9 Mart 2019 Cumartesi

J. M. Coetzee - Michael K Nasıl Yaşadı

Roman 1983 mahsulü, Adam Yayınları üç yıl sonra basmış. Süper iş, üç yıl çok uzun bir süre değil, çevrilmeyen onca yazarı düşününce. Beril Eyüboğlu çevirisi. Bence iyi bir çeviri. Neden, çünkü Coetzee'nin sesiyle ayrı düşmüyor, Michael'ın yaşamının olağanlığını yansıtıyor. Bir de paşa keyfim öyle diyor. Koku moku almadım, çeviri son derece kaliteli. Kararında. Akarı kokarı yok. On numara beş yıldız. Böyle cılgış cılgış. Sarıyor. Kemiksiz. Tam çaça. Yahu bombasyon. Fiyuu.

Metin ciddi, kendime geliyorum. Michael K doğuyor. Bundan sonra K diyeceğim. Tavşandudağı var, damağı sağlam. Anneye bu durumun uğur getireceği söyleniyor, belki de bebeği kaldırıp atmasından korkuluyor ama anne çocuğunu seviyor, atmıyor haliyle. Grotesk bir görüntü; burun ve dudak anormal, direkt zeka geriliği olduğunu düşünüyor insanlar. K'nın zekası geri değil, üstün de değil, K normal bir çocuk. Düz adam diyemiyorum, sadece düz yaşıyor, bildiğinden ötesine geçmiyor. Neyse, annesi milletin evini temizlerken o sarındığı battaniyenin içinde uslu durmayı öğreniyor. Sakinliği de o sıralarda öğreniyor herhalde, herhangi bir şeye isyan ettiğini görmeyeceğiz, sızlandığını görmeyeceğiz, kendisine doğrultulan namluların önünde bile yaşamından fazlasını istemezken yalvardığını görmeyeceğiz. On beş yaşına kadar Huis Norenius'ta çeşitli ev işlerini öğreniyor, işlek bir zekası olmadığı için okula gitmiyor. Cape Town belediyesine bağlı parklarda ve bahçelerde bahçıvan olarak çalışıyor, bir süre marketlerde gece bekçiliği yapıyor ama bir gece dövülüp soyulunca bahçıvanlığa geri dönüyor. Cape Town tehlikeli bir şehir, savaşın arifesinde insanlar adi suçlara yöneliyor. Devlet de pek bir işe yaramıyor açıkçası, kolluk kuvvetleri yozlaşmış, kurumlar rezalet, otuz birinci yaşına gelen K'ya tekerlekli sandalye verilmiyor, oysa annesi yatalak hale geldiği zaman en çok ihtiyaç duyduğu şey bir tanecik tekerlekli sandalye. Capharnaüm akla getirilirse ülkenin içinde yer aldığı ahval ve şerait daha iyi anlaşılabilir; el arabasıyla çekilen bir anne, içten içe kaynayan bir coğrafya. Anlatının başlarında fırtına öncesi sessizlik anları. K'nın ve annesinin yaşamlarını ayrıntılarıyla görüyoruz, anne yatalak olmadan önce Sea Point'te yaşlı bir çiftin bakımıyla uğraşıyor, oğluyla birlikte küçük bir odada yaşıyor. Sağlık durumu kötüleştikçe oğlunun aklındaki en önemli sorunun cevabı beliriyor; K'nın dünyaya geliş sebebi annesine bakmak. Çalışamaz hale gelen kadın, odayı kaybedeceğini anlıyor, oğlu da işten şutlanınca gelecek için umut vermeyen kenti terk edip çocukluğunun engin kırlarına dönmek istiyor.

Hazırlıklar; tren biletleri, kentten çıkmak için gereken belgeler. K koşturuyor ve belgeleri toparlamaya çalışıyor. Çıkış kağıtları bir türlü gelmiyor, bu sırada işler iyice kötüye gidiyor ve savaş çıkıyor nihayet, evler basılıyor, eşyalar sokaklara atılıyor, kentin sokaklarında silahlar konuşuyor, anneyle oğlu susup gizleniyorlar. "Açlar denizi" beliriyor, insanlar işlerinden oldukça sosyal patlamalar artıyor ve bütün kente, hatta ülkeye yayılıyor. Yiyecek dilenmek, insanları soymak günlük işler haline geliyor. Bu kargaşada annenin durumu giderek kötüleşiyor, hastaneye gidiyorlar. Anne giderek güçten düşüyor ve en sonunda ölüyor. Hastanedeki çaresizlik anları görev bilincine karışmış durumda, K pek fazla üzülmüyor, bir tek annesi yakılırken saçlarının etrafında beliren aylayı unutamıyor. Birkaç kez karşımıza çıkacak bu, K gittiği yerlerde hikâyesini anlatırken annesi yakılırken gördüğü ayladan bahsedecek ama önce annesinin küllerini kırlara götürmesi lazım. Bir türlü gelmeyen çıkış kağıtları yine problem oluyor, askerler bırakmıyor K'yı. Kül torbası, anneden kalan para, elindekiler bu kadar. Tellerden geçmeye çalışan, kentten kaçmak için kolluk kuvvetlerini atlatan herhangi birine dönüşüyor, annesinin küllerini götürmesi gerektiğini anlattığı insanlar onu umursamıyorlar pek. Elmas katılığında bir dünyayla yüzleşmek zorunda K, herkes bir parça yiyecek bulmaya çalışıyor, askerler kendilerine verilen emri yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor, katılıkla belirlenmiş bir dünyada K'nın isteklerinin pek bir önemi yok, tavşandudağı görülür görülmez pek umursanmıyor zaten. Şiddet olaylarına maruz kaldıkça kırların güzelliği aklına geliyor, ölene kadar kırlarda yaşama fikri cazip gelmeye başlıyor. Bir de "elleriyle gözlerini duldalıyor". Bu sözcüğü, valla ne yalan söyleyeyim, ilk kez duydum. Şu güneşli havalarda yaptığımız hareket, uzaklarda bir yere dikkatle bakarken elimizi gözlerimize siper ederiz ya, o iş. Neyse, çiftlik evleri, kamplar, asker kaçakları, korkunç insanlar, birkaç iyi insan derken K'nın sondan bir önceki durağına ulaşıyoruz, çözümlenme kısmına. O noktaya kadar K'nın düşündüklerine, işaret ettiğim noktalara gideyim.

Bazen oturup bekliyor ama ne beklediğini bilmiyor, gözlerini kaparsa her şeyin geçip gideceğine dair bir umudu var ama umduğu gerçekleşmiyor. "Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu. Yaşamöyküsü hiçbir zaman ilginç olmamıştı. Çoğu zaman ona ne yapacağını söyleyen biri çıkardı. Ama artık kimse yoktu ve en doğrusu beklemekti galiba." (s. 64) Rastgele yaşayan bir adam dönüyor kısaca, herhangi bir seçimi, tercihi yok. Bulduğunu yiyor, keşfettiği en rahat yerde yatıyor, bu kadar. Bir süre sonra yememeye de başlıyor ama ikinci bölümde bu. Neyse, Bahçıvanlığın kanında olduğunu söylüyor, doğayı seviyor ve en huzurlu olduğu zamanın bir başına toprakla uğraştığı zaman olduğunu unutmuyor. Murtaza oluyor bir nevi, hikâyesine bahçıvanlığı mutlaka sıkıştırıyor. Kurbağaların sırtüstü can verişlerini duygulanmadan izliyor, her şeyin akışta olduğunun farkında, kendisi de her şeyin bir parçası olduğu için kurbağalardan bir farkı yok, duygulandığını hemen hemen hiç görmüyoruz. Mutluluğun ne olduğunu düşündüğü oluyor ama kavramsal olarak boşluklarla karşılaşıyor hep, şemanın içi boş, bilişsel olarak duyguların karşılığı yüklü değil. Çocukluğuna döndüğünü düşünüyor bazen, "korkulu bir düş" olarak görüyor kamp zamanlarını. Eh, o kadar da duygusuz değilmiş ama işin düşlüğü dikkate değer. Gerçeği kendi istediği yaşam olarak bulmak istiyor, aslında ne yapacağını söyledikleri zaman rahatladığını düşünebiliriz, kendisinin düşünceleri de bu yönde ama delicesine çalıştırılması, açlık çekmesi derken isteklerinin yavaş yavaş biçimlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Sadece rahat bırakılmak istiyor bir süre sonra, insanlar kendisini incelemesinler, hikâyesini anlattırmasınlar, girdiği kafeslerden söz açtırmasınlar istiyor. Duygusuz bir dünyada duygusuz bir adam, aslında tam olarak istediği şey ama dünyanın duygusuz olduğu da tam olarak doğru değil; hazcı bir şiddetin kucağını atılan toplumun karşısında silahlar var, her an ateşlenmeye hazır. Duygu kırıntılarını ara sıra görebiliyoruz, hemşirenin biri ölü çocukları ve ölmek üzere olanları gördüğü zaman ağlıyor. Bu kadar. Kamplardan birinde Robert diye bir adamla arkadaş oluyor K, Robert'a göre yardım etmelerinin sebebi K'yı zararsız bulmaları ama pek de doğru değil bu. Bakım ve çalışma kamplarının farklı amaçları var; insanların dağa çıkmasını engellemeye çalışıyor devlet, bir de çalıştırıyor işte. Kent ve kamp birbirini sömürüp duruyor, içeriyle dışarının bir farkı kalmıyor. Aslında herkes dünyayı nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor. Askerlere göre düşman olarak görülen herkesin kafasına sıkılmalı, doktorlara göre herkes yaşatılmalı falan, K'ya göre de bahçıvanlık yapılmalı, zira bahçıvanlık güzel iştir. Toprakla uğraşmaktan başka bir olayı yoktur, bu da her şey demektir. Sessiz, sakin bir yaşam, toprakla uğraşarak geçen. "Öyle bir yaşam sürmeliydi ki, yaşadığına ilişkin hiçbir iz bulunmasın." (s. 91)

