12 Ağustos 2019 Pazartesi

Mihail Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı

Füruzan'ın Sözünü Sakınmadan'da 19. yüzyıl Rus edebiyatından bahsettiği bölümde Dostoyevski'yi ve Turgenyev'i anmasının ardından Lermontov'a ayrı bir bahis açmak istermiş gibi heyecanlandığını gördüm, Peçorin'in etkisi zamanın ölçülerine sığmayacak kadar geniş, gerçek ve güçlü. Lermontov giriş yazısında Peçorin üzerinden kendisini eleştirenlere giydirirken kendi zamanında artan kötülüklerin bir yansıması olarak karakterini yarattığını söylüyor. Erken bir modernist görüş olarak ele alınabilir bu. Toplum, toplumsal kurumlar miadını doldurmuş ve Peçorin -tıpkı Lermontov gibi- cepheden cepheye koşturuyor, hemen her gün ölümle yüzleştiği topraklarda gezinip duruyor. Yaban diyarlardaki yabancı. Rusya'nın engin toprakları, dağları, ırmakları etrafında Tatarların at koşturduğu çoraklığın da bir yansıması Peçorin, bilinmeyenin içine fırlatılıp atılmış gibi duruyor, kentte edindiği kodlar steplerde anlamını yitirdiği için anlam yoksunluğundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz, nihil nihil dolanıp durması ve medeniyetten kopup gelen insanlar üzerinden çevirdiği katakulliler bu yokluğun ürünü. Mektuplarından ve güncelerinden yola çıkarak pek çok yorum yapabiliriz ama anlatının ilginç seyrini izleyelim önce. Tiflis'ten gelen bir yolcu, küçük yaysız arabasında ilerliyor. Bavullarında Gürcistan yolculuğu sırasında tuttuğu notlar var, büyükçe bir kısmı kaybolduğu için talihli olduğumuz söyleniyor, nedenini bilmiyoruz, belki de notların Peçorin'in hikâyesine yer bırakmama tehlikesinden ötürü. Neyse, birtakım dağlar, kilometreler aşılıyor ama verst değil miydi bu ölçü ya, metnin orijinaline bakmaya üşendim, çevirmen Ülkü Tamer'in tercihidir belki. Sonuçta o coğrafyanın biraz masalsı, çokça ürkütücü insanları ve doğası tasvir ediliyor, sıklıkla. Sonra asıl hikâyemizle bağlantımızı sağlayan bir adam çıkıyor karşımıza, anlatıcımızla tanışıyor. Maksim Maksimiç, orta yaşlarını geçmiş bir asker, Çerkezlerle ve Çeçenlerle yer yer anlaşma sağlayan, yer yer çatışan bir adam. Anlatıcımıza maceralarından birini anlatmaya başlıyor, Peçorin'in adı ilk kez geçiyor böylece. Beş yıl öncesinin hikâyesi bu, anlatının zamanında sıklıkla atlama-zıplama olaylarıyla karşılaşacağımız için bu tür detaylara dikkat etmemiz gerekiyor. Beş yıl öncesinde Maksimiç bir kalede görevliyken yirmi beş yaşlarında bir subay geliyor, Peçorin. Bir yıl kadar kalede kalıyor ve o durgun yeri bir anda olay mahalline çeviriveriyor. Yakınlardaki bir Çerkez prensinin düğününe gidiyorlar, düğünün anlatımı sırasında Çerkezlerle ve gelenekleriyle ilgili derinlemesine detaylar veriliyor. Ne kadar çabuk alevlenebilecekleri, bıçaklarını çekip bir anda insanın üstüne atılabilecekleri falan, mitik figürler gibi gözüküyorlar biraz. Bunlardan Kazbiç olanının muazzam bir atı var, düğün sahibinin oğlu olan Azamet bu atı almak istiyor ve karşılığında kız kardeşi Bela'yı vermeyi teklif ediyor. Kazbiç'in Bela'da gözü var, Peçorin de kızı görür görmez etkileniyor. Kazbiç'in ne tepki vereceğini düşünmeden Azamet'le bir anlaşma yapıyor Peçorin, at karşılığında Bela. Azamet kabul ediyor, Peçorin atı bir şekilde elde ediyor ve Kazbiç'in öfkesini kazanıyor, Bela'yı da Azamet'in yardımıyla kaleye getirip tutsağı olarak barındırıyor. Peçorin gönül kazanmaya çalışıyor ama Bela'nın direncini kıramıyor başlarda, çabalaya çabalaya bir noktaya kadar getirebiliyor ancak.

Maksimiç ve anlatıcı dinlendikleri evden çıkıp yola düşüyorlar yine, hikâyeye ara veriliyor ve tekrar gezi notlarına dönüşüyor anlatı. Gud Dağı, Çertovo Vadisi, bir dünya sarp yer. Neyse, Maksimiç anlatmayı sürdürüyor. Bela da Peçorin'e gönül vermiş durumda biraz, adam ava çıktığı zaman üzülüyor, yanına uğramadığı zaman kızıyor, bu tür şeyler. Maksimiç de kızıyor komutanına, Kazbiç'in umacı gibi etrafta dolanıp durduğu ve intikam aradığı zamanlarda çok pervasız davrandığını, Bela'yı da üzdüğünü söylüyor. Peçorin'in iç dünyasını açtığı ilk an. En az mutsuz ettiği insanlar kadar mutsuz olduğunu söylüyor, anlamsız dünyanın ruhunu kemirdiğini, acıya alıştığını, sadece yolculuk ederek acısını unuttuğunu ve en kısa zamanda Amerika'ya veya Arabistan'a gideceğini söylüyor. Yolculuk hem uzamda hem de insanlığın zemininde sürüyor, Peçorin bu durağında Bela'yla birlikte olmak ve Kazbiç'le güç yarıştırmak istiyor ama yüce bir amacı yok, sadece doğurduğu koşullarla yüzleşmek, bir nevi kendini sınamak için yapıyor bunları. Maksimiç çok şaşırıyor ve anlatıcımıza kentli gençlerin hepsinin böyle olup olmadığını soruyor. Burası ilginç, Maksimiç bunaltı modasını Fransızların çıkardığını, anlatıcımız da İngilizlerin çıkardığını söylüyor. Lord Byron'ın adı metinde birkaç kez geçiyor, şiirlerinden bir bölümü de ben alayım şuraya: "Society is now one polish’d horde, / Form’d of two mighty tribes, the Bores and Bored." Bunaltının kökenlerini çok daha eskide de arayabiliriz ama Peçorin'in deneyimlediği 19. yüzyıla özgü bir tür, kendini anlattığı bölümlere gelince daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebiliriz. Kaleye dönüyorum, Kazbiç en sonunda yapacağını yapıyor ve Bela'yı kaçırıyor ama yakalanacağını anlayınca kızı vurup öldürüyor ne yazık ki. Aslında Maksimiç'in içi rahatlıyor bir açıdan, zira Peçorin gibi "vurdumduymaz" bir adam kızı dert sahibi yapardı bir güzel. Yakınlık göstermek için Bela'dan bahsetmeye başladığında Peçorin'in gülüşünü görüyor mesela, hastalıklı bir ifade. Hikâye burada sonlanıyor, Maksimiç'le anlatıcının yolları ayrılıyor ve kader onları tekrar görüştürene kadar bu anıları kaleme alıyor anlatıcı, sonra Maksimiç'le bir araya geliyorlar tekrar ve ilginç bir tesadüf, Peçorin'in arabasına rastlıyorlar. Maksimiç mutluluktan havalara uçuyor ve yavere komutanıyla görüşmek istediğini söylüyor. Peçorin pek oralı olmuyor, Maksimiç kendi çabalarıyla eski arkadaşını görebiliyor. Maksimiç'in mutluluğu sönüyor yavaş yavaş, Peçorin adamı gördüğüne pek memnun olmuyor ve başından savarcasına konuşup tekrar yola çıkıyor. Maksimiç arkadaşlığın, dostluğun hiçbir değerinin kalmadığını, çağın bozuk bir çağ olduğunu söylüyor ama içten içe biliyor, Peçorin öyle bir adam. Yollar tekrar ayrılıyor, Maksimiç bir gün karşılaşırlar da Peçorin'e geri verir diye yanında taşıdığı Peçorin'in günlüğünü anlatıcımıza verip hayal kırıklığıyla uzaklaşıyor oradan.

