerleşmiş gibi görünce, eh, zaten daha fazla soru sormayıp takip etmekten başka bir şey yapmadım. Hem karakterlerin hem de Barker'ın anılarından mürekkep bir anlatının fantastik ögeleri de belleğin bir yansıması olarak görülebilirdi, gördüm. "Dokudünya gibi bellek hakkındaki bir romana, ona damga vurmuş olaylardan dolayı değer verilmesinden daha mükemmel bir biçimle içerik beraberliği olabilir mi?" (s. 10)

Yaratıklar deyip durdum, Kâhinsoylular aslında. İşin kozmogonisine girmeyeceğim, ortaya çıkış biçimleri ve bildiğimiz gerçeklikle kurdukları bağı da anlatmayacağım, Barker anlatının içinde, diyaloglar vasıtasıyla dünyalar hakkında gereken bilgileri veriyor. Cal'den başlayabilirim, kendisi babasıyla birlikte yaşayan genç bir adam. İşi var, babasının yarış güvercinleriyle uğraşına yardımcı oluyor ve bir gün kuşların havada dönüp durduğu bir fenomene şahit oluyor, sonrasında kaçan bir güvercinin peşinden eski bir eve gidip halıyı görüyor. Dokunan bu halının içinde Füg gizli, Kâhinsoylular bu dokumanın içinde varlıklarını sürdürüyorlar ama hepsi orada değil, insanların dünyasında yaşayanları da var. Neyse, evin sahibi yaşlı bir kadın, sonradan Nazır olduğu ortaya çıkıyor, Kâhinsoylular'un atadığı bir nevi bekçi, halıyı koruyor. Belli bir hiyerarşi var, Kâhinsoylular kendi kendilerini demokrasiye benzer bir yapıyla yönetebiliyorlar ama fikir ayrılıkları da var tabii, anlatıdaki çatışmalardan bazıları bu ayrılıklardan doğuyor. Immacolata gibiler de Guguk Krallığı dedikleri insanların dünyasında dolanıp Füg'ü yok etmeye çalışıyorlar, kötücül güçlerden en başta gelenleri Shadwell ve Immacolata. Birbirlerini kullanıyorlar, amaçları farklı. Shadwell Füg'ü yönetmek isterken Immacolata ortadan kaldırmaya çalışıyor. Immacolata'nın Kâhinsoylular'dan nefret etmesinin sebebini bilmiyoruz, Barker bazı şeylere bir cevabının olmadığını söylüyor, yukarıdaki mevzu. Immacolata ve ölü kız kardeşleri tam bir dehşet yaratıcıları; kardeşlerden biri çiftleştiği erkeklerin çocuklarını doğurup savaşçı olarak kullanıyor. Amorf, iğrenç yaratıklar bu çocuklar. Barker'ın cinselliği kullanış biçimi karakterlere derinlik de katıyor; Cal kendi çocuğuyla savaşırken babasıyla olan ilişkisini de düşünüyor bir yandan. Freud ayakta alkışlardı bu meseleyi. Shadwell'in yeteneği, ceketinin astarındaki efsunlu zamazingo sayesinde herkesi "satın alabilmesi". Hayal satıyor, hemen herkesi etkisi altına alarak en çok arzulanan nesneyi isteyenlere veriyor ve ruhları damgalamış oluyor böylece. Arzunun kullanılış biçimi de çok başarılı.

Suzanna, Nazır Mimi'nin torunu. Deli kadının deli torunu olduğunu düşündüğü zamanlar var ama eski evinde bir başına yaşayan Mimi torununa her zaman daha fazlası olduğunu hissettirdiği için ninesini seviyor Suzanna, yaşlı kadın hastaneye kaldırıldığında ve Immacolata'nın halının yerini öğrenmek amacıyla yaptığı işkence sonucu öldüğünde çok üzülüyor, eski eve gidiyor ve Cal'le bu şekilde tanışıyor. Immacolata ve Shadwell'le de. Hatta Kâhinsoylular tayfasıyla da.