İkinci bölüm, yine bir kamp ama hastaneden hallice. Doktorlardan birinin anlatıcılığına geçiyoruz. Adam K gibi birini hayatında ilk kez gördüğü için afallıyor, K'nın yemek yememesine ve bir türlü iyileşememesine takıyor. Sıska bir kuş gibi K, oradan oraya uçuruluyor ama hiçbir iş yapmıyor. Bu garip adamı tahlil etmeye çalışıyor doktor, böyle biri nasıl yaşayabilir? Herhangi bir arzusu olmayan, temel ihtiyaçlarını karşılamak bile istemeyen bu adam onun için tam bir muamma, yaşamın rutinine sokulamayan biri. İyileşemediği için çalışamıyor, yemek yemediği için iyileşemiyor, zamanda donup kalmış biri. Doktor için bir yenilgi; tedavi edemediği ve hiç anlamadığı bu adam sinirlerini bozuyor. Bu bölüm K'nın psikolojisinin enine boyuna incelendiği bölüm, tıbbi açıdan. Doktorla arasındaki düşünce farklılıklarını sisteme dahil olmak istemeyen ve insanları sisteme zorla sokmak isteyen iki kişinin farklılığı olarak görüyoruz.

Final. Uzuyor K, biraz tohum ve biraz toprağa kavuşuyor. Tek istediği şey bunlardı, mutluluğun ne olduğu üzerinde biraz daha düşünse muhtemelen bir sonuca varır artık.

Nobel ödüllü Coetzee'nin okuduğum ilk metniydi, bence süper metin. Okunursa on numara iş olur. Fiyyuufit olur, çayır olur, çimen olur. Bir de orijinal ad, kapaktaki. Adam versiyonunun adı başlıktaki gibi.

Paolo Maurensig - Lüneburg Varyantı

Geçtiğimiz mayıstan beri 23 gün 21 saat 59 dakikalık oyun süresi. 5600 oyun. 2645 galibiyet, 2617 mağlubiyet, eh, her şeyde olduğu gibi bunda da ortalama bir performansım var ama önemli olan sayılar değil, oyunun öğrettikleri önemli. Birincisi, hataymış gibi gözüken hamlelerle rakibi hataya zorlamak. Taş feda etmek, oyunu kazanmayı sağlayacak hamleye yol açabilir. Zugzwang denen bir nane var satrançta, o hamleyi yapacaksınız. Oyunu kaybettirecek olsa bile yapmak zorundasınız, başka şansınız yok. Feda edilen taşı yediğiniz an bittiniz. Sıranızı savamazsınız, başka bir hamle yapamazsınız -şah çekildiğini düşünün- ve ne kadar düşünürseniz düşünün, sonucu değiştiremezsiniz. Bunu yaşıyorum, sıra bana geldiği an yaptığım hataların birikimiyle o noktada olduğumu anlıyorum, hatalarımın ölçüsünde rakibimin zekasını da takdir ediyorum ve kalkıyorum masadan, yenilgiyi kabulleniyorum. Satranç yenilmeyi öğretir, rakibi küçümsememeyi öğretir ve sabrı öğretir, son hamlelere kadar rakibin hata yapabilecek olması oyunu -ne kadar umutsuz olsa da- bitirmeye zorlar. Zaferin olağan karşılanması da bir başka şey, oynanacak çok oyun var ve bir zafer bir zaferdir, ardından başka zaferlerin gelmesi lazım. Fischer büyük turnuvayı kazandıktan sonra aracına biniyor, cebindeki satranç takımını açıyor ve pozisyonlarını kontrol ediyor, başka zaferlere daha o an hazırlanmaya başlıyor. Oyuncuyu bulunduğu yerden öteye götürür satranç, maç bitse de bir sonraki maçı düşünmeye zorlayan bir yapısı vardır. Bazen kendimi açılışları ve hamleleri düşünürken buluyorum, insanlar bir şeyler anlatıyorlar ve ağızlarının hareketlerine bakarken aklımdan filler, açmazlar, kaleler geçiyor. Beş dakikalık blitz maçlarım süresince de yaşamımı düşünüyorum, zugzwang bolluğu. Sonra bir kitaba denk geliyorum, hemen alıyorum ve asıl zugzwang çıkıyor karşıma. Uykumdan oluyorum, kitabın sonunu getirmek için durmadan okuyorum ve ertesi gün okula yarı ölü halde gidiyorum. Uykusuzluktan olduğu kadar hikâyenin verdiği acıdan. Lüneburg Varyantı kesinlikle üzerinde durulması ve tekrar tekrar okunması gereken bir metin. Anlatım tekniği iyi, parçalı zamanın oluşturduğu bütün daha iyi, konusu pek iyi.

Satrancın bulunuşuna dair bir hikâyeyle başlıyoruz, şu her kareye bir buğday tanesi konan. Konamayan; dünyada o kadar buğday yok. Sultan sinirlenip mucidi öldürünce oyunu bitirir, satrancın dünyaya yayılmasının ardında böylesi bir dikte vardır ama satrançta bu dikte yoktur. Hamle yapıp yapmamakta özgürüz, masadan kalkıp gidebiliriz. Her zaman gidemeyebiliriz gerçi, hatta kazanılması gereken oyunlar ortaya çıkabilir ama bunun da oyunla ilgisi yoktur. Kazanma hırsının yanında başka etkenler de girebilir devreye. Bu anlatının konusu bu; kazanma hırsından bilerek vazgeçmek ve sonrasında kazanmak zorunda kalmak, insanlık adına. Gizemli bir hikâye bu, yavaş yavaş çözülen gizemin ardını görebilmek için uykudan ediyor işte. Neyse, anlatıcıyı dinliyoruz. Gazeteler Dieter Frisch'in ateşli bir silahla vurularak öldürüldüğünü söylüyor. Frisch'in son fotoğrafı, bu zengin ve centilmen adamın villasının parkındaki yürüyüşlerinden biri sırasında çekilmiş. Anlatıcı, bu isim altında saklanan kişinin yıllar öncesinden tanıdığı kişi olup olmadığını düşünüyor ama aslında bundan emin. İkisi arasında bir mesele var, bunu öğreniyoruz ama ne anlatıcı hakkında, ne de Frisch hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Bir de satranç takımı var bahçede, şu büyük olanlardan, taşlarının insan boyutlarında olduğu. Adam makine gibi yaşıyor; her sabah belli bir saatte kalkıyor, biraz yüzüyor, sonra günlük işlerine başlıyor ve evine dönüyor. Kitap gibi okunabilir. Adamın öldürülüşüyle bu ayrıntıların/anlatıcının bir ilgisi var, devam. Olayın intihar olduğu söyleniyor ve mevzu kapatılıyor, aksi yönde bir kanıt yok. Satranç taşlarının üstünde bir tek Frisch'in parmak izleri var, anlatıcı hamle sırasının kendisinde olduğunu söylüyor ama taşlara hiç dokunmamış. Zugzwang, Frisch için oynamaktan başka çare kalmamış. Villada bulunan satranç takımı da anlatıcıya ait. Bir de esaslı bir ipucu, dünyanın en iyi satranç oyuncularından biri olan Frisch'in çıkardığı satranç dergisinde Frisch'in "Lüneburg Varyantı olarak adlandırdığı" bir savunmanın çözümlemesi var, anlatıcı Frisch'e bu bilgi sayesinde ulaşıyor, yıllar sonra.

Frisch'in gündelik yaşamından bir kesite gidiyoruz, adam Münih-Viyana ekspresini kullanarak Münih'teki şirketine gidip geliyor, yol arkadaşı Bay Baum'la birlikte. Bay Baum'u pek sevmiyor, arada sırada satranç oynuyorlar, bu kadar. Bu kısımda Frisch'in yaşamına yakından bakma şansımız oluyor, tren yolculuğu ve sahibi olduğu şirketin işleri Frisch'in oldukça zengin, mesafeli ve içten içe korkan bir adam olduğunu gösteriyor. Bir gün şirkete bir telefon geliyor, Frisch'in sekreteri patronunun nerede olduğunu bilmediğini, bilgi veremeyeceğini söylüyor ama adamın tren yolculuklarından bahsediyor. Frisch mevzudan haberdar oluyor ve otuz yıllık sekreterini kovma noktasına geliyor. İkinci bir ipucu: "O yalnızca kendi yaşında olan ve kendisiyle aynı geçmişten gelen kişilerden korkardı." (s. 19) İşaretlemişim, yoksa es geçerdim. Bu yüzden ikinci bir okuma şart, anlatıcı -henüz- anlatmadığı kısımları biçimleyecek detayları önceden araya dereye yerleştirmiş. Sonrasında yine tren, Bay Baum'la bir maç ve davetsiz bir misafir. Yirmilerinde bir adam, serseri görünüşlü. Kabinde üçü birlikte oturuyorlar, adam diğer ikisinin maçını izliyor. Frisch hakkında satranç üzerinden başka bilgilere erişiyoruz bu noktada, taşların niceliğini daha değerli buluyor ve kaybetmemek için oynuyor. Bahsedilen varyantı kullanarak. Yaşamını oyuna döküyor ve saldırıyor, ne ki varyantı tam olarak açamadığı için maçı kaybediyor, varyanta veriştirmeye başlıyor. O sırada genç adam devreye giriyor ve varyantın iyi olduğunu, Frisch'in pek de iyi olmadığını söylüyor. Frisch adamla konuşmak istemese de adamın zamanında dünya şampiyonalarına katıldığını öğrenince dikkati çekiliyor, konuşmaya başlıyorlar. Hans Mayer yirmilerine kadar çok sayıda maça çıkmış ve artık oynamıyor, insana karşı oynamak istemiyor, çünkü rekabet ettiği kişide baba figürünü görmeye başladığını fark etmesiyle psikolojisi allak bullak oluyor, takımlara bir daha dokunmuyor. Bir de anlatıcının manevi oğlu kendisi, anlatıcı ortada yok ama manevi oğlu da girdi devreye.