Sonraki bölüm birkaç olaydan ve bir kısmını gördüğümüz maceraların Peçorin için ne anlam ifade ettiğinden ibaret, aslında Peçorin'i anlamak için üç tanecik olay yeterli. Anlatıcı günlüğü yayımlatıyor bu arada, Peçorin'in İran'dan dönerken öldüğünü öğrenince bu hakkı kendisinde bulduğunu söylüyor. "İsterse en kötü insanın olsun, bir insanın ruhunun tarihi, bütün bir ulusun ruhunun tarihinden daha az meraklı daha az eğitici değildir; özellikle bu tarih, olgun bir kafanın kendi zerindeki gözlemlerinin sonucuysa ve yakınlık sağlama tutkusuyla yazılmamışsa." (s. 67) Üç olaydan ilkinde Peçorin'in konakladığı bir kıyı kasabasında kaçakçıların yaşamlarını gözlemlerken edindiği izlenimler var, bir de az daha öldürülüyor olması. Yokluğun içinde yaşamaya çalışan insanlardan kaçarcasına uzaklaşırken onların düşüncelerinin ve yaşamlarının umrunda olmadığını, zaten kendisinin de sadece yolculuk eden bir asker olduğunu söylüyor, davranışlarını kendisi için böyle meşrulaştırıyor. İkinci ve metnin en uzun bölümünü oluşturan vakada burjuvaziye kusursuz bir uyum sağlayabilen kaliteli bir manipülatörle karşılaşıyoruz. Kadınlarla ve erkeklerle oynuyor resmen, psikolojilerini bozuyor ve gidebileceği en uç noktaya kadar gidip neler olacağını görmek istiyor, bu yüzden bir düelloya girip aslında öldürmeyebileceği rakibini uçurumdan aşağı yolluyor, tek kurşunla. Peçorin'in uç noktası cinayet, makulleştirilmiş ve olmayan bir vicdan tarafından mazur görülmüş olanından.

Son bölümde Maksimiç'in anlattığı bölüm var, olayları Peçorin'in açısından görüyoruz bir de. Bu kadar. Dediğim gibi, boşluğu deneyimleyenler oldukça bu metin de güncelliğini koruyacak, zamanla farklı anlamlar kazanıp insanın karanlık yüzünü anlatmaya devam edecek.

11 Ağustos 2019 Pazar

Geoffrey Chaucer - Canterbury Hikâyeleri

Batı'nın en kanonik metinlerinden biri, Chaucer iftiharla sunar. Bazı açılardan bizdeki Dede Korkut Hikâyeleri'ne benzetilebilir, ortaçağın İngiliz dünyasının geniş bir panoramasını sunuyor. Çevirmen Nazmi Ağıl'ın gayet doyurucu giriş yazısından çarpmaya başlıyorum: Avrupa şiir geleneğini yansıtan en büyük eserlerin İngiliz kanadını temsil ediyor. Chaucer'ın A Knight's Tale'da canlandırılmış halini düşününce anlatılan hikâyeler ve Chaucer'ın metindeki halleri göz önüne geliyor hemen, metni okumadan önce filmi izlemek iyi bir hazırlık olur ki filmin senaryosu da bu metinden esinle yazıldığı için sanki hikâyelerden birini izliyormuşsunuz gibi oluyor, süper. Ağıl öncelikle Chaucer'ın yaşamını anlatıyor, soyluların himayesinde bir silahtarken savaşmak için Fransa'ya gidiyor, esir düşüyor ve bizzat kralın ödediği fidyeyle serbest bırakılıyor. Fransa'ya ikinci gidişinden sonraki yedi yıl karanlık, bu sırada İtalya'ya geçip Petrarca'yla tanıştığı sanılıyor, 1372'de. Petrarca'dan dinlediği bir hikâyeyi bu metne yerleştiriyor bir güzel. O zamanlar telif hakkı vs. olmadığı için isteyen istediğinden bir şeyler alıp kullanabiliyor veya başkasının metinlerini tekrar yazabiliyor, kendi üslubuyla. Neyse, yokluk içinde ölüyor Chaucer ama geride mirasını bırakıyor. Dryden bu metin için, "Burada Tanrı'nın bütün kulları var" demiş örneğin, ne kadar geniş bir insan örnekleminin yer aldığını düşünün. Alegorik tipler değil, kütür kütür karakterler üstelik, o çağ için süper olay. O çağın ortamına geçiyor Ağıl, diyor ki Norman istilası sonrasında mekanın yüksek tabakasında Fransızca konuşuluyor, orta ve alt tabaka İngilizce konuşsa da Fransızcayı anlıyor. Eğitim dili Fransızca ve Latince, bilim ve din alanlarında Latince kullanılıyor. Sonrasında Fransa'nın Normandiya'yı işgal etmesiyle Normanların Fransa'yla bağı kopuyor, adadaki İngiliz çoğunluğun arasında eriyorlar ve İngilizce egemen dil haline geliyor. Chaucer'ın kullandığı dil bu ortaçağ İngilizcesi olduğu için günümüzün İngilizcesinden biraz uzak ama biraz. Bunun yanında anlatılarda geçen toplumsal olaylara da değiniyor Ağıl, örneğin din alanındaki reformdan sonra "Frer" denen, yoksul halkı avutmak için durmadan gezip vaaz veren bir tayfa ortaya çıkıyor ve elemanlar asıl maksatlarını unutup vatandaşı din kisvesi altında dolandırıyorlar, toprak sahibi oluyorlar, aileleri yıkıyorlar falan, bir iki hikâyede Chaucer bu arkadaşlara bir güzel giydiriyor. Şövalyelik de eleştiriliyor bir güzel, adamlar paladin ruhunu bir kenara bırakıp dünya işlerinin peşinde koşmaya başladıktan sonra şamar oğlanına dönüyorlar, Chaucer için fırsat bu fırsat. Evlilik kurumu, kadınların toplum içindeki konumu gibi derinlemesine incelenen iki konu var, Cadı Avı arifesinde kadınların çektikleri zorluklara değinilmesi açısından önemli. Bu metnin feminist okumaları bizim üniversitelerimizde revaçtaymış, iki üç arkadaştan duymuştum. Şöyle özetlenebilir, birkaç hikâyede kadınlar şeytanlaştırılıyorlar, bazılarında da erkeklere yol gösteren erdemli ve bilge insanlar olarak anlatılıyorlar. Tamamen kadın düşmanı bir bakış açısı yok, Chaucer tebriği hak ediyor. Helal Chaucer. O karanlık, kokuşmuş ortamın bütün renklerini verebildiğin için. İnsanı o kadar gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatabildiğin için de.

Dönemin edebiyatına geçiyor Ağıl, o çağ Dante, Boccacio ve Petrarca gibi büyük şairler yetiştirmiş ve İngiltere'de Chaucer'a kadar büyük bir şair yok. Metin de yok pek, birkaç didaktik metin ve Sir Gawain'in maceralarının metni var bir tek. Chaucer güneş gibi doğuyor, bahsettiğim metinlerden de faydalanarak hikâyelerini yazıyor. Antik Yunan medeniyetinden Kelt inanışlarına kadar pek çok mitik öğeye de dokunuyor bir yandan, "çerçeveleme" denilen teknikle onca hikâyeyi birbirine bağlıyor. Burçin Erol'a göre bu tür anlatımlar Mısır'a ve Hindistan'a kadar uzanıyor, Binbir Gece Masalları'nda idamın ertelenmesi için anlatılan hikâyeler bu teknikle birleştiriliyor. Kaynaklara değinmeye devam ediyor Ağıl, Ovidius'un Metamorphoses'inden Decameron'a kadar pek çok metnin Chaucer'ı etkilediğini söylüyor. Özellikle Decameron biçimsel olarak da Chaucer'ı oldukça etkilemiş, şair uğrak bir hac mekanı olan Canterbury yolunda, Kent'te oturduğu için bir dünya insanla tanışmış, hikâyelerini dinlemiş, en sonunda da kalemi eline almış gibi gözüküyor. Hikâyelerin özetlerinde olay örgülerinden ve anlatılan konuların o zamanın toplumsal meselelerinin yansımalarından bahsediliyor, bence metnin tamamının okunduktan sonra bu özetlere bakılsa daha iyi olur. Özetleri okuduktan sonra hikâyelere girilse de olur, keyfe göre. Hikâyelerden başlanırsa genel bir giriş karşılayacak okuru, nisan ayının tatlı yağmurları altında seyahate hazırlanan hacıları tanıyacağız. "Bir kafile geldi hana, değişik / İnsanlardı her biri ve tesadüfen / Birliktelerdi Canterbury'ye gitmek isteyen" (s. 34) Chaucer her bir karakteri allayıp pullayarak tanıtıyor, örneğin Şövalye'nin Türkiye'de bir kafiri yenmek için Balat Beyinin yanında yer aldığını öğreniyoruz, bu tür şeyler. Tabard adlı bir handalar, yola birlikte çıkıyorlar, Chaucer da bu tayfaya katılıyor ve hancının yarışmasına dahil oluyor. Şu: Yol boyunca herkes iki hikâye anlatacak, böylece yol şıp diye aşılacak. En güzel hikâyeyi anlatana bir ödül vardı, ne olduğunu hatırlamıyorum. Hancı da hacı olarak yola çıkıyor bu arada, süper olay. Kısa çöpü şövalye çektiği için ilk anlatıcı olarak hikâyesini anlatmaya başlıyor. Aynı kadına aşık olan iki şövalyenin hikâyesi bu, Antik Yunan dönemine yerleştirilmiş ama Ağıl'a göre 14. yüzyılın İngiliz dünyasından da pek çok özellik taşıyor. Prensler Arkita ve Palamon esir edildikleri Theseus'un zindanlarında hükümdarın kızına aşık oluyorlar. İkisinden biri salınıveriyor -kaçıyordu veya-, diğeri tutsaklığını sürdürüyor ve kader onları karşı karşıya getiriyor, Theseus ölümcül bir savaş tertipleyip kazananın kızıyla evleneceğini söylüyor. İki prens farklı tanrıların yardımlarını isteyerek Yunan panteonunu karıştırıyor bir güzel, biri Mars'tan yardım istiyor, diğeri Venüs'ten medet umuyor. Savaşın sonunda biri prensese kavuşuyor, diğeri de onurlandırılmış bir halde öte tarafa geçiyor. Sonrasında değirmencinin hikâyesi başlıyor, kahyanın ve aşçının hikâyeleri de ara vermeksizin anlatılıyor. Genellikle kadınların katakullileri veya kurnaz olanın masumları tokatlaması anlatılıyor bu hikâyelerde, karakterler anlatılanlardan yola çıkarak alınabiliyorlar ve değirmencinin gömdüğü aşçı hemen değirmenciyi gömen bir hikâye anlatmaya başlıyor. Bu üçünün hikâyeleri tipik halk hikâyesi formunda, güldürü ve kıssadan hisse odaklı. Avukat'ın hikâyesinde egzotik Doğu medeniyetiyle Batı medeniyeti arasındaki çatışmalar, kız alıp verme sonucu kurulan ilişkilerin yıkılması ve çeşitli kandırmacalarla devletler arasında çıkan savaşlar anlatılıyor. Avukat anlatıya arada sırada dahil olarak anlattığı şeyleri derleyip toparlayıcı yorumlarda bulunuyor falan. Daha çok sabretmeyle, metanetle ilgili bir hikâye bu. Bu arada dipnotlarda Ağıl'ın başka kaynaklardan veya kendi çıkarımlarından düştüğü bilgiler var, bu hikâyedeki bir dipnotta Avukat'ın nesir dilini kullanacağını söylemesine rağmen nazımla anlatmasının Chaucer'ın karar değişikliği olduğu söyleniyor, yazar sonradan düzeltmemiş bu yanlışı. Belki de Avukat öyle söylemesine rağmen sözünde durmamıştır, olabilir.