650 sayfalık bu metin sadece Füg'ün kurtarılışıyla veya yıkımıyla ilgili olabilirdi ama değil; Füg'ün öncesi ve sonrası da meseleye dahil oluyor bir şekilde, hatta Musibet denen varlığın ortaya çıkışına da şahit oluyoruz. Mitik bir yıkım makinesi; zamanında dünyaları yok etmiş ve derinliklere çekilmiş. Uyandırılıyor, Cennet'in koruyucusu olduğunu düşünüyor ve çölün ortasında Cennet'i koruyor, Uriel olduğunu düşünmesi, varlığının anlamını tamamen kaybetmiş bir varlık olabileceğini sezdiriyor ki Barker da bu noktayı aydınlatmıyor. Çok kuvvetli bir varlık Musibet, Shadwell tarafından uyandırılarak İngiltere'ye getiriliyor ve son bir savaş için öfkeyle dolduruluyor. Olayların çözülüşü sırasında metnin ortalarında ortaya çıkıp kaybolan, sonrasında kilit bir role bürünen karakterleri görebiliriz, kaostan beliren bir düzeni temsil ederler. Her bir karakter ya anlatı boyunca oradadır, ya giderek kaybolur, ya da kaybolduktan sonra ortaya çıkarak değişimlere yol açar. Bilinmeyenin çekiciliğini hatırlatan bir kurgu tekniği.

Savaşlar, ihanetler, yıkımlar ve umut, en başta umut. Okurların bu metne gösterdiği ilgiden ötürü bazen bıktığını söylüyor Barker ama insanların neden bu metni çok sevdiklerini bildiğini de sıkıştırıyor araya; kötü zamanlar için iyileştirici bir anlatı saklı Dokudünya'da. Sıkıntının ortadan kalkabileceğini, tekrar ortaya çıkabileceğini, her ihtimalin gerçekleşebileceğini anlattığı için, insanların yaşamdaki konumlarını ve yaşamın doğasını hatırlattığı için, başka pek çok şey için beğenilebilir bu metin. Sırf bu yüzden okumaya değer, Barker'ın dehşetleri ve harikaları da cabası.

3 Şubat 2019 Pazar

Jacques Attali - Denizin Tarihi

Denizin tarihi denince birçok disiplinden birçok veri bekledim ama böyle bir şey yok, eh, denizin emperyalist açıdan ele alınmış tarihinden ötesine geçen bir araştırma değil, bir yandan da insanlarda bir deniz bilinci oluşturma kaygısıyla yazılmış bir metin Denizin Tarihi. Antik Yunan denizlerinden, felsefenin biçimlendiği sulardan, bilimin ilk konseptlerinden bir şeyler bekleyenler için hayal kırıklığı yaratacaktır, hatta Attali'nin Fransız sularını anlata anlata bitirememesinden bir parça da bıkkınlık doğabilir, normaldir. Fransa'nın denizcilikle ilgili maceralarının İngiltere'ninki gibi mutlak bir zaferle sonuçlanmamış olması, günümüzde Fransa'nın bir atılımla tekrar adını duyurması gerektiğinin bahsini açtırıyor Attali'ye. Tamam Attali, Fransa yükselecek, söylediğin gibi dokuzuncu denemede, hatta onuncu denemede, belki on beşincide olacak bu, tamam. Gezegenin ikinci en büyük bahri alanına sahip olduğu için Fransa'nın bu tarihçe içinde özel bir role sahip olması gerektiğini düşünüyor Attali, memleketinden bahsedip durmasının nedeni bu. Günümüzde en önemli yat imalatçıları, en uzun yatlar falan, böyle "en"ler Fransa'dan çıkıyormuş, iyi ve güzel. Lakin bunların denizlerin tarihiyle ne ilgisi var? Fransa güzellemesinden bıkan okur için hafakanlar yakındır.