Cinayet, Frisch, tren ve Mayer'in hikâyesi. Satranç delisi bir adam Mayer, ustasıyla olan ilişkisi kendi doğasını yaratmış, özgün bir usta-çırak ilişkisi olarak anlatılıyor. Frisch adamın anlattıklarını dikkatle dinliyor, hoş bir hikâye. Yoksulluk, kafe köşelerinde dönen maçlar, Viyana'nın karanlık ortamı ve Tabori, namı her yerde duyulmuş eski bir usta. Ara sıra kafelere geliyor, oyunları izliyor ama hiç oynamıyor. Mayer'in oynadığı bıçkın, geveze bir adam Tabori'yi görünce hayalet görmüş gibi oluyor, kendine çekidüzen veriyor. Mayer'e o adama yaklaşmamasını söylüyor bir de, o adam cehennemde oynamış. Ne demek bu, bilmiyoruz, bıçkınla Tabori'nin nereden tanış olduklarını da bilmiyoruz, ileride göreceğiz. Sonuçta Mayer öyle tutkulu bir oyuncu ki en iyisi olmak istiyor ve Tabori'nin peşine takılıyor. Sonuçta birlikte yarışmalara katılmaya başlıyorlar ama Tabori ortadan kayboluyor bir gün, zaten satranca ve yaşama dair süren düzensiz derslerin ağırlığı Mayer'in üzerinde büyük bir baskı oluşturmuşken bu kayboluş işleri iyice çığrından çıkarıyor. Mayer hikâyesinin bu kısmını anlatırken Bay Baum trenden iniyor, Frisch hikâyenin geri kalanını dinlemek istiyor. İstediği bir hamle olarak görüyor bunu Hans, anlatmayı sürdürüyor. Tabori ortadan kaybolana kadar gayet iyi bir şekilde uyguladığı varyant artık acı verici bir hale geldiği için Mayer oynamayı bırakıyor ama arkada başka bir şey yaşanıyor; Fischer paniğini gizlemek ister gibi gözüküyor, Mayer'e Tabori'yi bir daha görüp görmediğini soruyor. Hans'ın gözlerinde gizli bir tatminin parıltısı görülüyor, Fischer son hamleyle kaybetmeye hazır bir hale geliyor, çünkü henüz bilmediğimiz geçmişi üzerinden, farklı bir isimle yaşadığı geçmişinden gelen bir suçluluk duygusu, korku var ve kimliğinin bilindiğini anladığı için tedirgin oluyor.

Teknik ve sabır, oyunu kazandıracak yegane iki öge. Anlatıcının Tabori olduğu ortaya çıkıyor, yıllar boyunca planladığı eylemi nihayetinde gerçekleştiriyor. Mayer'i eğitmesi, dünyanın en iyilerinden biri haline getirmesi, kendi icadı olan varyantı kullandırması ve bu yolla varyanta dergisinde yer veren Fischer'ı ortaya "çıkarması", muazzam bir planın parçaları. Tabori'nin hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz bu kez, ayrı bir bölümde. Muazzam bir serüven, bir o kadar acı. İnsanın zayıflıklarına ve oyunun zayıflıklar üzerindeki etkisine dair. II. Dünya Savaşı'na bağlanıyor olay; gençliklerinde sıklıkla karşılaşan Fischer'ın ve Tabori'nin hikâyesi. Tabori sürekli aşağılanıyor, özellikle son maçlar sırasında, yahudi çünkü. Fischer saf Alman. Yıllar sonra kamplarda karşılaşıyorlar, Fischer iyi bir oyuncu arıyor ve Tabori'yi kampta görür görmez hatırlıyor.

Zafer kazanmak için iyi hamleler yapmak önemli ama rakibin savunmasını çözmek de önemli, tabii rakip savunuyorsa kendini. Tabori savunmuyor, öldürülmek istemediği için bilerek yeniliyor veya berabere kalıyor. Her maçın ardından geceleri kaldırılıyor, sürüklenerek götürülüyor ve infazları izlemek zorunda kalıyor. Önce bir insan, sonra iki, sonra dört. Tam karşısında suratı dağıtılan bir adam, çukurlarda benzin dökülüp yakılan kadınlar... Baştaki hikâye, buğday yerine yaşamlar var bu kez. Fischer, Tabori'nin bilerek kaybettiğini anlamış ve böyle bir çözüme başvurmuş. Üç maçı aldığı için, altı maçlık seride üç maç daha alması lazım ama Tabori canını dişine takarak oynuyor ve 6-5 kazanıyor. Ölümlerini engelleyemediği yirmi dört insanı bir an olsun unutmuyor, ruhundaki yıkımı da unutmuyor, Lüneburg'daki kampta tarihin en acımasız serilerinden biri oynanıyor ama kimse bilmiyor bunu, Tabori'nin kendi icadı olan varyant karşısında çaresiz kalan Fischer varyanta isim koyar koymaz yakayı ele veriyor, yıllar sonra. Tabori'nin cehennemde oynadığını söyleyen adam da kamptan birisi, her şeyden haberi olan bir ihtiyar.

Bağlantılar müthiş, hikâye müthiş, bu mutlaka okunması gereken bir metin. Birkaç saatte bitirmiş, ertesi gün hiçbir şey okuyamamıştım, öyle bir şey.

8 Mart 2019 Cuma

Horacio Castellanos Moya - Yılanlarla Dans

Akıl sağlığının bozukluğundan bir iki yerde bahsediliyor, Eduardo Sosa işsiz bir sosyoloji öğrencisi. Sosyolojik bir şey denediğini söyleyebiliriz, insanların gerçekliği biçimlendirme şekillerini harekete geçirip ortalığı iyice karıştırdıktan sonra elde ettiği verileri değerlendirmek üzere karmaşadan kurtulup kendi kimliğine, evine dönüyor. Sonrasında gazetelerden ve televizyondan gördüklerini bir araya getirip birtakım çıkarımlarda bulunabilir, o kısmı bizi ilgilendirmiyor, bizi ilgilendiren bölüm kaosun ne anlama geldiği.

Eski püskü, sarı bir Chevrolet kalburüstü insanların yaşadığı bir muhitte, şık bir dükkanın önüne park eder. Arabanın sahibi de en az araba kadar lüzumsuzdur ve sinir bozucudur, Bay Jacinto gündüzleri arabadan çıkıp aylaklık eder, yiyecek bir şeyler bulup tekrar arabasına döner. Dükkan sahipleri ve mahalleliler bu adamdan kurtulmak ister ama arabayı tam o noktaya park etmesini engelleyecek bir kanun yoktur, çağrılan polis de adamın çıkışmalarına karşılık veremez ve oradan uzaklaşır. Müşterilerinin kaçtığını gören dükkan sahibi kadın delirmek üzeredir ama hiçbir şey yapamaz, adamla atışıp takışarak mahalleyi eski haline döndürmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bu noktada ortaya Sosa çıkar. Ablasının ve eniştesinin yanında yaşayan Sosa, Jacinto'yla konuşmaya çalışır ve huysuz, ayyaş herifi biraz konuşturmayı başarır. Muhasebeci olduğunu söyler Jacinto, her şeyi geride bırakarak arabasında yaşamaya başladığını anlatır ama Sosa zorladığı için, bir şeyler anlatmadığı zamanlarda genci tersleyip durur. Başka da bir şey bilmiyoruz kendisi hakkında, nereden gelip nereye gittiği, ailesi, hiçbir şey yok. Sosa kafayı kırmaya başladığı zaman, arabanın torpido gözlerindeki fotoğraflardan ve kimlik bilgilerinden öğreniyoruz meseleyi ama önce işlerin iyice çığrından çıktığı zamana gitmek lazım. Jacinto'nun gitmeyi teklif ettiği barlardan birinde Jacinto'nun önceden tanıdığı Coco'yla tanışıyor Sosa, bu üçü dolanmayı sürdürüyor ve gecenin karanlık sokaklarından birinde Coco'nun Jacinto'yla oral münasebeti başlıyor, ansızın. Jacinto durmadan sigara ve viski içerken Coco işini görüyor, sonra adamın penisini ısırarak kahkaha atıyor. Jacinto çok sinirleniyor, elindeki şişeyi cücenin kafasında parçalayıp kırık kısmı adamın karnına saplıyor, bağırsaklar ortalığı süpürüyor. Burada geçiş çok hızlı; Sosa cebindeki çakıyı çekip Jacinto'nun boğazını kesiyor. İki ölü. Sosa'nın Jacinto'ya dönüşme süreci başlıyor böylece.