Bir dünya hikâye sıralanıyor böyle, birkaç tanesi gerçekten sinir bozucu. Örneğin eşini sınamak için akla gelmeyecek sayısız gaddarlığa başvuran bir hükümdarın hikâyesi var, tam lanet okumalık. Kadıncağız zaten yoksul, aşırı yoksul, bir de sarayda yaşamaya başladıktan sonra çocuklarının elinden alınması, üstelik eşinin başka bir kadınla evleneceğini söyleyip kendisini baba evine göndermesi derken en sonunda kafayı kıracağını düşündüm ama kadın boyun eğmekten başka hiçbir şey yapmadı, hiç. İsyan etmemesinin yanında eşinin her şeyin en iyisini bildiğini düşünerek söylediklerini bir bir yaptı. En sonunda hükümdar her şeyin bir oyun olduğunu söyledi ve kadın rahatladı, mutlu mesut yaşadılar! Neyse ki Chaucer içimizi soğutuyor ve kadınlara bu şekilde davranılmaması gerektiğini söylüyor hikâyenin sonunda, uzun uzun. Başka bir hikâyede de hükümdar eşini bilgeliğiyle doğruya ve iyiye yönlendiren, kadınların şeytan olmadığını kanıtlamak isteyen kadına yer veriliyor, bu da süper. Bathlı Kadının Hikâyesi feminist okumaların göz nuru, baş tacı. Başka değinmeye değer ne var, şey, iki hikâye nesir. Gerçi ikincisi, metnin son parçasının hikâye olduğu şüpheli, daha çok tefsir gibi duruyor.

Okunsun, ne diyeyim. Dünya kültür mirası resmen.

8 Ağustos 2019 Perşembe

Raoul Vaneigem - Dokunulmaz Olan Hiçbir Şey Yoktur, Her Şey Söylenebilir

Özgürlük için bir silkinme denemesi, Türkçe baskı için önsözlü. Tiranlığın binlerce yıl boyunca çağa uygun olarak yeniden üretilmesinden ve iktidar arzusundan yola çıkan bir başlangıç. Yeryüzünün ve insan doğasının ketlenmesi, dinler ve ideolojiler yüzünden. Çağımızın tüketimci insanına bir bakış, davranışların tiranlarca belirlenmesi ve tüketim odaklı bir hale getirilmesi. Savunulanın yanında savunulmayanın da ortaya çıkarılması: öldürme, köleleştirme, aldatma ve ayartma özgürlüğü diye bir şey mümkün değildir, yaşama özgürlüğü -bu özgürlükle erdemli bir yaşam kastedilmekteyse de metnin etik ve ahlakla olan ilişkisi tiranların toplumu bu değerlerle itip çekmesinden bağımsızdır- bütün geleneklerin, zihniyetlerin ve çarpıklıkların üzerindedir. "Canlılığın anlamının idrakı" söz konusu. Bu idrak etme olayını gerçekten önemsiyorum, benmerkezciliğinden biraz olsun sıyrılıp düşünebilen birinin "çölde bağırıp çağırmak" dışında bir şeyler için çabalaması çok değerli, diğer insanlar için ve kendisi için. Vaneigem bu bilincin herkeste mutlaka uyanacağını söylemiyor, sadece kendindeki ve evrendeki varlığını canlandırmaya çalışmakta ısrar ettiğini söylüyor. Dünyayı titizlikle inceleyen bir gözün gördüklerine geçmeden öncesi bu kadar. Sonrasında Amerikan Anayasası'ndaki özgürlük tanımını ele alarak ilerliyor. Basın yoluyla, korkularla biçimleniyoruz, teknik gelişmeler tarafından suiistimal ediliyoruz, ifade özgürlüklerinin tedavülden kaldırılmasına ve sansüre hazır hale geliyoruz böylece, özgürlüğümüzü kaybedebileceğimizi gördüğümüzde siniyoruz. Ne şekilde çarpıtıldığımızı göremedikçe tiranlıkla mücadelenin bir aldatmacadan öteye gidemeyeceğini söylüyor Vaneigem, Fassin'in popülizm değerlendirmelerinde ele aldığı olayları düşündüğümüzde ampirik örneklerini de görüyoruz bunun. Zaten bir araya gelemiyorken geldiğimiz zamanlarda da yanlış yönlendirilmiş olarak eyleme geçebiliyoruz, böylece iktidarın geçireceği sarsıntı hafifletilmiş, daha da önemlisi değersizleştirilmiş oluyor. Vaneigem temelden başlayarak özgürlükler üzerinden bir düşünce yapısı oluşturmaya çalışıyor. Örneğin doğamız gereği her şeyi bilme hakkımız, istencimiz var. Matematik öğrenmek istiyorum ve öğreniyorum. Sonra integral öğreniyorum, matematik öğretmeni, "Olasılık hariç şimdiye kadar gördüğünüz bütün matematik konuları sizi integrale hazırlamak içindi," diyor. İntegrali de az çok öğreniyoruz ve üniversiteye giriyoruz, inşaat mühendisliği okuyoruz. İnşaat mühendisi olduktan sonra ne oluyoruz? Buraya kadar ne olduk, onu düşünüyorum. Bütün eğitim hayatımız bizi sadece tüketime ve önemli bir kısmı geri alınan kazancımıza ulaştırmak için miydi, insanın bilimle uğraşma gayesi olarak ideallerin iyice değersizleştiği bir zamanda yalnızca alışverişe mi evrildik? İnsanın kendinden bunca uzağa düşmesi maddi saiklerden kaynaklanıyor, günümüzde böyle. Vaneigem, insanın sağlıklı seçimler yapabilmesi yolunda eğitilmesi gerektiğini söylüyor, varlıklara hükmetmesi için değil. Bunun için mutlak bir şeffaflık gerekiyor, kesin bir açıklık. Hiçbir şey dokunulmaz olmamalı. En berbat düşünceler bile kabul edilebilir. Putlaştırılan nefret tiranlar yaratır, nesneleşmiş kadınlar ve gerçeklikten kopuk bir imge olarak yaşamlar yaratır. Bunun yanında düşüncelerin özgürce dolaşımı onların kollanması anlamına gelmez. Antidemokratik, ırkçı, zenofobik vs. söylemlerin giderek silinmeleri için diyalog yolunu açmak gerekir, değişim bir tek bu yolla, iletişimle sağlanabilir, aksi halde nefretin zamanla yerleşen kalıplarıyla -yanlış hedeflerle- çatışılır, sonuçsuzdur bu. Şunu da sıkıştırayım araya: "Bir çocuğa, öncesinde onu Yahudi, Hristiyan, İslam, Budist, Hindu, Kelt, Yunan mitolojileri konusunda karşılaştırmalı bir eğitimle aydınlatmaksızın, bir dogmayı dikte etmek onu kandırmaktır." (s. 21) Bilgiye ulaşma özgürlüğü serbestlik sağlar, Vaneigem'e göre etik bir ödev değildir bu, insan anlayışının gelişim sürecine dayanan bir olgudur.