En baştan başlıyor gerçekten Attali, Büyük Patlama'yla. Çok yoğun bir şey vardı, patladı ama bizdeki "patlama" bilgisi, imajı bu patlamanın karşılığı değil tabii, çok fantastik bir olay ve süreç bu. Hidrojen, döteryum ve helyum oluşuyor başta, sonra diğer atomlar çıkıyor ortaya. Oksijen ve hidrojenin münasebetiyle su oluşuyor. Su evrensel bir çözücü ve canlıların kaynağı, rahim gibi bir şey. Neyse, oluşan ilk gezegen Jüpiter'miş, bu bilgiyi de aklımızın bir kenarına koyuyoruz. Suyun Dünya'ya nasıl ulaştığı bilinmiyor, pek çok teori varmış bu konuda. Yaşam suyun içinde başlıyor, dünya soğuyor, süper kıtalar beliriyor ve kayboluyor, okyanuslarda yaşam karmaşıklaşıyor, primatlar ortaya çıkıyor, Homo erectus tayfası yürüyerek Malezya'ya geliyor, bizim tayfa ortaya çıkıyor ve bir süre diğerleriyle birlikte yaşayıp onları yeryüzünden siliyor falan. Bu bölümler dünyanın ve yaşamın oluşumunu bilimsel olarak adım adım kuruyor, başka kaynaklarda da rahatlıkla bulabileceğimiz bilgiler var. İnsanların Dünya algısının üzerinde şöyle bir durulup geçiliyor; örneğin Çinliler için Dünya kareymiş, dört köşede dört okyanus varmış ve Dört Ejderha Kral hem bu okyanusları, hem de Çin'i korurmuş. Kozmogoni biraz, biraz efsaneler, biraz tarih. Babil mitolojisinde beliren tufanın dinlere geçişi, tanrıların ortaya çıkışı ve ardından savaşlar. İlk korsan faaliyetlerine III. Ramses döneminde başlandığını görüyoruz, Mısırlılar "deniz halkları" ile savaşıyor, aynı sıralarda İbraniler Mısır'dan kaçıyor, Yunanlar -metinde "Yunanlılar" şeklinde geçiyor, sanırım yanlış- Troya'yı yıkmaya geliyorlar. Roma, Kartaca, Venedik, Osmanlı derken günümüze doğru geliyoruz, devletlerin ve imparatorlukların savaşmaları dışında denizlerle ilgili pek bir şey yok. Belki de ben yanlış düşünüyorumdur, denizlerin tarihi insanın denizler üzerindeki edimlerinden ibarettir diyeceğim ama, değil ya.

Romalılar "Mediterraneum" demişler Akdeniz'e, ad oradan geliyor. Tabii bir sürü liman inşa ediliyor, çoğunun üzerinde şöyle bir duruluyor. İşgal edilen önemli adaların bahsi geçiyor, aralarında Malta ve Girit falan yok. Roma'nın Yunan kentlerini hacamat etmesi ve denizle ilgili maddeler içeren anlaşmaların ortaya çıkması, Roma döneminin önemli özelliklerinden. Çin'in de denizcilikle ilgili çok sayıda hadisesi var ama çok kapalı bir dünya; daha çok yayıldıkları alanlar, kurulan limanlar ve ticaret yollarının belirlenmesi gibi meselelerde inceleniyor Attali tarafından. Bir de İngilizlerin afyon dümeni var tabii, iki milyon Çinli afyon tiryakisi olunca ve tehlike büyüyünce Çinliler iki kez savaş ilan ediyorlar ama tepelenip oturuyorlar aşağı. Bu çok daha ileride, Roma'dan sonra İslam'ın yayılmasını inceliyor Attali. Ömer bin Hattab'ın denizle ilgili münasebeti tek bir yasaktan ibaret, hiçbir Müslümanın denizde maceraya atılmasını istemiyor. Halife Osman zamanında bu yasak kalkıyor, denizlerde Arap gemileri de görülüyor. Hatta ilginç bir detay var; Ortodoks ve Müslüman hakimiyeti yüzünden Katolik güçler, özellikle Germen ve Frank toplumları kuzeye ve iç bölgelere göç etmeye zorlanmışlar. Henri Pirenne nam büyük tarihçi, yazdığı bir makalede İslam olmasaydı Frank İmparatorluğunun olmayacağını, Muhammed olmadan Charlemagne'ın düşünülemeyeceğini söylemiş. Fransa ve Almanya'nın denize karşı sergiledikleri iştahsızlıklarının altında bu meselenin yattığını düşünüyor Attali.