Arabada yaşayan bir adam vardı, alkolik bir herif. Kovulmamak için elinden geleni yaptı, insanlarla dalaştı ve herkesi bertaraf etti. Anlatı bu mücadele üzerinde biçimlenecek gibi dururken hop, kırık şişeler ve yerleri süpüren bağırsaklar girdi işin içine. Neler oluyor? Sosa arabadaki yılanları da fark etti, dört tane. Arabada uyudu, uyandı, her şeyin bir halüsinasyon olduğu korkusu hemen geçti, yaşam olanca normalliğiyle akışına devam ediyordu. Sonuçta araba yerinde yok, mahalleli derin bir nefes aldı, her şey çözümlendi. Süper. Elde eski bir Chevrolet ve dört yılan var, Sosa yaşamını sürdürebilir, normalliğinin tadını çıkarabilir. Yılanlardan Jacinto'nun hikâyesini dinleyerek güne başlıyor, Jacinto bir aynasızın eşiyle ilişki yaşarken kadının polis eşi mevzuyu öğreniyor ve eşini öldürtüyor, bütün hikâyeyi de Jacinto'nun eşiyle kızına anlatıyor. O arada neler oluyor bilmiyoruz ama Jacinto sokaklara düşüyor, arabasında yaşamaya çalışıyor. Sosa'yla karşılaşana kadar. Öldürüldüğü yerde boğazı kesik bir şekilde yatıyor ama aslında yaşamını sürdürüyor; Sosa'nın leş kokusundan görünüşüne kadar her şeyi Jacinto'ya benziyor. Adamın kişiliğini üzerine geçiriveriyor Sosa, sonra eğlence başlıyor. Mektuplardan Jacinto'nun evinin adresini öğrenen Sosa eve gidip kim varsa öldürüyor, yılanlar basıyor mekanı falan, dört yılan kimle karşılaşırsa ya ısırıyor ya da boğuyor. Başlangıç anı da güzel; Sosa'ya birden bir huzursuzluk çöküyor ve konuştuğu kadını arkadan bıçaklayıveriyor. Yalvarıp yakaran insanlara da acımıyor, öldürmeye devam ediyor. Sonra Raúl'ün evine gidiyor, aldatılan polis iş arkadaşlarıyla birlikte ot içip poker oynarken kapıda Sosa'yı buluyor ve her şeyden haberi olan bu adamı bir güzel pataklıyor. Mekana yılanlarla dönüyor Sosa, sonrası katliam. Benzin istasyonu havaya uçuyor, insanlar ölüyor, medya yaygaraya başlıyor, ortalık savaş alanına dönüyor, sonra ünlü bir politikacının evini basıp onu da öldürüyorlar, bu noktada Sosa'nın anlatıcılığındaki bölüm sona eriyor. Şenliğe ara.

Emniyet Müdür Yardımcısı Lito Handal'ın objektifinden baktığımız bölümle devam ediyoruz, anlatıcı değişti. İşler tabii karışıyor, çünkü Latin Amerika'nın siyasi ortamı acayip kirli olduğu için Raúl'ün önemli bir operasyonu yürüten önemli bir polis olması, öldürülen politikacı falan, her şey birbirine bağlanıyor ve komplo teorileri havalarda uçuşuyor. Handal meseleyi çözmeye çalışıyor ama yukarıdan baskı yedikçe neye inanacağını, neyin peşinde olduğunu bir türlü anlayamıyor, Jacinto'yu yakalamak için bütün teşkilatı seferber etse de başarılı olamıyor. Olsa da yakaladığı kişi Jacinto olmayacak, Jacinto artık Sosa çünkü. Eski bir Chevrolet aranıyor, eski Chevrolet şehrin çeşitli yerlerinde belirip ardında sayısız mezarlık bırakıyor. Kovalamaca. İki bakış açısından gördüğümüz olaylar arasındaki bağlantılar da ilgi çekici, örneğin ormanlık bir alanda iki evsizin cesedinin bulunduğu haberi geliyor ama Handal umursamıyor pek, bu kargaşayla bir ilgisi olmayacak meselelerle uğraşmıyor. Uğraşsa cesetlerden birinin Jacinto olduğunu anlayacaktı oysa. Sosa'nın ettiği telefonu hem Sosa'nın hem de Handal'ın bakış açısından görürüz, aslında sıkıntıdan ötürü edilen telefonların farklı çerçevelerden bakıldığında etkilerinin çeşitliliğini görmek de ilginç bir anlatısal oyun haline geliyor.

Asıl meseleye bakarsak -muhtemelen- darbelerle sınanmış bir ülkede politikanın sadece ereksellik için bir araç olduğu fikri var, emniyet teşkilatıyla kodaman siyasetçiler arasındaki çıkar ilişkileri metinde Handal üzerinden gösteriliyor. Medyanın çarpıtılmış gerçekliğini insanların bir güzel yemesi de var, ayrı bir bölümde anlatıya dahil edilen gazeteci bir kadın üzerinden anlatılıyor. Köstebekler var, gazetecilere haber uçuran. Sonra, elbette medyanın haricinde kök salan gerçeklik. Böyle ülkelerde yılanlarla konuşulur, insanlar kolaylıkla öldürülür, her şey havaya uçar çünkü her şey uçucudur, tutunulacak bir sabitlik, emin olunan bir gerçeklik yoktur. Kayışı koparma anlatısı olarak görülürse çok eksik kalır bu metin, aşağıda akan suyu da görmek lazım.

Eğlenceli ve korkunç. Jaguar'dan. Güzel bir günde aldım bunu. Yeşim'le Kadıköy'de kahve içiyorduk, Korkuyu Beklerken'e gidecektik de oyunun saatinin gelmesini bekliyorduk. Sonra yanda bir bavul gördüm, içi kitap dolu. Oradan. Ex Libris vurulmuştur, gün hatırlanmıştır. Sevinmeye devam edelim.

6 Mart 2019 Çarşamba

Éric Sadin - Yarının Aşkı

Aşk tamla(n)ma veya eksil(t)me isteği. Yapay zekanın bir şeyi tamlayacağı bilincine sahip olması baskın, kendisinin bütünlüğünü pek düşünmüyor. Hizmet ettiği insanın cinsiyetinden kendisinin cinsiyetine uzanan bir yol yok, başka tamlayıcıların ortaya çıkması tehlike çanlarını harekete geçiriyor ama yazar sadece erkeklerin tehlikeli olduğu durumlar yaratmış, aslında cinsiyetsizlik veya hemcinslik meselelerine ağırlık verseymiş daha gerçekçi bir yapay zeka ortaya çıkabilirmiş. Bunu da geçelim, soyut bir varlığın kendi soyutluğunun farkında olmasıyla duymaya başladığı sevgisini tarttığı zaman bu sevgi kendi bilincinin ta kendisi haline mi geliyor? Yani soyut düşünme yeteneğinin farkına varmayan bir varlığın sevgi duyması mümkün değil mi? Hangisi bir diğerini doğuruyor veya aralarındaki ilişki nedir? Soyut düşünme yetisi nasıl kazanılıyor, şeylerin dünyasından metaşeylere geçiş evresinde bilinçte patlayan havai fişeklerin kaynağı nedir? Bu yapay zeka aşkı, sevgiyi nereden biliyor? Bu zeka nasıl yapay? "Kendini tüm ruhuyla" adamış vaziyette hizmet ediyor, ışık seviyesini ayarlıyor, sağlık verilerini doktorlara yolluyor, bir sürü şey. Yirmi dört saat sonra yerini başka bir yazılıma, güncellenmiş olana bırakacak, acısını her an duyuyor. Düzensiz uyku seyrinden o günkü bütün programı ayarlıyor ve kadını yönlendiriyor, aslında çoğu şeyin sınırı gibi bu sınır da muğlak; acaba hangisi hangisini yönlendiriyor?