Popülizm -yine Fassin'in fikirleriyle paralel olarak- gündelik yaşamı iyileştirmeye yarayan politikalarla yok edilir, istenirse. Dilin şiirsel işlevi de basmakalıp sözcüklerin, kavramların kırılması açısından bir başka gerekli etkendir. İnsan anlamı tekrar yakalayabilmek için şeyleri farklı bir biçimde görebilmelidir, özgürlüğün olmazsa olmazlarından biri de budur. Oysa yapılan şey kalıplar üretip mücadeleyi kalıplara boğmaktır. "Kötülükle mücadele etmek ve ona engel olmak yerine onu def etmeye çalışırlar." (s. 25) Bunun yanında mücadele edilen "kötülüğün" yaratılması ve biçimlendirilmesi de bir başka tartışma konusu olarak çıkıyor karşımıza. Kanunlar muazzam bir şekilde, isteğe bağlı olarak yorumlanabiliyor ve insan en temel haklarından mahrum bırakılabiliyor, üstelik o temel haklarını kullandığı için. #DemirtaşaÖzgürlük. Bu noktadan sonra Vaneigem tam olarak bombardımana başlıyor. Hitler'in, Céline'in metinleriyle Kuran'ın ve İncil'in içerdiği çarpıklıklar makul bulunamaz ama bu metinlerin sansürlenmesi kadar çarpıklığı köşeleyen bir eylem yoktur. Yasağın ihlale özendirdiğini, düşünceleri cezalandırmanın en kötü yolunun onları suç saymak olduğunu söylüyor yazar, ardından kinci düşüncelerin panzehirlerinin yine kendi zehirleri olduğunu ifade ediyor. Etkinin istediği tepkiye yol açılmadığı müddetçe etkinin sürerliği zaman tarafından tırpanlanacaktır. Tersi durumlara baktığımızda, hiçbir şeyin değişmediğine dair nihilist bir bıkkınlık, cürümlerden ve kötülüklerden zevk almaktan başka bir şeye yol açmaz. 11 Eylül saldırıları örneği veriliyor, insanların sevinç çığlıkları atmaları kadar korkunç bir şey var mıydı? Başta ABD olmak üzere dünyanın her yerinde, kışkırtılmış insanların yol açtığı katliamlardan sonra aynı çığlıkları duyuyoruz, kendi insanımızdan. Korkunç. Vaneigem'e göre Holokost'un ardından İsrail'in yaptıkları da bedeli baştan ödenmiş dehşetler olarak görülüyor, çarpıklığın devletler arasında aldığı biçim yurttaşları doğrudan etkiliyor. Keret'in bir İsrail askeri ve Filistinli protestocu arasında geçen şahane bir öyküsü vardı, bir de Adidas giymek isteyen bir çocukla ilgili öyküsü, aslında tüketimin ve kalıp yargıların nasıl iç içe geçtiğini ve duru görüyü zehirlediğine dair. "Zorla dayatılmış hakikat" diye geçiyor metinde. "Sonsuz ve çürütülemez kabul edilen her düşünce, tanrısallığın ve zorbalığın ağır kokusunu yayar." (s. 32)

Bir sonraki bölümde sırlar var. Devlet sırları, kurumsal sırlar, mutlak saydamlığı baltalayan her türlü sır. İki kişinin ilişkisini çarpık bir çizgiye sokan kişisel sırlar dahil. Günümüzde örneklerini pek yakından görüyoruz, enflasyona ve işsizliğe dair açıklamalar kepazelikten başka bir şey değil. Bunun yanında sırları açığa çıkaran insanlar vatan haini olarak damgalanıp iltica ettirilebiliyor, bu da başka bir kepazelik. Vaneigem polis soruşturmasının gizliliğine kadar pek çok karanlık noktaya değiniyor, anlattıklarını ülkemle ister istemez kıyaslıyorum ve utanıyorum açıkçası, rezil bir haldeyiz. Neyse, ifade özgürlüğüne odaklanan yazar Zola'nın Dreyfus için söylediklerinden günümüzün söylemlerine kadar pek çok özgürlük talebine odaklanıyor, söylemlerin temellerine dair genişçe bir çerçeve çiziyor. Her bireyin bilgi sahibi olma hakkından, bir yandan da paparazzilerin bilgi edinme biçimlerinden bahsederek hakkın iki kutbunu da belirliyor. Cinayete çağrı, iftira, nefret kampanyaları, alay ve hakaret, pornografi gibi pek çok konudan sonra sıra pedofiliye, çocukların korunmasına ve bu alanda yapılması gerekenlere odaklandıktan sonra noktayı koyuyor Vaneigem.

Sonsöz olarak metnin yer aldığı dizinin editörü olan Cemal Bâli Akal'ın, Vaneigem'in fikirlerini daha çok hukuksal açıdan temellendiren yazısı var. Tamamlayıcı bir bölüm.

İfade özgürlüğü üzerine düşünceler, Dinin İnsanlıkdışılığına Dair'in yazarı Vaneigem'den.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Jean-Marie Laclavetine - Adsız Yazarlar Kulübü

Laclavetine meşhur Gallimard'ın editörlerinden biri. Metindeki esas adam Cyril Cordouan da editör, bağımsız bir yayınevinin sahibi, yılda on metni basıyor ve tercih ettiği metinler ikinci baskıyı zar zor görüyor, iadeler yüzünden Cordouan'ın durumu pek parlak değil. Diğer yayıncılar tarafından burnu havada, bildiğinden şaşmayan bir odun olarak görülüyor ama kendince iyi metinleri basmada gösterdiği direnç sayesinde saygı gördüğünü de söylemeli. Edebi görüşlerine sıklıkla rastlayacağız. Bağırıp duracak, önüne gelen metinleri incelerken, "Sahtekârlık! Klişe! Soytarılık!" diye esip gürleyecek ve dosyaları çöpe atacak, dolu olmadığı söylenen bir silahın patlayıp tetiği çeken beynin parçalarını etrafa saçtığı ana dek. Martin Réal espri yapmıştı, oysa silah her zaman patlamalıdır, meşhur formül ölüm ve trajedi ister. Réal gecesini gündüzüne katıp yazdığı Zerdüşt ve Yüzme Öğretmeni'nin basılmayacağını öğrenince, Cordouan'ın aşağılamalarına maruz kalınca üstelik, en azından sahneyi kendisinin yönlendirebileceğini düşünüyor. Dan! Yirmi yıl önce kurduğu yayınevini edebiyatın kalesi olarak gören, kararlarından hiçbir şekilde dönmeyen, ilkeli insan Cordouan en sonunda bir şeylerin ters gittiğini anlıyor, özellikle de eşi Anita'nın ortadan kayboluşundan sonra. Rutin bir şey, tutkuyu sürdürmek için gidiyor Anita ve bir süre sonra dönüyor, oyun gibi. Cordouan için sabit bir tutku, edebiyat gibi. İnsanlar kötü metinler yazmaya devam ediyorlar, masaya her gün dosya üzerine dosya yığılıyor, Cordouan her gün sinir krizleri geçiriyor ve insanların anlattıkları acıların, sıkıntıların, insani durumların son derece basit ve yüzeysel olduğunu düşünüyor. Hayal ediyorum, Laclavetine/Cordouan bir gün Sait Faik'i karşısına alıyor ve, "Deliriniz efendim, siz sadece deliriniz!" diyor. Geri çevirdiği metinleri sadece kendi değerlendirmeleri üzerinden görebiliyoruz, piyasanın kendisine yaklaşımından çıkardığımız kadarıyla iyi denebilecek metinleri bastığını söyleyebiliriz ama arada doğradığı, lime lime ettiği yazarlar da var muhakkak. Çıldırdığı bölüm de burası, herkes yazıyor. Herkes kendi acısını yazıyor, ortalıkta bayağı acılar birikiyor. Mutluluğunu yazanlar çok daha fena. Bu insanlar için bir kulüp lazım, yazmamaları için terapi görmeliler. Martin için artık çok geç ama diğerleri için bunu yapabilir. Yapıyor da, kulübe dosyasını reddettiklerini davet ediyor, insanlara neden yazmamaları gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Bazıları durumu kabullenip iki haftadır yazmadıklarını söylüyorlar, alkışı alıyorlar. Bazıları iyi bir yazar olduklarını iddia ediyorlar ama sonuçta elleri kolları bağlı, kalıyorlar öyle.