Libro del Consulado del Mar adlı bir eserle denize dair bütün sözlü içtihatların yazılı olarak derlendiği söyleniyor, 1266 civarı. Deniz kanunlarının temeli olarak bu metin görülebilir. Tam o sırada Büyük Veba Salgını patlak veriyor. Moğolların Kırım'daki Ceneviz acentesine saldırıları yenilgiyle sonuçlanıyor ama vebayı da Ceneviz gemilerine bulaştırmış oluyorlar. Gemiler Avrupa'ya dönüyor ve milyonlarca insanın sonunu getiriyor. Fırtına dindikten sonra karantina bölgeleri, modern gemiler, modern limanlar, daha modern gemiler ve limanlar ortaya çıkıyor. Aslında beşeri bir tarih, insanoğlunun teknolojik ilerleyişinin araçlar ve silahlar üzerinden anlatımı. Sekizinci bölüme kadar bu minvalde bir tarihi okuduktan sonra, eh, başka alanlara doğru da genişleyen denizin izlerini buluyoruz. Özgürlük ideolojisinin kaynağı olarak deniz adlı bölümde denizin insana açtığı imgelem dünyası hakkında birkaç şey var, örneğin Coleridge. Kitabı Mukaddes. Jung. Yunan mitleri. Kuzey Amerika'ya göçenlerin özgürlük hayalleri. Poe, Conrad ve Hemingway. Bu bölüm gerçekten iyi, denizin sanattaki izdüşümleri şöyle bir derlenmiş, güzel.

Son bölümlerde deniz ekonomisiyle ilgili pek çok değerlendirme var, taşımacılıktan balık avcılığına pek çok konu. Denizlerin kirlenmesi sonucu oluşacak facialar, denetimsiz avcılığın balıkların dünyasını darmadağın etmesi gibi pek çok meselenin çözüm yolları da Attali tarafından ortaya atılıyor ama ideal bir dünyada uygulanabilir o çözümler, bizim dünyamızda değil. Kendisi de önceki anlaşmaların devletler tarafından görmezden gelinip her devletin kafasına göre hareket ettiğini söylüyor, dolayısıyla ütopik istekler olarak kalıyor öne sürdüğü fikirler. Başkaca da devletlerin denizler üzerindeki egemenliği, mal nakliyatı ve liman büyüklükleri falan var, bir sürü ekonomik bilgi. Meraklı okurun ilgisini çeker.

Böyle. Tam bir tarih değil, tam bir inceleme de değil, ortaya karışık bir şey. Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan çok daha kapsamlı bir metin var, ansiklopedik boyutta. Şu. Gerçi merkezde sadece Akdeniz var ama olsun, denizle ilgili daha kapsamlı bir metin arayanlar için sıkı bir inceleme gibi gözüküyor. Buna yakında girişeceğim. Attali'nin metni de denizlerin tarihine bir giriş niteliğinde, böyle görülebilir.