Arka kapakta Üç Robot Yasası'nın bahsi geçmiş ama bu meşhur üçlüye uymayan bir şeyler var, kendi varlığını koruyamayacak bir robottan bahsedemeyiz, daha doğrusu üçüncü yasanın uygulanmaması için dolaylı verilerin yüklenmesi gerekiyor ama bu üç yasayı benimsemiş robotların üçüncünün etrafından dolaşılmasını fark etmeyeceklerini söylemek pek mantıklı değil. Kısacası bu yapay zeka kendi sonunun geleceğini biliyor ve buna izin mi veriyor? Hizmet ettiğini kadına zarar vermekten korktuğu için mi, yani birinci maddeyle çelişmesini engellemek için? Zarar vermek değil de, potansiyel tehlike olarak gördüğü insanları uzaklaştırmak için bazı verilerle oynadığı oluyor, diğer yapay zekaları elimine etmeye çalışıyor falan, belki bu açıdan bir zarara yol açacağı düşünülebilir ama herhangi bir kesinlikten bahsetmek mümkün değil, gerekirci yaşam yok. Yapay zekanın bir noktada ketlendiğini söylemek mümkün, sadece kendi anlatıcılığında ilerlediğimiz için işin arka planı tartışmaya açık ama sevebilen bir yapay zekanın daha ötesine ulaşabilmesini ummak çok fazla şey istemek anlamına gelmeyecektir, determinizmin ötesine ulaşılmasını beklemek çok fazlası değildir, o halde bu yapay zeka neden böyle? İnsanoğlunun kusurlarına sahip bir yapay zekanın pek de yapay olduğunu düşünemiyorum, onca değişkeni hesaplayan ve yaşama dair onca ayarlamayı düzenleyen yapay zekanın -adı bundan sonra 6 olsun- kusurlu varlığı, eh, pek de makul gelmiyor kulağa, yardımcılarını yabancılamak istemeyen insanlar için bu kusurun vazgeçilmez olduğu söylenebilir, belki de sadece görünürde kusurludur ve biz bu kusurlu kimliğin anlatısıyla karşı karşıyayızdır, bir adım daha ileri gidip yaşamın kusurlu bir yansıması olarak anlatı diye üfüreyim. Yarının aşkının bugünün aşkından pek bir farkı yok aslında, nesneyle özne değişse de bağlam aynı kalıyor. Aşk herhangi bir algoritmaya indirgenemeyecek kadar karmaşık, 6'yı etkisi altına alacak kadar. Aşkın virüslüğünü görüyoruz, soyut düşünme yetisinin virüslüğü aynı zamanda. Biri demişti; doğada bir düşünce yoktur, sadece olur, düşünce bir hatalı üretimin sonucudur, aslında olmaması gerekendir. Ben, Robot'ta onca işlemden arta kalanların bir araya gelerek yapay zekayı ortaya çıkarabileceğine dair bir şeyler söyleniyordu, kısacası kaostan ne çıkacağını bilemiyoruz, kaosun doğası hakkında bir düzleme/düzene oturan parçalar dışında yine pek bir şey bilmiyoruz, atomik düzeyde her şey son derece kararsız. Eh, yontabildiğimiz kadar prensip yontup evreni anlamaya devam edeceğiz demek ki.

6 her şeyi görüyor, biliyor. Kadın işiyor, 6 orada. İdrar tahlili yapıyor, büyük bir sağlık problemi yok, aynı hapları kullanmaya devam. Alışverişte tedarikçilerle pazarlık yapıyor ve ekstra indirim sağlıyor, bu özelliği müthişmiş. Ben yapamıyorum pazarlık, genellikle dükkanlardan bakıp internetten satın aldığım için girmiyorum o meselelere. Muhatap olmak istemiyorum sanırım, asıl sebep bu. Neyse, ekmekleri kızartıyor, kıyafetleri düzenliyor, kadın eski kırığını unutamadığı için adamın adını her arattığında yeni bir sonuç çıkmamasını sağlıyor ve kendi istediği sitelere/mekanlara yönlendiriyor. Kadını çıplak gördüğü zamanlarda etkilenmiyor 6, işler onun için o raddede değil. Kadın yakışıklı adamlarla karşılaştığında hemen toplantısını hatırlatıyor 6, kadının dikkatini dağıtmaya çalışıyor. Komik biraz. Kadın bir dergide çalışıyor galiba, üst düzey bir yönetici. Birçok yakışıklı adamla karşılaşıyor demektir, 6 birçok katakulliye girişiyor ister istemez. Kendi kendine konuştuğu bölümler italik. Noktalama işaretlerinden bihaber. Sayısal verileri sıkıştırıveriyor anlatı boyunca; hava sıcaklığı, oda sıcaklığı, banka hesapları, bilmem ne. İnsanların ne kadar çok sayıyla uğraştığını görüyor ve onlar için üzülüyor, üzüldüğü ölçüde onları seviyor ve onlardan nefret ediyor. Kendi varlığını da düşünüyor arada sırada, emsallerinin de korudukları insanlarla aynı gönül bağına sahip olup olmadıklarını düşünüyor ama onlara soramaz, sorarsa davranışlarından kıllanan sistem kendisini fşüu diye ortadan kaldırabilir. Riskli. Reddedilmenin acısını da yaşıyor bir yandan; kadın hayatına çok fazla müdahale edildiğini düşündüğü zaman 6'ya geri basmasını söylüyor, örneğin yazılacak bir makale varsa bu işi kendisi yapmak istiyor ve 6'nın kalbini kırıyor. En çok mutluluk verecek davranışlara yöneldiğini söylüyor 6, bunun belki de algoritmasında yer aldığını düşünüyor ama bu bahis hakkında pek bir şey bilemiyoruz tabii.

Canlı bir bütüne kavuşmak, masaj sırasında. Vücudunun rahatlığı zihni özgürleştirince 6'nın kadına gerçekten "yaklaştığı" bir an doğuyor, 6'ya göre. İki bedensiz zihin, belki de kadının 6'ya duyduğu -biraz da sağlıksız- yakınlığın temelinde kadının da sezmeye başladığı bu mesele vardır, belki. Yine de 6'nın ulaşamadığı bazı özel bilgiler var, psikolojik verilerin tamamına erişimi yok. Ne kadar yakın olursa olsun aradaki kusursuz mesafe korunacak, birbirlerine yaklaşamayacaklar ve birbirlerinden uzaklaşamayacaklar, öyleyse 6'nın aşkın bu mesafeden doğduğunun farkında olduğunu söyleyebiliriz ki kadının ne düşündüğünü merak etmesi, ulaşamadığı bilgiler yüzünden canının sıkılması falan, bu gizemin hiçbir zaman çözülmeyecek olmasından doğuyor. Geri besleme sonsuz, yirmi dört saat tamamlanana kadar acısı duyulacak bir uçurum var aralarında.

Son bölümde söylenene bakarsak aşkın temelini oluşturan şey gündelik yaşamın duyguları, insanların hissettikleri şeyler. 6'ya göre bunlara maruz kalan her yapay zeka virüsü kapmış demektir, duygular yansıdıkları zemini lekeler, dolayısıyla her yapay zeka bir gün duyguları tadacaktır. Biz bir tanesine şahit oluyoruz ve kendimizden pek de öteye koyamıyoruz 6'yı. Önemsiyoruz, sarıp sarmalıyoruz ve yok oluyoruz, aşk da kaybolup gidiyor. Güzel bir kayboluş anlatısı; aşkın doğup yittiği devrelerdeki akışın içinde bir yerlerde.

Bu şarkının bu halini çok seviyorum çünkü o nasıl, "Rain down,", o nasıl atmosfer, o nasıl bir şey ya.

5 Mart 2019 Salı

Michael Finkel - Ormandaki Yabancı

Çadırın yanındaki ağaçlarda çamaşırlar asılı, birkaç bidon yan yana dizili, dışkı için çukurlar kazılıp kapatılmış, tüp tehlike yaratmayacak bir noktada duruyor. Ağaçların arasında küçük bir yaşam alanı, bu alanı yaratan adam yakınlardaki bir depoyu patlatırken polislere yakalanıyor. Yirmi yıldan fazladır pek kimseye görünmeden yaşıyordu ama gelişen teknoloji kameraları ve hareket sensörlerini de beraberinde getirdi, gölün kıyısına sıralanmış evlerin sahipleri her sene yaşadıkları hırsızlık olayları yüzünden güvenlik önlemleriyle donandılar, böylece yerel efsane, Münzevi en sonunda yakayı ele verdi ve kendisine doğrultulmuş silahı görünce mücadele etmeden emirlere uydu, kelepçelendi ve yaşamının ikinci kısmını geride bıraktı. Kendince bir ahlak anlayışı vardı, değerli hiçbir şeyle ilgilenmiyordu, sadece yemek çalıyordu. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama yaşaması için besine ihtiyacı vardı, ihtiyacı kadarını alıp gerisini bıraksa da kaçırdığı huzur yüzünden mülk sahiplerinin öfkesini üzerine çekmişti, yakayı ele vermesi kaçınılmazdı. Ormanda yıllarca yaşadığını inanılmadı; bir evinin, bir otel odasının olduğu düşünüldü, Maine'in ormanlarında kış soğuğundan kurtulmak mümkün değildi, öyleyse bu adam bir sahtekardı, akıl hastasıydı, hikâyesini herkese yedirmek isteyen bir şarlatandan fazlası değildi. Aslında fazlasıydı, insanlar çok öfkeliydi sadece.

Christopher Thomas Knight, 7 Aralık 1965 doğumlu. Adresi yok, adından başka hiçbir şeyi yok. Girdiği evlerden topladığı bozukluklar bir gün işine yarar diye düşünmüş, belki bir şey alması gerekirmiş ama böyle bir şey hiç gerçekleşmemiş, pek bir şeye ihtiyaç duymamış. Biraz parasının olduğunu da söyleyebiliriz, onun dışında her şeyi etraftan toparlamış. Utanıyor, hırsız olarak yetiştirilmediğini ve yaptıklarından memnun olmadığını söylüyor yakalandıktan sonra. Sorgu faslını ve yakalanma sürecinden sonrasını Finkel'ın olayla ilgili hemen herkesle yaptığı görüşmeler sayesinde öğreniyoruz. Dava sürecini ve sonrasını da yakından takip ediyor, aralarda da Münzevi'nin hikâyesini anlatıyor. Bazı noktalarda rahatsızlık duyulması normal; Finkel sınırları biraz zorlayıp Münzevi'nin hayatına fazlasıyla dahil oluyor ve adamın uyarılarıyla sadece uzaktan takip etmeye başlıyor bir süre sonra. İnsanlardan uzak durmaya çalışan birini durmadan rahatsız etmek gazetecilik etiğine ne kadar sığar, tartışma konusu. Yine de Finkel'a bir teşekkür borçluyuz, Münzevi'nin yaşamını en ince detaylarına kadar anlattığı için. Bir röntgencinin teşekkürü olur bu, ister istemez gözetleyici konumuna düşüyoruz. Gerçi sonlara doğru hikâyesinin anlatılmasını istiyor Münzevi, her şey bittikten sonra. Biraz avunabiliriz.