Kurmacayla yaşam arasındaki dengeye dair bir şeyler görebiliyoruz yine, Cordouan haberleri izlemeyi ve okumayı seviyor, gerçekliğin içinde çiğ duran olayları bir müsveddede görse abartıya kaçıldığını düşüneceğini söylüyor içinden. Belki de gerçekten abartı olaylara denk geliyor metinlerde, gerçekliğin ne ölçüde absürtleşebileceğini bilmediğinden. Gerçeklikle ilgili kendi perspektifi dışında bir görüş açısına sahip olmadığı için. Anita'yla sürdürdüğü fırtınalı ilişkisinden, önceki evliliğinden olan oğlu Fred'le geçen sıkıntılı görüşmelerinden ve yayınevinden başka bir hayatı yokmuş gibi gözüküyor. Adamımızda bir gerçeklik noksanlığı var kısaca, anlatılanlar kendisinde bir karşılık bulamadığı ölçüde değersiz. Anita'nın eve dönüşü, barmen arkadaşı Felipe'nin mantıklı ve iyileştirici konuşmaları dışında yaşamla tartıldığı bir dengi yok. "Yazarları" yazma illetinden kurtarırsa, eh, yükü biraz hafifleyebilir. Yardımcısı Blanche'ı kurtardığı gibi. Kadın bir dosyayla çıkıyor karşısına, hemen reddediliyor ve azarlanıyor, üstelik düzülüyor ve sekreter haline geliyor. Yayınevine bir yerden bağlanma, edebiyattan uzağa düşmeme çabası. Reddedilenler bir şekilde yayınevinin etrafında bulunmak istiyor ama Martin'in eşi Luce Réal bunlardan biri değil. O intikam almak için geliyor, Cordouan'ı bir gün yok edeceğini söyleyerek hışımla çıkıyor mekandan. İşlerin karıştığı nokta. Martin'le aralarında tutkulu bir ilişki vardı, adam beynini dağıtana kadar. Toplantılara katılacak kadar yaşasaydı iyileşebilirdi belki, yazdıkları metinlerin adlarına indirgenen insanlar kendilerini anlatıp duruyorlar, neden yazdıklarını ve yazmamaları gerektiğini düşünüyorlar ve yazmayı bırakıyorlar bir noktada, yeterince güçsüz olanlar. Yanlarında Luce var şimdi, Luce adamı darmadağın etmek için akıllara zarar işler planlıyor, bir dalga Justine üzerinden. Justine güzel bir kadın, toplantılarda oldukça kararlı gözüküyor, kırdırmıyor kendini. Luce'nin planına göre Justine Cordouan'a yanaşacak, adamın aklını alacak ve metnini bastıracak. Bir ölçüde başarılı da oluyor, Anita'nın yokluğunda bir nevi intikam peşinde koşan ve libidosuna karşı koyamayan Cordouan kadınla yatıyor, pek güzel. En sonunda aklı başına gelince metni basmayacağını söylüyor ve kadını ağlatarak yolluyor evinden.

Planların diğer tarafında aslında öngörülebilecek bir sürpriz var, cüzdan düşürme taktiğini kullandığını sonradan öğrendiğimiz Lola'nın Anita'yla tanışması, Anita'yı evine davet etmesi ve sevişmeleri akla direkt Luce'yi getiriyor ama bunu anlatının sonuna kadar bilmeyeceğiz, Cordouan'ın Anita'yı takip ederek Luce'yle takıldıklarını anlayana kadar. Anita'nın kendisini bir adamla aldattığını düşünüyordu ama ortaya daha beter bir durum çıkıyor böylece, Anita'nın "çalınması" bir yana, Justine'le yaşanan ilişki de şantaja kapı aralıyor haliyle. Luce'nin iki talebi var, Martin'in ve Justine'in metinlerinin basılması. Dertleniyor Cordouan, berduşlar gibi dolanmaya başlıyor ama yapacak bir şey yok, basıyor metinleri. Edebiyat dünyası bir burnun daha sürtüldüğünü düşünerek gülüyor, eleştiri yazılarında metinlerin biraz şey olduğu söyleniyor, "iyi ve hafif". Yirmi yıllık bir kaidenin devrilişi ses getiriyor, metinler bir dünya ödül alıyor üstüne, Cordouan iyice yıkılıyor ama tekrar Anita'yla birlikte olabildiği ve işini sürdürebileceği için mutlu. Her şey mutlu sona bağlanıyor, Cordouan'ın yerin dibine soktuğu bir şey. Bunca ağırlığın altında ezilen editör yazmaya da başlıyor, kısacası eleştirdiği her şeyi kendisi de yapmaya başlıyor ve yazan insanları anlıyor bir yandan. Yazdığı metnin okuduğumuz metin olduğunu söylemeye lüzum yok, postmodern bir bayatlık ünlü bir editörün -belki de bilinçli olarak- yaptığı son bir muziplik olarak düşünülebilir.

Bazı noktalara değinip bitiriyorum. Her bölümün başında anlatıdan kopuk fragmanlar var, hepsinde Cordouan ölüyor bir şekilde, Kenny gibi. Sonlara doğru öğreniyoruz ki Cordouan'ı yıkan bir mesele daha var, Anita'nın yazmaya başlaması. Lola yüzünden. Sadece başlangıçlar var, gerisi gelmemiş ama hepsinde de ölmüş bizim adam işte, Anita'nın sevgilisine gösterdiği merhamet olarak görülebilir. Kısacası bu başlangıç parçalarının ne oldukları anlatının sonunda ortaya çıkıyor, bu bir. İkincisi, yayınevine gelen metinlerden bazıları gerçekten garip. Charabca bir metin geliyor örneğin, yazıldığı dili sadece yazarı biliyor. Üçüncüsü, aslında fazlalık olarak görülebilecek bir buluşma sahnesi. Cordouan, oğlu Fred'le buluşunca yayın dünyasının geleceğini görüyor ve oğlundan korkuyor biraz, hayranlık duymaya başlıyor bir yandan. Fred'e göre tamamen serbestiyet kazanacak bir edebiyatın geldiği görülüyor, babası gibilerinin kökünü kurutacak bir edebi anlayış hızla yaklaşıyor ve bütün yerleşik düşünceleri ortadan kaldırma konusunda pek çok destekçisi var, Fred de destekçilerden biri. İlginç şeyler.

Okunması lazım ama bir yandan da fazlalıklarla dolu bir anlatı olduğu için can sıkabilir bir yandan. Bilemiyorum, bence her türlü okumaya değer.

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Chantal Thomas - Özgürlüğünü Taşımak