1 Şubat 2019 Cuma

İvan Sergeyeviç Turgenyev - Klara Miliç

Turgenyev'in son dönem metinlerinden. Toplumsal meselelerden uzaklaşıp daha bireysel mevzulara yöneldiği söyleniyor arka kapakta; acı, aşk, yalnızlık, ölüm, varoluş, böyle şeylere yoğunlaşmış yazar. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'da Klara Miliç'e atıfta bulunmuş, hoş. Arka kapaktan çaldıklarım bu kadar. Depresyon, Yas ve Melankoli'den bir şeyler çarparak kendi-sevgisi üzerinden öznenin bir başkayı sevip sevemeyeceğini ele alacağım, sadece bu iki eylem üzerinden de gitmemeye çalışacağım, kesin çizgilerle ayrılamayacak bir süreç var bu metinde. Yeterli ölçüde "oluşmuş" bir kişiliğin, eh, en azından bazı görüşlerinin akışa kapılıp gitmeyeceğini ummak bir ölçüde mantıklı ama Yakov Aratov gibi henüz arayışını sürdüren karakterler için insani niteliklerin gelişmediğini söyleyebiliriz. Yargılayıcı bir gözle bakıyorum ve bakmıyorum, ilkinde Klara Miliç'le tanışmanın öncesinde ve sonrasında tamamen kendine dönük bir adamın yol açtığı yıkımları görüyorum, ikincisinde kendine dair pek bir bilgisi, görüsü olmayan insanın yürüdüğü boşluk beliriyor. Adımlarını herhangi bir ahlaki düzleme oturtmak doğru değil, zira kapalı bir yaşamda öz kurulum için gereken asgari veri ortada yok. Kendi yaşamının izleyicisi konumunda Aratov, eylemlerinin sebepleri yerine sonuçlarıyla ilgilenen bir adam, her bir sonuç başka bir eyleme yol açmadığı gibi rastgele bir deneme-yanılma sürecini başlatıyor. Aratov tehlikeli bir adam, başkaları için. Kendince kusursuza yakın olduğu söylenebilir.

1878, Moskova. Küçük bir evde yaşayan, yirmi beş yaşlarında bir adam Aratov. Babası varlıklı sayılamayacak bir asilzade, birkaç yıl önce Moskova'ya taşınıyor ve bir süre sonra ölüyor. Geride Aratov ve hiç evlenmemiş hala Platonida İvanovna kalıyor. Hala elli yaşlarında, evin idaresi kendisine kalmış durumda. Aratov'un pek bir sorumluluğu yok, yaşamı boyunca pek bir sorumluluk almamış. Babanın çeşitli tozlar ve kitaplarla olan uğraşı yüzünden anne ölmüş, kimya tutkusu kadının sonunu getirmiş ve az daha Aratov'un da canını alacakmış ama veremle yırtmış adam, tabii bünyesinin güçsüz düştüğünü ve hastalığı yüzünden hep el üstünde tutulduğunu çıkarabiliriz buradan. Oğlan üniversiteye gitmiş ama evde alacağı eğitimin okuldakiyle denk olacağını düşünüp ilk seneden bırakmış, eve dönmüş. Babasının ölümünden sonra yas tutmamış, yasın getirdiği değişimlerden mahrum kalmış. Annesinin Aratov daha küçükken ölmesinin bunda bir etkisi olabilir, zaten bir kayıpla büyüyen çocuk, kayıpların kendisi için ne anlam ifade ettiğini bilmiyor, yaşamın doğal süreci olarak görüyor böylesi büyük kayıpları, dolayısıyla bir özlem, nefret, sevgi, hiçbir duygu doğmuyor içinde. Leader'ın yasla ilgili incelemesinde yas tutmanın, melankolinin yarattığı psikolojik değişimlerle ilgili sayısız örnek var, her bir süreç yeni bir kişilik doğuruyor ve geçmişin ağırlığını taşımak için üretilen savunma mekanizmalarının doğası yeni kişilikleri de durmadan değiştiriyor, Aratov'da bunların hiçbiri yok. Kupfer nam Alman arkadaşına göre kendisi tertemiz bir ruha sahip ve ideale meyli sayesinde iyi bir insan. Eh. Rus sosyetesine itilerek giren utangaç bir genç Aratov, halası ortamlara girmesini istiyor ama insanlarla iletişim kurmak istemiyor pek, yalnız kalmaktan keyif alıyor. Bir gün Alman arkadaşının ve halasının baskılarıyla bir davete katılıyor, Gürcü bir prensesin verdiği bu davette sıkılıp kirişi kırıyor Aratov. Kendisi de bir anlam veremiyor içinde doğan sıkıntıya, uzaklaşmak istiyor ve çıkıp gidiyor. Bu. İkinci davette Klara Miliç'i görüyor, kader anı. Kızın söylediği şarkıyı pek beğenmiyor, kızı da beğenmiyor gibi görünüyor ama içinde bir şeyler harekete geçmiş durumda, üzerini örttüğü duyguları sıkı sıkı bastırıyor ve Kupfer'e kızın özgün bir sesinin olmadığını, şarkıları pek de iyi söyleyemediğini anlatıyor. Eve gelince düşünüyor; idealindeki kız Klara Miliç olabilir mi? O hüzünlü gözler, hayalindeki yüz Klara'nın mı? Huzursuzluğu durmadan büyüyor, kızın Yahudi olması ve başka şeyler heyecanını söndürmesi için uyarıyor ama sosyal statüyle duyguların çatışması noktasında ne yapacağını bilemiyor Aratov.