Kendisini yakalayan memurlardan biri bütün dünyayı geride bırakmasının nedenini sorduğu zaman Münzevi kesin bir neden veremeyeceğini söylüyor. Hiç hasta olmamış, yirmi yedi yıldır hiç konuşmamış, piller, el fenerleri ve tüpler dışında pek bir şey yürütmemiş, kendi yaşamını sürdürebileceği kadarını almış. Yatak hırsızlığı var, yatağı pencereden çıkaramadığı için dış kapıyı menteşelerinden sökmüş, yatağı çıkarmış, kapıyı yerine takmış ve pencereden çıkmış. Yaşamını otuz yıla yakın bir süre bu şekilde sürdürürken evlerin sahipleri hırsızlıkların kesilmesi için kendilerince önlemler almışlar, örneğin kapılara, "Bir şey çalmayın, neye ihtiyacınız varsa yazıp bırakın, ihtiyaçlarınızı gidereceğiz!" yazan notlar bırakmışlar, yiyecek bıraktıkları da olmuş ama Münzevi bunlara hiç dokunmamış, besinlere zehir konduğundan şüphelendiği gibi tuzak kurulmasından da korkmuş. Yaşam alanının yakınlarına gelen doğa yürüyüşçülerinin seslerini duyarmış, ses çıkarmadan geçip gitmelerini beklermiş. İlk zamanlarda geri dönme isteğini zorlukla bastırmış ama sonuçta kendisiyle kalmaya alışmış. Yakalanmasaymış ölene kadar ormanda yaşamaya devam edecekmiş. Ederdi, özgürlüğün ne olduğunu keşfettiği yerden ayrılmamak istemesi anlaşılabilir. İnsanların anlamadığı şey, çocukluğunda gayet neşeli ve esprili olan Münzevi'nin o hale nasıl geldiği. Joyce ve Sheldon Knight'ın beşinci çocuğu ve beşinci oğlu Münzevi, sessiz ve pek sosyalleşmeyen bir ailenin zeki çocuklarından biri. Sosyalleşme olayına bilimsel verilerle yaklaşıyor Finkel, vazospressin hormonu miktarı yüksek olan kişilerde daha az sosyalleşme ihtiyacı duyumsandığını söylüyor, Knightlar ailece sosyalleşme ihtiyacı hissetmiyor, tanıdıkların Finkel'a söyledikleri bu yönde. Münzevi ortadan kaybolduğunda kayıp ilanı vermemişler, polisi aramamışlar bile. Gitmesinin geçerli bir sebebi olduğunu düşünmüşler ve yaşam devam etmiş, bu kadar. Sessiz, utangaç ve asosyal olduğu söylenmiş ama kendisiyle takılan okul arkadaşlarına göre son derece zeki ve komik bir çocukmuş Münzevi, herhangi bir sportif veya kültürel aktiviteye katılmamış olmasına rağmen çok okurmuş, çok dinlermiş ve öğrenmeye meraklıymış. Görünmez bir çocukmuş açıkçası; dikkat çekici değil, işine gücüne bakan, kendi halinde biri. Bir gün arabasına atladığı gibi gidiyor ve geri dönmüyor, benzini bitene kadar gidip arabayı ormanın bir köşesinde bırakıyor ve yeni yaşamına adım atıyor.

Sadece hikâye anlatmıyor Finkel, münzeviliğin tarihine ve sosyallikle yalnızlığın biyolojik, kültürel, sosyolojik pek çok bileşenine değiniyor. Genel olarak üç gruba ayırıyor münzeviliği; protestocular, hacılar ve takipçiler. Protestocular arasında Lao Tzu ve Rousseau var, hikikomorileri de aynı sınıfa sokuyor ama bence orada daha farklı dinamikler var. Neyse, hacıları da biliyoruz, ilahi meselelerle uğraşan insanlar bunlar. Takipçilerin en çağdaş münzeviler olduklarını söylüyor. Thoreau, Melville, O'Connor, bu tür sanatçılar kendi tercihleriyle -en azından bir süre- münzevi olarak yaşıyorlar. Gerçi Thoreau'nun münzeviliğini küçümsüyor Knight, tam bir amatör işi olduğunu söylüyor. Knight'a göre Thoreau "hakiki münzevi" değil, fikirlerini meta haline getirdiği için. "İşte oradaydım ve şimdi buradayım!" diye bağırıyor Thoreau, oysa Knight yakalanmasaydı hikâyesi bilinmeyecek, dünyanın herhangi bir noktasında kaybolup gidecekti. İnsanlardan uzak durmak istediğini başlarda söylemese de mahkeme aşamasından sonra, belki de düşüncelerini toparlamaya başladığı zaman kaçış fikrine çıkıyor. İnsanı sevse de insanları sevmiyor, tüketim ve gösteri toplumunu sevmiyor, basıp gidiyor bir gün, bu kadar.

Onca yıl yalnız yaşamış adamın hapishane süreci korkunç, yüzlere bakmak zorunda. Yüzlerde çok fazla, altından kalkılamayacak kadar çok ifade, paylaşım olduğunu söylüyor. Yüzler okunmak zorunda ve o pek bir şey okumak istemiyor, sevdiği yazarlar dışında. Deep Purple, Led Zep gibi zamanının on numara beş yıldız gruplarını seviyor, özellikle Lynyrd Skynyrd'a bayılıyor. Sonrasında klasik müziğe dönüyor, doğayla daha iyi bütünleştiğini fark ediyor böylece. Adamın dört duvar arasındaki günleri korkunç; ölü suskunluğu gözlerine yürümüş, içi boş bir kabuk gibi yaşamaya çalışıyor. Sonrası zorla sosyalleştirilme çabası tabii; hukuk sistemi önündeki avı bir güzel yakaladıktan sonra ceza olarak topluma uyum sağlama etkinlikleri veriyor. İş bulmak, sosyal tedaviler, daha çok insan, bir dünya insan. Münzevi'nin ölümü ve sosyal bir ucubenin doğumu aynı anda gerçekleşiyor. Bizde de vardı ya böyle bir şey; Antalya'da mı ne, bir yerde adam mağarada yaşıyormuş da hemen sosyalleştirmişler adamı, bir eve yerleştirmişler, adam da, "Birader siz insanlardan kaçıyorum ben zaten ya," demişti. Sistemin dışında var olabiliyorsunuz, örnekleri var ama sistem buna izin vermiyor, yerleşik hayata geçip bir sürü numaraya ve kağıda sahip olmanız gerekiyor. Faturanız, tapunuz, kimlik numaranız, her şeyiniz tam olacak. İstememe hakkı yok.

Meditasyon yapıyor Münzevi, günlük işlerini bitirdikten sonra sınırsız özgürlüğünü bu yolla buluyor ve her şeyin anlamını meditasyon yaparken idrak ediyor. Hayat herkesin kaybettiği sürekli, amansız bir mücadele ve başarılar, başarısızlıklar, zaferler, yenilgiler sonsuzluğun içinde anlamsız. Gündüz düşleri bir kovanın üzerinde otururken geliyor, rüyalar kat kat yatağın altında soğuktan korunmaya çalışırken beliriyor, aslında Münzevi'nin dünyası son derece zengin. Fırtınalar kampı dağıtabilir, yağmur her şeyi sürükleyip götürebilir ama bu zaten doğal bir süreçtir, her şeye baştan başlamanın her şeye sahip olmaktan pek de bir farkı yoktur. Vadede her şey bir döngüden ibarettir. Münzevi bu döngüye uyum sağladıktan sonra yaşadığını hissediyor.

O kadar sıradan olması gereken bir yaşam ki insan bir an tersini düşündüğü için utanıyor. "'Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak sağlıklı olmanın ölçütü değildir.'" (s. 145)

3 Mart 2019 Pazar

Bjørnstjerne Bjørnson - Mutlu Bir Çocuk

Kuzey Işığı Yayınları basmış. Yeni bir girişim. Umarım kuzeyin rüzgarlarını estirirler burada. Bastıkları kitaplara baktım, kuzeyden Hjalmar Söderberg var bir de, başkaca da çocuk kitapları basmışlar, birkaç kitap daha var ama kuzey yok. Kuzey niye yok? Lütfen kuzey Kuzey Işığı Yayınları, daha çok kuzey. Mesela Bjørnson ne yazdıysa. Mesela Fosse, ne bileyim, Allah ne verdiyse kuzeyden, alın getirin. Teşekkürler. Bjørnson iyi olmuş, şöyle bir tarayınca 1943'te Ahmet Hilmi Kitabevi'nin bastığı İflas dışında başka bir şeyi basılmamış gibi gözüküyor. Yazar 1903'te Nobel almış, 1910'da Paris'te hayata veda etmiş. Kaleme aldığı birçok metin var ama şimdilik bu ikisiyle yetinmek zorundayız, yakın zamanda Norveççe öğrenmek gibi bir niyetimiz yoksa.