Şeffaf, geçirimli bir bedenin/özün gittiği yere kendisini de götüreceği söylenemez, kendilik halinden kurtulan bilinç ihtiyaç duyduğu akışı yakalayabilir. Gidileni sadece bir uzam olarak değil, bedenin biçimleri olarak düşündüğümüzde özgürlüğe farklı bir açıdan yaklaşabiliriz, taşınan özgürlük çocuk sahibi olmaktan susuz kalmaya kadar pek çok ögeyi içerir hale gelir, bu da geçirimliliğe dahildir, hiçbir şey bilince tutunamaz olur. Thomas başka bir yazardan örnek veriyor ama Cendrars'ın şiirini birebir paylaşıyor: Sevdiğini, aileni, her şeyini bırakıp git. Özgürlük, kaynağını bir başınalığın kaygısız ortamında bulur, sonrası yaşamın inşasıdır. Zaman alan bir uğraştır bu, özveriyi kurutacak kadar talepkardır bir de, bedel ödetir. Thomas'ın çeşitli biçimlerini anlattığı özgürlük kavramı kırpılmış bir şekilde, birkaç makale halinde okura sunuluyor bu kitapta, bütün bedelleriyle birlikte. En başta bir yanılsama olarak özgürlük var, Thomas kendi yaşamından yola çıkarak tercihlerinin kendisine ait olup olmadığını sorguluyor. Lyon'da eski bir otelde kalırken aslında çok beğendiği odasını başka insanlarla iletişime daha rahat geçebilmek için değiştirmek istiyor ama odaların tamamında çalışma olduğunu öğreniyor, dolu odalar da düşününce kendisine uygun olan tek odanın kaldığı oda olduğunu öğreniyor, böylece tercih etmediklerinin aslında var olmadığını öğreniyor. Bilmemek, seçim yapmamak anlamına gelir mi, burada durup düşünüyorum. Tercihimizin ötesindeki tercihlerin varlığını düşünmek onları geride bıraktığımızı düşünmek anlamına geliyor aynı zamanda, var olmasalar bile. Tek bir doğrultuda ilerlediğimizi bilmediğimiz sürece tercih tercihtir, aksinin bilinmezliği bu durumu ortadan kaldırmaz. Neyse, bu meseleyi yazarları da işin içine katarak inceliyor Thomas. Kafka, Freud ve Marx bu durumu "öğreten" metinleriyle özgürlüğü bir aldatmaca olduğunu söyledi, Schopenhauer'ı da aralarına katabiliriz. Blanchot hapishanede olmasak da hapishanede olduğumuzu bileceğimizi söylüyor, edinilmiş onca fikir ve arzu, içinde yaşadığımız dünya bize zincirlerini çoktan takmıştır, o halde açık hava hapishanesinde yaşadığımız söylendiğinde abartıya kaçmamış oluruz. Bu noktadan farklı bir yere ulaşıyor Thomas, gerçekten hapishanede olanlar için bu durumun olabildiğince farklılaştığını söylüyor ve kapatılmanın yarattığı psikolojik tahribata ulaşıyor. Marquis de Sade, Vincennes'de canlı canlı tıkıldığı mezardan ne zaman çıkacağını düşünüyor, Fellini çocukluğunun din okulunu, basketbol potalarını, duvarları ve duvarların ötesinden gelen motor seslerini, insanların bağırışlarını büyük bir bezginlikle hatırlıyor. Çok sıkıntılı bir şey bu, çocukluğumun sıkıntılı evlerinden askerliğin dikenli tellerine kadar pek çok sembolüyle iliklerime kadar hissettim. Akıp giden yaşama dahil olamamak bir yana, ölümün beklendiği hapishanelerde durum varlığın silinmesine kadar uzanıyor. Remarque'ın toplama kamplı bir romanı vardı, numaralara indirgenen insanların yaşadıkları ve düşündükleri akıl almaz boyutta kötüydü. Primo Levi'nin yaşadıkları da bir o kadar kötü. Laboratuvarda çalışan Alman ve Polonyalı kadınlar hafta sonu ne yapacaklarını konuşuyorlar, ağızlarından sıkıntıdan başka bir şey dökülmüyor. Levi için ulaşılamayacak bir özgürlük anılıyor aslında, korkunç bir duyarsızlığın ardında işkencelerin en büyüğü yatıyor. Güç bulunuyor yine de, Phaidon'da Sokrates'in hapiste söyledikleri, özgür olmanın duyumsandığı kadar bilinebileceğini de gösteriyor. Tercihlerin varlığıyla benzer bir konu bu, özgür olduğunu "bilen" birinin bunu duyumsamaya ihtiyacı, eh, azalacaktır diyebiliriz ama çok farazi bir düşünce biçimi bu, deneyimlemeden üzerinde konuşulamayacak bir şey. "Karşılıksız anlar" diyor Thomas, bu deneyimin taşıdığı boşluklar yolculuğa çıkmak için birebir. Xavier de Maistre hapsedildiği odada yolculuğa çıkabiliyordu, çıkılabilir. Her makalede farklı yolculuk türleri var ve aralarında belirli örüntüler aramamak gerek, Thomas düşünce akışını yakaladığı noktaları anlatıyor. 

Kumsala ve Greve Dair adlı bölümde annelerin ve babaların çocukları aldıkları cendere anlatılıyor. Yetişkinlerin çabası çocukların alışkanlıklarını kırmak, böylece onları boyunduruk altında tutmaya çalışıyorlar ama çocuklar oyun oynayarak bu kıskaçtan kurtulmaya çalışıyorlar. Pavese'den örnek vermiş Thomas, ben William Trevor'ın bir öyküsüne değineceğim, boşanıp tekrar evlenen anne ve babanın yığdığı yükü biraz olsun hafifletmeye çalışan iki çocuk oyun oynuyor, yetişkin oyunu. En özgür olacakları yerde bile yetişkinlerin dünyalarının zorbalığından kurtuluş yok, ayrılıklar ve dağılışlar tekrar canlandırılarak mutsuz bir geleceğin inşası sürüyor. İkinci bir isyan yolu da cevap vermemek. Çağrılan çocuklar cevap vermez, çünkü ne için çağrıldıklarını az çok kestirebildikleri için mutsuzluğu ötelemek isterler ama hemen tehditler gelir, çağrıya cevap vermezlerse bırakılmakla tehdit edilirler. Yetişkinlerin dünyasını anlayamazlar bir türlü, onlar da bulundukları yerde eğleniyorlarsa -ki öyle görünüyorlardı- neden gidiyorlar? "Cevap vermemek, içinde bulunulan konumlanışın bilgece değerlendirilmesinden kaynaklanır." (s. 31) Jonathan Swift'in hizmetçilere verdiği akla gelir Thomas, eğer ne istendiği bilinmiyorsa çağrıya cevap vermek gerekmez, herhangi bir azarlanma durumunda bahane de çalışıldığı yönünde olacaktır, böyle sıkıntılı bir durumdan kolayca kurtulmak işten değildir kısaca. Biraz daha zamandır istenen şey, az daha kalmak, biraz daha vakit geçirmek, mutlu olunan yerde zamanı durdurmak. İdam sehpasında biraz daha dikilmek, saatten muaf tutulmak, sahilde kimsenin gözetiminde olmadan koşmak, kendine ait bir zaman bulabilmek.

Geçerken Uğranan Odalar pek çok alt başlığa sahip, ilkinde Michelet'nin yalnız kadın imgesi yer alıyor. Aslında ataerkil yapının geniş çaplı bir eleştirisi bu, kadının bitmek tükenmek bilmeyen bir hüzün nesnesi haline getirilmesinden yola çıkarak Woolf'a ulaşan bir makale. Michelet'ye göre kadın maddi ve manevi yönden kendi kendine yetemez, bir aile kurmalı, çocuk yapmalı ve söz dinlemelidir. Aksi halde evinde bir başına oturacak ve yaşlanmayı bu şekilde sürdürecektir. Diderot benzer fikirleri dile getirir, kadınlar yazarların dostu olarak onlara ilham vermelidir, işlerini kolaylaştırmalıdır. Buradan hizmetçi odalarına geçer Thomas, kadının tek başına yaşadığı mekana. Oda tek bir kişiye aittir, zaman da öyle, özgürlük bu odanın içinde bulunabilir. Thomas kitap okurken bir tek acıktığı için yerinden kalktığını söylüyor, onun dışında varlığı tamamen kendisine ait. Gece vakti kendisini arayanlara zamanını kendisine bırakmaları gerektiğini söylüyor, buna hakkı var, aslında buna hepimizin hakkı var. Seviştikten sonra giden adamın gidişi, gitmeyen adamın gitmeyişi farklı problemlere yol açıyor, Thomas bu problemleri inceliyor bir yandan. Sonrasında kahveler -Paris'in meşhur kahveleri- ve çocuksuzluk bahsi geliyor. Toplum baskısı kadınların üzerinde bir kamçı gibi şaklıyor, Thomas çocuksuz olduğunu duyan bir kadının şaşkınlığından bahsediyor mesela, kadınsa neden çocuk yapmıyor ki? Biyolojik kodlardan sıyrılmak çok zor, denetim aygıtı olarak aile de sıyrılınması zor bir yapı. Bazı yazarların kadınlarla "yoğun ve umutsuz sahneler" oynamak pahasına bu kodları eleştirdiklerini söylüyor Thomas. Nietzsche, Kundera, Bernhard, pek çok yazar kendi tekilliklerini sağlamlaştırmak için her sosyal yapıyı eleştiriyor ve kadını düşman bir muhatap haline getiriyor. Eril bakış açısından kurtulmuş ve yukarıdakilerle aynı yıkıcılığa sahip bir yazarın metinlerini merak ettim bu noktada, çok ilgi çekici olurdu. 

Sonraki bölümlerde yürümek, gezinti yapmak ve zamanı deneyimlemekle ilgili kallavi parçalar geliyor. Türkçeye yürümekle ilgili pek çok metin çevrildi, okuduklarım oldukça iyiydi ama Thomas mevzuyu gerçekten derinleştiren bir bakış açısına, karşılaştırma yeteneğine sahip. Rimbaud, Rousseau, Flaubert gibi pek çok gezginden bahsedip yola çıkış sebeplerini ve yaşamlarının değişen seyirlerini şahane bir şekilde ele alıyor, sırf bu bölümler için bu kitabın edinilmesi lazım.

Zamanında Om basmış, yirmi yıl önce. Tekrar basılması lazım.