Mektup geliyor Aratov'a, davette bir süreliğine bakıştığı Klara'dan. Aslında isimsiz ama Klara'dan geldiğini umuyor Aratov, başka bir kadından gelmiş olabileceği ihtimalinin üzerinde uzunca durması bile Klara'dan uzak durmaya çalışacağını gösteriyor. Kadının kalbini kırıyor tabii bizim sığır, böyle bir konuma sokulduğundan ötürü kadına kızıyor; hiç tanımadığı bir insanla buluşmak, konuşmak büyük kabalık ve hafiflik. Yalnız bir hayat sürdüğünü söyleyen bir adamla üstelik. Klara duygularını anlatmak istediği adamın odunluğuna bir anlam veremiyor, bakışmaları sırasında incelikli biri olarak düşündüğü adamı nasıl rencide ettiğini düşünüyor ama bir sonuca varamıyor, en sonunda Aratov'un sadece kendi gururunu ve rahatını düşündüğünü söyleyerek, hayal kırıklığıyla gidiyor. Aratov ne yapıyor, gururu tavan yaptığı için mutlu bir şekilde gidiyor evine. Ertesi gün öğreniyor ki Klara Miliç intihar etmiş, zehir içerek. Önce inanamıyor Aratov, kadının neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyor ve işin kendisine dokunacağını anlayınca sevinçle üzüntüyü aynı anda yaşıyor. Bir kadının intiharına yol açtı, buna kudreti var. Tutulduğu bir kadının intiharına yol açtı, bu fikri bastırmak için de kudreti var ama başlarda. Kupfer, kadının aslında çok gururlu olduğunu, intihar fikrinin aklının ucundan bile geçmeyeceğini söyleyerek Aratov'u iyice düşündürüyor. Hayatı kitaplardan öğrenen biri için intiharın karşılığı varsa da yaşam deneyiminin eksikliği bir yana, Klara Miliç'in intiharına benzer bir şeye kitaplarda rastlamamış olması, olayları bir anlam sırasına koymasını engelliyor. Suçlunun kendisi olmadığını düşünüyor, sonra kendisi olduğunu düşünüyor, hayatının aşkını elinin tersiyle ittiğini düşünüyor, sonra Klara'nın duygusal açıdan bir amatör olduğunu düşünüyor, sonra kendisinin de bir amatör olduğunu düşünüyor, gece vakti kabuslar görmeye başlayınca bütün bu düşündükleri daha fazla katlanılmaz bir hale geliyor ve Kazan'a, Klara Miliç'in ailesinin yanına gidiyor, kadının son günü hakkında bir şeyler öğrenebilmek ve muhtemelen delirmemek için.

Kardeşle ve anneyle yapılan konuşma, Klara Miliç'in günlüğünün okunması, duygusal bir kadının yaşamına ortaklık ve tertemiz bir delirişle, hayalet kadının belirişiyle kapanış. Duygusal hoyratlık, empati yoksunluğu ve zavallı Klara Miliç. Kısa, derin bir hikâye. Okunması arz olunur.