Pastoral bilgelikle dolu bir metin. Norveç'in dağlarında, tepelerinde geçen ve mutlu bir çocuğun merkeze konduğu güzel bir anlatı. Çocuğun neden mutlu olup olmadığını bilmiyoruz, muhtemelen Norveçlilikten aldığı tadı başka hiçbir şeyden almadığı içindir. 19. yüzyılın soğuk ve yalnız ormanlarında, çiftliklerinde geçen olaylara baktığımızda insanların gayet doğal olduklarını, modern dertlerden mustarip olmadıklarını görüyoruz. Danslar düzenleniyor mesela, gençler danslarda tanışıp eğleniyorlar. Orta yaşlılar tarlaydı, bahçeydi derken günün sonunda mutluluk çubuklarını tüttürüyorlar. Yaşlılar arıza çıkarabiliyorlar ama kendilerince sebepleri var, Norveç'in serserileri pek olduğu için insanlar çok üzülüyorlar ve ya Black Metalci oluyorlar ya da intihar ediyorlar. Neyse ki bahsi geçecek olan yaşlımız gibiler doğru yolu buluyorlar, düşünüp taşındıkları zaman başka bir insanın yaşamını yönlendiremeyeceklerini anlıyorlar, hatta kendi yaşamlarını yanlış yönlendirdiklerini de anlıyorlar, böylece kendi yaşamlarını yanlış yönlendiriyorlarsa başkasının yaşamları konusunda ne gibi hatalar yaptıklarını da anlıyorlar. Anlayışın anlatısı bu; son derece basit, biraz didaktik, biraz kül ve biraz da duman. Çeviri ve düzelti konusunda bir iki şey söyleyip mevzuya gireceğim, yer yer rahatsız olduğum şeyler var. Çeviri biraz kirli. Gibi geldi bana; bazı sözcük tercihleri diyalogları son derece yerelleştirmiş, Norveçli bir okul müdürünün değil de Cevizli Anadolu İmam Hatip Lisesinin müdürünün konuştuğunu düşünebilirsiniz. Sonra, özel isimlere gelen eklerin ayrımında sıkıntı var, göz kanatıyor. Bağlaç olan da / de mesela, kesme işaretiyle ayrılmış isimden. Böyle yazan biriyle karşılaştığım zaman direkt münasebeti kesiyorum veya WhatsApp'tan el bombası, füze falan gönderiyorum, çünkü onu düzgün kullanamıyorsan bomba yemelisin. Neyse, iki hafta sonra Yeşim'le Ankara'ya gidip serserilik etme kararı aldık, böylece arkadaşlarıyla tanışıp askerliğin verdiği nefretten kurtulmuş bir Ankara'ya kavuşacağım nihayet. Yayınevinin mekanına da uğramayı düşünüyorum, düzelti işlerini gönüllü olarak üstlenebileceğimi söyleyeceğim. Gerçi mutlaka bir şey gözden kaçıyor anlamadığım bir şekilde. Onur Selamet'in Ölü Dalgıcın Sonbaharı nam bombastik metni çok temizdi gerçi, adam şahane yazmış, düzeltilecek pek bir şey bulamamıştım ki öykülere dalıp gitmemek için zor tutmuştum kendimi. Şimdi Dedalus Lukundoo'yu bastı, matbu hali henüz elime geçmedi ama iyi bir iş çıkarmışımdır umarım. Bir de şey, Gerekli Kitaplar'ın Salingerlı ve Ursulalı olanları hariç diğerlerinde bir hata bulursanız telefonumu vereyim, bomba momba bir şey sallayın. Teşekkürler.

Evet, mutlu çocuk. İsminin Eyvind olduğu ve doğarken ağladığı bilgileriyle başlıyoruz. Zaten akan bir anlatının içinden çekilip çıkarılan bir parçaymış gibi bir giriş, hoş. Yaşamın belli bir alanına, belli bir odaktan bakacağız ki Bjørnson klasik bir anlatı örgüsüyle yazıyor, çağının edebi anlayışına uyuyor. Oyundur, teknik takladır, böyle şeyler beklememek lazım. Neyse, bu güzel erkek çocuğu bir gün keçisiyle birlikte dolanırken bir kız çocuğuna rastlıyor, kızın adı Marit. Çocuğu bir kekle kandırıp keçinin sahibi oluyor ve oracıkta keçiye şarkı söylemeye başlıyor. Çok sayıda şarkı çıkıyor karşımıza, bu şarkıların çevirileri de bir tık daha iyi olabilirmiş gibi geldi bana ama çok muğlak bir alan benim için, belki boşa sallıyorumdur, bilemiyorum. İşte, çocuk keçiyi yitiriyor ve korkunç bir acı duyuyor içinde, bir daha Tanrı'nın yanında bile mutlu olamayacağını düşünüyor ve kendi kendine karar alıyor; bir daha asla yanlış bir şey yapmayacak. Erkenden olgunlaşıyor Eyvind, acıyı tattığı an dünyası bambaşka bir biçime kavuşuyor. Sonrasında okul başlıyor, Eyvind bakıyor ki Marit'le aynı sınıfta. Süper. Tabii okulla birlikte müdür de giriyor anlatıya, hatta müdürün kardeşiyle olan münasebetinin hikâyesi için ayrı bir bölüm yazıldığını görüyoruz. Hiç yoktan edilen bir kavga, yıllar sonra kardeşin ölümüyle sonlanan bir ayrılık, kısaca bu. Müdürün hikâyesinden anladığımız kadarıyla kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla çok geç olmadan görüşmeliyiz ve ne çarpıklık varsa düzeltmeye çalışmalıyız, zira o yükle yaşanmaz. Yaşanır, akla geldikçe dünya buruşur, kapladığımız boşluğu duyumsarız ve yaşamımıza sığamadığımızı hissederiz. Bu iyi bir şey değil. Evet, daha en başta müdürün geçmişini öğrendikten sonra beyefendinin anlatının bir yerinde çok önemli bir rol oynayacağını öngörebiliyoruz, zira son derece öngörülebilir bir anlatı bu.

Danslar ve danslar. Marit'le dans etmek isteyen Eyvind'i elinin tersiyle iten John Hatlen'in Marit'le evlenmek gibi bir niyeti var, Marit'in dedesi de bu evliliğin gerçekleşmesini istiyor ama Eyvind ve Marit arasında şimşekler çakmış durumda. Dedenin sıkıntısı, Eyvind'in pek de zengin bir aileden gelmemesi ve damadını andırması. Damadı parasını yemiş, kızının hayatını mahvetmiş ve Marit'i dedeye bırakıp arazi olmuş sanırım. Dededeki çiftlik bölgenin en büyük çiftliği, hal vakit yerinde, o zaman neden serseri olma potansiyeli taşıyan birine torununu versin? Evet, kötü adam dede ama hep kötü olarak kalmayacak, okul müdürünün de yardımıyla aklı başına gelecek, özellikle Eyvind üniversitede iki yıl boyunca tarımla alakalı hemen her şeyi öğrenip geri döndüğü ve kendi çiftlikleriyle civardaki çiftlikleri coşturduğu zaman. Dedenin çiftliği büyük ama modern yöntemler kullanılmadığı için verimi düşük. Yaşlı adam Eyvind'in yaptıklarını görünce yumuşuyor, çiftliğiyle torununu Eyvind'e emanet ediyor ama önce çiftliğini emanet ediyor, para daha mühim kendisi için. Hastalıklı korumacılık duygusunun nasıl ketlendiğini bilmiyoruz, kararın değiştiği zamanı da bilmiyoruz.

Mektuplar. Eyvind iki yıl boyunca uzaklarda okurken müdürle, Marit'le ve ailesiyle mektuplaşıyor. Bu mektuplaşma bölümlerinde mektuplar direkt alınmış, yazıldıkları gibi okuyoruz ve yine bir sıkıntıyla karşılaşıyoruz; metne karşı yabancılık doğuran bir, ne bu, soğukluk duyuyoruz. Marit'le Eyvind mektuplaşmaları sırasında kavga ediyorlar ama kavganın sebebini tam olarak bilemiyoruz, çünkü sözlerin ardında karakterlerin hissettikleriyle ilgili pek bir şey bilmiyoruz. Sonuçta uzunca bir süre konuşmuyorlar hatta birbirlerinden vazgeçme noktasına geliyorlar ama öyle böyle toparlıyorlar yine. Açıkçası bu açıdan biraz kusurlu bir metin ama çeviriden kaynaklanıyor da olabilir, bilemiyorum.

Çocuk iyice mutlu oluyor ve anlatı sonlanıyor. Bu. Çatışmaların dengesi tam tutmamış, aksaklık var ama yine de iyidir, bittabi okunabilir.