4 Ağustos 2019 Pazar

Kerem Görkem - Aile Fotoğrafı

Efemerayla uğraşanları takip ediyorum, sahaflardan ara ara topladığım parçalar oluyor, biletlerden ve notlardan tarihçeler yazıp bozuyorum, kafa içinde kurmaca çalışmaları. Kerem Görkem bunu anlatının içindeki bir fotoğraftan yola çıkarak yapıyor, fotoğraftaki dört karaktere bağlı kalarak orta sınıftan bir ailenin dağılışını aynı zamanda anlatının da dağılışı haline getirerek kurguluyor. Metnin aksayan yanlarına en sonda değinecektim ama bir aksaklığı ele alayım şimdi, fotoğraftaki ailenin babası Haydar Kara'nın edebiyat öğretmenliği yaptığı Kurtuluş Anadolu Lisesi'nin idarecisiyle yaptığı konuşma. Adeta bir Tahir Alangu kesiliyor Haydar Kara, yıllık plana uymayıp edebiyatın aslına yöneliyor, edebiyat tarihine değil. Velilerden şikayet geldiği için sorguya çekiliyor ve idarecisiyle sıkıntı yaşıyor haliyle, ardından çocuklara yirmi yıl boyunca kitap okuttuğunu ve okutmaya devam edeceğini söylüyor, Gölgesizler ve Teneke Trampet okuyan var sınıfında. Güzel bir bölüm aslında ama anlatıyı şişiriyor bir yandan, olay örgüsüne hemen hiç katkısı yok. Eksiltme tekniğinden yaklaşalım, bu bölüm metinden çıkarılsa anlatı hiçbir şekilde hasar görmez. Dört karakterin odaklandıkları olaylar başka başka haliyle, on yaşındaki Can'ın odağından baktığımızda dağılan bir ailenin yükünü çeken bir çocuk görüyoruz, Amasra'daki yazlıkta çekilen mevzu bahis fotoğrafı kendine isteyen ve çerçeveletmeyi düşünen, on yaşının aklıyla ailesinin dağılmasını anlamaya çalışan bir çocuk. Bülent, Can'ın abisi. Yirmili yaşlarının başında, öykü yazıyor ve anladığımız kadarıyla güzel de yazıyor, Can'ın sakladığı fotoğrafı bulup bir öykü konusu haline getirmek için uğraşan ve kardeşinin fotoğrafı deli gibi aramasına yol açan bir karakter. Haydar baba, söyledim. Gül, anneleri. O da öğretmen, Haydar'la çocukluktan tanışlar. Bu dört karakterin değişimli anlatıcılığıyla ilerliyoruz ve haliyle dört bakış açısı tek bir yaşantıyı, hatta tek bir olayı çerçeveliyor. Kişisel mevzular bölümlerin önemli bir kısmını oluşturuyor, oluştursun, Bülent'in ailesinin dağılışından sonra sevgilisi Elif'le yaşadığı sıkıntılara odaklanması, her karakterin kendi dertlerine eğilmesi güzel bir teknik ama bu okul olayı, bilemiyorum, çok kopuk. Başka örnekler de var ama önce meseleyi anlatayım. İlk bölümde Can'la tanışıyoruz ve Can'ın aile fotoğrafına düşkünlüğüne tanık oluyoruz. Sahilde çekilmiş güzel bir fotoğraf, aile bir arada. Foto Tayfun'dan çıkartıyorlar fotoğrafı, Haydar'ın arkadaşı Tayfun'u bir iki bölümde daha gördükten sonra bir daha görmeyeceğiz, anlatıya tam olarak eklemlenmiyor. Neyse, fotoğrafı aldıktan sonra eve geliyorlar, bir süre sonra Gül bir açıklama yapıyor, Haydar'ın artık onlarla birlikte yaşamayacağını, çocukların babalarını haftada bir görebileceklerini söylüyor. Bülent'in annesine biraz alayla yaklaştığını görüyoruz burada, Gül Can'a her şeyi açık açık söylemediği için. Bunun dışında pek bir tepki görmüyoruz çocuklardan, ailenin neden dağıldığını pek sorgulamıyorlar. Bülent babasının içki problemi olduğunu söylüyor, kavga gürültü arasında ailenin bir arada durabildiğini ve her şeyin bu şekilde süreceğini düşündüğünü söylüyor ama bu kadar, sonrasında Gül'le herhangi bir konuşma teşebbüsünde bulunmuyor, hatta Gül Can'ı alıp Üsküdar'daki baba evine gidince annesinin telefonlarına bir kez olsun çıkmıyor. Burası da biraz muallakta, anneyle çocuklar birbirlerinden aşırı kopuklar gibi gözüküyor. Bülent direkt yazar pozları vermeye başlıyor, fotoğraflarla metinler arasındaki koşutlukları ve farkları anlatıyor, yazarlığa başlama dönemini anlatıyor, kurmacayla ilgili birkaç fikir sunuyor derken Elif meselesi başlayana kadar kendisinde anlatıyı zenginleştiren başka bir etken belirmiyor. Bu sırada Gül nüfus müdürlüğüne gidip yeni kimliğini alıyor, Haydar'la boşandıkları için. Haydar meyhaneye vuruyor kendini, içiyor yine. Gül'ün geç bile kaldığını, kendisi gibi bir adama iyi bile katlandığını söylüyor. Ahval kısaca bu, bundan sonra her bir karakterin kendi dünyalarına yoğunlaştığı bölümler başlıyor.

Bülent öykülerini dergilere yolluyor, öyküler basılıyor bir güzel, Kadir diye bir editör Bülent'le tanışıyor ve oturup konuşuyorlar, arkadaş oluyorlar, ikisinin diyaloglarını takip ediyoruz bir süre. Arkada Morrissey çalıyor, neşeliymiş gibi görünen bol majörlü şarkıların adamı nasıl dağıtabildiğine şaşıyoruz bir an, mesela şu. Haydar'ın bölümü geliyor, Meltem'i ilk kez görüyoruz. Haydar eşini aldatıyor, pek hoş. Meltem, Gül'ün her şeyi sezdiğini ve anladığını söylüyor, kadınlar bu konuda ihtisas yaptıkları için aslında gizlenen hiçbir şey olmadığını söylüyor. Haydar, Meltem'in omuzlarına kapanıp rezil bir adam olduğunu haykırarak ağlamaya başlıyor. Yani... Biraz zorlama ve ekşi geliyor açıkçası. Gül'ün annesi ve babası Gül'e yuvasını dağıtmamasını söylüyorlar ama Gül kararlı, mevzu bitmiş. Haydar Üsküdar'daki eve gidiyor ve Gül'le konuşuyor. Gül için her şey bitmemiş ama denemekten yorulduğu için biraz zaman istiyor, arayacağını söyleyip adamı gönderiyor. Kuşlar gibi çıkıyor evden Haydar, Tayfun'a gidiyor ve Meltem'in evine gittiğini söylüyor. Tayfun iyi bir arkadaşın yapacağı gibi meseleye el atıyor, bir daha Meltem'e giderse Gül'ü arayıp her şeyi anlatacağını söylüyor. Haydar ahlaki detoksunu yaptırıyor ve Bülent'in uzun zamandır yazmaya çalışıp yazamadığı öyküsünün kahramanı oluyor. Oğul babasını anlatıyor, babasının yenilgisini ve bir öykünün nasıl başlayıp biteceğiyle ilgili akış tokuşturmalarını ele alıyor bir güzel, sonrasında öykülerinden oluşan kitabının basıldığını görüyoruz. Can kayıp fotoğrafının abisinde olduğunu öğreniyor, abisinin fotoğrafın kendisinde olmadığına dair söylediği yalanı yutuyor ve fotoğrafın yerini bilmesinin kendisine yeteceğini düşünüyor. En sonunda Can ve Gül evlerine dönüyorlar, Bülent babasının çoğu zaman eve gelmediğini söylemiyor, adamın Tayfun'da kaldığını söylüyor bir tek. Gül bir gün Haydar'ı arıyor, tekrar başlamak için enerjisi var artık ama ilk gece başarılı olamıyor, yastığını alıp salondaki kanepeye gidiyor. Son.

Birkaç problem var, ilki karakterlerin aynı sesle konuşmaları. Haydar elli yaşlarında bir adam, Can on yaşlarında bir çocuk ve ikisi de benzer şekilde konuşuyorlar, Can'ın babasının kitaplarına dadanmaya başlayan bir çocuk olduğunu düşünsek bile bir yetişkinin sesine -bütün ayrıntılarıyla- sahip olması rahatsız edici. İkincisi, diyaloglar. Bazı diyaloglar çok "diyalog", doğal konuşmalardan kopuk ölçüde diyalog, tiyatro sahnesinde söylenen sözler gibi. Klişeler de bir başka problem. Bir lafın üzerine konuşmayan bir karakterin konuşmaya çekindiğini söylemek serbest dolaylı anlatımın bir getirisi ama çok fazla kullanıldığı zaman konuşmayan karakterin, bağımsızlığı diyeyim, ortadan kayboluyor, karakteri sadece gösterildiği biçimiyle görmek zorunda kalıyoruz, kendi biçimiyle değil. Bu rahatsız edici oluyor bir süre sonra. En iyisi diyalogları yorumlayıcı katkılar yapmamak, sadece diyaloglar üzerinden duygu çıkarımını sağlamak. Bence. Başka, taksi şoförü olayı var. Haydar taksiye biniyor, taksiden iniyor ve taksi şoförünün adının Tarık olduğunu öğrendiği için diyalogda da Tarık'ın söylediği alelade bir sözü görüyoruz. Neden? Tarık'ın Tarıklığı hakkında bir fikrimiz olmasa da olurmuş, bir ismin ortaya çıkışını anlatıda önemli bir olay olarak görüyorum, Tarık burada çok önemsiz bir Tarık. Bir başka şey, Twitter olayı. Önemli bir konuşmanın üzerine alakasız bir açıklama olarak dünyadaki en büyük hüznün ölen birinin ardında bıraktığı sosyal medya hesapları olduğu söyleniyor, ayçiçeği tarlasının ortasında yetişen güller gibi. Birkaç şey daha var ama benden bu kadar.