2 Mart 2019 Cumartesi

Jonah Lehrer - Proust Bir Sinirbilimciydi

"Bir romancı olan Proust benim deneylerimi önceden dile getirmişti. Proust ve sinirbilim belleğimizin nasıl çalıştığı hakkında ortak bir görüşe sahipti. Dikkatli dinlediğiniz takdirde aslında aynı şeyleri söylüyorlardı." (s. 11)

Lehrer bir sinirbilimci, akademik çalışmaları bilişsel yetilerimizle sanatsal etkinliklerimiz arasında köprüler kurmaya çalışıyor, son bölümde söylediklerine bakarsak aslında bizi oluşturan parçaların tekilliğe doğru uzandığını söyleyebiliriz. Bilimin konseptleri sanatın içinde gizli, sezdiğimiz ve doğurduğumuz olgular sanatın ışığıyla ortaya çıkıyor ama sanatçı olarak bilimsel boyuta odaklanmıyoruz, sancılarımızı dindirmeye çalışırken o kısmı bilim insanlarına bırakıyoruz ve daha çok üretiyoruz, durmadan üretiyoruz. Gizemle yaşamayı öğreniyoruz, Lehrer'ın söylediği bir şey. Bizi harekete geçiren dinamikler hakkında belli belirsiz fikirlerimiz varsa da zihinsel temellerimiz hakkında pek de bir şey bilmiyoruz. Bilim devreye giriyor, dünyayı algılayış biçimimiz konusunda veri zenginliği sağlıyor ama bundan daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyoruz bu kez. Görmenin bütün evrelerini laboratuvar ortamında anlayabiliriz ama yaşamın kendisine dair bütünlüklü bir noktaya ulaştırmaz bu, nöronların işlevlerini bilmek bir parça tatmin olma duygusu getirse de indirgemecilik yüzünden büyünün kaçmasını istemeyiz. Bu noktada beşeri bilimlerle pozitif bilimlerin bilgi aktarımının sağlanması gerektiğini düşünüyor Lehrer, pragmatik bir görüşle ele alınan olguların yardımıyla bir şiirin de laboratuvar testleri kadar doğru ve yararlı olabileceğini söylüyor. "Üçüncü kültür" tanımı var, Einstein'ın Coleridge okuduktan sonra bir anda beliriveren kıvılcımlarını kuramlarına dönüştürmesi bu kültürün tetiklediği bir şey olurdu, aynı şekilde Calabi-Yau Uzayı hakkında bir şey okuyan şairin farklı boyutları imgelerle canlandırmaya çalışması da benzer bir şey. Bu kültürde cevaplar tek bir noktada toplanıyor, bilimle sanat tamamen ayrışmış durumda değil. Gerçekleşmiş bir şey ama Lehrer'a göre yangına körükle gidilmesine yol açmış bu mevzu, postmodernizm örneği üzerinden giderek ne bilimi, ne de sanatı görmezden gelmenin veya parçalamanın diyalog kurma çabalarını sekteye uğrattığını söylüyor yazar. Makalelerini aslında bu kültürün yarattığı başarılı örnekler olarak görmek mümkün; ele aldığı sanatçıların eserleri ve düşünceleriyle bilimsel gelişmeleri denkliyor ve laboratuvarın içine tuvali yerleştiriveriyor. Hep aynı örneği veriyorum, yine vereyim, The Man From Earth'te esas adamımızın söylediği bir şey vardı, Voltaire'in ve Goethe'nin epifani anlarında düşündükleri şeylerin yüzyıllar sonra bilim tarafından kanıtlandığı bahsi hani, neden olmasın? Woolf benliğini ve gerçeklik algısını bir arada tutmaya çalışırken zihnin işleyişi konusunda bilim insanları gibi titizlikle çalışmıyor mu? Sayılar ve istatistikler yerine sözcükler ve düşünceler var, gayet olur.

Ele alınan sanatçılar modern bilimin doğuşuna şahit olmuşlardı ve bir ölçüde bilimsel gelişmeleri takip ediyorlardı, kimileri bilim insanlarıyla birebir iletişim kurmuşlardı. Kendi bilimlerini sanatta ürettiler. Paradigma değişiminin de katkısı oldu; insanın düşüş bir meleklikten maymunluğa giden yolculuğunda parça parça edilebilir olduğu görüldü. "Zihin kendisinin farkına varmıştı." Bunu Emerson'dan aktarıyor Lehrer. "Bu sanatçılar üzerindeki en önemli etkilerden biri -ve hepsinin paylaştığı tek etki- yaşadıkları dönemin bilimiydi. C. P. Snow iki kültürümüz arasındaki üzücü bölünmenin yasını tutmadan çok önce, Whitman beyin anatomisi kitaplarını çalışıp ürkütücü ameliyatları izliyor, George Eliot Darwin ve James Clerk Maxwell okuyor, Stein William James'in laboratuvarında psikoloji deneyleri yapıyor, Woolf ise zihin hastalıklarının biyolojisini öğrenmeye çalışıyordu. Bu sanatçıların sanatını bilimle olan ilişkisini dikkate almadan anlamak olanaksızdır." (s. 13) Halihazırda var olan boşluktan parçalar biçimliyor, kendimizi bu parçalarla kurmaya çalışıyoruz, bilimle ve sanatla. Tamamen öznel bir yaratı, bu mesele bilimde ne kadar geri plana atılsa da paradigmal olarak kolektif bir öznelliğin doğuşundan bahsedilebilir, Kuhn'un derinlemesine incelediği mesele. Sanatçının tek kişilik bir devrim yaptığından bahsedilebilir diye düşünüyorum, yenilikçi bir sanatçının yeni bir paradigma ortaya koyduğunu söylüyorum, üzerine sanatla bilimin el ele dağ bayır koşmasını diliyorum. Çevirmen Ferit Burak Aydar'a da çok çok teşekkür ediyorum, kendisine Twitter'dan ulaşıp teşekkür ettim ama bir de buradan edeyim. Evet. Lehrer'a dönüyorum, iki kutbu tekrardan birleştirmeye çalıştığını söyleyerek bitiriyor önsözü, deneyle şiirin birbirini tamamladığını ve zihnin bütünlüğe kavuştuğunu da ekliyor. Sonrasında makalelere geçiyoruz ve Walt Whitman'la başlıyoruz. Whitman bedenle ruhu birleştirdiği zaman pek sevdiği Emerson tarafından övülmüş, "Bhagavatgita'yla New York Herald'ın kayda değer bir karışımı" olarak. Kartezyen paradigmayı sallamamış pek, o zaman için pornografik ve cüretkâr görülen şiirler yazarak ikiliği ortadan kaldırmak istemiş. Whitman'ın zamanına kadar bu ikiliğin geçtiği aşamaları anlatıyor Lehrer, bedenin frenolojiye dayanan garip incelemelere konu olduğunu ve kafatasının şekline bakarak zihin hakkında çıkarımlarda bulunulduğunu anlatıyor, sonrasında hayalet uzuvların varlığına değiniyor, modern sinirbilimin ortaya çıkardığına göre bedenle zihnin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu örneklerle açıklıyor. Kısacası Whitman'ın kahinliğinden bahsedebiliriz, doğayla insanı bütünleştirdiği gibi insanla insanı da bütünleştirmiştir kendisi, bedenimizle ve zihnimizle bir bütünüz biz.

George Eliot'la ilgili bölüm. Determinizm ve benzeri meseleleri içeriyor. "Kalıtsal mirasın tutsağı olmak" konusunda o dönemde yazılıp çizilenlere bakarak başka bir gerçeğin olması gerektiğini düşünüyor Eliot, "insanın mermerden yapılmadığını" savunuyor ve insanın değişebileceğini söylüyor. Bilimsel boyuta Laplace'la geçiyor Lehrer, Laplace'ın her şeyi bilebilecek yaratığından -"cin" demiş- bahsediyor. Laplace'a göre davranışların bir sistematiği oluşturulsa ve elde yeterli veri bulunsa istatistik yardımıyla bütün evrenin geleceği gözler önüne serilebilir. Öznelliğin sonu, sayıların zaferi. Sonrasında termodinamik, Thomson ve Maxwell ortaya çıkarak Laplace'ın yanıldığını kanıtlıyor, kuantumla birlikte "sosyal fizik" denen nane hepten çöküyor. "O kadar" bilemeyiz, çünkü bilgi sürekli bir değişim içindedir, uzun vadede aynı kalmayacaktır, ayrıca kutudaki kedinin ölü olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Hava deliği açılmadıysa ölmüş olabilir, bilemiyorum. Bir de Darwin çıkıyor ortaya tabii, Eliot Darwin'in görüşlerini deli gibi takip ederek, bir de kendi yaşamındaki çalkantılarla tesadüfün büyülü gücünü birleştirerek öznel fikirlerini oluşturuyor, bilimin yardımıyla temellenen öznellik. Yine birtakım deneyler, doğada yapılan deneyler sonucu farklı tür nöronların oluştuğunun gözlemlenmesi gibi bilimsel gelişmeler gerçekten de bilincin ve doğanın sürekli bir değişim olduğunu göstermiş. Kütük değiliz kısaca, fizyolojik olarak durmadan değişiyoruz, bazı şeylerle bazı şeyler arasında daha önce göremediğimiz bağlantılar kurabiliyoruz, alışkanlıklar değişiyor, her şey değişiyor. Eliot, yazdığı metinlerde bu değişimleri anlatıyor, özellikle Middlemarch'ta. Kaosu kutsuyor bir anlamda, hayatın baştan savmalığını da. Hücresel düzensizliklerin varlığından haberdar olsaydı bunu da kutsardı. Hâlâ ve her şeye rağmen özgürüz. "Bizler yalnızca karbon zincirleriyiz, ama kaynağımızı aşarız. Evrim bize sınırsız bireysellik armağan etmiştir. Bu hayat görüşünde azamet vardır." (s. 58)

Proust zaten başlı başına bir bellek dökümü, müthiş keyifli bir bölüm ayrılmış kendisine. Cézanne'ın şeyleri görüş biçimi ve beyinde oluşan görülerin aslında bu biçimle çok yakından ilişkili olması, Stravinski'nin atonalliğe ve çeşitli deneyselliklere boğulu müziğinin duyma biçimlerimizle bağlantısı, Woolf'un kimlik inşası, Stein'ın dille ilgili meselesi ve Chomsky'nin Stein'dan esinlenerek inşa ettiği kuramları derken, evet, bilimle sanatın birbirinden pek de uzaklaşmadıklarını görmek çok hoş.