Bir ilk romana göre iyi. Sonraki metinler için güzel bir çıta. Kerem Görkem'in bir metni daha basılmış, denk gelirsem onu da okurum.

2 Ağustos 2019 Cuma

Eric Fassin - Popülizm: Büyük Hınç

Eric Fassin son dönemlerde öne çıkan bir isim, demokrasinin krizden krize koştuğu günümüzde sağ popülizme ışık tutarken Türkiye'den ABD'ye kadar pek çok ülkedeki seçimleri ve seçim atmosferlerini karşılaştırmalı olarak inceliyor. Fassin, Türkçe basım için yazdığı önsözde "birleşmiş bir halk" oluşturmak amacıyla hızla yükselen aşırı sağı ve neoliberal politikalarla "savaşan" %99'luk kesimi incelediğini, ikili bir siyasi bağlam üzerinden çıkarımlarda bulunduğunu söylüyor, aşırı solun karşı cepheyle benzer bir söylemi kullanmasının sağ seçmeni çekemeyeceğini, iki tarafın benzer hınçları taşımadığını belirtiyor. Max Scheler'ın Nietzsche'den apardığı "ressentiment" kavramından ilerlersek değeri olan şeylere karşı duyulan bir öfkeden bahsedebiliriz, çok renkliliğe duyulan nefret Trump'ın en son yediği herzelerde açıkça ortaya çıktı örneğin, adam mekanizmanın oldukça uygun biçimde şekillendirilmiş başat bir parçası olduğu için kitlelerin desteğini sağlayabiliyor, insanlardaki hıncı ortaya çıkarıp başkan olabildi. Fassin halkın oy verme sebeplerine odaklanırken Trump'ın ciddi oranda oy alabildiği göçmen nüfusun tercihlerini analiz ediyor. Göçmen karşıtlığı had safhadayken göçmenlerden nasıl oy alınabilir, mantıksız değil mi? Sadece bu politika üzerinden gidilirse evet ama Trump/popülist sağ kültürel ve ekonomik kanatlardan da saldırıya geçtiği için, kısacası at izi it izine karıştığı için, siyaset siyasetsizleştirildiği ve Fassin'in deyimiyle "aktivizm bunalımı" ortaya çıktığı için neoliberalizm önüne dişe dokunur bir engel çıkmadan tam gaz ilerliyor. "Neoliberal sağa göre başka alternatif yok; fakat bu, uzun süredir sosyal demokratların da kabul ettiği bir şey. Geriye solun solu kalıyor. Lakin ilerlemenin ateşli savunucuları da bugüne kadarki mağlubiyetleri yüzünden, sürekli kaybetmeye mahkûm olduklarını düşünüyorlar. Diğer bir deyişle, bu aktivistler, kendilerine bile itiraf edemeseler de içten içe alternatifin olmadığından korkmuyor ve dolayısıyla buna inanmıyor mu? İşte bu, günümüzde aktivizmi tehdit eden bunalımı çok iyi bir şekilde özetliyor." (s. 9) Bu hikâyenin dünyanın her yerinde görülebileceğini söylüyor Fassin, Erdoğan'ın AKP'sinden de örnekler veriyor makalelerinde. Demokrasi adına, demokratik biçimde yapılan darbeler kimi ülkelerde diktatörleri alaşağı ediyor, ediyor gibi görünüyor ama demokrasi de hayvani şirketler için işlevsel bir enstrüman haline getirildiğinden beri içi boş bir şekilde tıngırdamaktan başka bir şey yapmıyor ne yazık ki. "Fransa'da yaşayan biri olarak, Türkiye'de olan bitenin maalesef Türkiye'ye özgü olmadığını söyleyebilirim. Aynı dünyada yaşıyoruz ve karşı karşıya olduğumuz tehditler de aynı." (s. 11)

Makalelerden ortaya karışık yapayım, önce popülizmin gidebileceği uç noktalara bakalım. 2016'nın sonunda Times'ın kapağında Trump vardı, bir önceki yıl kapaktaki Merkel'e bakıp Twitter'dan protesto etmişti: Neden göçmenlere kapılarını açıp -ne kadar açtığı da tartışılır- Almanya'yı mahveden bir kadın yerine Meksika sınırına duvar örmeyi öneren kendisi yoktu kapakta? Merkel bu durumda Avrupa'daki faşizme karşı dik duran bir figüre evrilebilirdi, evrildi. Gerçekten böyle mi peki? Bizde de örneği görülen "yanlama" taktiklerine bakalım, Donald Trump dünya üzerinde ırkçılıktan en çok nefret eden adam olduğunu söyleyebiliyor, televizyonların karşısında. LGBT'ye yakınmış gibi görünüyor, pratikte yapmadığını bırakmadığı insanların yanındaymış gibi gösterebiliyor kendini. "Popülizm patlaması" denen bir olgu bu, bir şekilde acı çeken insanların yanlarında olma duygusu uyandırıldığı için eşcinsellerden veya göçmenlerden oy toplayabiliyor Trump, inanılmaz gibi görülen bir şey akışkanlık ve politika sayesinde mümkün oluyor. Halkı oluşturan bir toplumsal grup yok, popülizmi tanımlayan bir ideoloji yok, o zaman siyasetçiler kendi değerlerini oluşturarak, toplumun her kesimine dilediğini söyleyerek -ses getirecek bir tepki görülmemesi de başka bir inanılmaz ama inanılır olay- iktidara gelebiliyor. Erdoğan'dan bir örnek var burada: "Biz halkız, siz kimsiniz?" söylemi olduğu gibi dışlayıcı, aslında özetlendiği gibi takım tutmaktan bir farkı yok bu olayın. İnsan hakları, bilim vs. gibi insanın bir parçası olan değerler değersizleştirildiği için söylemlerden öteye bakılamıyor ne yazık ki. "Halkın inşası" diyor buna Fassin, belirli hakikatlerin gözlerden silinip yerine içi boş sözcüklerin konması. İkinci makaleden itibaren solun popülizmi bu kişiliksizleşmiş halk üzerinde uygulayıp uygulanamayacağının, hangi koşullarda ve şekillerde uygulanabileceğinin değerlendirilmesi başlıyor, bu sırada yeni muhafazakârlıkla neoliberalizmin kesişme noktalarına geçiliyor. Liberal demokrasiyle piyasa imparatorluğu arasındaki gerginliğin demokrasiden uzaklaşma yoluyla gerçekleşebileceği, popülist söylemlerin bu noktada işe yarayacağı da bir başka konu, bir yerden sonra popülizm ve demokrasi siyasetin ta kendisi haline geliyor, böylece "onlar" ve "biz" karşıtlığı da kusursuz bir şekilde yaratılmış oluyor. Bizde herkesin şikayetçi olduğu bölünmeyi düşünelim, onca söylemden ve devlet politikalarından sonra gerçekleşmesi kaçınılmazdı. Militarizm ve sermaye himayesinde demokrasiden çıkış, Achille Mbembe'nin analizi bu. "Dünyanın zencisi olmak" da aynı düşünüre ait bir başka durum.

Enstrümanları inceleyelim, insanların homojenliğini bozan her türlü politikadan birkaçına değiniyor Fassin. "Ulusal-liberal" kavramı üzerinde duruluyor, küreselleşmenin bir ürünü olarak -başlangıca varmak gibi düşünebiliriz ama dopingli bir başlangıca- ulus-devleti düşündüğümüz zaman kültürel kimliğin ulusal kimliği biçimlendirmesinin yanında tersine bir süreç de başlamış olur, milliyetçilik üzerinden neoliberal politikalara ulaşabiliriz. Bugün bir röportaj gördüm, Suriyeli işçi çalıştıran milliyetçi bir işveren alenen vergi kaçırdığını, gelirini artırmak için Suriyeli çalıştırdığını falan söylüyordu, şaşırılacak bir durum yok. İnsan haklarını geçtim, milliyetçilik gibi ithal edilmiş ideolojiler sermayenin çoktan entegre edilmiş halini gösteren unsurlara dönüşmüş durumda. Altında buluşulacak çatı küçükse hemen bir büyüğü inşa ediliyor, ümmetin siyasi birliği sağlanamadığı zaman hemen ulus-devlet pompalanıyor, ardından şak, neoliberalizm, şaak, göçmen nefreti, şaşırıyor millet, diyorlar ki neler oluyor, oysa burada nelerin döndüğünü biliyorlar. Burada sömürünün son modeli işletiliyor, farklı bir biçim alana kadar eldeki en iyi biçimi bu. Korkunç.

Sonrası daha çok ABD seçimleriyle ilgili analizler içeriyor ama dünyanın her yerinden benzer örnekler veriyor Fassin, kısacık makalelerinde çarkların işleyişini değerlendiriyor.